Geçiş döneminde “çoğulculuk” diktatörlük ve demokrasi – 2

Özgürlük”, “doğrudan demokrasi”, “Öz-yönetim”, “çoğulcu demokrasi” proje ve propagandaları içinde Kuruçeşme tebliğcileri, “proletarya partisi”ne, “devrimci bir sosyalist işçi partisi”ne de bir yer biçiyorlar. Tebliğcilere göre, “devrimci bir sosyalist işçi partisi” devrim öncesi olduğu gibi devrim sonrası geçiş döneminde de gerekli; böyle bir parti “devrim sonrası geçiş sürecinin tüm özgül sorunlarının çözümü ve sınıfsız toplumun özelliklerinin gelişimi yönünde öncülüğünü sürdürmelidir” diyorlar, önemli: “doğrudan demokrasi”cilerimiz parti gerekli diyorlar! Peki, bu parti ne yapacak, işlevi nedir, ne olacak? Çok açık değil, oldukça muğlâk formüle ediliyor: “işçi ve emekçi kitlelerin kendi örgütlülüklerini, onların politik ve programatik aydınlanmalarını geliştirmek, o güne kadar yönetilmiş olanların yönetme ve denetleme özelliklerini kazanmalarına yol açar ve yapılması gereken de budur.” Sanki parti işçi kitlelerin “kendi örgütlülükleri”nden değil, sınıfın en yüksek örgüt biçimi değil sanki parti, ne demekse, “işçi ve emekçi kitlelerin kendi örgütlülüklerini” geliştirme ile sınırlı bir işleve sahip kılmıyor. Bir de aydınlatma aracı. Burada yine “doğrudan demokrasici” bir yaklaşımla karşılaşıyoruz. Parti, tebliğe göre, bir aydınlatma merkezi, bir ideolojik aygıt olmanın yanında, salt “doğrudan demokrasiyi geliştirmenin aracıdır, kitlelerin yönetme ve denetleme özelliklerini kazanmalarına yardım etmekle yetindirilmektedir. Politik işlevi bununla sınırlıdır. “Öncülük”ü yöneticilikten azade kılınmıştır. Parti yönetsel hiçbir rol ve göreve sahip olmayacaktır. Hele devlet aygıtının yanına bile yanaşmayacaktır: “parti ve devlet aygıtlarının ayrılığı özenle korunmalıdır.” (Tebliğ)
Bu, partinin bu parti öğretisinin yalnız teoride değil pratik olarak da dumura uğratılması projesidir. Bu, proletarya diktatörlüğünü de olanaksızlaştırma ya da kurulmuşsa elden çıkarma projesidir. Böyle bir partiyle proletarya diktatörlüğü ne kurulabilir ne de sürdürülebilir. Kitleleri sadece aydınlatmakla ve sadece yönetim ve denetim özelliklerini geliştirmekle kendini sınırlayan bir parti, politik önder ve örgütleyici olmayan, proletarya diktatörlüğünün yönetici gücü olmayan, devlet aygıtından ayrılığı ilke edinmiş bir parti, geçiş döneminde proletaryanın partisi olamaz, ona sınıfsal toplumu kurma mücadelesinde önderlik edemez. Çok çeşitli nedenlerle…
Kuruçeşmecilerin bam teline basmak gibi olacak, ama mazur görsünler, birinci neden, devlet aygıtını kullanmadan emekçi kitlelerin ve ara tabakaların kazanılmasının olanaksız oluşudur. Devlet sözcüğünü hemen sadece onun sönümlenmesi noktasında ağzına alan, proletaryanın elinde de olsa devlet aygıtına ilişkin korku yayan, devleti düşman gören anarşizan yaklaşımıyla tebliğ, partinin otoritesini ve buna bağlı bir sorun olan kitlelerin kazanılmasını salt bir “özgürlük” ve “demokrasi” sorunu olarak görüyor, bu noktada devlet aygıtına hiçbir rol tanımıyor: “Böyle bir parti otoritesini konseylerdeki özgür oylardan, işçi ve emekçi kitleler nezdindeki politik güvenden, sağlamalıdır. İdari tedbirler bunun için en uygunsuz ve zararlı yoldur.”
Bu nasıl bir proletarya diktatörlüğü anlayışı? İdari tedbir, yönetsel tedbir, kitlelerin kazanılmasında devlet aygıtının kullanılması olmadan proleter diktatörlüğü olur mu ya da anlamsızlaşmaz mı? Hem devlet olacak hem de idari tedbir olmayacak-bu anlamsızlıktır. Devlet sorununda olana benzer şekilde, idari tedbir konusunda da sınıflar üstü bir konum ve anlayış savunulamaz. Marksistler ne her türlü devlete karşıdırlar ne de her türlü idari tedbire. Proletarya devlet aygıtını kullanmayacaksa, onu ele geçirmek için niçin boşuna uğraşsın? Ve üzerinde durulmuştu, proleter devlet aygıtı, burjuvazinin direnişini bastırmak ve restorasyon girişimlerini ezmek yanında, emeğin komünist örgütlenmesini gerçekleştirmek yanında ve başlıca bu iki işleve bağlı olarak bir üçüncü işleve daha sahiptir: Emekçi kitleleri ve ara tabakaları kazanmak. Proletarya, onun partisi, devlet aygıtını kullanarak kitlelerin çoğunluğunu kazanmaya yönelir. Kitleleri kazanmada proletaryanın elindeki devlet aygıtını kullanmayı yadsımak, aslında “saf demokrasi” ve emekçilerin çoğunluğunun burjuva diktatörlüğü koşullarında kazanılması tezinin, bu şanı kötü 2. Enternasyonal tezinin devamı niteliğindedir. Onlar da emekçilerin kazanılmasını -teoride- salt özgürlük koşullarına bağlıyorlardı. Kuruçeşmeciler de öyle yapıyorlar. İkisinde de kitlelerin kazanılmasında devlet aygıtının kazanılması yoktur. Sadece aynı sorunu tartışmalarının alanı değişik: 2. Enternasyonal kahramanları kitlelerin devrim öncesi kazanılmasını konu ediniyorlardı. Tebliğciler geçiş dönemini konu ediniyorlar. Kuşkusuz bu yaklaşımlarıyla Tebliğcilerin de proletarya diktatörlüğünü -lafın ötesinde- yadsıdıkları ve geçiş dönemine varmalarının olanaksızlığı ortadadır.
Komünist Enternasyonal 1. Kongresine sunduğu “Burjuva demokrasisi ve proletarya diktatörlüğü üzerine tezler ve rapor”unda, “Sovyetik devlet örgülü, kapitalizm tarafından en çok bir araya getirilmiş ve en iyi yetiştirilmiş sınıf olarak proletaryanın yönetici rolüne uyarlanmıştır. Bütün devrimlerin ve bütün ezilen sınıf hareketlerinin deneyi, dünya sosyalist hareketinin deneyi, bize, yalnızca proletaryanın, emekçi ve sömürülen nüfusun geri ve dağınık katmanlarını bir araya getirecek ve ardından sürükleyecek durumda olduğunu öğretir” diyen Lenin “Komünist Subotnikler” adlı makalesinde konuyla ilgili olarak şöyle devam ediyor: “Kapitalizmden sosyalizme geçişteki sorunları genel olarak özgürlük, eşitlik, demokrasi, emek demokrasisinin eşitliği vb. hakkında genel laflarla çözmeye çalışanlar (Kautsky, Martov ve Bernstein Enternasyonalinin öteki kahramanlarının yaptığı gibi), bununla yalnızca küçük burjuva, dar kafalı niteliklerini ortaya koyarlar ve ideolojik bakımdan köle gibi burjuvazinin ardından giderler. Bu sorunun doğru çözümü, ancak siyasal gücü eline alan belirli sınıfla, yani proletarya ile tüm proleter olmayan ve ayrıca da yan proleter olan çalışan halk yığını arasındaki belirli ilişkilerin -şaşılacak kadar uyumlu, ‘ideal’ koşullarında değil de, burjuvazinin değişik biçimlere bürünen çılgınca direnişinin gerçek koşullarında biçimlenen ilişkilerin- somut bir incelenmesinde bulunabilir.”
“Özgürlük” ve “demokrasi” üzerine söylevler değil, amansız iç savaş koşullarında oluşan “özel türde bir bağlaşma”, “özel bir sınıf bağlaşması biçimi” olan proletarya diktatörlüğünün somutu, onun somut yön ve görevleri, proletarya ile diğer emekçi yığınlar ve giderek emekçi olmayan yığınlar arasında gerçekleşen bağlaşmanın koşulları, bu bağlaşmanın gerçekleşmesinde devlet aygıtının rolü gibi konularda düşünmek ve konuşmaktır gerekli olan. Tebliğde birincisi bol ama ikincisine hiç rastlanmıyor.
Lenin, Rusya’nın sözünü ettiği koşul ve ilişkileri üzerine sürdürüyor yazısını:
“Rusya dâhil, her kapitalist ülkede, halkın -hele çalışan halkın- büyük çoğunluğu, kapitalizmin baskısını, soygununu ve her tür zulmünü, bizzat ve yakınları aracılığıyla binlerce kez yaşamıştır. Emperyalist savaş (…) bu sıkıntıları aşırı ölçüde yeğinleştirmiş, artırmış ve derinleştirmiş ve insanlara bunların anlamını kavratmıştır. Bundan halkın büyük çoğunluğunun, özellikle de çalışan halkın proletaryaya karşı gösterdiği kaçınılmaz sempati doğmuştur, çünkü proletarya, yiğitçe ve cesaret ve devrimci acımasızlıkla sermayenin boyunduruğunu atmakta, sömürücüleri alaşağı etmekte, onların direnişini bastırmakta ve sömürücülere yer vermeyecek olan yeni toplumun yaratılmasına giden yolu açmak için kanını dökmekledir.
“Küçük burjuva yalpalamaları ve burjuvazinin “kanadı” altında, burjuva ‘düzene’ geri dönme eğilimleri ne denli büyük ve kaçınılmaz olursa olsun, proleter olmayan ve yarı proleter olan çalışan halk yığını, yalnızca sömürücüleri biletmekle ve direnişlerini kırmakla kalmayıp, ayrıca da yeni ve daha yüksek toplumsal bir bağ, toplumsal bir disiplin, hiçbir boyunduruk ve kendi birliklerinin ve daha fazla sınıf bilincine sahip kendi cesur, sağlam, devrimci ve sebatkâr öncülerin otoritesinden başka hiçbir otorite tanımayan, sınıf bilincine sahip ve birlik içinde çalışan disiplinini kurmakta olan proletaryanın ahlaki ve siyasal otoritesini tanımaktan başka bir şey yapamayacaktır.”
Lenin’de vurgulananlar: Geçiş dönemi sorunları özgürlük ve demokrasi üzerine genel laflarla çözülemez; oysa tebliğcilerin projeleri tümüyle, bunlar üzerine kuruludur. Sovyetik devlet örgütü proletaryanın yönetici rolüne uyarlanmıştır; oysa tebliğcilerin projelerinde konseyler, bir devlet örgütü olmaktan uzak ve deyim yerindeyse devlete karşı “halkın” haklarını koruma kuruluşları olarak, çok partili parlamentolar olarak konmuştur, “özgürlüğün arenası”dır. Bastırma ve ezme işlevi yoktur ve proletaryanın yönetici rolü, özellikle partisi kişiliğinde yadsınmaktadır. Lenin, proletaryanın kendi öncülerinin otoritesinden, partisinin otoritesinden başka otorite tanımadığını, tanımayacağını söylerken tebliğ bu otoritenin, birincisi parçalanmasını ve ikincisi sınırlanmasını zorunlu saymaktadır, tebliğ bu otoriteyi birden çok parti ve partiler içinde eğilimler arasında dağıtmakta ve yalnızca aydınlatma ve “öz örgütlenmelerin” geliştirilmesi alanına sıkıştırmaktadır. Lenin, proletarya diktatörlüğünü özel bir bağlaşma biçimi olarak var eden özel koşullara burjuvazinin direniş ve karşı koyma koşullarına ve bu koşulların incelenmesine dikkati çeker; oysa tebliğciler çalışan halkı proletaryanın “ahlaki ve siyasal otoritesini tanımaya” götüren bu koşulları incelemek, bu koşullarda proletarya ile diğer emekçi ve ara tabakalar arasındaki ilişkileri çözümlemek yerine idari tedbirlere karşı olmakla yetinirler, idareyi, devleti sürekli düşman görürler. Sovyet laf üretimi tebliğin ayırt edici özelliğidir; geçiş döneminin somut koşullarının proletarya ve partisinin yönetici ve önder rolünü koşullandırması, istemesi, davet etmesi ve olanaklı kılması üzerine düşünmez bile tebliğciler, haklar, özgür oylar ve demokratik oylamalar üzerine projeler geliştirirler.
Oysa geçiş dönemi, proletarya diktatörlüğü dönemi amansız bir sınıf mücadelesi dönemidir, yalnızca demokrasi ve özgürlüklerin kapitalizm koşullarıyla kıyaslanmaz bir genişlemesiyle değil, sömürücülerin direnişlerinin bastırılması ve emekçilerin ve ara tabakaların kazanılmasına yönelik sert bir sınıf mücadelesiyle karakterize olur. Proletarya ve öncüsü, emekçi halkın çoğunluğunu arkasına almak için, geri, aydınlanmamış, burjuvazinin en küçük burjuva demokrasinin peşinden giden emekçi tabakaları kazanmak için mücadele eder. Bu bir sınıf mücadelesidir. Sömürücülerin direnişini kırma mücadelesi olmakla kalmayan, “yeni ve daha yüksek bir toplumsal bağ”, “yeni bir toplumsal disiplin” kurma mücadelesi. Ara tabakalar söz konusu olduğunda, bu mücadele daha da dirimsel bir zorunluluktadır
“Gerçekte, kararlaştırıcı olan şey, proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımının sonucudur; orta, ara sınıflara (dolayısıyla tüm küçük burjuvaziye, yani tüm “köylülük’e de) gelince, onlar kaçınılmaz olarak iki kamp arasında gidip gelirler.
“Söz konusu olan şey, bu ara katmanları başlıca güçlerden birine, proletarya ya da burjuvaziye bağlaşıklaştırmaktır. Marks’ın Kapital’ini okurken bunu anlamayan kişi, Marks’tan hiçbir şey anlamamış, sosyalizmden hiçbir şey anlamamış demektir, gerçekte bir ham kafa, burjuvazinin ardından körü körüne sürüklenen bir küçük burjuvadır o. Ve anlayan kişi, ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’ üzerindeki boş sözlerle aldanmayacaktır, o, pratik şeyleri, yani köylüler ile işçilerin yaklaşmalarının, kapitalistlere karşı bağlaşmalarının, sömürücülere, zenginlere ve vurgunlara karşı anlaşmalarının somut koşullarını düşünecek, bunlar üzerinde konuşacaktır.” (Lenin, Halkı özgürlük ve Eşitlik Sloganlarıyla Nasıl Aldatıyorlar?)
Nedir bu somut koşullar? Özüyle, amansız bir sınıf mücadelesi olan proletarya diktatörlüğü koşullarıdır. Sömürücülerin direnişinin bastırılması için mücadele koşullandır, emekçi ve ara tabakalardan halkın kazanılması için mücadele koşullarıdır; sömürücülere yer olmayan yeni bir toplumun, yeni bir emek disiplini ve yeni bir toplumsal ilişkiler sisteminin yaratılması mücadelesinin koşullarıdır; sosyalist inşanın ve yeni insanın yaratılmasının koşullarıdır; özgürlüğe ve demokrasisizlik anlamına gelmek üzere tam demokrasiye varmak için, özgürlük, eşitlik ve demokrasi laflarıyla gönül avutmanın değil, burjuvaziye, kapitalizme ve kalıntılarına karşı amansız bir mücadele yürütmenin gerekli olduğu koşullardır, özgürlük ve demokrasi edebiyatıyla özgürlük ve demokrasinin olanaksızlaştırılmaması gereklidir; emekçiler için özgürlük ve demokrasi ve bunun durmaksızın genişlemesi, burjuvazi, kapitalizm ve kaIıntılarının diktatörlükle bastırılması ve tasfiyesi mücadelesiyle olanaklıdır.
Yalnızca “aşağıdan” önerileri ve projelerine dayanan her şey saçmadır. Emekçilerin ve ara tabakaların yalnızca “aşağıdan” önlemlerle kazanılması, proletaryanın ve öncüsünün otoritesinin yalnızca “aşağıdan” yöntemlerle kazanılması anlayışı saçmadır. Çünkü “yukarıdan” önlemler burjuvaziye özgü değildir, çünkü sınıf mücadelesinin belirli bir döneminde, kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde “yukarısı” burjuvazinin elinde kalmaz, onun elinden çekilip alınmıştır ve tersine ona karşı kullanılmaktadır. Proletarya ve partisinin otoritesinin sağlanması ve sağlamlaştırmasını “idari tedbirlerden mutlak olarak koparıp soyutlayan tebliğciler Lenin’in şu pasajına ne diyecekler.
“Bu yeni devlet aygıtı, proletarya diktatörlüğüne ve proleter olmayan emekçi halkın kazanılması yolunda burjuvaziye karşı vermekte olduğu savaşıma uyarlanır. Bu yeni aygıt, herhangi bir insanın icadı değildir, savaşım yaygınlaştıkça ve yeğinleştikçe, proletaryanın sınıf savaşımıyla gelişir. Devlet gücünün bu yeni aygın, bu yeni tip devlet gücü Sovyet iktidarıdır.
“Rus proletaryası, hemen, devlet gücünü ele geçirdikten bir kaç saat sonra eski devlet aygıtının dağıtıldığını ve bütün iktidarın Sovyetlere geçtiğini ilan etmiştir ve yalnızca emekçi ve sömürülen halk, Sovyetlere girebiliyor, her türden bütün sömürücüler dıştalanıyordu.
“Bu yolla, proletarya, bir anda, bir darbede, devlet gücünü ele geçirdikten hemen sonra, küçük burjuva ve ‘sosyalist’ partiler içerisinde onun destekleyicisi durumundaki geniş yığını, burjuvaziden koparıp aldı; çünkü bu kitle burjuvazi (ve onun hınk deyicileri, Çernovlar, Kautskyler, Martovlar ve ortakları) tarafından kandırılmış olan sömürülen halk, Sovyet iktidarının ele geçirilmesi üzerine, ilk kez olarak, burjuvaziye karşı kendi çıkarları uğruna bir kitle savaşım aracı kazandı.
“İkincisi, proletarya, bir anda ne pahasına olursa olsun çok çabuk bir biçimde burjuvaziden ve küçük burjuva demokratlardan “kendi” yığınlarını, yani onları izlemekte olan yığınları -en ivedi ekonomik gereksinmelerini, toprak sahiplerini ve burjuvaziyi mülksüzleştirerek devrimci bir yolla karşılamak yoluyla onları- çekip alabilir ve almak zorundadır da.
“Proletarya, devlet gücünü ele geçirişinin hemen ertesi günü bunu yapabilir, çünkü bunun için hem bir aygıta (Sovyetlere) hem de ekonomik araçlara (toprak sahiplerinin ve burjuvazinin mülksüzleştirilmesine) sahiptir.
“(…)
“(…) Halkın çoğunluğunu kendi yanma kazanmak için proletarya önce burjuvaziyi alaşağı etmek ve devlet iktidarını ele geçirmek zorundadır; ikinci olarak Sovyet iktidarını getirmek ve eski devlet aygıtını tümüyle karıp atmak zorundadır, böylece de burjuvazinin ve küçük burjuva uzlaşmacılarının proleter olmayan emekçi sınıflar üzerindeki egemenliğini, saygınlığını ve etkisini yıkar. Üçüncüsü, burjuvazinin ve küçük burjuva uzlaşmacılarının proleter olmayan yığınların çoğunluğu üzerindeki etkilerini onların ekonomik gereksinmelerini sömürücüler aleyhine devrimci bir yolda karşılayarak, bütünüyle yok etmesi gerekir.” (Kurucu Meclis Seçimleri ve Proletarya Diktatörlüğü)
Lenin’in üzerinde durduğu “kazanma”nın tam da “idari tedbirleri” değil midir? Ve “idari tedbir” olmadan, Sovyetik devlet örgütü, devlet aygıtı kullanılmadan emekçi halkın çoğunluğunu kazanmak olanaklı mıdır? Tebliğciler, kuşku yok, köylülüğün örnekleme ve ikna yöntemleriyle kazanıldığım bilirler. Peki, bu örneklemeler, devlet aygıtı kullanılmadan, idari tedbirler kullanılmadan yapılabilir mi? Ekonomik gereksinmelerin karşılanması “kazanma”nın bir yoludur. Ama devlet aygıtı aracılığı olmaksızın ekonomik gereksinmelerin karşılanmasının bir yolunu keşfetmeleri gerekmiyor mu tcbliğcilerin? Proudhon’un “tüketici bonoları” mı yoksa?
Tebliğciler, “biz ‘idari tedbirle emekçilerin zorlanmamasını, üzerlerinde zor uygulanmamasını kastettik” diyebilirler. Ama emekçilerin kazanılmasında yine de zor gereklidir. Onlar üzerinde değil ama burjuvazi üzerinde uygulanacak zor, burjuvazi ve küçük burjuva uzlaşmacıların otoritesini, saygınlığını ve etkisini yok edecek bir zor, zor aygıtı olan devletin kullanılması. Yine “idari tedbir”. Hayır, “idari tedbir” sözcükleri, tebliğciler için bir talihsizlik değildir, onların tüm projeleri ne idüğü belirsiz bir demokrasi hayranlığı ve devlet karşıtlığı üzerine kurulmuştur, bütün “sosyalist demokrasi” tebliği halkın “halkları”nın devlet karşısında garanti altına alınmasına adanmıştır. Ama bir noktayı gözden kaçırıyorlar: Geçiş döneminde devlet aygıtının proletaryanın elinde olduğunu. Ve proletaryayı proletaryaya karşı kışkırtmış oluyorlar, proletaryayı en önemli kaldırıcıdan yoksun bırakıyorlar ve böylelikle sosyalist demokrasinin yalnızca sağlamlaştırılmasını değil kurulmasını bile olanaksızlaştırıyorlar. Üstelik “devrimci bir sosyalist işçi partisi” de gerekli diyorlar, öyle bir “sosyalist” ve “işçi partisi” ki, proleter devlet aygıtından yararlanmayacak, onu kullanmayacak, onun yönetici gücü olmayacak. Bu en çok bir küçük burjuva “özgürlükçü” parti olabilir, proletaryayı sınıf düşmanlarıyla uzlaşmaya yönelten, bu yönde “aydınlatan” bir parti olabilir.
Tebliğin, geçiş döneminde partinin rolünü ele alışı, partinin önder ve yönetici rolünü reddi çok partili sistemin projelendirilmesiyle sürüyor. Tebliğ Stalin’i suçluyor
“… Tek parti savunması devrimci Marksizm’in temel eserlerinden hiçbirisinde yer almaz. Bu konuda daha sonra Stalin döneminde geliştirilmiş ve her toplumsal sınıfın tek parti tarafından temsil edildiğine dair teoriler tarihsel olarak yanlıştır ve tek partinin politik iktidar tekelinin meşruiyetini sağlama amacını taşımaktadır.”
“Devrimci Marksizm’in, yani Trotsky ve troskistlerin “eserleri”nde böyle bir savununun olmadığını, TroLsky’nin bloklar arasında gidip geldiğini biliyoruz. Ama Lenin’de böyle mi? Aktaracağız. Ve Stalin’e atfedilenler… Stalin nerede “her toplumsal sınıfın tek partiyle temsil edildiği”ni söyledi? Partiler sınıfların hafızalarıdırlar ve onlara çeşitli programlar önerir, bu programları uygulamaya koyarlar. Belirli bir sınıfa birden fazla program önerisi yapılabilir ve çeşidi partiler temsiline yöneldikleri sınıfların çıkarlarının ancak kendi programlarının uygulanmasıyla gerçekleşebileceğini iddia ederler. Sınıfların çeşitli katman ve bölümleri vardır ve partilerin programlan bu katmanların çıkarlarını hedefleyebilir. Bütün olarak bir sınıf ele alındığında ancak bu programlardan birinin sınıfın çıkarlarına uygun düşebileceği ortadadır. Ama bu “her toplumsal tek partiyle temsili”ni savunmak demek değildir. Sınıfların genel çıkarları değişmese de, dönem ve koşullara göre çıkarlarının gerçekleşmesinin gereksindiği politika ve programlar ikincil bir düzlemde değişir. Örneğin dönem donem faşist ya da reformcu, muhafazakâr ya da liberal bir politika ve program burjuvazinin çıkarlarının ifadesi olabilir. Tek bir parti kendi programını koşullara uyarlayıp değiştirebileceği gibi, değişik programları savunan birden fazla parti de olabilir. Hangi partinin programı temsiline soyunduğu sınıfın çıkarlarıyla uyum sağlıyorsa, söz konusu sınıf o parti etrafında saf tutar. Burjuva parlamenter mekanizma birden fazla partinin burjuvaziye sunduğu program önerileriyle “halkoyu” karşısında ve parlamentoda yarışmasıyla işler.
Marksist parti de, proletaryanın hafızasıdır ve proletaryaya sunulmuş bir program önerisi olmuştur. Proletarya, partisi içinde örgütlenerek proletarya diktatörlüğü ve sınıfsal toplumu kurma mücadelesini sürdürür. Bu mücadele, ancak Marksizm’i eylem kılavuzu yapan bir parti aracılığıyla başarıya ulaştırabilir. Ama Marksist partinin dışında başka partiler de proletarya değişik program önerileri sunarlar, proletarya diktatörlüğü yerine “doğrudan demokrasi”,programı gibi… Ancak bu tür partilerin proletaryayı temsil ettiklerini iddia olarak ileri sürmek temelsizdir. Evet, bunlar da işçi partileridirler ya da Marksist parti dışında işçi partileri de olabilir. Örnekleri çoktur. İngiltere’de Trade Unionist parti, Almanya’da Kautsky’nin partisi, 2. enternasyonal partileri,
Rusya’da Menşevik Parti, günümüzde Avrupa’nın revizyonist “komünist” partileri gibi. Bunlar işçi partisi olmasına işçi partisidirler, ama işçi kitlesinin çıkarlarını savunmazlar, dayanakları, sosyal temelleri işçi sınıfı içindeki aristokrat tabakadır, sendikal bürokrasidir. Bu partiler işçi sınıfı içindeki “burjuva ajanların” örgütleridir, bu tabakanın çıkarlarını ifadelendirirler ve bu nedenle uzlaşmacı bir siyaset izler, bu temelde bir program ortaya koyarlar. İşçi aristokrasisinin çıkan burjuva düzendedir, ancak bu düzenin sunduğu kırıntılarla beslenir ve işçi sınıfını düzene bağlamanın siyasetini bu nedenle benimser. Bir de işçi sınıfına yeni katılmaların dayanaklık edebileceği “soI”cu siyaset ve programlara sahip işçi partilerinden söz edebilir. Köylülük ve şehir küçük burjuvazisinden yoksullaşıp mülksüzleşerek proletarya saflarına katılanlar bir süre “eskiye” özlemlerini sürdürüp eski günlerinin hayalleriyle yaşarlar, tepkilerini, küçük burjuva düşünce yapıları ve ruh halleriyle parlamalı-sönmeli, tepkisel, örgütsüzce, gevşek ve özel mülkiyetçi özlemlerle ortaya koymaya yatkındırlar, “solcu” bir siyasetin zeminini oluştururlar. Lenin, “proletarya, proleterden yarı-proletere, yan-proleterden küçük köylüye ‘(ve kent ya da köydeki küçük zanaatçıya, genel olarak küçük işletmeciye), küçük köylüden orta köylüye vb. geçişi yansıtan son derece çeşidi toplumsal tiplerle çevrili olmasaydı; proletaryanın kendisi de, mesleki gruplar gibi, bazen dini vb. gruplar gibi kategorilere bölünmeseydi, kapitalizm, kapitalizm olmazdı.” (“Sol” Komünizm) diyor. Ama işte bu denli çeşitli tabakalanma, çeşitli eğilim, siyaset ve programlara kaynaklık eden zemin demektir. Bu, objektif durumdur. İşçi sınıfının birden fazla “parti içinde örgütlenmesinin nesnel koşullarının varlığı anlamına gelir, birden fazla işçi sınıfı partisinin ortaya Çıkma koşullarının bulunduğu ve özellikle kapitalizm koşullarında birden fazla işçi partisinin olabileceği ve deneylerin gösterdiği gibi olacağı anlamına gelir. Tebliğcilerle bu noktaya kadar anlaşmazlık içinde değiliz. Anlamazlık bundan sonra başlıyor:
“Proletaryanın çeşitli bölümlerinin ve devrime dayanak olan diğer kesimlerin geçiş sürecinde farklı gündelik çıkarlarının olabileceği ve bu kesimlerin toplumsal gelişmeler hakkındaki önerilerinin şekillenebileceği platformlara gerek duyabilecekleri gerçeği çok partililik ve/veya örgütlülük fikrini gündeme getirir.” (Tebliğ)
Proletaryanın “son derece çeşitli toplumsal tiplerle”, çeşidi geçiş tipleri ve tabakalarla çevrili olması ve kendi içinde de, işçi aristokrasisi, mesleki ve dini gruplar gibi kategorilere bölünmüş olması, neden “çok partililik” fikrini gündeme getirsin? Ve hele farklı “gündelik çıkarlar”, neden, bu tür çıkar sahibi farklı proleter tabaka ya da “grupların birden fazla parti içinde örgütlenmesi fikrinin savunulmasını haklı ve doğru kılsın? Marksistlerin savunması gereken, bizatihi ve kendi başına gündelik çıkarlar mıdır, Marksistler gündelik çıkarlar temelinde proletaryanın bölünmesinden mi yanadırlar ve bunun mu propagandası ve teşvikçiliğini yaparlar? Gündelik çıkarların bir Marksist için anlamı ve teorideki yeri, proletaryanın kurtuluş davası uğruna yürüyüşünü olanaklı kılması ve kolaylaştırması, proletarya kitlesini, onun özellikle geri tabakalarını bu davaya çekme ve bağlamanın aracı olmasıdır. Hiçbir Marksist gündelik çıkarları, bir örgütlenme zemini olarak savunmaz ve bu zeminden geliştirilmiş politikalarla, kaçınılmaz olarak burjuva karakterde olmaya zorunlu politikalarla (çünkü iktidar mücadelesini, genel sınıf mücadelesini esas almamakta, bunu başkasına, yani burjuvaziye bırakmaktadır), kendiliğindenci politikalarla birleşmeye çalışmaz; bunların gerekliliğini değil, gereksizliğini savunur ve etkilerini kumaya çalışır.
Tebliğcilerle sorun bu noktadadır. Marksistler, Marksist parti, sınıfı, gündelik çıkarlar peşinde koşmaktan, bu tür özel çıkarlar temelinde politika yapan sapmalardan, küçük burjuva demokrasisinin yozlaştırıcı etkilerinden kurtarmaya çalışır, bu tür eğilimlere ve bu tür politika yapanlara karşı mücadele yürütür. Tebliğ ise, bu eğilimlerle birleşiyor, onlarla birlikte politika yapmayı öngörüyor, buna zorunlu olduğu için değil, bilinçle seçerek, isteyerek bunu savunuyor, bu eğilimlerle ilişkiyi, bir sınıf mücadelesi ilişkisi değil, birlikte var olmanın -silaha sarılmaları dışında- mutlaklaştırılması olarak anlıyor.
Marksistler için sorun açıktır: Proletarya tek bir Marksist parti içinde örgütlenmelidir. Marksistler, tebliğciler gibi geniş mezhepli değillerdir ve birden fazla parti ya da grubu -kuruluş dönemleri gibi özel ve istisnai koşullar dışında- Marksist kabul etme anlayışını benimsemezler. Bu, birden fazla Marksizm anlayışı savunulmasını gereksinir: “Reel Marksizm”, “Rus Marksizm’i”, “Japon Marksizm’i” gibi, proletarya diktatörlüğünü savunan ve savunmayan Marksizm gibi… Marksistler, Marksizm’in temel ilkeleri söz konusu olduğunda, kendilerini bütün diğer muhalefet partilerinden ayırırlar.
Ancak proletaryanın tek bir Marksist parti içinde örgütlenmesi fikri, işçi sınıfının somut durumda tek bir parti içinde örgütlenmemiş, örgütlenememiş olabileceği gerçeğiyle çelişmez. Bu durum, bilinçli proleterlere, Marksistlere, başka partilerin peşinden giden işçileri ve proleter olmayan emekçileri kazanmak, bunun için de bu başka partilerin etkisini zayıflatıp kırmak için mücadele görevini yükler.
Proletaryadan, onun ileri kesimlerinden, proleter öncüden, Marksist partiden başka -lafın ötesinde- proletarya diktatörlüğü peşinde koşan ve onu kurmak için en iyi evlatlarını kurban veren güç yoktur, üstelik başka herhangi bir güç bu yeteneğe sahip de değildir. Gündelik çıkarlar peşinde koşmakla, işçi sınıfını burjuvaziyle uzlaştırmaya çalışmakla, proleter iktidarı kurmak için ileri atılmak olanaksızdı. Ve Lenin’in deyişiyle “çalışan halk yığını, yalnızca sömürücüleri alt etmekle ve direnişlerini kırmakla kalmayıp yeni toplumsal bir disiplin kurmakta olan, kendi cesur, sağlam, devrimci ve sebatkâr öncülerinin otoritesinden başka hiçbir otorite tanımayan proletaryanın ahlaki ve siyasi otoritesini tanımaktın başka bir şey yapamayacaktır.”
Bu, çalışan sıradan halk için olduğu kadar, onların çeşitli partileri açısından da geçerlidir. Proletarya, kendisinin ve tüm insanlığın kurtuluşu yolunda ilerleyişini düşünce ve propagandada bırakmayıp pratik olarak da ortaya koydukça, kendi çıkarlarının somut gerçekleştirimini görmekte olan ve üstelik burjuva devletin devrilişiyle emekçi yığınlar üzerindeki egemenliği, saygınlığı ve etkisi yıkılan burjuvazi ve küçük burjuvazi demokrasisinin güdümünden kurtulan çalışan halk kadar çeşitli partiler ve yönetimleri de yeni biçimlenen ilişkiler ve koşullardan etkilenir ve seçme yapmak durumunda kalırlar. Artık proletarya ile proleter olmayan emekçi katmanlar ve küçük burjuvazi arasında özel bir bağlaşma türü olan proletarya diktatörlüğü koşulları ve bu koşulların yaratılması döneminde belirleyici olacak ve eski koşullar ve ilişkilerin yerini alacaktır. Artık eski partiler, işçi ya da küçük burjuva partileri yeni duruma ve yeni ilişkilere ayak uydurmazlık edemezler. Seçme yapacaklardır. Ya olumlu ya olumsuz ayak uyduracaklardır yeni koşul ve ilişkilere. Ya burjuvazinin yanında Sovyet iktidarına kaşı direnişe katılacak, bu direnişin aleti olacak ya da proletarya ve partisinin yanında sınıf mücadelesinde yerlerini alacaklardır.
Sınıf ve tabakalar ve onların siyasal temsilcileri, örgütleri arasındaki ilişkilerin yeni koşulların oluşmasına bağlı olarak, amansız bir sınıf savaşı olan proletarya diktatörlüğü koşullarında eski devlet aygıtının parçalanıp yenisinin, proleter devlet aygıtının kurulmakta ve sınıf mücadelesinin aracı olarak kullanılmakta olduğu koşullarda, yeni ve farklı biçimler kazanan sınıf mücadelesi ve kuruluş içinde yeniden oluşması ve belirlenmesi, bu yeni ilişiklerin yeniden ve somut olarak; incelenmesini gerektirir, Koşulların, mücadelenin, kuruluşun ve bunlara bağlı olarak ilişkilerin somut gelişmesi, çeşitli ülkelerde değişik durumlar yaratabilir ve “partiler” sorunu farklı ülkelerde farklı biçimlerde şekillenebilir. Sorunun özü değişmeyecektir. Çeşitli siyasal örgütlenmeler, partiler, burjuvaziyle proletarya arasındaki amansız sınıf mücadelesinde, proletaryanın ya karşısında ya yanında yer alacaklardır. Proletarya karşısındaki güçleri ezecek ya da çeşitli sınıflar (ve siyasal örgütleri), “kendi sağlam, devrimci sebatkâr öncülerinin otoritesinden başka otorite tanımayan proletaryanın ahlaki ve siyasal otoritesini tanımaktan başka bir şey yapamayacaktır. Bu ikinci durum, Bulgaristan örneğidir. Proletaryanın otoritesini, hegemonyasını kabullenen, onun Marksist partisiyle birlikte, onun öncülüğünü benimseyerek sosyalizmin bir gücü haline gelen partiler- bu olanaklıdır, Marksizm’le çelişmez.
Marksizm’le çelişen, hegemonya ve öncülük sorununu bir yana bırakan, burjuva parlamenter rejimlerdeki birden fazla parti arasındaki ilişkiyi sosyalist demokrasi adına proletarya diktatörlüğüne yamamaya çalışmaktır. Tebliğin yaptığı tam da budur: Konseyleri meşru kabul eden çok parti arasında yarışma… Sosyalizm, parlamenter yarışmacılıktan çok başka bir şeydir, Marksizm, hegemonya, öncülük ve kazanma fikrini savunur.
Sorunun özü, proletaryanın, kendi geri yığınlarını ve proleter olmayan emekçi yığınlarım, yeni koşulların belirleyici etkisiyle kazanmasıdır. Öncülük işlevini gerçekleştirmesidir. Bunda önemli bir araç devlet aygıtıysa, ondan daha önemlisi partisidir.
Kazanmada, esas olan, sınıf güçlerinin, yığınların kazanılmasıdır. Marksistler, başka partilerle parlamenter bir rejimde yarışmak ya da onlara düşüncelerini ortaya koyacakları platformlar hazırlamak için değil, yığınları kazanmak, proletarya diktatörlüğü altında sınıf mücadelesinin gelişmesini kolaylaştırmak ve bu mücadeleyi proletaryanın bilincini yükseltecek biçimde ilerletmek için “partiler” sorununa yaklaşırlar. Bu sorun, taktik bir sorun olarak ele alınır. Ve proleter ve proleter olmayan emekçi yığınları kazanma, proleter öncünün başka partileri etkisizleştirmesini içerir ve bu etkisizleştirme, burjuvazinin safına geçenleri ezme, proletaryaya yaklaşanlarla anlaşmalar yapma, kararsızları tarafsızlaştırmak için uzlaşmalar ve bunların tümünü bir arada uygulanması gibi yöntemlerle yürütülür.
Tebliğ, farklı gündelik çıkarlara sahip proletaryanın çeşitli bölümleri ve başka emekçi tabakaların varlığını, proletaryanın dini, mesleki vb. kategorilere bölünmüş olmasını -bu bölünmüşlüğü gidermek değil teşvik etmek anlamına gelmek üzere- çok partililiğin, politik çoğulculuğun, yarışmacı parlamentarizmin gerekçesi yapıyor. Lenin ise, aynı nedenden hareketle, sosyalizmin düz bir yoldan kurulamayacağı, yolun dolambaçlı olacağı, taktikler izlenmesini gerektireceği ve ancak bu yolla yığınların kazanılması ve oportünizmin tecrit edilmesinin mümkün olabileceği sonuçlarını çıkarıyor. “Proletarya, son derece çeşitli toplumsal tiplerle çevrili olmasaydı ve mesleki, dini vb kategorilere bölünmeseydi, kapitalizm kapitalizm olmazdı” diyen Lenin şöyle sürdürüyor:
“Proletaryanın öncüsü, için, onun bilinçli bölümü için, Komünist Partisi için, gerektiğinde zigzaglı, dolambaçlı yoldan yürümenin, ayrı ayrı proleter grupları ile ayrı ayrı işçi partileri ve küçük üretici partileriyle anlaşmalar yapmanın, uzlaşmalara varmanın gereği, bundan doğmaktadır. Sorun, bu taktiği, proletaryanın genel olarak bilincini, devrimci ruhunu, mücadele etme ve yenme yeteneğini düşürecek değil, yükseltecek biçimde uygulamayı bilmektir.
“Belirtelim ki, Bolşeviklerin Menşeviklere zaferi, sadece 1917 Ekim Devriminden önce değil, bu devrimden sonra da, zigzaglı yol, anlaşmalar, uzlaşmalar taktiğinin uygulanmasını gerektirmiştir; elbette ki, bunlara, Bolşeviklerin başarısını sağlayacak, onu kolaylaştıracak, hızlandıracak biçimde, Menşeviklerin aleyhine taktikler olarak başvurulmuştur. (Menşevikler dâhil) küçük burjuva demokratlar, zorunlu olarak, burjuvazi ile proletarya arasında, burjuva demokrasisi ile Sovyet rejimi arasında, reformculuk ile devrimci zihniyet arasında, dar anlamda işçi davasına sahip çıkma zorunluluğu ile proletaryanın iktidarından duyulan korku vb. arasında sallanır dururlar. Komünistlerin doğru taktiği, bu gibi duraksamalardan yararlanmayı gerektirir, yoksa onları umursamamayı değil; oysa bunlardan yararlanmak demek, proletaryaya yakınlaşan unsurlara ödünlerde bulunmak ve bunlara ancak yaklaştıkları ölçüde ve yaklaştıkları anda ödünlerde bulunmak ve bir yandan da burjuvaziye yaklaşanlara karşı mücadeleyi sürdürmek demektir. Bu doğru taktiğin uygulanması yüzündendir ki, Menşevizm, bizde, oportünizmde direnen liderleri tecrit olunarak ve en iyi işçileri, küçük burjuva demokrasisinin en iyi unsurlarını bizim kapımıza getirerek gün geçtikçe dağılmıştır ve dağılmaktadır.” (“Sol” Komünizm)
Lenin’de çoğulculuğun savunulması yoktur, başka partilerin aleyhine ve proleter öncünün lehine taktikler, yığınları -o bölünmüşlük koşullarında- kazanma taktikleri vardır. Ödünler vardır, ama bu ödünler Marksizm’den ödünler değildir, politik çoğunculuğu savunarak Marksizm’den vazgeçme değildir. Proletarya diktatörlüğü, başında öncü partisiyle egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya demektir ve proletarya ve öncüsü, başka partilerle ilişkilerinde iktidarını bırakmayacaktır, ödünler bu iktidarın sağlamlaşması içindir ve zaten ancak başka partiler proletaryaya ve bu iktidara yakınlaştıkları oranda ve anda verilmektedir. Ve sonuç, Lenin varmayı hedeflediği ve varılmakta olduğunu, varıldığını söylediği sonuç öğreticidir: Oportünizmde direnen liderleri tecrit olunarak, Menşevikler örneğinde olduğu gibi, başka işçi partileri ve küçük burjuva partiler dağılmıştır ve dağılmaktadır. Amaç, dağıtmaktır. Birlikte politik çoğulculuğun örgütlenmesi ve parlamentoculuk değil. Bir akım ve parti olarak başka partileri dağıtmak. Buradan en iyi olasılıkla, öncünün doğru taktiklerinin de yardımıyla, yeni koşullar içinde, dağıtılmış partilerin, proletarya ve öncüsüyle yeni türden ilişkilere, proletarya ile dayanışma ilişkilerine sahip (bu proletaryanın öncülüğünün benimsenmesidir) yeni gruplan çıkar; komünist partiyle, cephe türü bağlaşıklar çerçevesinde örgütlenen, yeni ilişkilerin yeni partileri. “Sosyalist demokrasi” adına politik çoğulculuğun, burjuva parlamenter, Doğu Avrupa’da bugün görülen türden Doğu Almanya ve Macaristan’da parlamenter yarışma ve koalisyonlarla hükümet kurma durumunda olan türden, burjuva ilişkilerin partileri değildir bunlar, yeni ilişkilerin yeni partileri olabilirler ancak. Bu tür yeni partilerin ortaya çıkıp çıkmayacağını, çıkarlarsa var olmaya devam edip etmeyeceklerini, tamamıyla, proletarya diktatörlüğü koşullarında oluşan ve gelişen yeni ilişkilerin gerekleri, burjuvaziye karşı yürütülen ve yığınları kazanmayı da amaçlayan sınıf mücadelesinin gerekleri belirleyebilir. Sovyetik rejimde birden fazla partiye yer olup olmaması tamamen somut duruma ve gelişmelere bağlıdır. Bu rejimde birden fazla parti olabilir de. Ama şu tartışılmazdır. Sovyet iktidarı proletaryanın yönetici rolüne uyarlanmıştır, proletarya diktatörlüğünde yönetici rol proletaryanındır ve proletarya bu rolünü başında öncü partisiyle gerçekleştirir, proletarya, iktidarı bir başka sınıfla paylaşmayacağı gibi, komünist partisi de üç-beş parlamenter yarışmacı partiden biri olamaz, diktatörlüğün sahibi proletarya, yönetici ve yönlendirici gücü proletaryanın partisidir.
Konuyla ilgili olarak, yeni ilişkilerin, tek partiye ya da çeşitli partilerin proleter öncüyle, komünist partisiyle sıkı dayanışma içinde bloklaşmasına götürmesine bir örnek, Ekim Devrimi’nin hemen sonrasında Bolşevik partinin “sol sosyalist devrimciler” ile blok kurmasıdır. Burada temel amaç köylülüğün kazanılmasıydı ve bu blok bütünüyle kalıcı olmasa ve yeni ilişkilerin gereklerini karşılayamadığı için dağılsa da, bu amaca hizmet etmiş, Bolşeviklerin köylülüğü kazanması ve proletarya diktatörlüğünün sağlamlaştırılmasının bir adımı olmuştur. Lenin anlatıyor:
“Ekim Devrimi günlerinde sosyalist devrimcilerin tarım programını bir virgül bile değiştirmeden bütün halinde kabul ederek, küçük burjuva köylülükle sadece şekilde kalmayan son derece önemli (ve son başarılı) bir siyasal blok kurduk; yani köylülere zorla programımızı kabul ettirmek isteğinde olmadığımızı, onlarla anlaşmak istediğimizi tanıtlayabilmek için, açık uzlaşmaya vardık. Aynı zamanda (bu amaca bağlı olarak -ÖD) ‘sol sosyalist devrimcilere’ resmen bir siyasal anlaşma öneriyorduk (ve bunu, kısa bir zaman sonra gerçekleştiriyorduk). Bunlar, Brest-Litovsk barışının ertesi günü bu anlaşmayı reddettiler ve 1918 Temmuz’unda işi bir ayaklanmaya kadar vardırdılar ve daha sonra da, bize karşı silahlı mücadeleye giriştiler.” (“Sol” Komünizm) Lenin, aynı yerde, sol sosyalist devrimcilerden ayaklanmayla birlikte ayrılan ve 1918 Eylül’ünde kurulup 1920 Eylül’ünde SBKP’ye katılan “Devrimci Komünist Partisi” kurucuları içinde yer alan Natanson’u övgüyle anar. “Natanson, 1919’da bize çok yakın, hemen hemen bizimle tam dayanışma durumunda bir devrimci komünist narodnik olarak ölmüştür.”
Köylülerin kazanılması, kurulup dağdan bir blok (sosyalist devrimcilerle) ve yeni ilişkilerin daha ileri bir evrilmesiyle kurulan bir başka bloğun (devrimci komünist partisiyle) Natanson’un partisinin bolşevik partiye katılmasına götürmesi. Yeni koşul ve ilişkiler sarsıntılara yol açıyor ve bir dizi örgütsel biçimlerin kurulup dağılmasıyla gelişiyor. Her şey somuttur. Somut olarak birden fazla parti de olabiliyor, bunlarla bloklar kurulabiliyor, bu bloklar dağılabiliyor, Marksist partiye örgütlü katılmalar olabiliyor; ama politik çoğulculuk ve parlamenter oyunların savunulmasına gerek olmuyor, Marksist parti, Bolşevik parti proletaryanın öncü müfrezesi olmayı başka partilerle paylaşmıyor, diktatörlüğün yönetici gücü olmaktan vazgeçmiyor, küçük burjuvaziye aracılığıyla burjuvaziye teslim olmuyor, silahlı çatışmayı da uzlaşma ve anlaşmaları da içeren çeşitli yönlerle sınıf mücadelesini sürdürüyor.
Ayrıca inceleme konusu yapıp uzatmaktan kaçınmak için bir parantez açalım. Proletarya diktatörlüğü ya da sosyalist demokrasi koşullarında yaşama hakkı ya da ölüm cezası sorunu. Genel olarak incelemeden, 1918 Temmuz’unda işi ayaklanmaya vardıran sosyalist devrimcilere, iç savaşta burjuvazinin safında çarpışan Menşeviklere karşı Lenin’in tutumu neydi onu aktaralım; “Menşeviklerin büyük bölümü burjuvazi saflarında yer almış ve iç savaş sırasında bize karşı dövüşmüştür. Kuşkusuz, onları bastırıyor, hatta bize karşı savaşta Kızıl ordumuzla savaştıkları ve kızıl yoldaşlarımızı kurşuna dizdikleri zaman onları kurşuna dizmeye değin gidiyoruz. Burjuvazinin savaşına biz de proletaryanın savaşı ile yanıt verdik; başka bir çıkış yolu da olamaz.” (KE 1. Kongresi, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Tezler ve Rapor) Lenin, İsa değil, gerekli olduğunda ölüm cezasının uygulanmasını, kurşuna dizmeyi doğal görüyor, burjuvaziyle savaşın, sınıf mücadelesinin bir gereği görüyor.
Aktardığımız son üç pasajında Lenin dikkat çekici bir di! kullanıyor, sürekli “biz” diyor, “köylülükle blok kurduk”, “bize karşı silahlı mücadeleye giriştiler”, “bizimle tam dayanışma durumunda bir devrimci komünist”, “bize karşı dövüşmüştür”, “kurşuna dizmeye değin gidiyoruz” gibi. Lenin’in bu “bizlerinin gerçek öznesi proletarya mı yoksa parti mi, proletaryanın birden fazla partisini (hem de gündelik çıkarları temelinde partileri) öngören tebliğciler bu özne ayrıştırmasını başarabilecekler mi? Lenin’de sorun o denli açık ki. O, iki özneyi birlikte kucaklamak üzere “biz” diyor, sınıf partisiyledir Lenin’de, parti sınıfı içindir, sınıfının başındadır, Lenin bu ikisini, ayrı ayrı durumları söz konusu olmadıkça tek bir şey olarak nitelemek üzere ve ikisini birden kucaklamak üzere “biz” ile ifade ediyor. Proletaryaya tek parti… Ve bu parti proletaryanın üncü müfrezesi olarak egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın, yani proletarya diktatörlüğünün yönetici gücü, ne sınıf paylaşıyor kendi rolünü ne partisi… Lenin’de Marksist parti dışındaki başka işçi ya da küçük burjuva partiyle sıkı bir dayanışma içine sokulmak içindir, sözde sosyalist demokrasinin yarışmacı unsurları değil.
Burada tebliğcilere bir soru: “Devrimci bir sosyalist işçi partisi gerekli” diyorsunuz ve herhalde bu partinin -bizim anladığımız anlamda olmasa bile- “öncü” bir parti olması gerektiğini söylüyorsunuz. Aynı zamanda “tam demokrat” bir tarzla konseylerdeki “özgür oylarla” kim seçilirse diye ekliyorsunuz ve üstelik konseylere “silaha başvurmayan herkes ve her parti” katılabiliyor. Nikaragua örneği bir sistem savunuyorsunuz. Ama peki, sonuç da Nikaragua’daki gibi olduğunda ve partiniz seçimleri kaybettiğinde ne olacak? Örneklerini birbiri ardı sıra yaşadık, yaşıyoruz; öngördüğünüz sistemin benzerinin kurulmakta olduğu ya da kurulu olduğu tüm ülkelerde (Doğu Avrupa, Nikaragua gibi) kapitalizmi dolaysızca savunan partiler en çok oyu alıyorlar ve hükümet kuruyor ya da ona ortak oluyorlar. Diyelim ki sizin sisteminizdeki partiler daha “iyi” ve daha “sosyalist” olacaklar (bir hatırlatma: başlangıçta Doğu Avrupa ve Sovyetlerde de tüm partiler daha “iyi” ve “sosyalisttiler”, örneğin tümü, “sosyalist anayasayı” çerçeve olarak benimsiyorlardı, giderek “azdılar”, ama sonuçta yine bir seçimle sizin “öz” partiniz hükümetten düşüp yerine bir başka “sosyalist” parti gelebilecek. Örneğin her seçimde ayrı bir parti ya da birinin yerini diğerinin alması sonra yeniden öbürünün gelmesi gibi gelişmeler olabilecek. Peki, sizin “öz” partiniz bu gelişmelere rağmen nasıl “öncü” olarak kalabilecek, yoksa hükümet değişikliklerine bağlı olarak “öncüler” de mi değişecek ve bu değişiklikler devlet iktidarını, proletarya diktatörlüğünü ne türden etkileyecek ve onunla nasıl bağdaşacak? “Sosyalist demokrasi” olacak, ama proletarya diktatörlüğü olmayacak mı yoksa? Politik çoğulculuk ile bu tür bir mekanizmayı baştan kabullenmiş oluyorsunuz – parlamenter mekanizmayı. Ama bu mekanizma ile proletarya diktatörlüğü ve öncülük fikri ve pratiğinin nasıl gerçekleşebileceğim açıklamak zorunda olmalısınız.
Lenin, tek ve yalnızca bir parti öngörür proletaryanın öncü müfrezesi olarak, tek parti fikrini savunur. Lenin’in sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğü teorisinde tek partiye yer vardır. Tek parti fikri, troçkistlerin ve tebliğcilerin iddiasının aksine Stalin’in değil, Lenin’indir, Stalin yalnızca Lenin’in fikirlerinin takipçisi olmuştur. Aktardığımız gibi, Lenin’de tek parti fikri, başka işçi ya da küçük burjuva partilerin varlığının tanınması ve onlarla anlaşmalar yapılıp bloklar kurulması olasılığının söz konusu olabilmesiyle çelişmez. Ayırt edici olan, Lenin’in proletarya diktatörlüğü fikrini, onun yönetici gücü olan tek parti, proletaryanın öncüsü komünist parti fikri ile bir arada ortaya koyması ve savunmasıdır. Lenin’e göre, proletarya, diktatörlüğünü ancak tek bir komünist partisinde örgütlenerek hazırlayabilir, kurabilir ve sürdürerek sınıfsız topluma varmada kaldıraç olarak kullanabilir.
“(…) uluslararası proleter hareket bakımından, komünist partilerin esas görevi, proletaryanın devlet iktidarının fethine ve özellikle proletarya diktatörlüğü biçimi altındaki fethine hazırlık çalışmasını on kat artırmak için, şu anda dağınık komünist güçleri bir araya getirmek, her ülkede tek bir komünist parti kurmaktır (ya da her ülkede varolan komünist partiyi pekiştirip yenileştirmektir) “(KE 2. Kongresinin Temel Görevleri Üzerine Tezler)
Tebliğcilerin devlet aygıtından ayrılığı ilke edinen, yalnızca bir “aydınlatma” ve kitlelerin “kendi” örgütlülüklerini sağlama ve yönetme ve denetleme özelliklerini kazanmalarına yol gösterme ve bunu kolaylaştırma aracı olan, siyasete ve siyasal mücadelenin bütün alanlarına egemen olmaktan özenle kaçınması istenen parti fikri karşısında, benzeri fikirler savunan “liderlik iddiasında olanlar”ın kendi yollarından gidebileceklerini söyleyen Lenin, Alman “solları”nı eleştirirken şöyle diyor:
“Varsın ‘sollar’ da kendilerini ulusal ve uluslararası ölçüde denesinler; varsın merkezileşmiş ve demir disiplinli bir parti olmadan, siyasal ve kültürel çalışmanın bütün alanları, kollan ve çeşitlerine egemen olmadan, proletarya diktatörlüğünü hazırlamayı (ve sonra da gerçekleştirmeyi) denesinler. Pratik deneyim onları kısa sürede eğitecektir.
‘”Sollar’la bölünmenin, işçi hareketine bütün katılanların, Sovyetler iktidarının ve proletarya diktatörlüğünün bütün içten ve güvenilir taraftarlarının tek bir parti içinde birleşmelerine, yakın bir gelecekte gerekli ve kaçınılmaz olan böyle bir kaynaşmaya engel olmaması için ya da mümkün olduğu kadar az engel olması için bütün çabalarımızı harcamalıyız. (…) Kimileri, özellikle liderlik iddiasında olanlar, (eğer proleter disiplinden ve ‘kendi kendilerine karşı sadakatten’ yoksunsalar) uzun süre hatalarında direnebilirler; işçi yığınlarına gelince, zamanı geldiğinde onlar, Sovyet düzenini, proleter iktidarını kuracak yetenekte tek bir parti içinde, bütün içten devrimcilerle birlikle kendi birliklerini kolaylıkla ve hızla kuracaklardır.” (“Sol” Komünizm)
Tebliğciler dâhil Marksist terminolojiyi kullananların, aynı zamanda Marksizm in temel ilkelerini de savunmalarını ve üstelik Marksizm’i proleter disipliniyle uygulamalarını isteriz, böyle tutumda olanlarla birleşiriz, ama “sol”dan ya da sağdan Marksizm’i yadsıyanlarla bölünmüşlük doğru tutumdur. Leninist’tir. İsteyen istediğince liderlik iddiasında bulunabilir, anti-Marksist projeler önerebilir, yollarında yürümekte özgürdürler. Onlarla birlikte proletarya diktatörlüğü hazırlanamaz. Devrim ve proletaryanın egemenliğinin “yeni ilişkileri” belki onları olumlu etkilerse, yine belki onlarla bir blok kurulması gündeme gelebilir en çok.
Devlet aygıtından ayrılık bir yana, Lenin’in partisi “siyasal ve kültürel çalışmanın bütün alanları, kolları ve çeşitlerine egemen” bir partidir; O’nun partisi, konseyleri savunan ama gündelik çıkarları ya da başka çıkarlar temelinde başka partiler içinde örgütlenen proleter katmanların ve küçük burjuvazinin çok sayıda partisinden biri değildir, “proletarya diktatörlüğünün bütün içlen ve güvenilir taraftarlarının tek bir parti içinde birliği”dir. Lenin “proleter iktidarını kuracak (ve gerçekleştirecek) tek bir parti” öngörmekte ve “işçi yığınlarının tek bir parti içinde kendi birliklerini kolaylıkla ve hızla kuracaklarını” vurgulamaktadır. Ve üstelik Lenin bu görüşleri, yeni bir bölünmenin gündemde olduğu bir zamanda ortaya koymaktadır. Tebliğciler, proletaryanın önünü karartmak için ona, muğlâklık, örgütsel karmaşa önerebilirler, çeşitli proleter katmanlara ayrı partiler önerebilirler, proletaryanın birliğini değil bölünmesini savunabilir ve bu yolla proletarya diktatörlüğünün hazırlanmasını ve gerçekleşmesini engellemeye çalışabilirler; proletaryanın çok parti halinde örgütlenmesinin proletarya diktatörlüğünü olanaksızlaştırmayı savunmaktan başka bir anlamı yoktur, bu yolda çeşitli biçim ve yöntemlerle yürüyen çok sayıda akım var, Marksistlere düşen, tebliğcilere karşı da bir etkisizleştirme mücadelesi ve proleterlerin birliğini onlara rağmen sağlama çabası olur ve olacaktır.
Tebliğciler proletarya diktatörlüğünü kurma ve sürdürme yeteneğinde birden fazla parti varsayıyorlar, proletarya diktatörlüğü “demokrasi” gevezeliğiyle hiçbir zaman ve hiçbir şekilde bağdaşmamasına rağmen, bunu demokrasi ve ve demokratizm adına öne sürüyorlar, isteyen istediği partide örgütlenir; ancak birincisi, onlar böylelikle, dağınıklık propagandasıyla proletarya diktatörlüğünü olanaksızlaştırıyorlar ya da kurulmuş proletarya iktidarı koşulları varsayılırsa, onun devrilmesinin yolunu açıyorlar ve ikincisi, proletarya kendi iktidarında asıl kendisi özgürdür, iktidarına karşı şu ya da bu yoldan direnen partileri yasaklama önlemlerini alacaktır.
Tebliğcilerin bu demokratizminin hareket noktası, komünist partinin yönetici rolünden “parti diktatörlüğü”nü, “bürokratik diktatörlüğü” devleti zaten bürokratik bir aygıt olarak karşılarına almaları ya da ismini takmamalarına rağmen bir “özgür halk devleti” ya da “doğrudan demokrasi devleti” olarak, “yığınların yönetimi” olarak, sanki komünizmin ikinci evresi söz konusu imiş gibi kavramaları ve parti ve devlete karşı yığınları öne sürmeleridir. Parti ve devletle yığınları karşı karşıya getiriyorlar, parti ve devletin karşısına, sanki bu parti ve devlet proletaryanın değilmiş gibi, sınıfı ve yığınları koyuyorlar. Parti değil, yığınların, sınıfın örgütlenmeleri, parti diktatörlüğü değil, sınıfın, yığınların diktatörlüğü (ya da yönetimi) – tebliğciler, 70 yıl önce Lenin’in tanışıp görüşlerini çürüttüğü “sollar”ın bulunduğu yerdeler hala. Şöyle yazıyorlar:
“İşçi sınıfının öz-örgütlenmesinin önemini pratik içinde yadsıyarak, kendi faaliyetini sınıfın bütününün faaliyetinin yerine koyan bir partinin devlet iktidarını ele geçirmesi ve sürdürmesini işçi sınıfı iktidarının kurulmasının yolu olarak kabul eden anlayış devrimci Marksistlerin programatik yaklaşımına aykırıdır. İşçi sınıfının iktidarını bir sınıf olarak oluşturması sosyalist demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. (…) işçi sınıfının kendi eseri olacak kurtuluşu pasif bir proletaryanın yerine ve onun adına hareket eden bir parti aracılığıyla gerçekleştirilemez. (Tebliğ)
Tebliğciler kendilerini, Blankistlerle, Narodniklerle, bireysel terörizmi ilke edinenlerle tartışıyor sanmasınlar. Türkiye’de sınıfı pasif bir unsur olarak görüp kabul etmeyen, “ideolojik öncülük” gibi, parti ve “öncü örgütlerin” sınıfa rağmen ve kendini sınıfın yerine koyan mücadelesi ve öncülüğünü değil, sınıfın fiili öncülüğünü savunan Marksistler de var. Marksizm, proletaryayı, sınıfı pasif bir güç olarak görme fiilini atfetmeye kalkışmasınlar, bunu gerekçe edinmekten vazgeçsinler. İşin özü, pasiflik gerekçesi çıkarıldığında söyledikleri şudur: Devlet iktidarını, sınıfın bütününü mü ele geçirecek parti mi; sınıf, iktidarını, sınıf olarak mı oluşturacak parti aracılığıyla mı gerçekleştirecek; sınıfın, yığınların diktatörlüğü mü parti diktatörlüğü mü?
Bu yaklaşım, sorunun bu ortaya konulusu, “proleterlerin sınıf birliğinin en yüksek biçimi, proletaryanın devrimci partisi (…) önderleri, sınıfı ve yığınları homojen ve bölünmez bir bütün içinde birbirine bağlamayı başarmadan böyle bir ada layık olamaz” (“Sol” Komünizm) diyen Lenin’e karşıdır. Bu koyuş, partiyle sınıf ve yığınlar arasındaki ilişkinin Leninist kavrayışına karşıdır. Konuya ilişkin olarak Leninizm, partiyi, sınıfı ve yığınlarla karşı karşıya koymanın mahkum edilmesi ve bunların tüm arasında, “Homojen ve bölünmez” doğru ilişkilerin kurulmasının öngörülmesidir. Lenin, tebliğin terine tek parti fikrini de çok açık olarak işlediği pasajında, bu ilişkiler üzerine şunları yazıyor:
“Kapitalizm üzerinde zafer, yönetici komünist parti, devrimci sınıf, yani proletarya ve yığın, yani emekçiler ve sömürülenlerin tümü arasında doğru ilişkiler kurulmasını gerektirir. Yalnızca komünist parti, eğer gerçekten devrimci sınıfın öncüsü ise, eğer saflarında bu sınıfın en iyi temsilcilerini barındırıyorsa, eğer tamamıyla bilinçli ve özverili, direngen bir devrimci savaşım deneyimi ile yetişip çelikleşmiş komünistlerden bilemiş bulunuyorsa, eğer bu parti kendi sınıfının tüm yaşamına ve onun aracıyla tüm sömürülenler yığınına çözülmez bir biçimde bağlanmayı ve bu sınıf ile bu yığma mutlak bir güven esinlemeyi biliyorsa -kapitalizmin bütün güçlerine karşı en gözü pek ve en amansız sonal savaşımda, YALNIZCA böyle BİR parti proletaryayı yönetmeye yetkilidir. Ve proletarya, kapitalizm tarafından bozulmuş küçük bir işçi aristokrasisi azınlığının -trade union’ların, kooperatiflerin, vb. eski liderleri- kaçınılmaz gevşeklik ve bazen de direncini ortadan kaldırarak, kendi devrimci atılımının tüm gücünü ancak böyle BİR partinin yönetimi altında geliştirebilir, kapitalist toplumun iktisadi yapısı sonucu toplam nüfus içinde tuttuğu yere oranla son derece daha büyük olan tüm gücünü, ancak böyle BİR partinin yönetimi altında gösterebilir.” (KE 2. Kongresinin Temel Görevleri Üzerine Tezler)
Proletarya, kapitalizm üzerinde zaferini, ancak belirli bir partinin yönetiminde sağlayabiliyor. Bu, kesin Lenin’de, birkaç partiye dağılarak sağlayamıyor. Ve ikincisi, partiyle sınıf ve yığınlar arasında doğru bir ilişki olması gerekiyor. Partinin sınıfın gerçeklen devrimci öncüsü olması gerekiyor. Koşullan belli bunun: 1- Parti, saflarında sınıfın en iyi temsilcilerini barındırmalı, 2- Bilinçli, özverili, çelikleşmiş komünistlerden bileşmiş olmalı, 3- Sınıfın tüm yaşamına ve sömürülenler yığınına çözülmez biçimde bağlanmış ve onlara mutlak bir güven aşılamış olmalı. Parti karşısında sınıf ve yığın değil, partiden korkutulan, parti içinde örgütlenmekten korkutulup uzak tutulmaya ve parti karşısında “kendi öz-örgütlenmelerinde” örgütlenmeye yöneltilen sınıf ve yığın değil, partisiyle birbirlerine sımsıkı ve çözülmez bağlarla bağlı, partisiyle arasında mutlak bir güven ilişkisi olan, öncülerinin otoritesinden başka otorite tanımayan bir sınıf ve yığın. Parti ancak böyle ilişkiler kurmayı başardığında adına layık olabiliyor ve ancak bu ilişkiler kurulduğunda proletarya diktatörlüğünü kurup sürdürmek başarılabiliyor.
Bırakalım, tebliğciler partiyle sınıf ve yığınları karşı karşıya koysunlar. Bırakalım, “doğrudan demokrasici” bu aydınlarımız, aydın özgürlükçülüğü peşinde, henüz komünizmin ilk evresinde, henüz daha işin en başında, kol ve kafa emeği, yöneten ile yönetilen, kır ile şehir arasındaki farklılıkların yanında sınıf farklılıklarının bile daha bir süre var olmaya devam edeceği koşullarda ütopyayla uğraşarak, denetim, görevden geri alma vb. yollarla ve sendikalar vb. kitle örgütleri ve doğrudan iktidar organı olan Sovyetler içinde işyerleri, köyler vb. birimlerde örgütlenecek sınıf ve yığınların yönetime aktif ve geniş olarak katılmalarının sağlanması için çalışma yerine, “öz-yönetim”, parti dışında (çünkü parti devlet aygıtından mutlak olarak ayrı olacak) ve karşısında yığınların doğrudan yönetimlerini savunsunlar. Partisiyle sınıfı ve yığınları birbirinden koparmaya çalışsınlar, bunun projelerini geliştirsinler. Onlara ve bu tür projelerden etkilenenlere Lenin’in “Sol” Komünizm’ini yeniden ve yeniden incelemeyi salık veririz. “İşçi sınıfının sınıf olarak iktidarı mı parti aracılığıyla iktidarı mı” – bu tebliğ tezi karşısında Lenin:
“Sadece sorunu ‘parti diktatörlüğü mü, yoksa sınıf diktatörlüğü mü? Liderlerin (parti) diktatörlüğü mü, yoksa yığınların (parti) diktatörlüğü mü? biçiminde koymak bile, inanılmaz ve umutsuzluğa yol açan bir fikir kargaşalığı anlamına gelir. Bu adamlar tamamen özgün bir şey keşfetmeye kalkışıyorlar ve düşüncelerini inceltmek isterken gülünç oluyorlar.”‘ (“Sol” Komünizm)
“Parti diktatörlüğü mü sınıf ya da yığın iktidarı mı?”, partiyle devletin ayrılığı mı birliği mi ve partiyle sınıf ve yığınlar arasındaki ilişki sorunu Lenin’in ayrıntılarıyla tanıştığı eski bir sorun olduğundan, tek sözcük bile eklemeden sözü Lenin’e bırakacağız:
“Yığınların sınıflara bölündüğünü herkes bilir; (…) ve sınıfların, genellikle, hiç değilse çoğunlukla, uygar modem ülkelerde siyasal partiler tarafından yönetildiğini ve siyasal partilerin de, genel kurul olarak en çok otorite ve etki sağlamış olan, en tecrübeli ve sorumlu görevlere seçim yoluyla gelen ve lider diye adlandırılan kişilerden meydana gelmiş, oldukça istikrarlı gruplar tarafından yönetildiğini herkes bilir.
“(…)
“(…) yığınların diktatörlüğünü (tebliğciler “yönetimi” diyorlar, “öz-yönetim” diyorlar, “doğrudan demokrasi” diyorlar- ÖD) liderlerin diktatörlüğü ile karşı karşıya koymak, gülünç bir saçmalıktır, avanaklıktır. İşin eğlendirici yanı, doğru fikirler taşıyan eski liderlerin yerine, (‘kahrolsun liderler!’ sloganı perdesi altında) son derece ahmakça ve karmakarışık şeyler yumurtlayan yeni liderlerin getirilmesidir. (Sınıf farklılıkları, bilinç farklılıkları vb. henüz proletarya diktatörlüğü döneminde devam edeceğine göre, öncünün, partinin devletten aynılığını ve sınıf ile yığınların doğrudan yönetimini savunan tebliğcilerimizin kendileri “yeni liderler” olarak ortada kalmayacaklar mı? Farklılıklar sürdüğünden yeni liderler gerekecek, eh, tebliğcilerimiz bu görevi, artık istemeye istemeye kabulleneceklerdir! -ÖD)
“Partinin gereğini ve disiplinin gereğini yadsımak, muhalefetin vardığı nokta işte budur. Ama bu, proletaryayı burjuvazinin yararına silahsızlandırmaya eşittir. Bu, küçük burjuvazinin, dağınıklık gibi, kararsızlık gibi, direnme gücü eksikliği gibi, birlik olmada, ortak çabada yeteneksizlik gibi yanlışlarını benimsemekten başka bir şey değildir; o yanlışlıklar ki, azıcık kışkırtılırsa, proletaryanın her türlü devrimci hareketini mahva götürür. Komünist partisinin gereğini yadsımak (Lenin’e göre, diktatörlüğünü sınıf o denli mutlaklıkla partisi aracılığıyla onun yönetiminin de gerçekleştirir ki, sınıfın sınıf olarak iktidarı demek ve diktatörlüğün parti aracılığıyla gerçekleştirilmesini yadsımak, partinin gereğini yadsımaktır- ÖD), kapitalizmin iflasının arifesinde sosyalizmin aşağı ya da orta aşamasına değil, en üst aşamasına atlamak demektir. (…) Sınıflar vardır ve varlıklarını sürdürmektedirler ve proletarya iktidara geçtikten yıllarca sonra da, her yerde, varlıklarını sürdüre çeklerdir. (…) Sınıflan ortadan kaldırmak, sadece büyük toprak sahiplerini ve kapitalistleri kovmak değildir -bizde bu, nispeten kolay oldu-, sınıfları ortadan kaldırmak demek, küçük meta üreticilerini de ortadan kaldırmaktır; oysa bunları kovamayız, bunları ezemeyiz, bunlarla iyi geçinmek zorundayız. Bunları değiştirebiliriz, yeniden eğitebiliriz (ve öyle yapmalıyız da). Ama çok uzun, çok yavaş ve çok özenli bir örgütlendirme çalışmasıyla bu yolda başarı sağlayabiliriz. Bu küçük üreticiler proletaryayı her yandan bir küçük burjuva havası içine hapsederler, proletaryayı etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar; bunlar, proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık gibi, bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş gibi küçük burjuvaziye özgü niteliklerin yer edinmesini sağlarlar. Buna karşı direnebilmek için, proletaryanın örgütlendirici rolünü (ki, bu onun başlıca rolüdür) başarıyla ve zafere kadar yerine getirmesini sağlayabilmek için, proletaryanın siyasal partisi, kendi saflarında sert bir merkezi yönetim ve disiplin hüküm sürdürmelidir. (O, tebliğcilerin örgütlenmesini teşvik elliği “işçi sınıfı bölüntüleri ve devrime dayanak diğer kesimler”den kaynaklanan “küçük burjuva havanın” proletaryayı etkilemesinin önüne geçmek ve bu etkileri kırmak ve proletaryanın örgütlendirici rolünü başarıyla gerçekleştirebilmesi için tek bir komünist partisinin gerekli olmasının ötesinde, proletaryanın tek bir merkezi ve disiplinli örgütlenmesinin gerekli olmasının ötesinde, bu tek parti de, merkezi ve disiplinli olmalıdır, tebliğcilerin tezi ve projesinin tersine kendi içinde eğitim ve bunların örgütlenmesi hakkını tanımalıdır – ÖD) Proletarya diktatörlüğü, eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı, kanlı ve kansız, şiddete başvuran, barışçı, askeri, iktisadi, eğitici ve idari (ama tebliğcilerimiz tüm idari tedbirlere karşı çıkıyorlar! – ÖD) inatçı bir savaştır. Milyonlarca ve on milyonlarca insandaki alışkanlık gücü, en korkunç güçtür. (Bırakalım tebliğcilerimiz bu alışkanlık gücünün, gündelik çıkarları temel alan partiler olarak örgütlenmesini teşvik etsinler, izlenmesi gereken Lenin’dir – ÖD) Savaşta çelikleşmiş bir parti olmadan, söz konusu sınıf içinde namuslu olarak ne varsa onun güvenini elde etmiş bir parti olmadan, yığının ruh haletini izlemesini bilen ve bunu etkileyebilen bir parti olmadan, bu savaşı başarıyla yürütmek olanaksızdır. (…) Proletaryanın partisinin demir disiplinini (özellikle diktatörlüğü sırasında) azıcık da olsa zayıflatan kimse, gerçekte, proletaryaya karşı, burjuvaziye yardım etmektedir.” (“Sol” Komünizm)
Ve 1920’de liderler, parti, sınıf ve yığınlar arasındaki ilişki ve bu ilişkinin bir ifadesi olarak proleter devlet mekanizmasının somutu üzerine Lenin’in yazdıkları:
“Liderler, parti, sınıf, yığınlar arasındaki ilişkiler ve öte yandan proletarya diktatörlüğünün ve onun partisinin sendikalara karşı tutumu, bugün bizde somut olarak şöyledir: Diktatörlük, Sovyetler içinde örgütlenmiş ve son kongresinde bildirildiğine göre (Nisan 1920), 611.000 üyesi bulunan Komünist (Bolşevik) Partisinin yönettiği proletarya tarafından gerçekleştirilmiştir. (…) Her yıl kongresini toplayan partiyi, kongrenin seçtiği 19 üyeden kurulu bir Merkez Komitesi yönetir; günlük çalışmalar, Moskova’da örgütlenme Bürosu ve Politbüro diye adlandırılan Merkez Komitesi tarafından seçilen ve her biri beş üyeden kurulu daha da sınırlı komiteler tarafından yürütülür. Bundan ‘oligarşi’nin en resmisi olduğu sonucu çıkar. (Varsın, “bürokratik” ya da “zümresel” diktatörlüğü Stalin’in kurduğunu iddia etsin troçkistler ve tebliğciler; Sovyetler’de ve Doğu Avrupa’da bugün birçoğunun yaptığı gibi ya Lenin’i eleştirip suçlayacaksınız, “bürokrasi” ile “oligarşi” ile sınıfın yerine partiyi, hem de en “oligarşik” tarzda geçirmekle ya da tezlerinizden vazgeçeceksiniz – ÖD) Ve bizim cumhuriyetimizde Partinin Merkez Komitesinin direktifleri alınmadan, hiçbir siyasal sorun ya da örgütlenme sorunu, bir devlet kurumu tarafından çözüme bağlanmaz. (Buna ne diyeceksiniz, tebliğci dostlar, ürpertici değil mi, Lenin’de partinin devletten “ayrılığı”nın nasıl bir şey olduğunu görüyor musunuz, proletarya diktatörlüğünde, o sizin “özgürlükçü” ütopyanızdan çok çok farklı olan Lenin’in diktatörlüğünde, proletaryayı ve devleti sadece parti de değil, partinin Merkez Komitesi yönetiyor, direktiflerle -en sıkı merkeziyetçilik ve disiplin. Bu işin bir yanı. Ve Lenin öte yanını anlatarak devam ediyor; – ÖD)
“Çalışmalarında parti, son kongre verilerine göre (Nisan 1920) bugün 4 milyondan çok üyesi olan ve resmen partisiz bulunan sendikalara, doğrudan dayanır. Gerçekte sendikaların büyük çoğunluğunun yönetici kurumlarının tümü ve başta Rusya Sendikalar Merkezi ya da Bürosu (Rusya Sendikaları Merkez Şurası) komünistlerden kuruludur ve partinin bütün direktiflerini uygular. Böylelikle elde edilmiş olan, resmen komünist olmayan daha esnek ve daha geniş olan çok güçlü bir proleter aygıtıdır, partiyi sınıfa ve yığınlara sıkı sıkı bağlayan ve partinin yönetimi altında sınıf diktatörlüğünü gerçekleştiren bir aygıt. (Demek ki, sınıfla parti ve sınıfın sınıf olarak diktatörlüğüyle parti aracılığıyla diktatörlüğü birbirinin karşıtı şeyler değil; diktatörlük sınıfın diktatörlüğü, ama partinin yönetiminde, parti aracılığıyla uygulanıyor, parti, bu diktatörlüğü, kuşkusuz sınıfın adına ya da kendisini sınıf yerine koyup proletaryayı pasif bir sürü kılarak değil, sınıf ve sınıfın yığınsal örgütleriyle sıkı sıkıya bağlanarak, onlar için eriyerek, sınıfının başında yönetiyor; sınıf, diktatörlüğünü, partisinin yönetiminde gerçekleştiriyor. Partinin sınıfın öncüsü, öncü müfrezesi olmasının daha doğal bir sonucu olabilir mi? – ÖD) Sendikalarla en sıkı bağlar kurulmadan, sendikaların enerjik desteği olmadan, sadece iktisadi kuruluşta değil, ama aynı zamanda askeri örgütlenmede de, sendikaların feragatle çalışmaları olmadan, besbelli ki, iki buçuk yıl değil, iki buçuk ay bile ülkeyi yönetemezdik. Pratikte böyle sıkı bağların çok çeşitli ve çapraşık bir propaganda ve bilinçlendirme çalışmasını gerektirdiğini (…) sık sık konferanslar gerektirdiğini, (…) burjuva demokrasisinin ideolojik savunmasından (Tebliğcilerinki gibi – ÖD), sendikaların ‘bağımsızlığından’ (proleter devlet iktidarı karşısında bağımsızlık!)  Tebliğciler trotskizm yolunu tuttuklarından beri Lenin’den çoktan vazgeçtiler, sadece bunu açık söylemiyor, şimdilik Stalin suçlamasıyla yetiniyorlar; yoksa tebliğde tam bir Lenin eleştirisi olarak şunlar yazılı: “Tarihsel deneyim göstermiştir ki, işçi meclisleri iktidarından, yani devletten ve aynı zamanda partiden de bağımsız, işçi meclislerinin kararlarına ve yönetimin olası keyfiliğine karşı bir denetleme organı olarak sendikalar, gereklidir.” Bunlar, bu sendikalar işçi örgütleri olamaz, tebliğ, “aydınlar sendikası” ya da “yazarlar birliğinden söz ediyor olmalı “sendika” diye! Ne tür işçi örgütü olabilir bu “sendikalar?” İşçi sınıfının Öncüsü olan partisinden, iktidarı olan Sovyetler ya da meclislerinden, devletten, proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesinden “bağımsız” “sendikalar”! Bunları parti, Sovyetler ve sendikalar ya hepsi birden işçi örgütleridir ve burjuvazi üzerindeki zaferin gereklerini karşılamak üzere en sıkı şekilde birbirlerine bağlıdırlar, bağımlıdırlar, tümü, proletarya partisinin yöneliminde tam bir merkeziyetçilik ve disiplinle tek bir bütünsel proleter aygıtın tamamlayıcı parçalarıdır ya da bu parçaların da, partinin devletin, sendikaların proletarya ile bir ilgileri yoktur, Tebliğciler açısından doğru olan, ikincisidir. Onlar “tam bağımsızlıkçı”dırlar. -ÖD) proleter disiplinin vb. baltalanmasına kadar tebliğcilerimizde disiplin, aranacak, aranıp bulunabilecek şey değildir, tam bir aydın “özgürlükçüsüdürler -ÖD) her türlü karşı devrimci hilelere başvuran Menşeviklere karşı, kesin bir savaşı gerektirdiğini anlamak kolaydır.
” ‘Yığınlar’ ile bağlantı kurmanın sendikalar aracılığıyla yeterli olmadığını kabul ediyoruz. Pratik, bizde, devrim sırasında, bütün olanaklarımızla korumaya, geliştirmeye ve genişletmeye çalıştığımız bir kurumu yaratmıştı: Bu, bize, yığınların ruh halini gözleme, yığınlara yaklaşma, onların gereksinmeleri karşılama, içlerindeki en iyi unsurları devlet görevlerine çağırma vb. olanağını sağlayan partisiz işçi ve köylü konferanslarıdır. Devlet Denetim Halk Komiserliğini, “İşçi ve Köylü Denetlemesi” olarak yeniden örgütlendirmeyi hedef tutan son bir kararname, bu partisizler konferanslarına, birçok işleri yeniden gözden geçirecek olan devlet denetleme hizmetleri üyelerini seçme hakkını tanıyor.
“Bundan başka, bilindiği gibi, bütün parti çalışması, meslek ayrımı yapmaksızın, emekçi yığınları bağrında toplayan Sovyetler aracılığıyla yapılmaktır. (Ne kötü! Parti bir türlü Sovyetleri, tebliğdeki meclisleri devlet aygıtını ve “doğrudan demokrasiyi” gerçekleştirmek üzere “kendi” “öz” ve “bağımsız” örgütlerinde örgütlenmesi projelendirilen sınıfı ve yığınları rahat bırakmıyor! – ÖD) Bölge Sovyet kongreleri, burjuva dünyasının en iyi demokratik cumhuriyetlerinde bile şimdiye kadar görülmemiş olan ölçüde demokratik bir kurumdur (tebliğcilerimiz soracaklardır: En başta bu Sovyetler sadece emekçilere açık olduğuna göre, burada demokrasi sınırlandırılmış ve kısıtlanmış olmuyor mu ve devlet kurumlan partinin direktifi olmadan siyasal ve kültürel sorunları çözüme bağlayamadığına göre, bu Sovyetik devlet örgütü nasıl olur da demokratik olabilir? Ne yapalım ki, proleter demokrasisi, sosyalist demokrasi bu işte. Size göre değil, disipline gelmeyen, burjuva parlamentoculuğu hayranı “saf’ ve “doğruda demokrasici” aydınlara göre değil. ÖD) Partinin çalışmalarını büyük ve sürekli bir dikkatle izlemeye çalıştığı bu kongreler aracılığıyladır ki ve aynı zamanda köylere, orada çeşidi görevleri doldurmak için bilinçli işçileri durmadan yollamak suretiyledir ki, proletarya, köylülüğe karşı yönetici rolünü yerine getirmektedir, kent proletaryasının diktatörlüğü gerçekleşmekle, zengin köylülere, burjuvalara, sömürücülere, spekülatörlere vb. karşı sistemli bir savaş yürütülmektedir.
” Yukarıdan bakıldığında, proleter devlet iktidarının, diktatörlüğün pratikle uygulanması bakımından, genel mekanizması böyledir, Okurun, bu mekanizmayı tanıyan, küçük illegal gruplardan başlayarak yirmi beş yıl içinde doğup geliştiğini görmüş olan Rus Bolşevik’ine, niçin bütün bu ‘tepeden inme’ diktatörlük mü yoksa ‘tabandan gelme’ diktatörlük mü konusunda, liderler mi yoksa yığınlar mı vb. konusunda tartışmaların, örneğin insan için sol bacağının mı yoksa sağ kolunun mu daha gerekli olduğu konusundaki bir tartışma kadar çocukça ve gülünç göründüğünü anlayacağı umulabilir.” (“Sol” Komünizm)
Bu tartışma, bizim tebliğcilere çocukça ve gülünç gelmediği gibi, bu gülünçlük durumunu anlayabileceklerini ummak da beyhudedir. Onlar ne küçük illegal gruplardan başlamışlardır ne de Bolşevikler gibi sınıf içinde çalışmadan. “Sol bacak değil sağ kol” diye düğün salonlarında, Kuruçeşmelerde tartışıp duruyorlar. Özgürlük ve demokrasi talep etmekle, ama kendi özgürlükleri için olsun mücadele etmemekle, sınıf mücadelesinden kopuklukla karakterize oluyorlar.
Şimdi, tartışmaların ayrılık noktalarını netleştirdiği gerekçesiyle “bölüntüleşiyorlar”. Bölündüklerini ilan ettiler. Uzun tartışmaların kazanından, ayrılık noktalarının netleşmesinin yanında, “sosyalistlerin birbirlerini meşru görüp tartışabildikleri “demokratik ortam”ın yaratılmasıymış! Bu tartışmalardan proletarya, sınıf mücadelesi ve devrim bir şey kazanmadı; sınıf mücadelesinin dışına düşmüş ve zaten çoğu öteden beri bir baltaya sap olamamış, birbirinin derdinden anlayan bir olumsuz elit, bir yeni liderlik iddiasında olan gruplaşma başlıca eteklerindeki “Stalin’e sövgü” taşlarını döktü, bir şeyler yapıyor göründü, on yıllardan beri düşü kurulan kendinden menkul “birleştiricilik misyonu”nu bir kez daha deneyden geçirdi, bölüşülecek yeterli parsa toplanamayınca duyumsuzlukla girişimin sürdürülmesinden vazgeçildi. Yasa dışı devrimci ve Marksist örgütler rağbet etmemişlerdi, Dev-Yol gelmemişti; TBKP, TSİP ve benzerleriyle birleşilse yalnızca, kaybedilecek şeyler vardı, görüntü kurtarılamazdı. Kuruçeşmeciler aslında geç kalmışlardı, belki üç-beş yıl önce birleştirmeye ve değerli projeleriyle sol “kamuoyu”nu etkilemeye girişselerdi, ortalık henüz sakin ve devrimciler genellikle dağınık olduğu için belirli bir başarı sağlayabilirlerdi. Sağlık olsun! Uygun koşullarda belki beş-on yıl sonra, umut bu, girişimlerini yenileyebilirler ve belki bu kez başarılı olabilirler.
Tebliğlerin okurlarının kolaylıkla görebileceği gibi, tebliğlerdeki tüm tez ve görüşlerin eleştirisine yer vermedik. En iddialı oldukları ve belirli bir çevreyi, daha çok aydın eğilimleri ve önemli ölçüde Dev-Yol ve Kurtuluş geleneğinden gelenleri etkileme durumunda olan “sosyalist demokrasi”ye ilişkin “özgürlükçü” tezlerin eleştirisiyle sınırladık kendimizi. Çok yer tutuyor. Gerekli olduğunu düşündüğümüzde eleştirilerimizi sürdürürüz.

Haziran 1990

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑