Ekonomik Kriz, İşçi Hareketi ve Reformizm

Son günlerde tüm toplum kesimlerince en sık kullanılan sözcüklerin başında, abartısız, “kriz” sözcüğü geliyor. Hemen herkes, sanki kırk yıllık ekonomi uzmanıymışçasına; “kriz”in ne yönde gelişip, şekille¬neceğine ilişkin “kestirimlerde” bulunuyor. Bu tahminler üzerinde yükselen ve gerçekle¬şebilir olup olmamasına fazlaca bakılmadan ortaya atılan düşünce ve önerilerin birçoğu, daha tartışılma imkânı bulamadan yerini ye¬nilerine terk ediyor. Herkes kendince tartışa-dursun, giderek derinleşen, ekonomik plan¬da çöküntülerle, siyasal planda “yönetememe”yle karakterize olan bu kriz, burjuva politik platformunu da tam bir it da¬laşı haline çevirmiş bulunuyor.
Diğer yandan, sistem savunucularının krizden çıkış yolu olarak sunmaya çalıştıkları her plan ve yaptıkları her hamle, en küçük bir dalga karşısında adeta kumdan bir şato gibi dağılmakta, dönüp dolaşıp mimarlarının başına geçmektedir.
Yasama, yürütme, yargı -bunlara dördün¬cü kuvvet “Mehmetçik basın”ını da eklemek gerek- başta olmak üzere, sistem, bütün kurumlarıyla artık kendisini yeniden üretemez bir haldedir. Kuşkusuz bu, ülkemizde yaşanan ilk “kriz” değildir. Mevcut toplumsal-siyasal sistem devam ettiği müddetçe de son olmaya¬caktır. Ne var ki, bugüne kadar yaşanan “kriz”lerden farklı olarak, sistem açısından ölümcül sonuçlar doğurabilecek özellikler ta¬şıyan bir krizdir içinde bulunulan.

“KRİZ”İN KAYNAĞI: KAPİTALİZM

Kapitalist sistem, kriz ve bunalımdan kur¬tulamaz. Çünkü doğası gereği her gün, her saat bunalım ve çelişkileri yeniden üretir. Tek amacı ve dürtüsü kâr olan bütün üretim ve dolaşım sürecini buna göre organize eden kapitalist üretimin, plansızlık ve anarşi ile ka¬rakterize olan yapısı, kriz ve bunalımı koşul¬landırır. Üstelik kriz ve bunalım üretmede, alabildiğine verimkâr olan kapitalizm, iş çözüm üretmeye, bunalım ve krizden nasıl çı¬kılıra geldiğinde, bir o kadar kısır ve çaresiz¬dir. Ama bu, asla, hiçbir biçimde, kapitalizm içine düştüğü kriz ve bunalımlardan kurtula¬mayacak anlamına da gelmez. O nihai olarak kurtulamayacak olsa da, dönem dönem pekâlâ bunalımın yüklerini proletarya ve ezilen sı¬nıfların omuzlarına yıkıp geçici de olsa bir soluk alabilir. Bunu başarmak için her yolu mubah görür. Gerek tarihsel tecrübeler ve ge¬rekse de günümüz dünyasında yaşananlar, tereddüde yer bırakmayacak açıklıkta böyle ol¬duğunu göstermektedir. Çok değil, daha üç-beş yıl önce “kapitalizmin sosyalleştiği”nden, “barış içinde yaşanılacak bir dünya kurmaya yetenekli bir sistem olduğu”ndan dem vuru¬lurken, savaşlarla parçalanmış bugünün dün¬yası için, “karışıklık” ve “belirsizlik” egemen deniyor. Dünyanın dört bir yanında kışkırtı¬lan ve ezilen halkları milliyetçi ve gerici bir temelde birbirlerine boğazlattıran savaşlar, özü itibariyle kapitalist-emperyalist sistemin hızla içine girmekte olduğu yeni bir genel bu-nalımının bir sonucu olarak gündeme gel¬mekte ve sistem açısından kendince kriz çö¬zücü bir işlev görmektedir. Kısaca, sistemin bunalıma girdiği dönemlerde, uluslararası proletarya ve ezilen halklar, kapitalist-emperyalist cephenin en büyük ve en kap¬samlı saldırılarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Başka türlüsü de olamaz. Çünkü kapitalizmin elinde, kriz ve bunalımın yüklerinden kendi¬sini kurtaracak (geçici olarak) bir başka araç ve silah bulunmamaktadır.
Ülkemizde patlak veren kriz ve peşinden yaşananlar, bunun dışında olmayıp aksine, bir parçası durumundadır. Üstelik emperya¬lizme göbekten bağlı olunduğundan krizin kapsamı ve boyutu çok daha geniş, sonuçları da çok daha yıkıcı ve tahrip edici oluyor. Ya¬zımızın başında belirttiğimiz gibi, bugün için¬de bulunulan kriz, olağan dönemlerdekinden çok farklı boyutları olan bir krizdir.
Bu yüzdendir ki; olağan dönemlerdeki tedbir ve uygulamalarla, bugün artık krizden kurtulmak bir yana, krizin şiddetini düşür¬mek dahi mümkün görünmemektedir, işte bu olgunun ortaya çıkardığı yalın gerçek, işçi sınıfı ve emekçilerin uğradıkları/uğrayacakları saldırıların boyutlarını apaçık ortaya koymak¬tadır.
Önemle vurgu yapılması gereken bir diğer gerçek ise; sistemin içine düştüğü krizin tüm toplumsal sınıf ve katmanları derinden etkile¬diği, artık geri dönülemezcesine bu sınıf ve katmanlara, ama asıl olarak da sermaye cephe¬si ve proleter cepheye, kendilerini her alanda yenilemeyi ve yeniden mevzilendirmeyi da¬yatmış olduğudur.
Bu noktada, daha yakından bakmak; bir başka deyişle, sermaye cephesi ve burjuvazi ve işçi sınıfı ve emekçilerin, karşılıklı olarak soruna nasıl yaklaştıklarını anlamak gereki¬yor. Bu durumun gerektirdiği yenilenmeyi, düşünce ve eylemlerinde ne oranda içselleştirmişlerdir? Sorularına cevap aramak gereki¬yor.
Amacımız, yaşanan krizin nedenlerini ve boyutlarını bütün yönleriyle tartışmak değil¬dir. Kısaca yukarıdaki saptamaları yaptıktan sonra, bu yazı çerçevesinde asıl olarak bu du¬rumun işçi sınıfı ve sınıf hareketi üzerinde yaptığı etkileri, yol açtığı değişiklikleri incele¬meye ve bazı sonuçlar çıkarmaya çalışacağız.

SERMAYENİN KRİZ HAZIRLIKLARI
Alınan bütün ekonomik ve siyasal tedbir¬ler, sermaye cephesi ve burjuvazinin attığı her adımı, bu duruma uygun olarak düşünüp, planlayıp attığını gösteriyor. Terörle mücade¬le yasasında yapılmak istenen değişiklikler, yeni iller idaresi yasası, yetki yasası vd. yasa önerileri bir bütünün parçalarıdır. Amaçla¬nan; krizin faturası, işçi ve emekçilerin sırtı¬na yüklenirken, ortaya çıkacak güçlükleri ber¬taraf etmektir. Krizin dalgalan, hâkim sınıflar arasındaki çelişki ve çatışmaları had safhaya çıkartsa da; bunalımın tüm faturasını ezilen sınıflara kesmede tam bir uyum ve mutaba¬kat içinde bulunduklarından şüphe duyulamaz.
5 Nisan tarihinde açıklanan sözüm ona “ekonomik istikrar paketi” açıklanır açıklan¬maz bütün sermaye ve işveren örgütleri, istis¬nasız, alınan tüm kararlan ayakta alkışladı¬lar. Burjuvazi, işi o kadar ileri götürdü ki; kararlara biçimsel temelde yapılan eleştirileri dahi, neredeyse “vatan hainliği” ile eş tuttu.
Ancak, kararların alınmasının üzerinden ay geçmeden, aynı çevrelerin, en keskin eleştiri¬ciler haline gelmelerinin ardında yatan neden, kararların yanlışlığından dolayı değil¬dir. Alınan kararlan hayata geçirmede, içine düşülen tereddüt ve ikircikli tutum, gerçek nedeni oluşturuyor. Açıkçası, alınan ekono¬mik ve siyasi tedbirler yetersiz görülüyor. Sermaye ve burjuvazi, eğilimini, daha fazla baskı ve daha fazla sömürüden yana belirti¬yor. Bu yüzden, devlet ve devletin tüm ku¬rumları tepeden tırnağa, burjuvazinin günü¬müzdeki ihtiyaçlarına göre, yeniden re-organize edilmektedir.
Burjuvazi ve diktatörlük, krizi gerekçe göstererek aldığı bütün ekonomik ve siyasal tedbirleri ve kendi çıkarına olan politikaları işçi ve emekçilere kabul ettirmede, bir yan¬dan geleneksel sendika bürokrasisinin yardımlarına yaslanırken, diğer yandan ve esas olarak, elinde bulundurduğu siyasal erk vası¬tasıyla terör ve zorbalığa yaslanmaktadır.
Öte taraftan, burjuvazi, salt ekonomik ve siyasal tedbirlerle de yetinmiyor, çünkü o, bunlarla sınırlı bir platformla işlerin pek de kolay yürümeyeceğini bilecek kadar deneyim¬lidir. Toplum kesimleri içinde politik etkinli¬ğini genişletmeye hizmet edecek bir tarzda işin propagandif cephesini de ihmal etmiyor. “Siyasal terör” demagojisinin yanına, “Ekono¬mik terör” demagojisini de ekliyor. Bu bağ¬lamda ’94 yılı, “Ekonomik terörle mücadele yılı” ilan ediliyor. Artık ne yapılırsa, “ekono¬minin bir gereği” adına ve “ülkemizin kurtu¬luşu” için yapılmaktadır. Temel argüman bu olunca, doğal olarak burjuva temelde yürütü¬len muhalefetin içeriğini de bu belgi belirti¬yor. “Özelleştirme” bunun için yapılıyor, işlet¬meler bunun için kapatılıyor, yüz binlerce işçi ve emekçi bunun için işten atılıyor, ücretler bunun için donduruluyor vb. Türk-İş Genel Başkanı Bayram Meral, o TV’den bu TV’ye koşup: “Biz her tür fedakârlığa hazırız”, “İste¬nilsin, iki ekmeğimizden birini verelim” diye¬biliyor. Sermaye, işçi ve emekçilere “ya kırk katır ya kırk satır”ı dayatıyor. Ya iş, ya ekmek diyerek bir başka seçenek bırakmıyor. Sınıfın en temel ve en haklı taleplerinin ba¬şında gelen, “iş güvencesi” talebi, sendika bü¬rokratlarının da yardımlarıyla, işçi sınıfını “ücretlerin dondurulmasına razı etme de “Demokles’in kılıcı” haline bu ortamda geli¬yor.
Özetleyecek olursak; burjuvazi; ekonomik, politik, ideolojik bütün cephelerde yeni duru¬ma uygun hazırlıkları yapmış, işçi ve emekçi sınıflara karşı gözü kara bir saldırganlıkla ha¬rekete geçmiş bulunuyor.

İŞÇİ HAREKETİNE YÖNELİK SALDIRILARIN BOYUTLARI
Burjuvazi cephesinde bunlar yaşanırken, işçiler ve emekçiler, askeri darbe dönemleri de dâhil olmak üzere, cumhuriyet dönemi bo¬yunca dahi uğramadıkları boyutta bir baskı ve saldırı dalgası altında bulunduklarının ay¬rımına gerçekte yeni yeni varıyorlar. 5 Nisan kararları ilan edilir edilmez patlak veren işçi ve emekçi eylemleri bunun bir göstergesi ola¬rak sayılabilir.
Bu konuya yeniden döneceğiz, işçi sınıfı¬nın son dönemde uğradığı saldırılarla devam edelim. Türk-İş’in yaptığı bir araştırmaya göre ’94 yılının ilk dört ayında, işten atılan işçi sayısı 220.000’i geçmiş bulunuyor. Bu rakamlar gerçek durumu yansıtmaktan uzak kaldığı halde, bu kadar yüksektir. Çünkü sa¬dece sendikalı ve sigortalı işçileri kapsamak¬tadır. Bu zaman zarfında, işini kaybedenlerin sayısı gerçek boyutuyla yarım milyondan aşağı değildir. Ücretlilerin reel alım gücü, ya¬rıdan fazla oranda düşmüş bulunuyor. Örne¬ğin, asgari ücreti ele alalım, ilan edildiği ta¬rihte 140 dolara tekabül ederken bugün bu 48 dolara gerilemiştir. Aşınma payı % 68 civa-rındadır. Temel tüketim mallarına peş peşe yapılan zamlar, işçi ve emekçileri açlık sını¬rında bir yaşama mahkûm bırakmaktadır, iş¬sizlik, çığ gibi büyümüş ve bugüne kadar görülmemiş oranlara varmış bulunuyor.
Sendikasızlaştırma had safhadadır, kamu emekçilerinin grevli toplusözleşmeli sendika talepleri, hükümetçe bir başka bahara havale edilmek istenmektedir. İşçi ve emekçilerden kesilen tasarruf teşviklerine bir anlamda el konulmuştur. İkramiyelerin hükümetçe bir hafta öne alınmasından dolayı işçilerin uğra¬dığı kayıp 3 trilyonun üzerindedir. Saldırılar o kadar pervasızlaşmıştır ki; ’94 yılı ikinci altı aylık dönemde, TİS’e göre enflasyon ora¬nında ücretlere yapılması gereken artırımlar, enflasyon oranlarının yüksek olması nedeniy¬le yapılmak istenmemekte, artırımda ısrarlı olunması halinde, çok sayıda işçinin işten atı¬lacağı tehditleri savrulmaktadır. IMF ile ya¬pılması hemen hemen kesinleşmiş bulunan Stand-By anlaşmasına göre, emperyalistlere verilen taahhütlerin başında, özelleştirmenin her şartta gerçekleştirileceği, ücretlerin dondurulacağı, gerekli fiyat ayarlamalarının (zamların) vakit geçirmeksizin yapılacağı, vb. uygulamalar gelmektedir. Saldırılar buraya kadar saydıklarımızla sınırlı değil, biz sadece ilk akla gelenleri sıralamakla yetindik.

MÜCADELE VE PLATFORM DÜZEYİNDE REFORMCULUK
Saldırıların, sözcüğün en dar anlamıyla, alabildiğine kaba olduğu ve herkes tarafın¬dan basitçe görülebileceği bir zeminde gelişti¬ği halde, nasıl oluyor da işçi ve emekçiler, saldırıların gerçek yüzünü kavramakta bu de¬rece bir güçlük içindeler? Sınıf bilinçli işçile¬rin, duyarlı sendikacıların iyi niyetli çabaları beklenen sonuçları vermiyorsa, bunu neye yormalı? Sorular çoğaltılabilir, fakat bu kada¬rı yeterlidir kanısındayız. Neden ve nasılın cevabı, her şeyden önce sınıf hareketi üzerin¬de hüküm süren koyu reformizmde ve bunun üzerinden şekillenen ekonomist-sendikalist platformda aranmalıdır. Yaşananları “kendili¬ğinden hareketin doğal sonucu” saymak, ger¬çeğin tam ifadesi olmadığı gibi, sınıf hareketi açısından politik ve pratik bakımdan fazlaca bir yararı da yoktur.
İşçi hareketinin “kendiliğinden hareket” özelliklerinden sıyrılıp, bağımsız bir sınıf ha¬reketi düzeyine yükselmesi için, neyin ne kadar yapılıp da, buna rağmen sonuç alına¬madığı gösterilmek zorundadır.
Fazla uzaklara gitmenin ve derin “tahlil¬ler” ve “analizler” yapmanın bir gereği yok¬tur, işçi hareketinin son bir yılı zengin deney¬lerle doludur. Çeşitli çevrelerce her vesileyle, geri ve “apolitik” olarak nitelenen işçi ve emekçiler, taleplerinin savunulduğuna inan¬dıkları her platforma, büyük umut ve beklen¬tilerin yanı sıra, mücadele isteğiyle dopdolu olarak gittiler, yer aldılar. Sendika şubeleri platformu, işçi kurultayları ve en son demok¬rasi platformları bunun canlı ve somut örnek¬leridir. Özellikle sendika şubeleri platformu, gerek örgütleniş tarzıyla olsun ve gerekse de bünyesinde barındırdığı dinamikler bakımın¬dan olsun, özgün bir örnek oluşturmaktadır. Bugün içinde bulunduğu durum biliniyor. (Burada platformları tartışma gibi bir niyeti¬miz yok, sadece konumuzla ilgili olduğu ka¬darıyla değineceğiz.). Gelelim 5 Nisan karar¬larının ardından patlayan işçi eylemlerine. Bu, neyin göstergesidir? Tereddütsüz, işçi ve emekçilerin mücadele kararlılığının. O halde nasıl oluyor da sendikacılar üç-beş gün gibi bir sürede eylemleri önce sokaktan ve üreti¬me vurmaktan geri çekip hemen akabinde durdurmayı başarabildiler? En son ’94 1 Mayısı’nda açığa çıkan ve sermayenin saldırıları¬nı püskürtmeyi başaramasa da, göğüs gerici, direngen tutum ne anlama geliyor?
Şimdi, bu sayılanlar tam da “kendiliğin¬den hareketin karakteristik özellikleri”dir de¬nebilir. Kuşkusuz öyledir. Ama sınıf bilinçli iş¬çinin, duyarlı sendikacının bunca çabaları nereye gitti, sorusu hâlâ açıktadır, işçi sınıfı hareketi, üzerinde bulunduğu sendikalist plat¬formu terk etmediği sürece de açıkta kalma¬ya mahkûmdur. Sınıf bilinçli öncü işçinin, sı¬nıfın sorunlarını sahiplenen sendikacının, artık, ekonomik-sendikalist bir zeminde yürü¬tülen mücadeleyle sınıfın sorunlarının hiçbirinin çözülemeyeceği gerçeğini görmesi gerekir.
Sorun, dürüst ve mücadeleci bir sendikal çizginin olup olmamasının ötesindedir. Kaldı ki, Türkiye işçi sınıfı, her dönem bunun eksik¬liğini yaşadı, bugün de yaşıyor: Sorun, böyle bir sendikal faaliyetin politik ve pratik plat¬formunun nasıl ve kim tarafından oluşturula¬bileceğidir. Bu soruya verilecek yanıt, aynı za¬manda yukarıda sorulan bir dizi soruya da cevap teşkil edecektir.
Her sınıfın, maddi ve entelektüel yaşamı¬na yön veren, kendi politikası ve ideolojisidir. Ama bu yön verme kendiliğinden değildir. Her sınıfın bu iş için özel tarzda örgütlenmiş örgütleri (partisi) vardır. Bu bağlamda işçi sı¬nıfının yaşamına ve eylemine yön veren, onun devrimci komünist partisidir. Öyleyse işçi sınıfının hareketine ve devrimci sendikal eylemine de o yön verecektir.
Zaten sendikalizmin ülkemizde kökleşme¬sinin temel nedenlerinden biri de (diğerlerine az sonra değineceğiz), uzun bir dönem boyun¬ca işçi sınıfının Marksist partisinden yoksunlu¬ğudur. Ne ki günümüzde, yoksunluğun gideril¬miş olmasının avantaj ve olanaklarından, sınıf hareketini ilerletmede yeterince yararla-nılamadığı da ortadadır.

SLOGAN VE EYLEM BİÇİMLERİNDE REFORMCULUK
Sendika bürokrasisi her seferinde, işçi ha¬reketinin bu zaafından yararlanmış, onu sen¬dikalizmin dar sınırlarına hapsederek pasifize etmeyi başarabilmiştir. Koyu reformculuk bu zeminde boy vermiş, sloganlarından eylem bi¬çimlerine kadar işçi hareketine damgasını ba¬sabilmiş, bugün de basabilmektedir. Örneğin, son işçi eylemlerinde atılan sloganların başın¬da “Tansu Amerika’ya” sloganı gelmektedir. Sendikacılarca da kışkırtılan “Tansu Ameri¬ka’ya” sloganı, sanki işçi sınıfının sorunu salt Tansu Çiller’miş gibi bir hava veriyor olması¬nın yanı sıra, diğer taraftan Tansu’nun yerine ne öneriliyor? Devrim mi? Değil. 12 Mart ön-cesinde de “Demirel Amerika’ya” sloganı atılı¬yordu, sonuçta Demirel gitti ama yerine kim¬lerin geldiği malum. Gelenleri alkışlayanların başında ise o dönem “Demirel Amerika’ya” sloganlarını attıran sendika bürokratları geli-yordu. Haklarını yemeyelim (!) , günümüzün sendika bürokratları, cunta çığırtkanlığı yap¬mıyorlar. Onların yapmak istedikleri, işçi ve emekçileri burjuva parlamentarizminin kuy¬ruğuna takmaktır.
Eylem biçimlerindeki reformculuğa gelin¬ce; bunu tek bir örnekle anlatmak mümkün¬dür. Biliniyor, son dönemde hayli yaygınla¬şan ve işçi tarzından uzak eylem biçimlerinin başında “açlık grevleri” gelmektedir. Kuşku¬suz devrimciler hiçbir eylem biçimini reddet¬medikleri gibi, “açlık grevi” türü bir eylemi de reddetmezler. Ancak, ne var ki, cezaevi gibi sınırlanmış koşullarda ve belli şartlarda başvurulan böyle bir eylem biçimini, işçi sını¬fına salık vermek, koyu bir reformculuk de¬ğilse, başka nedir? “Kamuoyu oluşturma” gibi gerekçelerin geçmişte ve o da hayli sınırlı ko¬şullarda belki bir anlamı olabileceğini kabul etsek bile; sermayenin tavrını açıkça ortaya koymakla yetinmeyip, harekete geçtiği günü¬müz de bu tür eylem biçimlerinin hiçbir man¬tıksal izahı olamaz. Bugün işçi sınıfına açlık grevi yapmasını önermek, ona en büyük kö¬tülüğü etmektir.

ÖNDE OLAN EKONOMİ DEĞİL, POLİTİKADIR

İşçi hareketinde ekonomik-sendikalist platformun egemen olduğunu ve temel zaaf ve zayıflıklara bu olgunun kaynaklık ettiğini söyledik. Bu aynı zamanda, işçi hareketinin bütünlüklü bir politik, taktik platformdan yoksun olduğu anlamına gelmektedir. Şimdi bunun nedenleri üzerinde kısaca durabiliriz. Durumun mevcut şekilde teşekkül etmesinde, Türkiye işçi sınıfı saflarında partili bir müca¬dele geleneğinin olmamasının yanı sıra, tarih¬sel faktörler de önemli bir paya sahiptir, işçi sınıfının, kendiliğinden hareketi ve sendikal mücadelesi anlamına gelmeyen sendikalizm, “proletarya hareketinin sendikal yönünü ele alıp tek yönlü teorileştiren ve hareketi burju¬va ideolojisine ve egemenliğine bağlayan re¬formist karakterde ideolojik bir eğilimdir.” (Konferans Belgeleri).
Proletaryanın mücadele tarihi boyunca değişik tür ve renkte ortaya çıkan sendikalizm, biçimde farklılıklar varmış gibi görünse de özü itibariyle aynıdır. İkinci Paylaşım Sa¬vaşı sonrasında, emperyalist burjuvazinin, sosyalizmin kazanımlarına karşı açtığı savaş¬ta, rüşvet ve ayrıcalıklarla beslenen ve kışkır¬tılan, “hür” ve ” sosyalist (reformist)” sendi¬kalar ve sendikacılık, uluslararası proletarya saflarında sendikalizmin ve sendikalist-parlamentarist liberal platformun temel örgütleyicileri ve dayanakları olmuştur. Ülkemizde¬ki sınıf hareketi ve sendikal hareket ise daha başlangıcında sendikalizmin etkisi altında ge¬lişmiş ve şekillenmiştir, işçi sınıfını “siyasal mücadelenin ve sosyalizm mücadelesinin” dı¬şında tutmayı ve burjuva partilerinin ve siya¬setinin kuyruğuna takmayı temel amaç edi¬nen sendikalizm, ülkemizde bu amacını pek de zorlanmadan gerçekleştirebilmiştir.
Bu kolay elde edilen başarıda, sınıf bilinç¬li öncü işçinin ve sınıfının sorunlarına duyar¬lı olan sendikacının isteyerek olmasa da, hatı¬rı sayılır bir payı olmuştur. Çünkü onlar, teoride ve ondan beslenen pratik mücadele¬de önemli yanılgı içinde bulunduklarını ve tüm bela ve melanetin de, bu yüzden sınıfın başından eksik olmadığını bir türlü göreme¬mişlerdir.
İşçi sınıfının bilimsel sosyalist teorisi, si¬yasal bilincin işçi sınıfına; “ekonomik müca¬delenin dışından, işverenlerle işçiler arasın¬daki ilişki alanının dışından götürülebilir. Bu bilginin edinilebileceği biricik alan, bütün sınıf ve katmanların devlet ve hükümetle iliş¬ki alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır.” (Lenin) derken, ülkemizde¬ki durumu, “sendikacılar görevlerini yapmı¬yorlar” eleştirisiyle izah etmenin ve hele bu yaklaşım tarzıyla öncü olmanın, ne mümkünü ne de âlemi vardır. İddia ediyoruz ki “sendi¬kacılar görevlerini bihakkın yerine getirseler”de, şayet işçi sınıfının Marksist partisinin önderliğinde örgütlenmiş devrimci sendikal platform üzerinde yükselen bir faaliyetin içinde değillerse, sonuç bugünkünden farklı olmayacaktır.
İşçi sınıfının en büyük eksikliği, politika yapmada gösterdiği tereddütlü tavrıdır. “İşçi¬ler artık politika dinlemek istemiyorlar” ya da “Dünya sağa kayarken sosyalizmi kim ister” türünden sözler, ne yazık ki, sadece birkaç şarlatanın ya da mücadele kaçkını “devrimci eskisi”nin söylediği sözler olarak kalmamıştır. Eski Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğu ülkelerinin çözülüp dağıldığı bir ze¬minde geliştirilen bu gerici propaganda, etkilerini devrimci saflarda da göstermiş; bunun sonucunda, ” fazla siyasi olmayalım, işçiler ürker”, “ekonomik talepleri öne çıkar¬tırsak, daha fazla işçiyi harekete sokarız” vb. düşünce ve eğilimler hızla boy vermiştir. Perspektifteki bu çarpılma, sınıf hareketini tamamen siyasal mücadele alanının dışına çekerek; burjuvazinin politik saldırıları kar¬şısında eli kolu bağlı bir vaziyette bırakmış, kurduğu direniş hattı sağlam temellere oturmadığı için her seferinde daha geriden ku¬rulmak zorunda kalınmıştır.
Yer yer ele geçirilen inisiyatif, sendikalist platformun aşılamamasından dolayı sendika bürokratlarınca çok kolay ve çok basit ma¬nevralarla her seferinde sınıfın elinden geri alınabilmiştir.
Sermaye cephesinin kararlılığını göster¬mek için olur olmaz her şey karşısında “ya bitecek, ya bitecek veya ya olacak ya ola¬cak” diye höyküren Tansu Çiller ve ağababa¬larının karşısında da işçi ve emekçiler “ya politika yapacaklar, ya politika yapacak¬lardır. Çünkü içinde bulunulan politik-siyasal koşullar, işçi sınıfına bir başka seçe¬nek bırakmıyor. Bu tartışılmazdır, tartışılır olan, nasıl ve ne tarzda bir politika yapılaca¬ğı olmalıdır.

YENİ DÖNEME UYGUN BİR MÜCADELE HATTI
İlk yapılması lazım gelen, yüz yüze bulunu¬lan saldırıların gerçek yüzünü yığınlara kav¬ratmak olmalıdır. “Vatan millet uğruna” işçi ve emekçilere “fedakârlık” çağrısı yapanların, yığınları aldatıp zehirlemelerine izin verilmemelidir. En büyük tehlikelerin birinin de gele¬neksel sendika bürokrasisi ve onun oyunları olduğu gerçeği gözden kaçırılarak girilecek herhangi bir yolun sonu çıkmazdır. Öncü işçi¬ler, görevlerini yerine getirmede içinde bu¬lundukları zaaf ve ataleti terk etmelidir. Çünkü işçi sınıfı hareketi, olağandışı bir dö¬nemden geçmektedir. O nedenle, ortaya ko¬nulan çaba ve enerji de olağanüstü boyutlar¬da olmak zorundadır.
Krizden zarar gören tüm emekçi sınıf ve kesimlerin gözü, işçi sınıfındadır. İşçi sınıfı politik ve taktik mücadele platformlarını bu sınıf ve kesimlerin taleplerini de içerecek bir şekilde yenilemelidir. Sermaye cephesinin saldırılarını püskürtmede büyük olanaklar su¬nacak bir Genel Direniş’in ve Genel Gret’in örgütlenmesini kolaylaştıracak olanın, böyle bir platform olacağı ortadadır. Siyasal içerik taşımayan hiçbir sosyal olay ve olgu olamaya¬cağı gerçeğinden hareketle; en küçük bir eko¬nomik talebin elde edilmesi için dahi, ekono-mik, politik ve ideolojik bütün cephelerde kora kor bir mücadele yaşanacağı bilinciyle hareket edilmelidir.
Bugüne kadar yaşanmış mücadelelerden, oluşturulmuş örgüt biçimlerinden (komite, platform vb.) edinilen deney ve tecrübeler, sınıf hareketinin hizmetine sunulmalıdır. Or¬taya çıkmış olumsuzlukların cesaret kırıcı ve moral bozucu sonuçlara yol açmasının önü alınmalıdır. Yanlış olan yan reddedilmeli, küçük ve mütevazı de olsa olumlu olan ne varsa, ona sarılınmalı ve daha da geliştirilme¬si için çaba gösterilmelidir. Denilen odur ki; sınıf hareketinin üstesinden gelmesi gereken problemleri şu an üzerinde bulunduğu mücadele platformuyla aşması olanaklı değildir. O yukarıda tartışılanların ışığında; yenilenmiş bir aktüel mücadele platformunu vakit geçir¬meksizin örgütlemeye mahkûm durumdadır. Ya bunu yapacaktır, ya da krizin yüklerini sırtlanacaktır. Çünkü koşullar, işçi sınıfına bunun dışında bir seçenek tanımıyor.

KRİZ KARŞISINDA İŞÇİ TUTUMU
Varsın herkes kendince bir kriz tanımı yapsın, çözüm önerileri üretsin. Varsın sulu gözlüler, krizin kötülükleri üstüne “iç bunaltı¬cı” ağıtlar yaksın. Hiç kimsenin, işçi sınıfın¬dan nedeni olmadığı bir şeyin (krizin) bedel¬lerini ödemesini beklemeye hakkı yoktur. Krizin yaratıcıları kimlerse faturasını da onlar ödemelidir. Sınıf mücadelelerinin başat soru¬nu, politik iktidar sorunudur. Öyleyse işçi ve emekçiler kendi politik iktidarlarına giden yolda geniş olanaklar sunan kriz ve bunalım ortamından, bu yolda sınırsızca yararlanmak varken, neden rahatsız olsunlar ve niçin korksunlar? İlla birileri korkacaksa, bu, her halükarda işçi sınıfı olmayacaktır. Durum bu kadar açıktır. ‘Bugünden kendini ortaya koyan bir diğer açık gerçek de; önümüzdeki süreçte, sert mücadelelerin salt sermaye cep¬hesiyle, proleter cephe arasında değil, bunun yanı sıra, devrimci proletaryayla, oportünizm ve reformizm arasında da yaşanacağıdır.
Ne ki, bir iki sözcükle de olsa işçi hareke¬tinin bugününü tarif etmek gerekse, herhalde en uygunu “reformizmin kıskacında işçi hare¬keti” sözcükleri olurdu. Gerçekten de, iniş ve çıkışlarla, durgunluk ve kendiliğinden patla¬malarla karakterize olan işçi hareketi; refor¬mizmin bünyesinde açtığı ağır yaraların pençesinde kıvranmakta, yaralarını sağaltacak ilacın bedenine enjekte edilmesini heyecanla beklemektedir. Marksistlerin gücü ve örgütlü¬lüğü oranında zerk ettikleri ilacın dozajı geçici canlanmalar verse de, reformizm ve oportü¬nizm illetini silip atmakta henüz yeterli ola¬mamaktadır. Ne var ki teşhis, tedavinin önko¬şuludur. Reformizmin panzehiri, devrimci politikadır.

Haziran 1994

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑