Kriz Ortamında Politika

Kriz, gerçekten tam anlamıyla politik bir içerik kazanarak ağırlaşıyor. Burjuvazinin mevcut olanakları ve seçenekleri, “yönetememe krizi” boyutlarını aşmaya elvermiyor. Krizin, tam bu noktada, devrimin karmaşık süreçlerini sadeleştiren ve işçi ve emekçi yığınlar için kendi iktidarları için olanak arayışlarına hız veren bir rol oynamasından korkuluyor.

5 Nisan’da açıklanan ekonomik tedbirler paketi, yalnızca ekonomin “darboğazda” olduğunu göstermekle kalmadı, kimi zaman üstü örtülebilen politik kriz özelliklerini de açığa çıkardı. Sabah gazetesi yazarı Mehmet Barlas, 10 Nisan tarihli yazısında, “Türkiye’nin problemi ekonomik değil, politiktir” tespitini yaptıktan sonra, “politik kriz” kavramından ne anladığını özetle şöyle açıklıyordu: Önemli olan, ekonomik tedbir paketleri hazırlamak değildir; bunları istikrarlı bir tempoyla uygulamak gerekir. Bu, cesaret ve sabır ister. Oysa Türkiye’nin başlıca siyasi kadroları, ekonomi belirli bir düzelme gösterir göstermez, eski yola dönerler.
Barlas, “kriz politiktir” diyor, ama hükümetlerin “beceriksizliği” kavramından ötesini göremiyordu. Bu tespit, bir başka politik yaptırım tehdidi ile tamamlanıyordu: “Ekonomiyi iyi yönetemeyen iktidarlar, tedbir paketleriyle toparlanıp rota değiştirmeyi denediler. Bunda başarılı olmayınca da, şu ya da bu şekilde çekip gittiler. İşte bu yüzden Çiller-Karayalçın Hükümeti de galiba gidicidir.”
Diğer burjuva yazarlar da, Mehmet Barlas’tan daha ileri görüşte değildiler. Krizin politik karakterli olduğu noktasında anlaşılsa da, bundan çıkarılan sonuç, hangi hükümetin krizin altından daha kolay kalkacağı sorusunda düğümleniyordu.
Fakat burjuvazinin açmazı da tam bu noktadadır: Bir yandan mevcut hükümetin yetersizliği, özellikle de, SHP kanadının “özelleştirme özürlü” oluşu, krizden çıkış planlarının uygulanamayacağı endişesini yaygınlaştırıyor; fakat krizin yükünün işçi ve emekçi kitlelerine yıkılması ve Kürt sorunu dolayısıyla uygulanan açık terörcü politikalara yönelik muhalefetin sınırlanması ve denetlenmesi için kendisine olan ihtiyacın tam olarak ortadan kalkmadığı düşünüldüğünden, SHP’siz bir hükümet formülü, en azından şimdilik erteleniyor. Burjuvazinin, krizin politik olduğu yolundaki saptamasının esas içeriğini bu oluşturuyor.
Bununla birlikte, kriz, gerçekten tam anlamıyla politik bir içerik kazanarak ağırlaşıyor. Burjuvazinin mevcut olanakları ve seçenekleri, “yönetememe krizi” boyutlarını aşmaya elvermiyor. Krizin, tam bu noktada, devrimin karmaşık süreçlerini sadeleştiren ve işçi ve emekçi yığınlar için kendi iktidarları için olanak arayışlarına hız veren bir rol oynamasından korkuluyor.
Krizin, birinci dereceden önemli politik eğilimi, budur.
Öte yandan, mevcut kriz, burjuvazinin kendi iç ilişkileri bakımından da, “hükümet sorunu”yla sınırlanamayacak kadar derin bir politik içerik taşıyor.
Krizin açığa çıkardığı tablo, birbiri içine geçmiş başlıca üç unsurun karşılıklı etkileşmesini sergiliyor:
– Her şeyden önce, Türkiye’nin emperyalizmle ilişkileri, kapitalizmin tüm gelişme özelliklerini olduğu gibi, krizden çıkış yollarını da, ancak dış destekle bulabileceği bir eksene oturtmuştur. Öteden beri, Türkiye, bütün krizlerini, sermayenin olağan birikim ve dolaşım yollarını açacak bir iç genişleme yoluyla değil, bunun dışında bir “nefes borusu” aracılığıyla geçici olarak erteleyebilmiştir ve bugün de, çıkış yolu esas olarak bu kanallarda aranmaktadır.
– İkinci olarak, emperyalizme bağımlılık, Türkiye’nin kendine özgü projeleri geliştirme ve bunlar ekseninde bir dış politika yürüte-bilme olanaklarını da tüketmiştir ve bugünkü krizi, yalnızca bir “iç ekonomik kriz” olarak tanımlanamayacak unsurlarla donatmıştır.
– Üçüncü olarak mevcut kriz, öncekilerden çok daha açık bir biçimde burjuvaziyle işçi ve emekçi sınıfları karşı karşıya getiren uygulamaları zorunlu kılmaktadır. Bir yandan, özelleştirme planları ve diğer yandan sömürüde artan yoğunlaşma, işçi sınıfına karşı cepheden bir saldırı niteliği kazanmıştır; öte yandan, esas olarak bir çöküş süreci yaşayan köylülük, tarımda destek alımlarının kaldırılması, tarım girdilerinin yükseltilmesi yoluyla yıkıma doğru itilmiştir. Kürt emekçileri, bu saldırıdan, iki kat payını almakta, savaşın ağır siyasi-askeri yüküne ek olarak gelişen ekonomik yıkıntı, halk üzerinde gittikçe daha da ağırlaştırılan bir baskıyla birlikte ilerlemektedir.
Böylece, mali ve siyasi bakımdan emperyalizmle olan ilişkilerle, içerde sınıf mücadelesinin unsurları birbirine geçmiş ve aynı olguda düğümlenmişlerdir.

EMPERYALİZMİN KOLLADIĞI FIRSATLAR VE KRİZ

Emperyalizmle kriz ortamının ilişkileri, yalnızca Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası gibi finans kurumları dolayısıyla değil. Türkiye’nin dış politikası aracılığıyla da kurulur hale gelmiştir. Şu anda öne çıkan ve krizin netleştirdiği iki unsur, hükümetin tercihlerini ciddi olarak belirleme gücü taşımaktadır.
Kriz-dış politika bağıntısını netleştiren ilk olgu, yeni silah ambargosudur. Alman hükümeti, hükümetin “istikrar paketi”ni açıkladığı gün, Türkiye’ye verilmesi kararlaştırılmış bulunan bir kısım zırhlı araç ve yedek parçadan oluşan “hibe niteliğindeki” malzemeyi, dondurduğunu açıkladı.
Türkiye, bir yandan açıkça derin bir kriz içine doğru ilerlediği görüle görüle, ağır mali ve iktisadi yük getiren askeri harekâtlarından birisini daha gerçekleştirmek üzere, “Kuzey Irak”a harekât başlattı.
PKK kamplarına yönelik olarak sürdürülen sınır-ötesi harekât, Kürt sorunundaki sıkışmayı PKK’sız çözüm yollarından giderme acelesinden kaynaklanıyor. Ekonominin en sıkışık bir anında, son derece pahalı bir manevraya girişmenin nedeni, ekonomideki darboğazın aşılabilmesi için, dış yardım musluklarının önünde bir tıkaç gibi duran Kürt politikalarında bir açılım sağlamayı amaçlıyor. Buna göre, birkaç ay içinde, PKK’nın çökertilmesi gerçekleştirilecek ve Batı kamuoyunu susturmaya yönelik siyasi tedbirlerin alınmasına sıra gelecek. Almanya’nın silah ambargosu, esas olarak Alman iç politikasındaki sıkıntılardan kaynaklanan ve fazla ciddiyeti olmayan bir tutum özelliği gösterse de, Türkiye’yi bu yönde zorlamak için “iyi zamanlanmış” bir taktik olarak tanımlanabilir. Almanya, PKK yandaşlarına ve örgütlerine karşı giriştiği operasyonlardan sonra, Türkiye’nin de “siyasi çözüm” yolunda adım atması için bir süre beklemeye girdiği izlenimi veriyordu. Hesaba göre, Alman kamuoyunun duyarlı kesimlerinin baskısı, bu biçimde yatıştırılacaktı. Fakat Türkiye, PKK ezilmeden Kürt sorununa “siyasi çözüm” formüllerini tartışmaya yanaşmadığı için, bu, tersine dönerek, Alman hükümetini sıkıştırmaya başlayan bir etki yarattı. Almanya, artan kamuoyu baskısını hafifletmek ve Ortadoğu’da kendi çıkarlarına uygun bir çözümü hızlandırmak için, son harekâtta payının olmadığını göstermek ve krizin baskısından yararlanmak amacıyla, silah ambargosu olarak adlandırılan ve aslında, silah yardımının miktarı ve niteliği bakımından hiçbir ciddi özelliği bulunmayan bu uygulamaya girişti. Alman silah yardımı, gerçekte, Doğu Almanya’nın dağılmasından sonra Federal Almanya’nın eline geçen bazı zırhlı araç ve yedek parçanın Türkiye’ye hibe edilmesinden ibaretti. Bu, NATO ilişkileri çerçevesinde gerçekleşiyordu ve toplam miktarı 1,5 milyar marktan ibaretti. Şu anda “ambargo” konusu yapılan araç ve teçhizat miktarı, toplam 40 milyon mark tutarında bir kısımdır ve hibenin son bölümünü oluşturmaktadır. Yani esas olarak, askeri harekâtı önleyecek ya da zaafa uğratacak bir gücü yoktur. Fakat Almanya, zaten böyle bir hedefi gözetiyor değildir. Asıl beklenti, Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü ile ilgili genel stratejik hedeflere ilişkindir ve bugünkü “ambargo” Türkiye’nin bu mesajı alması için bir uyarıdan başka bir özellik taşımamaktadır. Türkiye basın ve politika çevreleri, daha önceki benzer yaptırımlarda takındığı tutumun aksine, bu kez, oldukça “soğukkanlı ve ağırbaşlı” bir tavır takındı.
Bunun başlıca nedenleri şöyle özetlenebilir:
Birincisi, ambargo, “Alman silahlarının sivil halka karşı kullanıldığı yolundaki iddialar hakkındaki araştırma sonuçlanana kadar” süreli olarak konmuştur, ikincisi, yardımın çoğu zaten alınmıştır.
Basının tepkisiz kalışının altında yatan nedenler bunlardır. Burjuva yorumcular, daha çok, bu “sembolik tutumun” ne anlama geldiği üzerinde durdu.
Aynı anda, ABD’nin de yardımı kesip kesmeyeceği endişesi kısa bir süre yaşandı. Ancak, yardımın o taraftan olsun kesilmeyeceği güvencesi görüldü. ABD, “terörizme kaşı Türkiye’nin mücadelesini koşulsuz olarak destekliyordu”. Fakat ABD de, bu fırsattan yararlanarak, Almanya gibi, “sorunun askeri yöntemler dışındaki çözümü” konusunda bir beklenti içinde olduğunu bu sırada bir kez daha açıkladı.
Almanya’nın geçici olarak yardımı durdurma kararının, ekonomik krizin en yüksek noktasına denk düşmesi, Türkiye’nin sert tepki göstermesini önleyen bir başka nedendir. Krizin ancak dış destekle aşılabileceği, dış kaynakların ise özellikle Almanya ve ABD’nin kontrolünde bulunduğu bir dönemde, Türkiye, tepkisini “serinkanlı”, “aklı başında” bir düzeyde tutmak zorunda kaldı.
“Çiller’in ayakta kalabilmesi ve paketi uygulayabilmesi için, ivedi olarak dış kaynak sağlanması gerekiyor.” Osman Ulagay’ın bu saptaması, Çiller’in ABD yolculuğunun hemen öncesinde durumu özetliyordu. Çiller’in ABD seferinden beklentileri, basında şöyle özetlendi:
*Körfez fonundaki 1 milyar doların serbest bırakılması
*ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı tütün kotasının kaldırılması
*Amerikan firmalarının Zonguldak’a yatırım yapması
*IMF ve Dünya Bankası’nın 4-5 milyar dolar vermesi
Bunlardan hangisinin ne ölçüde verildiği tam olarak belli olmadı. Çiller’in 5 milyar dolar aldığı söylentisi yayıldı, resmi açıklama yapılmadı.
Bu sırada, ABD, Çiller-Clinton görüşmesinin Türkiye’de açıklanmayan bir yönünü, Yunanistan’la görüşmesi sırasında açıkladı. Buna göre, “Kıbrıs sorunu” artık kesin çözüm aşamasına gelmiş bulunuyordu ve Türkiye, bu konudaki bütün direnme ve pazarlık kozlarından vazgeçmek üzereydi. Clinton’un deyimiyle “Türkler zor durumdaydı ve sorunun çözümünde güçlük çıkaramayacaklardı.” Böylece, kriz, dolaysız bir biçimde, Türkiye’nin dış ilişkilerinde düğümlenmiş bir hal aldı. Kriz, ancak dış destekle aşılabilecekti, fakat dış desteğin beklendiği ölçüde gerçekleşebilmesi için özellikle de Almanya ve ABD’nin Ortadoğu planlarına uygun bir gelişme görülmesi gerekiyordu. Kuşkusuz bu durumda da, “milli meseleler” konusunda sert muhalefetin yapılamayacağı bir ortama, bir başka deyişle, sıkı bir “milli mutabakat”a ihtiyaç duyulacaktı. Milli mutabakat, burjuva anlamda ve kayıkçı dövüşü niteliğinde de olsa, muhalefetsizlik anlamına gelmektedir.

MİLLİ MUTABAKAT HÜKÜMETİNİ KİM KURACAK?
Bu noktada, mevcut hükümetin krizin yükü altında ezileceği tespitlerini yapanlar ve yeni bir hükümet için olanakları araştıranlar, ilk önce, Cem Boyner’le Mesut Yılmaz’ın sürpriz gibi yansıtılan buluşmasına umutla baktılar. Bu buluşma, iki açıdan önem taşıyordu: Her şeyden önce, bütün burjuva partiler gibi, güven ve umut vermekten uzaklaşmış bulunan ANAP için “sağ merkezde liberal büyük parti” olma olanağı doğurabilirdi ve böylece RP’nin doldurmaya başladığı boşluk kapatılabilirdi. Cem Boyner’in tekelci burjuvazi nezdindeki olumlu imajı, hükümet seçeneksizliğine, ANAP’ı güçlendirerek bir cevap yolu açabilirdi. DYP, SHP’ye mahkûm olmaktan çıkar, aynı zamanda, “ANAYOL” formülü için de yeni bir atılım fırsatı yakalanabilirdi. İkinci olarak, gerek ANAP’ın, gerekse Cem Boyner’in temsil ettiği akım, Kürt sorununda, Alman-Amerikan planlarını uygulayabilecek esnekliğe sahip görünüyordu. Askeri harekâtın beklenen sonuçları vermesi halinde, böyle bir bileşim, yeni siyasi çözüm aşamasını yürütebilirdi. Yılmaz-Boyner buluşmasının bu özelliğini, Ertuğrul Özkök şöyle selamladı:
“Türk siyaseti böyle yeni yaklaşımlara ihtiyaç gösteriyor. Çünkü parlamento bugünkü yapısıyla ülkenin en temel meselelerinde yeni çözümler üretebilecek durumda değil. Özellikle Güneydoğu konusunda neredeyse kilitlenme söz konusu. DEP, aşağı yukarı, meclis dışına itildi. SHP, hükümete girdiğinden beri yeni açılımlar yapamıyor. RP ise, çözümü din eksenli bir yöne çekmek istiyor.”
Ne var ki, Yılmaz-Boyner buluşmasının üstünden üç gün geçmeden, Boyner’in ANAP’h olmayacağı açıklandı. Buna bakarak, ANAP’ın kuruluş yıllarında olduğu gibi, Özalcı “değişik eğilimleri birleştiren büyük kitle partisi haline dönme”siyle “yönetememe krizine çare bulunacağına inanmış çevreler, böylece yeni bir arayışın ilk işaretlerini verdiler.
23 Nisan Bayramı, parlamentoya vurgu yapmanın ve bu arada, Cindoruk’un reklâmının yaygınlaştırılmasının fırsatlarını yarattı. Uzun süredir çeşitli tekelci burjuva çevrelerde tartışılan “ulusal mutabakat hükümeti”nin başbakanının Cindoruk olması olasılığı ansızın güç kazandı. Cindoruk, kendisine bağlanan umutları, sert bir siyasi demeçle cilaladı: “Darbeyi önlemeye çalışıyorum”. Darbeyi, parlamentoyu güçlendirerek, sağı birleştirerek ve ekonomik ve siyasi tedbirler paketini tam olarak uygulayacağına dair güven vererek önleyecekti. Milliyet’te Osman Ulagay, “Mevcut hükümetin bu paketi sonuç almaya yetecek sürede ödünsüz uygulamaya yetecek güce ve kararlılığa sahip olmadığı tereddüdü var” diye yazıyordu. Yeni hükümet arayışlarının odaklaştığı son isim, Cindoruk’tu.
Burjuvazi, böylece bir taşla iki kuş vurmayı amaçlıyor. Hem, “sağda birleşme” sloganı canlı tutuluyor ve alışılageldiği üzere, Cindoruk’un gene geçici bir liderliğe hazırlandığı imajı veriliyor; hem de darbe tehdidini canlı tutarak, krizin yükünün omuzlarına yıkılmasına karşı direnen işçi ve emekçilere gözdağı veriliyor. Muhtemel bir Cindoruk hükümeti, gerçekten böylece “sivil darbe”nin hükümeti olarak doğacaktır.

EKONOMİK OLAĞANÜSTÜ HAL
“Sanayinin iki devinden şok çağrı: Vehbi Koç ve Sakıp Sabancı, Demirel’den Anayasanın 119. maddesi gereğince Olağanüstü Hal ilan edip ekonomiye hemen el koymasını istedi.” Bu haber, 10 Nisan tarihli Hürriyet gazetesinin manşetini olduğu gibi kaplıyordu.
Krizin işçi ve emekçi kitlelerine nefes alma olanağı bırakmayan ağırlığı, siyasi bakımdan alınması gereken tedbirlerin birer savaş tedbiri gibi düşünülmesini gerektiriyordu. Vehbi Koç, bunu daha açık bir slogan haline dönüştürdü :”Hepimizin hakikaten, Kuvay-ı Milliye ruhuyla mücadele eder gibi bu işe sarılıp fedakârlık etmemiz tek çözüm yoludur.” İkinci Kurtuluş Savaşı, Kuvay-ı Milliye gibi sloganlarla yükseltilmeye çalışılan ajitasyonun, aslında, yabancı bankalara, uluslararası kredi kurumlarına, Amerikan emperyalizminin ihtiyaçlarına cevap verecek bir ekonomik sıkıntı için yapıldığı düşünülürse, işin bir de trajikomik yanının bulunduğu görülecektir: Emperyalizmin doymak bilmez midesini doldurmak için, “Kuvay-ı Milliye ve İkinci Kurtuluş Savaşı”. Nisan ayının son numarasını, üç “büyük” gazete yaptı. Manşetten şu sloganı verdiler: “Bu Savaşı Kazanacağız, Haydi Türkiye!” Bu slogan, okuyucuda ilk önce, “hangi savaş, ne oluyor?” tepkisine yol açtı. Sınır ötesi harekâtın devam ettiği koşullarda, ilk akla gelen, PKK’yla olan savaştı.
Öte yandan, 5 Nisan paketinin açıklanışından sonra, başta Başbakan olmak üzere, her ağzını açan, Kuvayı Milliye ruhundan, İkinci Kurtuluş Savaşı’ndan söz etmeye alışmıştı. Kastedilen acaba bu muydu? Zehir zemberek bir ajitasyon diliyle yazılmış bulunan ortak bildiri, her iki anlamı da göz önünde tutan bir esneklik taşıyordu ama, kastedilen, asıl olarak “ekonomik savaş”tı.
Üç “büyük” gazete, yakın zamanda devletten almayı başardıkları 2 trilyonluk düşük faizli kredinin karşılığını, fedakârlık kampanyasını ön safta sürdürerek vermeye çalışıyorlardı.
Ateşli savaş çığlıklarıyla yapılan fedakârlık çağrısı, bankaların kurtarılıp kurtarılamayacağı tartışmasının yapıldığı günlere denk geldi. Batmakta olan bankaları kurtarmak için, savaşa çağırılanlar, işten atılan, ücreti bir anda % 40 oranında eksilen işçiler ve emekçilerdi. Türkiye hepimizin olduğuna göre, sesimizi çıkarmamalı, batık şirketlerin ve bankaların kurtarılması için kendimizi aç ve açıkta bırakanların işlerine engel olmamalıydık.

Türkiye’de sermaye, başlıca birikim ve dolaşım olanaklarını kaybetme noktasındadır. Ücret ve maaşlardaki reel düşüş, ciddi bir iç pazar daralması yaratmıştır ve bunun eski dengesini bulabilmesi olanağı yoktur. Özel olarak Güneydoğu’daki savaş koşulları, bir dönem için ekonomiye kaynak sağlamış bulunan, Türk müteahhitlik firmalarının Arap ülkelerindeki işlevlerine son vermiş, özellikle de Irak’la olan bağlantının Körfez Savaşı ve devamında yürütülen operasyonlar nedeniyle tümüyle ortadan kalkmış olması, bu kanalları da tıkamıştır. Avrupa’yla olan ilişkiler ise, Kıbrıs ve Kürt sorunları dolayısıyla daimi bir çıkmaz niteliği kazanmıştır. Bugünkü koşullarda, krizden çıkışın olanakları geçmiş krizlere göre çok daha sınırlıdır ve hemen hemen tükenmiştir. Bugün egemen sınıflar açısından, tek yol olarak, sömürünün daha da ağırlaştırılması ve KİT’lerin özeleştirilmesi yoluyla emperyalist sermaye akışının hızlandırılması görülüyor. Ancak bu da, gene egemen sınıf sözcülerinin üzerinde anlaştıkları gibi, “geçici ve ancak bugünü kurtarmaya yetecek” bir tedbir özelliği gösteriyor. İstikrarda süreklilik ve sermayenin olağan koşullarda genişlemesi için gerekli iç kaynakların harekete geçirilmesi yönünde herhangi bir planın bulunmaması, daha doğrusu böyle bir plan yapabilmek için gerekli esnekliklerin kaybolmuş olması, durumu tam bir umutsuzluk havasına dönüştürüyor.
“İkinci Kurtuluş Savaşı” krizden kurtulma planının egemen sınıflar dilindeki adı. Ne var ki, bu slogan, egemen sınıflar arasında, derin bir umutsuzluk havasının hâkim olduğu izlenimini kuvvetlendirmekten başka işe yaramıyor. Aktüel dergisinin, “Türkiye’den Tüyme Rehberi”ni, sadece komiklik olsun diye yayınladığı düşünülmemelidir. Gerçekten, krizin yükünün omuzlarına yıkıldığı sınıflarla tekelci burjuvazi arasındaki çelişme, bütün temel meseleleri açığa çıkararak genişliyor. Bir yandan, bütün çelişmelerin kendisi üzerinde düğümlendiği bir özellik kazanıyor, diğer yandan, her türden çelişmenin çözümü için temel bir öneme sahip olduğunu gösteriyor. Burjuvazi, kapitalizmin krizinin, şu andaki durumuyla kendisi için bir ölüm kalım meselesi haline geldiğini biliyor. Elindeki son silahın, askeri darbe silahının ise, kullanılamayacak kadar yıpranmış olduğunu kederle görüyor.
Bu noktada, bu silahı yeniden cilalayıp kabul edilebilir hale getirecek tek bahanenin “şeriatçı ayaklanma” olduğunu da görerek, muhtemel her halk hareketini, işçi direnişini aynı adla adlandırarak ezmek için fırsat kolluyor.
1 Mayıs, işçi ve halk hareketinin hedefleri ve biçimi bakımından, krizin gerek ekonomik sonuçlarına, gerekse siyasi bakımdan bu sonuçların üzerinde yükseltilmek istenen karşı-devrimci girişimlere karşı gücünü gösterme fırsatı olacaktır.
Eğer, sınıfın devrimci inisiyatifi gösterile-bilirse, burjuvazi, korkusunun, “tüyme planlarının” yersiz olmadığını anlayacaktır. Yok, eğer, Türk-İş’in planladığı gibi, 1 Mayıs, “laikliği savunma” gösterisine dönüşürse, bu aynı zamanda, Türk-İş’in, muhtemel bir sivil-askeri darbeyi desteklemek üzere, sınıfı yedekleme-ye çalıştığı anlamına gelecektir.

Mayıs ’94

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑