İsmail Sağdıç
2,5 milyona yakın kamu emekçisi ve 2 milyonu aşkın memur emeklisinin 2016 ve 2017 yıllarına ilişkin maaş zamları ve sosyal haklarının belirlendiği toplusözleşme görüşmeleri, ülkenin bizzat Cumhurbaşkanı ve AKP tarafından içine itildiği ekonomik ve siyasi kaos ortamında yapıldı.
3 Ağustos’a kadar yeni bir hükümet kurulmaması nedeniyle bu yıl toplusözleşme görüşmeleri, 13 yıllık iktidarı boyunca aldığı her kararda, attığı her adımda kamu emekçilerinin haklarını tırpanlayan, en temel taleplerini görmezden gelen ve 7 Haziran Seçimleri sonrasında tek başına iktidarını kaybederek müstafi durumunda olan AKP Hükümeti ile yapıldı. Bu durum yasal bir zorunluluk gibi gösterilmeye çalışılsa da, KESK’in müstafi AKP Hükümeti’nin önümüzdeki iki yıla ilişkin olarak toplusözleşme görüşmesi yapmasının meşru olmadığı yönündeki itirazlarına rağmen, toplusözleşme görüşmeleri yasada belirtilen takvime göre gerçekleştirildi.
2012 yılında, 4688 Sayılı Yasada yapılan değişiklikle, sadece adı “toplusözleşme” olan, grev hakkını içermeyen, hatta Kamu Görevlileri Hakem Kurulu (KGHK) uygulamasıyla grev hakkını açıkça yasaklayan “ucube” bir yapı oluşturulmuştu. KGHK üyelerinin çoğunu Bakanlar Kurulu’nun seçmesi, toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma olmaması durumunda, hükümetin hesaplarının dışında bir sonucun ortaya çıkma ihtimali zaten söz konusu değildi. Bu tür “tek tip toplusözleşme” uygulamasının dünyada bir örneğini daha bulmak mümkün değil. Bu tür sözleşmeler geçmişte faşist ülkelerde, devlet sendikaları ile yapılan “tek tip” sözleşmeleri anımsattı. AKP, tüm toplumu, basını, yargı organlarını, bütün kurumları kendi çizgisinde “tek tip” haline getirme çabasının ardından, çalışma yasaları üzerinden sendikal yaşamı “tek tipleştirme” hamlesinin bir benzerini 4688 Sayılı Yasa’da yaptığı değişikliklerle hayata geçirdi.
AKP Hükümeti’nin yasa yapım sürecindeki amacı, yasada yapılan değişikliklerle bütün aşamalarını kendisinin belirlediği “toplusözleşme” sürecini başından sonuna kendisine yakın konfederasyon ile yürütmekti. Nitekim 4688 Sayılı Yasada yapılan değişiklikler sonrasında AKP Hükümeti ile Memur Sen arasında imzalanan, 2014-2015 yıllarını kapsayan ve kamuoyuna “satış sözleşmesi” olarak yansıyan bir önceki “toplusözleşme” ile kamu emekçileri, tarihin en büyük ekonomik kaybı ile karşı karşıya kaldı.
TOPLUSÖZLEŞME HAZIRLIKLARI
AKP-Memur Sen ortaklığı sonucunda 2013’te imzalanan “satış sözleşmesi”nde 2014 yılı için enflasyon farkının ödeneceğine ilişkin bir hüküm bulunmaması nedeniyle, artan enflasyona rağmen enflasyon farkı ödenmeyerek kamu emekçileri ciddi anlamda mağdur edildi. Eğitim emekçilerinin ek ders ücretleri başta olmak üzere, tüm ek ödemeler, aile ve çocuk yardımı, doğum ve ölüm yardımı gibi sosyal ödemelerde de 2013 yılı rakamları esas alındı. Sürekli artan enflasyon rakamları nedeniyle yılın ikinci yarısında kamu emekçilerinin satın alma gücü belirgin bir şekilde azalırken, artan oranlı vergi dilimi uygulaması nedeniyle de kamu emekçilerinin 2014 yılı gelirlerinde ortalama yüzde 12 erime yaşandı.
Kamu emekçilerinin bu sözleşmeden beklentileri, ekonomik, özlük, sosyal ve çalışma yaşamına dair durumlarının düzeltilmesiydi. Bu sözleşmenin taleplerinin neler olması gerektiğine yönelik olarak, özellikle KESK ve KESK’e üye sendikalar tarafından toplusözleşme takviminden aylar öncesinde çalışmalar başlatıldı. Sendika merkezleri ve şubeleri tarafından toplusözleşme taleplerinin belirlenmesi amacıyla işyerlerine gönderilen anketler, broşürler, emekçilerin taleplerini ortaya çıkaracak çeşitli dokümanlar ve işyerlerinde yapılan tartışmalar sonucunda talepler belirlenmeye çalışıldı. Bunlar, yapılan çeşitli toplantılar ve faaliyetlerle kamuoyuna duyuruldu.
Toplusözleşme süreci, her ne kadar iktidar ve yandaş sendikalar arasında geçecekmiş gibi görünse de, farklı hizmet kollarında çalışan kamu emekçilerinin tek tek işyerlerinden, yerellerden başlayarak belirlemeye çalıştığı talepler ve bu talepler üzerinden yürütülecek mücadele, özellikle ekonomik kayıpların karşılanması açısından büyük önem taşıyordu.
Toplu sözleşmeye giderken, kamu emekçilerinin en güvenmediği konfederasyon, “en çok üyeye sahip” olmasına rağmen, geçmişteki olumsuz sicili nedeniyle Memur Sen oldu. KESK ve üyesi sendikalarsa, tüm eksikliklerine rağmen, işyerlerinde zaman zaman ek zam, vergi dilimlerinin sabitlenmesi başta olmak üzere daha bir dizi taleple toplantılar yaparak, imzalar toplayarak, alan eylemleri yaparak hazırlandılar.
Müstafi AKP Hükümeti, üç memur konfederasyonunun geçtiğimiz yıllarda toplusözleşme görüşmelerindeki rekabetçi tutumlarını ve en temel konularda bile birlikte hareket etmekten uzak durduklarını hesap ederek, toplusözleşme sürecini, denetimi altındaki Memur Sen’i de kullanarak en az hasarla atlatmanın hesaplarını yaptı. Ancak gerek 7 Haziran Seçimleri sonrasında AKP eliyle yeniden kışkırtılan savaş sürecinin derinleşmesi ve gerekse iki ay sonrasında ülkenin erken seçime gidecek olması, bu yıl toplusözleşme görüşmelerinin işyerlerinde ve kamu emekçileri içinde yeterince gündem haline getirilmesini engelledi.
Kamu emekçilerinin toplu sözleşmelerinin iki yılda bir yapılıyor olması ve özellikle 2013 yılında yapılan ve dünyada imzalanan toplu sözleşmeler arasında en kötüler arasına girmeye aday bir sözleşmeden sonra, 2016-2017 yılına ilişkin toplusözleşme görüşmeleri daha da önem kazandı. 7 Haziran Seçimleri sonrasında çatışmalı sürecin yeniden başlaması, Tayyip Erdoğan’ın müdahaleleri nedeniyle hükümet kurulamaması ve erken seçim kararı alınması ile birlikte ekonomide yaşanan olumsuz gelişmeler ve kriz göstergelerinin belirginleşmeye başlaması, kamu emekçilerinin önümüzdeki iki yılını belirleyecek olan toplusözleşme görüşmelerinde “geçmiş kayıpların telafi edilmesi” yönünde bir beklentinin oluşmasını beraberinde getirdi.
2015 toplusözleşme görüşmelerinin, geçmiş yıllarda olduğu gibi, başta eğitim emekçileri olmak üzere, kamu emekçilerinin büyük bölümünün tatilde ya da yıllık izinde olduğu Ağustos ayında ve müstafi durumunda olan bir hükümet ile yapılmasına yönelik eleştirilere rağmen, AKP-Memur Sen ikilisi, sanki hiç seçim yapılmamış gibi davranmaya, özellikle KESK ve KESK’e üye sendikaların toplusözleşme taleplerini görmezden gelmeye çalıştılar. Kamu emekçileri açısından gerçek anlamda bir “siyasi muhataplık” sorunu olmasına, müstafi durumuna düşmüş bir hükümetle toplusözleşme görüşmelerinin başlatılması ve yürütülmesi “meşru” olmamasına rağmen, görüşmeler 4688 Sayılı Yasada belirtilen takvime uygun bir şekilde gerçekleştirildi.
AKP’nin gölgesinde 2002-2015 yılları arasında üye sayısını 41 binden 860 bine çıkaran Memur Sen’in 11 hizmet kolunun tamamında “yetkili sendika” haline getirilmesi ve toplusözleşme görüşmelerinde Memur Sen’in AKP Hükümeti ile “baş başa” toplusözleşme yapma isteği, görüşmeler öncesinde konfederasyonlar arasında gerginlik yaşanmasına neden oldu.
AKP-MEMUR SEN İTTİFAKI YİNE İŞBAŞINDA
2013’te bayram arifesinde “jet hızıyla” imzalanan ve kamu emekçileri açısından çok ciddi ekonomik kayıpların yaşandığı 2014 ve 2015 yıllarına ait toplusözleşmeden kaynaklı ekonomik kayıpların gündeme gelmesi Hükümet-Memur Sen ikilisi tarafından engellenmeye çalışıldı. KESK ve Kamu Sen’in 2014 yılına ilişkin ekonomik kayıpların telafi edilmesine ilişkin taleplerinin dikkate alınmaması, AKP-Memur Sen ikilisinin toplusözleşme görüşmelerini geçmiş yıllara benzer bir şekilde yürüteceklerinin işaretlerini ilk günden vermişti.
Kamu emekçilerinin 2016 ve 2017 yıllarına ait ekonomik, sosyal ve özlük haklarının müstafi durumdaki bir hükümet ile görüşülmesine KESK’ten başka itiraz eden ve görüşmelerin ertelenmesini talep eden başka bir konfederasyon olmadı. KESK, toplusözleşme görüşmelerinin Eylül ya da Ekim aylarına ertelenerek, 2016 bütçe hazırlıkları ile paralel olarak yürütülmesini önerirken, bu öneri kamu emekçilerinin lehine olmasına rağmen, “yetkili” konfederasyon Memur Sen tarafından reddedildi. Bu tutum, Memur Sen’in “yandaş” kimliğinin hakkını nasıl verdiğinin görülmesi açısından önemliydi.
Hükümet ile “yetkili” konfederasyon olarak masaya oturan Memur Sen’in görüşmeler boyunca sürekli “tek başına yetki” vurgusu yaparak, hükümetten çok KESK ve Kamu Sen ile tartışmaya girmesi, kamu emekçilerini bölmeye yönelik bir hamle olarak dikkat çekti.
Kamu emekçilerinin temel talepleri çözüm beklerken “yetkili” konfederasyonun “Cuma namazı izni” gibi sorunları da gündeme getirmesi, toplusözleşme sürecinin nasıl gayriciddi bir ortamda gerçekleştiğini gösterdi. Hatta Memur Sen Başkanı, daha görüşmelerin başında AKP’ye özenerek, “Siz ülkeyi diğer partilerle nasıl ortak yönetmiyorsanız, biz de toplusözleşme görüşmelerini hükümetle baş başa yapmak istiyoruz” diyerek, toplusözleşme sürecini, gölgesinde büyüdükleri müstafi AKP Hükümeti ile “baş başa” yürütmeyi teklif etmesi, kamu emekçilerini “masada satmaya” yönelik bir başka hamle oldu.
Önümüzdeki iki yılı ilgilendiren toplusözleşmelerin müstafi bir hükümet ile yürütülmesine ilişkin bütün itirazlara rağmen başlatılan görüşmelerde, hükümetin komik bile sayılmayacak oranlardaki zam teklifi, hem kamu emekçilerinde hem de görüşmelere katılan sendikalar, kamu emekçileri ve memur emeklileri tarafından tepkiyle karşılandı.
Kamu emekçilerinin 2014-2015 yıllarından kalan kayıplarının karşılanmadığı bir ortamda yapılan ve sadaka gibi “zam” oranlarıyla geçiştirilen 2016-2017 toplusözleşme görüşmelerini önemli kılan, kamu emekçileri açısından ciddi ekonomik kayıpların yaşandığı bir dönemde gerçekleşmesiydi. AKP-Memur Sen arasında imzalanan “satış sözleşmesi” sonucunda, 2014’te enflasyon farkının ödenmemesi ve sosyal ödemelerde artış yapılmamasının yanı sıra, Ocak 2015’ten bu yana TL’de yaşanan ve yüzde 20’yi aşan değer kaybı, kamu emekçilerinin büyük ekonomik kayıplar ile karşı karşıya olduğunu gösterdi.
Kamu emekçileri içinde yüzde 71 gibi yüksek örgütlülük oranına rağmen, büyük bölümünün farklı sendikal çizgilerde olan üç konfederasyona üye sendikalarda örgütlü olması ve en temel konularda bile ortak hareket edilmemesi, bugüne kadar hep hükümetin elini güçlendirdi. Sendika yöneticileri elbette birbirinden farklı düşünebilir, farklı dünya görüşlerine sahip olabilirler. Fakat bu durum, emekçilerin ortak sınıf çıkarları doğrultusunda birlikte hareket edilmesi önünde engel değildir ve hiçbir koşulda olmamalıdır.
Hükümet’in 2016 yılı için ilk açıkladığı yüzde 4+4 zam teklifinde “yüzde 1” artış önererek yüzde 5+4 teklif etmesinin ardından, KESK ve Kamu Sen başkanlarının tüm kamu emekçilerine ortak eylem çağrısı yapması, gözü kulağı toplusözleşme görüşmelerinde olan 2,5 milyon kamu emekçisi ve 2 milyon memur emeklisi açısından umut verici olmasına karşın, bu konuda somut adımlar atılmaması önemli bir eksiklik olarak dikkat çekti.
KESK, Kamu Sen ve Memur Sen üyelerini hükümetle tek vücut olarak karşı karşıya getirecek ortak bir tavrın, sendikaların toplusözleşme taleplerinin en azından benzer ya da ortak taleplerle masaya oturulması, bunun işyerlerinde farklı sendikalara üye ya da üye olmayan emekçiler tarafından sıkça dile getirilen “sendikaların birlikte davranması” gerektiği söyleminin somut kazanım elde etmek için tek çıkar yol olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlattı.
AKP ile Memur Sen ikilisinin kapalı kapılar ardında yürüttüğü pazarlıklar sonucunda, toplusözleşme görüşmelerinin son gününde bir kez daha “satış sözleşmesi”ne imza attılar. AKP ile Memur Sen arasında imzalanan yeni satış sözleşmesi ile 2016 için yüzde 6+5, 2017 için yüzde 3+4 sefalet zammı yapılırken, kamu emekçilerinin geçmiş dönemden kaynaklanan ekonomik kayıpları karşılanmadığı gibi, en temel sorunlar bile görmezden gelindi.
Kamu emekçilerinin sadece 2014 yılındaki ekonomik kaybının yüzde 12 olduğu, Ocak 2015’ten bu yana TL’deki değer kaybının yüzde 20’yi aştığı bir ortamda, tıpkı önceki gibi, yine “jet hızıyla” imzalanan “toplu satış sözleşmesi”, kamu emekçileri açısından büyük hayal kırıklığı yarattı. Türkiye’nin içine itildiği ekonomik ve siyasi belirsizlikler nedeniyle enflasyonun sürekli artması, yükselen kurlar nedeniyle yaşanan devalüasyon ve artan oranlı vergi dilimi uygulaması ile birlikte düşünüldüğünde, önümüzdeki iki yıl boyunca kamu emekçilerinin tarihin en büyük ekonomik kaybı ile karşı karşıya kalacağını söylemek mümkündür.
Memur Sen’in “yetkili” olduğu ilk günden itibaren kamu emekçilerinin ekonomik, sosyal ve özlük haklarını genişletmek yerine, bir kez daha AKP ile olan derin ilişkilerine dayanarak hareket etmesi, metal işçileri ile Türk Metal arasındaki ilişki ile büyük benzerlikler göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, kamu emekçilerinin kazanılmış haklarını koruması ve yeni haklar kazanmasının önündeki en büyük engellerden birisi, AKP’nin sözünden çıkmayan Memur Sen ve bağlı sendikalardır. Metal işçileri Türk Metal’den nasıl hesap sordularsa, kamu emekçileri de Memur Sen’e üye sendikalara gerekli tepkiyi göstererek, verilmesi gereken yanıtı er ya da geç verecektir.
SONUÇ
Bir toplu sözleşmeyi değiştirebilmek, sonuçları üzerinden konuşulursa, eksik kalır. Kamu emekçilerinin toplu sözleşmesinin emekçilerin kazanımı ile sonuçlanabilmesi için emekçilerin “yekvücut” hükümetin karşısına dikilmesinin zorunluluğu son “sözleşme” ile bir kez daha görülmüştür. Bu anlamda, halen kamu emekçilerinin mücadele örgütü olarak bu potansiyeli bağrında taşıyan KESK’e önemli sorumluluklar düşmektedir.
KESK’in bu alanda başarılı olabilmesi için çözmesi gereken hem yapısal hem de yönelimleri ile ilgili sorunları vardır. Bunların çözülmesi, KESK’in bir emek örgütü olarak kalmasının da koşulları haline gelmiştir. KESK ve üyesi sendikalarda sendikal demokrasiyi sekteye uğratan, taban iradesinin yansımasının da engeli haline gelmiş olan, atanmışlardan oluşan “meclisler” sorunu vardır. Fiiliyatta bu “meclisler” işlememekte ya da emekçilerden kopuk siyasetlerin, döneme ya da sadece kendi siyasal ideolojik yönelimlerinin konuşulduğu ve kimsenin kimseyi ikna edemediği tartışma kulüplerine dönüşmüşlerdir. Bu meclisler üzerinden “atanmışlar”ın aldığı kararları seçilmişlerin yaşama geçirmesi beklenmektedir ki, bu da mümkün olmamaktadır. Sendikaların giderek emekçilerin denetiminden çıkmış olmaları, emek örgütü olma yönelimlerini de değiştirmekte; sınıfın ana kitlesinin taleplerinin gerçekleştirilmesinin nasıl olacağının tartışılması, konuşulması yerine ana kitleden kopuk başkaca birçok şey üzerinden kararlaşmalar yaşanmakta ve bu durum kitlede karşılığını bulmadığı gibi, çoğu zaman ayrıştırıcı bir rol oynamaktadır.
Bu dönem bunun somut karşılığı, bazı KESK yöneticilerinin toplu sözleşme yerine “toplumsal sözleşme” ya da “toplumla sözleşme” ve “her konfederasyonun kendi üyeleri adına sözleşme yapma” bakış açıları üzerinden kitlelere gitmesi ve bunu üstten gelen bir doğruymuş gibi tartıştırmaları oldu. Bu da, daha baştan hedefi şaşırtan, emekçilerin ekonomik çıkarlarını küçümseyen, emekçilerde var olan KESK’in sadece “dar siyaset” yaptığı algısını pekiştiren bir rol oynadı. KESK yöneticilerinin kafası karışık olduğu, siyaseten de ayrı ayrı düşünüldüğü için daha baştan emekçilerin ve onların örgütlerinin talepler konusunda ortaklaşmasının, bir araya gelmesinin, hükümet ve onun politikaları karşısında birlik olmasının kritik önemi anlaşılamadı. Baştan yapılması gereken hamleler, zorunlu kalınınca en sonda yapılınca, söylem düzeyindeki etkiyi aşamadı.
KESK’e, yapılanmasına, sendikal demokrasiye, siyasal ve ideolojik yönelişlerine, sınıfın birliğine bakışa, içinde faaliyet yürüten anlayışların yönelimlerine, mücadele hattına vb.’ne dair söyleneceklerin bir kısmını sonraya bırakmak üzere, kısa vadede şunları söyleyebiliriz:
Toplusözleşme görüşmelerinin kamu emekçilerinin çoğunun tatilde olduğu, kamu emekçilerinin bir milyondan fazlasını oluşturan eğitim ve bilim hizmet kolunda işyerlerinin kapalı olduğu döneme denk getirilmiş olması başlı başına bir dezavantajdır. Bu da, hem hükümetin hem yandaş sendikaların elini güçlendiren, kamu emekçilerinin ve onların mücadele örgütü olan KESK’in elini zayıflatan bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle, 4688 Sayılı Yasada belirtilen toplusözleşme tarihinin mutlaka değişmesi ve Eylül ya da Ekim aylarına alınması gerekmektedir.
Eylül ya da Ekim aylarında yapılacak toplu sözleşme görüşmelerinin bütçe hazırlık süreci ile birlikte ele alınması, hem kamu emekçileri mücadelesini güçlendirecek hem de onları talepleri etrafında birleştirip mücadeleye sevk etmeyi sağlayarak en çok KESK’in işini kolaylaştıracaktır. Bu durum, aynı zamanda, yine milyonlarca işçiyi ilgilendiren ve en büyük “toplusözleşme” olan Asgari Ücret görüşmeleri ile bağ kurulmasını, kamu emekçileri ile asgari ücretli milyonların mücadelesini birleştirmeyi ve mücadeleyi ortaklaştırmayı kolaylaştıracaktır.
4688 Sayılı Yasadaki yasaklara ve kısıtlamalara rağmen, KESK ve üyesi sendikalar, kamu emekçilerinin tamamı adına bu sözleşmeye taraf olmak ve buna uygun davranmak durumundadır. Toplu sözleşmelerin nasıl değiştirileceğini, metal işçileri verdikleri kararlı mücadele ile tüm Türkiye’ye göstermiştir. Kamu emekçileri, önümüzdeki dönemde işyeri işyeri birleşen, taleplerini netleştiren ve bunlar uğruna mücadele eden metal işçilerinin açtığı yoldan yürümek zorundadır.
Toplusözleşmeye hazırlık, bir toplusözleşmenin bitiminden hemen sonra başlamalıdır. AKP ile Memur Sen arasında imzalanan “toplu satış sözleşmesinin” teşhiri, talep edilenler ile imza altına alınanlar arasındaki devasa farklılıklar, konfederasyonların tutumları vb. gibi pek çok gelişme karşısında kamu emekçilerinin ne yapması, nasıl mücadele etmesi gerektiği, işyerlerinde yürütülecek çalışmalar üzerinden belirlenmeli ve kamu emekçilerinin iradesini yansıtmayan her türlü tutum ve mevcut işbirlikçi sendikal çizgi, mutlak suretle mahkûm edilmelidir.
Kendi deneyimleri ile öğrenen ve bu yolda örgütlülüklerini de oluşturmaya çalışan metal işçilerinin hem haklarını almaları hem başlarındaki işbirlikçi sendikayı teşhir ederek işyerlerinden kovmaları, kamu emekçilerinin önümüzdeki dönemde nasıl bir yol izlemesi gerektiğini göstermektedir.
Kamu emekçilerinin mücadele örgütü olarak kurulan ve her zaman onların bütünü adına davranan KESK ve üye sendikalar, “gerçek toplusözleşmeyi gerçek sendika yapar” ilkesine uygun hareket edebildiği oranda, bugün kamu emekçileri hareketi önünde en önemli engel haline gelen hükümet/devlet güdümlü sendikalara gerekli dersi verebilir. Fakat bunu yapabilmek için, ne hedef şaşırtarak işveren sıfatıyla hükümet/devletle yapılan toplusözleşme sürecini başkalarıyla “toplumla sözleşme” yapmaya yönelmeli ne de kamu emekçilerinin tümünü temsil etme iddiasından vazgeçerek, sadece kendi üyeleri adına sözleşme yapmak gibi bir yanlışa düşmelidir. KESK ve üye sendikalarının yapması gereken, gerçek bir sınıf örgütü gibi davranarak emekçilerin birliğini sağlamak ve birleşik mücadelesini yaratmak için somut adımlar atmak olmalıdır.
Hangi gerekçeyle olursa olsun, emekçilerin ortak çıkarları doğrultusunda hareket etmeyenler, ekonomik koşulların giderek ağırlaştığı bir dönemde ortak tutum almayarak “satış sözleşmesi”ne imza atanlar, bunun bedelini önümüzdeki dönemde çok ağır ödeyecektir.
