Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Amerikan “Potası”ndaki Türkiye “Lider Ülke” Tuzağı

Şubat ve Mart 2009, başka gelişmelerin yanı sıra, Amerika Birleşik devletleri-Türkiye ilişkilerinin “yenilenmesi” girişimlerinde artan diplomasi trafiğiyle geçti. ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’un Türkiye “gezisi” sırasında yaptığı açıklamalar ve Obama’nın Türkiye’ye geleceğini “müjdeleme”si, hükümet çevreleriyle muhafazakar ve liberal Amerikancılar tarafından “Türkiye’nin büyüyen önemi ve gücü”nün kanıtları sayılarak, bu yönlü propaganda yoğunlaştırıldı. Buna, ABD’nin çok sayıdaki strateji kuruluşlarından biri olan Stratfor’un sahibi ve başkanı George Friedman’ın, Türkiye dış politikasının “güneye”, “Arap yarımadası”na sarkmayı esas alması üzerine, Türkiye’de verdiği “konferans”ta söyledikleri eklendi. Aynı süre içinde, askeri bir deyimle söylenirse, ABD’de konuşlanmış Fethullah Gülen, Sabah gazetesine yaptığı açıklamada, Davos’tan sonra Başbakan’ın Yavuz Sultan Selim gibi karşılandığını belirterek, “Türkiyesiz bu bölge düşünülemez, çünkü her yerde Osmanlı’dan kalma müthiş bir kredimiz var” şeklinde fetva verdi! Gülen, Arap halklarının Osmanlı boyunduruğuna öfkesinin hâlâ izlerinin yaşamakta olduğunu ve bugün de birçok bölge ülkesi yönetimi ve hemen tüm bölge halklarının Türkiye’yi Amerikan yayılmacılığının taşeron gücü olarak değerlendirdiğini görmezden gelerek, Türkiye’nin “Osmanlı kredisi”ni kullanmasını istiyordu.
Önce ABD Başkanı’nın “Ortadoğu Özel Temsilcisi” George Mitchell ve ardından Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Türkiye’ye gelmeleri ve bu görüşmeler trafiği sırasında açıklananlar ile “bir ay içinde Obama’nın geleceği”nin açıklanması, Amerikan emperyalizmine hayran ve AKP hükümetinin politikalarına bağlanan liberal-muhafazakar yazarların bir kesiminin ifadesiyle “şaşırtıcı hız”ının yanı sıra Türkiye’nin “oynamaya hazırlıklı olması gereken yeni rol”ün de göstergesiydi.

“AMERİKAN AÇILIMI”NIN TÜRKİYE’DEN YORUMU
Cumhurbaşkanı A. Gül, “Obama’nın seçiminden sonra kendisiyle yaptığı telefon konuşmasının bir tebrik konuşması boyutunu çok aştığı”nı,”birçok sorunu konuştuklarını” bir referans kaynağı olarak gösterdi. “Başbakan’ın dış politika danışmanı” Prof. Ahmet Davutoğlu’na göre, “Obama’nın dış politika ihtiyaçlarıyla Türkiye’nin potansiyeli örtüşüyor”du. Türk-Amerikan ilişkileri “belki de tarihteki en iyi dönemlerinden birine girecekti” ve bu da Türkiye ile Amerika arasında “daha çok ortak çalışma alanlarının oluşmasını sağlayacak”tı! Amerikancı muhafazakar İslamcılarla liberallere göre, İran-Amerika, Türkiye-Ermenistan, Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri “düzelecek”, Ortadoğu’dan Afganistan’a, oradan ön Asya’ya uzanan geniş bölgelerde “olumlu ilerlemeler” sağlanacak; gerginlik ve çatışma unsurları azalıp barış ve özgürlük için olanaklar genişleyecekti!
“Amerikan yeni dış politika açılımı”nın misyonerliğine soyunmuş liberallerden bazıları, “Obama’nın Türkiye’ye gelecek olmasının anlamının farkında mısınız?” başlıklı makaleler döşenmekten kaçınmadılar. C. Çandar, “Öyle bir ülke düşünün ki, bir ay içinde önce Başkan’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell geliyor, onu bir hafta sonra Dışişleri Bakanı Hillary Clinton izliyor ve Dışişleri Bakanı Türkiye’ye ayak bastığı an, bir ay sonra Başkan’ın geleceğini ilan ediyor. Türk-Amerikan ilişkilerinin hangi döneminde Türkiye’ye bu kadar yüksek bir ‘uluslararası profil’ çizilmiştir? Gösteremezsiniz” diye yazarak, bu kesimin hislerine tercüman oldu. Ona göre, bu gelişmeler “Türkiye’nin uluslararası politikada”ki “önemini anlamak için” yeter de artardı! “Tarihte hiçbir Amerikan Başkanı seçildikten bu kadar kısa bir süre içinde Türkiye’ye ayak basmamıştı. Tarihte hiçbir Amerikan Başkanı, Başkan olmasının ardından Atlantik ötesine çıktığı ziyaret turunda Türkiye’ye de ziyareti gündemine eklememişti.” Çandar ve öteki Amerikan yandaşları bundan büyük “onur”, bundan “büyük önem” düşünemiyorlardı. “İklim ve konjonktür bu kez müsait” diyorlar ve “sorumluluk mevkiindekiler”in ABD’nin bu yaklaşımına “uyum göstermek üzere hazırlık yapmasını” istiyorlardı.1 ABD yöneticilerinin “terörle mücadele, KKTC üzerindeki izolasyonun kalkması, enerji sorunlarında ortak hareket etme, AB’ne üyelik için desteği sürdürme, Ortadoğu sorunlarının çözümü için birlikte çalışma” söylemini buna kanıt olarak gösteriyorlardı. Amerikan Dışişleri Bakanı, “Kuzey Kıbrıs’a ambargonun kaldırılması girişimleri”ne destek verebileceklerini, “Kuzey Irak’a sınır ötesi harekat için istihbarat desteğini artıracakları”nı, “Ermeni soykırımını tanımama” eğiliminde olduklarını söylemiş, PKK’nın “ortak düşman” olduğunu daha kesin şekilde dile getirmişti. Amerikan sözcülerinin, Türkiye ile “ilişkileri daha da derinleştirmek”, “stratejik müttefikler olarak kalmak”tan söz etmelerinin tüm içeriğinin emperyalist yayılma ve etki alanları politikası tarafından belirlendiğinden kuşku duymak için herhangi bir neden olmamasına karşın, Amerikan yandaşlığını sürdürenler, bunu Türkiye ve halkının yararına göstermekte sakınca görmüyorlardı.
Bunlara göre, H. Clinton’un, örneğin “Türkiye’nin ABD’nin dostu olan NATO müttefiki bir ülke olduğu”nu söylemesi dahi övünç nedeniydi! Obama yönetimi, AB nezdinde “Türkiye lobisi” yürüterek, Türkiye’nin “Batı ile ilişkilerinde geleneksel çizgisini sürdürmesi”ni sağlayacaktı! Dışişleri Bakanı Babacan’ın İsrail Dışişleri Bakanı Livni ile “stratejik ilişkilerin sürdürülmesinin önemi” üzerine ağızbirliği “uzun vadeli ulusal çıkarların nerede yattığına dair idrakin doğmakta olduğunun işareti”ydi ve bütün bu göstergeler, Hillary Clinton’un ziyaretiyle “iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni ve olumlu bir döneme girildiği”ni kanıtlıyordu. Türkiye, yalnızca etkin bölge gücü olmuyor, içerde de demokrasi, insan hak ve özgürlükleri egemen hale geliyor, işkence ve baskılar son buluyor, ABD’nin, “stratejik ortaklık bağı” çerçevesinde ve NATO bünyesinde kontrgerilla teşkilatı kurup, polis ve subaylara işkence kursları vermesi, CIA’nın 1 Mayıs 1977, Maraş-Çorum-Sivas provokasyon ve katliamlarının düzenlenmesindeki rolü, K. Türklerin öldürülmesi, Ecevit’e suikast ve daha birçok örneği anımsanabilir suikast ve provokasyonlardaki yönlendiriciliği “tarihe karışıyor”du! ABD ve yeni yönetimi “işçi haklarını savunuyor”, “Ergenekon çetesi”nden dahi söz ediyordu artık! H. Clinton’un, Türkiye’nin “özellikle ifade ve din özgürlüğü, insan hakları konularında” gurur duyulacak ilerlemeler kaydettiğini söyleyerek AKP hükümetinin temel insan haklarını ortadan kaldırma politikalarına verdiği destek gibi “küçük pürüzler” olmakla birlikte, “devir değişiyor”, “sivil siyasetin önü açılıyor”du! Clinton’un “demokrasi, laik anayasa, dini özgürlük, piyasa ekonomisi, sorumluluk hissi gibi değerler”den söz etmesi, demokratik özgürlüklerin savunusu ve garanti edilmesinin teminatı olarak alınmalıydı. Clinton’un, Türkiye’yi “anayasası laik olan bir ülke” olarak tanımlaması, Türkiye’nin, “İslam’ın laiklik ve demokrasiyle pekâlâ bir arada yaşayabileceğini gösteren bir model olduğunu” belirtmesi, Washington’un yeni önemli “siyasi ayar”ının göstergesiydi, İslam’ın istismarı politikalarına son veriliyor, “Ilımlı İslam projesi rafa kaldırılıyor”, genelkurmayın hassasiyetlerinin önemsediği de gösterilmiş oluyordu, vb. vs! “Barış ve istikrarın sağlanması”na hizmet olarak anlam bulacak bu değişim ve “olumlu gelişmeler”in bir alt başlığı olarak “dış” ve “iç” boyutuyla Kürt sorunu yeniden ele alınıp “çözüme bağlanacak”, böylece Türkiye’nin “özgür gelişimi ve refahı önündeki bu engel de kaldırılmış olacak”tı! Türkiye’nin “demokrasiye aşık” bugünkü yöneticileri bundan alacakları güçle, ülke içi gerginlikleri azaltacak, Kürt sorunu ve laiklik başta olmak üzere, insan haklarına saygılı bir siyasal açılımı gerçekleştireceklerdi! ABD’nin bu politikalarına uygun bir dış politika izlenmeli, İran ve Suriye başta olmak üzere bölge ülkeleri ve halkları nezdinde ABD’nin yeniden prestij kazanması ve ilişkilerini yenilemesi yönünde “arabuluculuk”, “yardım”, “asker yardımı” vb. ne gerekiyorsa yapılmalıydı.
Türkiye burjuvazisinin ABD’nin “yeni açılımı”na uygun bir bölge politikası izlemesi yönündeki bu propaganda ve telkinlere, CIA bağlantısı saklanmayan George Friedman adlı ABD’li “stratejist” de katıldı. Türk sermaye basını ve hükümete yakın çevrelerin, “dünyaca ünlü stratejist” olarak tanıtmaya özen gösterdikleri Friedman, “İş Yatırım Menkul Değerler’in düzenlediği ‘Geniş Açı’ toplantısı”nda “Yeni dünya düzeni ve yeni dönemde Türkiye’nin ekonomik ve politik konumu” konulu konferansta özetle şöyle diyordu: “Ben Türkiye’ye baktığımda büyük bir oyuncu görüyorum. Siz bu bölgeyi şekillendirebilecek, ama bunu istemeyen bir güçsünüz. Ama artık bu Türkiye’nin direnebileceğinin ötesine geçmiş durumda.”
G. Friedman, Türkiye’nin “AB üyeliği ardında koşmama”sını, “dünyanın 17. büyük ekonomisi”ne sahip bir “bölge gücü” olarak “güneye inmesi”ni ve “bölge politikaları izlemesi”ni öneriyordu. Türkiye’yi “istikrarsız bir bölgede büyük bir istikrar adası ve olağanüstü büyük bir ticari, askeri ve güvenli güç..” olarak tanımlıyor ve “Türkiye’nin faal olduğu Arap bölgesi, Balkanlar, Kafkasya ve Kuzey Afrika”daki durumun, “Arap yarımadasına odaklanma”yı gerektirdiğini ileri sürüyordu. Türkiye egemenlerinin yayılmacı emellerinin bilinciyle “Osmanlıcılık” tavsiyesinde bulunan bu CIA beslemesi profesör, ‘Arap yarımadası’nı “Türkiye’nin arka bahçesi” şeklinde tarif ediyor, Türkiye’nin siyasi, askeri ve diplomatik açıdan son derece önemli kararlar alması gerektiğini; Irak ve Suriye’nin durumunun Türkiye’nin güvenliğini ve ticari geleceğini etkilediğini; Türkiye’nin enerji ve diğer konulardaki politikaları ve ekonomik gelişmesiyle “Almanya’nın konumuna geldi”ğini; “Güney petrollerine erişimin Türkiye için zorunluluk oluşturduğu”nu; “Güneye gitmek için ekonomik ve siyasi nedenleri” bulunduğunu savunuyor; ve daha bir dizi noktadan bağlantılar kurarak, hep aynı fikri işliyordu. Ona göre, Türkiye “güneye”, “Arap yarımadası”na doğru “inmek” zorundaydı ve bunu yapmazsa “Rusya’ya bağımlı olacak”tı.
Bu şaklaban ‘stratejist’, “Söylediklerimin çoğunu Osmanlı İmparatorluğu’ndan hareketle söyledim. Türkiye her yöne genişliyor ve etrafında çok zayıf güçler var. Bu güçler bu genişlemeyi engelleyemiyorlar. Osmanlı İmparatorluğu tarihi, bir pragmatizm tarihidir. Gelecek yıllarda stratejik kararlar almalı Türkiye, ‘Irak ne yapacak?’, ‘Türkiye petrolü nereden bulacak?’, ‘Kafkasya’daki ilişkileriniz ne olacak?’. Bütün bu soruların beklemeye tahammülü yok. Böyle bir lüksünüz yok. Bunları yanıtlamak zorundasınız” diye saldırgan ve yayılmacı bir politikanın bir an önce benimsenip, bu doğrultuda harekete geçilmesini öneriyordu. Tüm bu önerileri ve kışkırtıcı övgüleri Amerikan emperyalist çıkarlarını esas alarak yaptığını ise, gizlemeye bile gerek görmüyordu. ABD’nin “buraya yakın bir gelecekte tekrar gelmek” zorunda kalmaması için, onun hedeflerine uygun düşen politika “büyük bölgesel güç” Türkiye aracıyla pratiğe geçirilmeliydi! Söyledikleri, Türkiye’yi Balkanlar, Rusya, Orta Asya, “Arap dünyası” ve İran’a yönelik Amerikan politikasının en önemli “atlama tahtaları”ndan biri olarak kullanmayı öngören Amerikan politikasına ve ABD’li stratejistlerin görüşlerine uygun düşüyordu. ABD’nin Obama yönetimi altında uluslararası politikalarını “yenilemesi”nin, Türkiye ile Amerika’nın “stratejik ortaklar” olarak birlikte çalışmaları ve “bölgede barış ve refahı birlikte gerçekleştirmeleri”nin olanaklarını yarattığı ve “birçok sorunun çözüm şansını” beraberinde getirdiği ileri sürülüyordu. “Hemen her konuda ilgi alanları kesişen” bu iki gücün birlikte çalışmasının yaratacağı bunca “hayırlı-yararlı” gelişmeler nasıl reddedilebilirdi ki?

AMERİKAN STRATEJİSİNDE DEĞİŞİM İHTİYACI VE YENİLENEN TAKTİKLER
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Türkiye ziyaretinde “Türkiye’nin önemi”, “güvenilir stratejik müttefik” oluşu ve “sorunlarını çözmede kat ettiği yol” üzerine söyledikleriyle, Kıbrıs, Ermenistan, Irak, Afganistan, İran, İsrail gibi ülke ve devletlerle ilişkilerin seyri açısından “beklenti ve istekler” şeklinde sıralananlar, Türkiye’nin Amerikan “potası”ndaki rolü ve öneminin yanı ısıra ABD ve yeni yönetiminin politikaları/taktikleri ve stratejik çıkarları açısından başvurulan ve başvurulacak diplomatik, askeri vs politikalar açısından da açıklayıcı özellikler taşıyor. H. R.Clinton’un Ortadoğu gezisi sırasında ve Türkiye’de; Obama ve öteki Amerikan yöneticilerinin çeşitli açıklamalarında gündeme getirdikleri, “dünya sorunlarına Amerikan yeni yaklaşımı”, ABD’nin karşı karşıya bulunduğu sorunları “aşma” arayışını ifade ediyor. Obama yönetiminin giriştiği “açılımları”, Amerikan emperyalizminin giderek artan yıpranmışlığından, uluslararası alanda içine düştüğü “tecrit”ten, dünya halklarının artan anti-Amerikan öfkesinden, keskinleşen rekabet ve pazar kavgasının yol açtığı gerginlik, “saygınlığı”nı yitirme, güç aşınması ve bu durumunu değiştirme ihtiyacı ve isteminden ayrı değerlendirmek, olgu ve gelişmelere göz kapamak olacaktır.
Dünya kapitalizminin krizi giderek ağırlaşıyor ve ABD’nin uluslararası politikalarında çok önemli açmazlarla karşı karşıya olduğu bizzat ABD’li stratejist ve politik-askeri yöneticiler tarafından dile getiriliyor. Amerikan yönetiminin yoğun diplomasi trafiği ve “daha akılcı” açıklamaları bu koşullarla doğrudan bağlantılı bulunuyor.
ABD ekonomik ve askeri açıdan, bugün de, dünyanın en güçlü ülkesi konumundadır. Dünya iktisadi üretiminin %32’sini elinde tutmakta, kendisinden sonraki en güçlü birkaç büyük emperyalist ülkenin toplam askeri gücünden fazlasına sahip bulunmakta, dünyanın neredeyse tüm kıtaları ve ülkelerinde etkinlik mücadelesi yürütmektedir. ABD’nin uluslararası stratejik hedefleri yönünden tüm dünya “Amerikan çıkar alanı”dır! ABD, bu çıkar anlayışıyla, Balkanlar’dan Ortadoğu-Kuzey Afrika ve Kafkasya’ya kadar çok geniş alanlarda etkinlik kavgası sürdürmekte, pazarları ve enerji kaynaklarını denetimi altında tutmaya çalışmakta, gerginlik, çatışma ve savaş kaynağı olmaya devam etmektedir. “Dünyaya sahip olmanın yolunun Avrasya’ya sahip olmaktan geçtiği” şeklindeki düşünce Amerikan stratejisinde özel bir yer tutmaktadır.
Ancak Amerikan emperyalizmi bu aynı nedenlerle bir güç ve itibar kaybını da bugün çok daha kesin ve belirgin biçimde yaşamaktadır. Eli silahlı kovboy “imajı”nın “güleryüzlü müttefik ve koruyucu” görünümüne ihtiyacı artmıştır. Bu onun stratejik hedef ve politikalarından vazgeçmesi anlamına gelmiyor. Aksine, stratejik hedef ve çıkarları, güç toplamasını, yıpranmış etkisini tamir etmesini, “hür dünyanın baş aktörü ve koruyucusu” görünümünü yeniden kazanmasını, savaş, işgal, işkence gücü olarak görülme ve anılmanın verdiği zarararı aşağı çekmesini gerekli kılıyor. 
Amerikan emperyalizmi, İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullarda elde ettiği muazzam olanak, etki, güç ve yedeklerine dayanarak kapitalist emperyalist dünyanın liderliğini uzun on yıllar elinde tuttu ve 1990’larda, denebilir ki, gücünün zirvesindeyken, saldırgan işgalci politikaları yoğunlaştırarak, enerji kaynaklarını denetleme ve pazar kavgasını şiddetle sürdürmeye girişti. Bu, kapitalist pazar mücadelesinin kızışması, emperyalistler arası çelişkilerin derinleşmesi ve halklarla emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi yönünde yeni olguların ortaya çıkması da demekti. ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri, Almanya ve Fransa gibi Batı Avrupa’nın en önemli güçlerinin aralarında bulundukları Amerikan müttefikleri içinde itirazlarla karşılaştı. BM’de ve NATO bünyesinde sert tartışmalar yaşandı. Bush yönetimi, “ya benden ya bana karşı” koşulunu dayatarak, “eski ve yeni Avrupa” ayrımıyla “eski”leri, “vakti geçmek”le suçladı ve işbirlikçi yönetimlerin işbaşına getirildiği Doğu Avrupa devletlerini yedekleyerek, etki sahasını genişletmeye girişti. Almanya ve Fransa ile ABD’nin ilişkilerindeki gedikler genişledi, karşılıklı kaygılar ve güvensizlik arttı; Amerikan emperyalistleri, Avrupalı halklar nezdinde de büyük darbeler yediler. ABD, yalnızca Latin Amerika’da değil, Türkiye dahil Balkanlar’dan Ortadoğu ve Kafkasya’ya kadar neredeyse dünyanın her tarafında, –öfke ve tepkileri kendi hükümetleri ve devletlerinin politikalarını da çeşitli biçimlerde etkileyen– dünya emekçileri ve bağımlı halkların protestolarıyla karşılanırken, Irak ve Afganistan’da uyguladığı barbarca yöntemler; tarih, kültür ve doğa katliamına girişmesi; milyonlarca genç-yaşlı, kadın erkek ve çocuk kaybı; açlık, yoksulluk ve işsizlik nedeniyle de “demokrasi” ve “özgürlükler” karşıtı bir güç olarak görüldü. İşgal ve katliamlarının başlıca nedeninin pazarlara, topraklara ve enerji kaynaklarıyla iletim yollarına sahip olmak olduğu ayyuka çıktı. O, artık dünya halklarının önemli bir çoğunluğu açısından da, terörist güçler örgütlemekten işbirlikçi diktatörlükler kurmaya, toplu katliamlar düzenletmekten dini gericiliği finanse ve himayeye baş vurmadığı melanet, Siyonist barbarlığı koruyup Filistin halkını kırımdan geçirmeye güç ve onay vermeye kadar girişmediği kirli ilişki ve entrika kalmayan bir güçtü. Ebu Garip ve Guantamono, Amerikan barbarlığının, tüm saklama ve engelleme barikatlarına rağmen, dünyaya bakan yüzü/açılan aynası oldu. ABD, örneğin Irak işgaliyle bölgede daha geniş alanda hegemonyasını güçlendirme politikasını, halkların öfkesi ve mücadelesinin yarattığı engellerin yanı sıra, İran’ın direnci ve Rusya’nın toparlanıp kendi etkinlik alanlarına sahip çıkma politikası sonucu, daha fazla ilerletemedi; İran’a ambargoyu etkin tarzda uygulamakta zorluklarla karşılaştı, bölgenin bu önemli diğer ülkesini kuşatarak ve bombalama tehdidiyle teslim alarak Kafkasya-Hazar bölgesinde ilerleme politikasında başarıya ulaşamadı. Gürcistan, Özbekistan ve Ukrayna’daki “pembe”-”mavi”-”turuncu” darbelerle mevzi kazanmasına rağmen, istikrarlı bir etkinlik kuramadı. ABD’nin Irak ve Afganistan’da içine düştüğü açmaz ve bölge halklarıyla ülkelerinin bir kesimi açısından “açık düşman” olarak algılanmasını zamanında değerlendiren Rusya, gücünü de belirli oranda toparlamış olarak, eski etkinlik alanında Amerikan emperyalistlerinin yayılmasına daha fazla göz yumamayacağını gösterdi. Amerikan uşağı Şaakaşvili yönetimini iki gün içinde Abhazya’da bozguna uğratarak, gerisindeki koruyucusu güce gereken uyarıyı yapmış oldu. ABD, tüm kudurganlığı ve tehdit edici bağırmalarına karşın somut olarak bir şey yapamadı ve istediği NATO müdahalesinde de Almanya gibi ülkelerin itirazları sonucu başarılı olamadı. Batı Avrupa ülkelerinin Rusya ile, enerji başta olmak üzere yaşamsal önemdeki ticari-iktisadi çıkar ilişkileri, dünya güç ilişkilerindeki değişime de bağlı olarak, Amerikan stratejisine uyumda sorunlar doğuruyor ve giderek belirgin biçimde Almanya, Fransa gibi devletler, kendi “ulusal çıkarları” yönünde politikaları öne çıkarıyorlardı. Afganistan’da başarı sağlanamamıştı. Orası, ABD ve müttefiklerinin “yumuşak karnı” durumunda. Bir büyük dünya gücünün, hegemonya mücadelesinde, bu konum ve görünümüyle fazla yol alması giderek zorlaşıyordu. “Değişim” ihtiyacı, nesnel gereklilikler tarafından da giderek artan şekilde dayatılıyordu.
Obama yönetiminin önünde, bugün böylesine sorunlar yumağıyla ifade edilir hale gelen ABD hegemonyasını sürdürme gibi zor bir ‘görev’ durmaktadır. Daha da önemlisi, bu gelişmelere eklenen ve pazarlar için rekabeti şiddetlendiren kriz kapitalist dünyayı kasıp kavurmaktadır. Batı Avrupa’nın, Almanya gibi büyükleri dahil, ABD ile rekabet potansiyeline sahip hemen tüm ülkelerin yöneticileri, “dünyanın artık tek kutuplu olmadığını”; kriz sonrasında “yeni bir dünyanın söz konusu olacağını” söyleyerek, ABD hegemonyasının sarsılıp etkisinin azalacağını dile getirmekte; en bariz örneğinin General Motors ve bağlı şirketi Opel’in “iflası” etrafındaki Alman-ABD tartışmalarında yaşandığı türden pazar kavgaları giderek sertleşmektedir. Tüm bunlar, ABD’nin önüne “Bush politikalarını revize etme” sorununu çıkarmakta; stratejik hedeflerine sıkıca bağlanan taktik değişikliklerini ihtiyaç haline getirmektedir. ABD ve yeni yönetiminin nükleer gücü artırma ve işbirlikçileri çoğaltarak etki alanını genişletme hedefi ortadan kalkmamıştır, ama, içine düşülen açmazlar, tecrit ve nefret barikatları da “gözüne parmağım” dercesine aleni duruma gelmiştir. ABD ve Obama yönetiminin bir tür “havuç-sopa” siyasetine ve “imaj yenileme”ye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, ABD yönetimini, neredeyse dünyanın her bölgesinde “ilişkilerini yenileme”ye zorluyor. Türkiye ve Ortadoğu ülkelerine ard arda yapılan üst düzey heyet gezileri, İran yönetimi ile doğrudan görüşme olasılığı üzerine açıklamalar, “Taliban ile bile görüşülebileceği”nin söylenmesi, Rusya’ya, “İran’ı nükleer çalışmalarından vazgeçirmeye ikna etmesi” karşılığında “Doğu Avrupa”ya konuşlandırılması öngörülen füze kalkanı projesinden vazgeçilebileceğinin iletilmesi2, Çin ile karşılıklı diplomasi trafiği, Obama’nın Avrupa ve Türkiye gezisi, tümü bu çerçevede gündeme gelmektedir.
Ortadoğu’daki varlığını ve etkisini sürdürmesinin önemi, ABD için kriz nedeniyle artmıştır. Petrol ve doğalgaz kaynaklarının denetlenmesi ve Batı pazarlarına nakli daha da hayati hale gelmiştir. İran ile ilişkilerin “düzeltilmesi”, bu bakımdan da gereklilik göstermektedir. İran’ın bölgesel etkisinin artması ve özellikle de Rusya ile ilişkilerinin daha fazla sağlamlaşması ABD’nin çıkarlarını sarsacağı gibi, işbirlikçi Arap yönetimlerinin kendi halkları karşısında daha da teşhir olmalarına yol açabilecektir.3 Dünya kapitalizminin giderek ağırlaşan krizi, pazar kavgası yürüten tüm güçlerin konumunu, ilişkilerini, taktiklerini etkilemekte; yeniden ve yeniden mevzilenmeleri; politika değişikliklerini, savaşçı ve barışçı taktiklerin birlikte sürdürülmesi ve yer değişimini zorunlu kılmaktadır. Yine bu durum, izlenecek politikaların etkisi ve ömrünü kısaltmakta, bir an şöyle oluşan güç ilişkileri ve taktiğin yerini bir başka biçimdekilerin alması olasılığını artırmakta, durum ve ilişkilerde istikrarsızlığı etkin kılmaktadır. Obama yönetimi, ABD’nin, bölge halklarının ve Rusya, İran ve Suriye’nin başlıca güçlerini oluşturduğu kendisine ve yayılma politikalarına muhalif güç ve kesimleri tehdit, şantaj ve açık saldırı politikalarıyla yıldıramadığını, aksine Ukrayna, Gürcistan ve bazı Kafkas ülkelerinde işbirlikçileri eliyle sağladığı mevzilerini korumakta da giderek zorlandığını görerek, daha farklı yöntemlere ihtiyaç duymaktadır. ABD, İran’ı yalnızlaştırarak etkisini zayıflatmak ve bölgenin başlıca güçlerinden biri olarak gösterdiği direnci kırmak için Türkiye’nin “arabuluculuğu”ndan doğrudan görüşme ve tehdit politikasını sürdürmeye kadar çeşitli yöntemleri sürdürecek, bölgedeki en önemli uydusu ve “stratejik çıkar ortağı İsrail”in güvenliğini sağlamak üzere, Hamas, Hizbullah gibi örgütleri ve Suriye-İran eksenli Amerikan karşıtlığı yüksek ülkeleri daha uzlaşıcı bir çizgiye çekmeye çalışacaktır. “Terör örgütü Hamas yok edilmeli” söyleminden “Hamas İsrail’i tanımalı, şiddetten vazgeçmeli ve önceden yapılan tüm anlaşmalara saygılı olmalı” istem ve söylemine “geçiş”, göstergelerden sadece biridir.
Düşman olarak ilan ettiği İran ve çeşitli şantaj ve tehditlerle yanına almaya çalıştığı Suriye gibi devletlerin yönetimleriyle “doğrudan görüşme ve diplomatik ilişkileri yenileme”den söz etmesi, Hamas, Taliban gibi “terörist örgütler”le bile görüşebileceği görünümü vermesi, bu taktik değişimi gereksinimi çerçevesinde yerli yerine oturmaktadır.

ABD’NİN BÖLGE POLİTİKASI, “ETKİN BÖLGE GÜCÜ” SÖYLEMİ VE TÜRKİYE’DEN İSTEKLERİ
Obama yönetiminin politik-taktik “açılımı”, Türkiye’nin “bölgenin etkin gücü” ve bölgesel sorunların çözümünde “anahtar role sahip” olduğu söyleminin başlıca yöngösterici etkenini oluşturuyor. Türkiye’nin coğrafi konumu ve “kültürel dokusu” ile bölge ülkelerinin “tarihi” arasındaki “bağ”ı,  iktisadi-politik ve askeri gücü ve emperyalist hegemonya kavgası kapsamında taşeron role dayanak olarak kullanılmaya çalışılıyor. Obama yönetimi, Türkiye’yi bölgedeki ve uluslararası alandaki Amerikan çıkarları için olanaklı en verimli biçimde değerlendirmek, “müttefikler ailesi”nin taşeronlukta başarılı sınav vermiş önemli bir unsuru olarak tutmak istiyor. ABD yönetimi, Türkiye gericiliğinin Kerkük petrollerine yönelik emellerini, Kürt bölgesinde sahip olduklarını kaybetme kaygılarını ve “Ortadoğu pastasından pay almak üzere masada yer alma” iştahını bilerek, özellikle 1990’lı yılların başından beri bu “gıdıklama”yı, havuç-sopa politikası kapsamında el altında tutuyor. Clinton’un ‘temasları’ sonrasında yayımlanan “ortak bildiri”de dile getirilenler, ABD taktikleri çerçevesinde Türkiye’nin üstleneceği rolü, bunun gereklerini ve ABD’nin sözde garantilerini içeriyor:
Türkiye’nin “bölge gücü-bölgenin etkin bir ülkesi” olduğu iddiası, Türkiye gericiliği ve onu stratejik politikalarının aracı olarak kullanmak isteyenler açısından farklılıklar göstermesi ve farklı amaçlar taşımasına rağmen, Türkiye’nin ‘fiziki-coğrafi’ konumu ve bunun yarattığı olanaklar ile Türkiye’nin uluslararası ve bölgesel düzeyde iktisadi-askeri ve politik etkisi ve rolünü bilinçli olarak birbirine karıştırıyor.
Türkiye, açık ki, Asya ile Avrupa’nın birleştiği, üç kıtaya “kapı” bir bölgede yer alan önemli deniz ve kara ulaşım hatlarına sahip bir ülkedir. “Batı” ile “Doğu”nun coğrafi olduğu kadar, politik-sosyal-kültürel ilişkileri alanında da, öteki bölge ülkelerinden farklı özelliklere ve “misyon”a sahip bir bölge ülkesidir. Türkiye, mirası üzerinde kurulduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun Çarlık Rusya’sı ve İran’a karşı Batılı büyük güçlerin politikalarında üstlendiği türden rolleri, dünya kapitalizminin Sovyet Devrimi ile parçalanması sonrasındaki on yıllar boyunca, kapitalist amaç birliğine uygun şekilde üstlenip sürdürmesiyle de Amerikan emperyalizmi ve Batı’nın öteki büyük emperyalist güçlerinin ilgi odağında yer almıştır. Bununla kalınmamış, sosyalizmin tasfiyesi sonrasındaki on yıllarda da bu amaç birliğine uygun taşeroncu rol devam etmiştir. Türkiye, Avrasya politikası güden hiçbir emperyalistin gözden çıkaramayacağı gibi, işbirliği içinde olmayı da önemseyeceği bir bölge ülkesi ve gücüdür. Önemli ölçüde gelişmiş kapitalist bir ülke olarak, potansiyel ekonomik pazarı, dünyanın en önemli enerji kaynakları ve rezervlerinin dünya kapitalizminin en gelişmiş pazarlarına ve büyük güçlerinin hizmetine sunulmasının yol güzergahlarına sahip, yüzyılların mirası üzerinden geliştirilmiş devlet geleneği olan ve öncesi bir yana bırakılırsa, 60 yılı aşkın süredir NATO üyeliği ve Amerikan emperyalizmine taşeronlukla işbirlikçiliğini kanıtlamış bir güçtür. Türkiye’nin, Balkanlar’dan Kafkasya’ya; Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya çok geniş bölge(ler)deki ülkelerle tarihsel-kültürel (inançsal vb.) bağları bulunmaktadır. Bu bağlar henüz tümüyle etkisizleşmemiştir ve Türkiye yöneticileri, ABD ile birlikte ve esas olarak onun çıkarlarına hizmet edecek tarzda bu bağları istismar çabasını sürdürüyorlar.
ABD yönetimi, Türkiye egemenlerini, Türk devlet ve hükümetini yaptıklarıyla “güvenilir ve sadık bir müttefik olduğunu kanıtlamış”, taşeron olarak görmekte; Türkiye gericiliğinin Amerikan çıkarları temelinde “bölgede daha aktif politikalar izlemesi”ni istemektedir. Bu durum, onun, Türkiye gericiliğini “bölgenin lider gücü” tasmasıyla öne çıkarıp İran’la liderlik rekabetine daha fazla sokmaya; Türkiye’yi İran’ı bloke etme gücü olarak kullanma ve bölge ülkelerinde yükselme potansiyeline sahip Amerikan karşıtlığını etkisizleştirmede daha etkin tarzda kullanmaya; “ateşi maşa ile tutmaya” daha fazla yöneltmektedir. Türkiye Irak yönetimi ve Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi ile daha iyi ilişkiler kurmalı, İsrail ile ilişkilerinin “stratejik” düzey ve önemine uygun davranmalı, İran’a karşı tetikte durmalı ve onun bölgedeki etkisini kırmak için ABD ile birlikte çalışmalı, Suriye’ye baskıyı sürdürmeli, Kafkas cumhuriyetleriyle “tarihsel” ve “kültürel” bağlarını Amerikan çıkarları için daha elverişli hale getirmeli, Rusya’ya karşı “ortak ve bloke edici” politikalar izlenmesinde tereddütsüz olmalıdır. ABD’nin ortaya attığı “yem” ise, başlıca “PKK’nın tasfiyesi”(!), Ermenistan ile ilişkilerde “daha dengeci olma gayreti”, “Kıbrıs’ta belirsizlik politikasına devam” gibi birkaç alt başlığı olan kirli bir çıkındır. Bu “ana başlıklar” altında sıralananlar, Amerikan çıkarlarını esas almakta ve Türkiye’nin bunlara uyumunu öngörmektedir.
Ermeni soykırımı üzerine tartışmaların Amerikan emperyalizmi ve Batılı büyük güçler tarafından Türkiye’ye “ayar çekilmek” üzere kullanıldığının saklı bir yanı kalmamıştır. ABD, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin, Ermenistan’ın Rusya’nın etki alanından çıkarılarak, Amerikan stratejisi için kullanılabilir bir duruma getirilmesine hizmet edecek biçimde olmasını istiyor. Türk egemenleri, buna uyum göstermek için çeşitli girişimlerde bulundular, bulunuyorlar. “Soykırım” sorunu ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinin “anahtarı” haline getirilen Karabağ’ın statüsü gibi konularda “uzlaşmadan yana olduklarını” açıkladılar. Abdullah Gül’ün Ermenistan gezisi, ABD icazeti çerçevesinde gerçekleşti.
Türkiye’nin Afganistan’daki işgale desteği sürdürmesi konusunda görüş birliğine varıldığı, Dışişleri ve Mili Savunma bakanlarıyla Başbakan tarafından ilan edildi. TSK’nın Afganistan’a helikopter hibe etme ve bölgesel yeniden yapılandırma timlerinin (PRT) sayısını artırma gibi “jestleri”, Türkiye’nin Amerikan emperyalistlerinin “Afganistan’a ağırlık verme” politikasıyla uyumlu davranacağının göstergeleri arasındadır. Türkiye egemenleri, ordunun sınır dışı faaliyetlerini, “milli gurur kaynağı” sayıyorlar. Türkiye’de halk kitlelerinin bu konuda henüz yeterli tepki gösterememesi, “askerin pazarlık konusu edilmesi”ni kolaylaştırıyor ve işbirlikçi gericiliğin emperyalizm yedeğinde hareket sahasını genişletiyor.
“ABD ile Türkiye’nin Filistin-İsrail sorunun çözümünde aynı çizgide durdukları” açıklaması, Türkiye gericiliğinin İsrail ile ilişkilerinin, Amerikan stratejisince belirlenen “stratejik çıkar birliği” çerçevesinde sürdürülmesini öngörüyor. Türkiye ve İsrail Dışişleri Bakanları görüşmesinde, bu iki ülke arasındaki ilişkilerin “stratejik karakteri” ve “sağlam temellere oturmuş” olduğu teyit edildi. Türkiye, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalini gerçekleştirmesi ve sürdürmesinde aktif destek veren birkaç devletten biri, belki de başında geleni oldu. Türkiye’deki askeri üslerin işgal için etkili biçimde kullanıldıkları, savaş araç-gereçleriyle asker naklinin %70’nin bu üsler üzerinden gerçekleştirildiği artık gizlenmiyor. ABD’nin işgal askerlerinin bir bölümünü Irak’tan çekmesi durumunda, Türkiye’deki üsleri kullanma ihtiyacına, Dışişleri Bakanı A. Babacan ve Başbakan Erdoğan olumlu cevap verdiler.
Hazar Havzası ve Irak petrol ve doğalgazının Avrupa ve dünya pazarına “güney koridoru” üzerinden ulaştırılması, ABD’nin ve Batılı emperyalistlerin çıkarlarını esas alıyor. AB’nin “enerji güvenliği” ve Kafkasya enerji hatlarının AB’ne uzanmasında Türkiye’nin konumu ve alacağı tutumun önemli olduğunu bilen Amerikan emperyalistleri, ‘KKTC’nin durumunu ve Türkiye’nin Kıbrıs’taki işgalci konumunu, hem AB üyesi Batı Avrupa’nın önemli ülkeleriyle, hem de Türkiyeli uşaklarıyla ilişkilerinde istismar aracı olarak kullanıyorlar.
ABD, Kürt sorununu istismarı sürdürüyor. “Toprak bütünlüğü ve siyasal birliği sağlanmış demokratik, çoğulcu, birleşik, Federal Irak” formülü, Türkiye egemenlerinin, bağımsız Kürt devletine karşı politikalarını “dikkate almak”la birlikte, Amerikan sömürgeci politikasının devamı ve başarısını hedefliyor. Amerikan Kürt politikası çerçevesinde Erbil’de “Irak Kürt Yönetimi inisiyatifiyle bir Kürt ulusal Konferansı”nın düzenlenmesi, PKK’nın “silahsızlandırılması”nın bir “Kürt kararı” olarak çıkarılmasının planlanması, “Amerikan çözümü” çerçevesinde gündeme getirildi.4 Türkiye’nin “Kürt sorununda adım atması”nın ima edilmiş olması, Amerikan Kürt politikası çerçevesinde formüle edilmiştir. Ancak, kalın kırmızı çizgili devlet politikasının egemen sınıfın açmazlarını derinleştiren karakteri, genelkurmay ve hükümet tarafından da artık daha açık biçimde görülür hale gelmiştir. Egemen sınıf ve temsilcileri, Kürt gerçeğinin kendini dayatması ile onun şiddetle reddi arasındaki çelişkinin ağır yükü altındadırlar. Kürt sorununun bölgesel ve uluslararası bir boyuta genişlemesi ve ABD başta olmak üzere emperyalistlerin bölge politikalarında ‘önemli bir başlık’ olarak alınmasının anlamını ‘idrak ediyor’ ve en önemlisi olarak da Kürtlerin ulusal hak eşitliği mücadelesinde geriye kolayca atılamayacak bir evreye geldiklerini görüyor ve “sahip olduklarını da” kaybetmeye yol açmayacak bir “çözüm”ü bulmaya çalışıyorlar. Barzani ile ilişkilerin düzeltilmesi girişimleri, MGK’da Kuzey Irak’a yatırım ve ticaretin arttırılması yönünde eğilim belirlenmesi, TRT-6’nın Kürtçe yayını ve Üniversitelerde Kürt Enstitülerinin kurulması yönündeki girişimler, Kürt sorununda, ulusal tanıma ve hak eşitliğine genişlemeyi içermeyen bir “en az zararla aşma” tutumunun giderek ağırlık kazandığının göstergeleridir.
ABD’nin, Türkiye gericiliğini kullanma politikasında İran en önemli ‘faktör’lerden birini oluşturuyor. Türkiye ve İran bölgenin en önemli ve birbiriyle de rekabet içindeki iki ülkesidir. ABD, bu durumdan yararlanarak, Türkiye’yi İran’a karşı politikalarının araçlarından biri halinde tutmaya ve kullanmaya özen gösteriyor. İran’a karşı sürdürdüğü baskıcı-ambargoya dayalı ve savaş tehdidi içeren politikasının İran’nın manevralara dayalı ve ‘direngen’ taktikleriyle önemli oranda etkisiz kılındığının farkında olan ABD, İran’ı “daha barışçıl biçimler”i de içeren havuç-sopa taktikleriyle hizaya getirmeye çalışıyor.
İran, önemli bir bölge ülkesi olarak, bölge ülkeleri ve halklarıyla –en azından bir bölümüyle– güçlü ilişkilere sahiptir.5 Bir kukla hükümet gibi davranmıyor, pazarlık yapıyor, politik manevralarıyla ABD’ni sıkıntıya sokuyor, ABD’nin yayılmacı politikalarına direnç gösteriyor, bölge ülkelerinin bir bölümü ve halklarıyla olan ilişkilerini Amerikan karşıtı tepkilerin gelişmesi yönünde ve kuşku yok ki, kendi çıkar ve etkinliği için kullanmaya çalışıyor. ABD, Afganistan ve Irak işgallerinde İran’ın “direnişçileri desteklediğini” belirterek, bu ülkeyi “terör sponsoru” olmakla suçladı. Ancak tehditlerini karşın, İran’a geri adım attıramadı. Karşılıklı “restleşmeler” devam edegeldi. Şimdi, “yeni yönetimin farklı yaklaşımları” kapsamında “doğrudan görüşmelerle aradaki sorunları çözme” yönünde karşılıklı zemin yoklamaları yapılıyor. ABD-İran ilişkilerinin “doğrudan diplomasiye başvurularak düzeltilmesi” yönünde karşılıklı girişimler arttırıldı.6 Son olarak Obama, İran yönetimine “doğrudan görüşme” koşullarını açıklayarak, çağrıda bulundu. İran, Obama’nın bizzat kendisi ve yönetim kademesinden sözcülerin “olumsuzlukları giderip yeni bir başlangıç yapma” çağrısını, “durmadan konuşma yerine somut adım atma ve geçmişte yapılan hataları ortaya koyma gereği”yle cevapladı ve Türkiye’nin “arabuluculuğu”nu “bölgesel güç” rekabetinde aleyhine bir durum olarak gördüğünü diplomasi diliyle açıklamaktan geri durmadı. İran yöneticileri, ABD’nin “görüşme” çağrısını, “hakkaniyet ve saygı çerçevesinde” olması koşuluyla aracısız kabullenmeye hazır olduklarını ve Afganistan için düşünülen konferansa İran’ın katılması önerisini “Eğer ABD İran’ın katılmasını arzu ediyorsa, davet etsin. Biz Afganistan’a yardım etmeye hazırız” şeklinde cevaplayarak, Türkiye’nin ulaklığını geri çevirdiler. ABD, İran’a karşı politikalarında Türkiye’yi kullanırken, bu iki ülkenin bölgedeki etki düzeylerini gözetmekte, birbirleriyle rekabetinden yararlanmak istemektedir. “İran’ın nükleer bomba yapmakta olduğu” korkuluğu sallayarak Türkiye gericiliğini kışkırtmakta, bu iki ülkenin halklarının yakınlaşmasını önlemeye çalışmakta, “dini değerlerle laikliği bağdaştırabilmiş bir örneğin desteklenmesi” ve “ılımlı İslam-radikal İslam” söylemiyle mezhep farklılıkları gibi hassas sorunları istismar etmektedir.
İran-ABD ilişkilerindeki sorunların temelinde, özellikle ABD ve işbirlikçilerinin göstermek istedikleri türden bir ‘rejim sorunu’ bulunmuyor. ABD’nin, Suudi gericiliği, Körfez Emirlikleri, Pakistan gibi ülkelerin “rejimleri”yle ilişkileri bunu gösteriyor. ABD açısından sorun, bir ülkenin “İslam Cumhuriyeti” olup olmaması değil, kendi çıkarlarına uygun hareket edip etmediği, kendisine boyun eğip eğmediğidir. İran gibi bir büyük bölge devletinin kendi çıkarlarını öne çıkarması, Amerikan haydutluğuyla gerginlikler yaşamasının başlıca nedenidir. İran’nın ABD karşıtlığından atacağı her bir geri adım, “İran’daki İslam Cumhuriyeti” ile ABD arasında ‘uzlaşı’nın kapısını aralayacak, İran’ın mevcut rejiminin “meşruiyeti”, ABD açısından bir sorun oluşturmayacaktır.  Bu ‘uzlaşı’nın öteki yanında, İran’ın Körfez bölgesi, Ortadoğu, Afganistan’ın dahil olduğu alanda “bölgesel güç” konumuyla ABD tarafından kabullenilmesi “koşulu” durmaktadır.
Türkiye’nin “bölgesel güç ve lider ülke olduğu” demagojisini sürdürenler, ABD ile İran arasında varılacak bir “uzlaşı”nın İran’ın bölgesel etkisini artıracağını ve Rusya’nın yanı sıra Batı Avrupa’nın büyük güçleriyle ilişkilerini  “ılımlı bir rotada yürüten” İran’ın böylece hareket sahasını genişleteceğini görüyor ve bunu istemiyorlar. İran-ABD ilişkileri söz konusu olduğunda hemen “arabulucu”luk kostümü örtünüp Tahran’a Amerikan ulaklığına çıkanlar, böylece kendilerini “muteber müttefik” göstermenin yanı sıra, “barış bizim aracılığımız ve rolümüz sonucu gerçekleşti” diyebilmenin rantını da elde tutmak istiyorlar.
ABD’nin Balkanlar’dan Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Kafkasya’ya kadar “Genişletilmiş Ortadoğu Bölgesi”ne yönelik stratejisinde Türkiye gericiliğini kullanmaya; Türkiye gericiliğinin de Amerikan taşeronluğu kapsamında üstlendiği görevlerle kendini vazgeçilmez bölge ülkesi, bölgenin en önemli gücü, kültürel-tarihsel ve inançsal bağlarıyla kullanılabilir bir güç olarak ‘satma’ya/tutmaya ve göstermeye ihtiyacı vardır. Obama yönetiminin kimi sözcülerinin, bazı Amerikan “Think Thank” kuruluşlarının, Friedman gibi CIA beslemesi siyaset rantçılarının ve Fethullah Gülen gibi Amerikan ve CIA İslamcılığı misyonerlerinin aynı döneme denk getirerek “Yeni Osmanlıcılık”tan dem vurmaları, Türkiye’nin bölgede üstleneceği rolü “Osmanlı etkisi”yle ilişkilendirmeye çalışmaları, Türkiye gericiliğinin Amerikan planları içinde kendini “vazgeçilmez bölge gücü” olarak satma ve ABD’nin de dünya gericiliğinin bölgedeki bu en önemli dayanaklarından birini stratejisi doğrultusunda kullanma ihtiyacı ve gayretlerinden bağımsız değildir. “Stratejik ortaklık” kullanma-kullanılma ilişkisi olarak söz konusudur ve ‘ilkesi’ emperyalist hegemon güce “stratejik taşeron”un daimi hizmetini garanti etmektir. Türkiye gericiliğinin bu ilişkiyi ‘kendi hesabına politikalar’ için kullanma çabaları ise, en ileriden söylenirse, büyük efendinin hegemonya kavgası sürdürdüğü “arazi”de, elindekini kaybetmemesi sonucunu dahi garanti etmemektedir.7

TÜRKİYE VE BÖLGE HALKLARININ YARARINA OLAN
H. Clinton’un Türkiye’deki açıklamaları, Obama’nın Türkiye’ye gelişi, F. Gülen ve G. Freidman’ın “Osmanlıcılık” politikası önerileri vb. politik-ideolojik “açılımlar”, “bölge gücü olarak hareket etmesi gereği”nin, bir övgü olarak Türkiye’nin önüne konması, bütün bu gelişmeler, değişim gereksinimi ve bu bağlantılar içinde anlam kazanıyor. “ABD ile stratejik ortaklık”tan söz eden egemen sınıf ve her türden temsilcisinin gözardı ettiği ya da görülmesini istemediği en önemli olgulardan biri de, ABD’nin stratejik çıkar ve hedeflerinin “baki kalışı”;  Ortadoğu, ön Asya ve Kafkasya’da doğal gaz ve petrol yatakları ile enerji geçiş yollarını kontrol etme politikasının yerli yerinde duruşudur. “Ortak çıkarlar” ya da “stratejik ortaklık” söylemi, emperyalist talan ve yayılma yararına işbirlikçiliği örtme işlevi görürken, “bölgenin lider gücü” iddiasıyla da altmış yıldan fazla süredir devam eden taşeronluğun önü daha fazla açılmak istenmektedir. Beyaz Saray çevrelerinin “Türkiye’nin laik kimliğinin ABD tarafından ‘yeniden ve geleneksel çizgide’ algılandığını göstermek”ten söz etmeleri ve H. Clinton’un konuşmalarında “laik demokratik Türkiye” vurgusu yapması ve buna “Müslüman değerler ve laikliğin bir arada yaşayabildiği tek ülke” söyleminin eklenmesi, Genelkurmay’ın hassasiyetlerinin ABD tarafından daha fazla gözetileceğinin işaretiydi.
Buradan çıkan en önemli sonuçlardan biri, ABD ve işbirlikçilerinin ya da burjuva kapitalist dünyanın başkaca güçlerinin demokrasi, insan hakları, refah, istikrar ve barış üzerine söylem ve vaatlerinin güvenilir olmayacağıdır. ABD işbirlikçileriyle Amerikancı liberaller, ABD Dışişleri Bakanı’nın laiklik ve özgürlükler üzerine açıklamalarını özgürlük, barış ve bağımsızlık yönünde “Amerikan açılımı”na kanıt gösterseler de, bu bir yalandan öte anlam taşımıyor. ABD bölgemizde savaşın, çatışma ve gerginliklerin, istikrarsızlık ve kargaşanın başlıca gücü ve kaynağı olmaya devam ediyor. AKP hükümeti ve Erdoğan, ABD’nin bu “ilgi tazelemesi”ni, politikalarını sürdürmeye dayanak edinecektir. Bush döneminde hükümet ile Genelkurmay ilişkilerine yapılan Beyaz Saray ayarı geçerli olmaya devam ediyor ve bu da, hükümetin Kürtçe TV, Alevilerin durumunu dikkate alma vb. gibi “açılımlar”a yansıyan devlet politikasıyla birlikte, kriz koşullarını da kullanarak iktisadi-sosyal ve politik alanda daha sert uygulamaları gündeme getirmesini kolaylaştırıcı bir işlev görüyor. Obama yönetiminin politik taktik değişimi ve ilişkileri yenileme ihtiyacından demokrasi, siyasal özgürlükler, insan haklarında iyileşme beklenemez. Bu alanda sağlanacak her iyileşme, ancak mücadelenin ürünü olabilir. Obama yönetiminin Amerikan çıkarları için birçok yöntem ve aracı bir arada tutma; sağ eli tokalaşmak için uzatırken, silahı sol elde hazır bulundurma ve gelişmelere göre silahın bir elden ötekine gidip gelmesi esnekliğini “atak kovboy” hareketleriyle başarma taktiklerinin Türkiye’de “temel haklar ve özgürlüklerin genişlemesini sağlayacağı” varsayımı ya da propagandası ise dayanaksızdır. Türkiye’nin demokratikleşmesi, bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin, ilerici aydınlarla demokratik siyasal örgütlerin mücadelesinin düzeyine bağlı olmaya devam edecektir.
Bölgemizin bugün içinde bulunduğu iktisadi-politik, sosyal ve askeri durum, Amerikan emperyalizminin çıkar savaşları ve politikalarıyla doğrudan bağlantılıdır. ABD, ülkemizde de, bölgenin genelinde de yayılmacı-işgal gücü olarak bulunuyor ve hegemonyasını güçlendirip sürdürmenin yol ve yöntemlerini arıyor/değiştiriyor/takviye ediyor. Bölgedeki istikrarsızlık, gerginlik, çatışma ve yıkımların en önemli etkeni-nedeni-gücü durumunda. Bu durumdan çıkış için başlıca gerekliliklerin başında, aynı nedenle, bu emperyalist gücün ülkemiz ve bölgemizden sökülüp atılması geliyor. Bölge ülkeleri ve halklarının dostluk ilişkilerini güçlendirmeleri, Amerikan haydutluğuna gereken cevabı vermek için aralarındaki anlaşmazlık noktalarını karşılıklı eşit ilişkiler temelinde ve ulusların ve devletlerin bağımsızlık haklarına karşılıklı saygı ve özen göstererek çözmeleri önem taşıyor. Bu ise, işçi sınıfına, emekçilere ve ileri kesimlerine, bölge ülkelerinden her birinin ilerici aydınlarına ve işçi-emekçi örgütlerine sorumluluk yüklüyor, her bir bölge ülkesinde, Amerikan emperyalizminin kovulmasını, üslerinin kapatılmasını, ikili ve bağımlılık ilişkilerini garanti eden anlaşmaların iptalini, NATO üsleri ve güçlerinin atılmasını, nükleer-kimyasal-biyolojik ve öteki kitle imha silahlarının yasaklanması ve mevcutlarının imhasını içeren bir mücadeleyi yükseltmelerini gerekli kılıyor. Bu mücadele, ABD’nin, yeni yönetimi eliyle halkları bir kez daha aldatma seferberliği ilan ettiği ve NATO gibi uluslararası saldırı örgütünün 60. kuruluş yılında etki sahasını genişletme çabalarını artırdığı bir dönemde daha da önem kazanmış bulunuyor.

  1. C. Çandar, A. Gül’ü kaynak göstererek, “Türk devlet sisteminin Afganistan üzerinde yoğunlaşma kararı aldığını, tüm birimler ve kurumların Afganistan’la ilgili çalışmaya başladığını” yazdı. (10 Mart 2009)
  2. Rusya, “bizim ilişkilerimizi pazarlık konusu etme geleneğimiz yoktur” diyerek bu öneriyi reddetti.
  3. Filistin sorunu ve Filistin Arap halkının işgale karşı on yıllardır sürdürdüğü mücadele Arap ülkeleri halklarının kendi devlet yönetimleri hakkında sorgulayıcı olmalarını getirirken; Lübnan Hizbullahı, Hamas gibi “radikal dinci hareketler”e yöneliş eğilimine güç verdi. Arap gerici yönetimleri, ABD-İsrail’in saldırgan politikalarıyla işbirliği içinde olup İran’ı kuşatma politikalarından yararlanma yolunu tuttular. İran-Amerikan ilişkilerindeki “olumlu bir değişim” bu yönetimlerin durumunu sarsacağından ve İran etkisini artıracağından, bunlar tarafından olanaklı olduğunca önlenmek istenmektedir. Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal’ın, “İran tehdidine karşı koyabilmek için, Arap güvenliğine ilişkin konularda ortak bir vizyona sahip olmamız gerek” diyerek işbirlikçi Arap yönetimlerine çağrı yapması açık bir göstergedir. İran’ı ambargo ve saldırı tehditleriyle dize getirme politikasının başarılı olamadığı gören İsrail ise, ABD’ni sertlik politikasını sürdürmeye ‘ikna etme’ çabasındadır ve bu bakımdan Suudi gericiliği gibi yönetimlerle aynı platformda bulunmaktadır.
  4. Erbil Kürt Konferansı planı basın aracılığıyla duyurulurken, Başbakan danışmanı Prof. A. Davudoğlu, Genelkurmay açıklamalarının ardından, “böyle bir plan yok, terörle mücadelenin yöntemi bellidir” açıklaması yaptı. Dışişleri Bakanı A. Babacan ise, “Kürt Konferansı’na davet edilmeleri durumunda bunu ayrıca değerlendireceklerini” söyledi.
  5. İran ise, Pers İmparatorluğu ve Safavi Devleti’nin mirası üzerinde kurulmuş güçlü bir bölge devletidir. “Çevre” ülkelerin bir kısmıyla çelişkilerine karşın, diğer önemli bir kesimiyle kültürel-inançsal-tarihi bağlara sahiptir ve Rusya gibi, pazar kavgalarında rakiplerinin de dikkate almak zorunda kaldıkları bir güçle uzun zamana dayanan iyi ilişkileri vardır. Önemli doğalgaz ve petrol rezervlerini ve güçlü bir devlet geleneğini etkin biçimde kullanma yeteneği gösteren bir güçtür.
  6. ABD Dış İlişkiler Komitesi’nin İran oturumunda konuşan eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanları Brent Scowcroft ve Zbigniew Brzezinski, doğrudan görüşmeden yana görüş açıkladılar. Türk-Amerikan Konseyi (ATC) Başkanı Brent Scowcroft, görüşmelerin mümkün olduğu kadar kapsamlı olmasını; dahası, nükleer enerji santrallerinde kullanması için İran’a zenginleştirilmiş uranyumun ABD tarafından verilerek atık yakıtın da geri alınması gerektiğini; böylece Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın da aynı yola girmesinin önleneceğini ileri sürerken, Brzezinski, S. Birliğine ve Çin’e karşı yapıldığı türden bir tehdidin İran’a karşı sürdürülmesi ve Ortadoğu ülkelerinin ABD nükleer şemsiyesi altına alınacağının açıklanmasını önerdi.
  7. Sahip olunan Kürdistan’dır ve daha ötesinde ise, bölgede ve uluslararası alandaki gelişmelere ve örneğin bugünkü dünya iktisadi krizinin giderek ağırlaşarak sıcak çatışmaları da gündeme getirmesine bağlı olarak, tüm “ortaklık” vb. ilişkilerinin her tür değişimi gözardı edilemeyecek bir olasılıktır.