murray bookchin’in “toplum projesi” üzerine notlar

Yusuf Akdağ

II. Bölüm

BOOKCHİN’İN TEORİSİNDE İŞÇİ SINIFININ “YERİ” SORUNU!

Makalemizin ilk bölümünde, kriz(ler)i ve çelişkileriyle artık baş edecek derecede –devasa gelişmiş bir kapitalizmin “yeni bir çağı”nı işaret eden Bookchin’in kapitalizm analizini belirli boyutlarıyla irdeledik. Makalenin bu ikinci bölümünün esas konusuna geçmek üzere kaldığımız yerden devam ediyoruz.

II. Bölüm – I. Kısım

YÖNTEM SORUNU VE BOOKCHİNİST ÇARPITMALAR

Murray Bookchin’in, Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak iki Büyük Savaş arası ve İkinci Savaş sonrası dönem ile 1960’lı yıllardan itibaren son yarım yüzyıllık sürece ilişkin değerlendirmesi, bazı nesnel olguların üstün körü sıralanmasının yanısıra esas olarak öznel etkenlerin öne çıkarılması üzerinden kurgulanmıştır. Kapitalist üretim sistemini, artı değer üretimini atlayarak analiz etmeye girişen ideolog-yazar, tek yanlı bir değerlendirmelerle, sermayenin genişleyen olanakları ve devasa büyümesini öne çıkarır, ve tüm sınıf ve kesimlerden insanların “ortak çıkarları” etrafında birleşerek kuracakları “komünal toplum örgütleri”¹ aracıyla “bugünkü kapitalizm”in bir süreç içinde aşılabileceğini ileri sürer. Marx’tan 160-170 yıl sonra, kapitalizmin bazı dinamiklerini diğerlerine karşı abartılı bir öne çıkarmayla “Bir bütün olarak bakıldığında, bugün kapitalizmin doğurduğu toplumsal durumun, Marx’ın ve devrimci Fransız sendikalistlerinin ileri sürdükleri (sınıfla ilgili basit) öndeyilerle büyük ölçüde tersleştiği”ni yazar. Ona göre, kapitalizm özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında muazzam bir gelişme göstermiş; “olağanüstü bir hızla ortaya çıkan yeni toplumsal meseleler yaratarak muazzam bir dönüşüm geçir”miş, ve Marx’ın kuramını “boşluğa düşürmüş”tür!

Bu tespit(ler)in sahibi aynı makalelerinde, “Sol düşünceler ve hareketler”in, Birinci Dünya Savaşı arifesinde, “kapitalizmin ve aslında sınıflı toplumun varlığına karşı ciddi biçimde başkaldıran bir pozisyon almış gibi görünecek denli fazlasıyla gelişkin hale gelmiş” olmasından da söz eder. Bununla yetinmez, “Enternasyonal”in “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık” sözlerinin o dönemde “yeni bir somutluk ve aciliyet kazanmış” olduğunu da söyler. “Kapitalizm” –der Bookchin–, “dünyanın sömürülen sınıflarının, özellikle de sanayi proletaryasının başlattığı bir ayaklanmayla karşı karşıyaymış gibi görünüyordu. Aslında, Batı’da İkinci Enternasyonal’in kapsamı ve devrimci hareketlerin yükselişi dikkate alındığında, kapitalizmin, eşi benzeri görülmemiş, uluslararası ölçekte bir toplumsal çalkantıyla karşı karşıya olduğu ortadaydı.” “Pek çok devrimci, politik olarak olgun ve iyi örgütlenmiş bir proletaryanın, nihayet, mülk sahibi azınlıktaki sınıfın tikel elitist çıkarlarını değil, çoğunluğun genel çıkarlarını gözetmek üzere toplumsal yaşam ve toplumsal evrim üzerinde bilinçli bir denetim kurabileceğine ikna olmuştu.”² (abc)

Bookchin, “Büyük Savaş”ın [Birinci Dünya Savaşı], “sosyalist devrimler ortasında” sona erdiğini; Rusya’nın, “görünürde devrimci Marksist ilkelere dayanan bir ‘proletarya diktatörlüğü’ kurdu”ğunu; Avrupa’daki en büyük ve ideolojik olarak en gelişkin sanayi proletaryasına sahip Almanya’da “Marksizmden esinlenmiş üç yıllık bir devrimci ayaklanma dönemi” yaşandığını; Bavyera, Macaristan ve diğer pek çok ülkede kısa süreli ayaklanmaların gerçekleştiğini; İtalya ve İspanya’da, muazzam grev hareketleri ve ayaklanma benzeri olayların patlak verdiğini; Fransa’da bile, “devrimin eşiğindeymiş gibi” bir görünümün olduğunu belirterek özetlemeyi sürdürür, ve 1930’lu yıllarda bu türden ayaklanmaların tekrarlandığını da ekleyerek, gelişmelerin, “Lenin’in, ‘can çekişen’ kapitalizmin nihayet öngörülebilir gelecekte ancak sosyalist ya da komünist bir toplumun kurulmasıyla sonuçlanabilecek olan bir savaş ve devrim dönemine girdiği yönündeki görüşünü destekliyor gibi” olduğunu söyler. Kullandığı kavramların bazılarının –“kaçınılmaz biçimde”, “can çekişen”, “çürüyen” ve “genel çıkarlar”– “yirminci yüzyılın başındaki solcu kuramcıların ve hareketlerin literatüründen devşirildiğini” belirten Bookchin, onların bu coşkulu dilinin salt slogancılığın ürünü olmayıp “Büyük Savaş’ın arifesinde ortaya çıkan bütünleşik ve tutarlı bir bakış açısından ve kültürden” devşirildiğini; geçen süre içinde bu düşünceler bütününün “deneyim yoluyla durmadan çoğaltı”larak “milyonlarca insanı, beşeri özgürleşmeye ve toplumsal yeniden inşaya dönük uluslararası hareketler dahilinde seferber etmeyi” başarır hale geldiğini belirtir. (abc)

“Gibi” sözcüğünün bu özet değerlendirmedeki kuşku oluşturucu işlevi bir yana bırakılırsa, Bookchin, yirminci yüzyılın başında bir savaşlar ve devrimler dönemine girildiği yönündeki Leninist belirlemelere “katılır” görünmektedir. Ne de olsa, milyonlarca insan bu düşünceler doğrultusunda “toplumsal yeniden inşaya dönük uluslararası hareketler dahilinde seferber” hale gelmiştir!

Bookchin bu tespitleri, nesnel gelişmelerle uygunlukları dolayımında gerçekleşen mücadele ve devrimleri olumlamak için yapmaz. Amacı, “yeni yüzyılda geçmişi bugünden bakarak değerlendirme şansına sahip” olanların dikkatine getirmek üzere Marx, Engels ve Lenin’in tespitlerinin yirminci yüzyıl için “açıklayıcı olmaktan çıktığı” yönündeki kendi varsayımı ya da vargısı için sözüm ona yolu dikenlerden temizlemektir. “Açıkça görülüyor ki –diye söze girer Bookchin–, Aydınlanma’nın hedefleri ile Lenin’in tahminleri, sosyalist devrimler vaadiyle birlikte, yirminci yüzyılda gerçekleşmedi. Aslında, yirminci yüzyılın ortasından itibaren gerçekleşen şey, çok farklı bir gelişmeydi: Devrimci düşünce ve hareketlerin ilişkili olduğu bir kültürel ve kuramsal gerileme dönemi. Gerçekten de, Aydınlanma’nın üretmiş olduğu neredeyse bütün felsefi, kültürel, etik ve toplumsal ölçütleri tuzla buz eden bir dağılma dönemi. 1960’lar ve 1970’lerde radikal bir bakış açısını sürdürmekte inançlı pek çok genç insan açısından sol kuram, sosyal kuramın 1930’lar sosyalizminin canlı tartışmalı forumlarından üniversitelerin seminer salonlarına geri çekilmesiyle, genellikle kararsız eleştirmen Walter Benjamin, post-modemist Jacques Derrida ya da düşünce kabızı yapısalcı Louis Althusser gibi kişilerin dağınık çalışmalarına odaklanarak, kapsam ve içerik açısından bir tür pasif izleyici estetiği seviyesine inmişti.”³

Yukarıdaki özetinde “Büyük Savaş’ın arifesinde ortaya çıkan bütünleşik ve tutarlı bir bakış açısından ve kültürden” devşirildiğini belirttiği devrimci tespit ve kuramını nesnel gelişme(ler) ile bağlı gördüğü izlenimi veren Bookchin, yeniden geriye döner; “aslına rücu” etmiş biri olarak –ve fakat kendi ifadesiyle kırk yıllık anarşist uğraşa sahip olmasını da unutarak–, “modern sanayi bile, büyük ulus-devletlerin yirminci yüzyılın başlarındaki gelişimi açısından merkezi hale gelirken, halen toplumsal bir zanaatçı-köylü karışımına bağlıydı” diye, geri düzeyli “nesnel” duruma göndermede bulunur; Marx ve Marksizmi subjektif olmakla, toplumsal gelişmenin düzeyini abartmakla suçlar. Marx’ın, kapitalizmin Batı Avrupa’nın bir-iki ülkesinde ve ABD’de kaydettiği, ancak Fransa gibi ülkelerde dahi hala feodal ilişki ve güçlerin etkin bulundukları bir dönemde onun kendi yıkımını ürettiğini ve yıkıma zorunlu olduğunu ileri sürerek hem kendini hem de ardıllarını “kandırdığı”nı ileri sürer.

Kapitalist gelişme ve onun tarihsel doğrultusu veya yöneliminden sınıfların ilişkisine ve politik güçlerin durumuna değil, tersinden politika ve mücadelenin düzeyi ya da mücadele içindeki güçlerin –özellikle proletaryanın– bilinç ve örgüt düzeyinden iktisadi gelişmenin niteliği ve boyutlarına bakan Bookchin, bir yandan geri bir kapitalist düzeye; olgun dönemine dahi girmemiş kapitalizme vurgu yapar ve “klasik devrimci öngörülerin büyük kısmını paradoksal kılan şey” olarak kapitalist gelişmenin bu düzeyini ima eder, ayaklanan işçi ve emekçilerin devrimi gerçekleştirememelerinin nedenlerini onların sınıfsal özelliklerinde aramaya girişerek sözüm ona usçu sonuçlar çıkarır; ve diğer yandan “ahlaki, etik ve düşünsel” davranış ve hareketi ve “zihniyet”i başarının en önemli etkeni göstererek gelişmelerin yüzeysel ve eklektik bir yorumuyla düşünsel süreçleri, düşünsel-kuramsal ve kültürel alandaki “gerileme”yi öne çıkarır, ve onların sosyal hareket ve sınıf ilişkileriyle bağını ya dolayımlamalar yoluyla kurarak ya da esasen arka plana atarak süreci irdeler! 20. ve 21. yüzyılı, “Devrimci düşünce ve hareketlerin ilişkili olduğu bir kültürel ve kuramsal gerileme dönemi” olarak niteler. “Aydınlanma’nın üretmiş olduğu neredeyse bütün felsefi, kültürel, etik ve toplumsal ölçütleri tuzla buz eden” bir “dağılma dönemi”nin yaşandığını; bu dönemin “sosyal kuramın 1930’lar sosyalizminin canlı tartışmalı forumlarından üniversitelerin seminer salonlarına geri çekilmesiyle” belirginleştiğini söyler. Makalesini yazdığı 2002’den geriye doğru bakarak, “yirminci yüzyılın sonu itibariyle, insanlığın özgürleşmesinin gerçekleşmekte neden başarısız olduğunu sorma hakkı”nı kullanır ve “Özellikle, proletarya neden öngörülen devrimi yapmakta başarısız oldu?” diye sorar. Soruları ardışık diziler gibidir: “Sosyal Demokratlar neden Almanya gibi merkezlerde, çoğunluğun oyunu almak gibi ilk varlık nedenlerini yerine getirmekte başarısız oldu? Neden 1933’te Hitler’e kuzu kuzu boyun eğdiler? …neden bir başka doğrultuya yöneldiler…” şeklinde, sıralamayı sürdürür.

Ona göre, kapitalizmin “neden bir ikinci dünya savaşından, geçmişte olduğundan çok daha istikrarlı ve toplumsal olarak daha yerleşik bir düzen olarak çıkabildi”ği de dahil olmak üzere gelişmelerin bu yön değişikliği ve “bu olayların hiçbiri, temelde ve tarihsel olarak” devrimci marksistler tarafından “yeterince açıklanmamıştır.” Marksistler aksine, “Marksizm’in neden ihanete uğramaya bu kadar müsait olduğunu sorgulamaksızın” birbirlerini ihanetle suçlayarak zaman geçirmişler ve ardından da “sendikalizm, anarşizm, ekoloji, feminizm ve komüniteryanizm gibi bir zamanlar ütopik diye yaftalayıp hakir gördükleri ideolojileri”, “sınırlı bakışlarını cilalamak üzere zimmetine geçirmeye” çalışmışlardır!

Murray Bookchin, Avrupa’da proletaryanın ve ezilenlerin “üç yıl süren” ayaklanmalarını mümkün kılan temel belirleyici etkenleri; Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesinin dayanaklarını, nedenlerini ve uluslararası etken ve etkilerini irdeleme gereği görmez; devrim ve ayaklanmaların olumlu deneyimlerinin onun “deneyimi”nde yeri yoktur. O, Lenin’in yerinde kullanmasıyla “yenilgi öğretmen”de sadece yenilginin “musibetleri”ni görür. Geçmişin örgütlü mücadeleleri, öğretici ve ilerletici başarıları onun literatüründe ve kazanım hanesinde yer almazlar. Bu gibi durumları, “gibi” ve “görünürde” ekleriyle kuşkulu hale getirir; öyle değillermiş zanı uyandırır. Gelişmelere bakışı, yinelenerek söylenirse tekyanlı, idealist ve mekaniktir. Aykırı oluşu “ilke” edinmiş bir anarşist edasıyla “devrimci düşünce ve pratikteki uyum ve birlik ile göze çarpan klasik dönem, nasıl oldu da özellikle kaotik nihilizmle özgürlüğü, kendini ifadeyi ve yaratıcılığı eşitleyen bir postmodernizm adına, –bizzat piyasanın yarattığı kaostan farksız olan– uyumsuzluğu öven, tamamen çürümüş bir çağa yol açtı?” diye sorar.

“Toplayıcı” bir ideolog konumundan Bookchin’in, sınıf mücadelesi teorisine karşı ve bu teoriyi sözümona yanlışlamak üzere sıraladığı “neden?” ve “niçin?”ler, diyalektik dışı bir mantığa işaret eder(ler). O, –örnek olsun– kapitalizmin proletaryanın ‘doğumu’nu sağlayarak ve proletarya-burjuva uzlaşmaz karşıtlığı bağlamıyla kendi yıkımının sosyal dayanaklarını ve sosyalizmin maddi koşullarını var etmekten kaçınamayacağı yönündeki marksist belirlemeyi, çarpıtılmış bir tarih (“aşamalı tarih”) anlayışını Marx’a mal etmeye çalışarak, yenilgi ve başarısızlıkların nedeni göstermeye çalışır. Kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını yaratma ve kendine karşı mücadeleye sürükleme kaçınılmazlığına işaret eden Marx’ı, bu görüşü bağlamında kendiliğindencilikle suçlar ve “Marx’ın kapitalizme atfettiği ilerici rol” görüşünün 1917-21 Alman ve Rus Devrimlerinden 1936-37 İspanyol Devrimi’ne dek olayların gelişiminde “olumsuz” işlev gördüğünü ileri sürer.

Sorulara yanıt oluşturmak ya da vermek için “artık yarım yüzyıldan fazla süren bir tecrübeye sahibiz” diyen Bookchin’in bu “tecrübe”den çıkardığı sonuç, “1917 ile 1939 yılları arasındaki kendine has isyan döneminin, Lenin’in tahmin ettiği gibi, kapitalizmin hastalığının ve düşüşünün kanıtı olmadığı”dır. Dönemi, “klasik devrimci öngörülerin büyük kısmını paradoksal kılan” ve onların devrimci umutlarını bağladıkları “can çekişen” kapitalizmi işaret etmeyen, aksine “olgun bir kapitalizm dönemi dahi” olmayan “bir toplumsal geçiş dönemi” olarak niteler. Ona göre Marksist külliyat, “kapitalizmin Büyük Savaş’ın patlak vermesinden önce ve hatta iki savaş arası dönem boyunca karşı karşıya kaldığı çeşitli gelişmelerin –yirminci yüzyılın başlarının çalkantılı yüzeyinin altında yatan alternatif gelişmelerin– olduğu”nu hesaba katmamış; “kapitalizmin izleyebileceği –ve er ya da geç izlediği– diğer mümkün toplumsal yörüngelerin, onun istikrarlı hale gelmesine de imkân verebileceğini göz önünde bulundurma”mıştı!⁴ “Klasik Sol sadece bu yeni toplumsal yörüngeleri anlamakta başarısız olmakla” kalmamış, “işçi eksenli analizinin büyük ölçüde ötesine uzanan yeni meselelerin ortaya çıkacağını” da öngörememişti! (abc)

Bookchinist akıl yürütmede, “dünya kapitalizmi bir yana Avrupa kapitalizmini bile alaşağı etmeksizin” sona eren “Büyük Savaş”, diyelim kapitalizmin alt edilebilir olduğunu; savaşların da devrimlere neden olabilecekleri ya da devrimler için koşulların oluşmasında etken olarak işlev görebileceklerini değil ama, sadece ve sadece “klasik sosyalizm geleneğinin çokça sınırlı olduğunu ve birçok yönden onarıma ihtiyaç duyduğunu ortaya çıkar”mış; “iki savaş arası yıllar, halihazırda tükenmiş fakat görülmemiş bir düşüşte olan yarı-feodal bir dünya ile muazzam iktisadi gücüne karşın halen toplumun bütün gözeneklerine sızmamış ve yüzyılın temel değerlerini tanımlamayı (yeni yeni palazlanan) burjuva dünyası arasındaki fırtınalı geçiş dönemi” olmasına rağmen, Lenin –Bookchin Trotsky’yi de ekliyor– “tarihsel gelişmeyi hızlandırmayı ve sosyalizm olasılığını kendi ömürleri sona ermeden önce hayata geçirmeyi” denemeye girişmişti! Ona göre Marksistler, kapitalist dünyanın o durumunda, “burjuvazinin bir yılda, on yıl içinde ya da hatta bir nesilde devrileceği beklentisine girmemeliydi”ler!

Bir yılda, on yılda kapitalizmin “yok edileceğini” bekleyenler olmuş mudur, tam olarak bilinemez ama, devrimci bir döneme girildiğini, gelişmelerin devrimci ayaklanmaların koşullarını sağladığını, olanın salt “coşkulu devrimci şiarlar”da yansıyan bir “iyimserlik” ve beklenti olmadığını Bookchin de daha bir kaç sayfa önce kabul etmişti. Ondaki atlamaların ve yön değiştirmelerin bir nedeni de hareketin ve gelişmenin yasalarını anarşizan yadsımasıdır. Aynı dönemin aynı olaylarını farklı farklı yorumlamakla kalmaz; Avrupa’daki gelişmelerin “yön değiştirmesi” ya da başka türlü söylenirse güç ilişkilerindeki değişim ve özellikle işçi sınıfı ve emekçilerin hareketindeki geriye düşüş karşısında, kendi deyişiyle “nefessiz kalır”. Bookchin “Üç yıllık sürekli katliamın, sakatlamaların ve muazzam gündelik korkunun ardından, keskin bir devrim kokusu yayan Ocak 1918’deki Alman grevlerinin sönüp yatıştığını ve Alman işçilerin, General Luderdorff’un o yıl gerçekleştirdiği bahar ve yaz saldırılarıyla imparatorluğun ‘büyük zaferi’ne doğru Batı’da Fransız ve Britanya birliklerine karşı önemli ilerlemeler sağlarken sabırlı bir uyuşukluğa gömüldüğünü düşünmek bile insanı soluksuz bırakmaya yetiyor” diye yazar. Hiç olanaklı değilmiş ve olduğu koşullarda ise artık kendilerinden umutlu olmaya gerek kalmamasının kanıtı olabilirmiş gördüğü diyelim, emekçilerin geri tutumu karşısında, emekçi hareketinin inişli-çıkışlı özelliğine yabancı bir gözlemcinin tutumuyla “Büyük Savaşın bütün dehşetine karşın kitleler, maddi olarak tamamen katlanılmaz hale gelene dek, savaşa karşı seslerini yükseltmediler” diye yakınır.⁵

Ardından yeniden geriye doğru birkaç adım atar ve daha önce Birinci Dünya Savaşı öncesinde yükselen kitle hareketinin savaş sonrasında geriye düştüğü yönündeki kendi tespitiyle çelişir şekilde “Büyük Buhran”ın (1929 Dünya ekonomik krizi) dünyanın büyük kısmını, özellikle de Amerika Birleşik devletlerini “şiddetli grevlerin, büyük gösterilerin ve ‘Kızıl’ ajitasyonun” alanına dönüştürdüğünü belirterek şöyle devam eder: “Egemen sınıfların ve tahakküm altındaki kitlelerin birbirlerine derin bir nefret besleyerek yaşadıkları bu (toplumsal açıdan) hiperaktif ama kararsız gerilimler çağında, tarih, devrimci kalkışmalara kapı araladı. Gerilimle yüklü bir dünyanın belirsizliğinin ortasında, Marx’ın rüyasının-demokratik bir işçi yönetim sisteminin- gerçekleşmesi de muhtemel görünüyordu. İki savaş arası dönemde var olan çatışmanın sonucunda, kapitalizmin iktisadi olarak çöktüğü ve demokratik, muhtemelen liberter sosyalist bir topluma dönük dünya çapında bir hareketin mümkün olduğu ortaya çıktı. Fakat bu türden bir toplumu yaratmak, yetkin bir liderlik ve net bir amaçla birlikte, yüksek oranda bilinçli bir hareketi gerektiriyordu.”⁶ (abc)

Bizim altını çizdiğimiz sözleri sarfeden kişi, Marx’ın kuramının 20. yüzyılda geçerliliğini yitirdiğini söyleyen aynı kişidir. Bookchin daha önce, Marx’ın, “tam gelişmiş bir kapitalizm formu” olmaksızın, kapitalizm henüz olgunlaşmamışken; –ona göre Fransa dahil Batı’nın birçok ülkesi o dönemde henüz “yarıfeodal toplum” durumundaydı ve Marx bunu gözetmemişti– kapitalizmden sosyalizme geçişin sosyal koşullarının oluşmasından söz ederek kendisiyle birlikte Lenin gibi ardıllarını da kandırdığını söylemişti. Ona bakılırsa, kapitalizm “on dokuzuncu yüzyılın başlarında sadece tek bir ülkede, İngiltere’de hakim bir ekonomi haline” gelmişti ve bu da ancak “üst-yapısal’ (özellikle ahlaki, dini ve politik) faktörler” aracıyla açıklanabilirdi. Şimdi ise, iki savaş arası dönemin kapitalizminin “iktisadi olarak çöktüğü” ve demokratik ve sosyalist bir hareketin dünya “çapında” mümkün hale geldiği koşulların oluşmasından söz ediyor. Bu durumda diyor Bookchin, yetkin bir liderlik ve “yüksek oranda bilinçli bir hareket”in eksikliği olmasaydı, dünya, evet, değişebilirdi! Kapitalist sistemin çelişkilerinin onu “çöküş”e doğru sürüklediğini belirtmeleri nedeniyle Marksistleri, “gerçeğin farkında olmamak”la suçlayan aynı kişiydi ve o şimdi dönüp aynı dönemi, aynı koşuları söz konusu ederek “kapitalizmin iktisadi olarak çöktüğü” bir durumun mümkün olabilirliği üzerine yazıyor. Ona bakılırsa, kapitalizm, “yetkin liderlik ve yüksek oranda bilinçli bir hareket”in ortaya çıkması –varlığı– durumunda, ve “trajik” olmayan biçimde “kendi mezarını kazan” sosyal bir “tehdit” ile karşı karşıya gelecekken, “bu türden bir hareket ortaya çıkmadı”ğı için, 1914 ile 1945 yılları arasında, örnek olsun Lenin’in öngördüğü üzere kendi mezarını kazmamış/kazamamış; aksine “kitlesel üretim ve yeni sanayilerle kendi temellerini genişle”terek “hakim bir dünya ekonomisi ve toplumu olarak” statüsünü geliştirmiş ve dünyayı, tam da küreselleşme kavramının anlamına uygun şekilde “hem tarımsal hem kentsel olarak sanayileştir”miştir.

Bu gelişme ama diğer yandan –Marx ve Engels’in işaret ettikleri üzere– “insanları milliyetçilik, din ve etnisite temelinde bölen ilkellikleri de aşındırmaya devam etmektedir.” Günümüz dünyasında “patlama yapan” ‘fundamentalizmler’ ve ‘kimlik politikaları’nın büyük kısmının, “aslında, son derece dindar, milliyetçi ve etnik bir mirası yavaş yavaş aşındıran sekülerliğe ve sermaye eksenli, giderek tektipleştiren bir kapitalist uygarlığın evrenselciliğine karşı gelişen tepkiler” olduğunu söyleyen Bookchin, “İnsan ilişkilerini mantığın ve aklın yönetmediği yerde”, “iyi”nin “her daim kötü eliyle kirletil”mesi tehlikesine işaret ederek, iyi-kötü ilişkisinin ussal ayrıştırılmasını “ciddi devrimci düşünürlerin işi” olarak belirler! Milliyetçilik, din ve etnisite türünden “kapitalist uygarlığın evrenselciliğine karşı gelişen tepkiler”in sermaye ile ilişkisini sekülerlik karşıtlığı bağlamı dışında irdelemeyi gereksinmeyen ekolojist ideolog, bize daha önce, bunları “kapitalizm tarafından ortaya çıkarılan yeni meseleler” olarak tanıtmış; Marx’ın kuramının bu meselelere yanıtının olmadığını vazetmişti. Marx ve Engels’i, kapitalizmin ilerici rolünden sözettikleri için “sertçe eleştiren” aynı Bookchin idi ve bu “aynı kişi” şimdi burada, kapitalizmin “insanları bölen tikellikleri” aşındırmasını onun tarihsel olarak “ilerici” rolü ile ilişkilendirmektedir.

Bookchin, kendine has “diyalektik” labirentinin girintilerinden birinden çıkar ve ötekine yol alırken sözüm ona “önünü görecek” bir adım daha atar ve Marksizmin “yirminci yüzyılın geçişken doğasıyla baş etmedeki başarısızlığını değerlendirme”yi görev edinir. Bu “görev”i yerine getirmek üzere daha önce, Marksizm “eleştirmeni” olarak ortaya çıkmış ne kadar idealist, kaba materyalist, mekanist-teknolojist ve fakat hepsi de işçi sınıfının tarihsel devrimci rolünün “sona erdiği”ne iman etmiş oportünist varsa, onların binlerce kez söylediklerini bir daha yineleyerek “ilerlemeye” çalışır.

Frankfurt Okulu teorisyenleriyle Karl Korsch gibi yazarların ortaya koyduğu eleştirileri hareket noktası olarak alan Bookchin’e göre; Marx’ın tarih görüşü, tarihin “ekonomik faktörlere indirgemesi”ne dayandırılmıştır; “sınıf mücadelesi, kapitalist gelişme ve politik faaliyet” bu “tarih şemasındaki en zayıf unsurlar”dır ve “Marx’ın temel görüşleri, taraftarlarına toplumsal gelişmenin zorunlu ya da önkoşulsal nedenlerini –kuşkusuz maddi ya da iktisadi nedenlerini– sağlamış” olmakla birlikte, “bu görüşler, etkin nedenleri, (Marx’ın ‘üst-yapısal’ olarak belirttiği) toplumsal değişimi üretmeye dönük kültür, politika, ahlak, hukuki pratikler ve diğerleri gibi dolaysız nedenleri açıklamakta başarısız” olmuşlardır!

Bookchin’e göre, özellikle “yirminci yüzyılın başlarında”ki gelişmeler karşısında ve “kitle üretimi gibi büyük teknik yenilikler, otomobil gibi yeni ulaşım biçimleri, elektrikli ve elektronik makinelerle ürünlerdeki ilerlemeler ve yeni kimyasal inovasyonların doğrudan Büyük Savaş’ı izleyen on yıl içinde ortaya çıktığı bir zamanda, kapitalizmin çöküşte olduğunda” ısrar, Marksistlerin şaşkınlığa düştüklerinin göstergesi olmuştur! Kapitalizmin çöküşe doğru gittiği tespitinin Marx’ın, “hiçbir toplumsal düzen, geliştirebileceği bütün üretici güçleri [teknoloji] hayata geçirmeden ortadan kalkmaz” şeklindeki(!) belirlemesiyle de çelişir olduğunu belirten yazar, bütün bu soruları, “insanlığın büyük kısmının kapitalizme karşı durmasına yol açabilecek sorunların illaki iktisadi sorunlar olmayabileceğini ya da sınıfsal meselelerden kaynaklanmayabileceğini göstermek” için gündeme getirdiğini; derdinin bu olduğunu söyler. (abç)

Bookchin’in çarpıtma ve açmazına da işaret etmek üzere bu iddia ve görüşlerin anlamı üzerinde biraz daha ayrıntılı durmamız gerekiyor. Bilindiği üzere, materyalist tarih görüşüne göre toplumsal gelişmeler tekdüze olmayıp ileri ve gerinin biraradanlığını; karşılıklı etkileşimini, geri olanın bazen ileri olanın ayaklarına dolanmasını ve onu hatta geçici bir süreliğine de olsa püskürtmesini ve daha birçok unsuru içerirler. Ancak tüm bunlara rağmen tarihsel gelişmenin doğrultusu, pratikte toplumsal yaşamın ve toplumsal insanın gelişimi tarafından kanıtlandığı üzere daha ilkel ve geri olandan daha ileri olana doğrudur.

Murray Bookchin’nin yukarıdan beri işaret ettiğimiz görüşlerinin başlıca özelliklerinden biri, hareketin diyalektiğine aykırılıklarıdır. Bookchin Marx’ın tarih ve sınıf mücadelesi görüşüne ve toplumsal gelişmenin diyalektiğine dair belirlemelerine kaba materyalist, hatta esas olarak metafizik bir yorum üzerinden karşı çıkarken, Marksist görüşleri de önemli oranda tahrif edip çarpıtır. Örneklerine teorisinin hemen tüm temel belirleyenleri bağlamında rastlanabilir. Kapitalizmin, Marx tarafından açıklığa kavuşturulan temel karakteristik özelliklerini “çürütme” olanaksızlığı, Bookchin’i, o bilindik ve yinelene yinelene tutulacak bir yanı kalmamış olan “ekonomik indirgeme” nakaratına yöneltir ve o, aynı nakaratı bir kez daha yineleyerek durumun “ekonomik faktörlere indirgenemez” olmasından söz eder.

Toplumsal gelişmeyi “ekonomik faktörlere indirgeme” suçlaması ya da ekonomik faktörün “üst yapısal” faktörlerle ilişkisi sorunu, Marx’ın kuramına yönelik burjuva liberal ve sol küçük burjuva oportünist saldırının özel bir argümanıdır. Marx’ın gelişim teorisinde toplumların gelişme diyalektiği başlıca olarak “maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla” açıklanır. Oportünist teori ve –teorisyenler– bunu, önce topluma dair her şeyin ve tüm olgusal gerçekliklerin “ekonomik” olanın sınırlarına çekilmesine dönüştürür, ardından da bu kendi çarpık ilişkilendirme teorisini Marx’a mal ederek “indirgemecilik” suçlamasına tabi tutar(lar). Anımsanacağı üzere, Marx, toplumun maddi üretici güçlerinin, gelişmelerinin belli bir aşamasında, “o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine” ters düşmeye başladığını; mevcut üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişmenin bu uzlaşmazlığı durumunda, bir toplumsal devrimin gündeme geldiğini ve iktisadi temeldeki değişmenin, “üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst ede”ceğini belirtir; bu gibi altüst oluşlar irdelenirken, “daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile –ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir–, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek” gerektiğine vurgu yapar.

Maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimini; ve bunun tarzını, toplumsal gelişmenin –ve öyleyse toplumsal sınıfların ilişkilerinin üzerinde yükseldikleri temel olarak almak; bu üretim koşullarıyla hukuki, siyasal, dini, felsefi vb. gibi “ideolojik şekilleri” birbirinden ayırmak –Marx’ın kuramında altı çizilen budur. Oportünist eleştiri ise, bu “ayırma” gerekliliğini, herşeyin ekonomik faktörlere indirgenmesi olarak algılamaya ve göstermeye ayarlıdır; saat kadranı üzerindeki göstergeler gibi dönüp aynı noktalarda aynı sesi çıkarıp aynı işareti verir.

Çarpıtmaya dayalı bu suçlamalara yanıt Engels’in kendisi tarafından verilir. Joseph Bloch’a 21 Eylül 1890 tarihli mektubunda, Engels şöyle yazar: “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son aşamada, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben, hiçbir zaman daha fazlasını iddia etmedik. Eğer, sonradan herhangi biri, çıkıp da ekonomik etken tek belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. İktisadi durum temeldir, ama çeşitli üstyapı ögeleri –sınıf savaşımının siyasal biçimleri ve sonuçları– savaş bir kez kazanıldıktan sonra, kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb. hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların, savaşıma katılanların beynindeki yansıları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, din anlayışları ve bunların daha sonraki dogmatik sistemler halindeki gelişmeleri, hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yaparlar ve birçok durumda ağır basarak onun biçimini belirlerler. Bütün bu etkenlerin etkisi ve tepkisi vardır, öyle ki, ekonomik hareket, bu etkenlerin bağrında, sonunda, bir zorunluluk olarak, sonsuz bir rastlantılar (yani aralarındaki gizli bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar güç olduğundan, yok sayabileceğimiz ya da hesaba katmayabildiğimiz şeyler ve olaylar) yığını arasından kendine yol açmaya başlar. Yoksa, teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması, kanımca, birinci dereceden basit bir denklemi çözmekten daha kolay olurdu.”

Bu yanıt bilinir, ancak nakarat devam eder. Bookchin, aynı hileyi sürdürür, nakaratı yineler ve “üst-yapısal’ (özellikle ahlaki, dini ve politik) faktörler”in “belirleyici rolü”nün Marksistler tarafından dikkate alınmadığı iddiasıyla “Ya da devrimler neden ancak topyekûn bir toplumsal çöküş, yani (kendi dönemlerinde genellikle ebedi gerçeklikler olarak görülen) kitlesel, etkili üst-yapısal inanç sistemlerinin bütünüyle parçalanması sonrasında meydana gelir?” diye sorar. Oysa diye düşünür o, “topyekûn toplumsal çöküş” ve devrimler ancak kitleler tarafından ebedi gerçeklikler olarak görülen “etkili üst-yapısal inanç sistemlerinin bütünüyle parçalanması sonrasında” mümkün olurlar.

Bu soru ve yanıtı çarpıtılmış ve çarpık bir görüşü ifade eder: Kitle hareketi ile onu etkileyen inanç sistemleri arasındaki bağ, Marx gibi dehalar bir yana, orta zeka düzeyinde politikacılar tarafından dahi reddedilmez. Kitlelerin pratiğinde, gerçeklikler ile aldanmışlıklar ilişkisi tecrübe edilir; kendileri için “ebedi gerçeklikler” olarak görülen yargı, değer ve ilişkilerin görünür gösterildikleri gibi olmadıklarını; sınıf çıkarları ekseninde karşı karşıya geldiklerinde, sömürücü sınıfların ve onların politik-askeri temsilcilerinin politikalarına bakarak da öğrenmeye başlarlar. Bundandır ki, hukuki, siyasal, dini ve felsefi görüşlerin; bunların ifadesi olan ideolojik biçimlerin ya da Bookchin’in ifade tarzıyla söylenirse “etkili üst-yapısal inanç sistemleri”nin toplumsal değişim ve gelişme açısından önem taşımadığına dair herhangi bir öneri ya da vurguya Marksist külliyatta rastlanmaz. Orada ortaya konan şudur: Maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimi, kendiyle bağlı düşünsel-felsefi, ahlaki, siyasal, hukuki ve dinsel “inanç” şekillenmelerine zemin oluşturur. Bu düşünsel süreçler, toplumsal üretim ilişkilerinden, onun tarzından, mülkiyet ilişkilerinden etkilenir, onlardaki değişimle birlikte kendileri de şu ya bu düzeyde değişim geçirirler. “Üst yapısal inanç sistemleri”, tıpkı her üretim tarzının bir öncekinin bağrında ortaya çıkarak boy veren üretici güçlerin kendi “öz ilişkileri ve değerleri”ni geliştirirlerken öncekilerden etkilenmesi ve onların kalıtlarını bir biçimde ve bir süre de olsa barındırmasının kaçınılmaz oluşu gibi, hatta denebilir ki, onlardan da daha güçlü olarak, yeni toplumu nispeten daha uzun bir süre etkilemeyi sürdürürler. Marksizm bunları atlamaz, aksine temeli oluşturan ile o temel üzerinde yükselip ama temelini de etkileyen ideolojik biçimlerin karşılıklı etkileşimini olduğu kadar, aralarındaki farklılıkları da işaret eder. Marx, kapitalist üretim koşullarının çelişkilerine işaretle bu çelişkileri çözecek güçlerin bu üretim sistemi ve burjuva toplumu içinde ortaya çıktığını açıklar. Burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, “toplumsal üretim sürecinin” bu “en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimi”nin içerdiği karşıtlığı çözüme bağlayacak güçler için “maddi koşulları yaratırlar.”

Bookchin şöyle yazar: “Marx’ın toplumsal gelişmeyle ve onun geleceğiyle ilgili prodüktivist yorumu tartışılır olabilmekle birlikte, bu açıklama, düşüncelerin diyalektiğiyle, yani politik ve toplumsal ideolojiyle, ahlak ve etikle, hukukla, hukuksal ölçütlerle ve benzerleriyle büyük ölçüde geliştirilmediği takdirde fazlasıyla zorlama ve yapay, hatta çarpık bir tarih açıklaması haline gelecektir. Marksizm henüz yaşamın bu farklı alanlarının kendi diyalektiklerine sahip olduğunu, kendine has içsel güçler tarafından açımlanabileceğini ve sadece ‘tarihin materyalist yorumu’ denen prodüktivist bir diyalektikten kaynaklanmadığını samimi biçimde kabullenmiş değildir. Dahası, Marksizm henüz bir etik ya da din diyalektiğinin üretici güçler ile üretim ilişkileri diyalektiğini ciddi biçimde etkileyebileceğini de benimsememiştir.”⁷

Bookchin, Marx’ın materyalist tarih görüşünü; maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin tarzıyla kurduğu bağ ve üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki ilişkiyi toplumsal gelişmenin son tahlildeki belirleyici unsuru alması dolayımında “çok kuvvetli bir biçimde prodüktivist hatlardan devşirilmiş” sayarken, kapitalist gelişmenin ve burjuvazinin varlığını ve gelişmesini borçlu olduğu üretici güçlerin gelişiminin, belirli bir aşamada içinde geliştiği üretim ilişkileriyle çelişkisi temelinde onun yıkımının gücü olarak işlev görmesinden hareketle; ve bu belirleyici temel çelişkinin ancak yeni bir üretim sistemi ve toplumsal sistemin kurulmasıyla gerçek anlamda çözüme kavuşabileceğini açıklayan Marksizmi, Marx’ın kendisi ve ardılları açısından bir “kandırmaca” olarak görecek denli, toplumsal gelişme yasalarına yabancıdır! Toplumsal gelişme yasalarına bu yabancılık sınıf hareketinin nesnel karakteriyle öznel gelişmişliği arasındaki bağı da mekanikleştirir ve indirgemeci bir mantıkla ele alır.

Buna göre, sosyalizmin maddi ön koşulları kapitalizm koşullarında ortaya çıkamayacakları ve kapitalizm istisnasız büyümesini sürdüreceği için sosyalizmin kurulması görüşü bir ütopyadan ileri gidemeyecek; gerçeklik boyutlarına varamayacaktır! Bookchin, kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin özgürce gelişmesine engel oluşturmasını; proletarya ve burjuvazinin iki karşıt sınıf olarak mücadelesini ekonomik gelişme bağlamından soyutlayarak, Marx, Engels ve Lenin’in görüşünü, “burjuvazinin eninde sonunda sosyalizmin bütün iktisadi önkoşullarını hazırladığını ve böylece kapitalizmin yerini sosyalizme bırakmaya hazır olduğunu düşünme ve kapitalizmin ölüm döşeğinde olduğunu” söyleme şeklinde bir deformasyona tabi tutarken, sakınmasızdır. Marksist-Leninist teoride, “kapitalizmin yerini sosyalizme bırakmaya hazır olduğunu düşünme” diye bir şeyin olmadığını aklına bile getirmez. Üretici güçleri teknolojiyle sınırlı gösterir ve proletaryanın varlığı ve mücadelesini yadsıyarak kendiliğindencilik oportünizmini Marksizme yamamaya çalışır. Ona göre, Marx, aslında feodalizme dair sorun ve çelişkileri kapitalizme mal etmeye kalkışmış; pre-kapitalist toplumlardan kalma sorun, çelişki ve uzlaşmaz çelişkilerin “pek çoğunu”nun çözümünü böylece yanlış yerde ve zamanda aramıştır!

Bookchin’de çarpıtılan diğer bir Marksist belirleme, ünlü “Önsöz”deki şu cümledir: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.”

Marx’ın bu sözleri Bookchin’de “hiçbir toplumsal düzen, geliştirebileceği bütün üretici güçleri [teknoloji] hayata geçirmeden ortadan kalkmaz” haline gelmiştir. Dikkatli her okur, farkı anında görecektir; “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar” cümlesi, ne denli zorlansa, bir çarpıtmaya girişilmediği sürece, “hiçbir toplumsal düzen, geliştirebileceği bütün üretici güçleri [teknoloji] hayata geçirmeden ortadan kalkmaz” haline dönüşmez. İlkin “gelişmeden önce” ile “hayata geçirmeden” deyişleri arasındaki farklılık; ve sonra üretici güçlerin parantez içine alınmış teknoloji ile eşitlenmesi nedeniyle.

Bookchin’in, Marx’ın sözlerini, teknolojik gelişmeye sahne olmayı sürdüren kapitalizmin, aynı nedenle çöküşe gitmesinin mümkünsüzlüğünü kanıtlamak için çarpıtarak anar! Yukarıda belirttik, o, özellikle İkinci Büyük Savaş sonrasında “devasa gelişmesi”yle kapitalizmin olanaklarına işaret eder ve teknolojik gelişmeyi kapitalizmin en önemli dinamiği olarak görür. Bookchin, üretim ve ulaşımdaki, bilim ve teknikteki büyük gelişmeyi; elektronik ve elektriğin üretimde kullanılmasındaki ilerlemeyi “devasa gelişme” ve değişimin “yeni” kanıtı göstererek, kapitalizmin “çöküş”e mahkumiyetinden söz edilemezliğini sözüm ona kanıtlamış olur. Bookchin açısından, teknoloji sadece ilerlemenin değil, proletaryanın süreklilik gösteren azalmasının ve üretimdeki belirleyici işleviyle birlikte devrimci özne olma konumunu yitirmesinin de başlıca dinamiğidir.

Marx’ı, henüz ortaya yeni olarak çıkan ve fakat olgunlaşmamış bir kapitalizm gerçekliğinden ve sadece İngiliz örneğinden kalkarak daha çok feodal aristokratik düşünüş ve hareket tarzlarıyla bunları esinleyen dini, ahlaki, siyasal görüş ve oluşumların hakim olduğu bir dünyada, “o eski yarı-feodal bağımsız köylüler ve zanaatkârlar dünyasının” emekçilerini proleter olarak göstermekle; ardılı Marksistleri ise, “her ne kadar büyük burjuvaziyle karşılaştırıldığında ikincil” konumda bulunsa da, “hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören” kesimleri işçi sayarak ya da göstererek işçilerin konumunu güçlendirmeye çalışmakla suçlayan Bookchin’e göre; günümüzde artık “fazlasıyla dinamik kapitalist çağa, gelişmekte olan tamamen mülksüzleştirilmiş proleter kitleler nüfusuyla Sanayi Devrimi’nin tekstil-metal-buhar motoru dünyasını büyük ölçüde ıskartaya çıkarmış olan bir yeni çağa” girilmiştir, ve bu “fazlasıyla dinamik kapitalist çağ”ın işçilerinin belirleyici özelliği, “küçük burjuvalaşmaları”nı sağlayan maddi koşullara ve mülkiyete sahip olmalarıdır! “Marx’ın yazdıklarında yüz elli yıldan sonra bile fazlasıyla güncel kalan şey”in, “kapitalist gelişmenin doğasına dair geliştirilen öngörü” olduğunu söyleyen de Bookchin’dir; Marx’ı, henüz ortaya çıkan ve fakat olgunlaşmamış bir kapitalizmi sadece İngiliz örneğinden kalkarak abartmakla eleştiren de!

Bookchin, teknolojiyi, “emeği neredeyse bütün çalışma alanlarına kaydırabilen ve on dokuzuncu yüzyıl ütopyacılarının hayal gücü en yüksek olanlarının bile öngöremeyeceği yaşam araçlarında belli derecede bolluk” sunarak sanayi devriminin, proletarya dahil en belirgin “ürünleri”ni ortadan kaldırma kudretiyle donatır. Emek gücü onun tarafından hem bütün çalışma alanlarında faal üretken bir “faktör” olarak, hem de bu yayılma bağlamında, işçilerin, özellikle de sanayi proletaryasının “tükenişte olması”nın göstergesi olarak alınır. Onun bakış açısıyla, geçmişte işçi sınıfı henüz Marx’ta gösterildiği üzere bir toplumsal konum ve role sahip değilken, günümüzde de, mülkiyet varlığı dolayımında küçükburjuva bir tabaka haline gelmesi nedeniyle sınıfsal varlığı ve toplumsal rolü yönünden değiştirici devrimci sınıf ve güç olmaktan çıkmıştır!

Marx ve Engels’in, daha Komünist Parti Manifestosu’nda işaret ettikleri, “Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları,…” vb. gibi olgusal gelişmeler, Bookchin açısından –o kuşkusuz yenilerinden de söz eder–, yeni bir toplumsal sistemin (sosyalizm) maddi koşulları yönünden değil, sadece ve sadece kapitalizmin olanakları ve dinamikleri yönünden; kapitalizmin “sınırsız büyümesi”nin göstergeleri olarak önem taşırlar.

Bookchin, kapitalizmi, “her yere nüfus eden hırsı”, “zenginliğe dönük iştahı”; “sonuca odaklı ahlaki hesapçılığı”, ve “yoksul, yaşlı ve engellilerin çaresizliğini önemsemeyen kalpsizliği” nedeniyle “geleneksel dayanışma ve topluluk bağlarını” çözen bir tür onursuz kötülük; “toplumsal yaşamın altını oyabilecek, canavarca bir potansiyele sahip” bir “küresel” sistem olarak nitelerken, kuşkusuz onu eleştirir ve kötüler. Ancak, bu kötülemeyi kapitalizmin temel karakteristik nitelikleri üzerinden değil, esas olarak, “hırs, hesapçılık, kalpsizlik, kötülük, iştah” gibi bir tür ahlakçılık üzerinden yapar. Bookchin’in, halk kitlelerinin bu “canavar”a; bu “onursuz kötülük”e doğru olmayan bakışıyla ilişkin olarak çizdiği tabloya bakıldığında görülen ise şudur: İşçiler dahil olmak üzere, halk kitleleri, bu “onursuz kötülük” kaynağının ürünlerine sahip olma duygusuyla hareket eder; mülksüzler, “zengin ve güzel” olana “saygı” duyar; “yoksul ve orta sınıf halk”, burjuvaziye “imrenmeyle” bakar; “para kazanabilmeyi ve servet biriktirmeyi, giderek birkaç nesil önce olduğu gibi, yağmacı bir niyet ve ahlaki sorgulamaların yok oluşu olarak değil, doğuştan gelen yetenekler ve zekanın kanıtı olarak” görür; gazete bayileri ve kitapçılar, “yeni zenginleri alkışlayan muazzam bir literatürle” dolup taşar. Bütün bunlardan, o, milyonlarca insanın “kapitalizme gıpta etmesi ve imrenmesi”; artık kendilerini “bir ‘sınıf’ın parçası olarak görmemeleri” sonucunu çıkarır. Bookchin’i, kendi mantık yürütmesi dolayımında bu sonuca vardıran “malzeme” bu kadarla da kalmaz. Çizdiği mevcut durum “panoraması”na bakarak, şunları da ekler: “Orta sınıf ve işçi sınıfı bundan böyle mevcut toplumun sınıflar temelinde yapılandırıldığını düşünmüyor”; “halihazırdaki düşünce, muazzam sayıda insanın zengin ile yoksul kategorileri arasında salınırken, zenginlerin her şeyi hak ettiği, yoksulların ise hiçbir şeyi hak etmediği yönünde”dir; “Batı dünyasındaki kamuoyunun çok geniş bir kısmı baskı ve sömürüyü, belirli bir toplumsal düzene içkin özellikler olarak değil, kısmi ihlaller olarak” görmekte; toplumsal sorunlar “dengesiz bireysel davranışlardan kaynaklanıyormuşçasına toplum, ölçülü bir biçimde psikanalize tabi tutulmuş ve nazikçe ikna edilmiş” bulunmakta ve bazı tepkisel patlamalara rağmen, “artan bir kibarlık, solcu görüşlere sahip insanlar arasında bile toplumsal anlaşmazlıkların ve uzlaşmaz çelişkilerin şiddetlenmesini önlemekte”dir, vb. vb.⁸

Bookchin, halk kitlelerinin sisteme “bakışı”nı, sistemin iktisadi-sosyal sorun ve çelişkilerini “geçersiz kılan etken”ler olarak gösterir. Siyasal, sosyal ve psikolojik algılardan hareketle ve halkın bir bölümünün baskı ve sömürüyü kapitalizme içkin sorunlar ve özellikler olarak değil ama şu ya da bu politika ve hükümet bağlantılı ihlaller olarak algılamasını veri alarak, bu yanlış bilinç ya da yanılgılı bakış açısını, diyelim işçi sınıfı açısından, sınıf mücadelesini sürdürme “olanaksızlığı”nın göstergesi olarak alır ve sosyal devrim “olanaksızlığı” yönünde yorumlar. Sömürü ve baskı sistemine ilişkin algı ve düşüncelerin burjuva sınıf egemenliği koşullarında ve burjuva siyasal ve ideolojik etki altında şekillenmiş olması, onu, başlıca sorunları toplumsal temelinden koparıp aralarındaki ilişkiyi “düşünsel olan” ile sınırlamaya yöneltir. Bookchin, sorunların asıl kaynağını örtecek şekilde “özgürlüğe, ussallığa ve öz-bilince dönük potansiyeller”e ağırlık verir. “Çeşitli toplumsal patolojileri onların altında yatan etkenlere bağlamaya ve bunları etik bir çaba dahilinde kendi bütünlükleri içinde çözmeye gayret etme”den sözederken Bookchin, temel toplumsal-iktisadi etkenlere işaret eder gibidir, ancak dönüp dolaştığı asıl merkezi halka “ahlak, ussallık, öz-bilinç, norm” vb.dir. Sosyal-iktisadi sorunların ve onlarla bağlantılı olarak siyasal, hukuki olanların çözümü için yürütülecek mücadelenin toplumun “maddi ve kültürel sınırları dahilinde” şekillenmesi; ya da tersinden söylenirse, siyasal-ideolojik bilinç ve geleneksel önyargı ve alışkanlıkların etkisinden kurtulma düzeyinin sosyal-iktisadi problemlerin çözümü için alınacak tutumu etkilemesi; bu ikisi arasındaki ilişki, Bookchin tarafından tersten ve baş aşağı gelecek şekilde konur.

Kapitalizmi, toplumu ve doğayı değiştiren bir sistem olarak gören Bookchin, bu değişim ya da değiştirmeyi işçi sınıfı söz konusu olduğunda, onun ontolojik (varlıksal) konumuna karşı olmak üzere tek yanlı olarak; ve işçilerin burjuvalaştıklarını ya da burjuvalaşmakta olduklarını sözüm ona kanıtlamak üzere kullanır. Sığınağı, sınıfın bilinç ve örgütlenme geriliğidir ve üstelik bu durumu değişmezlik olarak gösterir. Sorunlara bakışı, sorunları analiz yöntemi diyalektik değil mekanik metafiziktir. Karşıt sınıfların ilişkilerinin zikzaklı bir yoldan geçerek ilerlediğini; istisnai örnekler dışta tutulursa işçilerin eninde sonunda kendi yararlarına mücadeleye zorunlu kalacaklarını; bunun ise her şeyden önce onların nesnel konumlarıyla zıtlık gösteren öznel durumlarının da değişimiyle gerçekleşeceğini; bu iki yan ya da yön arasındaki ilişkinin, onlar bilincinde olmasalar da, sermaye ile ilişkileri üzerinden belirlenmiş olmasının eninde sonunda bu çelişkinin ortadan kalkışını; öznel ve nesnel durum ve konumlarının uyumunu; nesnel durumlarıyla uygun bir bilinç ve örgütlenme üzerinden burjuvazi ve kapitalizme karşı sınıf mücadelesine yönelmelerini sağlayacağını, göz ardı eder.

Bookchin’e göre, Marksistler, işçiyi (işçi sınıfını) “yücelttiler” ama, onu “her şeyden önce bir insan” olarak ele almadılar! Ona bakılırsa, insan olan işçi, buna rağmen, Marksistler tarafından “katı sınıfsal bazda tanımlandığı üzere sadece ‘toplumsal emeğin’ cisimleşmiş hali” olarak görüldü. Yazar bu iddiasıyla, “toplumsal emeğin cisimlenmiş hali” olma durumundaki insanın (işçi) kapitalizm koşullarındaki “insan dışı” halini görüp anlayamadığını açıklamış olur! İşçi, her şeyden önce insandır; evet, ama, onun insan olarak var oluşu ve kendini sürdürmesinin kapitalizm koşullarındaki koşulunun toplumsal emek içindeki varlığıyla bağlı oluşu; “sınıfsal bir varlıktan fazlası” olmasını olanaksızlaştırır, hareketi ve düşüncesi sermaye ile ilişkisi içinde şekillenir; gezmesi, okuması ve çocuklarını okutması, sinemaya-tiyatroya-konsere gidişi, bir yerden bir yere seyahati, izin yapması, “gönlünce eğlenmesi”, toplumsal emeğiyle koşulludur. Bütün bunların bir olasılıktan daha fazlası olması için mücadeleyi “reformizm” olarak damgalamak ve proletaryanın “kendi acil çıkarlarıyla ilgili kaygıya dayanan bir dünyaya” hapsolmasının delili saymak ve fakat öte yandan “Klasik sosyalizmin işçiye dönük insani ve yurttaşlık temelinde bir çağrıda bulunmakta –hatta onu ciddi biçimde sınıfsal bir varlıktan fazlası olarak ele almakta– başarısız olması” iddiasında bulunmak; bu, Bookchinist eklektizmin pekçok örneğinden bir diğeridir.

Bookchin, iddialarını sıralar ve gerekçelendirirken özel bir ihtiyaç mı duyar bilinmez ama, dikkatli bir okuma ile hemen görülebilir çarpıtmalara başvurmakta “eli çabuk”-“gönlü zengin” davranır. Sol’a derslerinde, “salt iktisadi sömürüye ve ücret meselelerine odaklanmayarak, kendi topluluklarını, kişisel özgürlüklerini, genel olarak çevrelerini ve gıda, hava ve su tedarikinin bütünlüğü gibi meseleler üzerinden daha kolayca radikalleştirebileceği beklentisiyle ‘halk’a uzanan bir popülist siyaset yaratma zorunluluğuyla karşı karşıya” olduğunu anımsatır ve “geleceğin Solu”nu, kamuya, bir sınıf olarak değil, bir “halk”, “en az ekonomik krizlere ve maddi güvencesizliğe ilişkin olduğu kadar özgürlüklere, yaşam kalitesine ve gelecek refaha ilişkin de kaygı duyan bir nüfus olarak hitap ettiği” oranda başarılı olacağı uyarısında(!) bulunurken, öğütlerini çarpıtmalar üzerinden geliştirir.

Burjuva liberalizmini “işçi savunusu ya da solculuk” gösteren ekonomizm bir yana, “salt iktisadi sömürüye ve ücret meselelerine” odaklanan bir “Sol”, örneğin, yoktur! “Kamu”, yine aynı şekilde ciddi bir sol örgüt ya da parti tarafından “bir sınıf” olarak gösterilmez. Anarşist ya da küçük burjuva sol-sapkınlık bir yana bırakılırsa, başlıca olarak işçi ve emekçilerden oluşan halkın talep ve çıkarlarının savunusunda da devrimci ve sosyalist örgüt ve partiler neredeyse “hem fikir”dirler! Bookchin, boşluğa konuşur gibidir!

(DEVAM EDECEK)

Dipnotlar

1. Bir sonraki bölümün konusunu oluşturan bu örgütlenmeler kabaca reddedilerek ya da Bookchin’de olduğu üzere kapitalizme “içerilmiş” olarak ele alınmazlar.

2. Solun Geleceği, agd. içinde, sf. 208

3. Solun Geleceği, s. 210

4. Agm, sf. 212

5. Agm, sf. 215

6. Agm, sf. 217

7. Solun Geleceği, sf. 221

8. Adı geçen makale, s. 235

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑