8 mart ve emekçi kadın hareketini örgütlemek

8 mart ve emekçi kadın hareketini örgütlemek

ŞENGÜL KARADAĞ-OLCAY GERİDÖNMEZ

 

“Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nün kutlanması bir yana; 8 Mart’lar, her ülkede yalnız kadın hareketlerinin ve örgütlerinin değil, geniş kadın kitlelerini örgütlemek, onları köleleştiren düzene karşı mücadeleye kazanmak amacında olan her örgütlenmenin kadınlara yönelik çalışmalarına hız verdiği, kadın sorununa yaklaşımını gözden geçirdiği, bu alandaki çalışmalarını yenilemek, canlandırmak için harekete geçtiği dönemlerdir. Bizde, genelde 8 Mart’tan 8 Mart’a olarak ifade edebileceğimiz kesintili bir nitelik taşısa da, böylesi bir özelliği vardır bu dönemlerin. Bu, 8 Mart’ın yalnızca basit bir kutlama günü olmayıp, kadınların emek mücadelesinin ürünü bir mücadele ve dayanışma gününü ifade ediyor oluşundan kaynaklanır. Clara Zetkin’in 1910’da II. Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı’na sunduğu öneri üzerine kutlanmaya başlanan 8 Mart’ın tarihsel kökeninde emekçi kadınların yoğun bir mücadele tarihi bulunur.

Şöyle bir göz atacak olursak;

· Kadınlar, 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında, ağırlıklı olarak daha iyi bir ücret ve “dürüst iş” talebiyle mücadele sahnesine çıkmışlardır.

· Fransız Devrimi’ni 1789’da başlatan Parisli proleter ve yarı proleter kadınlar, ekmek sorunu yüzünden ayaklandılar. Yine Versailles’teki ekmek ayaklanmasının başını kadınlar çekiyordu ve devrimin her dönüm noktasında alt sınıflardan kadınlar en önlerdeydi.

· İşçi hareketinin ilk dönemlerinde, 1842’de, kadınlar, İngiltere’de Çartistlerin genel grevine katıldılar.

· 1864’te Uluslararası İşçi Birliği (I. Enternasyonal) kuruldu. Genel konsey, kadınların da üyeliğe kabul edilmesini onayladı.

· 8 Mart 1857’de, New York’taki Cotton tekstil fabrikasında, kadın tekstil işçileri, daha iyi çalışma ve yaşam koşulları için greve çıktı. Sendikaların ve civardaki diğer işçilerin dayanışmasını engellemek için, bu kadınlar, fabrikanın sahibi ve bekçiler tarafından fabrikaya kilitlendi. Fabrika ateşe verildi ve orada kapatılmış işçi kadınların çok azı alevlerden kurtulabildi. 129 kadın işçi bu yangında hayatını kaybetti.

· 1866’da, Amerika’da Ulusal Ekmek Birliği kuruldu. Eşit işe eşit ücret ödenmesi ve kadınların lider konumuna gelmesini ortaya atan ilk örgütlenmeydi.

· 1871 Paris Komünü’nün en dikkate değer özelliklerinden biri, kadınların oynadığı önemli roldü.

· Dewsbury’de (İngiltere), 1874’te kadın dokumacıların grevini örgütleyen Kadınları Koruma ve Destekleme Birliği kuruldu. Bu birlik, daha sonra Ulusal İşçi Kadınlar Birliği’ne dönüştü. Eşit işe eşit ücret, düşük ücret alan mesleklerde ücretlerin düzenlenmesi, haftalık çalışmanın 48 saate indirilmesi, iş cezalarının kaldırılması, daha fazla fabrika müfettişi, annelik yardımı, işçi kadınlar için kooperatif evleri ve yalnızca mülk sahibi kadınlar için değil, bütün kadınlar için oy hakkı gibi istemlerle kampanyalar düzenledi.

· 1889’da, Londra’da, 700 kibritçi kadın işçi, vasıfsız işçiler arasında sendikalaşmayı başlatan bir kıvılcım oldu. 1888-1889 yıllarında sendikalara binlerce kadın katıldı.

· 1905’te, Londra’da, 4 bin kadın “çocuklara yiyecek, kocalarımıza iş ve dünya işçilerinin birliği” talepleriyle sokağa çıktılar.

· Şubat 1908’de sosyalist kadınların New York’ta oy hakkı, politik ve ekonomik hak istekleri ile yürümeleri, ilk “kadın günü” gösterisi olarak kabul edilir.

· 1909’da, New York Manhattan’da, 20 bin dikişçi kadın greve çıktı. Binlercesi tutuklandı. 2 ay boyunca yürütülen kararlı grevin sonucunda, işverenler, işçilerin taleplerini kabul etmek zorunda kaldılar. Aynı yıl içerisinde, daha birçok tekstil ve tütün işçisi kadın greve çıktı, gösteriler düzenledi.

Kuşkusuz kadınların mücadele geleneği burada saydıklarımızdan ibaret değil. Burada başlıca örneklerini andığımız mücadelelerden süzülüp gelen ilk uluslararası kadın günü, 19 Mart 1911’de, Danimarka, Almanya, Avusturya, İsviçre ve ABD’de düzenlendi ve bu gösterilere milyonlarca kadın katıldı. Ortak talepleri, “Emperyalist savaşa hayır”, “Emeği koruma yasaları çıkarılsın”, “Kadınlara seçme ve seçilme hakkı”, “Eşit işe eşit ücret”, “Sekiz saatlik işgünü”, “Yeterli bir anne ve çocuk koruması”, “Asgari ücretlerin belirlenmesi” idi.

TÜRKİYE…

Yaşadığımız coğrafyada kadın emeğinin gelişimine ve mücadelelerine dair tatmin edici kaynaklar bulunmamasına ve bu konu daha birçok araştırmaya muhtaç olmasına karşın, bilgi yok da değildir.

Örneğin, 4 Ocak 1867 tarihli The Levant Herald adlı İstanbul gazetesinde çıkan haberde şunlar saptanır: “Geçen salı günü, maliyeden 20-30 parayı geçmeyen alacakları bilinen bir küme kadın, tekrar ücretlerinin ödenmesi isteğinde bulundular. Cevap olarak alışılmış ‘para yok’ sözünü işiten kadınlar gittikçe daha fazla şamata yapmaya başladılar ve ancak dışardan müdahale ile sustular. Çıkan kargaşada, kadınlardan birçoğunun itilip kakıldığı söylenmektedir.

1873 yılı Ocak ayındaki tersane işçilerinin grevine, işçilerin anaları, eşleri ve kızları da destek verir. Aynı eş desteği tramvay grevlerinde de görülür, tramvayların sefere çıkmasını engellemek için tramvaycıların eşleri rayların üzerine yatarlar.

1908 Haziran’ında, Sivas’ta, elli kadın vilayet konağı önünde toplanarak pahalı ve kötü ekmeği protesto ederler. Kadınların ön ayak olduğu isyan hızla yayılır, 500 kişilik bir kalabalık vilayet konağının camlarını indirir, un depolarını yağma eder. Un vurguncularıyla hareket eden belediye başkanı, kaçarak linç edilmekten kurtulur.

1910-11 yılları, özellikle kadınların çalıştığı iki işkolunda, dokuma ve tütün işkolunda kadınların greve gittikleri yıllardır. 29 Ağustos 1910 tarihli Sabah Gazetesi, “Bursa’da uzun süreden beri iş koşullarının düzeltilmesini bekleyen ipek işçilerinin greve gittiği” haberini yayımlar.

Ve ilk 8 Mart’ı, 1921 yılında, Ankaralı komünist kadınlar, Ankara bağlarından birinde kutladılar.

***

Bu veriler gösteriyor ki; 20. yüzyıl, kadının tarihindeki dönüm noktasıdır. 19. yüzyılda “fabrika kızı” olmak, kadınlarca henüz kişisel bir felaket olarak görülürken, yüzyıl sonunda ve özellikle de 20. yüzyılda, kapitalist devletlerde, tüm kadınların yüzde 30 ile 45’i artık fabrikalarda çalışır oldu. Kadının üretime katılımı ile birlikte onun genel olarak haklardan mahrumiyeti ve eşitsiz durumu, bir kadın hareketinin gelişmesine yol açtı. Ne var ki, bu hareket, daha başından, birbirine zıt iki yönde hareket etti. Biri, burjuva kadın hareketinin bayrağı altında örgütlendi, diğeri ise işçi hareketinin bir parçasıydı.

Burjuva kadın hareketi, 19. yüzyılda, burjuva erkeklerin politik hareketinden ayrıldı ve büyük atılımlar yaparak büyüdü. Temel amacı, var olan kapitalist-burjuva toplum sınırları içindeki tüm alanlarda kadın ile erkeğin eşit haklara sahip olmasının kabul edilmesini sağlamaktı. Kadın hareketinin burjuva sözcüleri, kadının kurtuluşuna çok daha geniş perspektifler ve tek sağlam temeli sunan yeni harekete ilgi göstermiyorlardı. Burjuva kadın hareketi için, kendilerini sınıfsız olarak görmeleri ve talepleri ve eylemleriyle tüm kadınları temsil ettiklerini öne sürmeleri karakteristikti. Gerçekte ise, sadece burjuva kadınların talep ve çıkarlarını temsil ediyordu. Nitekim bugün, başta Batılı ülkeler olmak üzere, dünyanın birçok yerinde, kağıt üzerinde birçok hak elde edilmiş bulunuyor. Ama bu durum, kadını, aile içindeki hizmetçi konumundan, burjuva toplumun önyargıları ve geleneklerinin ayrımcılığından, erkeğe bağımlı olmaktan ve de kapitalistlerin sömürüsünden kurtarmış değil.

Kuşkusuz, burjuva kadın hareketi de, çeşitli gelişme aşamalarından geçti. Ve yine hiç şüphe yok ki, burjuva demokratik kadın hareketinin ve onun ideolojik izdüşümü olan feminizmin, dünyada olduğu gibi, ülkemizde de, kadın sorununda ve kadının demokratik haklarında yadsınmayacak katkıları oldu ve oluyor. (Ayrı ve detaylı bir yazı konusu olduğundan, bu konuya bu kadarıyla değinmekle yetinmek istiyoruz.)

Diğer yandan, ütopik sosyalistler (Saint-Simon, Fourier, Owen vb.), daha 19. yüzyılın başlarında kadın sorununu tartışmışlardır. Ama ütopik sosyalistler, kadının ezilmesinin gerçek nedenlerini anlayamadılar, kadının köleleşmesinin nedeninin, toplum için yararlı ve üretken bir işgücü olmaktan çıkmasından kaynaklandığını göremediler. Bu nedenle, onların gözünde kadın, bağımsız üretken bir işgücü değil, salt erkeğin arkadaşı ve yardımcısı durumunda kaldı. Ne var ki, ütopistlerin kadının eşit haklara kavuşmasını tartışma konusu yapmaları ve ayrıca kadının evlilik içerisindeki konumunu da tartışmalarının büyük katkıları olmuştur.

Komünist Manifesto”da Karl Marx ve Friedrich Engels, kadın sorununu aile ve evlilik açısından bilimsel bir biçimde araştırır. Ardından Engels, “Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni”nde, “Manifesto”da öne sürülen argümanları derinleştirip geliştirir. Marx, “Kapital”de, kadın emeğinin yayılması ve kadın emeğinin sermaye tarafından sömürülmesinin kapitalist üretim sistemindeki yoğunlaşma sürecinin bir ürünü olduğunu bir başka açıdan kanıtlar.

Bu bağlamda “kadın sorunu”, sınıf mücadelesinin salt pratik bir olgusu olmaktan çıkarak, proleter kurtuluş mücadelesinin teorik bir unsuru haline de gelmiştir. Marx, aile kurumunun gözetilmesi için kadın emeğinin sınırlandırılmasını öneren I. Enternasyonal’in sağ kanadını sert bir biçimde eleştirmiştir. Sonuç itibariyle, I. Enternasyonal, kadın emeğini kaçınılmaz olarak gördü, kadının anne olarak konumunu savundu ve kadınların işgücünü ve sağlığını koruyan yasalar talep etti.

I. Enternasyonal, kadın emeğinin toplumsal gerekliliğinde ısrar etmesi, aynı zamanda da kadının kurtuluşunun önemini kabul etmesi ve kadının anne olma özelliğini gözetmesi nedeniyle, başından beri, kadın sorunu konusunda tutarlı ve doğru bir tutum almıştır. 19. yüzyılın yetmişli yıllarında, August Bebel, “Kadın ve Sosyalizm” eseriyle, işçi sınıfının tarihsel görevinin, kadınların kurtuluşunun elde edilmesiyle kopmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğunu kanıtlamıştır. Ve kadının kurtuluşunun doğru yolunu da göstermiştir: İşçi sınıfının zaferi ve komünist sistemin gerçekleştirilmesi. İşçi hareketinin büyümesiyle eş zamanlı olarak sosyalist düşüncelerin gelişmesi ve süreklilik kazanmasıyla, kadınlar, işçi hareketine kitlesel olarak katıldılar. Aralarından bir dizi kadın, Clara Zetkin, Rosa Luxemburg, Aleksandra Kollontai başta olmak üzere, pratik ve teorik çalışmalarıyla sosyalist hareketin önderleri oldular ve kadın sorunuyla yakından ilgilendiler. Onların katkıları Marksist teoriyi zenginleştirmiş ve derinleştirmiştir.

Ve 1917 Ekim Devrimi’nin ardından, Sovyet Rusya’da, yıllar içinde, emekçi kadınların senelerce mücadelesini verdikleri ve ancak rüyalarında görebilecekleri pek çok özlemi hayata geçirildi. III. Enternasyonal’in kuruluşuyla birlikte, proleter kadın hareketi, nihai olarak işçi sınıfının örgütlü devrimci mücadelesinin bir parçası haline gelmiştir.

***

Kadın sorunu, nüfusun kadın kesimini kucaklayarak ortaya çıkmasına karşın, bugünkü kriz ortamında daha da açık olarak görmekte olduğumuz gibi, gerçekte, işçi ve emekçi sınıfların kadınlarını ezen, boğan bir eşitsizlik olarak gerçekleşir. Bu bağlamıyla kadının eşitliğinin ve özgürlüğünün önündeki engel, esas itibarıyla, kapitalist özel mülkiyete dayalı düzen ve yeniden ürettiği ilişkiler bütünüdür. Erkek egemen bir sistem olarak şekillenen kapitalist sistem, toplumun yarısını oluşturan cinsin bütününün sorununu, emekçi kadın kesiminin sorunu haline getirerek, ezilen ve sömürülen sınıfların özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine kopmaz bağlarla bağlamıştır.

Dolayısıyla, emekçi kadın kitlelerini örgütleme sorunu, işçi sınıfı partisinin sorunudur. O halde, emekçi kadınlar içerisinde yaratılması gereken, tek başına erkek egemenliğine karşı değil, onu köleleştiren düzene karşı, aynı zamanda onu düzene bağlayan tüm ezici ve gerici bağlara karşı bir mücadele olacaktır.

Türkiye’de, diyalektik tarihsel materyalist dünya görüşünü benimseyen işçi sınıfının partisi, kadın sorununun temellerini ve çözümünü hem tarihsel olarak, hem de günümüzde tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıklamıştır. Emekçi bir kadın hareketinin önemini, vazgeçilmezliğini gereğince dile getirmiştir. Bu konuda son derece ileri saptamalarda bulunmuş, önemli ve cesur kararları kayıt altına alarak, teoriyi söylemine de yansıtmıştır.

Böyle olmakla birlikte, kuruluşundan bu yana, emekçi kadın hareketinin örgütlenmesi noktasında birçok girişimleri ve belirli başarıları olmuşsa da, işçi sınıfının partisi, bu sorunda teori ile pratiği birleştirmede hiçbir konuda olmadığı kadar zorlanmıştır, zorlanmaktadır.

Parti örgütlerinde, çalışmayı nasıl örgütleyecekleri, ne yapmaları gerektiği noktasında bir tutukluk, bir tereddüt olduğu bilinmektedir. Teori ile pratik arasındaki birbirini tutmayan, birbirini karşılamaktan henüz uzak olan bugünkü durumun ortadan kaldırılması neye bağlıdır?

Emekçi kadınlar içerisinde düzenli bir çalışma ve emekçi kadın hareketinin örgütlenmesi gereğini bize en açık biçimde bugünkü mevcut durum göstermekte, hatta dayatmaktadır. Bugün, işçi-işsiz emekçi kadınları örgütlemeden, harekete geçirmeden geniş emekçi kitlelerini örgütlemede bir ayağımızın aksak kaldığını daha net, daha doğrudan gördüğümüz günler yaşıyoruz.

Şu soru kendini dayatıyor: İşçi sınıfı partisinin, kadın kitlelerinin içinde, bu kitleler politik ve sosyal kayıtsızlık ve geriliğiyle kapitalizmin sağlam bir dayanağını oluşturuyorken, bu dayanakları söküp atmak için manivelasını yerleştireceği nokta neresidir? Kapitalizmin emekçi kadın kitleleri için yarattığı koşullara baktığımızda, cevabın elimizde olduğunu görürüz. Tek bir nokta yoktur, birçok, adeta sayısız nokta vardır.

Teoriyle pratiğin birleştirilmesindeki tutukluğu, sıkıntıyı aşmak, teoriyi hayata geçirmek üzere her dönem olanaklar mevcuttur, ancak bugün içinden geçtiğimiz dönem, kapitalizmin içine düştüğü küresel krizin emekçi halka getirdiği yıkım bu olanakları sonsuzca genişletmiştir. Ülkenin dört bir yanı, her emekçinin evi, ocağı yangın yerine döndü.

8 Mart’a ve yerel seçimlere gidilmekte olduğu bu kriz ortamında, sermaye partilerine en fazla öfke duyan kesimlerin başında emekçi kadınlar geliyor. Kendi ağır sorunlarına duyduğu tepkiyle, yetiştirdiği yeni kuşakların yaşadığı baskılara karşı artan nefreti ve geleceğine duyduğu endişeli ilgiyle, emekçi kadın tabakaları, örgütlenmeye bugün her zamankinden fazla ihtiyaç duydukları bir konumda bulunuyor.

Hangi yerelden, hangi alandan söz ediyorsak olalım, ne yapılacağını, ne yapılması gerektiğini, neyin üstünden bağ kurmamız gerektiğini bize gösterecek olan kitlelerin kendisidir. Özlemlerini, ihtiyaçlarını, sorunlarını ve dertlerini bize en iyi, en doğrudan anlatacak olan onlardır. Emekçi kitlelerin bugün açısından bilemeyecekleri, bilinçlerine henüz çıkarmadıkları/çıkaramadıkları, bağlamlarını henüz çözemedikleri bu özlemlerini, ihtiyaçlarını ve sıkıntılarını giderecek yolun ve hedefin ne olduğudur. Bu sorunun yanıtını bilen, kitlelere bu yanıtı ve hedefe gidecek yolu öğreten de, bu yolda kararlılıkla, enerjik bir şekilde yürümelerine yardımcı olacak olan da işçi sınıfının partisidir.

Dolayısıyla, baştaki sorunun yanıtı tek bir cümleden oluşmaktadır aslında: Kitlelerle bağ kurmak ve bu ikili ilişkiyi, karşılıklı öğrenme ve öğretme ilişkisini oturtup sürekliliğe kavuşturmak.

Elbette bu kısacık cümleyi telaffuz etmek kadar basit değildir, bunu hayata geçirmek.

Fakat daha önce de söylendiği gibi, olanaklar son derece genişlemiştir. Hem ülkenin içinde bulunduğu koşullar açısından, hem de partinin olanakları açısından. İşçi sınıfının partisi, kitleler içinde propaganda ve ajitasyon yürütmek üzere araçlarını dünle kıyaslanmayacak ölçüde genişletmiş ve geliştirmiştir. Bu sırada, kadın kitleleri içindeki çalışmayı kolaylaştırmaya yarayacak araçların yaratılmasına özen göstermiş, bu yöndeki adımlarını da her geçen gün çoğaltmaktadır. Emekçi kadınların sorunları, talepleri, öz sesleri, henüz arzu edilen ölçüde olmasa da, işçi sınıfının yazılı ve görsel-işitsel araçlarında giderek daha etkili bir biçimde ifade bulmaktadır.

Bu yeterli midir? Elbette değildir. Bu araçların etkili bir biçimde kullanımı, ancak kadın kitleleri içinde günlük, sürekli bir aydınlatma, bilinçlendirme ve örgütleme çalışması eşliğinde mümkün olabilir. Bu çalışmanın yaratılması, en küçük biriminden merkez yönetimine kadar, tüm partinin, ama en çok da her yaştan partili kadınların sorumluluğundadır. Her şeyden önce, tüm parti örgütlerinin, kadın çalışmasını genel parti çalışmasının vazgeçilmez bir unsuru, bütünün bir parçası olarak algılamasını sağlamak, öncelikli alanlar saptamak ve birbirini destekleyen, besleyen ve güçlendiren çalışmalar halinde planlamak, sorunun çözümü açısından atılacak en önemli adımdır.

NEREDEN BAŞLAMALI?

Öncelikle söylenmesi gereken, elbette sıfırdan başlanılmadığıdır. Eski yıllara dayanan tecrübelerden bugüne devredenlerin yanı sıra, geçen yıl aynı dönemlerde pek çok il ve ilçede kadın partililer, emekçi kadınlar arasında çalışmalarına başlamış, kimi yerlerde kısa zamanda oldukça iyi mesafeler alınmış ve bunlar, yıl sonunda gerçekleşen parti konferanslarına ve kongresine de yansımıştır. Bu gelişmeler, kadın çalışmasının, düne göre çok daha olumlu bir noktada olduğunu göstermektedir. Bu durumu, şu günlerde etkisini daha da güçlü hissettiğimiz krizin en çok emekçi kadınları vuran yakıcı sonuçları üzerinden yapılacak çalışmalarla birleştirmek elzemdir. İşçi sınıfı partisinin bu dönem özellikle krizin faturasının emekçilere çıkarılmasına karşı mücadele, mücadelenin ortaklaştırılması ve taleplerin daha yüksek sesle dile getirilmesi çabasının parçası olmayan bir kadın çalışması düşünülemez. 8 Mart’a hazırlık sürecinin, işte bunun için, tam da yeri ve zamanıdır.

Bu yıl, 8 Mart’ı, her açıdan öncekilerden farklı koşullarda karşılıyoruz. 2008’in yaz aylarından itibaren hissedilmeye başlanan ekonomik kriz, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de etkisini giderek artırıyor. Doğalgaz, elektrik, su faturaları sürekli kabarırken, temel tüketim maddelerine gelen zamlar durmak bilmiyor. Hayat pahalılığı artarken, işsizlik çığ gibi büyüyor. Ağustos ayından itibaren on binlerce sendikalı/sigortalı işçi işten atıldı. Açıklanan resmi rakamlara göre, yalnızca son bir ay içinde, 265 bin kişi işsiz kaldı. Halen çalışanlara çok düşük, hatta sıfır zam dayatıldı, mevcut ücretlerin düşürüldüğü yerler oldu, kırıntı düzeyindeki sosyal haklara bile tahammül gösterilmiyor.

Ekonomik krizin faturasından en büyük pay ise, her zaman olduğu gibi kadınlara düşüyor. Önce onlar işten atılıyor. Önce onların ihtiyaçlarından vazgeçiliyor. Şimdiden lokmalar küçüldü, faturalar ödenmiyor, gıdadan, eğitimden, sağlıktan, sosyal yaşamdan, her şeyden kısılıyor, çocukların geleceği kararıyor, umutlar sönüyor. Cinnet, cinayet, şiddet, intihar haberleri artıyor… Hayat televizyonunun her hafta başka bir il, ilçe, semt veya mahallede çekim yapan “Ekmek ve Gül” programına katılan kadınların neredeyse tamamı aynı şeyi istiyor: İş ve ekmek.

Bu 8 Mart’ı farklı yapan noktalardan biri de, geçtiğimiz yıllardan daha fazla işçi ve emekçi kadının 2009’u mücadele içinde ya da mücadele eğilimiyle karşılamış olmasıdır. Aslında, 2006’nın ortalarından itibaren bu yönde bir gelişmeden söz edilebilir. İşten atma, sendikasızlaştırma ve özelleştirmeye karşı verilen mücadelelerde öne çıkan kadın işçi ve emekçiler (Telekom ve Novamed grevleri, TEKEL direnişi, Bursa’da yanan işçiler, Viranşehir’de kaza sonucu hayatını yitiren tarım işçisi kadınlar), çeşitli kadın örgütlerinin de dikkatini bu yöne çekmişti. Geçtiğimiz birkaç yılın 8 Mart’larına şiddet ve barış talepleri kadar kadın emeği de damgasını vurmuştu.

Bu yıl da, yine DESA’nın Sefaköy ve Düzce’de direnen kadın işçileri, Sinter Metal’de işten atılan kadınlar ile diğer işçilerin eşleri, IBM’den atılan beyaz yakalı kadınlar, Çapa’da sendikalaşma mücadelesi veren temizlik işçileri, en son e-Kart’tan atılan kadın işçiler, eğitim ve sağlık sektöründe yemek ve kreş hakları için mücadele içinde olan emekçiler, talepleriyle, İstanbul’da 8 Mart alanında olmaya hazırlanıyorlar. Örneğin KESK’e bağlı sendikaların kadın yöneticileri, bu ayın başında yaptıkları toplantıda, 8 Mart’a kriz, yoksulluk, şiddet ve savaşa karşı taleplerle hazırlanma kararı aldılar.

Bu çerçevede işçi sınıfının partisinin emekçi kadın çalışmasını miting alanlarına yansıtması, 8 Mart’ın gerçek, emekçi karakterini güçlendirmesi bakımından önem taşıyor. Örneğin, son aylarda on binlerce işçinin işten atıldığı Tuzla’nın mahallelerinde oturan kadınlar, işsizliğe ve açlığa karşı talepleriyle alanda yerini almalı. Çiğli’de, Kıraç’ta her sabah “acaba bugün atıldım mı” kaygısıyla işe giden kadınlar, “iş güvencesi” ve “işsizlik sigortası” taleplerini 8 Mart’a taşımalı. Tam da yerel seçimler yaklaşmışken, yıllardır yıkıma karşı mücadele eden Başıbüyüklü, Mamaklı kadınlar, miting alanında olmalı. Alibeyköy’de, Esenyurt’ta, Kağıthane’de kreş için imza toplayan kadınlar, imza atan her kadını alana getirmek için çalışmalı. Ezilen ulus olmaktan kaynaklı sorunlarıyla sorunları daha da katmerleşen emekçi Kürt kadınları da, mahallelerinden, özgürlük, anadil, barış talepleriyle alana gelmeli. Hak yoksunluğuna ve dışlanmaya karşı mücadele eden Alevi kadınlar; üniversitelerde güvencesiz çalışmaya mahkum edilen asistan ve akademisyen kadınlar; parasız-bilimsel-demokratik eğitim isteyen liseli, üniversiteli genç kadınlar ve kızlar; sağlığın, eğitimin, suyun, enerjinin özelleştirilmesine, çevrenin yağmalanmasına karşı tüm emekçi kadınlar, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan insanca bir dünya için taleplerini 8 Mart alanlarında duyurmalıdır.

Diğer yandan, sendikalar da, artık 8 Mart’ların sadece katılımcısı olmaktan kurtulmalı, bizzat örgütleyicisi haline gelmelidir. Bu nedenle, sendikaların, kendi talep ve pankartlarıyla, kadın üyelerini alanlara taşıması önem taşıyor. Sendikalarda üye ya da yönetici düzeyde çalışan kadın ya da erkek partililerin çabası da bu yönde olmalıdır.

Sayılanların kısmen bile başarılması, emekçi kadınlar içindeki çalışmaya önemli bir ivme kazandıracak, Mart ayının devamındaki yoğun gündem (Newroz, dünya su forumu, yerel seçimler) çalışmayı oturtmak, yaygınlaştırmak ve istikrarlı hale getirmek için yeni vesileler oluşturacak. Yeter ki, emekçi kadın kitleleri içindeki çalışmanın işçi sınıfı partisinin her düzeydeki pratik çalışmasının bir unsuru haline getirilmesinin zorunluluğu kavrayışı hakimiyet kazansın ve bu doğrultuda kararlı adımlar atılsın.

Bunun için nerede bir parti çalışması varsa, neresi öncelikli çalışma alanlarıysa oradan başlamalı ve ağırlıklı olarak kadın işçilerin çalıştığı fabrikalara, atölyelere, işyerlerine, işçi-işsiz emekçilerin oturduğu mahallelere özel bir önem verilmeli. Çalışma, işçi kadınların kendi öz örgütleri sendikalarda örgütlenmelerine, kadın olmalarından kaynaklı işyerindeki sorunlarını, taleplerini ve hak arayışlarını buralardaki kadın sekreterliklerinin, komisyonlarının ya da gruplarının aracılığıyla ve desteğiyle dile getirmelerine sevk eden bir hat izlemelidir. Sendikaların kadın sekreterlikleri ve komisyonlarının önemli işlevi gözden kaçırılmamalı, atıl ve işlevsiz bulunanların etkin hale getirilmesi önemsenmeli, bu tür birimlerin bulunmadığı sendikalarda kurulmaları talebi geliştirilmelidir. İşyeri temsilcisi, sendika üyesi, yönetici kadınların buralarda görev almaları ve inisiyatif kullanmaları teşvik edilmelidir. Emekçi kadın hareketi ve çalışması açısından, sendikalardaki bu birimler, burjuva demokratik kadın hakçılarına terk edilemeyecek önemdedir.

Böyle bir hata yerleşmiş ve yerelleşmiş bir emekçi kadın çalışmasından söz edebildiğimizde, 8 Mart’a veyahut 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Hayır gibi kadın sorununa özelleşmiş özel günlere hazırlığımız ve çalışmalarımız dönemsel ve kesintili bir nitelik taşımaktan uzaklaşmış olacaktır. Partinin genel faaliyetinin bir parçası olarak emekçi kadınlar hareketi, bütün bir yılın çalışmasının sonuçlarını yansıtan, geliştiren bir özellik kazanmış olacak.

Bu olduğunda, örneğin 8 Mart mitingine ve etkinliklerine kadınlı erkekli ya da sadece kadınlı katılmak gibi bir tartışmanın işçi sınıfının partisinin kadın sorununa yaklaşımının temel bir gündemi olmadığı; dönemsel, taktiksel bir tutum olduğu kavranmış olacak. Yani, işçi sınıfı partisinin kadın sorunundaki temel kavrayışında herhangi bir değişiklik (tadilat) yapmak durumunda olmadığı anlaşılmış olacaktır.

*

Emekçi kadın kitleleri içindeki çalışmanın başarısı için bir diğer önemli dikkat noktası da kullanılan dil olmalıdır. Toplumsal ve sosyal yaşama katılımdan büyük oranda soyutlanmış emekçi kadın kitleleri içinde çalışmada karşılaşılan en büyük handikaplardan biri, politik ve sosyal kayıtsızlık ve geriliktir. Bu engeli aşmak için, kadınlarla, mümkün olduğunca sade, anlaşılır (doğal) bir dille, en yakıcı sorunları ve talepleri üzerinden bağ kurmak önemlidir. Yerelleşmiş bir parti çalışmasının anlamı burada ifadesini bulur. Yerel, özgül taleplerden kalkarak sorunlarının sebeplerine ve kaynaklarına ulaşan, bilince çıkartan sabırlı, doğal ilişkilere yakın bir çalışma içinde yararlanılabilecek araçları çok çeşitli tutmada fayda vardır. Temel araçlar gazete ve televizyonken, bunları çeşitlendirip renklendirmek için ufukları geniş tutmak önemlidir; şiir, roman, karikatür, film, tiyatro oyunu, gezi vb. vb.

Kadınların uyandırılması ve eğitimi için en iyi araç ise, her zaman olduğu gibi, bugün de “eylem”, yani pratiktir. Eylem derken, kadının öz çıkarları, talepleri için mücadele bilincini geliştireceği, bu mücadeleyle düşünsel ve duygusal bağını kuracağı çalışmalara bizzat katılımı kastedilmektedir.

Yazının kapsamı bakımından burada yalnızca ana hatlarıyla değindiğimiz emekçi kadın hareketine dair ele alınması, üzerinde durulması gereken daha birçok yön ve konuşulması, idrak edilmesi gereken daha birçok şey var kuşkusuz. Emekçi kadınlar içindeki çalışmanın tüm yönlerini tekrar tekrar ele almak, irdelemek ve kavrayışımıza yerleştirmek, bu çalışmayı yürüten tek tek yoldaşlar için olduğu kadar, işçi sınıfı partisinin her düzeydeki çalışması açısından da ihtiyaçtır.

Manivelaları yerleştirmenin ve çalışmaya başlamanın, her gün 8 Mart demenin tam zamanıdır…

Yaşasın 8 Mart!

Kaynaklar:

28-29 Haziran 2003 Ören Kadın Toplantısı Seminer Sunumları

Özgürlük Dünyası’nın muhtelif sayıları

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑