“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

TKP ve “kürt açılımı

TKP’NİN ULUSAL TALEPLERE İLGİSİ

“Solculuk” iddiasındaki herkesin kafa karışıklığı ya da milliyetçilikten etkilenme içinde bulunduğu Kürt sorununun bugün geldiği noktada, gündemde olan “Kürt Açılımı” karşısında TKP ikili bir eğilim içinde görünmektedir. Ergenekon soruşturmasının ilk günlerinde ciddi biçimde dağıtmış ve “yurtseverler dışarı” sloganını patlatmış olan TKP, aynı tür kafa karışıklığını “Kürt Açılımı” karşısında da göstermiştir. Kürt sorununun az-çok eşitlikçi çözüm imkanlarını bile reddetme pozisyonunu tutarak bir çözüm ihtimali karşısında saf tutmuş, bir huzur ve giderek barış arayışı geliştirmek ve bunun için bir barış gücü olarak üzerine düşecek katkı ve desteği üstlenmek yerine, “açılım”ın Amerikancı, dinci vb. olumsuzluklarını sayıp dökme tutumunu geliştirmiştir. (Yalnızca “kafa karışıklığı” mıdır, değinilecek; ama ciddi bir kafa karışıklığından söz edilmesi gerektiği de ortada.)

 

Ama yine de Kürt sorunu, Kürtler ve Kürt ulusal hareketi karşısındaki genel tutumunu bir miktar yumuşattığı da görülmektedir.

TKP, yıllardır, Kürtleri sosyalizme, Kürt sorununun sosyalist çözümüne çağırırdı:  “Sosyalizm, Kürt emekçilerini yeni bir düzenin eşit kuruculuğuna çağırmaktadır.” “Sosyalizm” TKP’ydi ve Kürtlere, “gelin, yeni sosyalist Türkiye’yi birlikte eşit biçimde kuralım” demekle yetinmekteydi TKP. “Sosyalizm”de ulusal sorunlar tümüyle hallolacaktı. O zamana kadar? Herhalde beklenecekti. Eleştirel bir bekleyiş, en fazla bu, TKP’nin tutumu oldu. Sosyalizme doğru yol almayla, bu yönde demokratik Kürt hareketini bir dinamik olarak değerlendirme ya da Kürt sorununun çözümü yönünde atılacak adımlarla sosyalizmin önündeki “set”lerden birinin aşılması ve sosyalizm için demokratik eğitimin tamamlanmasıyla, öyleyse ulusal sorunla ilgili talepler ileri sürme ya da ileri sürülen demokratik talepleri desteklemeyle ilgilenmezdi. Demokrasi mücadelesini, demokratik talepler ileri sürülmesini, –kuşkusuz sosyalizm için yürütülecek devrimci mücadelenin yan ürünleri olarak– demokratik reformlar için mücadeleyi kategorik olarak dışlar, reddederdi. Demokratik devrimi tamamlanmış, demokrasiyi ulaşılmış hedef ve yerine artık sosyalizm konması gereken gericilik sayar, demokrasi mücadelesine –miadını doldurması, artık geriye  ve gericiliğe ilişkin olması nedeniyle– “kitabında” yer vermezdi. Bundan dolayı, Kürt sorununu da ancak ve yalnızca sosyalizmin çözeceğini varsayar, sosyalist içerik taşımayan ulusal demokratik taleplere, ne denli kitlesel olarak ileri sürülmüş olursa olsun, dönüp bakmazdı.

TKP’nin, Kürt sorununun çözümü açısından, Kürt emekçilerine yönelttiği “eşit sosyalist kuruculuk çağrısı” sadece bir program maddesi ya da propaganda sloganı durumunda da değildi. 5-6 yıl önce, eski TKP Genel Başkanı A. Güler, “Kürtler mücadele tarihlerinde kendi göbeklerini kendilerinin kesmesi üzerine kurulu deneyleri geride bırakmışlardır. Sonuç alınamamıştır.” saptamasını yaparak, artık Kürt ulusal mücadelesinin yürüyecek bir yolu kalmadığını ileri sürmüş ve Kürtlere yöneltilmiş “sosyalizm için mücadele çağrısı”nın propagandanın ötesinde somut pratik bir değer ifade ettiğini açıklamıştı: : “Çağrıda bulunduğumuz çözüm bir yeni icat değil. Ama temcit pilavı, hiç değil. Bugün Kürt sorununun yeni ve bildik bir çözüm kanalına sokulması mümkündür. Mümkün olmanın ötesinde içinde bulunduğumuz konjonktür böyle bir yenilenme için oldukça da uygundur.1 Ne demokrasi mücadelesi, ne Kürtlerin ulusal demokratik talepleri ve desteklenmesi… TKP Kürt ulusal demokratik mücadelesine cepheden tutum almıştı.

Şimdi bir yumuşama, hem yaklaşımda hem pratik siyasal tutumlarda görülmektedir. Son yayınladığı “Barış Kardeşlik ve Birlik Bildirgesi”nde doğruluğuyla yanlışlığını tartışacağımız bir dizi demokratik talep ileri sürmekte ya da doğru deyişle demokratik içerikli olanları Kürt ulusal demokratik hareketi tarafından ileri sürülmüş bu talepleri desteklediğini açıklamaktadır. Bildirgede, “Genel af çıkarılmalı”, “TSK operasyonları durdurulmalı”, “koruculuk sistemi lağvedilmeli”, “korucular silahsızlandırılmalı”, “köye dönüş isteyenler için olanaklı hale getirilmeli”, “kontrgerilla örgütleri tarafından gerçekleştirildiği belli faili meçhul cinayetler ve katliamlar yeniden kovuşturulmalı”, “gerçekler açığa çıkarılmalı” gibi talepler yer almaktadır ve bunun hem doğru olduğu, hem de “sosyalizm” demekle yetinen ve herhangi demokratik talebin savunulmasına kapıyı kapalı tutan TKP’nin eski tutumundan farklılık taşıdığı tartışmasızdır. “Yumuşama”, aynı zamanda, yıllardır, HADEP, DEHAP, DTP gibi Kürt partilerinin yanına hiç yaklaşmayan, kapılarını bile çalmayan, bu partilerin yürüttüğü mücadele ve savunduğu taleplere hiç destek vermeyen TKP’nin DTP ile görüşmeler yapmaya ve onunla birlikte ortak mitingler düzenleme pratik tutumuna geçmesinde de görülmektedir. İyidir… Ama..

TKP, Kürt sorununda az-çok tutum değiştirmesine değiştirmiştir, ancak, bu tutum değişikliği, bir yandan belli belirsizdir, eski içerik esasta korunmakta ve bildirgede kayda geçirilerek benimsendiği anlaşılan ulusal demokratik talepler ve bu taleplerle birlikte başlıca kimlik talebi üzerinden yükselen Kürt halkının demokratik mücadelesi, DTP ile görüşmelere rağmen, yok sayılmaktadır. Öte yandan, az-çok değişikliklerle birlikte asıl olarak değişmez kalan tutumların da nedeni olmak üzere, TKP, Kürtlerin bir dizi hak talebine bildirgesinde yer vermesine karşın, ulusal baskı ve dayatmalara tümüyle ve net biçimde karşı çıkıp ulusların ve dillerin tam hak eşitliğini benimsemekte zorlanmakta; milliyetçi görüşlerle ya da milliyetçilikten etkilenerek, komünizme dair tüm çağrılarına karşın, hatta açıkça bugünkü kapitalist zorbalık sistemini savunma pozisyonuna kadar gerilemektedir.

“AÇILIM”IN DİNAMİKLERİ

TKP, iyimserlik mi kötümserlik mi anlamına geldiği belli olmayan acele bir karar vermiş görünmektedir. Bildirge, “Devlet reformlara hazır… Belki affa bile. Anadil kullanımında daha fazla adım atılacağı kesin gibi…” saptamasıyla başlamaktadır. Gerçekten böyleyse, “devlet reformlara hazırsa”, bunun neresi kötü olabilir? Sadece “reformlarla” halkın mücadelesini yatıştırılması amacına karşı çıkılabilir. Ancak bundan doğalı da yoktur; devrimciler reformları devrimci mücadelenin ileriye doğru gelişmesinin dayanağı yapmayı, gericilerse, bununla devrimci mücadeleyi bastırmayı amaçlarlar. Örneğin bir “Genel Af”a karşı çıkılabilir mi ya da neden karşı çıkılsın? Hele sosyalizm ve komünizm adına? Peki, anadilin kullanımında daha fazla adım atılmasına sosyalizm adına kim ne diyebilir? Karşı çıkmanın mantığı olabilir mi?

Gelin görün ki, TKP bu soruları olumsuz yanıtlamakta ve “Devlet reformlara hazır” saptamasının hemen ardından tutumunu açıklamaktadır: “Bizler bu ortamın yaldızlarının kazınması gerektiğine eminiz.” Neden? Çünkü “ABD’nin, AB’nin, Irak’ta işgalin işbirlikçisi Barzani’nin ve diğer tarafların mutabık oldukları bir gidişat kaygı ve soru uyandırmalıdır.” Ve “Daha somut olarak da, bu sürecin hangi sorunları çözeceği, neleri daha da içinden çıkılmaz hale getireceği tartışılmalıdır.

Ama TKP’nin tutumuna asıl yön veren “Kürt Açılımı”nın Amerikan çıkarlarıyla bağlantılı oluşudur: “Kaygımız odur ki, ABD’nin bölgedeki hegemonya tasarımı, bize bir çözüm olarak yutturulmak isteniyor.

Ama bu kaygılar ve kaynakları, TKP’nin “Açılım”a ilişkin “reform”  saptamasını değiştirmemektedir. TKP yöneticilerinden Mehmet Kuzulugil Komünist’teki 18 Eylül tarihli yazısında “reform”a ilişkin açıklamalar yapmaktadır: “AKP açılımı sahicidir. Yani bir kez daha oyalamak, kriz yönetmek, ‘kandırmak’ değil gerçek bir hamleyle taşları yerinden oynatmak gibi bir amacı vardır. Bu açılım Kürt sorununun ülkemizde ve bölgemizde var olan durumunu değiştirecektir. En azından değiştirecek bir açılımdır.” Yani net bir “reformculuk” yakıştırması! Kime? Kuzulugil’e göre AKP’ye, bildirgeye göre “devlet”e!

Uzun uzun “reform”  nedir ne değildir tartışması yürütmekten yana değiliz. Ancak “reform”a ilişkin tanım farklılıkları olduğu da görülmektedir. “Çağ değişimi” ile birlikte tüm “ezberlerin bozulması” modası düşünülüp, hatta gericiliğin bazı tedbirlerinin “devrim” olarak bile varsayıldığı hatırlanırsa, kavram kargaşasını gidermek üzere, ileride, kaynakları ve sınıf temelleriyle birlikte bir “reform” tartışması yürütülmesi zorunluluğu da ortada durmaktadır. Şimdilik sadece söyleyip geçiyoruz; kaynaklık eden bir başka dinamik yoksa, gericilik, emperyalizm ya da işbirlikçi burjuva gericilik, tekeller reform yanlısı değillerdir. Demokratik içerikli reformları, kendilerine karşı yöneltilmiş mücadeleyi başka türlü savuşturamadıklarından ve bastırma amaçlı olarak uygulamaya koyarlar; yoksa demokrasiyi sevdiklerinden, eşitlik falan yanlısı olduklarından değil. Reformları ya halk, halk örgütleri talep eder ya da başka daha ileri bir mücadelenin yan ürünü olmayan bizatihi reformları, yani gericilikle halkın “üç kuruşluk çorbaya” uzlaştırılmasını kendi varlıklarının temeli, dayanağı edinen –daha çok üst kesimleriyle– orta sınıflar.

“Reform” tartışması bir yana, TKP’nin “Açılım” ya da “Kürt reformu” üzerine saptaması, onun “oyalamak” ya da “kandırmak değil gerçek bir hamleyle taşları yerinden oynatmak amaçlı”, “sahici” ve “Kürt sorununun durumunu değiştirecek” içerikte olduğudur. Bunun, hele vurgulanan “Amerikancılığı” düşünüldüğünde, fazla iyimser bir değerlendirme olduğunu söylemeliyiz.

Neyi çözüp  çözmeyeceği, “sürecin hangi sorunları çözeceği, neleri daha da içinden çıkılmaz hale getireceği” belli değil ve üstelik “ABD’nin bölgedeki hegemonya tasarımı, bize bir çözüm olarak yutturulmak isteniyor.” diye düşünülecek, ama “sahici” “reform”dan söz edilecek –bu anlaşılır değildir!

Kuzulugil’se, bizim “iyimserlik” değerlendirmemizi önceden sezmiş  bir bilge olarak, “Bu değişim potansiyeline bakıp fazla ‘iyimser’ olmak içinse bir neden yoktur.” demekte ve nedenini açıklarken ilk madde olarak şunları söylemektedir: “1. Açılım AKP’nin elindedir ama sürece kendi ihtiyaçlarına göre yön verecek çok fazla özne vardır. ABD’yi dışarıda bırakıyorum. Irak’taki Kürt yönetimi, PKK, Irak’taki işbirlikçi hükümet, İran, Suriye, Avrupa Birliği.” Ama burada bizim “iyimserlik” nitelememize karşıt bir şey yoktur, biz Kuzulugil’e göre “AKP”nin, bildirgeye göre “devletin (üstelik ‘sahici’) reformlara hazır” sayılmasını iyimser buluyoruz! Kuzulugil’in “iyimser olmak için neden yok” demesiyse, AKP ya da devletin “açılımı”nın, dolayısıyla AKP ya da devletin kendilerinin değerlendirmesinde bir “iyimserlik”i dışlamıyor; onlar açısından fazlasıyla iyimser. “İyimserliğe yer yok” demesi, süreçte AKP ve devletin yanı sıra çok sayıda “özne” bulunmasını, ve “iyimser” yorumla “reform karşıtı” değerlendirmesi yapmasa bile, bunların arasında saydığı PKK’nin “rahat durmayacağını” düşünmesindendir. Yani tablo şöyle: “Reforma hazır” bir devlet ve  “reformcu” bir AKP, ama reformdan en azından pek haz etmeyen bir PKK! “Irak’taki işbirlikçi hükümet” değerlendirmesi üzerinde durmuyoruz bile!

TKP’ye göre, PKK ya da Kürt ulusal demokratik hareketi, ulusal demokratik talepler etrafında toparlanmış Kürt halkı “açılım” ya da “reform” her neyse, onun dinamiği değil! Dinamik, birinci olarak “açılımı sahici” AKP ve “reforma hazır devlet”. Ve ikinci olarak, Kuzulugil’in “dışarıda bırakıyorum” dediği, bildirgeninse “bölgedeki hegemonya tasarımı, bize bir çözüm olarak yutturulmak isteniyor.” diye kaygı duyduğu ABD, yani Amerikan emperyalizmi. Kürt halkı, ulusal demokratik hareketi, PKK –onlar, olsa olsa karşı dinamikler!

TEK YANLILIK

TKP, hem “reform”dan söz ediyor, ama “reform”dan ne anlıyorsa, durmadan ve Kürt sorunu söz konusu olduğunda olur-olmaz bağlantılar kurmaya çalışarak, AKP’nin Türkiye’yi sürüklemekte olduğu karanlığa ve bunun Amerikan planları içindeki yerine ilişkin konuşuyor. Emperyalistlerin planları şöyle, AKP’nin, devletin yönelimi böyle, gidişat şöyle kötü… Açılım tartışması söz konusu olduğunda, karanlığın unsurlarını sayıp döküyor TKP. Türkiye’nin nereye gittiği, emperyalizmin ne yapmaya çalıştığı üzerinde durduğu konular. Ama Kürt sorunu ve Kürt dinamiği üzerinde durmuyor. Zaten açılımı AKP’nin ya da devletin sayıyor. Ancak neden böyle açıldıklarını açıklamaya yanaşmıyor! Neden “açılım”? Niçin “açılım”?

Bildirge’de TKP, “Kaygımız odur ki, ABD’nin bölgedeki hegemonya tasarımı, bize bir çözüm olarak yutturulmak isteniyor.” dedikten sonra, iki başlıca olgu üzerinde durarak “Kürt Açılımı” üzerine bildirgesini geliştiriyor, birincisi emperyalizm ve Türkiye’nin bağımsızlığı, ikincisi dinci gericilik. Ya da başlıca iki “korkuluk” sallıyor “Kürt Açılımı” karşısında. Birincisi emperyalizm karşıtlığı adına milliyetçiliktir: Aman emperyalizmin oyununa gelmeyelim, Türkiye’nin bağımsızlığını sakınalım, öyleyse dikkat, bölünmeyelim! Peki, ne yapalım? Kürtlerin talepleri karşısında tutum alalım, ulusal taleplerini kabullenmeyelim, yoksa bölünürüz, emperyalizmin oyununa geliriz! Bu; Kürt milliyetçiliği karşısında TKP’nin savrulduğu Türk milliyetçiliğinin güncel mevziidir. Öğretici olması bakımından, yüzlerce ve yüzlerce faili meçhul organize eden Kürt düşmanı Ergenekoncuların da ne babayiğit Amerikan karşıtı “anti-emperyalist” ulusalcılar (milliyetçiler) olduklarını ileri sürdüklerini anımsayalım. İkinci korkuluksa, AKP’nin dinci gericiliğinin oyununa gelmekten kaçınmaktır, dinciliğin tehlikeleridir.

Bu iki korkuluğu kuşkusuz ancak ilericilik, sosyalizm vb. adına “Kürt Açılımı”na muhalefet edenler sallayabilirdi.

Kuşkusuz dinci gericilik, emperyalizm, dini inançların istismarı ve ülkenin bağımsızlığın ayaklar altına alınması, bırakalım sosyalistleri, her ilericinin karşı çıkacağı tehlikelerdir ve zaten TKP’nin bu tehlikeler üzerinde durma nedeni de budur.

TKP “Kürt Açılımı” denen şeye, kendisinin de tutumunu az-çok yumuşatarak savunmaya başladığı  Kürtlerin demokratik taleplerinin şöyle ya da böyle karşılanmasına, tüm “yumuşama”sına rağmen, karşı pozisyon almış, başlıca iki korkuluğu sallayarak bin dereden su getirmektedir:

Önce din korkuluğu: “Bu gidiş farklı halkları din ile birleştirmek iddiasındadır. Toplumsal, siyasal yapının şekillenmesinde dine görev vermek demek, insanların kader karşısında çaresiz ilan edilmesi, tevekkül göstermeleri, tarikat ve cemaat hiyerarşilerinin insanların elini, kolunu, aklını bağlaması demektir.” Doğrudur. Ama bu doğruyla Kürtlerin taleplerinin karşılanmasına karşıtlık arasında nasıl bir bağlantı kurulmaktadır, meçhuldür! Dinciler “açılım” dediği için karşı çıkmak –bu anlaşılır mıdır? Tabii ki, AKP din istismarcısıdır, –başlıca emperyalizm işbirlikçisi neoliberal bir parti olmakla birlikte– din üzerinden ileri ölçüde politika yapmaktadır. Ama o Türklerle Kürtleri dini cemaatler halinde birleştirmek ve böylece eşitlemek istiyor diye, Türklerle Kürtlerin eşitliğine karşı çıkılabilir mi, karşı mı çıkalım? Tabii ki, biz öyle düşünmeyecek, öyle davranmayacağız, Kürtleri de öyle yapmamaya çağıracağız, ama Kürtlerin Türklerle eşitliği, AKP ya da kim az-çok bu eşitliği onaylayacaksa, onlar onayladı diye, savunulmamalı mı? Bu, anlamsızlık olur!

Ya da emperyalizme dair olanca sıralananların, örneğin, “Emperyalizm dünya egemenliğini derinleştirirken eski dönemden kalma yapıları kesip biçip yeniden şekillendirmektedir.”, “Emperyalizm Ortadoğu haritasıyla oynamaya devam etmektedir. Amacın emperyalist merkezlerin dışında herkesi güçsüzleştirmek olduğu açıktır.” türü saptamaların tümü doğru olsa, ne olacaktır? Doğrudur, emperyalizm, özellikle Amerikan emperyalizmi bölgede ve dünyada halkların en büyük düşmanıdır, tüm soygun ve zalimliklerin başlıca kaynağıdır. Ama bundan, Kürtlerin eşitlik taleplerinin karşılanmasına karşıtlık çıkarılabilir mi? Dincilik ve emperyalizm sadece Kürtlerin mi başına beladır, anti-emperyalizm ve din siyaseti karşıtlığı onların özgürlük ve demokrasi taleplerinin reddedilmesi için midir? Buna emperyalizm ve dincilik karşıtlığı denmez; Kürt düşmanlığıyla tersten emperyalizm ve din istismarcılığı denir. Emperyalizmi ve din ve dincilik karşıtlığını söylem olarak kullanan Türk milliyetçiliğidir, bu.

Sorun nerededir? Milliyetçilik, Türk milliyetçiliğinden güçlü etkilenme, başlı başına bir sorundur. Peki, sorun hangi dolayımla ortaya çıkmaktadır? Türkçü milliyetçi etki hangi dolayımla biçimlenmektedir? Bir yönü, “Kürt açılımı”na tek yanlı yaklaşımdadır. İkinci yönü, emperyalizm ve gericilikle bağlantılı olarak başkalarının gözündeki çöpü görürken kendi gözündeki merteği görmeme tutumundadır ki, bu da bir tek yanlılıktır. Milliyetçilik, bilinir, baştan ayağa tek yanlılıktır; milleti merkeze alır ve yalnızca kendi milletini yüceltme, ama bütün diğer milletleri aşağılama üzerine kuruludur.

Kürtler Taraf Değiller mi?

“Sol Dergi”nin 14 Ağustos 2009 tarihli 292. sayısında TKP’nin yeni Genel Başkanı Erkan Baş, “Barış, Kardeşlik ve Birlik İçin” başlığı altında, kuşkusuz “Kürt Açılımı”na ilişkin olarak kaleme aldığı makalede, Türkiye’nin elden çıkarılmakta olduğunu yazıyor. “Kürt Açılımı” dolayısıyla “Türkiye’nin ‘satılmakta olduğu’nu” belirtiyor, yani emperyalizme Türkiye’yi “yutma” plan ve politikalarına dikkat çekiyor, konuyla ilişkili vurgusu net ve kesin:

Öncelikli mesele, masaya kimlerin oturacağından ziyade, oturtan tarafın perde arkasından çıkarılmasıdır. Kısaca hatırlamak gerekirse, ‘iyi şeyler olacak’ söyleminin miladı olmasa bile ivme kazandığı dönem, ABD’nin Başkan, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı düzeyinde ardı ardına gerçekleşen Türkiye ve Irak ziyaretleriydi. Dolayısıyla son günlerde yoğunlaşan tartışmaları, ABD’nin bölgedeki hegemonya stratejilerinden bağımsız düşünmek imkânsız. Daha da açık yazacak olursak, mevcut güç dengeleri ile ne PKK ne hükümet, ne DTP ve ne de AKP’nin bugünkü ‘Kürt sorunu’ ve ‘çözüm’ eksenli tartışmalarda belirleyici olma şansı yoktur. Sürece damga vuracak olan ABD emperyalizmidir. Masa başındaki (veya etrafındaki) özneler sadece ve sadece ABD ile ilişkilerine göre söz hakkı alabilecekler.

Başkan Baş  fazlasıyla net, ama bu “netlik” onu tam bir tek yanlılığa sürüklüyor ya da zaten tek yanlılıkla malul olduğu için net: “Çözüm denilen, ABD’nin bölgedeki hegemonya arayışına verilen bir yanıttan başka bir şey değil.” Açılım ya da orada belirtildiği üzere “çözüm”, TKP başkanına göre, tamamen bir Amerikan hegemonya arayışı ya da Türkiye açısından bu arayışa verilen yanıt! Bir ABD var, bir de onun arayışlarına “evet efendim”ci” yanıtlar üreten işbirlikçisi AKP. Başkası? Başkası yok, taraflar yok, tek bir taraf, gerici taraf var, Kürtler taraf değiller, “Açılım”ın bir dinamiği durumunda değiller!

Kürtler nerede, Kürt sorunu hangi kapsamda duruyor sorularına yanıt mı yok? Başkan yanıt veriyor: “Kürt sorununun çözümü için ortaya atılan model, öneri ve düzenlemelerin ABD’nin bölgesel stratejisinde önemli bir yere oturduğunu söyledik, bunun aynı zamanda bir bütün olarak Türkiye’nin geleceğini de kapsayan bir projenin parçası olduğunu atlamamak gerek. ‘Kürt sorunu’, bizim felakete gidiş dediğimiz, emperyalizmin ve onun arzularının uygulayıcısı gericilerin ‘yeni Türkiye’sinin başlıklarından birisidir.

Başkan, Kürt sorununu, “felakete gidiş” kapsamında, emperyalizm ve işbirlikçisi gericilerin “Yeni Türkiyesi”nin inşasının “yapı  taşları”ndan biri sayıyor. Baştan sona emperyalizmin bölgeye ilişkin hesap ve oyunları Kürt sorununun çerçevesini çiziyor, ona göre! Ayrıca bir Kürt sorunu yok! Kendine özgü bir sorun değil Kürt sorunu. Emperyalistlerin ve gericiler, şüphesiz ki –çekiştirip koz olarak kullanarak amaçlarına ulaşmaya çalıştıkları– bütün diğer sorunlar gibi, Kürt sorununu da nüfuz ederek kullanmaya, yedeği haline getirmeye ve üzerinden amaçlarını gerçekleştirmeye ya da yakınlaştırmaya çalışacaklardır, çalışırlar. Tersi abestir. Ama bundan, Kürt sorununu tamamen emperyalist planların bir parçası sayarak, onun Kürt sorunu olarak varlığının ve kendine özgülüğünün, ne denli yedeklenmeye çalışılırsa çalışılsın ayrı ve bağımsız bir dinamik oluşturduğunun dikkate alınmamasına gerek olmadığı sonucunu çıkarmak, Kürtleri yok saymak üzere emperyalizm ve emellerinin korkuluk olarak sallandığını gösterir. Kürt sorununun ancak emperyalistler ve işbirlikçilerinin “yeni Türkiyesi” kapsamında, Türkiye’nin “felakete gidişi”nin bir “başlığı” olarak ele alınmasının gelebileceği başka bir anlam yoktur.

Sorun, Kürt sorunu mu, “Türkiye” ve “Türkiye’nin geleceği” sorunu mu? Açılım dolayısıyla tartışılan hangisidir? Kürt sorunu dendiğinde, “yok, hayır, o değil” deyip hemen yerine “Türkiye” ve “geleceği” tartışmasını mı geçireceğiz? Yani Kürt sorunu fobi haline getirilmiş bir “bölücülük” sorunu mudur? Kürt denince, hemen Türkiye mi diyeceğiz? Bu, evet, Türkiye halkının bilincine ve bilinçaltına kazınarak içine işlemiş emperyalizm ve onun “böl-yönet” politikasını işaret edip “bölücülük” ve “bölünme” fobisini yedekleyerek yapılan Türk milliyetçiliğinden en azından b