Bir buçuk yılda dördüncü seçime doğru!

Türkiye, tarihinde görülmedik biçimde, 7 Haziran 2015’te yapılan seçimin üstünden altı ay bile geçmeden, yeni bir seçime gidiyor.

Adına ister “erken seçim”, ister “tekrar seçim” diyelim¹, Cumhurbaşkanı ve AKP 7 Haziran 2015 Seçimi’nin sonuçlarını tanımayarak, ülkeyi yeni bir seçime sürüklemektedir.

Böylece AKP, 13 yılık iktidarı boyunca, “demokrasi”yi ve “milli irade”yi seçim sandığa indirgeyip, seçim sandığını kutsal bir nesneye dönüştürürken, 7 Haziran Seçimi’nin “kaybedeni” olunca sandıktan çıkan sonucu tanımamakta tereddüt göstermedi.

Böylece AKP’nin “sandık” ve “millet iradesi”ne dair propagandasının gerçekte “takiye”, demagojik bir propaganda olduğu bu vesileyle bir kez daha ortaya çıktı.

Ve AKP, 13 yıllık iktidarı boyunca düzenle öyle bütünleştirmiştir (düzeni kendisileştirirken kendisini de düzenle bütünleştirmiştir) ki, seçimle gelen, seçimi kendi iktidarını güçlendiren bir dayanak sağladığı ölçüde yücelten, ama seçimle iktidardan gitmeyi hazmedemeyecek (kabul edemeyecek) bir parti haline gelmiştir. Bu yüzdendir ki, AKP, 7 Haziran Seçimi’nde ortaya çıkan ve Erdoğan’a başkanlık, AKP’ye tek başına iktidar vermeyen “millet iradesi”ni reddetmiştir.

Şu anda “sathı mailine” girdiğimiz seçim süreci, başında Cumhurbaşkanıyla AKP’nin 7 Haziran Seçimi’nin sonuçları tanımaması nedeniyle sürüklenilen bir süreçtir.

Erdoğan’la AKP Hükümeti, aylardır yapılan tartışmalarda da tartışılmaz biçimde açığa çıktığı gibi, erken seçime; “çatışmasızlık durumunda” değil, ama “çözüm süreci”ni buzdolabına koydukları koşullarda götürmek istemektedirler. Çünkü AKP, barışçıl koşullarda seçime gitmenin HDP’yi güçlendirdiğini ve barajı aşmasına yol açtığını düşünmektedir. Dolayısıyla Erdoğan’la AKP, çatışmalı, siyasi gerilimin had safhada olduğu bir seçim sürecinde, istikrarsızlıktan korkan halk kesimlerinin kendilerine sarılacağını düşünmektedir. Ve eğer, “savaş ve savaş politikalarına hayır” diyen Türkiye’nin barış güçleri önünü kesemezse, Cumhurbaşkanı ve AKP, 1 Kasım’da; savaş uçaklarının sınırın iki tarafını da bombaladığı, her gün cenazelerin geldiği, polis ve askerin operasyonlarıyla kentlerde fiili sıkıyönetim koşullarının uygulandığı bir ortamda seçimi dayatmaktadır.²

ÜÇ SEÇİMİN ARDINDAN DÖRDÜNCÜSÜ!

1 Kasım 2015’te yapılmasına karar verilen “erken seçim”, 30 Mart 2014’te yapılan Yerel Seçim’den bu yana geçen bir buçuk yıl içinde halkın dördüncü kez sandık başına gitmesi olacaktır.

30 Mart 2014’te yapılan Yerel Seçim’i AKP, yüzde 43-45 (Partiye verilen İl Genel Meclisi’ne verilen oylarda yüzde 43, belediye başkanı adaylarına verilen oylarda yüzde 45) oranında oy alarak “başarıyla” tamamlarken, Erdoğan da, 10 Ağustos 2014’te yapılan seçimde yüzde 52’ye yakın oy alarak, ilk turda Cumhurbaşkanı seçilmeyi başarmıştı.

Ama bu seçimler, tek başına ele alındığında, sonuçları itibariyle AKP için başarı gibi görünürse de; gerçekte, AKP’nin, 12 yıllık iktidarı boyunca her seçimde oylarını yükselten bir parti olmaktan giderek oyları düşen bir parti çizgisine çekildiğini, dolayısıyla AKP’nin bu seçim zaferlerinin aslında birer “Pyrus zaferi” olduğu, Özgürlük Dünyası’yla Evrensel’de çıkan yorum ve değerlendirmelerde ifade edilmişti. Dahası bu yayınlarımızda, Yerel Seçim, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 7 Haziran Seçimi’ni aslında tek bir seçim süreci olarak değerlendirmenin daha doğru sonuçlar vereceğine, gerek 30 Mart, gerekse 10 Ağustos seçimleri öncesi ve sonrasında dikkat çekilmişti. Çünkü, sürecin sadece sandıktan çıkan sonuçlarla açıklanamayacağı, ama 13 yıllık AKP iktidarı tarafından domine edilen geleneksel siyasi saflaşma zemininde;

1-) AKP’nin ve Hükümetinin, artık giderek daha geniş kitlelerin algısında da ülke sorunlarına yanıt vermeyen/veremeyen bir parti ve hükümet haline gelmesi,

2-) Ama geleneksel muhalefetin de AKP iktidarına son verecek bir gücü bir araya getirememesinin “bu muhalefetin AKP ile başa çıkamayacağı” duygusu oluşturmasına yol açması,

ortaya çıkan çelişkinin çözülmesini olanaksızlaştırıyordu.

7 Haziran Seçimi’ne ekonomi politikaları, iç ve dış politikası çökmüş AKP Hükümeti’yle gidildi. Ve toplumun ilerici demokrat kesimleri, Kürtler, Alevilerin, emekçilerin ileri kesimleri, aydınlar, demokratlar… gibi kesimler, HDP’nin şahsında, AKP ile başa çıkacak bir dayanak buldular. HDP, başta AKP olmak üzere ve sistem partileri karşısında ciddi bir muhalefet odağı olarak girdiği seçimden en başarılı ve 12 Eylül Cuntası’nın koymuş olduğu seçim barajını halkın oylarıyla yıkan bir parti olarak çıktı. Daha da önemlisi, HDP, Erdoğan’ın “başkanlık hayalleri”yle birlikte AKP’yi tek başına iktidara getiren kolay seçim zaferlerinin sonunu getirdi.

Ve elbette, 7 Haziran Seçimi, CHP ve MHP’nin müzmin muhalefet çizgilerinin de desteği ile oluşmuş AKP’nin seçimde yenilemeyecek bir parti olduğu önyargısını yıkarken, bunun yarattığı demoralizasyona da son verdi!

Böylece 7 Haziran Seçimi, ülke sathında siyasetin yeniden biçimlenmesi açısından, geleneksel partilerin yönetimlerinden gelen baskılara karşın önemli sayıda bir kesimin HDP’ye oy vermeye yönelmesi ve AKP’nin “sihri”nin bozulmasıyla son derece önemli gelişmelerin önünü açtı.

7 Haziran Seçimi’nin sonuçlarının AKP tarafından tanınmayarak, yeniden bir seçimin zorlanması, elbette ki, 7 Haziran Seçimi’nin bu önemli kazanımlarını ortadan kaldırmadı; kaldırmayacaktır da. Tersine, bu kazanımlar iyi değerlendirilirse, “tekrar seçim”in AKP ve Cumhurbaşkanı için, “keşke yapmasaydık” diyecekleri yeni bir hüsrana yol açacak taşları döşediğini de söyleyebiliriz.

SİYASET ALANINDA NE OLUYOR?

Seçim süreçleri, elbette ki, siyasi gelişmelerin en çok tartışıldığı dönemlerdir. Ve seçimde gündemi sürükleyen konular son derece popüler olabilmektedir. Bu yüzden de seçimle ilgili sıcak tartışmanın günlük basın ve TV üstünden yürütülmesi daha tercih edilirdir. Bu yüzden, burada, Özgürlük Dünyası’ndaki bu yazıda, sorunun bir başka boyutunu, halk yığınlarının geleneksel düzen partileri etrafındaki saflaşmasının çözülmeye başlaması ve yeniden saflaşmasına ilişkin son yıllarda ortaya çıkan (Gezi direnişinden beri diyebiliriz) gelişmeleri ele alacağız. Böylece erken seçime giderken çalışmamıza ışık tutacak, bu çalışmanın içeriğine ve bu çerçevedeki görevlerimize dair en azından bazı sonuçlar da çıkaracağız.

Sorunu genel bir yaklaşımla ele alırsak, söylenenler daha anlaşılır olacaktır.

Şöyle ki; Türkiye toplumsal olayların gelişmesi ve diğer bir deyişle sınıflar mücadelesinin en sert biçimlerinin de yaşandığı, olayların, birbirinin içine girdiği kadar, bazen de tam tersine, bir olayın tüm diğer gelişmelerden bağımsızmış gibi seyrettiği duygusu uyandırdığı, ama her halükârda mücadelenin son derece yüksek düzeyde seyrettiği bir ülke. Belki de bu konuda dünyanın en dikkate değer ülkesi.

Bu nedenledir ki, hemen her dönem; o dönem içindeki şu ya da bu her önemli gelişmeyi alıp, olup biteni onun etrafında açıklamak için sayısız veri sunmaktadır. Hele de, söz konusu olan, sınıflar mücadelesinin silahlarla yürütülmesinden seçimlere kadar geniş bir yelpaze içinde sayısız mücadele biçiminin bir arada geliştiği bir alan olan siyaset alanı olduğunda, 2011 Seçimi’nden bu yana akmakta olan gelişmelere bakıldığında, “yarını da belirleyecek olan dönemin ayrıcı özelliği nedir?” sorusuna yanıt vermek, olup bitenin daha anlaşılır olması için önemlidir. Ama özellikle bugün, bir erken seçime de gidildiği şu günlerde, sınıf partisi ve Türkiye’nin demokrasi güçleri açısından bu sorunun yanıtını, tekrar da olsa vermek, buradan görevler çıkarmak daha da önemlidir.

Bu sorunun yanıtı Özgürlük Dünyası’nın önceki sayılarında da söz konusu edilmiş, bunun önemine dikkat çekilmişti, ama yeni koşullarda sorunun yanıtını vermek, çıkarılan görevleri yenilemek, bu “erken seçim” vesilesiyle olmaktan da öte, görevlerimizi daha ileri bir bilinçle yerine getirmek için ayrı bir anlam taşımaktadır.

Bu soruya, yayınlarımızda, Gezi Direnişi’nin ortaya koyduğu gelişmeler ve sistemin has partisine de dönüşen AKP’nin politik ömrünü tamamlayan bir aşamaya gelmesini de dikkate alarak; AKP başta olmak üzere geleneksel siyasi odakların çözülerek, bunların bloke ettiği halk yığınlarının kendi talepleri etrafında yeni siyasi tercihlere yöneleceği bir döneme girildiği, dolayısıyla içinden geçilen dönemin “Türkiye’de siyaset alanının yeniden biçimlendiği bir dönem olduğu, asıl geleceğe devrolan gelişmenin bu olacağı” biçiminde yanıt vermiştik. Ki, 7 Haziran seçiminde, bu saflaşmaya; çözülmenin AKP’de 10 puana yakın kayba yol açarken, CHP’de milliyetçiliğin önemli ölçüde güç kaybetmesi ve CHP tabanı üstündeki milliyetçi hegemonyanın önemli ölçüde yıkılması, HDP’de ise parti ile seçime girilmesi için atılan adımlar ve barajı yıkma girişimine halk yığınlarından beklenenden de yüksek düzeyde yanıt verilmesi biçiminde yansıdığına tanık olduk. Öyle ki, HDP’ye yönelik bu destek, çeşitli partilerin ya da toplumsal kesimlerin üst yöneticilerinden gelen “HDP’ye destek vermeyin” çağrılarına karşın, bu odakların mensuplarının önemli bir kesimi HDP’ye oy vererek, bu yeni saflaşmada öne çıkmışlardır.

Geleneksel siyasi sistemdeki bu çözülmeyi, Tayyip Erdoğan her ne kadar “eski sistem çöktü” diyerek, “Başkanlık sistemi” iddiasının dayanağı yapmak, dolaysıyla sistemi ileriye doğru aşmak yerine geriye doğru “restore etmek” biçiminde ele alıyorsa da, gerçekte Erdoğan, partisine karşı her eleştiri ve muhalefeti “darbe girişimi”, “komplo” gören bir “öz savunma” çizgisine çekilerek, statükoyu savunmada en gerici mevziyi tutmakta, özgürlükleri kısıtlamayı esas alan bir çizgide durmaktadır. Ki, bu, AKP ve Erdoğan için, kendilerine oy veren seçmen kitlesini tutmakla sınırlı bir mevziye çekilme demektir.

SİYASETİN YENİDEN ŞEKİLLENMESİNİ ETKİLEYEN GELİŞMELER

Kuşkusuz ki, hiçbir değişim, bir anda gökten düşmüş ya da yerden fışkırmış gibi oluvermez. Tersine her gelişme, her önemli değişim; küçük değişimlerin birikmesinin (nicel değişimlerin) sonucu olur, küçük değişimler yeterince biriktiğinde, değişim bir anda gözle görülür biçimde gerçekleşir.

Toplumsal mücadelelerde de, mücadelenin belli bir aşamasında meydan gelen “patlamalar”, büyük toplumsal olaylar, önceki küçük birikimlerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Ama biz gelişmeleri (sonsuz sayıdaki küçük değişimleri) açıklarken, her gelişmeyi, her olayı ayrı ayrı olarak ele almaya kalkarsak, bunun sonu yoktur. Bu yüzden toplumsal gelişmelerdeki başlıca değişimleri açıklarken, toplumsal mücadelede süreci “belirleyen” büyüklükteki değişimlere bakarak, onların yarattığı etkileri irdeleyerek, bir fikre varabiliriz.

Biz de, burada, halk yığınlarını etkisi altında tutmakta olan geleneksel siyaset saflaşmasının çözüldüğü ve siyasetin yeniden saflaştığı biçimindeki saptamamızı açıklamak için, üç önemli olayın yarattığı etkiler üzerinde duracağız.

Bunlardan birincisi, “Gezi Direnişi”, ikincisi 6-8 Ekim Olayları, üçüncüsü ise; siyasetin yapılanmasında henüz doğrudan sonucu olmayan, ama geleceğe dair verdiği mesajla bu değişimin asıl gerçekleşeceği alandaki gelişmelerin habercisi olan geçtiğimiz Mayıs ayının ortasında başlayan ve sonraki bir ayı kapsayan on binlerce metal işçisinin Direnişi’dir.

‘GEZİ’DEN 6-8 EKİM DİRENİŞİ’NE!

2013 Mayıs’ı sonunda başlayarak, Haziran ayı boyunca süren ve merkezinde Taksim Gezi Parkı Direnişi’nin yer aldığı, ama yurt sathında her toplumsal kesimden kitlelerin katıldığı geceli gündüzlü süren ve resmi rakamlara göre bile dört buçuk milyon kişinin katıldığı “Gezi Direnişi”, bir yanıyla da 7 Haziran Seçimi’nde “sandık”ta ortaya çıkın tablonun başlangıcıydı dersek, bir abartı yapmamış oluruz.

Şöyle ki; “birkaç ağaç” diye ifade edilen bir “çevre sorunu” olarak başlayan, ama AKP’nin halkın özel yaşamına müdahalesine, keyfiliğe, Erdoğan’ın diktatörlük heveslerine, özgürlükleri sınırlayan politikalarına tepki olarak yayılan, demokrasi ve özgürlük taleplerinin öne çıktığı “Gezi Direnişi” AKP’nin imajını tamir edilemeyecek biçimde yaralamıştır.

17-25 Aralık’ta orta çıkan yolsuzluk ve rüşvet skandalı AKP Hükümeti’nin ve AKP’nin içinde nelerin döndüğünü, partizanlık, cemaat ve AKP arasındaki kirli ilişkileri ortalığa serdi.

Erdoğan, bu damgalı-mühürlü rüşvet, yolsuzluk, kara para ilişkilerini “karanlık güçlerin Hükümete yönelik bir komplosu”, “Hükümete karşı bir darbe girişimi” olarak suçlayarak, kendisini bu rezil ilişkiler içinden sıyırmaya çalışırken, aynı zamanda 17-25 Aralık skandalıyla Gezi Direnişi’ni aynı komplonun parçaları olarak gösterip, karşı bir kampanya başlatarak, 30 Mart 2015 Yerel Seçimi’ne girdi.

Gerek 30 Mart’taki Yerel Seçim’de, gerekse 10 Ağustos’taki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan ve AKP propagandası, bu “komplo” ve “darbe” propagandası üstünden, seçimi, kendisine oy veren kesimler açısından bir “öz savunma”ya dönüştürerek, savuşturmaya çalıştı. Bunda da nispeten başarılı oldu.

Ama bu “başarılar”, gerileyen bir partinin ve onun liderinin “başarıları”ydı ve asıl özelliği de buydu.

Nitekim, oylarının öteki partilerle kıyaslanması bir yana bırakılarak bakıldığında, gerçekte her seçim kampanyasında AKP’nin inandırıcılığının daha azaldığı, AKP’ye oy veren kesimlerdeki seçim coşkusu ve kazanma azminin eksildiği görülür. Bunu, Erdoğan, 7 Haziran seçim kampanyasının son günlerinde açıkça itiraf etmişti.

Bugünden bakıldığında şu açıkça görülmektedir ki, “Gezi Direnişi”;

1-) AKP’nin yenilmez, ona karşı çıkılmaz olduğu imajını yıkarken, AKP’de büyük bir özgüven yıkımına, demoralizasyona yol açmış, AKP’nin inandırıcılığı önemli ölçüde yara almıştır. “Gezi”yle birlikte AKP’nin en dinamik gücü olan kadın ve genç desteğinin azalma eğilimine girmesinin yolu açılmıştır ki; 7 Haziran Seçimi bunu açıkça ortaya koymuştur. Bu da, AKP’de güç gördüğü için onun etrafında toplanan kesimlerden başlayarak yayılan ve giderek daha belirgin hale gelen “çözülme”nin dayanağı olmuştur.

2-) AKP’nin CHP ve MHP’nin düzen içi muhalefeti karşısında kolay zaferlerinin sonucu olarak aydınlar ve ilerici siyasi çevrelerde yayılmış olan “bu halktan bir şey olmaz”, “bu gençlik kuşağı kayıp kuşaktır” düşüncesi ve duygusu önemli ölçüde yıkılmış, demokrasi güçleri açısından yüksek bir moralle mücadeleye devamın imkanları artmıştır.

3-) Daha önce birbirinden tamamen yalıtılmış olan Kürtlerle laiklik, inanç özgürlüğü talepleri etrafında mevzi tutmuş Alevilerin mücadelesini yakınlaştırırken, CHP içindeki özgürlüklerden, demokrasiden yana tutum alan kesimleri cesaretlendirmiş, Kürt siyasi güçleri ile CHP’nin bu kesim arasında yakınlaşmanın önünü açmıştır.

Toplam açısından bakıldığında, Türkiye’de 1950’lerden beri düzen partiler etrafında, babadan atadan gelen alışkanlık ve önyargılarla oluşan siyasi saflaşmanın aşılarak, daha önce bir araya gelmeyen/gelemeyen güçlerin, kendi talepleri etrafında hareket ettikleri ölçüde bir araya gelebilecekleri, Gezi Direnişi sırasında açıkça görülmüştür. Örneğin Kürt siyasi güçlerinin taraftarlarıyla, kendisini Kemalist gördüğü için Kürt sorununa (Kürtlere) soğuk bakan çevrelerin ve Alevilerin, kendi talepleriyle hareket ettiklerinde, Kürtlerle aynı kulvarda yürüdükleri, yürümek durumunda oldukları, Gezi eylemleri sırasında gözle görülür biçimde somutlanmıştır.

Önceki iki seçim üstünden çok belli belirsiz biçimde süren siyasetteki bu yeniden saflaşma, 7 Haziren 2015 Seçimi’nde kendisini daha ileriden ortaya koyarak, Gezi Direnişi’nde ortaya çıkan eğilimlerin daha da yaygınlaşması, bu çevrelerin önemli bir kesimin HDP’ye oy vermesi, bazı çevrelerin daha ileri gidip HDP ile ittifak yaparak HDP listelerinden seçime girmeleri,… azımsanmayacak bir kitlenin de kendi partilerinin liderliklerinin aksine çağrılarına karşın HDP’ye oy vermesi, Gezi ile başlayan bu yeni saflaşmanın geldiği yeri göstermesi bakımından önemli işaretlerdir. Yine, CHP çevresinden pek çok aydının, akademisyenin yanı sıra CHP milletvekillerinden de azımsanmayacak sayıda milletvekilinin Barış Bloku’nda yer almaları ve Barış Bloku’nun faaliyetlerine aktif destek veren bir çizgiye girişmiş olmaları, bu yeni saflaşmanın CHP içinde yansıyan boyutunu da göstermektedir.

Ülkedeki siyasi saflaşmanın yeniden biçimlenmesinde, Kobanê savunması etrafındaki mücadelenin zirvesi olan 6-8 Ekim mücadelesinin ayrıca bir önemi olduğunu söyleyebiliriz.

Gerek bölgede IŞİD’in saldırıları üstünden bölge haritasının yeniden çizilmesini zorlayan gelişmeler, Kürt güçlerinin IŞİD’e karşı insanlık değerlerini savunan tek aktif güç olarak sahneye çıkması, Batı Kürdistan’daki özerk Kürt kantonları (Rojava), Kobanê merkezinde IŞİD’e karşı verilen mücadelenin tüm dünyada yarattığı büyük yankı ve insanlığın ileri değerlerini savunan güçlerin Kobanê ile dayanışmaya girmeleri,… Kobanê etrafında bir “insanlık cephesi” oluşturmuştu. Bu süreçte Türkiye, Batı Kürdistan Kürt kantonlarının yıkılması anlamına geleceğini varsayarak, Kürtlerinin yenilgisi ve Kobanê’nin IŞİD’in eline geçmesini öngörüp, IŞİD’ten yana bir tutum aldı. AKP Hükümeti’nin bu tutumu, bir yandan Türkiye Kürdistan’ında, öte yandan Türkiye’nin demokrasi güçleri arasında büyük bir tepkiyle karşılandı. 6-8 Ekim’de bölge illerinde had safhaya çıkan protestolarda 45 sivil hayatını kaybederken, bir ayaklanmaya doğru evrilen tepkiler karşısında Hükümet geri adım atarak, Kobanê’ye yönelik kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. Kürt düşmanlığının apaçık ortaya çıktığı Hükümetin bu tutumu, Kürtlerin AKP “tabanı” durumundaki dini etki altındaki kesimleri tarafından da öfkeyle karşılandı. Ve, bu kesimin AKP’den kopması ve HDP’ye yakınlaşmasının önündeki son engelleri de çökertti.

Kuşkusuz ki, son 30 yıllık mücadelesi içinde, Kürt halkı, çeşitli düzen partilerinin etrafındaki bölünmüşlüğünü aşmada çok önemli mücadeleler vermiş, çok önemli aşamalar kat etmiş, pek çok sivil itaatsizlik eylemleriyle Kürt halkının bilinci oldukça ileri bir çizgiye taşınmıştı. Bu yüzden de, Kobanê savunmasına yönelik, bölge illerinde olduğu gibi, batı illerini de kapsayan eylemleri, bu 30 yıllık özgürlük mücadelesiyle bağlantısı içinde, onunla birlikte anlamak gerekir.

Ancak şunu da görüyoruz ki, 6-8 Ekim’de zirvesine çıkan ve AKP Hükümeti’ni “bir ayaklanmaya dönüşecek” korkusuyla derhal tavır değiştirmeye ve Kobanê’ye yönelik, IŞİD lehine alınan ambargoyu kaldırmaya zorlayan mücadele; Kürt halkının bilincinde derin izler bırakmış, bölgede giderek güç kaybetse de, uzun yıllardır HDP ve PKK ile rekabet içinde olan hatta, “HDP ne oluyor, bölgenin de asıl partisi benim, şu kadar Kürt kökenli milletvekilim var!” diyerek böbürlenen AKP’nin Kürt muhafazakar kitleleri üstündeki etkisine son darbeyi vurarak, onun bölgedeki bu etkisini çok geriye itmiştir.

Nitekim, 6-8 Ekim direnişi, AKP’nin Kürt muhafazakar kesimleri içindeki itibarına son darbeyi vuran bir dönüm noktası olurken, aynı zamanda, 7 Haziran Seçimi’nin bilinen sonuçlarının ortaya çıkmasına yol açan kilometre taşlarından birisi de oldu.

Elbette ki, 6-8 Ekim’de zirvesine çıkan mücadele, sadece Kürt kitleleri içinde hala AKP etkisi altındaki oldukça geniş bir kitlenin AKP’den kopuşunu getirmekle de kalmadı, ülke çapında aydınlar, demokratlar, ilerici demokrat çevreler üstünde de moral ve motivasyon bakımından önemli sonuçları oldu. Ve elbette, bütün bu gelişmeler, AKP içinde ve çevresinde ise demoralizasyon ve Erdoğan’ın seçim sürecinde itiraf ettiği gibi, “çalışmada rehavet ve hevessizliğe yol açan” bir ruh halinin oluşmasında rol oynayan önemli etkenlerden birisi, belki de birincisi oldu.

Bu yüzdendir ki, 6-8 Ekim serhıldanı (elbette öncesinde ve sonrasındaki “Kobanê Direnişi” olarak tanımlanan bir dizi eylemin zirvesi olarak); AKP’nin tabanındaki Kürt bileşeninin önemli bir bölümünün AKP’den koparıp HDP’ye yaklaşmasının yolunu açarak, Türkiye’de siyasetin yeniden saflaşmasında önemli bir gelişme olarak görülmeyi hak eden bir direniş olmuştur.

METAL DİRENİŞİ ‘SİYASİ SAFLAŞMA’NIN NERESİNDE?

Türkiye’nin yığın mücadelesinin en önemli aşamalarından birisinin metal işçilerinin 15 Mayıs 2015’te başlayıp sonraki bir ay boyunca süren direnişi olduğu konusunda gerek Özgürlük Dünyası, gerekse Evrensel’de pek çok makale, değerlendirme, yorum, röportaj… çıktı.

Bu yazı içinde, bu Direniş’in, bu yazının konusu olan, ülkede siyasetin yeniden yapılanmasına nasıl bir etkide bulunduğuna değineceğiz.

Kuşkusuz Metal Direnişi’nin, “Gezi Direnişi” ya da “6-8 Ekim Eylemleri” gibi halk yığınlarının kendi talepleriyle hareket ederek, önceki bulundukları siyasi hattan ayrılıp daha farklı bir mücadele hattında birleştikleri bir noktadan siyasete müdahale ettikleri ve düzen partilerinden kopuşlarına doğrudan etkisi olduğundan söz edemeyiz. Ancak, ülkedeki siyasetin yeniden yapılanmasının en önemli yanının, seçmenlerin yüzde 57’sinin oyunu alan AKP ve MHP etrafındaki yığınlar içindeki çözülme ve yeni siyaset arayışları olduğu dikkate alındığında, Metal Direnişi’nin ortaya çıkardığı sınıf tutumunun önemi daha iyi anlaşılır. Çünkü işçi sınıfın en dinamik kesimini oluşturan metal işçileri, hali hazırda, ana kitlesiyle AKP ve MHP’nin etkisi altındadır.³

Ama bu işçi kesimi, metal direnişiyle bulundukları AKP-MHP ağırlıklı (milliyetçi-dinci) siyasi (ve ideolojik) hattın aksine, kendi taleplerini öne çıkararak birleşmiş sınıfın gerçek bir “bölüğü” olarak davranmayı başarmış; AKP ve MHP’den gelen öğütlere de aldırış etmeden, kendi birliğinin önemini fark edip ona sahip çıkmıştır.

Dolayısıyla, işçi sınıfımızın bu en dinamik kesimi, eğer bu çıkışının önemini fark ettiği noktadan ilerlerse, (ki bunun için koşullar elverişlidir ve bunu başarabilmesi için mücadelesine daha ileriden müdahil olması gereken sınıf partisi saflarında örgütlenmesini ilerletmeye ihtiyacı vardır) elbette ki, bugüne kadar bulunduğu siyasi safla sınıf çıkarlarının çeliştiğini görmek için atacağı sadece birkaç adım kamıştır.

Dahası, AKP ve MHP’yi ülkedeki siyaseti belirleyen odaklar olmaktan çıkaracak ve ülkede özgürlükler ve demokrasi mücadelesinin sınıflar temeline oturmasının yolunu açacak olan da, bu gelişme olacaktır.

Bu yüzden de, Metal Direnişi’ni sadece işçi sınıfının kendi ekonomik talepleri etrafında birliğini sağlamasıyla, sendikal mücadeleyle sınırlı görmek, demokrasi ve özgürlükler mücadelesi açısında taşıdığı potansiyeli ve yarattığı fırsatları görmemek, metal mücadelesinin ortaya çıkardığı imkanları eksik, hatta yanlış değerlendirmek olur.

Ki, sorunun bu boyutu; elbette en çok (hatta sadece) sınıf partisini ilgilendiren, sınıfın siyasete çekilmesinde Metal Direnişi’nin yarattığı fırsatları bir kurmay titizliği ele alıp değerlendirilmesi gereken boyutudur.

TALEPLER ÜSTÜNDEN MÜCADELENİN ÖNEMİ

Yukarıdan beri söylenenler dikkate alındığında, açıkça görülmektedir ki, işçi sınıfı ve emekçi yığınların mevcut düzen partilerinin hegemonyasından kurtularak yeni ve kendi sınıf çıkarlarıyla daha uyumlu bir siyasi hatta birleşmeye yönelmeleri için kritik tutum, yığınların kendi talepleri etrafında birleşerek ilerleyecekleri bir mücadele hattında ısrar etmeleridir. Gerek Gezi Direnişi, gerek 6-8 Ekim mücadeleleri, gerekse Metal mücadelesi bunu açıkça göstermektedir.

Başka bir söyleyişle, işçi sınıfı, emekçiler, halklar, eğer sistem tarafından yedeklendikleri ideolojik-siyasi önyargılarıyla değil de, kendi talepleri üstünden hareket ederse, talepler etrafında çok geniş birlikler oluşturabilecekleri gibi, siyasi bakımdan da kimlerle bir araya gelip kimlerle gelemeyeceklerini göreceklerdir. Gezi’de, bu, bir ölçüde, ama Türkiye tarihinde pek az görüldüğü biçimde gerçekleşmiştir.

Milyonlarca emekçi, Gezi Direnişi sırasında, AKP gibi bir partinin Ortaçağcıl gücüne karşı, özgürlüklere ve özel hayata müdahalesine karşı birleşerek Türkiye’de siyasetin yeniden saflaşmasının yolunu açmıştır. Ve bu süreç işlemektedir. Muhtemeldir ki, “erken seçim” sürecinde de, eğer önü, Erdoğan ve AKP’nin hesapladığı ve amaçladığı gibi kesilmezse, bu süreç, AKP’nin işçi sınıfının ve halkın önemli kesimi üstündeki hegemonyasının kırılması ve bu geniş kesimlerinin siyasi bakımdan da talepleri etrafında yeni bir saflaşmaya girmelerinin önünün açıldığı bir aşamaya varabilecektir. AKP’deki muhtemel çözülmeler (dağılma, bölünme, AKP’ye oy verenlerin ondan uzaklaşmaya başlamasına yol açan irili ufaklı gelişmeler) ise, bu süreci hızlandıracaktır.

Bu yaklaşımla 6-8 Ekim’de zirvesine çıkan AKP’nin “çözüm süreci”ni kullanarak Kürt siyasi güçlerini tasfiye amacına karşı Kürt halkı içindeki tepkiler, “Kobanê’nin kuşatılması” ve IŞİD’e teslim edilmek istenmesine karşı o güne kadar AKP’ye oy vermiş Kürt kesimlerinin de HDP’nin çağrıları doğrultusunda AKP Hükümeti’nin politikalarına karşı sokağa çıkmasına yol açmış, “serhıldan”, Kürtlerin özellikle de dini etkinin oldukça güçlü olduğu muhafazakar kesimler üstündeki AKP’nin etkisinin hızla çökmesinin yolunu açmış; oldukça geniş bir kesimi etki altında tutmaya devam eden AKP, pek çok ilde marjinal duruma düşmüştür. Öyle görünmektedir ki, bu süreç devam etmektedir. Cumhurbaşkanı ve AKP, “çözüm süreci’nin buzdolabına konduğu”nu ilan edip çatışmaları tekrar başlatan bir yönelişe girmekle, Kürt kitleleri içindeki etkisinin, CHP ve MHP gibi marjinal bir düzeye gerilemesinin yolunu da açmış olmaktadır. Böylece Kürt halk yığınları, 1990’lardan itibaren, kendi ulusal demokratik talepleri etrafında birleşerek, din-mezhep ayrımcılığı üstünden yedeklendikleri AKP (nispeten de CHP) gibi partilerden, ağa ve şeyhlerden uzaklaşarak, kendi talepleri etrafında, en azından bugün HDP etrafında siyasi bakımdan birliğini önemli ölçüde tamamlama doğrultusunda önemli adımlar atmıştır.

Öyle görünmektedir ki, erken seçime, AKP artık, “bölgenin en büyük partisi biziz, Kürtleri asıl biz temsil ediyoruz” propagandasıyla giremeyecek, girerse de kimseyi inandıramayacaktır. Ve bu erken seçim, Kürt halk yığınları açısından, AKP ile Kürt halk yığınlarının son bağlarının da koptuğunun sandıkta açıkça görüleceği bir seçim olacaktır. Kuşkusuz bunun batı illerinde de etkisi olacaktır. Ki, bu etki dolaysız biçimde batıya göçmüş Kürtlerin AKP ve CHP ile arasındaki ilişkiyi gözden geçirmesi biçiminde yansımakla da kalmayacak, Türkiye’nin sosyalist ve ilerici demokrat güçlerinin Türk kökenli halk yığınları içinde MHP ve AKP etkisindeki milliyetçi şoven güçlere karşı mücadelesi bakımından da önemli bir dayanak oluşturacaktır.

AKP AYAĞININ ALTINDAKİ TOPRAĞIN KAYDIĞINI FARKETTİ!

AKP, 13 yıldır kendisini iktidarda tutan siyaset mevzilenmesinin bozulduğunu, dolayısıyla ayağının atındaki toprağın kaydığını fark etmiştir. Bu yüzden de telaş içindedir!

Onun için de, her imkanı zorlayarak seçimi yenilemeye girişmiştir ve 1 Kasım Seçimi’ni “ya devlet başa ya kuzgun leşe” hesaplaşmasına döndüreceğini gösteren bir tutumla hareket etmektedir. Bu amacına varmak için ülkeyi iç savaşa sürükleyecek dinamiklerin harekete geçmesini bile göze almıştır.

Ancak AKP’nin “kendi kazdığı kuyuya düşmesi”, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olması” gibi deyimlerle ifade elden bir pozisyona düşmesi hiç de sürpriz olmaz.

Çünkü her şeyden önce, AKP’nin oylarının yüzde 49.8’lerden yüzde 41’e gerilemesi, yüzde hesabı ile açıklanabilir basit bir oy azalması değil, ifade edilmeye çalışıldığı gibi, Türkiye’de siyasetin yeniden saflaşmasına doğru ilerleyen süreçteki değişimi destekleyen etkenlerin AKP’yi çözülmeye zorlayan baskısı nedeniyledir. Ve AKP, halk yığınları karşısında, Ortaçağ değerlerini savunmada, Türkiye’nin 200 yıllık demokratikleşme mücadelesinin kazanımlarına savaş açarak, Cihadçı, şeriatçı Ortadoğu örgütleri ve Müslüman Kardeşler’le ideolojik yakınlaşmaya yönelerek, kendisine oy veren geniş halk yığınlarını yedekleyemeyeceği bir yönelişe girmiştir. Bunun etkisi giderek daha çok hissedilecek ve bu tutum, AKP’nin emekçi tabanı içinde kopuşu artıracak gelişmelere zemin oluşturacaktır. Buna “çözüm süreci”nin dondurulması ve Kürtlere karşı savaş başlatılması da eklendiğinde, AKP’nin “erken seçim”de çok zorlanacağını, sonrasında da çözülmesinin önlenemez biçimde hızlanacağını söylemek yanlış olmaz.

Kısacası, AKP politik ömrünü tamamlamış bir parti olarak girdiği 7 Haziran Seçimi’nin sonucunu yok sayarak ve toplumu erken seçime zorlayarak, “kendi ayağına kurşun sıkmış” duruma düşme riskini de göze almış olmaktadır.

Çünkü son günlerdeki gelişmeler de dikkate alındığında, AKP’nin, halkın ”koalisyonu AKP ve Cumhurbaşkanı engelledi” biçimindeki genel yargısını yıkması kolay olmayacağı gibi, şimdiden yüzü geçmiş can kaybı ve cenazeye yol açmış Kürtlere karşı savaş ilan etmesine kabul edilebilir bir gerekçe de sunamamaktadır. Dahası Kürtlere karşı savaş konusunda askerleri ve milliyetçi odakları da yetince ikna edebilmiş değildir. Buna, batılıları da eklemek gerekir.

Bu yüzden de, AKP’nin son yıllardaki en büyük handikabı olan söylediğine halkı inandıramaması sorunu giderek büyüyecek görünmektedir. Bu, seçime giden bir siyasi parti için hayati önemde bir sorundur.

Elbette, seçim süreci ilerledikçe, halk yığınlarının kendi talepleri etrafındaki mücadele içinde sağladıkları birliklerini bozmadan siyaset alanında saf tutmaları konusunda daha somut adımlar gündeme gelecektir. Ama bugünden şunu söyleyebiliriz ki, Gezi Direnişi’nden beri halk yığınlarının kendi talepleri doğrultusunda siyasette saf tutmaya doğru yönelişlerini desteklemek, bu doğrultudaki gelişmeleri teşvik etmek önemlidir. Bu amaca uygun olarak;

Barış Bloku’nun bileşenlerini yerel özelliklerden yararlanarak daha genişletmek ve HDP’ye oy verebilecek kesimlerin genişlemesi için gerekli girişimleri yapmak,

Seçimin uyandırdığı ilgiyi değerlendirerek, halkın, işçi sınıfının bilincini ilerletmek üzere, ekonomik ve siyasi gerçekler açıklamaya daha bir hız vermek,

Sosyalizm (sınıfsız toplum) mücadelesiyle arasındaki bağların açıklanmayla birlikte, işçi sınıfının, demokrasi mücadelesinin taleplerini sahiplenerek demokrasi mücadelesinin başına geçmesinin önemine dikkat çekmek ve bunun gereği olan bir tutum alması için çalışmak, apaçık ki, seçim süresi kısa da olsa, çok önemlidir.

Dipnotlar

1. 7 Haziran Seçimi’nin üstünden henüz sadece birkaç ay geçtiği ve yeni bir seçim dönemine henüz yeterince yaklaşılmadığı için, bu seçime bir erken seçim denemeyeceği gibi, seçim aynı listelerle yapılmayacağı için bu seçime “tekrar seçim” demek de durumu tam karşılamamaktadır. Ama buna karşın bu yazı içinde önümüzdeki 2-3 ay içinde yapılacak seçimden söz ederken bazen “erken seçim” bazen de “tekrar seçim” diyeceğiz.

2. Değişik çıkar hesaplarıyla uluslararası ve yerli gerici burjuvazinin diğer kesimlerinin de yeni bir saldırı dalgasında yarar görmesiyle de birleşerek, karşılıklı ölümler ortamında yeniden bir Kürt düşmanlığı ve şovenizmin tırmandırılmasıyla, 1) HDP’nin barajın altına itilmesi ve 2) milliyetçi etkilenme altındaki oyların tekrar AKP’ye destek vermeye ikna edilmesini öngörerek, yeni bir “yoğun çatışma/savaş” dönemini başlatan Erdoğan ve AKP’si, “yanlış hesabın Bağdat’tan dönmekte olduğu”nu görerek, lehine değil ama aleyhine sonuçlar vermeye ve kitle desteğini daha da azaltmaya götürmekte olan tırmanan çatışmalar ve artan cenaze törenlerini durdurma ve savaşın hiç değilse hız kesmesinin kendileri için hayırlı olacağını düşünmek zorunda kalmaktadırlar ve açık ya da zımni bir “karşılıklı ateşkes”in erken seçim öncesi yeniden gündeme girmesi de şaşırtıcı olmaz. Ancak şu güvenle söylenebilir ki, artık AKP için “aşağısı sakal yukarısı bıyık” durumu oluşmuştur ve kararı ne olursa olsun, herhangi bir yöneliminin kendisini kurtarması çok ama çok zordur.

3. İşçi sınıfının içinden geçtiği süreç kendi mantıksal sonuçlarına az çok varıp, sınıf kendi siyaseti doğrultusunda bir mevziye yöneldiğinde, bu değişimi inceleyecek olanlar, bu değişimin başlangıcını 2015 Mayıs’ındaki metal işçilerinin direnişine kadar götüreceklerdir.

Eylül 2015 ÖD

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑