Kadir Yalçın 2015 Eylül
Parlamento, öncesiz ve sonrasız bir kurum ya da şüphesiz “araç” veya “alet” değil, ama doğa ve toplumdaki diğer “şey” ya da olgular, hele araç ya da aletler gibi bir tarihselliğe sahiptir.
“Demokrasinin ‘ilk’ beşiği” olan, o çoğu kez –tabii ki köleler dışındaki– halkın bir arena ya da meydanda toplanıp “doğrudan demokrasi”yi uygulayarak kararlar aldıkları antik Yunan ve ardından Roma’da bile bugünkü biçimiyle henüz keşfedilmemiş; ancak yine de senatolar, bugünkü parlamentolar bakımından hatta yalnızca esin kaynağı olup örnek alınmamış, ama önce egemenliğe ortak olmak isteyen, sonraysa egemen olan yeni burjuva sınıfın ihtiyaçlarını karşılamak üzere modernize edilerek geliştirilecek bir “iskelet” de sunmuştu. Senato, köleci asillerden oluşuyordu ve modern parlamentolar gibi “genel oy”a dayalı değildi; bu yolla seçilmiyor, köleler gibi büyük toprak sahibi köleci aristokrasi dışındaki yurttaşların da dışlanması üzerinde yükseliyordu.
Buradan feodal aristokrasinin –henüz geri kalan büyük toprak sahibi prens vb. aristokratlar üzerinde güç kazanarak onları kendisine tabi kılamamış kralların “eşitler içinde birinci” oldukları– bir tür aristokratik “meclisleri”ne geçildi.
Ancak asıl, modern sınıfın yeni ve modern “egemenlik aygıtı” olarak ilan edilecek olan parlamento, Cromwell’le, tarih 17. yüzyılın ikinci yarısına evrilirken, başında I. Charles olan krallık ve dayanağı olan feodal aristokrasi ile –halkı da peşine takarak– yükselişe geçen burjuvazi arasındaki mücadelenin hem ürünü hem de burjuvazinin elindeki araç olarak ortaya çıktı. Cromwell, önce, kral tarafından toplanan ve bir yıl içinde feshedilen 1628 “Londra Parlamentosu”nun üyesi, sonraysa yine ve bu kez 1640’ta kral tarafından krallığın artan masraflarına onay vermesi için çağrılan ve kısa sürede lağvedilemediği için “uzun parlamento” olarak anılan ve bu kez Charles ve feodallerle kendisi tarafından temsil edilen burjuvazi arasındaki iktidar çatışmasının organı durumundaki “parlament general”in Cambridge vekiliydi. İki yıl içinde “çekişme” iç savaşa dönüştü; Cromwell oluşturulan burjuva silahlı birliklerin generalliğini yaparken, 1649 Ocak’ında Kral’ı idama gönderdi.
Açık devrim yıllarıydı ve geçici olsa bile, I. Charles’ın başının kesilmesiyle krallığın yerini Cumhuriyet aldı. Ancak yeni gelişen “soyluları”yla (burjuvalarıyla) kentlerin temsilcilerinden oluşan ve “egemenliğin merkezi” olarak görünen parlamento, egemenliğin en çok merkezi olduğu mücadele organı durumundaki kuruluşunun ilk yıllarında bile eksikliydi; ve modern burjuva egemenliğinin sonraki olağan günlerinin “iktidar organı” değil, ama güç ve iktidarın asıl merkezi olan burjuva iktisadi ve siyasal egemenliği ve bu egemenliğin bürokrasi ve sürekli ordu gibi dayanak/kurumlarını gizleyen “gevezelik” platformu oluşuna da gönderme yapmak üzere, asıl güç/iktidar yine bu kurumlar ve o günkü güçler dengesinde başlıca hareket ettirici ve yöneticisi olan Oliver Cromwell’in ellerindeydi. Öncelikle idamından önce Kralla bir uzlaşmaya varılarak parlamentonun devrimci ordusunun dağıtılmasını isteyen burjuvazinin üst ve en varlıklı kesiminin temsilciliğini yapan muhafazakâr vekilleri parlamentodan uzaklaştıran Cromwell, 1653’teyse “uzun parlamento”nun varlığına kendi elleriyle son vererek onu feshetti. Antik Yunan ve Roma’da Senato’yu kaldıran direktuvar/imparatorları andırarak kendisini “Koruyucu Lord” ilan ederken, yerine Geçici Meclis’i geçirdi. Ama asıl, parlamentoyu feshederken yaptığı ve parlamentoların başlıca niteliklerinden biri durumundaki “iş bağlama ve rüşvetçilik”e vurgu yaptığı konuşma ibret vericiydi:
“Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim. Siz ki fitneci, fesatçı meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şeysiniz! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı’ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı? Satılığa çıkarmadığınız bir değer bile kalmadı. Sizi çıkarcı sürüsü, Tanrı’nın kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz! Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız, kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz! Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Şimdi derhal defolun! Acele edin rüşvetin köleleri! Acele edin, gidin! Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!”
Bir. “Birkaç kuruşluk” “satışlar”. “Rüşvet”. Bu, Cromwell’in deyişiyle ilk burjuva parlamentonun da başlıca nitelikleri arasındaydı; sonrakilerin de niteliği oldu. Rüşvet neden alınır verilir, rüşvet ihtiyacı nereden doğar ve rüşvetle hangi ihtiyaç giderilir –bellidir: İş görmek ve gördürmek için.
İki. “Ahır”. İlk kez Cromwell kullanmış olmalıdır, sonra yinelenerek kullanımı sürdürülür: “Domuz ahırı”! Neden? Sadece çekişilir, itişilip kakışılır; bir de asıl olarak konuşulur da konuşulur. “Gevezelik organı”dır, gevezelik yapılır. Ama hiçbir ülkenin “ahır”dan yönetildiği görülmemiştir. “Ahır”, oradan yönetilmiyor olmaya göndermedir, sonuçsuz itişmelere atıftır. Parlamentolarda başka hemen her şey yapılır, konuşulur, tartışılır, ateşli nutuklar atılarak memleket oradan yönetiliyormuş gibi yapılır kavga gürültü edilir, kararlar tam da orada alınıyormuş intibaı yaratılmak üzere yasa önerileri hazırlanıp verilir, eller indirilip kaldırılarak yasalar çıkarılır; ama bir tek şey yapılmaz: Ülke oradan yönetilmez.
Kararlar parlamentolarda değil, kurmay odalarında, bürokrasinin labirentlerinde alınır.
Tamam, tartışma, hazırlanıp gelmiş yasa tasarıları üzerinde –artık tartışma bile değil, ülke yönetimine dair kararların parlamentoda alındığı, o nedenle parlamento ve parlamento seçimlerinin önemli olduğu algısını ortadan kaldıracak– bazen iki dakikaya sıkıştırılmış yasak savma konuşmaları yine parlamento kürsüsünden yapılır. Gruplar adına söz alınıp ahkâm kesilir. Sonunda eller kaldırılarak çoğunluk sağlanıp sağlanılmadığına bakılır. Ancak çoğu durumda el kaldırıp indirenler birbirlerine bakarak ellerini hareket ettirirler. Çoğu vekil ne tartışıldığından bile habersizdir, zaten önemli bir kısmı kaç aydır parlamentoya gelmemiştir, geldiğinde de grup başkan vekilinin parti lideri adına işaret ettiği yönde kaldırıp indirir elini. Çoğu durumda yasalar son derece küçük azınlıklarca oylanır, çoğunluğun olup olmadığının tespiti istendiğinde oturuma ara verilir. İşler, tabii ki parlamentoda kararlaştırılıyor izlenimi verilmek istenen “devlet işleri”, görüntünün aksine, hatta görüntü olarak bile, parlamento dışında kararlaştırılıp yürütülür.
Parlamentoda oya sunulan hemen hiçbir yasa taslağı, aynı parlamento zemininde hazırlanmaz. Parlamentoda “anayasa”, “bütçe plan” vb. adlarıyla komisyonlar vardır ve yasa taslakları, ilk olarak, ilgili komisyona gelir/gönderilir. Ama bu komisyonlar ve sonra “genel kurul”da, tasarı ve taslaklara –üzerlerinde, en fazla, çeşitli gruplar arasındaki uzlaşma ya da uzlaşmazlıklara bağlı küçük oynamalar yapılarak– ancak son şekilleri verilir. Yoksa yasa tasarı ve taslaklarını genellikle hükümet ve bazen önergeler halinde çeşitli siyasal parti ve meclis grupları bu işi bilenlere hazırlatırlar. Bilenler bellidir: Ne denli “uzmanlaşmış” olurlarsa olsunlar, yine de konuyu şöyle bir bilen ve yeterince “uzman” olmayan kesinlikle parlamentonun şu ya da bu vekili ya da vekillerden oluşma komisyonları değil, ama konuya dair genel bilginin ötesinde pratik bilgiye de sahip olan, öyleyse teori-pratik birliğini sağlayabilmek üzere “devlet işlerini” yürütme görevini de üstlenmiş gerçek “uzmanlar”!
Bu “uzmanlar”ın her devletin elinin altında bulunduğu ve “devlet işleri”ni asıl üstlenip yürütme kapasitesine sahip oldukları gibi yürütücü yetenek ve erkle de donatılmış bulundukları tartışmasızdır. Bu tür “adamlar”, şüphesiz ki, dört ya da beş senede bir seçilen ve belki bir daha seçilemeyecek “gel-geç” kişiler arasından çıkmaz ya da derlenmezler. Tersine doğrudan sözü edilen “işleri” yürütmek üzere yetiştirilmiş, işlevleri bu işleri yürütmek olan “özel adamlar” olarak örgütlendirilirler ki, her sömürücü sınıf devleti ve başlıca burjuva devlet bu “özel” ve önemli bir bölümü “silahlı adam”lardan oluşan “birlik” ya da “müfrezeler” toplamından oluşur. “Devlet işlerinin yürütülmesi”yle görevli bu “özel adamlar”a memurlar/bürokrasi denir, askerî ve sivil bürokrasi –memurlar egemenliği!
Lenin, “Devlet ve İhtilal”ine Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserine başvurarak başlar: “Kamu gücünü ve vergileri ödetme hakkını kullanan memurlar”… “Devlet iktidarı organları olarak (bu) memurların (kendilerine özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlanan) ayrıcalıklı durumu”… Sivil ve askerî bürokrasi… ya da bürokrasi ve sürekli ordu –Devlet işte budur! Devlet işlerinin görüldüğü mekanizma da, mahkemeler ve hapishaneler gibi maddi eklentilerden oluşan kurumları da katarsak, bundan ibarettir.
Lenin açık konuşmaktadır: “Burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakiyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. Bu devlet makinesinin en ayırt edici iki kurumu: bürokrasi ve sürekli ordudur. Marx ve Engels, yapıtlarında birçok kez bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. Her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar biçimde gösterir. İşçi sınıfı, kazık yiye yiye bu bağı tanımayı öğrenir.”
Peki, parlamento ve parlamentonun kimlerden oluşacağının belirlendiği seçimler nedir, ne işe yararlar?
Lenin, yine “Devlet ve İhtilal”inde, “genel oy hakkını burjuvazinin egemenlik aleti olarak değerlendirdiği zaman, Engels’in büsbütün kesin ve açık olduğunu da belirtmek gerekir” dedikten sonra, Engels’in, bizim açımızdan, işçi sınıfı bakımından “genel oy hakkı… işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olmayacaktır” dediğini ekler. (sf. 22)
Marx da, “Fransa’da İç Savaş”ta “Genel oy hakkı(nın), her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırma…” (sf. 53) işlevi taşıdığını belirtir.
Bizim bakımımızdan, işçi sınıfı bakımından “bize her üç yılda bir kendimizi sayma olanağı” sağlamanın yanında “bize kendi kuvvetimiz hakkında ve aynı şekilde bütün karşı partilerin kuvvetleri hakkında tam ve doğru bilgiyi vermek” “ve böylelikle de bize kendi eylemimizi gücümüzle orantılı tutmak için bütün ötekilerden üstün bir ölçüt vermek” “ve bu şekilde bizi yersiz bir korkaklık ve çekingenlikten olduğu kadar yersiz delice atılganlıktan da korumak”¹ gibi anlamlar taşıması genel oy ve seçimlerin başlıca içeriğini oluşturur. “Bundan daha çok” bir şey değil!
Ama burjuva gericiliği bakımından genel oy mekanizması, seçimler, zümre ve klikleri arasındaki ayrılıkların uzlaştırılmasının en bilinen yolu olduğu kadar, asıl olarak başlıca kurumlarıyla sömürülen yığınlar üzerinde bir zorbalık ve baskı aracından başka bir şey olmayan burjuva devletin halk üzerindeki egemenliğinin bu kliklerden hangisi eliyle gerçekleşeceğini kararlaştırma yöntemidir. Halkı ve haklarını kim, egemen sınıfın hangi eğilim ve üyeleri, hangi program ve yöntemle çiğneyecek –seçimlerle belirlenen budur.
“Hayır” itirazının yöneltilmesi ve seçimlerle parlamentolara olduklarından farklı ve fazla anlam yüklenmesi, burjuva devlet ve onun sömürülen yığınlar üzerinde bir diktatörlük olarak halkı baskı altında tutmak ve muhalefetini bastırmaktan öte benimsenebilir “iyi” ve “güzel” işlevlere sahip olabileceği hayaline kapılmanın yanında –devletin iki temel kurumu olarak sürekli ordu ve bürokrasinin değil, ama– parlamentonun devlet işlerinin kararlaştırılıp yürütülmesini gerçekleştiren başlıca kurum olduğu yanılgısına düşmek olacak, buradan da, II. Enternasyonal oportünizmi ve ülkemizde TİP’inki türünden parlamenter hayaller görmeye başlayarak, genel oy ve seçimler aracılığıyla “kendimizi sayma ve olgunluğumuzu ölçme”yi aşan “oy”a dayalı olarak ve parlamenter yoldan “kurtuluş” reçeteleri hazırlanması şaşkınlığına varılacaktır!
Lenin, parlamentoya olduğunun ötesinde bir rol yükleyerek, onu “egemenliğin merkezi” sayanlardan ve “Marksizme ihanet” dendiğinde adı ilk akla gelenlerden olan Kautsky’nin devletle hükümeti birbirine karıştırarak parlamenter hayaller yayıcı girişimlerine karşı şunları yazmıştı: “Diktatörlük bir ‘hükümet biçimi’ değildir. Bu gülünç bir saçmalıktır. Marx, ‘hükümet biçimi’nden değil devlet biçiminden ya da tipinden söz eder. Bu başka bir şeydir, tamamen başka bir şeydir. Böyle bir saçmalık, burjuva parlamentolarından başka şey görmeyen ve ‘iktidar partileri’nden başka şey fark etmeyen ‘parlamento ahmağı’ndan başka bir kimsenin söyleyemeyeceği şeydir.”²
Başlıca II. Enternasyonal oportünizminin belirti ve dayanaklarından biri olmuş olan bu parlamenter ahmaklık, daha sonra, modern revizyonizm tarafından yeniden gündeme alınarak geliştirilmiştir. “Kuzinen başkanlığında bilim emekçileri ve parti militanları tarafından kolektif bir biçimde hazırlanmıştır” notuyla Kruşçev döneminde yayımlanan “Marksizm Leninizmin İlkeleri III -El Kitabı-” adlı kitabın “Uluslararası komünist hareketin teori ve taktiği” başlıklı “Dördüncü Kısım”ında sözü edilen parlamenter avanaklık ve hayal, SBKP’nin meşum 20. Kongre kararlarına dayandırılıp SB’nin varlığı ve oportünist “anti-tekel devrim” tezi üzerine oturtularak, teorik temeliyle şöyle dile getirilmiştir:
“Komünistler uzun bir süre reformistlerin işçiler arasında yaydığı parlamentarizm hayallerini reddettiler.
“O zamanlar için, bu tutum çok doğru ve tarihi koşullara uygundu…
“Bugünse, kapitalizmin içine düştüğü çelişkilerin şiddetlenmesi, sosyalist blokun güçlenmesi nedeniyle, devrimci partiler, parlamenter mücadele karşısındaki tavırları temelde değişmemekle beraber, parlamenter demokrasi mekanizmasından devrimci amaçlarla yararlanılabileceğini kabul ederler. Günümüzde işçi sınıfı mücadelesi koşullarını inceleyen SBKP XX. Kongresi bu sonuca varmış(tır):
‘Bazı kapitalist ülkelerde, bugün, öncüsünün izinde yürüyen işçi sınıfı, halkın büyük çoğunluğunu yönetimi altında toplama ve belli başlı üretim araçlarının halkın eline devredilmesini sağlamak için gerçek olanaklara sahiptir. Sağ burjuva partileri ve kurdukları hükümetin giderek daha sık yıkıldığı görülüyor. Etrafına emekçi köylülüğü, geniş aydın çevrelerini, bütün yurtsever güçleri toplayan; kapitalistler ve büyük toprak sahipleriyle uzlaşmaktan geri durmayan oportünist unsurlara ağır bir cevap veren işçi sınıfı, halk düşmanı gerici güçleri yenme, parlamentoda devamlı bir çoğunluk sağlama, burjuva demokrasisi organını, halkın gerçek iradesinin aracı haline dönüştürme olanağına sahiptir.’
“…
“Kapitalist dünyada, ulusun çoğunluğunu bir araya getiren, tekel düşmanı, anti-emperyalist cepheler oluşturulmaktadır: bunlar yeni iktidar tipleri ortaya çıkarabilir ve ulusal temsil kuruluşu olan parlamento, bu cephelerin bir örgüt biçimi ve tekellerin egemenliğine karşı mücadele araçları olabilir.
“Geleneksel bir kuruluş olan parlamento, devrimden sonra yine iktidara, gelecekteki sosyalist dönüşümleri kolaylaştıracak gerekli otoriteyi derhal sağlar. Bu durumda, sosyalist devrime karşı gösterilebilecek her türlü direnç, yalnız fiilen değil, hukuk bakımından da yasadışı olacak, parlamento tarafından temsil edilen ulus iradesine karşı yöneltilmiş sayılacaktır.”³
Burjuvazinin değil, ama tekellerin egemenliği ve bu “egemenlik”in devrilmesini hedef alan “anti-tekel anti-emperyalist” devrim sürecinde “parlamentoda devamlı bir çoğunluk sağlama, burjuva demokrasisi organını, halkın gerçek iradesinin aracı haline dönüştürme olanağı”nı değerlendirip, onu (parlamentoyu), tıpkı sovyet gibi, bir “mücadele ve iktidar organı” varsayma… Böylelikle, “Geleneksel bir kuruluş olan parlamento(nun), devrimden sonra yine iktidara, gelecekteki sosyalist dönüşümleri kolaylaştıracak gerekli otoriteyi derhal sağla(ması)…” Parlamentoya dayanarak iktidar olma! Olur mu olur! Arkada dayanılacak “modern revizyonizm” olunca, neden olmasın! Ama bu durumda parlamentoya değil, revizyonist SB’ye ve gücüne dayanarak iktidar olunuyormuş, ne gam!
Bu, parlamentonun –iktidar organı ve devlet gücünün başlıca dayanağı olarak– sıkletinden fazla ağırlığa sahip olduğu parlamentarist görüşünün eleştirisi, şüphesiz parlamentonun bütünüyle önemsiz ve parlamenter mücadelenin tamamen önemsiz olduğu “solcu” “çocukluk hastalığı”nı haklı çıkarmaz.
Her “taş” yerli yerine oturmuş haliyle görülüp, devlet devlet olarak, hükümet hükümet ve parlamento parlamento olarak kendi işlevleriyle kavrandığında, burjuva parlamentolar birer “kürsü” olarak kuşkusuz önemlidirler ve parlamenter mücadeleyle kazanılacak vekiller aracılığıyla bu “kürsü”nün kullanılması olanağı değerlendirilmezlik edilemez.
Ardından, yerleşik hal alabilen alışkanlıklara yol açarak sökün edebilecek –geçmişte örneğin milyonlarca oy destekli kitle partileriyle II. Enternasyonal’de yaşanan ihanette sökün etmiş– burjuvaziyle proletaryanın sırtından anlaşmalarla parlamenter mekanizma çerçevesinde kuruluşları belirlenen hükümetlerin desteklenmesi ve birkaç partinin bir araya gelerek oluşturduğu koalisyonlara katılma gibi sapkınlıkları da kapsayan parlamentarizmin Lenin tarafından sert olarak suçlandığı biliniyor. Örneğin: “En aşağılık kariyerizm, parlamenter arpalıklardan burjuvaca yararlanma, parlamenter eylemin en göze batar biçimde reformistçe soysuzlaştırılması, yavan küçük burjuva göreneğe alışma, hiç kuşku yok ki bütün bunlar, kapitalizmin her yerde işçi hareketi dışında olduğu gibi, içinde de türettiği her zaman görülen ve egemenlik sağlayan karakteristik sonuçlardır.”⁴
Ama parlamentarizmi suçlayan aynı Lenin, burjuva parlamentolardan yararlanma kadar parlamenter çalışmanın reddini de çocukça bir hastalık olarak eleştirir:
“Burjuva parlamentosunu dağıtacak durumda olmadığımız sürece, ona karşı hem içten hem dıştan çalışmalıyız. Az çok önemli sayıda emekçi halk (yalnız proleterler değil, aynı zamanda yarı proleterler ve küçük köylüler) burjuvazisi tarafından işçileri aldatmak için kullanılan burjuva demokratik vasıtalara güvendikleri sürece, biz bu sahtekârlığı işçilerin geri kesimlerin, özellikle proleter olmayan emekçi halkın, en önemli ve en yetkili olarak gördükleri o aynı kürsüden teşhir etmeliyiz.
“Biz komünistler, devlet iktidarını ele geçiremediğimiz ve sadece emekçi halkın burjuvaziye karşı kendi Sovyetleri için oy kullanacağı seçimleri yapamadığımız sürece; burjuvazi devlet iktidarını kullandığı ve nüfusun değişik sınıflarına seçimlere katılmaları için çağrıda bulunduğu sürece, yalnız proleterler arasında değil, bütün emekçi halk içinde ajitasyon yapma amacıyla seçimlere katılmakla yükümlüyüz.” (sf. 149-150)
Cromwell’e değil, ama onun “rüşvet” ve “ahır” saptamalarına dönersek…
Memurlar egemenliği, rüşvetsiz gerçekleşmez ya da rüşvet memurlar egemenliğinin doğal ürünü ve aynı zamanda dayanağıdır da. Üstelik “genel oy” ve burjuva gericiliği bakımından ayırt edici yanı olan “hangi burjuva kesimin yöneteceğinin kararlaştırıcılığı”nın iki anlamı vardır. Bir; hangi burjuva kliği, hangi programı izleyerek yönetecek; açık kan dökücülük yolu mu tutulacak, zorbalığın üstü örtülecek ve örneğin eski “sosyal devlet” uygulamalarında olduğu türden “tavizler politikası” mı izlenecek, ekonomide içeride talep oluşturma ve Keynesyen bir politika mı, “kemer sıkma” mı, ikisi birden mi, vb. vb. –seçimler ve sonucunda şu ya da bu hükümetin kurulmasıyla, bu kararlaştırılmış olacaktır. Ve iki; genel oy, onunla oluşacak yeni parlamento ve genel oya dayalı her yeni hükümet, askerî ve sivil bürokrasinin elden geçirilerek yeni bir dağılımının gündeme gelmesi demektir ki, bu dağılım, –önem ve ağırlığı kapitalizmin devletçi bürokratik yapı ve geleneklerinin ağırlığıyla orantılı artacak olan– başlıca devlet ihalelerinden oluşan devlet olanaklarının yeniden dağılımı zorunluluğuyla tamamlanır. Seçim kazanan “ganimeti” toplayacak ya da paylaşacaktır!
En çok “partizanlık” suçlamasına ya da “liyakatına göre” atandı/atanmadı tartışmasına neden olan devlet kademeleri ve memuriyetlerinin, bürokrasisinin paylaşılması; müsteşar ve müşavirlerden başlayarak, valiler, kaymakamlar, birinci ve ikinci dereceden hâkim ve savcılar, maliye ve vergi müfettiş ve memurlarıyla vb. müftülerle imam ve vaizlere varıncaya kadar bütün devlet “görevlileri” düşünüldüğünde hiç de küçük bir yeniden dağılım oluşturmaz. Hele yakın tarihte bol örnekleri olan ve bilinen yolsuzluk skandallarıyla ihale ve sair devlet olanaklarının ganimetten sayılarak yeniden dağılımıyla tamamlanan tablo ciddileşir ve egemenler bakımından “genel oy” ve sonuçlarından olan başta hükümet değişiklikleri ve koalisyonlar olmak üzere bütün bir yönetsel yenilenme, egemenler arası didişme ve hesaplaşmalara yol açtığı ve açacağı gibi ceremesi de sömürülen ve yönetilen yığınların sırtına yıkılır.
Sözü, kapitalizm, burjuva hükümetler, devlet olanakları ve rüşvet ilişkileri bağlamında yine Engels’e atıfla başlayan Lenin’e bırakalım:
“Engels, ‘zenginlik, iktidarını demokratik cumhuriyette, dolaylı ama bir o kadar da güvenli bir biçimde gösteriyor’ diye sürdürür; şöyle ki: ilk olarak ‘memurların düpedüz rüşvet yemesi’ (Amerika), ikinci olarak da ‘hükümetle borsa arasındaki bağlaşma’ (Fransa ve Amerika) aracıyla.
“Bugün hangisi olursa olsun, bütün demokratik cumhuriyetlerde, emperyalizm ve bankalar egemenliği, zenginliğin sınırsız gücünü savunmak ve kullanmak için yararlanılan bu iki aracı, ender bir sanat haline getirecek derecede geliştirdi. Eğer örneğin Rusya Demokratik Cumhuriyetinin daha ilk aylarında, ‘sosyalistler’in –Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler– burjuvazi ile koalisyon hükümeti içindeki evliliklerinin, deyim yerindeyse balayı sırasında, Bay Palçinski, kapitalistleri tedirgin etmeyi ve onların tekerine taş koymayı, askerî siparişler yoluyla devlet hazinesini soymalarını engellemeyi gözeten bütün önlemleri baltalamışsa ve daha sonra başkanlıktan ayrılmış (ve elbette yerine tastamam aynı bir başka Palçinski geçmiş) olan Bay Palçinski, eğer kapitalistler tarafından yılda 120.000 ruble tutan bir arpalıkla ‘ödüllendirilmiş’ ise, bu nedir? Dolaysız ya da dolaylı rüşvet mi? Yoksa hükümetle kapitalist sendikalar (tröstler) arasında bir bağlaşma ya da yalnızca dostça ilişkiler mi?”⁵
Biz bunlara, yakın tarihte, “yolsuzluk/hırsızlık” başlığı altında tanımlanan yüzlerce bin dolarlık “hediye” saatler, ayakkabı kutularıyla elbise ceplerine doldurulmuş paralar, “sıfırlayayım mı… sıfırla” diyaloglarına konu odalar dolusu Dolar ve Euro’lar, para makineleri, para kasaları, altın külçeleri dolu olarak ülkeye kayıtsız giriş yapan uçakların… vb. konu olduğu, soruşturmaları bile kapatılmış, yasalarda kendilerine yer açılamamış “skandal”larda tanıklık ettik. Meşrulukları savunulamayan, yasalara uydurulamamış ve dolayısıyla “minareye kılıf bulunamamış” aşırı örneklerdi. Boldu, ama aşırılardı; ancak “darbe” argümanları oldukları ileri sürülebildi ve üstleri örtülmeye uğraşıldı.
Ama tamamen meşru sayılan, rutine bağlanmış, son derece olağan rüşvet türleri de yok değildir. Yasaya sığmasa da olağanlaşmış olanları olduğu gibi, bütünüyle yasal olanları da çoktur. Devletin ortak olduğu şirketlerin, banka ve sair anonim şirketlerin yönetim kurullarının bol maaşlı koltuklarına atanmalar örneğin, hem yasaldır hem de itibar vesilesi sayılır. Türü ve sayısı belirsizleştirilmiş arpalıklar durumundaki müşavirlik ve danışmanlıklar yine öyledir. Borsa aracılığıyla hisse senetlerinin devir-teslimi kadar, senetlerin kıymetlendirilmesi ya da değer kaybının sağlanması, döviz-kur farklarından önceden haberdar edilerek sağlanan kârlar, hibe yoluyla “havuzlar” oluşturularak sağlanmış yatırım olanakları, TÜRGEV benzeri vakıflara bağışlarla arsa, arazi vb. yığınakları, ihalesiz ya da görünüşte ihaleli yasaya uydurulmuş iş vermeler… –tümü tamamen yasal ve sıradandır!
Özetle, “zenginlik”, kapitalizm yani, egemenliğini, banka ve borsa egemenliği olarak, demokratik ya da değil, her koşul ve her siyasal egemenlik biçimi altında sürdürür. Bu kural, parlamenter demokrasiler bakımından da geçerlidir, kralcı ya da faşist egemenlik biçimleri bakımından da. Hükümetlerle sermaye çok sayıda bağla birbirlerine bağlı oldukları kadar burjuva parlamentolarla sermaye arasındaki ilişki de öyledir. Burjuva parlamentolarda “ilaç için” ya da görünüşü kurtarmak üzere belirli özelliklere sahip birkaç yoksul bulunması âdettendir. Genellikle işçi bulunmasa bile, parlamentolarda kimi zaman azınlıklardan bir kişi, kimi zaman bir engelliye yer açılır. Yoksa, ne yapılacaksa “ön-seçim”in zorunlu tutulan aidatları ne de vekil adayı atanmak için sunulan meşru haraçlar ortalama bir yurttaş tarafından bile karşılanabilecek gibi değildir. Burjuva parlamentolar kural olarak burjuvalar ve onların sözcüleri içindir.
Parlamentolara, çekicilik yaratacak “güzel görünüş” için, burjuva dünya görüşüne sahip ya da yoğun etkisi altında olmakla birlikte kimi zaman dolaysızca burjuva olmayan kişiler vekil olarak alınsalar da, burjuva hükümetler bakımından bu bile olağan değildir. Burjuva hükümetlerin burjuvalar ya da onların görevli ve sözcüleri tarafından oluşturulması kuraldır. Dolayısıyla rüşvet ilişkisi ya da borsa üzerinden bağlantılar veya ikisi birden, parlamenterler bir yana, özellikle bakanlarla müsteşar ve müşavirden başlayarak genel müdür ve daire başkanı türünden “iş bitirici” yakın “çevre”leri bakımından karakteristiktir.
Ancak parlamenter sistemde hükümetlerin başlıca parlamentolardan çıktığı, özellikle siyasal kriz anlarında “devlet işleri”nin teknokrat/bürokrat nitelikli başbakan ve bakanlarla yürütülme durumunda kalınsa bile, genel kural olarak hükümetlerin vekillerden teşekkül ettiği bilinir. Ve hükümetler burjuva devletin, onun “çark” ve “dişlileri”nin hareket ettiricisi, başka bir deyişle “yürütme komitesi”dir. Bu nedenle, parlamentolar devletin asli ve temel organlarından olmamakla ve “devlet işleri” başlıca sivil ve askerî bürokrasi ya da bürokrasi ve militarizm tarafından yürütülmekle birlikte, işlerin yürütülmesinin koordinasyonu ve yönü, parlamentodan gelerek kurulan ve “yürütme komitesi” durumundaki hükümet tarafından gerçekleştirilir. En demokratik olanları da içinde burjuvazinin sınıf egemenliğinin aracı olan ve başlıca iktisadi niteliğiyle bu egemenliğin –seçimlerle bölünebilecek sürekliliğinin– asıl olarak burjuvazinin maaşlı görevlileri olan atanmış “memurların egemenliği” olarak sürdürüldüğü burjuva devletlerde hükümetler gelip geçerler, ancak bürokratik ve militarist kurumlar ve onların yerleşik kural ve uygulamalarının genelliği ve kalıcılığı tartışmasızdır.
Bundan, hükümetlerin önemsizliği sonucu çıkmaz; ama burjuva egemenliğin kısa aralıklarla değişebilir olduğu bilinen şu ya da bu hükümetle kaim olmadığı, hükümetler değişse de sürdüğü ve ekonomik egemenliğin siyasal egemenliği üretip koşulladığı, anlaşılmalıdır. Hem Engels’in hem de Lenin’in altını çizdikleri “zenginliğin iktidarını en demokratik cumhuriyette de sürdürdüğü” doğrusunun bir dayanağı seçilmiş ya da atanmış burjuvazinin tüm “görevli” ve temsilcilerinin –rüşvet de içinde– binbir bağla zenginlik kaynakları ve onların mülkiyet ilişkilerine bağlı oluşuysa, diğer bir dayanağı da burjuva çıkarların ihtiyaçlarına uygun sürekliliğin “memur egemenliği”yle sağlama bağlanmış olmasıdır.
Ekonomi ile siyaset arasında hükümetler ve izledikleri siyasetleri de kapsayan bir özerklik olduğu ve “ekonominin yoğunlaşmış ifadesi” olmakla birlikte, siyasetin ekonomiden, siyasal egemenliğin ekonomik egemenlikten yansımasına rağmen, insanın –ne kadar gerçeğe uygun olduğu ya da olmadığı bir yana– bilinçli eyleminin işe karıştığı her yerde bu yansının az-çok uzun bir dönemin ortalaması olarak gerçekleşebileceği, yoksa her somut durumda doğrusal yansıdan şu ya da bu ölçüde sapmalarla oluştuğu ve oluşacağı bilinir. Siyaset sonuç olarak ekonomiden yansıyacak ve siyasetçilerden oluşmuş burjuva hükümetler, dolayısıyla, eninde sonunda burjuvazinin sosyal iktisadi çıkarlarının gereksindiği tutumları alacak olsalar ve kendilerini burjuvaziye bağlayan sözü edilen rüşvet vb. bağlarla bu tutumları sağlama bağlanmış olsa bile, burjuvazinin çıkar ve egemenliğinin genel ve hükümet değişikliklerinin sonucu olabilecek özel siyasal dalgalanmalardan olası etkilenmelerinin olanaklı olabilecek en alt düzeye indirilebilmesi, yine, devletin rutin işleri ve işleyişinin bürokrasi ve militarizm gibi “sağlam kazıklar”a bağlanmış olmasıyla garanti edilir.
Yine de yürütmeyi gerçekleştiren ve özellikle burjuva grup, klik ve kesimler arasındaki “denge” durumlarında rolleri artıp izleyecekleri politika ya da yürütücü direktifleriyle daha da önem kazanan hükümetlerin burjuva yönelimlerinin kontrol altında tutularak garanti edilmeleri esastır. Bu, hükümetlerin menbaı durumundaki parlamentoların ve bileşimlerinin de garanti altına alınması ihtiyacını koşullar. Öyle güvenilirlik kat sayısı düşük olur-olmaz parlamentolar oluşmamalı, önüne gelen vekil seçilmemelidir.
“Zenginlerin iktidarının en demokratik cumhuriyetlerde” de sürdürülürlüğü en başta paranın alım gücü ile garanti altına alınır. “Demir yumruk” yasalarından önce kapitalizmde her şeyin alınır-satılır oluşu belirleyicidir, baskı yasaları arta kalabilecek boşlukları tıkama işlevi görür.
Burjuva demokrasisi ancak hukuk önünde eşitliktir ve bu devlet biçimi altında demokratik özgürlüklerin tanınıyor oluşu –özellikle tekelci kapitalizmde dikte eğiliminin esas hale gelişi ve özgürlükler sınırlanarak demokrasinin güdükleşmesinin ötesinde– bu özgürlüklerin iktisaden gerçekleşebilme koşullarına sahip olduğu anlamına gelmez. Örnekse toplantı özgürlüğü var olabilir, ama tüm toplantı salonlarının burjuvazinin mülkü oluşu ve yüksek kira bedelleri işçilerin bu özgürlükten yararlanma olanaklarını yok edicidir. Ya da basın özgürlüğünün var olduğu iddiası başkadır, matbaalar ve kâğıt stoklarının burjuvazinin elinde olduğu koşullarda bu özgürlüğün işçiler bakımından gerçekleşme olanağı başka. Ya da söylenmiş olduğu gibi, seçilme özgürlüğü herkes için tanınır, ancak yüksek adaylık harçları, bol harcama gerektiren ön seçim ve seçim propagandası, işçiler bakımından bu özgürlüğün gerçekleşebilme ihtimalini hemen sıfıra indirir. Parlamento, böylelikle, kural olarak işçilere kapalı bir alan olur ve parlamentodan çıkacak hükümetler de burjuvazi ve ihtiyaçları açısından kategorik olarak sağlama bağlanır. Sömürülen yığınlar karşısında, aralarındaki çekişme ve paylaşıma dair sürtüşmeler bir yana, burjuvazinin sınıf egemenliği, iktisadi boyutunun ötesinde siyasal boyutuyla da emniyet altındadır.
Geriye kalan, burjuvazinin çeşitli grup, klik ve kesimleri arasındaki paylaşım kavgaları ve “iktidar” bölüşümüdür. Marx’ın dediği gibi, “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırmak”tan ibaret olur. Hükümet değişiklikleri de buradan önem kazanır: “Kim yönetecek”?
Bir burjuva parti, seçimi kazananı ya da seçimi birisi kazanamamışsa kazananlardan birbiriyle anlaşan birkaçı hükümeti kurar, işçiler ve sömürülen emek yığınları, halk, sosyalist ve devrimci partilerle diğer burjuva partiler muhalefette kalırlar. Parlamentoda çoğunluğu oluşturan bir ya da birkaçı “iktidar” olup hükümeti kurar; partilerden biri “ana muhalefet” titriyle hatta devlet protokolünde kendine yer bulur, ancak “azınlık”ta kalanlar “muhalefet”tirler.
Yasalarda ve günlük algıda “siyasal partiler” başlığı altında anılsalar ve bir ya da birkaçı iktidar ve geri kalanlar muhalefet olarak aralarında fark gözetilmeden eşit varsayılsalar ve burjuva demokratizminin ikiyüzlülüğüyle “parlamenter demokrasinin vazgeçilmez unsurları” kabul edilseler bile, gerçek farklıdır; işçi sınıfı ve emekçi halkın örgütleriyle burjuva partiler arasında kategorik bir ayrım vardır. Burjuva demokratizmi övgücüsü Kautsky’nin genelleştirdiği burjuva partilere özgü “azınlık korunması ve hakları”nın işçi partileri için de geçerli olduğunu ileri sürerek “herkes için demokrasi” masalını anlatmasını, Lenin, bu yönden eleştirir:
“Bilgiç Kautsky, ‘önemsiz bir noktayı’, yani bir burjuva demokrasisinde, iktidar partisi için ‘azınlığın korunması’nın ancak başka bir burjuva partisi için söz konusu olduğunu, buna karşılık proletaryanın payına, bütün ciddi, önemli ve temel konularda, ‘azınlığın korunması’ yerine, olağanüstü hal ilanı ve katliamlar düştüğünü unutmuş…”⁶
Burjuvazinin egemen olduğu tartışmasızdır; tartışma, burjuvazinin adına yürütmeyi kimin, hangi burjuva parti ve grubun üstleneceği ve halkı ve mücadelelerini bastırma “işi”ni kimin yürüteceği konusuyla sınırlanır. Ama bu, rüşvet olanaklarının da yeniden ve yeniden paylaşılması demektir. Her yeni hükümet, devlet olanaklarının yeniden dağılımı demektir. Kuşkusuz sömürülen yığınların sırtından elde edilmiş ve aynı sömürülen yığınlara yönelik yeni zorbalık ve bastırma etkinliklerinin dayanağı olarak kullanılacak “ganimet”, yeni hükümetlerin kurulmasıyla yeniden paylaşılacaktır. Yeni bir burjuva hükümetin kuruluşu, sadece ihale, dolaysız rüşvet vb. türü devlet olanaklarının yeniden dağıtımı demek olmakla kalmaz; bu dağıtımın düzenlenişi de içinde, başlıca devlet işlerinin yürütülmesiyle görevli askerî ve sivil bürokrasinin makam koltukları, teknokratlarınkini de kapsayarak, kuşkusuz yukarıdan başlayarak, bütün devlet kademelerinde yeniden dağıtılır. Bu yeniden-dağıtım, hükümetin tek parti hükümeti olarak değil, ama birkaç partinin koalisyonu olarak kurulması durumunda daha bir önem kazanır ve seçim galibi partiler ganimet paylaşımına girişirler. Koalisyon tartışma ve pazarlıkları yalnızca bakanlık koltuklarıyla sınırlı tartışma ve pazarlıklar olarak yürümez, ama tüm bürokrasinin yeniden dağılımını ilgilendirir.
1917 Şubat Devrimi’nin ardından kurulan koalisyonla ilgili olarak Lenin bu paylaşımı şöyle tanımlamıştır:
“Vaktiyle daha çok Yüz-Karalara ayrılmış bulunan memurluk görevleri, Kadetlerin, Menşeviklerin ve Devrimci-Sosyalistlerin ganimeti durumuna geldi… Ganimeti paylaşmak, bol paralı bakanlık, müsteşarlık, genel valilik vb. vb. makamlarına kurulmak için zaman yoktur ve hiçbir Kurucu Meclis beklenmemiştir! Hükümet değişiklikleri oyunu, aslında, ülke ölçüsünde, bütün merkezi ve yerel yönetimlerde yukarıdan aşağı yapılan bu yağma ve ‘ganimet’ paylaşımının dile gelmesinden başka bir şey değildi. Sonuç yadsınamaz: Reformlar ertelenmiş, yönetsel arpalıklar paylaşılmış ve paylaşım ‘yanlışlıkları’ birkaç yeniden-paylaşımla düzeltilmiştir.
“Ama bürokratik aygıtın çeşitli burjuva ve küçük burjuva partiler arasında (örneğin Rusya’da Kadetler, Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler arasında) her ‘yeniden dağıtımında’, başta proletarya olmak üzere, ezilmiş sınıflara, tüm burjuva toplumuna karşı önlenemez düşmanlıklar daha açık bir biçimde kendini gösterir. Bütün burjuva partiler, hatta ‘devrimci-demokratlar’ da içinde, en demokratik olanlar için bile devrimci proletaryaya karşı baskıyı artırma, bastırıcı aygıtı, yani devlet makinesini güçlendirme zorunluluğu bundan doğar.”⁷
“Ganimet”i; devlet olanakları ve “arpalıklar” durumundaki –özellikle yüksek– memurluk görevlerini paylaşmak… Ve bir de, hatta “en demokratik olanlar için bile devrimci proletaryaya karşı baskıyı artırma, bastırıcı aygıtı, yani devlet makinesini güçlendirme zorunluluğu”… Paylaşmak için burjuva partiler arasında kavga ve işçi sınıfına karşı devlet makinesini güçlendirmek üzere birlik!..
Hükümetler bu ikisi için kurulur ya da başlıca sömürülen yığınların ezilmesiyle demokratik içerikli, eşitlik ve özgürlük talep ve eylemlerinin bastırılması “işi”nin yürütülmesini yönetmek üzere kurulan hükümetler, aynı zamanda, bürokrasiyle birlikte geri kalan devlet olanaklarının bir yeniden dağılımına girişmeden edemezler.
Peki, velev ki koalisyon olsun ve velev ki az-çok demokratik bir partinin de katılımıyla kurulmuş olsun, burjuva sınıf niteliği tartışılmaz bir hükümetle diğeri arasında, birini lehine tercih kullanmak üzere ayrım yapmak savunulabilir bir şey midir?
Somutlayarak sorarsak; 1) özellikle Murat Belge tarafından AKP’li bir hükümet ihtimaline karşı kurulması savunulan CHP-MHP-HDP koalisyon hükümetiyle 2) bir AKP-MHP koalisyon hükümetinin çok daha gerici ve saldırgan politikalar izleyecek olması ihtimali karşısında kurulması savunulan AKP-CHP “büyük koalisyonu”nun savunulur yanı var mıdır? “Kötünün iyisi” yaklaşımıyla birinden biri işçi ve emekçiler adına tercih edilip desteklenebilir bir hükümet olabilir mi?
Yanıt, net olarak olumsuzdur. Öncelikle, kapitalizm koşulları ve burjuva egemenlik sistemi içinde, burjuva devletin “yürütme komitesi” olarak asıl işlevi olan sömürülen yığınların ve mücadelelerinin bastırılmasını üstlenirken, sıralanan iki muhtemel yan yana gelişten hangisi olursa olsun, bir koalisyon, aynı zamanda “memuriyetler”le rüşvet ve ihaleler de içinde sair devlet olanaklarının bölüşülmesi demektir ki, devrim ve sosyalizm adına da, özgürlükler adına da ne biri ne diğeri savunulabilir.
Ama devamı da söylenmelidir.
AKP’nin on üç yıllık hükümeti döneminde yaptıkları ortadadır ve ülkenin acil bir demokratikleşme sürecine ihtiyacı olduğundan şüphe edilemez. Bu doğrudur; ancak bu demokratikleşmenin, halkın demokrasi mücadelesinin yükseltilerek kurulacak bir geçici devrim hükümeti ya da devrimci bir “geçiş dönemi hükümeti” yerine, kolayına kaçılarak, ama kuşkusuz henüz koşulları oluşmamışken, üstelik koşullarını olgunlaştırmak için çalışmaktansa, demokrasi mücadelesinin hedefleri arasında olması gerekecek siyasal partilerin bazılarının katılacakları koalisyonlar aracılığıyla gerçekleşebileceğini düşünmek gaflet değilse aymazlıktır.
Belge’nin önerisini alalım. HDP, demokratik bir partidir ve birlikte olunabilir. CHP, demokrasi sözü etmekle birlikte demokrasi ve hak eşitliğiyle çelişen tutumlara da sahiptir; ancak uzatmamak için, son dönemdeki demokratik yönelimleriyle, örneğin Barış Bloku’na katılımıyla, birlikte olunabilir mi olunamaz mı sorgulamayalım. Peki, ya MHP? AKP karşıtlığı ve bu karşıtlığın her şeyin önüne geçirilerek, kapitalist sistem, burjuva devlet, sömürü, zorbalık, hatta faşizm ve şovenizm dahil tümüne gözlerin kapatılmasına yol açması, belli ki MHP’nin bile şirinleştirilmesi ve AKP’ye karşı onunla da birleşmenin kabulüne götürmüştür. Ancak bu kabul edilebilir değildir. Her şeyden önce, gericiliği tartışmasız MHP’den uzaklaşmalarında yarar varken ve buna yönelik tutumlar gerekliyken, CHP’nin MHP’ye doğru itilmesi ve hele HDP’nin MHP’nin kucağına atılmaya ve onunla işbirliğine ikna edilmeye çalışılması, fazlasıyla parlamentarist ve sistem yandaşı oluşu bir yana gericiliğin de güçlendirilmesine yönelik bir yaklaşımdır. Ne –yüzü gizlenerek ve hiç değilse Kürt halkının gözünde iyi gösterilerek– sistemin HDP’nin de katılmasıyla güçlendirilmesi tercih konusu edilebilir, ne de AKP karşıtlığı ileri sürülerek MHP’li bir birlik ve koalisyon!
“AKP karşıtlığı”ndan söz etmişken, ne kadar AKP ne kadar Cemaat karşıtlığı ve AKP destekçiliğidir tartışılır, ancak Doğu Perinçek’in CHP-MHP-İP (Vatan Partisi) hükümeti önerisinin 7 Haziran sonrası güncellenmesi olan önerisine de değinmeliyiz.
“Ekonomideki mafyalaşma, siyasette mafyalaşmayı getirdi. Ekonomi, çok küçük bir azınlığın eline geçince, siyasetin hâkim güçleri de daraldı. Sanayici ve tüccar üvey evlat oldu… Siyasetteki mafyalaşma, en sonunda Başkanlık Sistemini Türkiye gündemine getirdi. Sıcak para diktatörlüğü, Başkanın mafyasıyla yürütülebilirdi” diye başlayan Perinçek, “Türkiye’de öncelikli hedef”i tam bir sistem adamı olarak şöyle tanımlıyor: “Önümüzdeki öncelikli hedef, sıcak para diktasını yıkarak üretim ekonomisini kurmak ve vatanı bütünleştirmektir… çıkmazdan üretim ekonomisiyle kurtulacağız. Üretimde ve bütünleşmede çıkarı olan sınıflar ile borçlanma ve bölünmede çıkarı olan zümreler karşı karşıya mevzilenmiş bulunuyorlar. Burada millî sanayici ve tüccar ile işçi, çiftçi, kamu emekçisi, küçük esnaf ve zanaatkârın çıkarlarının aynı cephede buluştuğunu görüyoruz. Vatan Partisi’nin programının birinci maddesi, bu sınıfların ortak hükümetini amaçlıyor. Millî Hükümet, bütünüyle asalak olan mafya ekonomisine akıtılan kaynakları üretime çevirecek. Burada işçi sınıfı ve bütün emekçiler ile sanayicilerin çıkarı birleşiyor.”⁸
“Millî cephede yer alan sınıflar arasında da çelişmeler bulunuyor”muş. Ama “Vatanın bütünleşmesi ve üretim ekonomisi için birleşenler arasındaki çelişmeler düşmanca (antagonist) türden değil”miş. Nedeni de şuymuş: “İşçi sınıfının hareketlerine bakarsak, sanayicinin fabrikasına el koymak gibi bir programa rastlamıyoruz. İşçiler, daha iyi koşullarda çalışmak ve yaşamak istiyorlar. Bu talepler, hem demokrasinin gereğidir, hem de millî cepheyi güçlendirir. En büyük üretici, emekçinin kendisidir.”
Ve burjuva beyzade, “işçi sınıfının sanayiciye karşı tutumu, stratejik düzlemde dostluk ve aradaki çelişmeleri çözmek için taktik düzlemde mücadeledir… vatanımız ve üretim ekonomisi için birlikteyiz, ancak demokratik haklarımızı elde etmek ve daha iyi yaşamak için mücadele edeceğiz” buyuruyor, işçi sınıfına! Tabii işçi sınıfı devrimciliği adına! “İşçi sınıfı ile burjuvazinin birleşen çıkarları”! İşçi sınıfının, devrimci işçinin bakış açısından burası sözün bittiği yerdir. Çürütmek için söylenmesi gereken lafa yazıktır. Beyimiz kendi kendisini teşhir etmektedir.
Bunca uzun bir aktarma, Perinçek’in, Belge ile benzer sistem içi öneriyi, daha dallandırılıp budaklandırılmış haliyle ve açık-seçik, üstünü örtmeye gerek duymadan –iki gerekçeyle: “sıcak para” ve “borçlanma ekonomisi” yandaşı olanların “sıcak para diktasını yıkarak üretim ekonomisini kurmak ve vatanı bütünleştirmek” hedeflerine yönelik olarak– “millî sanayici ve tüccarla işçi” ve emekçilerin “birleşen” çıkarlarını gerçekleştirecek bir burjuva “millî hükümet” önerisini “korkusuzca” yapması nedeniyledir. Tek fark, önerilerin, HDP’nin hükümete katılmasıyla hükümetin HDP’nin de içinde olduğu Kürt ulusal hareketini hedef alması arasındaki farklılıktır; gerisi ortaktır!
İkinci öneriye, AKP-CHP “büyük koalisyonu”na gelince… Herkes biliyor ki, uluslararası ve ulusal sermayenin, burjuva egemenliğinin az-çok istikrarlı biçimde sürdürülmesini öngören asıl önerisi durumundaydı. Hem –asıl olarak– işçi ve emekçi hareketliliğinin önünün alınması, olmuyorsa bastırılması, hem de AKP ve özellikle başkanlık histerisine tutulmuş ve bu yolda ne yasa ve anayasa ne de teamül tanıyan “reis”in artık yarın ne yapacağından kuşku duyulmakta olan burjuva “azınlık haklarını” da takmayan aşırı yanlı tek parti yönetiminin bir miktar ehlileştirilmiş bir AKP’nin CHP’yle koalisyonuyla normalleştirilmesi bakımından günün koşullarında “biçilmiş kaftan” olarak görünmekteydi. Kürt sorununda belirli bir çözüme ulaşılmasını sağlayabileceği ve Türkiye’yi dışarıda, özellikle Ortadoğu’da maceradan uzak Amerikancı yolda “kazasız-belasız” ilerletebileceği düşünülmekteydi –hem uluslararası hem de “ulusal” burjuva gericiliğin çıkarlarının gösterdiği böyle bir koalisyondu. Büyük burjuvazi bakımından iki düzlemde de, hem gericilikle halk arasındaki hem de gericiliğin kendi arasındaki ilişkiler alanında uygun bir alternatifti.
Ama onlar için uygun olan sömürülen yığınlar için uygun değilken, ülkenin az-çok esenliğe çıkabilmesi bakımından, sanki “ülke esenliği” burjuvazinin değil ama –ya da en azından onunla birlikte– işçi ve emekçilerin işine gelirmiş gibi, “ilericilik” adına da savunuldu. En çok Kürt sorununda aşırı saldırganlığa yöneleceği öngörülen ve bu nedenle başlıca kaygı kaynağı durumundaki bir AKP-MHP hükümetinin “reelliği” olan, mümkün “en iyi” alternatifi olarak özellikle Kürt hareketi ve yakın çevrelerce benimsenip açık ve üstü örtülü biçimlerde savunuldu. Savaş kaynağı AKP ve özellikle Saray’dı; AKP’yi CHP aracılığıyla frenleyip Saray’ı dizginleyerek “akan kanı durduracak” “gerçekçi alternatif” olarak görüldü.
Bu öneri de, kapitalist sistem ve burjuva devleti “es” geçip her şeyi AKP gericiliğinden ibaret sayarak AKP karşıtlığı görüşünden hareket eden sistem içi çözüm arayışıyla malûldü; iktidar değişikliğiyle ilgili defterin kapatılmış olmasıyla ve savunulmakta olan burjuva platformla uyum içindeydi. Üstüne üstlük, körlükle de malûldü ve Barış Bloku’nda yer almaya eğilim göstermekte olan CHP’yi, tersine, AKP ve devletin kollarına iticilikle zaaflı, “baltayı ayağa vurucu” nitelikliydi. Kapitalist sistemin sınırlarını sınır bilen ve burjuva egemenliğiyle bir alıp veremediği olmayan yaklaşımın vardığı yer, hükümet sorununda, burası oldu.
Oysa, her şey bir yana, yalnızca sömürülen yığınlarla burjuvazinin ilişkisi, burjuva egemenliği ve ne demek olduğu, burjuva devlet makinesi ve bastırıcılığı üzerine düşünmek bile, bırakalım MHP’li ya da AKP’li koalisyonları, onlardan farklı olarak, demokratik görünebilecek başka koalisyonlardan da uzak durulması için yeterli veri sunacaktır.
Burjuva demokrat, parlamentarist ya da değil ama burjuva nitelikli, kapitalist sistemi ebedi bilen ilericilik ve özgürlükçülük türünü –özetle, liberal burjuva solculuğunu, küçük burjuva reformculuğu da içinde burjuva demokratizmini– bir yana bırakarak, soruna işçi “penceresi”nden yaklaşılacak olursa…
Erfurt Programı’na Engels’in yönelttiği eleştiride yaptığı “devrim” ihtiyacı ve “demokratik cumhuriyet” vurgusuyla konuya değinmesinden başlayalım:
“Mutlak olarak kesin bir şey varsa, o da, partimizin ve işçi sınıfının egemen duruma, ancak demokratik cumhuriyet şekli altında gelebilecekleridir. Hatta demokratik cumhuriyet, Büyük Fransız Devrimi örneğinin gösterdiği gibi, proletarya iktidarının özgül biçimidir de. Örneğin Miquel’in yaptığı gibi, en iyi adamlarımızın bir imparatorun altında bakan olmasının akla sığar bir şey olmadığı besbelli değil mi?”⁹
Tabii ki, “hayır” denecektir. “İmparatorun bakanı” olmak tabii ki hoş karşılanmaz ve savunulması kolay değildir. Ama, şöyle bir hafızalar yoklandığında, I. Emperyalist Savaş’a gidildiği günlerde II. Enternasyonal’in sosyal-şoven hain “kahramanları”nın hemen tümü imparator ve kralların hüküm sürdüğü Avrupa’nın emperyalist ülkelerinde önce parlamentolarda “savaş kredileri” için olumlu oy kullandıkları ve sonra burjuvaziyle koalisyon kurarak burjuva hükümetlerde bakanlık koltuklarına kuruldukları hatırlanacaktır. Sonra da olmamış değildir. Ve günümüz İngiltere’si ya da İspanya, Hollanda, Belçika, Danimarka’sı hâlâ monarşiyle yönetilmektedirler ve ama parlamentoları vardır, hükümetler parlamento çoğunluklarınca seçimlere dayalı olarak belirlenir ama kral ya da kraliçeler tarafından atanırlar. Liberal solcular buralarda hiç mi bakanlık koltuklarına kurulmamışlardır?
Engels’in Erfurt Programı’nı eleştirisi döneminde de, sonra ve şimdi de, ister imparatorlar ve krallar tarafından yönetilsin ister demokratik birer cumhuriyet olsunlar, sorun, siyasal egemenliğin sosyal iktisadi dayanağının kapitalizm ve burjuvazinin egemenliği oluşudur. Geçmişe doğru gidildiğinde aristokratik özelliklerin ağırlığı artar, günümüze doğru azalır ya da bazı yerlerde neredeyse tümüyle yok olur, ancak bütün siyasal yaşam ve egemenlik kapitalizm koşullarında, sermaye ilişkilerinin ürünü olarak şekillenir.
Öyleyse, Engels’in teşhir içerikli sorusundan hareketle yeni bir soru sorulabilir: Peki, “en iyi adamlarımızın bir imparatorun altında bakan olmasının akla sığar bir şey olmadığı besbelli”yse, “demokratik cumhuriyette, bir burjuva hükümette bakan olmak akla sığar mı?”
Sığar mı? Şöyle bir hafızalar yoklandığında, her somut durumda binbir gerekçe üretilerek, işçi sınıfı ve sosyalizm ya da ilericilik ve solculuk vb. adına burjuva hükümetlere katılımlar sağlandığı görülecektir. Tümü bir yana bırakılarak, günümüzde, M. Belge’nin önerisinde olduğu gibi, HDP’nin ilericilik adına ve ezilenlerin ve memleketin, kuşkusuz demokrasinin selameti ve barış için CHP ve MHP ile koalisyona katılması ya da olmazsa CHP-MHP koalisyonunu “dışarıdan” desteklemesi ileri sürülebilmiş ve az da taraftar bulmayarak, çok sayıda liberal solcunun gönlünde yatan aslan olabilmiştir!
Oysa, neydi? Koalisyon hükümetlerinde burjuvaziyle birlikte yer alan II. Enternasyonal hainleri için Lenin ne demişti: “Savaş kredileri için oy verenler, kabinelere girenler ve 1914-15’te vatan savunması avukatlığı yapanlar açıkça sosyalizme ihanet ettiler.”¹⁰
“Açık oportünizm, devrime ve başlangıç durumundaki devrimci hareketlere ve patlamalara açıkça ve doğrudan doğruya karşıdır. Biçimi değişmekle birlikte, hükümetlerle ittifak durumundadır: bu ittifak, hükümetlere katılmaktan savaş sanayii komitelerine katılmaya kadar değişebilir. Maskeli oportünistler, Kautskiciler, işçi sınıfı hareketi için daha zararlı, daha tehlikelidir, çünkü bunlar, hükümetle ittifak yanlısı olduklarını akla-yakın, sözde ‘Marksist’ sözlerle ve pasifist sloganlarla gizlerler. Bu her iki türden oportünizme karşı, proletarya politikasının her alanında savaşım verilmelidir: parlamentoda, işçi sendikalarında, grevlerde, askerî alanda vb…”¹¹
Hükümetler, söylenmişti, burjuva devletlerin “yürütme komiteleri”dir ve asli görevleri sömürülen yığınların bastırılması ve ezilmesi “işi”ni yönetmektir; bu “iş”e suç ortaklığı edilemez. Burjuva hükümetlere katılmak, burjuvaziyle koalisyon kurmak demek, onun sömürülen yığınları bastırma etkinliğine katılmak, hangi “iyiniyetli” gerekçeler ileri sürülmüş olursa olsun, burjuvazinin tarafına geçmek demektir. Tabii ki geçildiğinde, ödülü alınır, “ganimet”in bir bölümünden, yüksek maaşlı “arpalıklar”dan, “solculuk”, ilericilik ve hatta işçi sınıfı ve sosyalizm adına burjuvazinin safına geçen de yararlandırılır: özetle, satış, alım-satım işlemi kayda bağlanır ve karşılığı ödenir!
Burjuva koalisyon hükümetlerine katılmayı haklı çıkarmak üzere ileri sürülmüş hiçbir “ulvi” gerekçe doğru çıkmaz: “Barış için müdahil olmak”… “demokrasiyi savunmak için”… “özgürlükler mücadelesini geliştirmek için” –tümü safsatadır! Çünkü ne burjuvazi aptaldır ve kendisinin kuyusunun kazılması için “koynunda yılan besleme”ye razı olur, ne tüm bürokratik-militarist devlet makinesi üç “solcu-ilerici” bakan hükümette yer aldı diye teslim bayrağı çekip onları dinleyip dediklerini yapar. “İlerici-solcu” zevat, tersine, burjuva hükümetlerin “gülleri” olarak işlev görmek üzere bakanlık koltuklarına oturtulurlar: Tescilli burjuvaların yapamadıklarını yapmak üzere, niyetleri ne olursa olsun, “yem olarak kullanılıp” gevezelik ve vaatlerle halkı yatıştırmak için görevlendirilirler ki, hemen istisnasız tümü bunu bilir ve yem olarak kullanılmalarına ses çıkarmaz, dolayısıyla niyeti iyi olanı bulmak da neredeyse imkânsızdır.
1917 Şubat Devrimi’nin ardından Kerensky ve ardından Tseretelli, Çernov ve sair burjuva sosyalistlerinin burjuva geçici hükümete katılmalarının (ya da alınmalarının) ülkenin burjuva yönetiminde hemen hiçbir –önemli diyelim– değişikliğe yol açmadığına ve örneğin kendisinin “Nisan Tezleri”yle çizdiği tablo ve yönelimin değiştirilmesi ihtiyacını doğurmadığına dair Lenin’in söylediklerini görelim:
“Üzerinde durulması gereken ikinci nokta bir ‘koalisyon bakanlığı’nın (hükümetinin olmalı –K.Y.) kurulması, 6 Mayıs 1917, hususudur. İnsana öyle gelebilir ki, broşür (‘Nisan Tezleri’ broşürü –K.Y.), özellikle bu konuda eskimiştir.
“Gerçekte ise, broşür bu konuda kesinlikle hiç de eskimiş değildir. Broşür, her şeyi, kapitalistlerin 10 bakanına rehine olarak 6 bakan veren menşeviklerin ve popülistlerin ateşten korkar gibi korktukları bir sınıf tahlili üzerine oturtulmuştur… çünkü Tseretelli, Çernov ve avanesinin bakanlığa gelmesi, Petrograd Sovyeti ile kapitalistlerin hükümeti arasında yapılan anlaşmanın sadece biçimini ufak ölçüde değiştirmiştir.”¹²
“Rehine bakan vermek” –burjuva koalisyon hükümetlerine katılmak ya da hiç değilse bu koalisyon hükümetlerinden birinden birini diğerine tercih edip desteklemek, bundan başka bir anlama gelmez ki, hele “tercih” durumunda, karşılıksız, “rehine” verip “ganimet”ten bir parça “ödül” almadan “yok yere” bir alışveriş yapılmış olacaktır!
Neden “rehine verme”, peki? Söz, yine Lenin’in:
“Belli başlı bakanlık görevleri, yeni hükümetin gidişatını tayin edecek mevkiler (İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, yani ordunun, polisin, memurların, yığınlara karşı bütün baskı cihazının kumanda mevkileri), sadakatini ispat etmiş kralcıların, büyük toprak mülkiyeti taraftarlarının elinde bulunuyor. Kadetler, dünün cumhuriyetçileri, kendi iradeleri dışında cumhuriyetçi olanlar, kendilerini, halk üzerinde ve iktidar cihazı üzerinde kullanılan kumanda mevkii ile doğrudan doğruya ilişkili olmayan ikincil işlere atanmış buldular. Trudoviklerin temsilcisi ‘kendisi de sosyalist’ olan A. Kerenski, halkın uyanıklığını ve dikkatini tumturaklı cümlelerle gevşetmekten başka hiçbir rol oynamıyor.”¹³
Bırakın Trudovik Kerensky ve sonra Menşevik ve sosyalist devrimci oportünist “sosyalistleri”, burjuvazinin partisi Kadetler bile, koalisyonda kenarda köşede kalmıştır. Kerensky’e düşen rol ise ortadadır: “Tumturaklı cümlelerle halkın uyanıklığını ve dikkatini gevşetmek!” Ama uzatmayalım ve Şubat Devrimi sonrası deneyi özetleyen açıklayıcı uzunca bir pasajı aktararak sürdürelim.
“Otokrasi devrildikten sonra, iktidar, birinci Geçici Hükümet’e geçti. Bu hükümet burjuvazinin temsilcilerinden, yani kapitalistler ile onlarla birleşen toprak sahiplerinden kuruluydu. Kadet Partisi, kapitalistlerin sözü en çok geçen partisi, hükümette burjuvaziye yön veren ve onu yöneten parti olarak birinci yeri tutuyor.” (sf. 113)
“Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler, kapitalistlerle anlaşma siyasetlerini şu veya bu biçimde Rus devriminin bütün dönemleri boyunca izlediler.
“… halk zafere ulaşır ulaşmaz ve otokrasinin düşüşü tamamlanınca, kapitalistlerin Geçici Hükümeti ‘sosyalist’ sıfatıyla Kerenski’yi de yanına aldı… Kapitalist Geçici Hükümet, Petrograd Sovyeti’nin başkan vekili Kerenski aracılığıyla hemen Sovyeti kendine bağlama ve onu ehlileştirme işini ele aldı.” (sf. 116)
“…Sovyetler ne yandan olursa olsun en ufak bir dirençle karşılaşmaksızın iktidarı alabilirlerdi (ve almalıydılar). Ama, Sosyalist-Devrimciler ve Menşevikler kapitalistlerin çökmekte olan hükümetini desteklemeyi, anlaşmalarla ona daha çok bağlanmayı ve devrim için daha tehlikeli, daha da uğursuz işlere girişmeyi yeğ tuttular.
“…kapitalistler… bütün ülkelerin kapitalistleri tarafından işçileri alaya almak, bölmek ve zayıflatmak için kullanılmış olan bir yola başvurdular. Bu yol, ‘koalisyon’ denen bir bakanlık kurmaktan yani burjuvazinin temsilcileri ile sosyalizm kaçaklarını bir araya toplayan bir bakanlık kurmaktan ibarettir.
“Özgürlük ve demokrasinin, öteki ülkelerden daha uzun zamandan beri, devrimci işçi hareketiyle birlikte mevcut olduğu ülkelerde, İngiltere ve Fransa’da, kapitalistler bu metodu, birçok kereler başarıyla kullanmışlardır. Burjuva bir bakanlığa girmiş olan ‘sosyalist’ şefler, işçileri aldatmaya yarayan kuklalar olduklarını, arkalarına kapitalistlerin gizlendikleri paravanlar olduklarını her zaman açığa vurmuşlardır. Rusya’nın ‘demokrat ve cumhuriyetçi’ kapitalistleri de bu yola başvurdular. Sosyalist-Devrimciler ve Menşevikler kendilerini hemen oyuna kaptırdılar; 6 Mayıs’ta, Çernov, Tseretelli ve benzerlerini içine alan ‘koalisyon’ bakanlığı artık bir olgu idi.
“Sosyalist-Devrimci ve Menşevik budalaların sevinçten ağızları kulaklarına vardı. Şeflerin bakanlık ünü, onları, kendini beğenmişlikle süslüyordu. Kapitalistler ellerini ovuşturdular. Halka karşı ‘Sovyet Şefleri’nin yardımını sağlamışlardı; Sovyet şefleri, kendilerine, ‘cephede saldırıya geçmeyi’, yani fiili olarak kesilmiş olan emperyalist soygunculuk savaşının yeniden başlamasını destekleyeceklerine söz vermişlerdi. Kapitalistler, bu şeflerin, görkemli güçsüzlüklerini çok iyi tanıyorlardı, burjuvazi tarafından yapılmış olan vaatlerin –üretimin denetimi ve örgütlenmesi, barış siyaseti vb.– hiçbir zaman yerine getirilmeyeceğini biliyorlardı.
“Bir yandan Plehanov ve Skobelev, şatafatlı, tumturaklı sözlerle kendi kendilerini kandırırlarken, ve halkı umutlandırıp aldatırlarken, kapitalistlerin kârlarından %100’ünün vergi olarak alınacağından söz ederlerken, kapitalistlerin ‘dirençlerinin’ kırıldığını iddia ederlerken, kapitalistler güçlenmeye devam ediyorlardı. Gerçekte hiçbir şey yapılmadı. Bu zaman süresi içinde kapitalistlerin iştahlarına gem vuracak hiçbir şey. Bakan olan sosyalizm kaçakları, siyaset ve yönetim çarklarının, aslında bürokrasinin (memurların) ve burjuvazinin elinde olmakta devam ettiği bir sırada ezilen sınıflara oyun etmeye mahsus konuşan makinelerden başka bir şey değillerdi. Sanayi bakanı ünlü Palçinski, kapitalistlere zarar vermek tehlikesi gösteren her türlü tedbire karşı koyan bu çarkların tipik temsilcilerinden biri oldu. Bakanlar çene çalıyorlar ve işler olduğu gibi duruyordu.
“Burjuvazi, devrime karşı savaşmak için özellikle bakan Tseretelli’den yararlanıyordu. Onu devrimcilerin devlet komiserini yerinden atmaya cüret ettikleri Kronştad’ı yatıştırmaya gönderdi… Tseretelli, burjuvazinin kendisini bir yem olarak kullanmasına, bildiği halde müsaade etti…
“Burjuva bir bakanın hükümetin savunmasını üzerine alamayacağı bir yerde, devrimci işçilerin önünde ya da Sovyetlerde, bir sosyalist bakan –Skobelev, Tseretelli, Çernov ya da bir başkası– hazır bulunabiliyor (burjuvazi tarafından gönderiliyordu demek daha doğru olurdu) ve burjuvazinin hizmetinde görevini bilerek yerine getiriyor, kanter içinde kalarak bakanlığı savunuyor, kapitalistleri temize çıkarıyor, halka vaatler, vaatler, vaatler tekrarlayarak ve ona beklemek, beklemek, beklemek öğüdünde bulunarak, onu alaya alıyordu.
“…
“Öte yandan cephede soygunculuk savaşına yeniden başlamak karşı-devrimci görevi, emperyalist görev, halkın nefretini kazanmış bir Guçkov’un yapamadığı görev, Sosyalist-Devrimci Partiye yeni kaydolmuş olan ‘demokrat-devrimci’ Kerenski tarafından parlak bir şekilde ve başarıyla yerine getirilmişti…
“…
“Bu olaylar Rus devriminin, 6 Mayıs’tan 9 Haziran’a kadar ikinci evresini doldurdular. Karşı-devrimci burjuvazi kuvvetlendi, ‘sosyalist’ bakanlar himayesinde kendi pozisyonlarını sağlama bağladı, dış düşmana karşı ve iç düşmana karşı, yani devrimci işçilere karşı saldırıyı hazırladı.”¹⁴
Dört önemli saptama var: 1) Koalisyon hükümetine burjuvazi ve onun adına burjuva parti (ya da partiler) yön veriyor; 2) Hiçbir önemli devlet işi emanet edilmeyen, “işçileri aldatmaya yarayan kuklalar” durumundaki satılık “sosyalist” bakanlara, yüzü açığa çıkmış has burjuva bakanların yapamayacakları “kapitalistleri temize çıkarma” ve “tumturaklı cümlelerle vaatlerde bulunarak halkı aldatıp yatıştırma” işi düşüyor; 3) “burjuvazinin temsilcileri ile sosyalizm kaçaklarını bir araya toplayan” bir “koalisyon denen bakanlık (hükümet) kurmak”, sosyalizm kaçakları “halkı umutlandırarak aldatırlarken” “kapitalistleri güçlendiren” “bütün ülkelerin kapitalistleri tarafından işçileri alaya almak, bölmek ve zayıflatmak için kullanılmış olan bir yol”dur; ve 4) Bu “yol” öncelikle, parlamenter yöntemlerin uzunca süredir kullanılıyor olmasının yanında yatıştırılması ihtiyacını dayatan devrimci bir işçi hareketinin gelişkin olduğu ülkelerde gündeme gelmiş; “özgürlük ve demokrasinin, öteki ülkelerden daha uzun zamandan beri, devrimci işçi hareketiyle birlikte mevcut olduğu ülkelerde, İngiltere ve Fransa’da, kapitalistler bu metodu, birçok kereler başarıyla kullanmışlardır.”
Sanırız, koalisyon hükümetlerine katılma ya da birini diğerine tercih etme tartışmasına bir nokta koyabiliriz: Devrimci kalınacak ve işçi sınıfı ve sömürülen yığınlara ihanet edilmeyecekse, hiçbir burjuva hükümete, burjuvaziyle anlaşıp koalisyon kurarak katılmak ya da birinden birini dışarıdan desteklemek benimsenemez!
Peki, bu söylenenlerden, burjuva egemenliği devrilmeden hiçbir hükümete katılmanın söz konusu edilemeyeceği ve Marksizmin yalnızca geçici devrim hükümetlerinin kurulmasını tanıyıp onayladığı mı çıkar? Kuşkusuz çıkmaz.
Ama önce, örneğin yakın geçmişin halka yönelik saldırganlıkta “ileri mevziler” tutacağı tahmin edilebilecek, kurulması muhtemel AKP-MHP koalisyonu, hatta tartışmasız daha gericileri varsayılıp, kategorik olarak daha kötüsü ileri sürülerek daha az kötüye razı olunabileceği yönünde tezle tartışma tüketilmelidir.
Örnek, orduyu peşinden sürükleyerek, geçmişin, otokrasinin bütün karanlık güçlerini yeniden dizginlerinden boşandıran 1917 Temmuz’undaki Kornilov Darbesi günlerinde Kerensky hükümetine karşı Lenin’in tutumudur.
Önce Lenin’in darbe ve darbeyle girilen siyasal sürece ilişkin değerlendirmesi: “(Temmuz darbesiyle) fiiliyatta esas devlet iktidarı, Rusya’da bugün askerî diktatörlüktür…”¹⁵ Kerensky Hükümeti bir yandadır, güçsüz ve yetkesizdir, hemen tüm bürokrasi ve militarist aygıt Kornilov’un etrafında toplanmıştır, diğer yanda da, Menşeviklerle Sosyalist Devrimcilerin denetiminde bir türlü iktidarı almaya cesaret edemeyen Sovyetler durmaktadır; Kornilovcular başta Lenin bütün devrimcilerin peşine düşmüş, siyasal saldırganlık doruğa tırmanmıştır.
Lenin’in tutumu son derece öğreticidir:
“Millî savunma görüşünü kabul etmek ya da Sosyalist/Devrimcilerle blok yapmaya kadar, geçici hükümeti desteklemeye kadar gitmek, o kanıdayım ki, hataların en kabasını işlemek, aynı zamanda, ilkelerden yoksun oluşun kanıtını vermektir. Biz ancak iktidarın proletarya tarafından alınışından sonra, barışı getirdikten sonra, gizli anlaşmaları yırttıktan ve bankalarla ilişkileri kopardıktan sonra millî savunmanın taraftarı olacağız. …
“Şu anda bile Kerenski Hükümetini desteklememeliyiz. Bu, ilkelerden yoksunluk olurdu. Şimdi bize sorulacak, nasıl, şu halde Kornilovla savaşmak gerekmez mi? Elbette savaşmak gerekir. Fakat bu, aynı ve tek bir şey değildir. İkisi arasında bir sınır vardır. Bazı ‘bolşevikler’ ‘uzlaşma esprisine’ boyun eğerek ve olayların kendilerini sürüklemesine izin vererek bu sınırı aşıyorlar.
“Kerenski birlikleri gibi biz de Kornilov’la savaşıyoruz ve savaşmakta devam edeceğiz, ama Kerenski’yi desteklemiyoruz, tersine onun zayıflığını açığa çıkarıyoruz. Burada oldukça ince ama tamamıyla esaslı ve unutulamayacak bir fark var.
“Öyleyse Kornilov ayaklanmasından sonra bizim taktiğimizdeki değişiklik nedir:
“Değişiklik şu ki, Kerenski ile mücadelemizin biçimini değiştiriyoruz. Ona karşı düşmanlığımızı katiyen azaltmaksızın, ona karşı olarak söylediğimiz sözlerin hiçbirini geri almaksızın, onu devirmekten vazgeçmeksizin, anın özelliğini dikkate almak gerektiğini, şu anda Kerenski’yi devirmeye çalışmayacağımızı, (Kornilovla savaşan) halkın gözünde Kerenski’nin zayıflığını ve tereddütlerini belirterek, Kerenski ile şimdi bir başka biçimde savaşacağımızı açıklıyoruz. Bunu daha önce de zaten yapıyorduk. Bu; şimdi başlıca işimiz oldu.
“Başka bir değişiklik: şu sırada ‘kısmi talepler’ denilebilecek şeyler için ajitasyonun kuvvetlendirilmesini de birinci plana alıyoruz: Milyukov’u tutukla, Petrograd işçilerini silahlandır, Kronştad, Viborg, Helsingfors birliklerini başkente çağır, Duma’yı dağıt, Rodszianko’yu tutukla, toprak beylerinin arazilerinin köylülere geçmesini kanunlaştır, hububatın ve sanayiin işçiler tarafından kontrolünü kur vb. vb…
“Bizim başlıca hedefimizden, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi hedefinden uzaklaştığımızı sanmak haksızlık olurdu. Hayır. Tam tersine, biz bu hedefe son derece yaklaşmış bulunuyoruz, ama doğru bir çizgi ile değil, uzun yoldan. Ve kesin olarak şu anda Kerenski’ye karşı direkt ajitasyondan çok endirekt ajitasyon yapmak, ama bunu, kesin olarak, Kornilov’a karşı aktif bir mücadele, mümkün olduğu kadar aktif –ve devrimci– bir mücadele isteyerek yapmak lazımdır.”¹⁶
Anlaşılmaktadır ki, bazı “bolşevikler” durumun ürküntü vericiliği karşısında “olayların kendilerini sürüklemesine izin vererek” “uzlaşma” aramaya koyulmuş, Kornilov’la savaşmak zorunluluğuyla Kerensky Hükümeti’ni desteklemeyi birbirine karıştırır olmuş; işi, “Sosyalist-Devrimcilerle blok yapma” ve “geçici hükümeti desteklemeye kadar” vardırıp, “hataların en kabasını işleme”ye ve “ilkelerden yoksun oluşun kanıtını verme”ye yönelmişlerdir. Ancak Lenin nettir: Devirmekten vazgeçmeksizin, Kerensky ve Hükümeti ile mücadelenin ancak biçimini değiştirip kısmi talepler için ajitasyonu öne alarak, Kornilov’la savaş içinde, dolaysız değil dolaylı yoldan ajitasyonla Kerensky ve Hükümetine karşı mücadele. Ne partisiyle blok kurma ve koalisyon, ne “dışarıdan” destek!
Peki, desteklemek bir yana, henüz burjuva egemenliği devrilmeden, katılmak, hatta –olabilirse– önderlik etmek gerekecek hükümet olabilir mi olamaz mı? Hayat düz değildir. Toplumsal siyasal mücadele hiç değil. Neden olmasın!
Desteklenmek bir yana katılmak ve hatta kurulması için uğraşılıp mücadele edilmek gereken başlıca iki tür hükümet olabilir ki, ikisi de devrimci niteliklidir. Zaten devrimci olmayan bir hükümetin devrimci proletarya tarafından desteklenmesi düşünülemez bile.
Birinci tür “desteklenebilir” ve desteklenmesi bir yana kurulmasından kaçınılamayacak hükümete örnek, II. Dünya Savaşı’nın sonunda bir dizi Avrupa ülkesinde “geçiş dönemi hükümetleri” olarak kurulan Halk Cephesi hükümetleridir. Henüz burjuva egemenliğin devrilmediği ve işçi sınıfının tek başına iktidarı almasının koşulların oluşmadığı, ama burjuvazinin de eskisi gibi yönetmeyi başaramaz hale geldiği koşullarda, faşizme karşı mücadelenin başını çekmiş işçi sınıfı ve partilerinin sair ilerici-devrimci sınıf ve partileriyle ittifakına dayalı olarak kurulan geçiş dönemi hükümetleri olarak halk cephesi hükümetleri, sosyalizme geçişin özel bir örgütlenişi olarak, şüphesiz ki, devrimciydiler ve desteklenmeye layıktılar. Burjuva egemenliğin özel bir biçimi olan faşizme, faşist diktatörlüklere karşı mücadele içinde, faşist diktatörlükleri yıkılmaya götüren bu mücadelenin onun kapitalist dayanaklarını da güçsüzleştirdiği ve burjuvazinin egemenliğini sürdüremez olmaya sürüklendiği, ama henüz işçi sınıfının tek başına iktidarının ve proletarya diktatörlüğünün kuruluşunun da olanaklı hale gelmediği, “tekellerin denetimi” ya da “üretimin işçiler tarafından denetimi”, “hububat dağıtımının denetlenmesi”, “işten çıkarmaların yasaklanması”, “işçi sovyetleri”, “işçi ya da halk milisi” gibi geçiş talepleriyle kurulacak faşizme karşı halk cepheleri içinde birleşmiş emekçi sınıflara dayanan “halk cephesi hükümetleri”, şüphesiz olağan burjuva koalisyon hükümetlerinden değillerdir, tersine burjuva egemenliğinin yıkılışı sürecinde ortaya çıkarlar.
Henüz burjuva egemenliğinin yıkılışı olmadan kurulup desteklenebilecek ikinci tür devrimci hükümetlerin bir diğer türü, sömürge ve yarı sömürgelerle bağımlı ülkelerde ortaya çıkabilecek devrimci demokratik anti-emperyalist hükümetlerdir ki, son yılların üzerinde tartışılmış bir örneği Chavez Hükümeti’dir. Bu ülkelerde kapitalizme karşı sosyalizm için mücadele yürütülemez ve burjuva egemenliğinin devrilmesiyle proletarya diktatörlüğü ya da onun işçi sınıfının önderliğinde belirli geçiş biçimleri kurulamaz değildir ve şüphesiz ki bir proleter devrimci, sınıf bilinçli bir işçi bu yolu tutacaktır. Ancak bu ülkelerde işçi sınıfına dayanmayan ve sosyalist hedeflere sahip olmayan, ama emperyalizmin baskısı altındaki devrimci burjuvazinin, başlıca küçük burjuvazinin anti-emperyalist ve emperyalizmin ittifak kurduğu feodal kalıntıları hedef alan demokratik içerikli mücadeleleri ve bu mücadelelere dayanan hükümetlerinin kurulması da olasıdır. Gerek devrimci burjuvazinin kurduğu hükümetler gerekse devrimci burjuvazi ile ittifak halinde birlikte kurulabilecek devrimci hükümetler –tabii ki desteklenebilir. Ayrıntıya girmeden söylenecek olursa, burada önemli olan, kapitalizmin ve devrimin gelişme aşamasıyla burjuvazinin devrimci işçi hareketi karşısındaki tutumudur.
Tarihten verilebilecek bir örnek, Çin’de Mao Zedung’un Guomindang ile birlikte kurduğu, gerek Lenin ve gerekse sonra Stalin ve III. Enternasyonal tarafından desteklenen hükümetlerdir. Burada Lenin’le Martinov arasındaki tartışmayı anarak konuyu kapatabiliriz: “Martinov meselenin ne olduğunu kavramaktan acizdir. Proletaryanın sosyalist devrime karşı çıkan bir hükümete katılması ile demokratik devrime katılmasını karıştırmak meselenin özünü ümitsizce gözden kaçırmaktır. (Çin’de Guomindang Hükümetleri örneğin…)”¹⁷
Ve,
“Martinov, bir sosyalistin, bir burjuva kabinesine katılmasının proletarya sosyalist devrimi için mücadele ederken yanlış olduğunu duymuş ve bundan demokratik devrimde demokratik burjuvaya ve böyle bir devrimin gerçekleştirilmesi için gerekli diktatörlüğe katılmamamız gerektiği anlamını çıkarmakta acele etmiştir.”¹⁸
Sosyalist devrimi baltalamak için kurulacak burjuva hükümetlere katılmak ve gerici burjuvaziyle koalisyon oluşturmak başkadır, demokratik ya da anti-emperyalist içerikli devrimci mücadelelerin organı durumundaki demokratik ve devrimci burjuva hükümetlerle ilişkiler başka.
Peki, ne yapılmalıydı? Koalisyonlardan birinden biri değilse, ne yapmak gerektir?
Koalisyon olmayınca yeni bir seçim kapıya dayandı. Bir yandan neredeyse iç savaşa dönüşme emareleri göstererek karşılıklı tırmandırılan çatışmalar, bir yandan geçim derdinin kapitalist krizin ufukta birikmekte olan bulutlarıyla büyümeye başlaması, yoksulluk ve sefalette artış, bir yandan da dış politikada çarpılan duvardan içeriye yayılmış olan siyasal İslamcı terör çeteleri ve onların üstünden ABD’nin –İncirlik’in kullanımı türünden– elde ettiği yeni imtiyazlar ve AKP Türkiyesi’ne kendi stratejik amaçları doğrultusunda Ortadoğu’da lejyonerlik yapması yönünde bir adım daha attırması… ve ülkenin yeni bir seçim sürecinde “yönetimsiz” ya da “geçici bir hükümet yönetiminde” bırakılması –bütün bu faturayı biz, işçi sınıfı üstlenecek değildir! Evet, kötüleşmekte olan ekonomik durum ve bombardımanlar, askerî birliklerin nakil ve harekâtları, uçak-helikopter-tank giderleriyle büyüyen savaş harcamalarının artan yükü bize fatura edilmeye çalışılacak, İslami terör ve dışarıda ülkenin sıkıştırılıp savaşa sürülmesinin bedeli en çok bize ödettirilmek istenecektir; ancak tümünün suçlusu işçi sınıfı ve sömürülen yığınlar değil, başta Saray-AKP kliği olmak üzere burjuvazidir ve faturayı kimin, işçi sınıfı ve sömürülen yığınların mı yoksa burjuvazinin mi ödeyeceğini kararlaştıracak olan dolaysız ve dolaylı biçimleriyle sınıf mücadelesinden başkası olmayacaktır.
Sınıf mücadelesi… Yine sınıf mücadelesi. Bir. Burjuvaziye karşı dolaysızca işçi sınıfı ve sömürülen yığınların mücadelesi. Ve iki. Ezilen ulus ve mezheplerin hak eşitliği, kadınların kurtuluş, gençlerin gelecek, şovenizm ve savaşa karşı barış mücadelesi, çevreyi sahiplenme, kentleri sahiplenerek rantçılığa, ezilenlerin insan yerine konmayışına, dayatmacılığa, zamlar ve zulme karşı… mücadele, dolaylı tüm biçimleriyle sınıf mücadelesinin yükselişinin desteklenmesi.
Örnekse; Barış Bloku ve mücadelesinin desteklenmesi ve savaş çığırtkanlığına karşı onun mücadelesinin büyütülmesi zorunludur. CHP’yi örneğin, AKP ya da bir başka gerici partiyle koalisyona yöneltmek için uğraşmak ve böyle bir yönelimi desteklemek yerine onun Barış Bloku’na katılımını teşvik etmek, mücadeleyi, CHP’yi de içine çekerek, “yukarıda” halka karşı bir burjuva koalisyonu kurmak için değil, ama “aşağıda” halkın birliği ve mücadelesini güçlendirmek ve savaşı ve gericiliği püskürtüp alaşağı etmek üzere geliştirmek…
Ülkenin şu ya da bu gerici burjuva koalisyonla yönetilmesi ya da yine gerici burjuva geçici bir hükümetin eline kalması –bu, kuşkusuz bizim, işçi sınıfının sorunudur, sorun edilmesi gerektir; ancak tek bir koşulla: Bir burjuva hükümete karşı diğerini desteklemek değil, bütün burjuva hükümetler ve onların “yürütme”sini üstlendiği burjuva diktatörlüğünden kurtularak, halkın acil ve güncel taleplerinden hareketle, ezici çoğunluğa dayanacak halkın demokratik iktidarını kurmak üzere.
Dipnotlar
1. Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, “Fransa’da Sınıf Savaşımları”, Friedrich Engels’in Girişi, sf. 238.
2. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf. 109.
3. Marksizm Leninizmin İlkeleri III – El Kitabı, sf. 404-405; Yar Yayınları, basım 1975.
4. “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, sf. 122.
5. Lenin, Devlet ve İhtilal, sf. 21.
6. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf. 114.
7. Lenin, Devlet ve İhtilal, sf. 38-39.
8. Aydınlık, 18.07.2015.
9. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi içinde, sf. 105.
10. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf. 80.
11. Lenin, age, sf. 61-62.
12. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 81.
13. Lenin, age, sf. 37.
14. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 118-122.
15. Lenin, age, sf. 106.
16. Lenin, age, sf. ; boldlar Lenin’in, altı çizililer bizim.
17. Lenin, Proletaryanın Demokrasi Mücadelesi, Tan Yay., sf. 30.
18. Lenin, age, sf. 34.
