“hükümete katılım”ın “konjonktürel” ve “özel” olanı

Kadir Yalçın

ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’NIN bir önceki sayısındaki “Parlamento, Burjuva Hükümetler ve Bakanlık Pazarlıkları” başlıklı yazımız, “seçim hükümeti” adıyla kurulan ve anayasada “Geçici Bakanlar Kurulu” olarak belirtilen somut bir hükümet biçimiyle ilgilenmemişti; böyle bir ihtiyaç henüz o zaman hasıl olmamıştı. Lafı geçse bile, böyle bir hükümet gündeme girmemiş, o nedenle “burjuva hükümetler” ve “burjuva hükümetlere bakan verme” tartışması “seçim hükümeti” özelinde yapılmamış; sorun ancak “burjuva hükümetlere katılım” çerçevesinde genel olarak ele alınmıştı.

Bu yazıda “genel”in “özel”i kapsayıp kapsamadığı üzerinde durulacak.

Gerçi geçen yazımızda çizilen genel çerçeveyle birlikte, “seçim hükümeti”ne bakan verilip verilmemesi üzerine yürütülen tartışmada günlük işçi basınında ortaya konan görüşler ve her şeyin ötesinde katılımcı iki bakanın 22 Eylül’de, bakan olarak atanmalarından 26 gün sonra “seçim hükümeti”nin gerçekte bir “savaş hükümeti” olduğunu belirtererek istifa etmeleri sonrasında böyle bir “genel”-“özel” tartışmasının gerekli olmaktan çıktığı düşünülebilir. Bu büyük ölçüde doğrudur da. Ancak, parlamento, devlet ve hükümet nedir, devletler nasıl yönetilirler, parlementolar mı temel yönetsel organlarıdır yoksa burjuva devletlerin başlıca iki kurumu bürokrasi ve militarizm midir, parlamentarizmle burjuva egemenliğin sınırları çerçeve mi edinilmelidir yoksa kırılıp parçalanması zorunlu sayılması gereken bürokratik militarist aygıtça korunup gözetilen burjuva egemenliğinin “yürütme komitesi”nden başka bir şey olmayan burjuva hükümetlere katılım burjuvaziyle en ileri noktada bir anlaşma mıdır ve kategorik olarak red mi edilmelidir gibi soruların yanıtlarının geçen sayımızda verildiğini hatırlatarak, aynı sorular ve yanıtlarına yeniden girmeyip uzun tutmadan bir özet yine de iyi olacaktır.


“Burjuva hükümetlere katılım”a ilişkin “genel”le “seçim hükümetine katılım” “özel”inin ilişkisi üzerine tartışmayı ileri sürülen “tez” kategorisine sokulması zor gündelik görüşleri tek tek ele alarak yürütmekte fayda var.


Birinci görüş, fazlasıyla amiyanedir ve “seçim hükümeti”nin olağan bir burjuva hükümeti olmayışı ve konjonktürün zorunlu kıldığı düşünülen “görevler”e dair inançlarla da beslenip güçlendirilmiş bir önyargıyla böyle bir hükümette yer almanın her vekilin “görevi” olduğuna dairdir: Vekil dediğin nasıl olur da bakanlığı kabul etmez!? Aksi halde –memleketin dertlerine kuşku yok ki burjuva düzen içinde çareler aranacağına– “parsa toplamak” üzere “tribüne oynanmış” olmaktadır. Örneğin, “Turnusol” yazarı Gökhan Kaya, 28 Ağustos tarihli yazısında, bir seçim hükümetini ima ediyor olsa bile, böyle bir hükümeti ortalama bir burjuva hükümetinden ayırt etmeye de girişmeden, üstelik “ilkesel” değil “taktik bir mesele” sayarak benimsediğini belirtmiş olduğu burjuva hükümetlere katılmaya karşı çıkılmasını, “Zamandan, mekandan, şartlardan bağımsız böyle bir genelleme bir siyaset önerisinden çok kusura bakmayın bir din kitabından çıkmış ayete benziyor” şeklinde tanımlamakta ve kategorik olarak reddetmektedir. “Kusuru bakmayın” diyor, Kaya, burjuva hükümetlere katılmayı olağan gören kendisinin tutumu değil, ama nasıl oluyorsa, sosyalistlerinki “devrimcilik değil, samimiyetsiz bir pragmatizm”miş!

Bu “pragmatizm” eleştirisini, “seçim hükümeti”ne katılmama kararına, acele davranarak, ilk tepkiyi Özgür Politika’da “EMEP’in, her geçen gün irtifa kaybeden AKP hükümetine karşı, ‘HDP’nin yapmadığı’ ama ‘EMEP’in yapılmasını uygun gördüğü’ radikal(!) bir çıkış ile puan toplama hesabı yapıyor” diye yazarak veren Ferda Çetin arkadaşımızın da paylaştığı anlaşılıyor.

Yine örneğin “Özgürlükçü Sol”dan Zeynel Özgün, 28 Ağustos’ta, bir dizi “ihtimal”i sıraladıktan sonra, karar kılıyor ki, “hem EMEP’in hem de CHP’nin tutumunun, ilkesel bir duruş ortaya koymaktan öte, tribüne yönelik ‘şık hareket’ izlenimi verme yanı ağır basıyor.” Madem “parlamenter sistem”in vazgeçilmez unsurlarından “siyasal partiler”in ve parlamentonun üyesi vekillersiniz nasıl hem parti hem de vekil olarak “seçim hükümeti”ne katılmayı kabul etmezsiniz – yaklaşım budur ve bu yaklaşım, sıralayacağımız benzer görüşlerin dayandığı yaklaşım gibi, asıl olarak burjuva egemenliğini değişmez veri alan ve koltukları, ilişkileri ve vekillik, bakanlık gibi parlamenter sisteme özgü pozisyonları ve tutumlarıyla boylu boyunca parlamentarizme yaslanmaktadır.

Bu, diğer görüşlerin de çoğunda içerili parlamentarist yaklaşım; olağan bir burjuva hükümeti değil, ama “seçim hükümeti” olduğu için, bu durumda hükümet sanki burjuva hükümeti olmaktan çıkıyormuş gibi, böyle bir hükümete katılmanın gerekli olduğunu savunan benzerlerininkiyle ortak olan, sözü edilen “Özgürlükçü Sol”cunun görüşlerinin şu dayanağında belirgindir: “… içinde bulunulması reddedilen seçim hükümeti ile koltuklarında oturulan parlamento arasında nitelik ve biçim açısından ciddi bir fark olmadığını düşünüyorum. Nasıl ki bir bölümü bugün ülkede süren savaşı körükleyen vekillerin oluşturduğu bir parlamentoda bulunmak, o vekillerin ve partilerin politik tercihlerine onay verdiğiniz anlamına gelmiyorsa, seçim hükümeti gibi bir oluşumda da aynı kabinede bulunduğunuz diğer parti ve bakanların siyasal tercihlerini otomatik olarak onaylamış sayılmazsınız. Bu gerekçeyle bir seçim hükümetini reddetmek, parlamentoda bulunmayı da reddetmeyi gerektirir… seçim hükümetinde olmayı reddedenlere ‘O halde bu seçime neden girdiniz’ diye sorulabilir.”

Bu ortak dayanakta görünür olan parlamentarizm, ilginçtir; “sol” ve “solculuk” adına yalnızca Marksist değil ama devrimci bakış açılarının da bugün eski etkin pozisyonuna sahip olmadığını, ama onu “arkaik”, hatta “irrasyonel kapris” ve aynı türden “alışkanlıklar” sahibi olmakla suçlayarak hatta alay konusu etmeye yönelmiş reformculuk ve liberalizmin, liberal solculuğun, düzen içi otonomculuk ve yeni toplumsal hareketçi yaklaşımların “sol kamuoyu”na kendilerini dayatmada önemli mesafe aldıklarını ortaya koymaktadır ki, burada, parlamento ile hükümeti birbirinden ayırt edemeyip benzeştirip aynılaştırarak birbirine karıştıran, devlet denen şeyin ne olduğunu ve nasıl işlediğini hiç anlamamış “seçim hükümeti”ne katılma yandaşı ikinci görüşe gelmekteyiz: “Seçim hükümetini reddetmek, parlamentoda bulunmayı da reddetmeyi gerektirir”! Ya da “seçim hükümetinde olmayı reddedenlere ‘O halde bu seçime neden girdiniz’ diye sorulabilir”!

Madem “ilke” falan diyerek hükümetlere katılmayacaktınız, neden seçimlere katılıp parlementoya girmeye talip oldunuz –böyle soruyor Özgürlükçü Solcu! Ama yalnız değil, bu görüş oldukça yaygın!

Örnekse 28 Ağustos’ta T24’te “Levent Tüzel Böyle Yapmamalıydı” başlığıyla yazan ve görüşlerinin ağırlık noktasını ayrıca eleştireceğimiz Erdoğan Aydın da bu görüşte: “Mevcut durumun devrimci görevi, parlamenter mevzilerden geri çekilmek değil, aksine onları demokrasiyi inşa etmek ve toplumun bütün sınıf ve kimliklerine yayılan sol bir hegemonya için kullanmaktır.” O da burjuva hükümetle “parlamenter mevzi”nin aynı şey demek olmadığını, bir burjuva hükümete katılmayı reddetmenin “parlamenter mevzilerden geri çekilmek” anlamına gelmediğini anlamıyor ve parlamentoda bulunulduğunda hiç değilse “seçim hükümeti” olarak burjuva hükümete katılmanın zorunlu sayılması gerektiğini düşünüyor. Parlamentoya girmişsen hükümete de katılacaksın ya da elini vermişsen, mecbursun kolunu da kaptıracaksın!

Aynı cümleden olarak, geleneksel düzen solculuğunun aynı amiyane liberal görüşünü ileri sürmüş olan Murat Belge’yi anmadan geçmemeliyiz. O da Taraf’taki “Acemi Parlamenter” başlıklı makalesinde, üstelik “seçim hükümeti”ne katılmayı da “koalisyon” olarak niteleyerek bu hükümette yer almak gerektiğini savunurken, “parlamento” ile “hükümet” arasına doğrusallığı tartışmasız bir çizgi çekmekte ve doğruluğu tartışılmaz bir paralellik kurmaktadır: “Sosyalist solun bu ülkede ancak 1960 sonrasında bir varlık olma yoluna girdiğini biliyoruz. Formasyon yılları da ‘devrim’ düşüncesi ve beklentisiyle geçti. ‘Parlamento’, burjuvazinin düzmece bir kurumuydu ve ‘devrimci’ye yakışmazdı. Böyle bir ideolojiyle yıllar geçirdikten sonra şimdi parlamenter politika yapmak, bunu belirli bir ustalıkla yapmak, kolay değil.” Yani; “parlamento burjuvazinin düzmece kurumu” ve bir “ahır”sa, bu “ideoloji”yi geride bırakmadan ya da “aşmadan” “parlamenter politika yapmak” olanağını görmüyor beyzade ve –bilmesine bildiğinden hiç kuşku duymuyoruz, ancak okurlarının kafasını karıştırıp iğdiş etme amaçlı olarak– parlamenter politika yapmakla parlamentarizmi birbirine karıştırıyor, buradan da sonucu bağlıyor: parlamentodaysan ve parlamenter politika yapıyorsan burjuvaziyle koalisyon yapacak ve burjuva hükümetlere katılacaksın!

Belge’nin tümüyle eskimemiş olduğu ortada olan “ilk göz ağrısı” Birikim’den bir solcu liberal burjuva yazar da aynı şekilde düşünüyor ve düşüncesini aralarında düzgün nedensellik bağı kurması beklenecek ortalama sözcüklerle değil ama küfürlerle ifade ediyor. Belge’yle geleneksel yakınlığının ötesinde, –“seçim hükümeti” özelliği nedeniyle mi, hükümete katılmayınca parlamentoya katılmış olmanın anlamsızlaşacak oluşu nedeniyle mi, bir açıklamada bulunmayıp– hiçbir gerekçeye de bağlamadan, gerekçesiz, öyleyse önsel olarak haklılık ve “mutlak hakikat”in anahtarını elinde tuttuğu inancının şımarıklığıyla –ama bir de “şımarıklık” suçlamasında bulunarak– fazlasıyla amiyane “birinci görüş” çerçevesinde “Durum o kadar saçma ki..” buyurup yazıyor: “HDP Türkiyelileşeceğim diye ortodoks solun irrasyonel kaprislerine, şımarıklıklarına, çokbilmişliklerine kapı aralarsa..” –aralamamalıymış. Eee? “Uzun yıllardan sonra umutlanmışız, solcular olarak işe yarama şansı yakalamışız, bunu birtakım arkaik hezeyanlara, irrasyonel alışkanlıklara kurban etmeye kimsenin hakkı yok”muş!1 Yani, bakanlık nasıl kabul edilmeyip “işe yarama şansı” tepilirmiş –“meşruiyet elde etme”, “AKP’yi denetleme”, “teşhir” gibi “olumlu” ya da “bakan olmuyorsan parlamentoda işin ne” türü “olumsuz” nedenler göstermeye bile ihtiyaç duyulmadan, “bakanlık fırsatı”nı değerlendirme savunması! Artık ihale mi bağlayacak, kadrolaşacak mı devlet dairelerinde, “arpalıklar”dan mı yararlanacak yakaladığı şansla solcular, hangi mantıkla, bilinmez, ama mutlak bir bakanlık kabulü görüşü ya da “hakikat”i!

Görülüyor; hem birinci hem de ikinci –tez olma yeteneğine sahip olamayan– görüş, amiyane olduğu kadar, fazlasıyla düzen içilikle maluldür, kapitalizmin ve onun siyasal sistemi olarak “parlamenter demokrasi”nin sınırları ötesinden bir bakış açısından bütünüyle yoksundur ve parlamentoda bulunmayı burjuva hükümete katılmanın yeterli nedeni saymaktadır.

Tersine çevirip, soruyu tersten soralım: “Seçim hükümetinde olmayı reddedenlere seçime neden girdiniz” diye soranlar, ne diyorsunuz, “geçici hükümet”te yer alan iki HDP’li bakan arkadaşımız, bu hükümette yer almayı sürdüremeyip onu bir “savaş hükümeti” olarak niteleyerek istifa ettiklerinde, parlamentodan da istifa etmeleri gerekmekte miydi? Üstelik burada bitmemektedir; “seçim hükümetini reddetmek, parlamentoda bulunmayı da reddetmeyi gerektirir” görüşünda olanlar, sizler, bakanlıktan istifa eden iki arkadaşımız, her ne kadar tamamen anti-demokratik bir tutumla partileri çiğnenerek bakanlığa kişisel olarak davet edilmiş olsalar bile, “geçici hükümet”te kuşkusuz ki kişisel menfaat nedeniyle ve kendi adlarına değil ama partilerini temsilen yer almış oldukları için, istifalarının ardından, yalnızca kendilerinin değil ama bütün HDP’li vekillerin parlamontodan da istifalarını gerekli görüyor musunuz görmüyor musunuz?

Hayat öğreticidir; ne HDP’li bakan arkadaşlarımız bakanlıktan istifa ederken vekillikten de istifa ettiler, ne de parlamentoyla hükümet arasında üst perdeden paralellikler kurarak hükümette olunmuyorsa parlamentoda da olmamak gerektiğini ileri sürenler, görüşlerinin arkasında durarak, onları vekillikten de istifaya davet ettiler. Belli oldu ki, dün dündü bugün bugün. Ve bir şey daha belli oldu ki, parlamento başkadır hükümet başka. Vekil olmak ve parlamentoda yer almak başka, bakan olmak ve hükümette yer almak başka!


Burada, geçen sayımızda yürüttüğümüz parlamento ve parlamentarizme dair tartışma önem kazanmaktadır.

Neden mi önem kazanmaktadır? Şundan: Parlamentarizme karşı olmak ve onu oportünizmin belirgin bir türü olarak suçlamak parlamentoda yer almaya engel olmadığı gibi, “seçim hükümeti” ya da değil, devrimci olmayan, dolayısıyla emperyalizm ve uluslararası –ve şüphesiz yerli– burjuvaziyi zayıflatıp devrimci sürecin ilerlemesine hizmet etmeyen burjuva hükümetlerin herhangi birine katılmak ya da desteklemek, –kısa günün kârı anlayışı ya da pragmatizm ürünü değilse– ancak burjuva parlamentarizmi benimsenerek haklı gösterilebilirdi.

Örneğin Sungur Savran’ın görüp anlamadığı budur; çünkü o, sanki EMEP yıllar boyunca parlamentarizm yandaşlığı yapmış ve o güne kadar burjuva parlamentonun anlamını hiç ortaya koymamış gibi, “EMEP’ten Mustafa Yalçıner de partisi içindeki tartışmanın mahmuzlaması ile yıllar sonra birdenbire burjuva parlamentosu için yapılmış olan ‘ahır’ benzetmesini hatırladı” diyerek kişiselleştirmeye de yönelerek, parlamentarizmle burjuva hükümetlere katılma arasındaki mantık bağını anlamlı bulmamaktadır. Söylediği şudur: “Bir sosyalistin burjuva hükümetine girmemesini gerekçelendirmek için genel olarak parlamentarizme verip veriştirmek, pireye kızıp yorgan yakmaya eşittir. Yukarıda da belirttik: Burjuva hükümetlerine katılmaya karşı çıkan devrimci Marksistler, bunu her zaman parlamento üzerinde ve içinde politika yapmaktan ayırmışlardır. Burjuva hükümetine bakan veya güvenoyu vermemenin nedeni parlamenter sistemin kokuşmuşluğu değildir. Sosyalistler kokuşmuş da olsa parlamentoyu sosyalizm mücadelesinin bir mevzii olarak kullanırlar.”2

Sungur arkadaşımız, makalesinde burjuva hükümetlere katılmanın genel yanlışlığı, HDP içinden “sosyalist olanlar” “sosyalisitliği” ile “olmayanlar”ın EMEP’in tutumuna yönelik “dogmatizm”suçlamasına verdiği yanıt ve “pek ilkeli” ve “amacı kötü” nitelemeleriyle A. Güler ve KP’sine “KKE neden Yeni Demokrasi ile koalisyon kurdu?” ve “neden 27 Nisan muhtırasına destek açıkladınız?” türünden sorduğu sorular gibi pek çok doğrunun sözünü ediyor. Ancak Savran’ın iki başlıca yanlışından biri, sanki olanaklıymış gibi, burjuva niteliğinden soyundurduğu “seçim hükümeti”ne katılımı onaylamasının da ötesinde önermiş bulunmasında ve ikincisi de yukarıdaki parlamentarizmi onaylar tutumundadır ki, bu sonuncusunu EMEP ve kişiselleştirerek M. Yalçıner eleştirisiyle yapmaya yöneliyor.

“Evrensel’deki köşe yazısında parlamenter sisteme verdi veriştirdi” “suçlaması”nı yaptığı “Mustafa Yalçıner sıkıştığı yerden ültra sol bir tutumla kurtulmaya çalışırken… EMEP bildirisi ültra sağ bir konumdan konuşuyor” diyor. EMEP eleştirisini az sonra yanıtlayacağız, ancak arkadaşımıza yönelttiği “suçlama”nın bir sosyalist için “suç” değil ancak onur olabileceğini söylememiz gerekiyor. Parlamenter sistemin suçlanması suç olabilir mi? Tabii ki “parlamenter sistem” ya da onu yüceltip dayanak ve temel edinmenin adı olan “parlamentarizm” sosyalistlerce suçlanır, suçlanmalıdır. Parlamentarizmin suçlanması, bir yanlışın, bir yerlere sıkışılmışlığın ve kurtulma çabasının ya da “ultra solculuk”unun değil, ancak Marksist ve devrimci bir platformda bulunmanın delili olabilir.

Suçlanması “ultra solculuk” belirtisi sayılan parlamentarizm, söylendiği gibi, “pireye kazılıp yakılacak” “yorgan” değildir; parlamento devrimci amaçlarla kullanılabilirken, parlamentarizmin işçi sınıfının yararına kullanılabilirliği bulunmaz. Parlamentarizm ve parlamenter sistemle kokuşmuşluğu başkadır, parlamento ve parlemantoya katılım başka. Lenin’in savunucularını “parlamenter ahmaklık”la tanımladığı parlamentarizm ya da parlamentoculuk, parlamentonun, üstelik öyle de olmamasına karşın, burjuva yönetim mekanizmasının asal kurumu da sayılarak, yüceltilişidir. Parlamenter mücadele ve parlamento seçimlerinin politik mücadelenin başlıca biçimi sayılması ve iktidara buradan yürüneceğinin ya da iktidara yürümeye de gerek olmadığının ileri sürülmesi ve burjuva parlamentarizminin benimsenmesi aracılığıyla burjuva egemenliği ve koşullarının, kapitalizmin sınırlarının benimsenmesi ve çerçeve edinilmesidir. Öte yandan “ahır” ve “gevezelik” mekanı işlevi yüklenmiş oluşuna karşın, burjuva parlamentolarının birer muhalefet mevzii olarak, teşhir amaçlı kürsü olarak kullanılması ve bunun için seçimlere ve sonuç olarak parlamentolara katılmanın, ifrada, yani parlamentarizme vardırılmaması koşuluyla bir sakıncası olmadığı gibi, burjuva egemenliğin devrilmesinin hizmetine koşulduğunda yararı da küçümsenemez.

Burjuva hükümetlere bakan vermenin, –kuşku yok ki, yalnızca parlamentarizmle değil, parlamenter ya da demokratik biçimli olsun olmasın burjuva egemenliğinin kabullenilip kabullenilmemesi ve bu egemenliğin, onun “yürütme komitesi”nden başka bir şey olmayan burjuva hükümetlerle birlikte devrilmek üzere hedef edinilip edinilmemesiyle bağlı olduğu tartışmasızken– parlamentarizmle, burjuva egemenlik sisteminin parlamenter biçiminin yüceltilişiyle de alakası olduğu apaçıktır. Onunla olmayacaksa ne ile olacaktır? Engels’in dediği gibi “genel oy hakkı… işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir gösterge” ise ve “bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olmayacak”sa ve Marx’ın dediği gibi “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırma”nın3 ötesinde bir anlam taşımıyorsa, evet, sunduğu olanaklardan yararlanırız, kendimizi sayar, olgunluğumuzu ölçer ve zamansız atılganlıklarla geride kalmanın oluşturacağı tehlikelerden korunur, kürsü olarak yararlanır, burjuva sistemi teşhir ederiz… hepsi budur – ancak, “genel oy”u, seçimleri ve ona dayalı olarak oluşturulan parlamentoyu ne baş tacı eder ne de kuyruğuna, onu, etrafında döndürülen “dolapları” ve ilişkileriyle, burjuva demokrasisi ya da aynı anlama gelmek üzere diktatörlüğünün bilinen “modern” biçimi olarak, sistem düzeyine yükseltecek bir “izm” ekleyerek, “yürünecek yol” ve kendimizi cenderesine sıkıştıracağımız “çerçeve” ediniriz.


Peki, EMEP nasıl oluyor da “ultra sağ bir konumda” bulunuyormuş? Şundan: “EMEP… iki gerekçe gösterdi hükümete katılmama konusunda. Biri hükümetin oluşturulma tarzının anti-demokratik karakteri, öteki ise bu hükümetin bir savaş hükümeti olarak kurulduğu.” –bunlar yetersizmiş! Neden? Açılıyor: “EMEP bildirisinde Levent Tüzel’in bakan olmayı reddetmesi gerekçelendirilirken burjuva hükümetlerine katılmama meselesine hiç değinilmemiştir. Verilen gerekçeler tamamıyla olumsaldır, şayet belirli koşullar yerine gelirse EMEP’in bir liderini bir burjuva hükümetine gönül rahatlığıyla bakan olarak verebileceğini ima etmektedir. Daha yalın söyleyelim: EMEP’in gerekçeleri özetlenirse, Levent Tüzel’in seçim hükümetine bakan olarak girmesine bu hükümetin anti-demokratik bir savaş hükümeti olması dolayısıyla karşı olduğu ortaya çıkar. Yani şayet bu hükümet demokratik bir barış hükümeti olsa, EMEP burjuva hükümetine bakan vermekten kaçınmayacaktır!”

Bizim solcularımızda –Kautsky’nin “merkezciliği” unutularak– birini “sağ”a diğerini “sol”a alıp “merkez”de durmak geleneksel olarak tercih nedeni olmuştur ve bu, hemen kaçınılmazlıkla bir kurgu tarzı gereksinmiş, ilk tercih bir ikincisini koşullamıştır. Ancak kimsenin kimseyi kafasında önceden kurguladığı üzere eleştiriye girişmesinin kazandırdığı, kazandırıcılık bir yana, doğru dayanaklara sahip olduğu neredeyse hiç görülmemiştir. Burada da öyledir.

Öncelikle söylemeliyiz ki, EMEP’in hükümete katılmama konusunda gösterdiği “iki gerekçe”den ikincisi –aslında o da yeterli sayılmalıdır ancak– “hükümetin bir savaş hükümeti” olmasından ibaret değildir, ama tam olarak şöyledir: “İkinci olarak; içeride ve dışarıda bir savaş hükümeti olarak davranan ve emekçi düşmanı politikalara imza atan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin kuracağı bir hükümetin, Türkiye halklarına vereceği hiçbir şey yoktur. Bu hükümet de önceki hükümetler gibi özgürlüklere ve halka karşı bir saldırı hükümeti olacaktır.” Özgürlüklere ve halka karşı bir saldırı hükümeti… “Seçim hükümeti”nin “halka karşı bir hükümet olacak” oluşu, hükümete katılmamanın başlıca nedenidir. “Gerekçe”nin kendi söylenmesini istediği gibi değil gerçek haliyle söylenmesi, aslında Savran arkadaşımızın EMEP’e yönelik bütün suçlamalarını çökertmektedir!

“Gerekçeler tamamıyla olumsal”mış! “EMEP’in bir liderini bakan olarak verebileceğini ima etmekte”ymiş! “Anti-demokratik bir savaş hükümeti” değil ama “demokratik bir barış hükümeti olsa, EMEP burjuva hükümetine bakan vermekten kaçınmayacak”mış! Ve “oysa komünistler bir burjuva hükümetine demokratik olduğu gerekçesiyle falan katılmazlar. Geçmişte bütün oportünistler, revizyonistler ve reformistler, burjuva hükümetlerine katılmak için zaten bunu gerekçe göstermişler”miş!

Gören de –Savran arkadaşımızın “anayasal bir seçim hükümeti” diyerek yapmaya yöneldiği gibi– EMEP burjuva hükümetlere katılmak için gerekçe arıyor sanacak!

“Savaş”la “barış”tan olduğu kadar “demokrasi” ve “demokratik” (ve “anti-demokratik”) olup olmamaktan da farklı şeyler anladığımız görülüyor. “Barış”tan Amerikancı ya da gerici bir “barış”ı anlamıyoruz. Tıpkı “demokrasi” dendiğinde bir “burjuva diktatörlük” olan burjuva demokrasisini anlamadığımız gibi. Yoksa, “anti-demokratik bir savaş hükümeti” ile “demokratik bir barış hükümeti” arasında fazla bir fark, bir nitelik farkı kalmıyor. Ama sorun “demokrasi” ya da “savaş” ve “barış”tan ne anlaşıldığıyla kalmıyor. Hükümetin “halka karşı bir saldırı hükümeti” olduğuna ilişkin yapılan saptama, demokrasiye –burjuva mı proleter mi ya da halk demokrasisi mi, hangi anlam yüklenirse yüklensin– tartışmayı anlamsızlaştırıp bitirmektedir! Hala itiraz edilecek ve “halka karşı bir saldırı hükümeti”ne katılmamak yeterli “gerekçe” sayılmayacak ya da “olumsal” mı bulunacaktır?!

Burada S. Savran’ın sorunu, bir Troçkist olarak, iflah olmaz Stalin karşıtı olması ve yazısının bütün bir girişini “Stalinizm eleştirisi”ne ayırmasıdır.

“Komünist Enternasyonal’in kurulmasından sonra Millerandizm komünistler için bütünüyle reddedilen bir şey oldu. Ta ki 1930’lu yıllarda İspanya ve Fransa’da sol partilerin burjuva partileriyle birlikte kurdukları Halk Cephesi hükümetleri, bakan verseler de vermeseler de, komünist partiler tarafından desteklenene kadar. Stalinizm, başka birçok alanda olduğu gibi, komünistlerin burjuva hükümetlerine karşı tavrında da İkinci Enternasyonal’in revizyonist ve Menşevik kanadına geri dönüşü temsil ediyordu… Gerçek komünizmden (Bolşevizmden) Stalinizme, oradan da en ufak bir kesiklik olmaksızın Avro-komünizme (“Avrupa komünizmi”ne): Emperyalist dünyanın en büyük komünist (Stalinist) partisi İtalyan Komünist Partisi, 1970’li yıllarda ünlü lideri Enrico Berlinguer yönetiminde ülkenin ana burjuva partisi olan Hıristiyan Demokrasi ile bir “tarihsel uzlaşma” arayışına giriyordu. Artık “komünist” adını taşıyan partiler için bir ülkeyi burjuvaziyle birlikte yönetmek vakayı âdiyeden bir şey haline gelmişti!”

Anlaşılması için bu Troçkist tiradı aktarmak gerekti; ancak, burjuva hükümetlere katılmanın olumsuzlanmasını temellendirirken birer “geçiş hükümeti” olarak “halk cephesi hükümetleri”nin özel durumuna dair bir tartışma da yürüttüğümüz için sorunu burada bir kez daha tartışmayacak ve yanıtı için ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’nın bir önce sayısına bakılmasını salık vereceğiz. Burada şu kadarını söylemeliyiz ki, –göreceğimiz üzere AKP’liliği su götürmez bir halk düşmanı hükümete bile “seçim hükümeti” olduğu gerekçesiyle katılıp desteklemeyi savunurken– birçok ülkede devrime geçişi sağlamış “Halk Cephesi Hükümetleri”nin, herhalde Troçkistlerden başka hiç kimse olağan birer burjuva hükümeti olduklarını ileri sürmemiştir, sürmeyecektir! Ama Savran arkadaşımızın da, bu bakımdan pozisyonu, Irak KP’nin kurduğu koalisyona karşı ajitasyon yaparken KKE’nin burjuvaziyle (Yeni Demokrasi üzerinden) koalisyona katılmasını görmezden gelen A. Güler’e benzemiştir!

Halk Cephesi Hükümetleri birer “geçiş hükümeti” değil ama olağan burjuva hükümetleri idiyseler, şu soru nasıl yanıtlanacaktır: Örneğin Bulgaristan’da böyle bir hükümet aracılığıyla burjuva egemenliği nasıl devrilebilmiştir?

“Stalinizm” olarak tanımlanan II. Savaş öncesi, sırası ve sonrasının devrimci işçi hareketini, Marksizm-Leninizmin, burjuvaziyle işçi sınıfı ve kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadelenin zorlu koşullarına, üstelik dünyanın altıda birinde proletarya diktatörlüğü sürmekteyken, bu uygulanışını, Millerandizmle, sonra da Brejnev’le bile bir arada olamayan E. Berlinguer’in “Avrupa Komünizmi” ile benzeştirmek –bunun, her şeyden önce ve her şey bir yana burjuvaziyle proletaryayı birbirine karıştırıp ayırdedilmez kılmaya çalışmak olduğu belirtilmelidir! Dünya burjuvazisinin uzun yıllar favorisi olduğu ve hala sürdürdüğü Marksizme ve işçi sınıfına yönelik karalamalar ve bunların “Stalin” ve “Stalinizm” “öcüsü” şahsında yürütülmesinden uzak durulması, oysa, tartışmayı basitleştirirdi!


Artık, bakan verilip verilmemesinin tartışma konusu edildiği “seçim hükümeti”nin, –sanki bir “halk cephesi hükümeti” imiş gibi– sıradan bir burjuva hükümeti olmayıp, –hatta S. Savran’a göre “halk cephesi hükümetleri”ne bile katılmak caiz sayılmayıp bir burjuva hükümete katılmaktan farksız olmasına rağmen göz göre göre burjuva hükümet olduğu da reddedilip apayrı “özel” bir nitelik yüklenerek– tamamen “özel bir hükümet” olması görüşüne ve tam da bu nedenle böyle bir hükümette yer alınmasının savunulmasına gelebiliriz.

Burjuva hükümeti olmasına karşın ya da burjuva hükümeti olup olmaması önem taşımadan “özel bir hükümet” olduğuna inanılarak ve tabii ki “özel nitelikler” atfedilerek, “seçim hükümeti” olduğu için katılmak!..

Önce, S. Savran’ın az-çok tez düzeyinde ileri sürdüğü bütün görüşlerinin üzerini kendisinin çizmesi anlamına gelerek “seçim hükümeti” olması nedeniyle bu hükümete katılmayı savunmasına değinelim.

Genel olarak burjuva hükümetlere katılmaya karşı olma nedenini şöyle açıklamaktaydı S. Savran: “Çünkü hükümet bir ülkeyi yöneten ana organdır. Burjuva düzenini korur, onun ayakta kalması için gerekli adımları atar, burjuvaziye günlük işlerinde destek olacak politikalar izler. Bir sosyalist, yıkmaya çalıştığı burjuva düzenini, bir burjuva hükümetinin içinde yer alarak koruma rolünü hiçbir zaman üstlenmemelidir. Bu ilke son derecede önemlidir, kıskançça korunmalıdır.” Ve devam ediyor: “Sosyalistler, burjuva siyasi güçleri, işçi kitleleri önünde iktidara aday olarak gösterip desteklemezler. Daha da ötede, onlarla burjuva düzenini birlikte yönetmek üzerine hükümete girmezler.” Sonra EMEP’i eleştirirken yineliyor: “Sosyalistlerin burjuva hükümetlerine girmemesinin nedeni, hükümetin bir muhalefet mevzii karakteri taşımaması, burjuvazinin iktidarının sürdürülmesinin başlıca aracı olmasıdır.”

Bu sayıda yeniden burjuva diktatörlüklerinin “ana organları” tartışmasını açmak istemiyor ve belirtip geçiyoruz; burjuva devletin iki ana ya da temel organ ya da kurumu bürokrasi ve militarizmdir, “yürütme komiteleri” olarak hükümetler önemsiz değillerdir, ancak gelip geçicidirler ve asıl olan burjuva sınıf egemenliğinin yürütücülüğünü yapan “memurlar egemenliği”dir. Ancak burjuva hükümetlerin de burjuva egemenliğinin yürütmesini yaptığı tartışmasızdır ve Savran’ın bundan böyle söyledikleri doğrudur. Burjuva düzeni korumak içindir ve bir sosyalist bunu benimseyemez. “Muhalefet” organı değildir ve parlamentoda yapılabildiği gibi hükümetlerde de “muhalefet” yürütülmesi bir ihtiyaç ve gerekçe olarak ileri sürülüp burjuva hükümetlere katılmak savunulamaz. Vb. Ancak hemen sonrasında “Eee?” dedirtecek “seçim hükümeti”ne katılma savunması gelmektedir! “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” misali! Katılmak lazımdır; çünkü “Anayasa 114’teki seçim hükümeti klasik bir burjuva hükümeti değildir”!

Ya nedir? S. Savran’a göre; “Geçici Bakanlar Kurulu seçim için kurulmuş, silah gücüyle donatılmış bir Yüksek Seçim Kurulu gibidir. Burada yer almak, seçime girmekten çok farklı değildir; burjuvazinin hâkimiyetini ayakta tutmak için çalışmak anlamına gelmez.”

Bir kere öyle değildir. Anlaşılsın diye biz de kullandık, ancak Anayasa’da ne “seçim hükümeti” tanımı yapılmakta, ne 114. ve ne de başka maddelerinde bu sözcükler kullanılmaktadır. Hem burjuva hükümet hem YSK yerli yerlerinde durmaktadırlar! Birincisi hükümet etmekte, yani Savran’ın deyişiyle “burjuvazinin hakimiyetini ayakta tutmakta” ikincisiyse seçim işlerini düzenlemektedir.

“Silah gücüyle donatılmış YSK” –ama YSK zaten silah gücüyle donatılmış, silahla korunuyor ve uygulamaları silahla yaptırıma bağlanıyor değil miydi? Ve kimin “silahları”, kimin “silah gücü” –burjuvazinin değil de kimin? “Tarafsız” bir “silahlı güç” mü yoksa? Ve son soru kapitalizm ve burjuva egemenliği koşullarında herhangi bir burjuva hükümet, “burjuvazinin hakimiyetini ayakta tutmak için” değildir de ne içindir?

Bundan sonrası, yalnızca S. Savran’ın değil, HDP’li arkadaşlarımız başta olmak üzere, çok sayıda kişi ve özellikle liberal solcunun ortak görüşüdür! “Farklı”! “Özel”! “Klasik bir burjuva hükümeti değil”! Bir farklılığı olduğu su götürmez; ancak neden farklı ve neresi farklı –burada rivayet de farklılaşmaktadır!

Olağan burjuva hükümetlerinden farklılığı şuradadır ki, burjuva parlamentarizmin geçerli kuralları çerçevesinde parlamentoda bir çoğunluğa dayanmamakta, doğrusu dayanamamaktadır, –ne tek başına bir parti vekil çoğunluğunu elinde bulundurabilmektedir ne de birkaç parti, bir arada, koalisyon kurarak bu çoğunluğa ulaşabilmişlerdir– ve tam da bu nedenle, geçerli bir çoğunluğun oluşturulması amacıyla kurulmuştur. Buradan gelen bir farklılığı da, Anayasa’da yazılı olduğu gibi, adındadır: “Geçici Bakanlar Kurulu”! O kadar! Başka bir farklılığı yoktur! Savran’ın “klasik bir burjuva hükümeti” olmadığını ileri sürerek gönderme yaptığı 114. Maddesinde, Anayasa, herkesin inceleyebileceği gibi, bu hükümete “şu işlere karışmayacak”, “ancak şunları yapacak”, örneğin “sadece seçim işlerini yürütecektir” gibi özel görevler yüklememiş, bu yönüyle, onu diğer olağanlarından ayıran özelliklerini tanımlamamıştır. Başka burjuva hükümetler ya da olağan burjuva hükümetler hangi işi/işleri yapıyor ya da yürütüyorsa, “geçici bakanlar kurulu” da, “ana organ” ya da değil, ama burjuva diktatörlüğün bir “yürütücü organı” ya da “yürütme komitesi” olarak, aynı işi/işleri yürütecektir ki, burjuva hükümetlerin işlevini belirleyen “iş” ya da “görevler”i –burjuva hükümetlere katılmama nedenini açıklarken– S. Savran sıralamış ve biz de aktarmış ve doğrulamıştık. Yine soru: –“Eee?”

Bir farklılık konusu olarak, Anayasa’da yazılı adıyla “Geçici Bakanlar Kurulu” ya da “Seçim Hükümeti”, dayanabileceği bir çoğunluk olmadığından, katılıp katılmamayı “seçme hakkı”nı kendilerine bırakarak, parlamentodaki partilerin tümünün çoğunluğuna dayanıyor gibi yapılmakta; ve –eğer HDP’li bakan arkadaşlarımız gibi sakıncalı sayılıp dışlanmayacaklarsa– görev ve yetkileri, “geçici olmadığı” varsayılan –ancak hükümetler gelip geçici olduklarından en az geçici olanı bile yine geçici olan– bakanlardan hiç de eksik olmayan “geçici bakanlar” partiler ve bağımsızlar arasında gerçekte ya da yalnızca görünüşte paylaştırılmaktadır. Günümüzün “Geçici” “Seçim Hükümeti” bakımından gerçeğin kantarına vurulacak olursa; bakanlar ne partiler arasında paylaştırılmıştır, ne başka “seçim bakanlıkları” atamalarında da olduğu gibi “bağımsız bakanlar”ın bağımsızlıkla bir ilgileri vardır ve ne de istifalarını açıklamalarına kadar iki HDP’li bakan arkadaşımız gerçek bakanlık yetkileriyle donatılmışlardı, çaycı ve odacı bile atayamıyorlardı ve ne iki HDP’li bakanın “bakanlık” yaptığı 26 gün ne de şimdi hükümetin, bir AKP hükümetinden farkı ortaya konabilirdi ve konabilir. Şimdi örneğin bütün üyeleri AKP’lidir! Ama iki HDP’li bakana rağmen eskiden de farklı değildi ve Cumhurbaşkanından başlayarak sair AKP “büyükleri”nin komutasında tümüyle AKP politikalarını izlemişti.

Yine de S. Savran, “Seçim Hükümeti”ni sevimlileştirip kabul edilebilir kılma uğraşındadır: “Geçici Bakanlar Kurulu’nun normal bir burjuva hükümeti olmadığının kanıtını mı istiyorsunuz? Bu hükümet ne bir hükümet programına, ne de o program temelinde güvenoyuna gerek olmaksızın kurulur.” Sanki pek önemli!

Evet, bu da bir farklılık konusudur ve bir “siyasal kriz” durumu için düşünülmüş “geçici hükümet”4, onaylatamama ihtimali nedeniyle bir “hükümet programı”na sahip olmadığı gibi, alamama ihtimali nedeniyle bir “güven oyu”na gidilmesine gerek duyulmamıştır. Ancak bunlar, burjuvazinin “işleri”nin “programsızlık” ve “güven oyundan yoksunluk” nedeniyle ortada kalması anlamına katiyen gelmez, gelmemiştir; özü “halkın bastırılması” olan “işler”, egemenliğin yürütücü aygıtları durumundaki bürokrasi ve militarizm ya da “memurlar egemenliği” eliyle yürütülecek, siyasal bakımdan da, burjuva egemenliğin ihtiyaçlarıyla çelişmemek koşuluyla siyaseten “bileği kuvvetli olan”ın onaylanmamış programı uyarınca fiilen yönlendirilecektir. Böyle olmamış mıdır?

Bir burjuva toplumunda, geçici ya da değil, herhangi bir burjuva hükümet, yazılı olarak ortaya ilan edilsin edilmesin, iç ve dış politikada, sanayi, maliye ve çalışma yaşamında, içişleri ve savunmada.. burjuvazinin çıkarlarının gözetilip savunulmasını politika edinmeyecektir de ne yapacaktır, ne yapabilir? Üstelik Anayasa’nın ne 114. ne de başka Maddeleri’nde, bu burjuva içerikli politikalarla bu doğrultuda uygulamaların bir program çerçevesinde uygulanamayacak oluşuna dair bir ibare bulunmaktadır; ama “geçici” bile olsa, “Bakanlar Kurulu”nun “Bakanlar Kurulu” olduğu ve başında başbakanıyla “kalıcı” olduğu varsayılan diğerlerinden ayırt edilmeksizin, Bakanlar Kurulu olarak çalışacağı belirtilmiştir. Yalnız ilgili maddelerinde değil, ama “ruhu”yla birlikte tümünde, Anayasa’nın burjuva içeriği tartışmasızdır ve bir Bakanlar Kurulu’nun yurt-içi ve dışında başta “asma-kesme”, “vergi toplama”, “arpalıkların dağıtımı” ve “ihale paylaşımı” vb. olmak üzere, yapacağı “işler”, özellikle “siyasal kriz” koşullarında belirsizliğe terkedilmiş değildir.

Peki, “seçim hükümeti” ya da “geçici bakanlar kurulu” nasıl “klasik bir burjuva hükümeti değildir”? Biz öyle istedik ve istiyoruz diye mi? “Klasik bir burjuva hükümet”ten eksik ya da fazla ne yapmaktadır ve “klasik” olanlardan farkı nerededir ve nereden gelmektedir? Burjuvazi ve hükümetinin ideallerinden olamayacağına göre, bizim ona yüklediğimiz “idealerimiz”den olabilir mi?

Herhalde “burjuva” nitelikli olduğuna da itiraz edilmeyecektir, sadece “klasik” değildir! Peki ne yapmamaktadır, bu “klasik olmayan” burjuva hükümeti? S. Savran’dan sürdürürsek, ülkeyi yönetmemekte midir, “yönetici organ” değil midir; burjuva düzenini korumamakta, onun ayakta kalması için gerekli adımları atmamakta mıdır; burjuvaziye günlük işlerinde destek olacak politikalar izlememekte midir? Somutlarsak; vergi toplamamakta ve yatırım vb. harcamaları yapmamakta, ihaleler düzenleyip, maliyeyi, sanayi ve ticareti, milli eğitimi yönetmemekte midir? Çalışma hayatını, koşullarıyla birlikte yön verip yürüten, örneğin asgari ücreti ya da emekli maaşlarını yükseltmeyen kimdir? Yürürlükteki esnek çalışma yöntemlerinin ve üç kuruşa çalıştırmanın yürütücü sorumlusu, adı “geçici” kondu diye, hükümet olmaktan çıkmış mıdır? Hürriyet’in iki kez basılmasına sessiz kalarak basın özgürlüğünün çiğnenmesinin sorumlusu, bu “geçici hükümet” değil de başkası mıdır; ya üstüne aynı gazeteye bir de “terör destekçiliği” soruşturması açtıran, haydi mahkemeler açtı, örneğin 17 ve 25 Aralık soruşturmaları söz konusu olduğunda yapıldığı ve son derece sık tanık olduğumuz gibi yine örneğin Adalet Bakanlığı marifetiyle soruşturmayı durdurmayan kimdir? Varto, Cizre, Silvan, Yüksekova, Diyarbakır-Sur, Şırnak-Beytüşşebap’ta.. olduğu gibi, günler boyu sokağa çıkma yasakları ilan edilerek düzenlenen kitlesel katliamların sorumlusu bu “klasik olmadığı” ileri sürülen “geçici hükümet” değil midir? Cumhurbaşkanının öğünerek “2000 teröristin tesirsiz hale getirdildi”ğini söylediği, yurt içi ve dışında dağ- taş bombalanarak ve yüzlerce cana ve yıkımlara mal olarak sürdürülen bu savaş “klasik olmayan” “topal ördek” durumundaki geçici bir hükümet döneminde başlatılarak bugünkü “klasik olmayan burjuva hükümet” döneminde sürdürülmemekte midir? Bu “klasik olmayan burjuva hükümet”in “klasik”lerinden eksiği yok fazlası olduğunu kim ileri sürebilir?

Bugünkü “klasik olmayan burjuva hükümet”in olağan burjuva hükümetlerinden farkı, bir geçici azınlık hükümeti olması ve iki HDP’li bakan arkadaşımızın da 26 gün yetkisiz/görev verilmemiş pozisyonlarıyla görünüşte bu hükümet üyesi olmalarının ötesinde, gerçekliği/nesnelliği olan farklar değildir. Bu “özel” hükümet, tıpkı burjuva hükümetlerin “genel”i türünden işlev ve yetkilerin sahibi olarak, hükümetlerin, Marx’ın dediği gibi, halkı ve haklarıyla mücadelesini “ayaklar altına alıp bastırmaktan ibaret” olan “genel işleri”ni görmüştür.

“Seçim hükümeti”ne, ileri sürdükleri “özel”lik ve “farklar”ını, onu olduğundan başka türlü görmek isteyenler, “ya tutarsa” deyip, kendileri yakıştırmaktadırlar! Bunlar, işin gerçeği, aslında, “seçim hükümeti”nin kendi nesnel farklılıkları değildir, ama farklılıkları yükleyenlerin, hükümetten talep etmekten çok –ki bu anlaşılır bir şey olurdu–, kendi önlerine koydukları “görev”lere ilişkindir.

Başkaları gibi, S. Savran da, ısrarlıdır, “hayır” demekte ve hele bir aylık pratiğin, Cizre, Beytüşşebap.. kuşatma ve katliamlarının ve iki bakanın istifasının ardından tüm çıplaklığıyla görünür olan gerçeğe karşın –şimdi olsa farklı yazar mıydı?– “özel” burjuva hükümetin önüne, onun burjuvalığıyla alakasız, “tarafsızlık”ına dair, ama “yönetmek” babından olmayan hayali “işler” koymaktadır: “Anayasa’nın 114. maddesinde öngörülen ve ‘Geçici Bakanlar Kurulu’ olarak anılan seçim hükümetinin görevi olağan bir burjuva hükümetininkinden farklıdır. Kuruluş amacı, ülkeyi kısa, orta ve uzun vadeli kararlarla yönetmek değildir. Seçimin hukuki uygulamalar bakımından partiler arasında tarafsız olarak yürütülmesini sağlamak için öngörülmüştür.” Bırakalım okuyacak başkalarını, S. Savran’ın kendisi tekrar okuduğunda bu yazdıklarına inanacak mıdır?

Henüz devrilmesinin yanına bile yanaşmadan burjuvazi heder olmakta, “geçici” bir süreyle de olsa, “kısa, orta ve uzun vadeli kararlar” almak ve “yönetmek”ten yoksun kalmaktadır; çünkü burjuvazi, adına kararlar alıp yönetecek bir olağan ya da “klasik” “yürütme komitesi”ne sahip değildir –ne yazık! Üstelik “klasik komitesi”nin yerine, kendisini, kendisiyle işçi sınıfı arasında olmasa bile HDP gibi muhalifliği kuşkusuz olan bir partiyle partileri arasında “tarafsız” kalarak, hiç değilse “seçimin hukuki uygulamalarını” “tarafsız yürütecek” aykırı bir “komite olmayan komite” ile yüz yüze bulmuştur! Kendisinin olması gereken “yürütme komitesi” öyle olmadığı gibi, Anayasa bile kendisi için kayıt altına alınmamış görünmekte, çünkü “tarafsız”lığıyla burjuvaziyi “yönetimsiz” bırakmaktadır!

Olacak şey midir?! Pratik ortadadır, böyle midir? Seçim işleri “taşıma” kararları alınmaya başlanan “sandıklar”la mı “tarafsız” yürütülecektir, tümünün AKP’li olduğundan kuşku duyulmayacak bakanlar ve bir arada oluşturdukları “geçici hükümet”le mi? S. Savran’ın üzerinde durduğu Anayasa’da yazılmış “görevler”, “amaçlar” ve “öngörüler” ayrıdır, gerçek hayat ve burjuvazinin egemenliğinin gerçek koşullarıyla ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlarından olan “organ”larının gerçeği ayrı… Söz ya da anayasada neyin nasıl yazıldığı değersizdir, yazılana bakıp inanarak yapılan değerlendirmelerin doğru çıkma ihtimali yoktur; önemli olan gerçektir!

Bunlar, tam liberalleşmeyip “ruhunu satma” noktasına gelmeyen, bir eşiğin ötesine geçmemeye ve “çizgi”yi tutturmaya çalışarak hala o bilinen “klasik burjuva hükümetleri”ne katılmayı ilke olarak doğru bulmayan, –artık “geleneksel” anlamında “klasik” mi desek– “solcu”nun, katılınabilirliğini kanıtlamak üzere, “seçim hükümeti”nin, olağan burjuva hükümetinden ayrılıp farklılaşan “özel” niteliğine ilişkin söyledikleri. Ama, şimdiye kadar bütün söylenenler, henüz, katılmak gerektiğine değil, ama böyle “özel” bir hükümetin sadece katılınabilir olduğuna işaret etmiş oluyor! Katılmak için ilave nedenler olmalı!

Ancak bölümü noktalarken, belirtmek zorundayız, S. Savran ve sosyalistlik iddiasında olup onunla benzer düşünenler, kusura bakmasınlar, ama bakan vermemenin gerekçesinde aranmış olan “ultra sağcılık” ya da sağ oportünizm, “geçicilik”i ileri sürülüp “tarafsızlık”, “programsızlık”, “yönetmeme” vb. atfedilen bir burjuva hükümete katılmanın savunulmasındadır!


Kimilerince “burjuva bir hükümet” olduğu tartışılarak, kimilerinceyse böyle olup olmadığı hiç tartışılmadan, günümüzün “seçim hükümeti”ne katılımın haklılığı ve gerekliliğini kanıtlamak üzere, ikisi açık biri örtük, belli başlı üç neden ileri sürülüyor.

Birincisi; denetleyicilik ihtiyacıdır. AKP’nin denetlenmek zorunda olduğu ileri sürülüyor ki, gereksiz denemez; ama bunun yolunun onun kumandasındaki bir hükümette yer almak olduğu sadece kuşkulu değil, olanaksızdır.

Önce M. Belge’yi dinleyelim; “seçim hükümeti”ne katılma nedenini şöyle anlatıyor: “…seçime kadar, seçimden sonra da yeni bir hükümet kuruluncaya kadar (epey uzun sürmesi ihtimali ağır basıyor) bu hükümet işbaşında kalacak. Burada bulunmak ve AKP’yi boş bırakmamak. Bunun yanı sıra ya da belki bundan da önce, yalnız AKP’den oluşmuş bir hükümetle seçime gitmemek, hükümet içinde bir ‘denetim’ ögesi olarak bulunmak. Çünkü, nicedir gözlemlediğimiz performansıyla, AKP’den seçim güvenliği beklenemeyeceği ortada.”

Muhakeme yürütüşü net, kurduğu neden-sonuç ilişkisi de öyle: “AKP’den seçim güvenliği beklenemeyeceği” için “hükümet içinde bir ‘denetim’ ögesi olarak bulunmak” gerekiyor!

EMEP’e geleneksel bir hınç ve kin beslediğini, onu “devrimci” saymaması ve hükümete katılmama kararına alayla yaklaşma çabasıyla belli eden eski TKP’li revizyonist ve günümüzün liberal solcusu Aydın Engin de, Cumhuriyet’te, 30 Ağustos’ta “HDP bir Savaş Kabinesinde mi?” başlığı altında, bu nedene, neredeyse aynı sözcüklerle işaret ediyor: “AKP’nin gözü dönmüşlüğünü belli ölçülerde denetleme olanağını akıllıca kullanan HDP…” Ve HDP adına “birinci tekil şahıs” kullanarak konuşup, AKP’nin “denetimsiz” bırakılamayacağını vurgulayarak: “Ülkeyi seçime AKP’nin tek başına götürmesi olasılığının önünü keseceğiz.”

S. Savran, sözcükleri değiştiriyor, örneğin “denetim” değil, “mücadele” ve “kavga” diyor; ancak farklı biçimde de olsa “seçim hükümeti”ne katılımın aynı nedeni ya da amacını belirtiyor: “Erdoğan ve AKP’nin elindeki bir hükümetin, 7 Haziran seçiminde HDP’ye yönelen şiddetten beterine bile olanak yaratabileceği, daha da kötüsü savaşı derinleştirebileceği ve Ortadoğu coğrafyasına yayabileceği açıktır. Geçici Bakanlar Kurulu bu olasılıkla içeriden ama devrimci bir tarzda mücadele edilebilecek bir alandır. Tabii ancak çoğunlukla kavga ederek mücadele edebilirsiniz! Geçici Bakanlar Kurulu’ndaki bakanlar, AKP’nin provokasyonlarıyla başa çıkmak için 50 yıl önce TİP’in mecliste yaptığı sert muhalefetin katbekat fazlasını yürütmek zorunda kalacaktır. Yani seçim hükümetine girmek tek bir koşulda anlamlıdır: Anlaşmak için değil kavga etmek için girmek!”

Ama, S. Savran’ın kendisi, “muhalefet” ve bu yönüyle “mücadele”nin mekanı olarak parlamentoyu göstermemiş ve hükümetin “muhalefet” ve iktidar-muhalefet “mücadelesi” değil, ama “yönetme organı” olduğunu söylememiş miydi?! Hükümete katılacak bakanların “50 yıl önce TİP’in mecliste yaptığı sert muhalefet”i yapma göreviyle yükümlendirilmesi, “meclis”, “parlamento” demek olduğuna göre, “muhalefet”le “iktidar/hükümet-yönetme” mekanlarının karıştırılması demek olmamakta mıdır?

Ve niyet iyi olabilir; ancak Marx’ın dediği doğrudur: “Cehenneme giden yol iyiniyet taşlarıyla döşelidir”!

Denetim ihtiyacı, tamam, ancak, bu ihtiyaç hükümete katılarak karşılanabilir mi –bu sorunun yanıtı olumsuzdur. S. Savran burjuva hükümetlerin “düzeni koruma” vb. ihtiyaçlarının ürünü olduklarını ve bu işlevi taşıdıklarını söylerken haklıydı. Bırakalım “programsız”, öyleyse “programlı” olandan daha kötüsü, yani halka yönelik saldırganlıkta eli kolu serbest bırakılmış bir geçici burjuva hükümeti, asgari müştereklerde ortaklaştırılmış bir programa sahip bir koalisyon hükümetinde bile “denetim” neredeyse olanaksızdır.

Egemen olan burjuvazidir ve egemenlik aygıtının “yürütme komitesi”nde değilse, başka hiçbir yerde sözünü dinletemeyecek ve egemen olamayacak demektir! Denetim amacıyla bir burjuva hükümete katılma yandaşlarına soruyoruz, bir burjuva hükümette kim kimi denetler; burjuvazi mi –elinde avucunda burjuvaziyle hesaplaşmaya yetecek örgütlü bir güç yokken– kendisiyle koalisyon kurma düşkünlüğünü göstermiş ve kendi elindeki yönetsel aygıta girerek bakanlık edecek kişiler ve partilerini denetler, hasbelkader bakan olmuş kişiler ve partileri mi burjuvazi ve hükümetini denetler, hangisi?

Bir önceki sayımızda, Lenin’e başvurarak, burjuvaziyle koalisyonun ya da burjuva hükümetlere katılmanın “bakan rehin verme” olduğunu aktarmıştık.5 Yine aktarmayı sürdürmüştük ki, burjuva Kadetler bile, hem de 1917 Şubat Devrimi’nin ardından kurulmuş koalisyonda “avuçlarını yalamışlar”dı: “Belli başlı bakanlık görevleri, yeni hükümetin gidişatını tayin edecek mevkiler (İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, yani ordunun, polisin, memurların, yığınlara karşı bütün baskı cihazının kumanda mevkileri), sadakatini ispat etmiş kralcıların, büyük toprak mülkiyeti taraftarlarının elinde bulunuyor. Kadetler, dünün cumhuriyetçileri, kendi iradeleri dışında cumhuriyetçi olanlar, kendilerini, halk üzerinde ve iktidar cihazı üzerinde kullanılan kumanda mevkii ile doğrudan doğruya ilişkili olmayan ikincil işlere atanmış buldular. Trudoviklerin temsilcisi ‘kendisi de sosyalist’ olan A. Kerensky, halkın uyanıklığını ve dikkatini tumturaklı cümlelerle gevşetmekten başka hiçbir rol oynamıyor.”6

Söylendiği gibi, muhalif olanın programatik görüşleriyle katılımı da sağlanıp, bir tür “asgari müştereklerde” anlaşılarak oluşturulmuş programıyla bir koalisyon hükümeti açısından bile “denetim” olanaklı değilken, “denetçilik” talepleri ancak ikincil, üçüncül görevlerle baştan savılır, ama “denetçiler”e halka karşı baskı cihazının suçlarına ortak olma ve baskılara karşı uyanıklık ve dikkati gevşetme “görevleri” dayatılırken, hele programsızlığıyla saldırganlık bakımından eli-kolu serbest bırakılmış bir “geçici hükümet”te burjuvazinin ve ileri sürüldüğü üzere AKP’nin “denetimi” nasıl sağlanacaktır? Olanaklı olabilir mi? Yaşanıp görüldü, olanaklı mıydı? Tek bir odacı bile atama yetkisi tanınmamış, AB Bakanı’na ülke dışına çıkma hakkı dahi verilmemişken, neyin, kimin denetiminden söz edilebilir? Cizre’ye sokulmayan HDP’li bakanların, kendi seyahat özgürlüklerini kullanamazlarken, hükümette AKP’yi “yalnız” bırakmayarak, yürüttüğü ve yürüteceği hangi şiddetini önleyip, hangi seçimin güvenliğini sağlamak üzere onu “denetleme” durumunda olabilecekleri iddia edilebilir?


Burjuva “geçici hükümet”e katılmanın ikinci nedeni olarak onu ve uygulamalarını “teşhir etme” ihtiyacı gösterilmektedir.

M. Belge, tabii ki burjuvazi ve hükümetlerinin teşhiri yanlısı olmayan bir düzen yandaşı olduğu için bu yönde bir kelam etmemiştir. Ancak A. Engin’ın bu nedene ilişkin bir sözü vardır: “HDP ise baştan ilan etti: ‘Biz bu hükümete gireceğiz arkadaş. Ülkeyi seçime AKP’nin tek başına götürmesi olasılığının önünü keseceğiz ve hükümette yer alarak çevrilecek dolapları önleyecek, en azından ayan beyan edeceğiz’ dedi.”

“Hükümette yer alarak çevrilecek dolapları önlemek, en azından ayan beyan etmek”… Yani teşhir etmek!

Geçici hükümete katılacak HDP’li bakanlara bu “önleme”/”engelleme” “görevi”ni S. Savran da çıkarmaktadır: “HDP’nin seçim hükümetine girerek AKP’nin seçime kadar ve sonrasında hükümeti tek başına yönetmesine engel olmasını ve Tayyip Erdoğan ekibinin oyun planını bozmak için savaşması…”

Şimdi 26 günün ve HDP’li bakanların istifasının ardından, iş kolay! Demek ki olmuyormuş! Neler, çevrilen ve çevrilecek hangi dolaplar önlenebilir, AKP’nin hangi “işi” “tek başına” “yönetip” yürütmesi engellenebilirdi –öncelikle buna bakalım. İhale daleveraları mı örneğin? Geçici hükümet döneminde aksayan devlet “işi” oldu mu hiç? Hangisi yürütülemez oldu? Baskı makinesi olarak görülen “işleri” konu bile etmiyoruz, “dolap” kapsamında olanlar, geçen sayımızdaki “arpalıklar”, “rüşvet” ve parlamento ve parlamentarizmle, devletle ilişkileri üzerine Lenin’e başvurularımız hatırlansın, hangisi önlenebilirdi ve önlendi? 17-25 Aralık soruşturmalarının yeniden açılması bir yana sözünün edilebilmesinin fırsatı bulunabildi mi, bulunabilir miydi? Ya da sair hukuk alanında dönen “dolaplar”? İki defa basılmış ve kovuşturma konusu bile edilmemişken, Hürriyet’e “terör soruşturması” açılması örneğin?

Peki, hükümeti, yaptığı ve yapmadıkları için, halka yönelik saldırganlık, özgürlük ve demokrasi karşıtlığı, “çevrilen dolaplar” ve halktan gizlenmek üzere üstü örtülen sorunlar bakımından teşhir etmek –bu olanaklı değil midir, değil miydi ve bu nedenle hükümete katılmak gerekmez miydi?

“Arpalıklar” ve “rüşvet”, ihale daleveraları –bunlar kapitalizme özgü hastalıklardır ve burjuva egemenliği koşullarında –hiç değilse tamamen– engellenebilir değildir ya da engellenmeleri, burjuva hükümetin içinde değil, dışında, onu devirmeye yönelik güç oluşturulmasına ve devrilmesine bağlıdır. Ama “teşhir”, evet, devrimci görevdir; “iktisadi gerçekler”in yanında özellikle “siyasal gerçeklerin açıklanması” en başta sosyalistlerin kampanya olarak yürütülmesi zorunlu temel bir görevidir. Ama bu ne bir burjuva hükümette yer almanın nedeni olarak ileri sürülebilir ve ne de hatta bir burjuva hükümetin içinden böyle bir görevin yürütülme olanağı vardır. “Halk cephesi hükümeti” türünden özel durumlar bir yana bırakıldığında, burjuvaziyle koalisyon kurarak burjuva hükümete katılmış olmak, tersine, bu tür görevlerin yürütülmesinin önündeki başlıca engel olur ve Lenin’in dedikleri hatırlansın, “sosyalist bakan”, burjuvaziye saldırıp onu teşhir etmek üzere değil, ama onun baskısı ve sömürücü amaçlarının üzerini örterek, halkın uyanıklık ve dikkatini gevşetmek üzere ve genellikle düzenin “nimetleri”nden yararlandırılıp “arpalıklar”dan nemalanarak “görev” icra eder!

Sonuçta “hükümeti teşhir”e bağlanacak “seçim hükümeti”ne katılma nedeninin sözünü, Viyana konuşmasında, bizzat Selahattin Demirtaş da etmiştir: “Bu bize AKP’nin lütfu değil, AKP ile koalisyon değil, AKP ile oturup pazarlık ile aldığımız koltuklar değil. Geçici seçim hükümetinde halkımızın sesi olmaya devam edeceğiz. Orada artık HDP’li bakanlar değil, orada artık işçiler var, Kürtler var, köylüler var, çiftçiler var, kadınlar var, ezilenler var, Aleviler var.”

Ancak sevgili HDP Başkanı “Geçici Bakanlar Kurulu”na katılıp katılmamak ilk gündeme geldiğinde, kamuoyuna yönelik olarak, “Eğer atama usülüyle yapılırsa, karşımıza böyle gelinirse kabul etmeyeceğiz” açıklamasını da yapmış ve ardından tutum değiştirilerek katılmaya karar verilmişti. Bu değişikliğin izaha muhtaç olması bir yana, sorunun “seçim hükümetinde.. artık işçiler var, Kürtler var…” ajitatif söylemiyle geçiştirilebilecek türden olmadığı herhalde ortadadır.

Yinelememiz gerekiyor ki, eğer ille de bir burjuva hükümete katılınacaksa ve bu devrimci bir hükümet değilse, en kötüsü, programı ve uygulamalarına hiçbir katkının olanaklı olmadığı/olamayacağı güncel “geçici seçim hükümeti” türünden olanına katılmaktır.

Bugünkü hükümette, HDP’li bakanların istifası öncesi bir AKP ve bir de HDP yer almıştı, ancak HDP’nin yer aldığını belirtecek ne hükümet programına ne de uygulamaya ilişkin bir taviz bulunmaktaydı. Bu hükümette HDP’nin varlığını belli eden/edecek tek şey, Bakanlar Kurulu toplantılarına iki HDP’li bakanın da katılıyor olmasıydı. Hepsi o. Kesinlikle önermedik, önermiyoruz; ancak AKP ile HDP arasında kurulacak en kötüsünden bir koalisyon bile, HDP’nin kendisini belli etmesi bakımından bundan daha fazlası olur; –öncelikle HDP’yi tanınmaz kılacak ölçüde çok şey alacağından kuşku duyulamayacak olan– AKP, HDP’yi böyle bir koalisyona razı etmek için, hiç değilse ufak-tefek tavizler vermek zorunda kalırdı. Şimdiyse, HDP, “AKP’nin tek başına yönetmesini engellemek” ve “denetlemek”, “çevireceği dolapları önlemek” üzere, karşılıksız ve gönüllü olarak, AKP ile aynı hükümette yer almış olmuştur. Politika tüccar işi değildir, kâr-zarar hesabıyla yapılmaz; ancak hükümette yer almanın sağladığı tek bir politik kazanç bile olmadığını söylemeliyiz!

“Teşhir” mi? Sevgili Demirtaş’ın dediği gibi, “hükümette halkın sesi olmak” mı? “Halkın sesi olmak” için HDP’nin hükümette yer almaya ihtiyacı olduğu kanısında değiliz, o zaten halkın epeyce geniş bir bölümünün “sesi”ydi ve hala öyledir. “Halkın sesi” olmak ve “teşhir” ya da gerçekleri açıklamak için hükümette olmanın gerekliliği iddia edilemez. Bu ikisi, özellikle devrimci ve hele sosyalist olanın her günkü işi ve öncelikli görevidir.

Dışında ve muhalefette olunca başarılamayacak, ama ancak hükümette bulunarak teşhir edilecek olan nedir? Var mıdır böyle bir şey? Bakanların iyi çalışmadığı mı? Rüşvet yedikleri mi? Halka karşı oldukları mı? Ne?

Türkiye, dört kez darbe gerçekleştirilmiş; birinde bir başbakanla iki bakanın asılarak idam edildiği, ikincisinde hükümet devrilerek yerine meclis içinden zorla bir başkasının atandığı, üçüncüsünde hükümetle birlikte parlamentonun da fesh edildiği ve başbakanla bakanların sürgünde askeri gözetim altında bulunduruldukları, sonuncusu olan 28 Şubat’ta da yine hükümetin devrildiği, hükümetin pratik teşhiri bakımından, yapılabilecek her şeyin burjuvazi eliyle yapılmış olduğu bir ülkedir.

Şurası kesin ki, hükümeti ve bakanlarını teşhir için içinde bakan olarak yer almak hiç mi hiç gerekmiyor!


Hükümete katılmanın üstü örtük gerekçesi ise “meşruiyet” elde etmektir. Dışlanan, devletin ve düzen partilerinin düşmanca pozisyon aldıkları HDP’nin, önüne çıkan “fırsatı” kullanıp hükümette yer alarak, bunu, kendisi ve temsil ettiği Kürt halkı ve mücadelesi için bir meşruiyet elde etme “fırsatı” olarak değerlendirmesi, açıkça fazla seslendirilmedi, ancak hükümete katılma savunucularının başlıca gerekçeleri arasındaydı. Bir sonraki, konuya geçmemizi sağlayacak bağlamı içinde, Aydın Engin, yine örtük olarak, şöyle kullandı: “EMEP de, KCK de demokratik bir fırsatı ve AKP’nin gözü dönmüşlüğünü belli ölçülerde denetleme olanağını akıllıca kullanan HDP’yi bir savaş kabinesinde yer almakla suçluyorlar.”

“Demokratik fırsat” denen, en başta HDP bakımından elindeki demokratik mevzileri genişletmek üzere sağlanacak yeni bir “mevzi” ve bu kez “mevzi” devlet katları ve “yönetimi”nde olduğu için, özel olarak devletçe kabul görme ya da “meşruiyet”tir. Belki diğer nedenler/gerekçeler içinde en gerçekçi ve nesnel olanıdır, ancak uzlaşma yoluyla burjuva gericiliğine en çok yaklaştıracak ve devrimci tutumdan en çok uzaklaştıracak olan da budur!


“Savaş Hükümeti” tartışmasına gelirsek… “Davutoğlu’nun kurduğu, çoğu AKP’li, bağımsız denilenler Erdoğan’a sımsıkı bağımlı bakanların yanı sıra bu vahşi ortama gözünü kırpmadan girmiş iki HDP’li bakanın yer aldığı bir seçim hükümeti var. Görevi 1 Kasım’a kadar ülkeyi seçime taşımak. Tutup bu hükümete ‘Savaş hükümeti’ derseniz herkes bu savaşın görünüşte IŞİD ve PKK’ye, aslında esas olarak Kürt siyasal hareketine açılmış bir savaş olduğunu bildiği için sorar: Nasıl yani, iki HDP’li bakan Kürtlere karşı savaş yürütmek için kurulmuş bir hükümette mi yer aldılar?”7

Aydın Engin böyle yazıyor. Açtığı, karşılıklı “köşe kapmaca” gibi bir bilmeceli oyun ya da iddialaşma türü bir şey. Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar –buna benziyor!

Bir hükümet var. Bir de HDP. Hükümet, bir savaş açmış ve yürütüyorsa ya da bugünkü hükümet, başbakanı aynı kişi olan bir önceki hükümetin açtığı savaşı yürütüyorsa, her iki hükümetin ortak özelliği, yeni cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanmış ve 7 Haziran’da tarih olmuş iki önceki tek-partili AKP Hükümeti’nin, başbakanları bile değişmemiş devamları olmak ve kaybedilmiş seçimin ardından kararlaştırılarak düğmesine basılmış savaşı yürütmekse, herhalde bu hükümet “savaş hükümeti” olarak tanımlanır. Türkiye’de bir savaş vardır ve yürütülmekte midir –yürütülmektedir. Kim yürütmektedir –bugünkü “geçici hükümet” yürütmektedir. Artık, bu hükümete, sizin ne tür bir isim takacağınız önemli olmaktan çıkar! İster A. Engin gibi “savaş hükümeti” değil, “görev hükümeti” (“görevi 1 Kasım’a kadar seçime taşımak olan hükümet”) deyin, ister eşit işareti koyup “seçim hükümeti” deyin, hükümet aynı hükümettir ve yaptığı ortadadır! Açık seçik bir savaş yürütmektedir! Herhalde savaşın, hükümet hiç oralı olmayıp karışmadan, kendi kendine yürüdüğü ileri sürülmeyecektir!

Bu hükümet, HDP içinde yer aldı diye “savaş hükümeti” olmuş değildir, HDP katılsaydı ya da katılmasaydı, hükümetin karakteri ve yürüttüğü “işler” değişmeyecek, örneğin savaş savaş olmaktan çıkmayacaktı. Bu durumda soruyu A. Engin gibi sormak abestir: “Nasıl yani, iki HDP’li bakan Kürtlere karşı savaş yürütmek için kurulmuş bir hükümette mi yer aldılar?”

HDP’lilerin savaş yanlısı olmadığı hepimizin malumu, ama bu, savaşı yürütmekte olan bir hükümetin “savaş hükümeti” olmaktan çıkmasına yetmiyor! HDP’li bakanlar katılsa da katılmasa da, biz ya da herkes “savaş hükümeti” desek de demesek de, bu hükümetin karakteri ve yaptıkları ortadadır, tartışma götürmez! Buradan tartışma yürütmeye çalışmak olacak iş değildir.

EMEP, HDP’nin böyle bir hükümete katılmasını desteklemediğini ve doğru bulmadığını, ama anladığını söylemiştir. A. Engin’in “Bir siz devrimcisiniz”, “Demek HDP, Kürtlere savaş açan bir hükümete bakan vermiş … bir siyasi parti. Bizleri bugüne kadar kandırmış. Belki de Selahattin Demirtaş maaşlı Amerikan ajanıdır…” türünden alaycı eleştirisi, “savaş hükümeti” saptamasının HDP’nin “uzlaşmacı” hatta “karşı devrimci” olduğunu ima ettiği iddiasındadır ve sevimsizdir!

Bunu başkaları da yapmakta ve ileri giderek EMEP ile HDP’nin arasını açmaya yönelmektedirler.

S. Savran’ın, hükümetin, programı olmadığı için vb., bir “savaş hükümeti” olmadığı görüşüne değinip buraya dönelim: “Kurulan hükümet EMEP’in ileri sürdüğünün aksine, baştan bir ‘savaş hükümeti’ olarak kurulmuş olamaz. İçinde yer alan HDP’liler, partilerinin kendilerine vereceği desteğe ve kendi becerilerine bağlı olarak, bu hükümetin bir savaş hükümeti olmasını engelleme potansiyeline sahiptir. Bu potansiyeli, HDP ve bakanlar ne ölçüde kullanacak bu önceden bilinemez. Ama bu hükümet, henüz bir savaş hükümeti değildir.”

Halbuki, bu hükümet, baştan, önceli ve bir önceki öncelinin izinden yürümek üzere, bizzat Erdoğan tarafından bu amaçla atanmış ve eski başbakan Davutoğlu tarafından bu amaçla yönetilen bir “savaş hükümeti” olarak kurulmuştur. Tümü ortada olan hükümetin yaptıklarından, aktardığımız pasajdan çıkarılabilecek gibi duran, olumsuz performanslarıyla, bu hükümetin savaş hükümeti olmasını engelleme potansiyelini harekete geçirememiş olmaları nedeniyle HDP ve bakanlarını sorumlu tutma sonucunu çıkarmak, yapılabilecek en olumsuz değerlendirme olur, üstelik bu, politika belirleme ve teoriye ilişkin yapılmış yanlışları ortadan kaldırmaz.


Turnusol yazarı G. Kaya’nın görüşü de A. Engin’in doğrultusunda: “EMEP bu açıklamasıyla şunu diyor anladığımız kadarıyla: HDP uzlaşmacı bir düzen partisi biz ise devrimciyiz. Onlar burjuva savaş hükümetinde yer alacak kadar düzenin parçası olmuş, AKP işbirlikçisi liberal bir parti, biz ise o listelerden Meclis’e girmiş ama partinin programını kabul etmeyen bolşevik çekirdeğiz.”

Ferda Çetin, biliniyor, konuya ilişkin “ilk atış”ı yapmıştı, o da benzer görüşte, EMEP’in tutumunun şu anlama geldiğini söylüyor: “HDP’nin AKP hükümeti karşısındaki tavrı ve politikaları yanlıştır. Biz bu yanlışlara ortak olmayacağız. HDP AKP ile ortak hareket ediyor, ama biz EMEP olarak AKP karşıtıyız.”

Hem HDP ve hem de EMEP, bu yakıştırmalardan mümkün olabilecek en az ölçüde etkilendiler, etkilenmedikleri söylenebilir; çünkü söylenenler gerçek değil. Yıllardır HDP’nin “AKP işbirlikçisi” olduğunu düşünüp onu bu yönde eleştirmeyen, tersine onunla ittifak halinde olan EMEP, neden bakanlık söz konusu olunca, hem de açıkça söylemeden bu suçlamayı üstü kapalı yapsın? Ya da EMEP “HDP uzlaşmacı bir düzen partisi” diye düşünse, bunu neden söylemesin?

Açıktır, EMEP sosyalizmi savunma iddiasındadır ve HDP’nin ulusal özgürlüğü savunan bir parti olduğunu düşünmektedir. Farklı bir değerlendirmesi olduğunda, bugüne kadarki örneklerinde göstermiş olduğu gibi, bunu açıklamaktan kaçınmayacağı bilinmelidir. Kimse, EMEP’e düzmece düşünce ve görüşler yakıştırıp, HDP ile arasını açmaya çalışmamalıdır!


Sona geldik. Başkaları da EMEP-HDP ilişkilerine atıfta bulunmuş ve “bileşen”, “ittifak”, “parti hukuku” kavramlarını yerli yersiz kullanmış olsalar bile, Erdoğan Aydın’ın T24’te yazdığı “Levent Tüzel Böyle Yapmamalıydı” başlıklı makalesindeki8 HDP’yi her şey EMEP’i hiçbir şey gören görüşlerine değinmekle yetinip bitireceğiz.

Bir önceki paragrafta söyledik. Farklılık ve eleştirileri kuşkusuz vardır, yoksa ayrı bir parti olmazdı, ancak EMEP, HDP’nin ulusal özgürlük ve eşitliğe dayalı politik platformuyla mücadelesine saygı duymakta ve onunla dayanışma halinde bulunmakta, birlikte mücadele etmektedir. Ancak saygı, birlik ve dayanışma ve henüz tartışmalı olduğu ve oluşmadığı ortada olan birlik hukuku ayrıdır; kendi program ve politikalarıyla bir bağımsız parti olarak EMEP’in mücadelesi ve kendi parti hukukuna sahip oluşu ayrı. EMEP; işçi sınıfının bağımsız sınıf partisi olarak örgütlenme uğraşındadır ve bütün politika ve tutumlarına yön veren işçi sınıfının çıkarlarıdır ve kendi bağımsız çizgisi ve hukukunu sahiplenmeyen ya da sahiplenemeyen parti, parti değildir. Hele işçi sınıfının bağımsız çıkarlarını savunma iddialı bir partiyse hiç değildir.

E. Aydın, “ne olur canım”, “hiç değilse hatır için..” yaklaşımıyla, EMEP’ten bununla çelişen bir tutum beklemiştir ki, sosyalizmi sahiplenme iddiasındaki bir yazar için bu doğru bir beklenti değildir.

Gerçi HDP’li bakanların istifasıyla bütün bir “giriş”i geçersizleşen E. Aydın, makalesinde,”konjonktür”ün zorluklarıyla “görevler”in ağırlığından başlayarak, “devrimci görev, parlamenter mevzilerden geri çekilmek değil”, “bir mevzi olarak seçim hükümeti de buna dâhildir; HDP’nin mevcut koşullarda bu seçim hükümetinde yer alması daha da büyük bir olanaktır” diye vurguluyor. Bunları tartıştık. “Böylesi bir konjonktürde… Tüzel, parçası olduğu HDP grubuyla birlikte davranmalıydı”ya bağlıyor. Birlikte davranmak tabii ki iyi olurdu; ancak bunun için, hem EMEP’in HDP gibi değil, HDP’nin EMEP gibi davranması gerekiyordu, hem de HDP’nin dediği yapıldığında bakanlığı kabul edecek olanların istifasından başka gelecek görünmüyordu!

E. Aydın, EMEP’in HDP’den farklı tutumuyla HDP’ye zarar verdiği saptamasıyla, konuyu açıyor: “EMEP’in seçim hükümetine katılmama kararının gerekçelendirilmesinde kuşkusuz dikkate değer vurgular var; ancak buna rağmen HDP’nin bu kritik zamandaki etki alanına ve hareket kabiliyetine zarar veren bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz HDP’nin de hataları ve eksikliklerinden söz edilebilir. Ama demokrasi mücadelesinin bu konjonktürdeki gözbebeği ve birikme mekânı olduğu için sosyalistlerin de onu öncelemeleri gerekiyor.”

Sonuç; “Konjonktür gereği” “Tüzel HDP grubuyla birlikte”, EMEP, hataları olsa bile, “HDP’yi önceleyerek” davranmalıydı.

Aydın’ın gerekçeleri de güçlü ve HDP yüceltisiyle dolu: “Öyle ki onsuz başkanlık rejimini durdurmak, onsuz milliyetçi ve İslamcı hegemonyayı geriletmek, onsuz modernleşmeyi demokratik bir zemine çekmek, onsuz laikliği özgürlükçü ve çoğulcu bir zeminde kazanmak, onsuz kapitalizmi sosyal devlete mecbur bırakmak, onsuz eskisi ve yenisi tüm tahakküm projelerini engellemek bugün için mümkün değil.” Bu kadar olup olmadığını tartışmayacağız, ancak buradan ne çıkar? Ne yaparsa yapsın, yanlış ya da doğru, HDP kayıtsız şartsız desteklenmeli –öyle değil mi?

Aydın, aslında noktayı koyuyor: “Bu konjonktürde HDP, bir Türkiye partisinden çok öte, ekmek gibi su gibi ihtiyacımız olan bir şey.” HDP küçümsenemez bir güç, ancak bu söylenenin abartılı bir değerlendirme olduğu herhalde ortada.

Son noktayı koymaya geliyor sıra: “…başta sosyalistler olmak üzere bu konjonktürde demokrasi güçlerine düşen, bu cangıldan onun güçlenerek çıkmasını, hele hele yara almadan çıkmasını sağlamaya çalışmak olmalıdır. Böylesi hassas bir zamanda sevgili Levent Tüzel’den, böylesi kritik bir zamanda EMEP gibi solun temel damarlarından birinden beklenen, kendi kararını HDP’nin kararına tâbi kılmasıydı.”

Özet şu oluyor: Durum çok kritik ve tek mücadele eden güç HDP, sosyalistler ve başkaları, ne yapıp edip, ilke-milke dinlemeden, öğreti teori ne diyor bakmadan, hata ya da değil, sadece güçlü olduğu ve tüm olumsuzlukları geriletip her şeyi düzeltecek o olduğu için, –birliğin ve birlikte mücaüdelenin değil, ama– onun ve mücadelesinin selameti gözetilmeli, HDP “öncelenmeli”, EMEP kendi kararını HDP’nin kararına “tabi kılmalı”ydı!

Aydın o kadar ısrarlı ki, “EMEP’in daha doğru düşünüyor olması da mümkün. Ama bu durumda bile HDP çoğunluğunun hatırı için, kendine yanlış gelse bile, HDP’nin seçim öncesi ortak fotoğraf vermesi ve elini güçlendirmesi için…” diye sürdürüyor.

Eee? EMEP diye bir parti olacak mı sevgili Aydın? Olmalı mı? Laf olsun diye mi olmalı? Bir kere EMEP, bilinmeli, “HDP’nin azınlığı” değil. HDP’nin bir bileşeni de değil. “HDP çoğunluğunun” kararına uyma zorunluluğu bulunmuyor! Hatır gönülse, politik mücadelede bunun yeri yok ve olmamalı! Ve tartışmasızdır, kendi kararını başka bir partinin kararına tabi kılan, taktiklerini ve hele stratejik ve ilkesel yaklaşımlarını bir başka partiye endeksleyen bir partiye parti denemez?

Önemsiz olduğu düşünülebilecek sorunlarda, üstelik böyle yapılmıştır da. Ama sevgili Aydın önemli mi önemsiz mi sayıyor, HDP’nin desteklenmesi zorunluluğunu anlatmasından buna sıra gelmediği için söylemiyor, öğrenemiyoruz; ancak bir burjuva hükümetine katılmak ve Marksist sosyalistlik iddia etmek, ikisi bir arada olabilecek ve birlikte kabul edilebilecek türden şeyler değil. Ve kabul edilmeli ki, her partinin, ayrı bir parti olmakta beliren ayrı ideolojik politik yaklaşım ve tutumları ve ayrı bir hukuku vardır, en azından burjuva partileriyle sosyalist işçi partilerinin yaklaşım ve hukukları kategorik olarak farklıdır ve herkesin bu farklılıklarıyla partilerin bağımsızlıklarına saygı göstermeleri beklenir.

Söz konusu EMEP olduğu için, altını çizerek bitirelim: EMEP, HDP’nin bileşeni olmayan ayrı ve bağımsız bir partidir, ayrı ideolojik ve politik çizgisi ve kendi hukuku vardır ve bunlar HDP’ninkilerden farklıdır ve kendisini sadece kendi çizgisi ve hukuku bağlar ve bunları başka herhangi bir parti kadar, ne denli muhalif ve saygıdeğer olursa olsun HDP’ninkilere de tabi kılması istenemez.

Bu farklılıkların, sadece ayrı partiler olmakla ve biçimsel örgütsel bağımsızlıkla açıklanabilecek, ideolojik ve politik içeriği olmayan farklılıklar olmadığı da herhalde ortadadır.

Bir burjuva hükümete bakan verip vermeme tartışması da kanıtlamış olmalıdır ki, bu farklar ihmal edilebilecek ve hatır için ya da bir başka nedenle EMEP’in kararlarının HDP’nin kararlarına tabi kılınmasının kabul edilebileceği türden, “öyle” de “böyle” de tutumlar alınabilecek salt taktiğe ilişkin farklılıklar değillerdir ve örneğin burjuva egemenlik sisteminin, onun bir diktatörlükten başka bir şey olmayan demokrasisinin kavranışına, kapitalizmin devrilip devrilmemesi gerektiğine vb. vb. ilişkindirler. Bellidir ki, EMEP’le HDP’nin demokrasi anlayışları çakışmamaktadır; EMEP işçi sınıfı iktidarını amaçlamaktadır ve savunduğu demokrasi kesinlikle hak eşitliğinden ve hukuk önünde eşitlikten ibaret bir burjuva demokrasisi değildir. Öte yandan HDP herhangi bir “iktidar”dan yana olmadığını açıklayan bir partidir ve “radikal demokrasi”yi savunmakta ve bir “iktidar değişikliği” istemediğini belirtmektedir.

EMEP sosyalist bir sınıf partisidir, enternasyonalisttir; HDP ise platformunu “sınıf”ların ve hatta “sınıf bakış açısının aşılması” düşüncesine dayandıran, ulusal eşitlik, özgürlük ve demokrasiyi savunmakla karakterize bir sosyal reform partisidir. Siyasal demokrasi ve hak eşitliğinin savunulması iki partinin asgari müşterekleridir, ancak bu soruna yüklenen içeriklerin farklı olduğu herhalde anlaşılmış olmalıdır.

Dolayısıyla E. Aydın arkadaşımız, EMEP’in HDP’ye “tabi” olup onu “önceleme”sini önerirken, yalnızca biçimsel olarak örgüt bağımsızlığı ve hukuku bakımından değil, ama ideolojik politik içeriği bakımından da hatalı bir noktada durmaktadır. Ki E. Aydın da, HDP’yi övüp “onsuz yapılamayacaklar”ı sıralarken, eklemektedir: “Bütün bunların sosyalizm demek olmadığı elbette açık; ama teslim edilmeli ki hakları ve hayalleri için seferberliğin gerçekleşebileceği toplumsal bir özgüveni inşa etmeden, sosyalizm için gerekli maddi ve manevi alt yapı da mümkün görünmüyor.” “Sosyalizmin maddi altyapısı” ya da önkoşullarından ancak toplumsal üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkileri içine sığmayışının anlaşılabileceğini tartışma konusu ederek uzatmak yanlısı değiliz, ancak sorun buradadır.

En azından şunu söylemeliyiz ki, demokrasi –ve beklentisi– de içinde, bütün bir politik geleceği ve buna yönelik politik mücadeleyi “iktidar değişikliği” istemediğini, öyleyse burjuvazi ve egemenliğinin devrilmesinden yana olmadığı açıklamakta olan bir demokratik harekete/partiye havale etmek burjuva demokratik bir platforma gerilemek olur ki, zamanında buna “Menşevizm” adı takılmıştır!

Bu görüşlerin “dogmatik” ve “çağa uygun düşmeyen” “arkaik” görüşler oldukları düşünülebilir, ancak ifade edilme ve hayata geçirilmek üzere bağımsız olarak örgütlenme hakkı, hiç değilse bu, kabul ve teslim edilmelidir.

Dipnotlar

1 Birikim, Metin Solmaz, 02.09.2015

2 Bundan sonra, konunun anlaşılırlığını kolaylaştıracağını da düşünerek, ağırlıklı olarak, yanlış ya da doğru, belirli bir sistemi olan görüşlerini daha derli toplu ortaya koymuş olan S. Savran’la tartışmayı seçecek ve görüşleri için 4 Eylül tarihli Gerçek dergisinde yayınlanan “Sosyalist Solda Seçim Hükümeti Tartışması” başlıklı makalesine baş vuracağız.

3 Bkz. ÖZGÜRLÜK DÜNYASI, s. 268, “Parlamento, Burjuva Hükümetler ve Bakanlık Pazarlıkları”

4 Bizde, “geçici hükümet”, örneğin Yunanistan ve İtalya’da kurulmuş “teknokratlar hükümeti” ya da “seçim hükümetleri” gibi “siyasal kriz” durumunda da ortaya çıkmamıştır; bal gibi kurulabilme imkanı varken, iktidarı paylaşmamak için bir koalisyon hükümeti kurmaktan kaçınan ve “tek başına hükümet” şansını yakalamak üzere hem de “savaş içinde” gidilmesi zorlanan bir seçime de götürmek üzere, AKP lideri Erdoğan tarafından tamamen bir ve iki önceki eski hükümetlerin devamı olarak ve onların programını uygulamak üzere kurulmuş bir “hükümet”le yüz yüzeyiz.

5 Bkz. ÖZGÜRLÜK DÜNYASI, s. 268, sf. 26

6 Agy.

7 Cumhuriyet, “Vurun HDP’ye, Kırılsın Beli”, 31 Ağustos

8 T24, 28 Ağustos

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑