kapitalist çin’den emperyalist salvolar

Sinan Alçın

“Çin sosyal-emperyalizmi, kurtuluştan sonra alınmış olabilecek sosyalist nitelikteki her önlemi yıkmayı, ülkenin alt ve üst yapısında kapitalist sistemi inşa etmeyi ve Çin’deki adıyla, sanayide, tarımda, orduda ve bilimde ‘dört modernleşme’ yoluyla Çin’i bu yüzyılın sonundan önce büyük bir kapitalist güç haline getirmeyi görev edinmiştir.”

Enver Hoca

Ağustos ve Eylül aylarının uluslararası ölçekte ekonomik alandaki en önemli tartışması Çin’de yaşanan mali dalgalanma ve ardından Çin hükümetinin gerçekleştirdiği devalüasyon¹ oldu. 11 Ağustos’ta Çin Merkez Bankası’nın Yuan’ı (Renminbi – RMB²) ABD doları karşısında yüzde 1,9 devalüe etmesi ile bir anda gözler bu ülkeye çevrildi. Çin Merkez Bankası’nın (PBoC) aynı hafta içindeki iki ek devalüasyonuyla Yuan’ın dolar karşısındaki haftalık değer kaybı yüzde 4.6’ya çıktı. Oysa, 2005 yılından bu yana dolar karşısında değer kazanan tek konvertibl para birimi Yuan’dı.

1994 sonrası yaşanan bu ilk devalüasyonu ortaya çıkartan nedenler ve Çin’in yeni hamlesinin ne gibi sonuçlar doğurabileceği yakın dönemde sıklıkla tartışılacaktır.

NEDEN DEVALÜASYON? NEDEN ŞİMDİ?

Çin’in ağustos devalüasyonunu sadece yaşanan mali dalgalanmaya bağlayan yaklaşımlardan, “planlı hamleler” görüşlerine kadar oldukça geniş bir fikir yelpazesi oluşmuş durumda. Hatta Çin’deki mali dalgalanmayı 2008 Küresel Kapitalist Krizinin “yeni dalgası” olarak tanımlayan Troçkist tezler bile saçıldı ortalığa.

Çin’in ekonomik durumunu analize yönelen yaklaşımlarda neden-sonuç ilişkisinin ya eksik ya da ters yönlü kurulduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle, Çin’in ağustos’ta yaşadığı bir kriz değil mali dalgalanma idi. Dolar rezervi 3.7 trilyona ulaşmış ve bu rezervi kapitalist dünya piyasalarında finans-kapital olarak dolaştıran bir ülkenin böylesi dalgalanmalara maruz kalması şaşırtıcı olmaz. Şaşırtıcı olmayan bir diğer şey ise bu dalgalanmanın şimdi yaşanmasıdır.

Çin’in son on yıldaki yüzde 10’u aşan büyüme trendi, büyüme hızının sermaye birikim oranına bağlanmasıyla sağlanmıştır. Bu “başarı” büyük ölçüde tarımsal nüfus fazlalığı ve standart teknolojilere dayalı sanayinin üretim merkezlerinde yoğunlaştırılmasıyla sağlanmıştır. Çin’in rekor büyüme sağlayan üretim yapısı tasarruf ve yatırım oranlarında kendini göstermiştir. Yatırımlarım milli gelir içindeki payı yüzde 45’lere ulaşırken, milli gelir içindeki tasarruf oranı da yüzde 50’ye yaklaşmıştır. Örneğin Türkiye’de tasarrufların milli gelir içindeki payı yüzde 12 düzeyindedir.

Sanayinin belli kent merkezlerinde toplanması ve kırsal kesimde tarımsal üretimin daralma eğilimi içerisinde olması ve buna bağlı olarak geçim olanaklarının daralması Çin’de göçmen işçiliğin dramatik biçimde artmasına yol açmıştır. Her yıl milyonlarca işçi kırdan kentlere göçmüştür. Göçmen işçilerin düşük birim ücret ve sosyal güvencesiz çalıştırılması “olanağı” tasarruf oranlarının yükselmesindeki temel itici gücü oluşturmuştur. Çin’in geçen on yılda rekorlar kıran büyüme “başarısının” gerisinde kır yoksullarının sanayi havzalarında boyunduruk altına alınması yatmaktadır.

Çin’in büyüme modeli, kendi sonunu da içinde barındırmıştır. Hızlı büyüme ve rekor sermaye birikimine rağmen kır ve kent yoksulluğu gün geçtikçe artmış, eşitsiz gelişim hızlanmıştır. Devlet bürokrasisinden beslenen bir avuç zengin ABD’de lüks villalar satın alırken halkın gideren artan kısmı –bir anlamda– varlık içinde yokluğa mahkûm kılınmıştır.

Tasarruf oranının yüksekliğine karşın tüketim oranındaki düşüklük Çin ekonomisinin temel handikabını oluşturmaktadır. Çin, içeride yoğun nüfus (emek arzı) olanağı ve eşitsiz gelişim potansiyelini ancak üretilen emtianın dış piyasalara satılabildiği koşullarda sürdürebilirdi. Başta Avrupa ülkeleri ve Japonya’nın içinde bulunduğu durgunluk Çin’in dış ticaretini sarsmaya başlamıştır. Ayrıca, 1979 yılından bu yana evli çiftler için uygulanan “tek çocuk” politikası nedeniyle de “sınırsız” göçmen işçilerin sınırlarına dayanılmıştır. Üçüncü temel mesele ise sömürü oranındaki artışın sınıfsal ve toplumsal huzursuzluğu artırması ve hatta sınıfsal bir çatışmanın olasılık dâhiline girmesidir.

Grafik 1. Dolar/Yuan Kur Hareketi (1981–2015)

Kaynak: ABD Merkez Bankası (Fed) verilerinden aktaran http://www.tradingeconomics.com/china/gdp-growth-annual, erişim: 20.09.2015

Biri dışsal ama ikisi içsel bu üç nedenle Çin’in yüzde 10’ları aşan “mucizevî” büyümesi karaya oturmuştur. Çin Komünist Partisi de (ÇKP) bunun farkındadır. ÇKP, ekonomik yapıdaki sürdürülemezliği tespit ederek ortalama büyüme hızı hedefini yüzde 7’ye çekmiştir. Aynı zamanda üretim yapısının ileri teknoloji alanlarına kaydırılarak emek verimliliğinin artırılması hedeflenmektedir. ÇKP, bu iki strateji değişikliği yanında üretimin realizasyonunu da dış piyasalardan iç piyasalara (iç talep ağırlıklı) havale etmek istemektedir.

Grafik 2’de Çin’in son beş yıldaki –üçer aylık dilimler için– yıllık ortalama büyüme hızı gösterilmektedir. Büyüme hızı yüzde 12’lerden yüzde 7 düzeyine kadar gerilemiştir.

Grafik 2. Çin Yıllık Büyüme Oranları (2010–2015)

Kaynak: Çin Ulusal İstatistik Bürosu verisinden aktaran http://www.tradingeconomics.com/china/gdp-growth-annual, erişim: 20.09.2015

Soruya tekrar dönersek: Neden devalüasyon ve neden şimdi? Aslında “neden şimdi?” sorusunun kısmen yanıtı büyüme potansiyelindeki düşüşte saklıdır. Ama daha acil olan gündem açısından baktığımızda Çin hali hazırda düşmemek için sürekli koşmak zorunda olan bir ülkedir. Yani, dış satım (ihracat) olmadan ayakta durması mümkün değildir. Doların, son bir buçuk yıldır ABD Merkez Bankası’nın (Fed – Federal Reserve Bank) 2008’den sonra ilk kez faiz artırma ihtimalinin gündemde olmasıyla tüm dünya para birimleri karşısında değer kazanmasına karşın Yuan karşısında –az da olsa– değer yitirmesi Çin emtiasını dünya için pahalı bırakmaktaydı. Devalüasyon ile Çin’in ihracat olanakları artırılmak istenmiştir.

ÇİN EKONOMİSİNİN SİYASAL İZDÜŞÜMÜ

Şu soru akla gelebilir: 10 trilyon doları aşan (10 trilyon 360 milyar dolar) milli gelire sahip bir ülkeye yüzde 3-4 büyüme neden yetmiyor? Yüzde 7’nin altında büyüme oranı Çin’de mevcut nüfus yapısı ve ihtiyaçlardaki çeşitlilik düşünüldüğünde sürdürülebilir bir yanı bulunmamaktadır. Büyümedeki daralma üretimin daralması, o da pastanın hızlanarak küçülmesi anlamına gelmektedir.

Kaldı ki, kapitalizmle eklemlenme konusunda eline su dökülemeyecek ÇKP’nin –en azından söz sahibi çoğunluğunun– yönetimi, Çin’i “kendi kendine yeten” bir ülke olarak değil, emperyal bir güç olarak geliştirme gayretindedir.

ÇKP sadece ülke içerisinde üretimin organizasyonunu gerçekleştirmemekte, aynı zamanda 4 trilyon dolara yaklaşan rezervlerin de yüzde 90’ını elinde tutmaktadır. Bu rezerv, finans-kapital olarak uluslararası piyasalara fon olarak akmaktadır. Bugünün Çin’i sadece içeride ve “geçici” (sermaye birikimi yeterli doygunluğa ulaşıncaya kadar) bir kapitalist değil, uluslararası kapitalist sistemin de başrol oyuncularından biridir.

Özellikle 70’lerden itibaren ABD ve Federal Almanya tarafından bölgede Sovyet Revizyonizmine karşı güçlendirilen Çin, o zamandan bu zamana taşıdığı “bölgesel aktör” rolünü kırarak ağababası ABD’nin kapitalist-emperyalist odağına ortak olmak istemektedir. Yuan ve dolar arasındaki “kur hareketlerini” bu mümtaz(!) amaçtan azade düşünmek olanaklı değildir.

Çin 2007 yılı mayıs ayında dolarizasyondan çıkarak dış ticaretini Avro, Yen ve Yuan üzerinden yapacağını açıkladıktan sonra dolar fiyatındaki ani düşüş karşısında sendelemiş ve bu “hedefini” geri çektiğini açıklamıştır. Gerçekten de 3.7 trilyon dolarlık dolar rezervi Çin ile ABD’yi birbirlerine göbekten bağlamaktadır.

Netice itibarıyla Çin’in ekonomik salvolarını ABD hegemonyasına karşı bir direniş değil, ABD’nin sistemine ortak olma çabası olarak okumak gerekmektedir.

Çin’deki ekonomik çalkantının çevre ülkeler üzerindeki temel etkisi emtia fiyatlarındaki düşüşe bağlı olarak yaşanacak değer kayıpları olacaktır.

Çin’in özetle değindiğimiz eşitsiz ekonomik gelişim süreci, milyarı aşan Çinli işçi ve emekçinin proleterleşme sürecini hızlandırmakta ve enternasyonalist proleter birlik ve mücadele için olanakları artırmaktadır.

Dipnotlar

1. Devalüasyon, ulusal para biriminin yabancı para birimleri karşısındaki (ABD Doları, Avro, Japon Yen’i gibi konvertibl para birimleri) değişim değerinin “iradi” bir kararla düşürülmesidir. Birçok ülkede bu iradi kararı almakta yetkili olan kurum para politikasından da sorumlu olan Merkez Bankalarıdır. Örneğin Türkiye’de 2015 başından bu yana ortaya çıkan –ABD Doları karşısındaki– yüzde 30’a ulaşan değer bir devalüasyon değil, TL’nin piyasada değer kaybetmesidir. Türkiye’de 2001 Şubat ayında 1 ABD Doları 600 bin TL iken Merkez Bankası’nın iradi kararıyla 1 ABD Doları 1 milyon 200 bin TL’ye çekilmiştir. Bu devalüasyona örnektir. Ulusal para biriminin piyasa koşullarında alım satım miktarına bağlı olarak değerinin (değişim değeri) azalmasıyla devalüasyon yoluyla (tersi de revalüasyondur) değer kaybettirilmesi arasında politik farklılık vardır. İlkinde ekonomik alana dair bir hareket varken, ikincisinde ekonomik alana siyasal bir müdahale söz konusudur.

Kapitalist devletler, iki durumda iki farklı amaçla devalüasyona başvurabilmektedir. Birincisi, yurtiçi fiyatlar genel düzeyindeki düzenli artışın (enflasyon) yabancı alıcılara yansımasını engelleyerek, ulusal üretken sermayenin uluslararası kapitalist rekabetten korunmasıyken; ikincisi, kapitalist-emperyalist hegemonyayı güçlendirmek ve rakip ülkelerin döviz rezervlerini etkilemektir.

2. RMB, Renminbi’nin kısaltılmış halidir. Çin ulusal para biriminin resmi adıdır. Çin Halk Cumhuriyeti Para Birimi anlamında gelmektedir. RMB’nin ölçü birimi Yuan’dır. Ancak, günlük ekonomik dilde para birimi olarak Yuan kullanımı daha pratik olduğu için tercih edilmektedir. Bu yazıda da Renminbi yerine Yuan’ı kullanmaktayız.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑