Yusuf Gürsucu
Birçoğumuz Stephen King’in Yeşil Yol romanını okumuş ya da Frank Darabont tarafından sinemaya uyarlanmış olan aynı adlı filmi izlemişizdir. Romanda, Could Mountain Hapishanesi’nin E Bloku’nda idam mahkûmlarının tutulduğu aktarılır. İdam sırası gelen mahkûmlar, “Yaşlı Sparky” adı verilmiş olan elektrikli sandalyeye infaz için götürülürlerken 1 mil uzunluğunda “yeşil yol”dan geçerler.
Biz burada romanı ya da filmi anlatmayacağız elbette. Öz itibarıyla Could Mountain Hapishanesi’nde infaz edilen insanlar gibi, Karadeniz dağlarındaki ekosistem aynı isim altında yapılmak istenen bir yol ile idama mahkûm ediliyor. Bir tesadüf mü, yoksa bilerek mi Yeşil Yol adı doğayı altüst edecek bu yola verildi dersiniz? Muhtemelen ilişkisi yoktur, demagojik olduğu belli ama benzerlik şaşırtıcı.
YOLLAR!
İnsanın yaşamını sağlayan kan tüm vücudumuza damarlar yoluyla yayılır. Kapitalizmin can damarları ise yollardır. En ücra köşedeki yerleşim alanına ulaşmak ve onu sermaye birikim sürecinin bir parçası hâline getirmek için yollar kapitalizm için olmazsa olmazdır. Bu nedenle dağ başlarında yaşayan insanlara Coca-Cola’dan tutun da Nestlé çikolataya, hatta şişelenmiş suya kadar üretilen her şeyin ulaşması istenir. Karadeniz dağlarında yaylalara çıkan insanlara kapitalizmin ürettiği her nesne zaten ulaşıyor fakat yollar aynı zamanda hammadde amaçlı madenler, turizm yatırımları vb. işler için de gerekli olan temel fonksiyondur.
ABD’de “altına hücum” döneminde yapılan tren yolları ve kara yolları, kapitalizmin yol hikâyelerinin başlangıç noktası açısından önemli örneklerdir. Tarihteki İpek Yolu gibi örnekler ise sadece ticaret amacıyla inşa edilmişti. Tabii ki yolların birçoğu bizleri çok da rahatsız etmez. Ancak günümüzde kapitalizmin yaşamın her alanını metalaştırma adımları artık ekolojik bir krize neden olmaktadır. Dağlar, ormanlar, tarım toprakları, sular ve doğada yaşayan birçok canlı türü, sermayenin bitmek tükenmek bilmez açgözlülüğüne kurban edilmektedir.
Konumuz olan Karadeniz Bölgesi de son dönem yapılmak istenen binlerce HES ile saldırı altındaydı. Bu saldırılar dur durak bilmiyor ve büyüyerek devam ediyor. “Turizm alanları açacağız” ve “bölge halkına yeni gelir alanları yaratacağız” propagandası ile gerçekleştirilmeye çalışılan 2600 km uzunluğunda ve dağların ortalama 2000 metre yüksekliğinde inşa edilmek istenen yollar gerçekten bu amaca mı hizmet edecek?
Velev ki bu amaçla yapıldığını düşünelim. Tüm su varlığı HES vb. yollar ile boru içine alınıp doğadan koparılırken bu gerçekleşen talanı görmeye kaç tane yerli ya da yabancı turist gelir sizce? Evet, bazı bölgelerde büyük sermaye sahibi şirketler turizm amaçlı tesisler kurmak isteyeceklerdir ve istiyorlar da. Bu tesislerin varlığı bile ekosistemi yok etmeye yetecek girişimlerdir.
Uludağ buna örnektir. Üzerine yapılan oteller, kayak pistleri ve telesiyejler ile Bursa’dan oteller bölgesine kadar uzanan otoyol ve teleferik hattı Uludağ’ın tüm ekosistemini yok etmiştir. Yıllar boyu yapılan tahsislerle Uludağ’ın tüm su kaynakları su şirketlerine peşkeş çekilmiş durumdadır. Erikli su şirketi ise en büyük 500 sanayi şirketi içinde kendine yer bulmuştur.
Turizm amaçlı bile olsa Karadeniz’de yapılmaya başlanan Yeşil Yol asla kabul edilemez. Turizm adı altında sözde bölge halkına refah getireceklerini söyleyenler yalan söylemektedir. Asıl hedefleri asla ve asla turizm değil; maden şirketlerine, üretim süreçlerini kolaylaştıracak bir talan yolu açılmaktadır.
KARADENİZ DAĞLARI VE MADENLER!
Aşağıda MTA’dan alınmış bir harita ile yapmak istedikleri Yeşil Yol güzergâhı var. Bu haritalara bakınca her şey çok net biçimde gözler önüne serilmektedir.
Yeşil Yol haritası ile maden rezerv sahalarını üst üste koyun, gerçek daha net görülecektir. Altın, bakır, demir, krom, çinko vb. birçok maden sahası haritada işaretlenmiş. Bu haritada olmayan Giresun Şebinkarahisar’daki uranyum maden sahasını da ekleyelim. MTA’nın Şebinkarahisar’da 300 ton kapasiteli uranyuma rastladığı basında yer almıştı. Alttaki haritada uranyum ve diğer madenlerin yerleri gösteriliyor.
MTA sitesinde yer alan bilgiye göre işaretlenmiş alanlarda bugüne kadar yaklaşık 227 bin metre sondaj yapılmış. Yine MTA sitesinde 54 bin 644 km²’lik bir alana sahip bölgenin sınırları içinde yer alan 1:25000 ölçekli 459 adet paftanın jeoloji haritası yapılmış ve maden prospeksiyonunun tamamlandığı bilgisi de yer alıyor.
Kamu harcamaları ile yapılan sondaj sonuçları şirketlerle paylaşılıp lisans alanları yaratılmakta ve bu alanlar şirketlere tahsis edilmektedir. 16.06.2012 tarih ve 28325 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 2012/15 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile kamu kurum ve kuruluşlarının sahip oldukları taşınmazların kullanımı ve bu çerçevede yeni maden ruhsatları Başbakanlık iznine bağlanmıştı. Bu durum madenlerde hem yandaş şirketleri korumakta hem de madenlerin tekelleşmesi sürecini sağlamaktadır. Aynı zamanda bu lisansları verenler bu süreçlerden ciddi anlamda nemalanmakta. Ayrıca son çıkan maden yasası ile çıkarılan madenin Türkiye’de işlenmesi hâlinde yüzde 2 olan devlet payı yüzde 1’e düşürüldü.
MTA, Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Romanya, Bulgaristan, Türkiye üzerinden Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran’a ve oradan Himalayalar’a kadar uzanan yaklaşık 7000 km uzunluğundaki “Maden Provensi” içinde yer aldığını belirtmekte. Ayrıca bölgenin, dünyanın sayılı, Türkiye’nin ise en önemli maden kuşağı özelliğinde bir bölge olduğu vurgusu yapılıyor.
MADENLER Mİ, YOKSA DOĞAL YAŞAM MI DAHA DEĞERLİ?
Bu soruya yanıt vermek zorundayız. Kalkınma masalları ile kalkınanın sadece sermaye olduğunu biliyoruz. Türkiye’nin tüm bölgelerinde kalkınma ajansları, sermayenin ihtiyaç duyduğu her türlü iş için ön araştırmalar ve yeni yeni alanlar yaratmak üzere bir işlev üstlenmiş durumdadır.
Örneğin Doğu Karadeniz’de “organik tarım”ı desteklerken aslında bölgenin can damarı olan çay tarımını bitirmeyi hedeflemektedir. Organik çay üretimi amacıyla bölgede birlikler oluşturulmasını sağlarken, geniş anlamda çay üretimini enerji üretimi ve maden sahalarına kurban ediyorlar. Bölgede üretilen çayın en büyük alıcısı Çaykur’dur. Çaykur geçtiğimiz yıllarda “Enerji Dairesi Başkanlığı”nı kurdu. Amacı, kurutulmuş çayın pelet hâline getirilmesi durumunda linyit kömürünün iki misli bir enerji ürettiğinin tespitini yapmaktı. Kurutulmuş çayın pelet hâline getirilmesiyle termik santrallerde yakıt olarak kullanılmasının peşine düşmüş durumdalar.
Yaş çay fiyatlarını gün geçtikçe geri çeken Çaykur’un, bölge halkının çay tarımından uzaklaştırılmasını sağlamayı amaçladığını düşünmek durumundayız. 2011 yılında Türkiye Enerji Tarımı Araştırma Merkezi’nin Karadeniz Bölgesi’nde kurulduğunu da anımsayalım. Çay üretiminin kısıtlı bir oranı organik üretime bağlanıp, kalan kısmın tamamının bir süre sonra bu işte kullanılacağını ve sonrasında enerji tarımı için daha uygun olan farklı bitkilerin de bölgeye geleceğini şimdiden görmek mümkün.
Bugün Türkiye’de tüm sermaye grupları enerji yatırımlarına ve maden işletmeciliğine soyunmuş durumda. Sermaye birikimlerinin yeniden değerlendirilmesi için çok kârlı işler hâline gelen bu alanlara birikimlerini kaydırmaktalar. AKP Hükümeti’nin temel ekonomi politikalarını enerji ve maden üzerine kurguladığını görebiliyoruz. Yeşil Yol sermaye çevreleri için bir ön çalışma, bir “talep yaratma” işidir. Enerji yatırımları da bakanlık eliyle aynı yol ve yöntemle hayata geçirilmektedir.
Enerji Piyasası Kanunu ile tamamen piyasalaşan elektrik üretimi ve dağıtımı, AB ve diğer komşu ülkelerle sağlanan enterkonnekte sistem ile entegre edilmiş durumdadır. İnanılmaz büyük bir pazar sermaye için yaratılmıştır. Hükümetin en büyük gücü hayata geçirdiği bu politikalardır. Hem enerji hem de madenler üzerinde kurguladığı politikalarla emperyalist kapitalizmin desteğini de büyüterek kendine bağlamaktadır.
Önemli bir süreçten geçiyoruz. Bir karar vermek zorundayız. Tüm bu yaşananları, enerji üretimi ya da madenler için doğal yaşamın yok edilmesi pahasına gerçekleşmesini asla kabul edemeyiz. Bütün bunlar insan için geri dönülmez bir yok oluşu hazırlarken, her geçen gün birçok canlı türün soykırımına neden olunmaktadır.
BU POLİTİKALARIN SONUÇLARI!
Enerji yatırımları da maden yatırımları da doğal yaşam alanlarını yok eden bir özellik taşımaktadır. Bu yatırımların tamamı ya tarım alanları üzerine, ya su havzalarına, ya ormanların içine ya da koruma alanları olan sit alanlarının üstüne yapılmaktadır. Suların tamamı enerji üretim süreçlerinde kullanılmak üzere doğadan koparılıp kontrol altına alınmaktadır. Artvin Cerattepe altın madeni de yine koruma alanlarının, ormanların ve suların yok olmasına neden olacak, geri dönülmez bir yöntemle, yani siyanürle kirletilecek bir biçimde hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Tüm madenler benzer alanlar üzerinde ve halkın yoğun tepkisine rağmen polis ve jandarma baskısı ile inşa edilmektedir.
NASA geçtiğimiz günlerde 2090 yılı projeksiyonunu paylaştı. 2090 yılına geldiğimizde temmuz ayı dünya ortalama ısısının gündüz 45 derece, geceleri ise en yüksek ısının -10 derece olacağı öngörülmüş. Dünya ortalaması içinde bulunduğumuz coğrafyada çok daha kötü koşulların olacağı bugünden belli. Ortadoğu’nun en büyük problemi olan su ve dolayısıyla kuraklık artık had safhaya varmışken, bölgede yaşanan vahşetin temel nedeni su rezervlerine yine enerji amacıyla sahip olmak istemeleridir. Kaya gazı ve kaya petrolü üretimine hazırlık içinde olduklarını ve bu nedenle emperyalist kapitalizmin bölgeyi yeniden dizayn etmeye girişmesinin temel nedenlerinden birinin bu üretimler olacağını düşünmeliyiz.
Bu süreçlerin sonuçları açlık, sefalet ve çok yoğun göçlere neden olacaktır. Bugün insanların gemilerle ve küçük teknelerle, büyük çoğunluğunun ölümü ile biten göçlerinin ardındaki temel neden savaşlar gibi görünse de, asıl nedenin ekolojik yıkımın yarattığı “iklim göçleri” olduğunu görebiliyoruz. Bu durumun yakın gelecekte büyüyerek devam edeceği ise bir sır değil.
