Yusuf Akdağ
murray bookchin’in “ekolojik-konfederal toplum projesi” üzerine notlar
Yusuf Akdağ
I. BÖLÜM
Murray Bookchin’in ideolojik-siyasal görüşlerinin evrimini de gösteren makalelerinin geniş bir derlemesi, “Geleceğin Devrimi” üst başlığı altında “Halk Meclisleri ve Doğrudan Demokrasi” adıyla bir süre önce yayımlandı¹. Bu derleme içindeki makalelerinde Bookchin, geleceğin “akılcı” toplumu olarak tasarladığı “Ekolojik Konfederal Toplum”a ilişkin görüşlerini açıklıyor. Başka birçok sol-liberal ve reformist ideologdan farklı olarak Bookchin, “Toplumsal Ekoloji”-“Komünalizm” ve “Konfederalizm” üzerine ideolojik-politik ‘serüven’ini bağlantılandırdığı etkenleriyle birlikte açıklarken, görüşlerinin özellikle İkinci Büyük Savaş dönemi ve sonrasının uluslararası gelişmeleriyle dolaysız bağlı bir etkilenme altında ve Marksist teori ve sosyalist pratikten “ümit kesme”si ile ilişkisini gizleme ihtiyacı duymuyor.²
Bookchin, “proletarya sosyalizminin en önemli krizini 1950 yılı öncesinde yaşadığı”nı; İkinci Dünya Savaşı’nın kendilerini “ideolojik çöküntü”ye sürükleyen sonuçlar doğurarak “bağlı oldukları proleter sosyalist düşünce ve idaeller” konusunda kuşkuya düşürdüğünü; Lenin’den Franz Mehrig’e, Troçki’den R. Luxemburg’a, “kapitalizmin ‘ölüm çarpıntısı’na[death throe] kapıldığına tamamiyle inanmış” teorisyenlerin tamamının “yanılgısı”nın gelişmeler tarafından açıklığa kavuşturulduğunu ileri sürüyor ve bütün bunların, Marksizmin toplum analizi ile onun üstünden şekillenen görüşlerin artık savunulamaz hale geldiklerini gösterdiğini iddia ediyor.
Bu iddia ve tezleri makalemizin ilerleyen bölümlerinde irdeleyeceğiz. Ancak, daha önce Bookchin’in tezlerine yön veren mekanist mantığı üzerinde kısaca da olsa durmalıyız.
BİR İDEALİST KURGU OLARAK BOOKCHİNİST PROJE’YE YÖN VEREN MANTIK
2002 yılında kaleme aldığı “Komünalist Proje” başlıklı makalesine Bookchin, yirmibirinci yüzyılın “insanlığın en radikal çağı mı yoksa en reaksiyoner-gerici çağı mı olacağı, yoksa gri bir kasvetli vasatlık dönemine doğru mu kayacağı (–ya da sadece zavallı bir sıradanlığın griliğine doğru mu sürükleneceği–)”nin “büyük ölçüde toplumsal (sosyal) radikallerin son iki yüz yıl boyunca biriken kuramsal, örgütsel ve siyasal zenginlikten ne tür bir toplumsal hareket ile program yaratacaklarına bağlı olaca”ğını belirterek başlıyor.³ Bunu, “Beşeri gelişimin birbirleriyle keşişen yolları arasından kendimize seçtiğimiz doğrultu, gelecek yüzyıllarda türümüzü nasıl bir geleceğin beklediğini belirleyebilir” olacağından, ve “bu akıldışı toplum” –yani kapitalizm/kapitalist emperyalizm “bizi nükleer ve biyolojik silahlarla tehlikeye attığı” için– ve attığı “sürece”, “bütün insani teşebbüslerin yıkıcı bir sonla karşılaşabileceği olasılığı” karşısında bir uyarı olarak görmek mümkün.
Ancak, “çağımız”a ilişkin tehditlerin iradi unsur üzerinden bu ele alış tarzı yine de sorunludur. Nitekim, insanın ve insani girişimlerin “yıkıcı bir sonla karşılaşma” olasılığına dikkat çekerken çizdiği devasa yok edici tehditin büyüklüğü karşısındaki ürküntüyle olacak Bookchin, bir an için geriye döner ve içinde bulunulan çağın sadece büyük tehditler içermesiyle değil özgürlük için mücadele potansiyeli bakımından da irdelenmesi gereğine ihtiyaç duyar. Saint Simon’dan Marx’a insanlık tarihinin en büyük dehalarından bazılarının “öngördüğü en dramatik ve en özgürlükçü vizyonları çok çok aşacak ölçüde bir özgürlüğe imkan veren toplumlar bahşetme yeterliğine sahip olduğu bir çağda yaşadığımızı da vurgulamam gerekiyor.” diye⁴ eklemede bulunarak, “insanlığın kurtuluşu”nun mümkün ve kazanılabilir olduğuna dair toplumsal dayanakların da bu çağ tarafından olgunlaşmış halleriyle içerildiğini işaret etmeye çalışır.
Ne var ki, “Ekolojik Toplum” teorisyeni için bu toplumsal dayanak(lar) artık Marx ve Marksizm’de olduğu üzere proletaryanın sınıf “kimliği”nde temsili mümkün olmaktan çıkmış, ve her kesimden toplum öğelerinin kapitalizm koşullarındaki “komünal” toplulukları olarak belirmişlerdir. Onların “özne”liği kapitalizm ile doğa arasındaki çelişki tarafından belirlenmiştir; ve “ekolojik kriz”in bu özneleri “sosyal radikal” ve “toplumsal ekolojist” devrimciler olarak, geçmiş kuşakların bıraktıkları “kuramsal, örgütsel ve siyasal zenginlik”ten yeni bir toplumsal hareket “yaratma” yoluyla geleceğin toplumunu inşa edeceklerdir. Sosyal hareket ile bilinç ve örgüt sorunu böylece, Boockhin’de idealist bir tarzda birbiriyle ilişkilendirilir ve bu idealist-metafizik felsefi anlayış onun kapitalizm koşulları ve burjuva devlet sistemi içinde “komünalizm inşaası” projesinde daha belirgin biçimiyle dile gelir.
Boockhin, toplumsal gelişmenin tarihsel anlamı ve gelişme yasalarını tek yanlı ya da esas olarak iradi-idealist bir yoruma tabi tutar. Kapitalist dünyanın günümüzdeki “panoroması”nı çizip-irdelediği ve “geleceğin devrimi”ne dair yapılması gerekenlerden söz ettiği makalesinin daha ilk paragraflarından başlayarak bu görüş açısı dikkat çekici şekilde öne çıkar. İdeolog, kapitalizmin sadece insan soyu için değil doğal dünya açısından da barbarca ve yıkıcı sonuçlarını, insanın, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi temeli üzerinde kendi tarihini kendinin yapması gerçekliğini ağırlıklı olarak olumsuz yönde yorumlamak üzere dayanak edinmiştir.
“Dolayısıyla” diyor Bookchin, “önümüzde iki yol var: ya ‘tarihin sonu’ denen ve ardışık bir dizi banal/anlamsız olayın hakiki ilerlemenin yerini aldığı bir yolu takip edeceğiz, ya da bizi gerçek anlamda tarih yapmaya götüren, insanlığın ussal bir dünya doğrultusunda hakiki bir ilerleme kaydettiği bir yolu tutacağız. Tarihin kadastrofik bir nükleer silinişe maruz kalması olasılığı da dahil olmak üzere rezilce bir son ile tarihin ince estetik beğeniyle işlenmiş bir çerçevede özgürce, maddi bolluk içerisinde yaşayan bir toplumun ussal gerçekleştirimi arasında bir tercih yapmak durumundayız.”⁵
“Ya”-“ya da” ikilemleriyle tehlikelere dikkat çekerken Boockhin’in tercih ettiğinin, “tarihin gerçek ve doğru bir şekilde vuku bulacağı bir yolda insanlığın gerçek anlamda akılcı bir dünyaya doğru ilerlediği bir patikadan” geçilmesi olduğu açıktır. Buna rağmen, tarihin “gerçek ve doğru bir şekilde vuku bulması”, ya da “insanlığın ussal bir dünya doğrultusunda hakiki bir ilerleme kaydettiği bir yolu” tutması ile insan eylemi ve tercihi arasındaki bağın, tercih merkezli bir yorumu yine de sorunludur.
Toplumsal hareketin ilerlediği ve ilerleyeceği yol ile, bununla da bağlı olmak üzere “akılcı bir dünyaya doğru” ve insan türü-soyu ile birlikte doğanın canlı yaşam için daha yaşanılır olması için gerekli fail olarak insan ve eylemi ne salt “tercih” ile koşullu ne de günümüz toplumundan söz edildiğinde kapitalizmin temel çelişkisi (emek-sermaye) tarafından belirlenen sınıf mücadelelerinden bağımsızdır. Toplumsal ve doğasal gelişmelere olduğu kadar insan-doğa ilişkisine de bilim ve aklın ışığında bakabilen tekil insanların “tarihin nükleer olarak yok edildiği bir felaketi içeren alçakça bir son ile tarihin akılcı olarak yerine getirileceği estetik güdülerle inşa edilmiş özgür ve bereketli toplum arasında” bir tercih yapma konumundan ve sorumluluğundan söz edilebilse dahi, toplumsal “gidişat”ın yönünün yalnızca bu türden tercih edişlere bağlı olmayacağı açıktır.
Toplumsal tarihin evrimi ve yeni bir toplumun kuruluşunu asıl belirleyici unsurundan, sınıf mücadelesinden onun önemini yitirmekte olduğu varsayımıyla soyut gösteren Bookchin ise, hangi yolun ve neyin tercih edileceğine, yani bilinç sorununa öndelik atfetmektedir. Bu görüş açısının sorunu “ülküsel”; etik ve yazarın deyişiyle “içsel” etkenlerden sözetmesi değil, bunları toplumsal etkenlerinden soyutmuş gibi öne çıkarmış olmasıdır.
Bookchin’in bu tehdit algı ve uyarısı, karşı karşıya bulunulan sorunların farkında olan bir aydının duyarlığı çerçevesinde değerlendirildiğinde onun, tutum ve eylemiyle toplumsal harekette belli bir rol oynayan örgütlü siyasal güçlerin bu tutum, eylem ve politikalarının hangi türden olurlarsa, insan(lık) için daha yararlı bir işlev görebileceğine dair yön gösterici sorumlulukla hareket ettiğine yorumlanabilir.
Şu kadarı açık ve anlaşılırdır: toplumsal insan, mevcut burjuva koşullarının ve buna kaynak oluşturan emek gücü sömürüsünün devamı yönünde ya da ona karşı bir mücadele içinde yer alma kararı için bir yol ayrımına gelmiş ve bunun farkında ise, onun farkındalığı etkinliğinin yönü açısından belirli bir işlev gösterecek; bu bilinçli insan etkinliği, nesnel gelişmelerin yönüyle uyumlu ya da zıt bir role sahip olacak; bu da, kuşku yoktur ki, sonraki gelişmeler üzerinde belirli etkide bulunacaktır.
Maddi yaşamı üretimi ve yeniden üretiminin kuşaktan kuşağa devredilen birikimi-zenginliğiyle birlikte insanın içinde bulunduğu koşulların ve ilişkilerin (toplumsal üretim ilişkileri) etkisinden azade olmaksızın kendi tarihini kendisinin yapmasında, eyleminde ve gidilecek yolun belirlenmesinde, bilinç, evet, önemli bir işleve sahiptir. Kör karanlıkta ışıksız yürümek, istenecek bir durum değildir. İnsan bireyi, topluluğu ve sınıflarının kendi durumu-konumu ve kurtuluşunun bilinciyle hareketi açıktır ki, yarattığı ve yaratacağı toplumsal dünyasının “nasıl”lığına yanıt için önem gösterir.
Bu, sadece tercih etme-etmeme sorunu olarak alınamaz. İnsanı, “şu yolda yürümeliyim” düşüncesine yönelten ve bir “yol tercihi”/ayrımına zorlayan neden ve etkenlerden soyutlanmış bir karar anı ya da ikilemler arası tercih durumundan, ancak düşünsel süreçleri maddi olgulardan koparanlar söz edebilir.
Diğer yandan, şu ya da bu insanın –veya insan topluluklarının– çoğu kez birbiriyle zıt ve çelişkiye düşüren kuşatılmışlıklar içinde, bazen tercih edemeyecekleri yollara girdikleri de bilinen bir durumdur. Edimlerinin düşünüp-taşınarak gerçekleştirildiği; eylemlerinin beyinlerinde şekillenen düşünceyle bağlı olduğu doğru olmakla birlikte, örnek olsun işçilerin kapitalist sömürü düzenine karşı mücadelelerini ya da burjuvazinin ideolojik-politik etkisi altında kendi sınıfının çıkarlarına aykırı tutum ve düşünceler içinde oluşlarını sadece bir “tercih” durumuna, seçiciliğe bağlamak, bu tercihin etkenlerini gözetmemek olur.
Sömüren-sömürülen ilişkisinin –Bookchin bu ilişkiyi reddetmez– belirlediği kapitalist toplumun yerine yeni ve sömürüsüz-sınıfsız bir toplumun kuruluşu her şeyden önce sömürülüp ezilen sınıf ve kesimlerle sömürücü azınlık sınıf arasında, üretim sürecinde, değişim değeri üretimiyle bağlı olarak ücret-kâr kavgası üzerinden gelişen bir mücadele içinde, proletaryanın içinde tutulduğu ya da bulunduğu durumun kapitalizmden bağımsız olmadığını hissetmesi –tohum halindeki bilinç, sınıf iç güdüsü vb.– ve onu değiştirme gerekliliği ve zorunluluğunun bilinciyle hareketine bağlıdır.
Bookchin, toplumsal hareketi değil de tercih etmeyi, yani bilinç unsurunu öne çıkarırken, toplumsal hareketin evrimi ve karşıtların mücadelesi içinde çelişkilerin farkına varan insanların, kendilerinden yana tutum geliştirmelerini, bilinç ağırlıklı bir tercih durumuyla koşulluyor. Bu bakış açısı yapılacak iş ve seçilecek yolun “tercihi”ni “içten gelme” gibi bir tür ahlaki-duygusal kategoriyle bağlamakla da dikkat çekiyor.
Şurası açıktır; insanların herbiri, “bilinçli olarak istedikleri kendi amaçlarını izleyerek” kendi tarihlerinin şekillenmesinde rol oynarlar. İradeleri –ki toplumsal bakımdan alındığında söz konusu olan sayısız bireyin iradesidir ve bunlar her zaman aynı doğrultuda etkinlik göstermez, bireyler ve sınıflar bazında karşıt çıkarlara bağlı olarak farklı yönlere yönelebilir– kuşku yoktur ki, dış dünyadan, toplumsal ilişki ve koşullardan algılamalarının ürünü olarak düşünmeleriyle bağlıdır.
Ama işte tam da burada, algıyı, düşünmeyi ve hareketi; istek, heves ve “tercih”i, bunun etkeni tüm dış araç, nesne ve ilişkilerle birlikte değerlendirmek gerekir. Bookchin ise, insanın-insan soyunun varolan dünyadan hareketle daha iyi bir dünya yaratma ya da daha iyi bir dünyada yaşama çabasını bir “karar verme” sorununa indirgiyor ve, “bunu nasıl yapacağımıza dair tercih”in “bizim içimizden gelme”si istemiyle bağlayarak, insanın içinde hareket ettiği-edeceği maddi koşullar ile karar ve tercihleri arasındaki ilişkiyi salt ahlaki öğeler üzerinden kurgulamaya yöneliyor.
Yineleyerek söylersek, mücadele isteği ve kararlılığı, mücadelenin ya da yapılacak herhangi işin yetenekle yürütülmesi birey veya daha çoğul kesimler açısından istenen bir davranış olmakla birlikte mücadeleye yönelten istek, duygu ve düşünüş yaşamın üretimi için yürütülen çalışma içinde tutulan yerle; toplumsal koşullar ve ilişkilerle bağlıdır ve esas olarak bunlar tarafından şekillendirilir. “İçimizden gelme” bir tür duygu belirtimi olarak belli anlam ifade eder, ancak Bookchin’de olduğu üzere “daha iyi bir toplumu yaratma kararımız ve bunu nasıl yapacağımıza dair tercihimiz”in toplumsal ilişkilerle bağını anlamsızlaştırmaz ve örtmez. Bookchin, dünyamızı “salt kendi türümüze ait akıl, düşünüm ve söylem’in kanunlarına göre –bilinçle– yaratmak zorundayız” derken de aynı şekilde subjektif idealizmin sınırları içindedir.⁶
GELİŞMELERİN TEK YANLI-İDEALİST YORUMU VE BOOKCHİN’İN DÜŞ KIRIKLIĞI
Michael Caplan’a yazdığı uzunca mektubunda Boockhin, “…Benim toplumsal ekolojiyi geliştirmemde asli olan şey bizzat sosyalist kuramın kendisinde gelişen krizdir (katı sıradan Marksist veya anarşist çerçevede-veya en kapsayıcı deyişi kullanırsak: proletarya sosyalizmi-çözülemez olduğuna inandığım bir kriz)” diye, içine girdiği yola dair gerekçe açıklamasında bulunur.
Kapitalizmin “can çekişmekte” olduğuna dair belirleme ve beklentilerin “dayanaksızlığı ve geçersizliği”nin İkinci Dünya Savaşı sonrasının gelişmeleri ve kapitalizmin istikrarlı devasa büyümesi tarafından açığa çıkarılarak kanıtlandığını ileri süren Boockhin‘e göre, “O zaman hiçbir şey, faşizmin Avrupa genelinde tırmanmakta olduğu, proleter sosyalist ideolojinin zayıfladığı ve bir bozgunla karşı karşıya olduğu olgularına bakmaksızın, burjuva toplumunun ‘son günleri‘ne tanıklık ettiğimiz vahiysel inancından daha açık gözükmüyor” olmasına; ve “İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, çatışmanın sosyalist devrimlerle biteceği konusunda” hiçbir şüphe bırakmamasına karşın, iktisadi-sosyal gelişmeler bu öngörü ve beklentileri boşa çıkaracak yönde gerçekleşmiştir!
“Bize göre” diyor Boockhin, “sosyalizmin zaferi kesindi, çünkü başarılı proletarya devrimleri üretmeksizin özellikle Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’na damgasını vuran kitlesel bir boğazlanmadan geçeceği anlaşılamaz bir şeydi. İşçi sınıfının başarısız olmasının tek alternatifi barbarlıktı….Troçki gibi bir adama göre, eğer dünyada barbarlık kurulursa, bizlerin Marksizmin sunduğu tüm beklentileri gözden geçirmemiz ve tarihsel olarak yeni bir ideolojik perspektif kabul etmemiz gerekecekti.”
Savaş sonrası gelişmeler karşısındaki hayal kırıklığını da belirtmek üzere Bookchin, ama diyor; “Savaştan ne sosyalizm ne de faşizm ortaya çıktı, bizi hayrete düşürerek –Batı Avrupa’nın çoğunda ve Birleşik Devletler’deki refah devleti ve ‘burjuva demokrasisi‘ uzantısıyla birlikte– liberal kapitalizm ortaya çıktı. Aslında, ‘soğuk savaş’ın toplumsal sorunların düşünülmesi için bir çerçeve sağlaması –kitlelerin elli yıl boyunca sıkı sıkıya tutunduğu bir çerçeve– tarihsel anlamında, kapitalizm kendisini istikrara kavuşturdu. Kapitalizm, kısacası, bırakın herhangi bir toplumsal krizi bir yana, herhangi büyük bir ekonomik krizden kaçınacak ölçüde kendisini istikrarlaştırmayı başardı”⁷
Gençliğinde “iyi bir marksist eğitim”den geçtiğini ve Sovyet Devrimi başta olmak üzere Avrupa’daki devrimci mücadeleler pratiğinin deneyimlerine sahip olduğunu belirterek teorik birikim ve pratik deneyimine dair bir tür güvenilir-bilge kişi resmi de vermek isteyen Murray Bookchin’in, Marx, Engels ve Lenin başta olmak üzere Marksist teorisyenlerin toplum analizine ve sınıf mücadelesine dayalı devrim anlayışına getirdiği itirazın başlıca bir diğer gerekçesi, proletaryanın günümüz kapitalizmi koşullarındaki nesnel sınıf olarak varlığı ve kendisi için mücadelesi üzerinden, ancak durumu ve mücadelesinin olumsuzlanmasıyla oluşturulmuştur.⁸
Bookchin’den okuyalım: “Son olarak, proletarya, yalnızca sayısal olarak değil, aynı zamanda bilinç olarak da önemini büyük ölçüde kaybetti (Marx’ın tüm beklentilerinin aksine). İşçiler sınıf kimliği anlayışını kaybetmeye, hatta kendilerini mülk sahibi olarak görmeye başladılar, ve [bu] onların toplumsal beklentilerini önemli ölçüde değiştirdi. Ev sahipliği, arazi, araba satın almak ve en önemlisi de hisse senedi sahibi olmak artık olağan hale gelmişti. İşçi çocuklarının kolejlere ve üniversitelere gitmesi, veya en azından [diploma gerektiren] mesleklere girmesi veyahut da kendi işletmelerini kurması bekleniyordu. Sınıf dayanışması o kadar zayıflamıştı ki, bir zamanların azimli proletaryası muhafazakar partilere oy vermeye başlamış, çevresel koruma, toplumsal cinsiyet eşitliği, yoksullaştırılmış ülkelerden dış göç, etik eşitlik ve benzeri konulara karşı çıkmakta gericilerle işbirliği yapıyordu. Oylarını, Rus Devrimi’nin Batı Avrupa’daki somut ifadesi olarak görülen Fransız Komünistlerine veren Paris’in ünlü savaş öncesi 1940’ının ‘kızıl kuşağı’, kendisini çoğunlukla çoşkuyla Fransız gericiliğinin neo-faşizmi olan Jean Marie Le Pen için oy verirken bulacaktı.”
Bu doğrultudaki iddiaların birbiri ardına sıralanmasıyla devam edip giden söz konusu mektuptaki görüşlerini Bookchin, “Geleceğin Devrimi” derlemesi içindeki makalelerinde daha ayrıntılı şekilde yineleyerek sürdürüyor. M. Bookchin’in, bu makalelerinde “Marks’ın toplumsal yaşam-döngüsü kuramlarından kaynaklanan tüm beklentilerin aksine” diyerek sıraladığı gerekçelerin hemen tümü, kapitalizmin, büyümesini sınırsızca sürdüren ve sürdürecek olan “çöküşsüz”-“çürümesiz” bir sistem olarak gösterilmesi üzerinden oluşturulmuşlardır.
Bu iddiaların başlıca özelliği ve ortak noktası, kapitalizme içkin kimi gelişmelerin neredeyse tümüyle yeni ortaya çıkmış olgular olarak gösterilmesine dayandırılmış olmalarıdır. Bookchin’in kapitalizm irdelemesi nicel büyüklüklere denk düşen kimi gelişmeler üzerine oturtulmuş ve bu da toplumsal yasaların bulanıklaştırılıp hatta esasları bakımından reddi için kullanılmıştır.⁹
Bookchin, evet, bütün bir toplumu “yeniden yapılandırma”dan yanadır; toplumun “gerçek anlamda nefes alması”nın “köklü yapısal değişiklikler”den geçtiğini düşünmektedir; “rekabetin yerine işbirliği, kâr güdüsüyle hareket etmenin yerine ortak ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler”in geçirilmesini savunmaktadır.¹⁰ Ancak bütün bunların gerçekleşmesi ya da gerçekleştirilmesi için yapılması gerekenler ya da izlenecek yol onun projesinde sınıf mücadelesi aracıyla değil ekolojik sorunların toplumsal ortak uğraşı haline getirilmesi üzerinden programlanmıştır.
“Sınıf mücadeleleri”nin “hala varlığını sürdürdüğünü” ve Marksist sınıf analizinin de “tolere edilmesi imkansız olan mevcut toplumsal düzenle ilgili eşitsizlikleri açığa çıkar”dığını söyleyen Bookchin’e göre, bu mücadeleler “sınıf savaşımı eşiğinin çok çok ötesinde gerçekleşiyor” oldukları ve “ekonomizme aşırı biçimde odaklanıp” ekolojik meselelere ve “vizyonlar”a yeterli duyarlılığı göstermedikleri için ya da bu sonuncusunun eklentisi haline geldiklerinden buradan “ilerlenemez”!
Bookchin‘in, Marksizm eleştirmeni sol liberal-liberal demokrat teorisyenlerin vargılarını da yineleyerek, ve fakat o sınırları da “aşmak” üzere, oluşturduğunu belirttiği “yeni ideolojik perspektif” ve “yeni toplumsal proje”sinin en çarpıcı özeliği kapitalizmi temel ve sınır alması; burjuva sistemini “ekolojik demokratik devrimle aşma” iddiasının –o, yeni bir aşma kuramı oluşturduğu iddiasındadır– kapitalizm sınırlarına hapsolmasıdır.
Bookchin, 20.yüzyıl başındaki gelişmeleri olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmeleri de tek yanlı ve kaba materyalist bir irdelemeye tabi tutarak bir tür “düz mantık yürütme” yöntemiyle “Ekolojik Devrim Kuramı” oluşturmaya girişmiştir. Geçmiş kuşakların mücadele deneyiminin dersleri onun kuramında,“bizden öncekilerin yaptığı korkunç hatalardan kaçınmak ve insanlığı geçmişteki başarısız devrimlerin korkunç musibetlerinden uzak tutmak” adına tek yanlı bir olumsuzlamayla, gerçekleşmiş devrimlerin ve mücadelelerin, –onlar kapitalizmin toptan yıkımına ve çöküp gitmesine yol açamadılar diye– asıl olarak reddine malzeme oluşturacak şekilde kullanıma sürülmüştür.
Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği dünya koşullarının, Avrupa ülkeleri başta olmak üzere çok sayıdaki ülkenin proletarya ve ezilen ulus ve halkların başkaldırılarına sahne olmasının yol açtığı devrimci çoşkunluğu; ve bu somut sosyal-siyasal gelişmelerin işaret ettiği devrimci durumu gözardı eden bir anlayışın ürünü olarak, kapitalizm devasa gelişme gösterdi, “çöküş gerçekleşmedi”; –“çürüyen emperyalizm tespiti yanlıştı” sonucuna ulaşan Bookchin, işçi sınıfının Avrupa ve Amerika kıtalarında giriştiği mücadeleleri ve bu mücadelelerin bir devrimle sonuçlanmasını önlemek üzere kapitalist devletlerin kaçınamadıkları sosyal-reformist uygulamaları; İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya koşullarını ve sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde tasfiye ediliş sürecini aynı tek yanlı bakış açısıyla yorumluyor; ulusal kurtuluş savaşlarının ulaştığı düzeyi, Çin ve Arnavutluk gibi ülkelerde kazanılan zaferleri, faşizmin dünyayı kana bulamasına son verilmesinin evrensel değerini azımsıyor; “liberal kapitalizm”in büyüklüğü karşısında ümitsizliğe kapılarak, proleter devrimler başta olmak üzere toplumsal değişimin Marksist yorumunun “geçersizleştiğine” hükmediyor!
Birinci Dünya Savaşı’nın “sosyalist devrimler ortasında sona erdi”ğini söylemesine; Rusya’da –“görünürde” diye aslında öyle olmadığını ima etse de–, proletarya iktidarının farkında olmasına; Almanya’da üç yıllık devrimci ayaklanma döneminin ve yine Macaristan’da ve diğer çeşitli ülkelerde birçok ayaklanmanın yaşandığını bilmesine; ve bütün bunlarla birlikte diğer çeşitli gelişmelerin Lenin tarafından işaret edildiği üzere kapitalizmi/kapitalist emperyalizmi “can çekişen” bir duruma sürüklemekte olduğu yönündeki görüşünü desteklediği konusunda, en azından sürecin başlarında umudunu koruyan Bookchin, sonraki süreçte yaşananları abartılı ve tek yanlı bir asıl kıstas haline getirerek “Lenin’in tahminleri, sosyalist devrimler vaadiyle birlikte, yirminci yüzyılda gerçekleşmedi. Aslında yirminci yüzyılın ortasından itibaren gerçekleşen şey çok farklı bir gelişmeydi”¹¹ tespitiyle “proletarya neden öngörülen devrimi yapmakta başarısız oldu?” sorusu eşliğinde, gelişmeleri ve mücadeleyi zikzaksız bir ilerleme yönünde mutlaklaştıran görüş açısıyla ve uluslararası alandaki güç ilişkilerinin proletarya ve emekçiler aleyhine bir rotaya girmesinden hareketle Marx’ın görüş ve öngörülerinin “tuzla buz olduğu” saplantısına kapılabilmiştir.
Bookchin’in savaş sonrası dönemi sosyalizmsiz ve faşizmsiz göstermesi dünya gerçekliğiyle bağdaşmıyor. Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist kuruluşun 1950’lerin ortalarına dek süren gerçekliğine çıkardığı inkar bir yana, Doğu Avrupa’daki halk cumhuriyetlerinin varlığıyla Çin ve Arnavutluk’ta gerçekleştirilen devrimler de onun için kapitalizme vurulmuş darbeler kapsamına girmiyor!
Kapitalizmin “toplum üzerindeki hakimiyeti”nin derinleşmesinden söz ederken de o, egemen üretim biçiminin, çelişkilerine ve gelişmesinin karşıt etkenlerine tek yanlı bir yaklaşım içindedir. Boockhin’in bu yaklaşımı onu, NATO’nun oluşturulması, Kore’ye saldırı, Vietnam’ın işgali, Cezayir’de sömürgeci hakimiyetin sürdürülmesi için baş vurulan katliamlar, S. Birliği’ni kuşatmaya yönelik emperyalist ittifak ve CENTO türü uluslararası örgütlenmeler, İspanya, Filipinler, İran, Arjantin, Yunanistan, Şili askeri faşist yönetimleri altındaki vahşetler, Endonezya’da bir ay içinde 500 bin kişinin katledilmesi vb. gibi çok sayıdaki burjuva barbarlık göstergelerini, kapitalist istikrar bağlamında nereye koyacağından geri tutmuştur.
Bu tek yanlı bakış açısından hareketle Bookchin, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ulusal kurtuluş savaşlarının ulaştığı düzeyi, Çin ve Arnavutluk gibi ülkelerde kazanılan zaferleri, faşizmin dünyayı kana bulamasına son verilmesinin evrensel değerini görmezden gelebilmiş, ve “liberal kapitalizm”in büyüklüğü karşısında ümitsizliğe kapılmıştır.
Bookchin’de olgular, bütünsellikleri içinde değil, birbirleriyle zıtlıkları veya uyumlu oluşlarından bağımsız olarak farklılıkları gözetilerek de değil, bir bölümüyle sınırlı tutularak, tek yanlı kaba –materyalist– bir mantıkla irdelenme konusu olmuşlar; aralarından seçilmişleri Marksizm’e reddiyenin dayanağı olarak gösterilmiş; deyiş uygunsa ideolojik istismarın malzemesi olarak kullanılmışlardır.
Bookchin, dünyanın çeşitli ülkelerinde (İran, Endonezya, Şili, Arjantin, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Filipinler, vd.) savaş sonrası on yıllarda hüküm süren ve başlıca destekçisi ve koruyucusu ABD emperyalizmi olan barbar faşist yönetimleri “faşizm ile ilgisiz” göstermekle kalmıyor, liberal kapitalizm olarak nitelediği Avrupa ve ABD kapitalizmini (emperyalist kapitalizm), giriştiği yağma savaşları, işgaller, kaynakların zor yoluyla gaspı gibi “kötülükler”den azade gösteren bir görüş açısından ve büyüme başarılarını öne çıkararak, –bunların nasıl sağlandığını atlayarak– gelişmenin tümü yerine ikame ediyor.
Avrupa ve Amerikan kapitalizminde görüp-gördüğü onun “istikrarı”; “istikrarlı büyümesi”dir. Boockhin tarafından tarif edilen kapitalizmin dünya gerçekliğinde, kapitalist istikrara, büyümeye ve burjuvazinin artan olanaklarına bir hayli geniş yer verilmişken, uluslararası sermaye ve emperyalist gericiliğin dünya halklarına saldırılarıyla buna karşı mücadelelerin yer bulmamış olması ya da esas olarak “ekolojik sorun” bağlantılı saldırı ve eylemlerle sınırlı gösterilmesi dikkat çeken noktalardan biridir.
Sınıf mücadelesinin proletarya ve emekçiler aleyhine sonuçlarından hareketle o, karşıt sınıflar arasındaki mücadelenin örnek olsun 1980’li yıllarda üretimin ve işin “yeniden yapılandırılması” uygulamalarının işçi sınıfı hareketinin geriye püskürtülmüş olmasında oynadığı rolü dahi kapitalizm lehine yoruma tabi tutabilmiştir.
Bookchin’in kapitalist krizleri irdeleme tarzı da, bütün öteki sorunları ele alışında olduğu gibi, kaba materyalist bir bakış açısıyla maluldur. Kapitalizmin hala yıkılmamış olması ya da kapitalist iktisadi büyümeyi o, bu üretim tarzı ve sisteminin istikrarlı ve krizsiz olmasının göstergesi saymış; istikrar ve istikrarsızlığı; büyüme ve durgunluğu –ya da düşüşü–; savaş ve barışı (kapitalizm koşullarında bir tür “mola dönemi”) kapitalist üretim sisteminin ‘olgusal özellikleri’ olarak alan bütünlüklü bir irdelemesini başaramamış ya da bundan uzak durmuştur.
Bookchin, kapitalizmin Marx tarafından ortaya konan temel-niteliklerinin değişime uğrayıp Marksist dünya görüşünün “geçersizleştiğini gösterdiğini” iddia ederken sıraladığı gerekçeleriyle, ayrıca kötü ünlü bir çarpıtıcı da olmuştur. Caplan’a mektup’ta dile gelen ve “Komünalizm Projesi”nde ya da diğer makalelerde “açımlanan” ‘akıl yürütme’lerin gösterdiği, sorunları ele alış ve düşünüş tarzıyla, sınıfsal-toplumsal hareketin diyalektiğine dair materyalist ve bilimsel yaklaşım ve yönelişi ciddi şekilde sorunlu bir ideoloğun gelişmeleri tek yanlı, kaba materyalist bir görüş açısından yorumlarıyla hayal kırıklıklarının teorik dayanağa dönüşümüdür!
Bookchin, kapitalist “bütün”e niteliğini veren olgusal gerçekliği, emek-sermaye çelişkisini ve başlıca sınıfların ilişkilerini, –onları etkileyen çok çeşitli faktörleri önemsiz göstererek–, tek yanlı ele alıyor, buradan da kapitalizm ve burjuvazinin sınırsız olanakları ve gücü sonucuna varıyor. Bookchin’in tarif ettiği kapitalizm krizsiz ve giderek işçisizdir! İşçiler küçükburjuvalaşmakta ve artık kendileri için sınıf olma güdüsü ve bilinciyle hareketten uzaklaşmaktadırlar.
Bookchin, “geleneksel sosyalizmin ekonomizme aşırı biçimde odaklanması” iddiasını ileri sürerek işçilerin kendilerini “makinelerin bir parçası ya da fabrika mukimleri, hatta ‘tarihin birer gereci’ olarak görme”yip, “yaşayan insanlar olarak gördüklerini”, onların da diğer insanlar gibi anne-baba olarak, “rüyaları ve hülyaları olan insanlar olarak, sadece sendikaların değil toplulukların da üyeleri olarak görmekte”¹² olduklarını söz konusu ediyor; kaba ve yüzeysel bir görüş açısıyla Marksistlerin düşüncesinde işçilerin neredeyse “insan olmaktan çıktığı” izlenimi yaratmak istiyor.
Onun teorisinde, emek gücü sömürüsüne ne olduğu ya da bu alanda ne gibi değişimlerin gerçekleştiği, –bu konu ideolog için özel bir irdelemeyi gerektirmeyecek ve üstü çizilebilecek denli önemsizleşmiş olmalı– bugünün kapitalizmi için de bu temel belirleyen olmasına rağmen, analiz dışı tutulmuş, konjönktürel gelişmeler, ya da zaten varolması ve etkilemesi kaçınılmazlık gösteren ve fakat ancak mücadele içinde değiştirilebilir/değişebilir olan bazı gelişme ve davranış türleri öne alınarak proletaryanın devrimci sınıf misyonu ve eylemine olmazlık çıkarılmıştır. Bu düşünce tarzı Boockhin’de sistematiktir! Böyle olduğu, bugünün kapitalist dünyasını resmederek bu durumda yapılması gerektiğine inandığını belirttiği mücadele tarzı ve örgüt biçimi dahil olmak üzere programatik belirlemelerine yön veren görüş açısı tarafından da teyid edilir.
Bookchin, önemli bir tarihsel dönemin uluslararası gelişmelerinin tek yanlı bir kaba yorumu üzerinden işçi sınıfının kapitalist üretim sistemi içindeki nesnel konumu ve rolünü, son on yılların burjuvazi yararına gelişmelerinin mekanik yorumuyla azımsayarak önemsiz bir ayrıntı derekesine düşürmeye girişmiş; “yeni kuram”ını bu “var ama belirleyici bir yere sahip değil” tezine dayandırmıştır. Proleter sınıf mücadelesine “olmazlık” etiketi yazarken, öznel etkenleri öne çıkarmış; sınıf mücadelesinin düşük düzeyinden ve işçi sınıfı ile siyasal partilerinin politikalarındaki hatalardan hareketle, sınıfın sınıf olarak varolmasının bir tür reddine ulaşmıştır!
Oysa, toplumsal gelişmenin ortaya çıkardığı farklı ve yeni durumların güçler arası ilişkilerde yol açtığı değişikliklerin, sınıf mücadelesinin seyrinde görülen kırılganlık ve zikzakların, herhangi mücadele biçim ve örgütü açısından göz önünde tutulması gereği ile, bu değişimlerin kişi, grup ya da siyasal partilerin “beklentileri”yle uygunluk göstermeyen bir yönde gerçekleşmesinin toplumsal hareket ve sınıf mücadelesi yasalarının reddi için dayanak edinilmesi büyük farklılıklar gösterir. Bookchin’in materyalizmi mekanik; düşünce tarzı idealisttir.
KAPİTALİZMİ TARİHSELLİK DIŞINA ATAN BİR KAPİTALİZM ANLAYIŞI
“Hükmünü sürdüren kapitalist düzenin gelişiminde nerede durduğumuzu tam bir açıklıkla anlamamız, ortadaki toplumsal sorunları kavramamız ve onları yeni bir hareketin programı içerisinde çözüme kavuşturmamız gerekiyor” diye, nesnel durum bağlantılı politika zorunluluğuna işaret ederken, kapitalizmi, “tarihin gördüğü en dinamik toplum” olarak tarif eder ve onun “tanımı gereği, satılmak ve kâr elde edilmek üzere üretilen nesnelerin her yere yayıldığı ve beşeri ilişkilerin büyük bir bölümünü dolaşımladığı bir meta mübadelesi sistemi olarak kalaca”ğını söylerken, ya da kapitalizmin “aynı zamanda bir hayli değişken bir sistem” olarak “rakiplerinin aleyhine olacak şekilde” “büyüme” ve “sürekli değişim” zorunluluğuyla malul olduğuna dikkat çekerken Murray Bookchin, kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim ilişkilerinin bazı önemli ve temel özelliklerine işaret etmiş olur.
O hatta, Komünist Manifesto’ya atıfta bulunarak orada Marx ve Engels’in, “kapitalizmin başardığı büyük işler”den söz ettiklerini belirtmekten de kaçınmaz. Bu değinilerinin sonucu olarak onun öne çıkardığı ise, “Marx ve Engels’in kapitalizm ‘olgunlaştığında‘ egemen hale geleceği yönünde tahmin yürüttükleri o bir hayli basitleştirilmiş iki sınıflı yapı”nın –“burjuvazi ve proletarya”nın– “bir yeniden dizilim süreci içerisinde” olduklarıdır. Ona göre, bu “yeniden dizilim” nedeniyle “emek ile sermaye arasındaki çatışma asla ortadan kalkmış olmasa da geçmişte taşıdığı o kuşatıcı önemi yitirmiş durumdadır.”¹³ Bookchin, bu durumu, bugünkü kapitalizmin “en çarpıcı özelliklerinden biri” olarak görür.
Murray Bookchin, evet iktisadi sömürünün ve sınıf mücadelesinin “varlığını sürdürmesi”nden de söz etmektedir. Bu söz edişler görünürde ve yüzeysel bir bakış açısından aynı zamanda ‘yerli yerinde’dirler! Kapitalizm durağan değil değişkendir. Büyüme ve değişim onun özellikleri arasındadır. Onun “sadece tek bir biçimde devamlı olarak kalmayacağı, her zaman temel sosyal ilişkilerden doğan kurumları dönüştürmek zorunda olacağı” doğrudur.
Sermaye ve meta hareketinin uluslararası boyutları yüzelli yıl öncesiyle, hatta elli yıl öncesiyle kıyaslandığında çok daha yüksek düzeye ulaşmıştır. Kapitalizm “sadece yeni teknolojiler değil, aynı zamanda küçük dükkanlar, fabrikalar, büyük atölyeler ile sınai ve ticari kompleksler gibi çeşitli iktisadi ve toplumsal yapılar da” yaratmıştır. Kapitalizm, “gerçekten de özellikle gezegenin çehresini değiştirebilecek iklim değişikliklerine” yol açmış, “küresel boyutta oligarşik kurumlar yaratarak” merkezi tahakküm gücünü artırmıştır!
Bookchin geçiştirse de, bunlara eklenecek hayli fazla miktarda başka gelişme belirtileri ya da olgusal gerçekliklerden de sözedilebilir. Makinenin yetkinleştirilmesi, ileri teknoloji uygulanmasıyla üretim ve emek verimliliğinin artırılmasına bağlı olarak sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi; sermayenin daha az kişinin elinde birikmesi bugün çok daha fazla belirginlik kazanmıştır. Dünyanın en zengin ilk üç “iş adamı”nın sermayesi, en yoksul 48 ülkenin toplam gayrı safi milli hasılasından daha fazladır. İlk 8 en gelişmiş ülke 50 trilyon dolar civarında milli gelir toplamına sahip olacak kadar dünyayı yağmalayacak konum kazanmışlardır.
Bono, hisse senedi, devlet tahvili alım-satımı üzerinden onlarca trilyon dolarlık rant elde edilmektedir. Ülkeler ve bölgeler düzeyinde krizler daha kısa sürelerde patlak verir olmuşlardır. Mali sermaye ve tekellerin egemenliği koşullarında daha da acımasız hale gelen rekabete bağlı olarak tekel dışı küçük ve orta-alt burjuva kesimler üzerindeki baskı artmıştır. İşçi sınıfı, kent kır yoksulları daha yoğun baskı altındadırlar. 250 milyon civarında işçi issizdir. Buna rağmen, sınıf mücadelesindeki tutumuyla proletarya, geçmişin devrimci dönemleri ve yollarıyla kıyaslanırsa, daha geri bir tutum almaktadır.
Tüm bunlar güncel kapitalizmin gerçekliğine şu ya da bu yönüyle işaret ederler. Peki, gelişmenin bu yönüne Manifesto’dan Kapital’e Marx’ın kuramında işaret edilmemiş miydi? 1900’lerin başında Lenin, mali sermaye ve tekeller döneminin niteliksel özelliklerini ortaya koyarak “hızlı, dinamik-ve değişken” kapitalizmi teşhir etmemiş miydi?
Boockhin, değişim göstergeleri olarak sıraladıklarından hareketle eski devrimlerin ve devrimci teorilerin, kapitalizmin bu özelliklerini “dikkate almamış”-“görmemiş” ya da “önemsememiş” oldukları sonucuna vardığına göre, bu iddiasını doğrulayan, ve fakat Marx ve marksistler tarafından görülmeyen/görülemeyen ya da görülmek istenmeyen olgusal gerçekler var mıdır? Gerçek durumun ne olduğunu görmek için, Marx’ın kuramı ya da Marksizm yeterince uyarıcı ve yol göstericidir.
Murray Bookchin, Foucault, Negri, Althusser, Derida, Laclau gibi Marksizm eleştiricilerinin “değişti, değişiyor, görün!” vaveylasıyla işaret ettikleri “yeni kapitalizm gerçeği”ne ya da “gelişen-büyüyen kapitalizm”e ilişkin olarak tamı tamına 168 yıl önce Marx ve Engels şöyle diyorlardı:
“Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi var olamaz. … Üretimde sürekli dönüşüm, tüm toplumsal kesimlerin aralıksız sarsıntıya uğratılması, sonsuz güvensizlik ve hareket, burjuva döneminin tüm ötekilerden ayırt edici niteliğidir. Tüm yerleşmiş ilişkiler, doğurdukları eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta, yeni oluşanlarsa daha kemikleşemeden eskimektedir. Kalıcı ve duran ne varsa buharlaşıyor, kutsal diye ne varsa kutsallıktan düşüyor ve insanlar nihayet yaşam tavırlarına, karşılıklı ilişkilerine, ayılmış gözlerle bakmak zorunda kalıyorlar.
“Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması gerekiyor.
“Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. Üstelik yalnız maddi üretimde değil manevi üretimde de bu böyle. Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak mülk oluyor. Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil, pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta.
“Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. … Burjuvazi, tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor; uygarlık diye kendi uygarlığını ithal etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları. Tek kelimeyle, kendi istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine…”¹⁴
Kapitalizmin “dinamikliği”, gelişimi ve değişimi üzerine söylemiyle Bookchin, Manifesto’da işaret edilen iktisadi-sosyal gelişme doğrultusu, değişimin evet içsel dinamikleri, içerdiği çelişkiler ve uluslararası alanda neden olduğu “eskinin yıkımı” üzerinden yol açtığı sonuçlar hakkında “daha kapsamlı bir analiz” mi yapmıştır? Hayır, bunun olumlu bir yanıtı yoktur.
Burjuvazinin, kırı kent egemenliği altına soktuğunu, koskoca kentler yarattığını, üretim araçlarının, mülkiyetin ve nüfusun parçalılığını adım adım ortadan kaldırarak üretim araçlarını merkezleştirdiğini ve mülkiyeti giderek daha az sayıdaki kişinin ellerinde yoğunlaştırdığını; bununla bağlı olarak siyasal merkezleşmenin gerçekleştiğini belirten Marx ve Engels, nispeten kısa sayılabilecek bir zamanda, önceki kuşakların toplamından daha kitlesel ve daha muazzam üretici güçlerin kapitalizm koşullarında oluşturulduğuna dikkat çekerek şöyle devam ediyorlardı: “Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları —daha önceki hangi yüzyıl, toplumsal emeğin bağrında böylesine üretim güçlerinin yattığını sezmiştir!”
Üretim ve işin teknik yeniden örgütlenmesinin katettiği ileri düzey, üretim ve ticaretin uluslararasılaşması; makineleşmenin artırdığı emek gücü sirkülasyonu vb. üzerine Manifesto’daki ‘özet’, ve Kapital Ciltleri’nde, Grundrisse’de ve diğer temel eserlerde yapılmış olunan kapsamlı ve ayrıntılı irdelemeler dikkate alınmayarak ya da onların çarpıtılmasıyla oluşturulan oportünist kurgu ve söylemlerin aralarındaki nüansal farklılıklara karşın- hemen tümünün belirgin bir özelliği, işçi sınıfının, kendi tarihini yapma güç ve niteliğini yitirmiş olduğuna dair vurgu üzerinden şekillenmiş olmalarıdır.
Bookchin ya da onun düşüncesini-“projesini” öğreti olarak benimseyenlerin, kapitalizm gerçekliğine dair, onun değişim ve gelişme yönü ve olanaklarına dair, Manifesto’da işaret edilenlerin bugün daha ileriden gerçekleşmiş olması dışında, nesnel herhangi bir dayanakları esas olarak yoktur. Marksizm tarafından “gözetilmediği” ileri sürülen “ekolojik tahribat” ve proletarya ile burjuvazinin “yeni bir dizilimi” iddiası ise, kapitalist gelişmenin Marx ve Engels –daha sonra Lenin– tarafından işaret edilen yöndeki düzey farklılıkları ötesinde herhangi dayanak bulamaz.
Kâr için üretim olan kapitalist üretimde, doğanın fiziki-kimyasal ve biyolojik değişimi de, emek gücü sömürüsünü artıran yöntemlerin geliştirilmesi de değişim ve gelişmenin dinamikleri arasında görülür. Bookchin’in gözetmediği şudur: İşçi sınıfını mutlak olarak ne azaltmış ne de sanayi üretimi Avrupa ve ABD ile sınırlı kalmıştır. Aksini düşünmek kapitalizmin temel karakteristik özelliklerine aykırı düşer.
Diğer yandan makine ve bilimsel gelişmeler kendi başına ‘kötülük’ nedeni ya da etkeni değildir; bunların kapitalist kullanımı işçileri işsizliğe sürükleyip çalışan kesimleri üzerindeki yükün artmasına sebep olur. Gerekli emek zamanının azalması işçiye daha fazla dinlenme, insani-kültürel gereksinmelerinin karşılanması için zaman ayırma olanağı sağlamak için değil, artı emek zamanının-artı değerin artırılması için kullanılır. Daha fazla kâr için daha çok üreten kapitalistler bunun için doğa kaynaklarını, insan ve diğer canlı yaşamına zarar verecek şekilde yağmalamaktan kaçınmazlar. İleri teknik onlara daha kolay üreterek kazanma olanağı sağlamasına rağmen bununla yetinmez daha fazla kâr için önlem almaksızın havayı, suyu, toprağı, bitkisel ve hayvansal gıda kaynaklarını zehirlemekten ve tahrip etmekten kaçınmazlar.
Kapitalizmin insan türünün tarihsel gelişmesinde yeni bir dönem-yeni bir “tarihsel uğrak” olduğundan ve bütün eski ayakbağlarının sökülüp atılmasının koşulları ve güçlerini yaratmasından sözettiği için Marksizm’i “ekonomizme aşırı odalanma” ile suçlayan Bookchin, “çöküşsüz-çürümesiz” kapitalizm tahliliyle, ve bundan çıkardığı bir sonuç olarak “yeni dizilim”li sınıf mücadelesinin “savaşımın eşiği”nde çakılıp kalması tespitiyle kapitalizme değiştirilemezlik atfedip onu “tarih dışı”na atmış oluyor.
Murray Bookchin’in, teorisine dayanak olarak aldığı tüm unsurlar, nicel büyüklükler, konjönktürel değişiklikler ve bunların işçi ve emekçilerin pratikleriyle düşüncelerinde neden oldukları, çoğunca olumsuz yönde değerlendirdiği farklılıklardır. Boockhin’in yukarıda uzunca alıntılanan makalelerine göre, onu kuşkuya, ümitsizliğe, hayal kırıklığına uğratan şey, esas olarak proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin işçi sınıfı aleyhine bir sürece girmiş olması, yanı sıra da, kapitalizmin iç çelişkilerinin onu yıkıma sürükleme potansiyeli ilişkin olarak Marx’ın kuramında işaret edilen nihai sonuçların henüz gerçekleşmemiş olmasıdır.
KAPİTALİST DEĞİŞİMİN DİNAMİKLERİ VE KAPİTALİZMİN YIKIMA MAHKUMİYETİ
Bookchin’e göre, “ekonomik zorunluluklara bağlı olarak kapitalizmin ölümü nosyonu tamamen savunulamaz bir hale gelmiş”tir! Ona bakılırsa, Marx’ın, kapitalizmi yıkıma götürecek çelişkilere dayandırdığı ve tüm sınıflı toplumların tarihini tanık göstererek olgular aracıyla ve desteğinde güçlü şekilde kanıtladığı “tarih ve toplum kuramı” başlıca olgusal ve maddi dayanaklarıyla “geçersizleşmiş”; kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmenin belli bir aşamasında üretici güçlerin özgürce gelişmesinin engeline dönüşerek çatışmaya girmeleri ve bunlarla birlikte proletaryanın devrimci girişkenliği ve eylemiyle tarih sahnesinden silinerek yerine sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumsal düzenin (komünizm) kurulması mümkün olmaktan çıkmıştır!
Bookchin bunun için başlıca “geçersizleştirici etken” olarak kapitalizmin gelişme seyrini ve düzeyini gösterir. Şöyle yazıyor: “Kapitalizm, endüstri ve teknolojideki karmaşık [gelişmişliğin] ilerletici kuvveti olarak, inanılmaz bir canlılık sergilemektedir -Marks’ın kısa zamanda teknik icat ve değişimi yapamaz hale geleceği tahminine rağmen. Aslında, ‘can çekişen’ bir ekonomiye işaret eden tüm özellikler şimdi başaşağı gözükmektedir: sonu gelmeyen teknolojik ilerlemeler, kapitalist gelişmenin klasik alanlarında (İngiltere, Fransa, genel olarak Batı Avrupa, ve Birleşik Devletler) işçi sınıfının ilan edilmiş olan “sefalete düşmesi”nin [pauperization] yokluğu, kronik ekonomik krizlerin ortadan kaybolması, ve sınıf bilincinin zayıflaması.”
Ona göre, sanayi proletaryasının sayısal azalması ve mülk sahipliği üzerinden “küçük burjuvalaşması”, kapitalizmi “çüküşe” ve “çürümeye” sürükleyen çelişkileri ve kâr oranının düşme eğilimi yasasıyla kriz arasında kurulan ilişki türünden belirlemelerin işaret ettikleri “yıkım ve devrim” gerçekleşmemiş; aksine kapitalizmin “inanılmaz bir canlılık göstermesi” temelli gelişmeler Marx’ın kuramını “savunulamaz hale getirmiştir!”
Marx kapitalizmin “inanılmaz” değil ama diyelim ki doğal gelişmesinin olgu, çelişki, güç ve ilişki bağlamlarına işaret etmekle kalmamış, kapitalist üretim sisteminin bütünlüklü bir analizini yapmıştı. Marx’ın ve kuramının “ekonomik zorunluluk yasası” bağlamında ve “ekonomik indirgemecilik” ile suçlanmasının başlıca nedeni, toplumlar tarihinin basitten karmaşığa şekillenişinde, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkiye “atfettiği rol”; ve bu çelişkinin maddi yaşamın üretimi tarzıyla bağlı oluşundan hareketle yeni üretim tarzının –ki o üretici güçlerin özgürce gelişmesinin koşuludur– tarihsel zorunluluk gösterdiğini ortaya koymuş olmasıdır.
Mekanist kaba materyalistler buradan hareketle determinist kendiliğindenciliğe varırlarken, anarşist teorisyenler üretici güçlerin en etkin ögesi olan canlı emeğin –emek gücü– işçi sınıfının siyasal eylemini bile değil, dar grupların iradi-volontarist faaliyetine belirleyicilik atfetmişlerdir. Bookchin ise, kendinden önceki Marksizm retçilerini bir miktar yinelemekle birlikte, onlardan farklı olarak ve hatta çok sayıdaki liberal burjuva iktisatçısının dahi reddetmeye cesaret edemediği kapitalizmin en önemli ve temel olgusal gerçeklerini görmezden gelerek Marx’ın temel toplumsal-sınıfsal ve tarihsel kavramlarının reddi üzerinden “yeni bir kuram oluşturma”ya girişmiştir.¹⁵
Marksizme yönelttiği eleştirilerini başlıca olarak “ekonomik zorunluluk”; “proletaryanın tarihsel rolü” ve “kapitalist kriz” kavramlaştırmaları etrafında yoğunlaştıran ideologa göre, kapitalizmin çöküşe gitmesini ve yerini sosyalist/komünist topluma bırakmasını toplumsal haraketin tarihsel gelişmesinin zorunlu ve fakat geçici bir uğrağı olmasıyla ilişkilendiren devrimci teori, “ekonomizme aşırı saplanmış” bir teoridir ve aynı nedenle de kapitalizmin gelişmesi tarafından yanlışlanmıştır!
“Gelgelelim” diyor Bookchin, “daha önce de gördüğümüz gibi, Marksizmin iktisadi içgörüleri on dokuzuncu yüzyıla, fabrika kapitalizminin ortaya çıktığı bir döneme aitti büyük ölçüde. Sosyalizmin maddi önkoşullarına ilişkin bir kuram olarak parlak bir görüntü sergileyen Marksizm, insanlığı devrimci toplumsal değişimi hedefleyen bir harekete zorlayabilecek davalara ya da ekolojik, civic ve öznel güçlere hitap edemedi. Tersine, yaklaşık bir yüzyıl boyunca kuramsal bir durgunluk yaşadı. Marksist kuramcılar Marksizmi geride bırakan gelişmeler karşısında çoğun şaşkınlığa düştü ve 1960’lardan bu yana da çevreci ve feminist düşünceleri kendi işçici bakış açılarına mekanik bir biçimde eklemlediler.”¹⁶
“İnsanlığı devrimci toplumsal değişimi hedefleyen bir harekete zorlayabilecek davalara ya da ekolojik, civic ve öznel güçlere hitap edemedi” iddiası Bookchin’in anarşist gelenekten biriktirdiği bir zorlama anlayışına işaret ediyor. Marksizm, “insanlığı” belli bir sınıfın; emek gücü değerinin bir bölümüne karşılıksız el konan –bu kapitalist birikimin koşuludur– proletaryanın devrimci eylemi ve öncülüğünde ‘devrimci toplumsal değişimi’ sadece öngörmemiş, –Bookchin’in de “ekonomik zorunluluk” diye indirgemekten geri durmadığı– maddi üretici güçlerinin hareketiyle bağlı bir “kaçınılmazlık” olarak da görmüştür.
Bookchin sınıfı atlayarak devrimci toplumsal değişimi “ekolojik hareket”te ve onun her sınıf ve kesimden gelme kalabalıklarında aradığından ve proletaryanın toplumsal devrimci değişimin asıl gücü olduğu gerçeğini mümkünsüz görüp reddettiğinden olacak, Marksizmi, “öznel güçler”e kayıtsız kalmakla suçlayabilmiştir.
Onun “öznel güçler” kavramlaştırmasıyla kimleri tarif ettiği bulanıktır ama, buradaki bileşimi içinde onların “ekolojik-feminist ve etnik güçler” olduklarını tahmin edebiliriz. Marksizmi kadının ikinci cins olarak ezilmesine, herhangi ulusal-etnik toplulukların bir başka ulusun burjuvazisi tarafından ulusal haklarından baskı yoluyla mahrum tutulmasına ve doğanın kapitalist yağmasına kayıtsız kalmakla suçlaması için kişinin ya etik duyarlıktan yoksun ya da Marksizmden bihaber olması gerekir. Bu sorunların Marx ve Marksistler tarafından sınıf sorununa alternatif ve yerine ikame edilebilir görülmedikleri açıktır. Ancak ilgisizlik iddiasının iller-tutar bir yanı yoktur.
İşçi sınıfına, tüm bu sorunların çözümünü baskı ve sömürüye karşı mücadelenin en tutarlı gücü olarak sorumluluk alanında görmesi gerekliliğini açıklayan Marksistler olmuşlardır. Marksist külliyattan haberli ortalama bir okur dahi ulusal sorunun, kadın sorununun Marx ve Engels tarafından etraflıca ele alındığını ve kapitalist kâr güdüsüyle doğanın kaynak olarak tahribi arasında ilişki kurulduğunu bilir.
Bookchin de pekala bilir ki, 150 yıl önceki kapitalist gelişme ile bugünkü arasında özellikle nicel büyüklükler bakımından ‘dağlar kadar’dan da fazla farklılıklar olmuştur ve doğanın “yaşanmaz kılınması” tehdidi emperyalist güçlerin ve uluslararası tekellerin sınır tanımaz yağmacı ekonomik-askeri politikalarıyla daha çok büyümüştür. Bu büyüklüğün düzeyini o zamanlardan “göremedi!” diye, Marx’ı ve kuramını suçlamak için, suçlayıcı, inkarcılığı dışında bir malzemeden yoksundur!
Marksist –Leninist– kuramda, kapitalizm ve kapitalist toplum ‘tarihsel bir uğrak‘ olarak ele alınır ve yeni bir toplumun –sosyalizm/komünizm– tarih sahnesine zorunlu gelişiyle kapitalizmin çelişkileri arasındaki ilişki, ayrıntılı ve kapsamlı şekilde ortaya konup açıklanır. Buna rağmen, tarihin kendiliğindenci determinist ya da salt iradi-volontarist yazımını sürdüren sol liberal ve küçükburjuva anarşist-anarkosendikalist ideologların, Marksizm-Leninizmin temel belirleme ve kavramlaştırmaları üzerine spekülatif çarpıtmaları aralıksız olarak sürer-gider.
Üzerine en fazla spekülasyon yapılan Marksist belirlemelerden biri de, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”nın Marx tarafından yazılan ünlü Önsözü’nde söylenenlerdir. Kapitalizmin ayrıntılı tahlilini içeren Kapital ciltleri gibi binlerce sayfalık eserlerde bütün bağlamlarıyla ortaya konan bu özlü sözlerin, Marksizm eleştirmeni çeşitli burjuva, sol liberal ve küçükburjuva anarşist teorisyen tarafından istismarında merkezi halka, hemen hemen aynı olmak üzere, bir üretim tarzından ötekine geçişin, her yeni toplumun üretici güçlerinin bir öncekinin bağrında ortaya çıkıp gelişmeye başlaması ve bu eski üretim ilişkileri tarafından gelişmesinin engellendiği belli bir aşamada onunla çatışmaya girerek, özgürce gelişeceği yeni toplumsal ilişkilerin maddi koşullarını yarattığı yönündeki toplumsal gelişme yasasına işaret etmiş olmasıdır.
Bu belirlemelerin “geçersizliği”ne dair söylem, Murray Bookchin’in makalelerinde de önemli bir yer tutuyor. Bu durumda yapılacak olan, bu çarpıtmaların ‘çapı’nı da göstermek üzere, ilkin Marx’ın kendisine baş vurmak olmalıdır.¹⁷
Marx tarafından, yıllarını alan ekonomik-toplumsal araştırmalarının vargılarını özetleyen ve Marx-Engels’in “ekonomik determinist” ve “indirgemeci” olarak suçlamanmalarının gerekçesi olarak kullanılan ‘Önsöz’ün ilgili bölümünde, “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri”nin, “o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine” ters düştükleri; “Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler”in, onların engelleri haline geldikleri; ve bu çelişkinin sonucu olarak “O zaman bir toplumsal devrim çağı”nın başladığı, “iktisadi temeldeki değişme”nin, “kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst” ettiği belirtilir.
Bu, Marx’ın, toplumlar tarihini irdelemesiyle somutluk kazanan bir vargıdır. Marx buna, bu gibi alt üst oluş dönemlerinin “maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla” açıklanması gerektiğini; “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum”un asla yok olmayacağını; “yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri”nin “bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini” alamayacağını ekleyerek “burjuva üretim ilişkileri”nin “toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimi” olduğuna dikkat çeker.
Maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimini ya da farklı şekilde söylersek insanın maddi etkinliğini, gelişmesi ve türünü-soyunu sürdürmesinin zorunlu koşulu sayan tarihsel materyalist görüş, bu üretimin tarzı ile toplumsal oluşum ve onun farklı netelikteki biçimlenmeleri arasında ilişki kurar.
İnsanın tarihsel gelişme sürecinin gösterdiği şudur: üretim, tekil insanın kendi bireysel ihtiyaçları için doğa ile kavgasının ve doğadan ilkel yararlanmasının sınırlarını aşıp türün “toplumsal üretimi”ni sürdürmesinin koşulu olduğunda, insanlar birbirleriyle zorunluluk gösteren ilişkilere girerler. “İstemeseler kaçınabilecekleri” türden olmayan ve birbirlerine ihtiyaçları tarafından belirlenen bu zorunlu ilişkiler, maddi üretici güçlerinin “belirli bir gelişme derecesine tekabül eder.” Toplumun hangi türden bir iktisadi yapıya sahip olduğu bu üretim ilişkileri –onların tümü– tarafından belirlenir. Bu demektir ki, bir toplumun, maddi yaşamını üretimi ve yeniden üretiminin tarzı, hukuki ve siyasal üstyapısı için, “üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur”; ve bu üretim tarzı, “genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır.”
Bu eski üretim tarzı içerdiği çelişkileri nedeniyle sürdürülemez duruma geldiğinde; yani mevcut üretim ilişkileri, belirli bir gelişme gösteren ve daha fazla gelişmesini ancak mevcut üretim tarzının ve üretim ilişkilerinin sonlandırılmasıyla sağlayabilecek olan üretici güçlerin engeli haline geldiğinde, bu engellerin ortadan kaldırılması tarihsel olarak zorunluluk gösterir. Engellerin aşılması, çelişkinin giderilmesi şarttır. Gerekli olan bir toplumsal devrimdir!
Marx’ın toplum analizini ve tarihsel materyalist görüşünü, kapitalizmin “olgunlaşma”sı ya da feodal eski ilişkilerin sürmesi türünden toplumsal gelişme düzeyi ve bunun tarihsel seyriyle bağlı bazı sözüm ona “analitik gerekçeler” dolayımında subjektif olmakla da suçlayan Boockhin, yukarıdaki alıntıda içerik olarak ortaya konan bağlamıyla gelişmenin bu yasasını “ekonomik zorunluluk“ ve “içsel çöküş” argümanları etrafında geliştirdiği ‘yaşayan ve büyüyen kapitalizm gerçekliği’nin tanıklığında reddetmekte; üretimin toplumsal karakteriyle üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti; ya da sosyal sınıf planında burjuvazi-proletarya arasındaki kapitalizmin ölümcül çelişkisini belirleyici olmaktan çıkmış (on dokuzuncu yüzyıla ait) göstererek, iyice ezberlenmiş bir nakaratla Marx’ın kuramının “geçersizliği”ni ilan etmektedir!
Onun “Yeni ve kapsamlı” ekolojist görüşünün en belirleyici özelliği kapitalizmin bu ölümcül çelişkisini atlaması ya da yerine “ekolojik çelişki”yi ikame etmeye çalışmasıdır. Bu belirlemelerinde Marx’ın kuramını bazı temel ve önemli noktalarda çarpıtmaktan da kaçınmayan Bookchin, diyelim ki, “Kapitalizmin kendi kendini tahrip etmesi” şeklindeki bir ifadeyi Marx’ın kâr oranının düşme eğilimi yasası üzerine görüşleriyle bir araya getirerek, “içsel çöküş” ya da “ekonomik zorunluluklara bağlı olarak kapitalizmin ölümü nosyonu” olarak ifade ettiği ve her yanıyla kendiliğindenlik “kokan” çarpıcı bir çarpıtma eşliğinde Marx’a ve kuramına etiketlemekten de kaçınmamıştır.
Bookchin dahil Marksizmin eleştirmenleri, Marx’ın yukarıda sözü edilen “Önsöz”de ortaya koyduğu ve üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişik ilişkinin, gelişmesinin belirli bir aşamasında üretici güçlerin özgürce gelişmesinin önüne artık engel oluşturan eski üretim ilişkilerinin değiştirilmesini kaçınılmaz şekilde gündeme getirdiği şeklindeki vargısından hareketle bunu, “kendiliğinden gerçekleşir”lik savunusuna eşitleyip, saldırı hedefine yerleştiriyorlar.
Oysa, söz konusu önsözde dile getirilen olgusal ilişkilerin tarihsel gelişimiyle ilişkin düşüncelerin özenli bir irdelenmesiyle, sosyal-sınıfların ilişkileri ve bunun tarihsel bakımdan belirleyici ve ilerletici bir yönü olarak mücadelesinden bağımsız bir kendiliğinden iktisadi gerçekleşirliğin ileri sürülmediği pekâla görülebilir. Buna, ilkel komünal dönemi dışındaki insanlık tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi şeklinde geliştiği yönündeki Marksist düşünce de işaret eder.
Engels daha sağlığında, bu oportünist ve tek yanlı saptırma girişimlerine karşı, Marx’la birlikte ekonomik ilişkilerin siyasal-hukuki yapıların üstünde yükseldiği temeli oluşturduklarından sözettiklerinde, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin insan ilişkilerinin ve onlar eliyle inşa edilen kurumlaşmalarının üzerinde yükseldikleri asıl temeli oluşturduklarını belirtme dışında bir iddiada bulunmadıklarını; ancak bu görüşlerinin kimileri tarafından asıl bağlamından kopartılarak oportünist yoruma tabi tutulduğunu; bundan dolayı kendilerinin suçlanamayacaklarını söylemişti.
Yukarıda özetlenen sözlerinde Marx’ın kendisi de, kapitalizmin çelişkilerinin, üretici güçleri tarafından yaratılan maddi koşullar üzerinden çözüme kavuşturulacağını belirtmektedir. Çelişkiyi, üretici güçlerin en etkin unsuru olan işçi sınıfı, kendi öncülüğündeki bir “toplumsal devrim” ile çözecektir!¹⁸
Kapitalizm, evet iç çelişkileri tarafından çöküşe zorlanır, tarihsel olarak yıkımının koşulları ve bunu gerçekleştirecek sosyal sınıf gücü onun tarafından nesnel bir kaçınılmazlıkla oluşturulur/yaratılır. Ancak, kapitalist “çöküş” sosyal sınıf bağlamından soyutlanarak kendiliğinden gerçekleşen insan(lar) ve sınıflar dışı bir “oluş hali”ne indirgenemez. Marksist kuramda, bu tür bir ütopist beklenticiliğe yer olmamıştır.
Kapitalizmin bir yandan kâr için daha az sayıdaki işçiyle daha fazla üretmek üzere çeşitli ve yeni teknik araç ve yöntemlere gereksinim duyarken diğer yandan yığınsal yoksunluk ve yoksulluk yarattığını; ve fakat ücretli emek gücüne ihtiyacının onu çoğalan sayıda emekçiyi proletere dönüştürmeye zorunlu kıldığını; ve bu gelişmenin uzlaşmaz karşıtlık içinde ve belli bir aşamada onun, “mezar kazıcısı” proletaryanın devrimci girişkenliğiyle tasfiyeye götürdüğünü, Marksist ‘külliyat’tan haberli herkes, bilinçli bir inkarcı ya da burjuvazinin “organik aydını” safından bir yalancı değilse, inkar edemez.
Kapitalizmin krizlerden “bağımsız” olduğunu söylemesi için ise kişinin, Bookchin gibi, kapitalizmin hala ‘ayakta duruyor’ olmasına bakarak, onun temel çelişkilerinin yıkıcılığını görmezden gelen biri olması gerekir. Bookchin, İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmelerin tek yanlı ve kapitalizm-kapitalist emperyalizm lehine bir yorumu üzerinden, kapitalizmin “savaştan benzeri görülmemiş bir esneklikle güç kazanarak” çıktığını ve “toplum üzerindeki denetimini benzeri görülmemiş bir şekilde” sıkılaştırdığını söyler, ve buradan da “Marx’ın bütün kuramsal külliyatının doğruluğunu ortadan kaldırma” durumunun doğduğu sonucuna varırken; bunu, “yeni bir toplum için genel bir çıkar yaratarak” (ekolojik çıkar); “uzun dönemli bir ekonomik çöküşün içsel kaynaklarından uzak” (üretim ilişkileriyle üretici güçlerin uyumlu devamı ve giderek proletaryasızlaşma); ve krizlerle başa çıkma güç ve olanaklarının geçmiş 150 yıldan daha fazla olmasıyla “içsel çöküş iliizyonunu boşa çıkaracak” bir düzeye yükselen kapitalizmin başarılı gerçekliği hanesine yazıyor.
Kapitalizme dair Bookchin’in gördüğü en önemli, temel ve belirleyici sorun, onun “ekolojik krize yol açması”dır.¹⁹
Bu analiz, tespit ve öngörü kolaylıkla görülebileceği gibi sınıf formasyonlarını yok sayar ve tüm toplum kesimlerinin “ortak çıkarları”nı esas alır. Sınıflı toplumlarda herkes için ortak çıkardan sözedilmesi artık neredeyse hava, güneş ve su gibi doğal kaynaklardan yararlanma üzerinden dahi mümkün değilken, hepimizin nefes alıyor, su içiyor ve kullanıyor ve gün ışığından yararlanıyor olmasından hareketle “ekolojik çıkar ortaklığı” rüyası görmemizi salık veren Bookchinist teori, doğal yaşam kaynaklarından yararlanmanın “doğal koşulları”nın kapitalist uluslararası tekeller tarafından yağmalanması, mülk edinilmesi ve tahrip edilmesinden en fazla mağdur olanların işçi ve emekçiler olduğunu dahi görmezden geliyor.
Gerçek o ki, bu doğal kaynaklardan yararlanma olanağı artık giderek artan şekilde paranın gücüne bağlanmıştır. Bookchinist teorinin ileri sürdüğü üzere “ekolojik temelli çıkar ortaklığı”nın “radikal bir toplumsal değişimi”, bu sorunun çözümünü sağlamak üzere gerçekleştirebileceği görüşü ya da beklentisi, ideoloğun, insanın insana tahakkümü ile insanın doğaya ilişkisinin tahakkümcü olması yönündeki görüşü açısından da sorunludur.
Buraya kadar işaret edilen bağlamları üzerinden, ve Bookchinist mekanik mantık yürütmeye göre söylenirse; rekabet ve krizlerin kapitalizme içkin oldukları reddedilirse, bunların kapitalizmin kendisi için tahrip güçleri oldukları da görmezden gelinir. Proletarya ve emekçilerin yaşamında yol açtığı tahribat ve yıkım bir yana, büyüklerin küçükleri piyasadan silme, yok etme ve yutmaları şeklindeki tahribat da görmezden gelinir.
“Kendi kendini tahrip etme” ile kendiliğinden “yıkıma-ölüme gitme” arasında mekanik bir bağ kurulur ve hala yaşayan bir “gerçeklik olması”ndan hareketle onun tarihsel olarak ve içerdiği çelişkileri tarafından çöküşe ve yerini bir başka toplumsal sisteme bırakmaya mahkum kılınması gerçeği yadsınarak Marx’ın kuramının “sonu geldi!” diye sayıklamaya başlanır. Murray Bookchin’in teorisi bunun parlak bir örneğini oluşturuyor!
Bookchin tarafından “içsel çöküş” şeklinde kavramlaştırılan ve kapitalizmin hala sürüyor olması gibi sözüm ona çok güçlü bir kanıt eşliğinde Marx’ın kuramına karşı kullanılan argüman ilkin yukarıda andığımız ünlü Önsöz’deki iktisadi-tarihsel bağlamı ve ikinci olarak kapitalizmin krizlere mahkum olduğu yönündeki tespitleri dayanak ediniyor. “İçsel çöküş” argümanı etrafında geliştirilen Bookchinist söylem herşeyden önce, Marksizmin kendiliğindenciliğine dair uydurma bir yakıştırmadan ibarettir, ve Marksist-Leninist kuramın deformasyona tabi tutulması üzerinden geliştirilmiştir.
“KRİZSİZ KAPİTALİZM” RİVAYETİ VE KAPİTALİZM GERÇEKLİĞİ
“Marksizmin inandığının aksine kapitalizm çökmüyor”²⁰ diyor Bookchin, ve devam ediyor: “Kapitalizm yaklaşık yarım yüzyıldır ‘kronik krizler’den bağımsızdır. Ne de gelecekte Büyük Bunalım ile karşılaştırılabilecek önceden tahmin edilebilir bir krize dair işaretler vardır. Kapitalizm, muhtemelen yeni bir toplum için genel bir çıkar yaratacak, uzun dönemli bir ekonomik çöküşün içsel kaynaklarından uzak, krizlerle başa çıkma konusunda geçmiş elli yıldan ve ‘tarihsel egemenlik’ dönemi olarak anılan geçmiş yüz yıldan çok daha başarılıdır.(…) Kapitalizmin gelişiminin kendi var oluşu ile çelişmesinden dolayı ‘içsel’ bir çöküşe uğrayacağı umuduyla yaşamak, günümüz koşullarında bir illüzyondur. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, kapitalizmin radikal bir toplumsal değişim yolunda genel bir insani çıkar oluşturacak bir krizin –ekolojik bir krizin– dışsal koşullarını yarattığına dair dramatik işaretler vardır.”²¹
“Marks’ın göçüp gitmiş ekonomik zorunluluğunun yerine geçerli bir ikame, yani ekolojik bir zorunluluk sunmaya” çalıştığını belirten Bookchin’e göre; “kapitalizm son elli yıl içerisinde tüm tarihi boyunca olduğundan çok daha kuvvetli ve sağlam olduğunu ispatlamış”; “(En çarpıcı özelliği olan) metalaşma yalnızca tüm dünyaya yayılmakla kalmamış, aynı zamanda dünyaya piyasa ekonomisinin doğası itibariyle istikrarsız olduğunu hatırlatan, adı çıkmış ‘periyodik krizler’inin ve ‘iş çevrimleri’nin yeniden ortaya çıkmasını da engellemiştir.”
O bir kez daha ve bıkmaksızın yineleyerek “Marks’ın toplumsal yaşam-döngüsü kuramlarından kaynaklanan tüm beklentilerin aksine, kapitalizmin teknolojinin gelişimi önünde bir engel haline geleceği varsayımının –Marks’ın ‘can çekişen’ toplumunun bir başka göze çarpan özelliği– saçma olduğu ispatlanmıştır.” kehanetinde bulunur!²²
Boockhin’e göre, Marx’ın kapitalizm analizlerine bağlı olarak geliştirdiği devrimci teori, kapitalizmin üretim ilişkileri-üretici güçler; burjuvazi-proletarya çelişkisi temelinde ve krizlerden kaçınamazlığı nedeniyle çöküşe mahkum olması varsayımına dayanıyordu; ancak, kapitalist gelişmenin seyri bunun böyle olmadığını açıklığa kavuşturarak (!) Marx ve Marksizm-Leninizmin “yanılgısını” gösterdi ve Marksist kuramın “geçersizliğini kanıtlamış” oldu!
Kapitalizmin “hala büyüyerek yoluna devam edebiliyor olması”nı Marx’ın toplum ve kapitalizm analizlerinin “geçersizliği”ne kanıt göstermek Bookchin “çapı”nda biri için, onun toplumlar tarihinin kaba ve yüzeysel bir görüş açısından irdelenmesinin ve kapitalist toplumsal sistemin olgusal gerçekliklerini mekanist bir tek yanlı yoruma tabi tutmasının göstergesi sayılır.
Bookchin’in görüşü teorik derinlikten yoksun, pratik kanıtlarıyla da inandırıcılıktan uzaktır. 2007-2008 Krizi’ni görme olanağı olmayan Bookchin, iki büyük dünya savaşı arası dönemi değerlendirirken ikinci büyük savaşın uluslararası alandaki iktisadi gelişmeler ile ilişkisini, kapitalizmin kriziyle bağlantısını ya kopararak ya da önemli saymayarak ele alır ve 70’li-90’lı yıllarda çeşitli ülkelerde ortaya çıkan krizleri “kriz” saymamasıyla dikkat çeker!²³
Konjönktürel gelişmelerin bazı olgularını öne çıkararak “krizsiz kapitalizm” spekülasyonu için malzeme oluştururken, kapitalizmi, iktisadi sistem olarak “tarihteki en istikrarsız ekonomilerden biri” sayar ve aynı nedenle de “her daim tahmin edilemez bir hali” olabileceğini söylemekten kaçınmaz ve fakat buna rağmen o, kapitalizmin “yarım yüzyıldır ‘kronik krizler’den bağımsız” olduğu iddiasını sürdürerek bu görüşünü geleceğe de geçerli gösteren bir kahin örneği verir ve “Büyük Bunalım ile karşılaştırılabilecek önceden tahmin edilebilir bir krize dair işaretler”in olmadığını söylemekten kaçınmaz.
Bookchin’in iddiası dayanaksızlığı bir yana, geleceğe ilişkin kahince varsayımıyla da toplumsal iktisadi gelişme yasalarıyla aykırılık gösterir ve teorileştirilecek bir “öngörü” olarak savunulması mümkün degildir. “Önceden tahmin edilebilir bir kriz”in büyük bunalım ile karşılaştırılabilecek özellikler gösterip gösteremeyeceği, görüşlerinin tutarlılığı ve isabeti üzerine duyarlı herhangi bir yazar, iktisatçı ya da ideolog tarafından ileri sürülebilir, “akla uygun” bir iddia olamaz.
2007-2008 Krizi örneğin, neredeyse tüm ciddi burjuva iktisatçıları tarafından 1929 Büyük Bunalımıyla kıyaslandı; hatta ondan daha fazla etkili olduğunu söyleyenler çıktı. Bookchin o krizi görme olanağı bulamadı (2006’da öldü), ama yukarıdaki satırları yazdığı tarihin Aralık 2002 olduğu düşünüldüğünde, ileri sürdüğü üzere güçlü ve tutarlı bir öngörüye sahip olmadığını da göstermiş oldu. İdeoloğa bir konuda hak verilebilir, evet kapitalizmin “her daim tahmin edilemez bir hali” vardır; ve o sadece krizlere mahkum değil, yıkılmaya da zorunludur!
Murray Bookchin’in kriz “tahlili” ya da görüşü, krizlerin sosyal sınıf hareketleri ve sınıf mücadeleleri ile ilişkisini gözardı eden bir anlayışın ürünü ve göstergesi olmakla kalmaz; kapitalist emperyalist sistemin tasfiyesi/yıkılmasına yönelik proleter ve emekçi mücadelesinin gelişmesinin belli bir düzeyinde, eskisi gibi yönetilmek istemeyen ve burjuvazi tarafından da eskisi gibi yönetilemez olan sömürülen ve ezilen kitlelerin baskısıyla karşılaşmasının yıkıcı bir kriz etkeni ve delili olmasını da gözardı eder, ya da “tahlil” dışı tutar.
Bookchin bu anlayışının sonucu olarak devrimci mücadelenin uluslararası alanda yüksek bir düzeyde sürdüğü; Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde devrimci durumun oluştuğu ve devrimlerin beklendiği bir dönemde “emperyalist kapitalizmin çürümesi ve çöküşe gitmesi” söyleminin “dayanaksız bir söylem” olmadığını ya anlayamamış ya da anlamak istememiştir!
O, Ekim Devrimi’nin yarattığı yeni uluslararası durumun farkında; ve Almanya, Macaristan ve Avusturya’daki devrimci ayaklanmaların, Doğu Avrupa’daki halk devrimlerinin, Amerika kıtasındaki gelişmelerin bilgisine sahip olmasına rağmen; bu gelişmelerin sonucunda ve devamında dünya kapıtalizminin hemen ve çok kısa zamanda çöküp yıkılacağı beklentisinde olduğu ve bunu da göremediği için; tüm bu gelişmelerin devrimci anlamını tek yanlı bir azımsamayla yorumlama yolunu seçmiştir.
Onun itirazlarının başlıca açmazı, kapitalizm-kapitalist emperyalizm gerçekliğinden kopukluğudur. Başlı başına ayrı bir tartışma konusu olmak üzere Bookchin’in bu gerekçe ve itirazı, onun söylemine bakılırsa, savaş öncesi ve iki savaş arası zamanda “klasik devrimci öngörülerin büyük kısmını paradoksal kılan şey” bırakalım gelişmiş ve “can çekişen” bir kapitalizm olması, kapitalizmin henüz “olgun” bir dönemine dahi girmemiş olmasıdır!
Tekellerin ortaya çıktığı on dokuzuncu yüzyıl sonları ve yirminci yüzyılın ilk döneminin somut gelişmelerinin ve Engels’in işaret edip Lenin’in özel bir irdelemeyle ele aldığı emperyalizm dönemi olgularının bu sözüm ona henüz olgunlaşmamış hallerinden hareketle Boockhin, toplumsal gelişmenin uluslararası yönelişinin göstergelerini “geriye çekme”ye çalışırken, “çöküş” ve “can çekişme” kavramlarının kullanımına yol açan nesnel gelişmelerden kopararak bu kavramlaştırmaları da çarpıtmaktadır.
Şöyle ki; Marksist-Leninist kuramda ve başlıca Marksist teorisyenlerin makalelerinde, kapitalizmin bir kriz sonucu –o isterse en ağır olanlarından olsun– kendiliğinden yıkılacağını ve yerini yeni bir toplumsal sisteme terkedeceğini ileri süren ya da çağrıştıran her hangi belirleme ve ya öndeyiş yoktur. Kapitalizmin tarih sahnesinden tasfiyesini sınıf mücadelesi ile ilişkilendirmeyen görüş veya teoriler, reformist-liberal bir ‘düzlem’de kalmaya mahkumdurlar.
Proletarya öncülüğünde ve kapitalizm tarafından çeşitli biçimlerde baskılanıp sömürülen emekçi kitlelerinin devrimci mücadelesi olmaksızın kapitalizmin krizlerinin onu kendiliğinden yıkıma götürmesi olanaklı olmayacağı gibi, yeni bir toplumsal sistemin kuruluşu da söz konusu olmayacaktır. Atlatılmış her krizin daha ağır olanlarını davet eder şekilde atlatılmış olması, krizin yıkıcı etkisini ortadan kaldırmaz. Ancak, bu yıkıcı-tahrip edici etki, burjuvazi tarafından krizin tüm ağır yükleri halkın sırtına yıkılarak, atlatılabilir.
Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da ve konuyu irdeledikleri diğer eserlerinde krizin aşılabilirliğinin mümkün ve çeşitli etkenlere bağlı olarak gerçekleştiğini işaret etmişlerdi. Buna, pratikte görülen bir çok örnek gösterilebilir.
Bookchin, kapitalist gelişmenin boyutlarına bakarak onun yıkılamazlığına iman etmiş gibidir, ve kapitalist “büyüme” ile krizler arasındaki ilişkiyi büyüme yönünde ve krizlerle “başa çıkma” ya da hatta krizsizlik iddiasını desteklemek üzere mutlaklaştırmıştır. Onun kapitalizme ilişkin görüşü kendi mantığı çerçevesinde ileriye götürüldüğünde söylenecek olan şudur: kapitalizm muazzam bir gelişme gösterdiğine; dünyanın her tarafına dal budak saldığına göre, onun iç çelişkileri tarafından ve bu çelişkilerin harekete geçirdiği kuvvetler eliyle yıkıma mahkumiyeti olanaksızlaşmış; krize saplanmasına neden olan iktisadi olgular da burjuvazi yararına bir yönelişe girerek etkisizleşmiştir!
Bookchinist mantığa göre, yığınsal yoksulluk ve ihtiyaçlarını karşılayamama ile kapitalist aşırı üretim arasındaki çelişkinin bir kriz etkeni olması mümkün olmaktan çıkmıştır. Çıkmıştır, çünkü işçiler dahil neredeyse herkes “mülk sahibi” olmuş, ve bu yeni durumda geriye yalnızca ekolojik, etnik ve cinsiyet sorunları kalmıştır. Ancak bunların tümünün çözümü de artık bütün sınıf ve kesimlerin “ortak çıkarı”nı ifade eden “ekolojik sorunun çözümü”ne tabi hale gelmiştir.
Gerçek durumun böyle olmadığı, kapitalizmin bırakalım Bookchin’in ileri sürdüğü üzere elli yıl gibi nispeten uzun bir sürede, daha sık aralıklarla krizlere saplandığını, yukarıdaki örneklerden de biliyoruz. Peki kapitalizm neden krizlere mahkum ya da krizlerle maluldür? Tek cümleyle söylenecek olursa; üretim yığınların gereksinmelerinin karşılanmasını esas almadığı ve kâr için üretim olarak gerçekleştirildiği için; daha fazla kâr için daha çok artıdeğer üretmek zorundaki kapitalistlerin rekabet koşullarında kaçınmaları olanaksız olan aşırı üretim ve meta yığılmasıyla yığınların yoksunluk ve yoksulluğunu bir arada üretmekten kaçınamadığı çelişkisi nedeniyle!
Marksist kriz teorisine Bookchinist itirazın bir diğer önemli noktası, “kâr oranındaki düşüş eğilimi yasası”yla kriz arasında kurulan ilişki üzerinedir. Kâr onarındaki düşüş eğilimi üzerine ciddiye alınır bir irdelemeye girişmemesine rağmen Bookchin, bu yasanın kriz etmeni olarak işlevinden söz edilmesini yadsımaktan da kaçınmaz.
Marx, kâr oranının düşme eğilimi yasasını ele aldığı Kapital’in Üçüncü Cildi’nin ilgili bölümünde, “Üretimin Genişlemesi İle Artı-Değer Üretimi Arasındaki Çatışma” arabaşlığı altında şunları belirtir:
“Emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişme, kendisini iki şekilde ortaya koyar: birincisi, üretilmiş bulunan üretici güçlerin büyüklüğü ile, yeni üretimin yürütüldüğü üretim koşullarının değeri ve kitlesi ile, birikmiş bulunan üretken sermayenin mutlak büyüklüğü ile; ikincisi toplam sermayenin ücretlere yatırılan kısmının nispi küçüklüğü ile, yani belli büyüklükte bir sermayenin yeniden üretim ve kendisini genişletmesi, kitle üretimi için gerekli canlı emeğin nispi küçüklüğü ile. Bu aynı zamanda sermayenin yoğunlaşması demektir.
“Kullanılan emek-gücü bakımından, üretkenlikteki gelişme, kendisini gene iki şekilde ortaya koyar: birincisi, artı-emeğin artması ile, yani emek gücünün yeniden üretimi için gereken, gerekli emek-zamanındaki azalma ile. İkincisi, belli büyüklükte bir sermayeyi harekete geçirmek üzere, genellikle kullanılan emek gücü miktarında (işçi sayısında) azalma ile.
“Bu iki hareket yalnız elele gitmekle kalmaz, karşılıklı olarak birbirlerini etkiler ve aynı yasanın kendisini ifade ettiği görüngülerdir. Ne var ki bunlar, kâr oranını zıt yollarda etkilerler…”²⁴
Bookchinist reddediş toptancıdır; sermayenin genişleyen yeniden üretiminin sorunlarına eğilim göstermez, kestirmeden “sonuç” bildirir; kriz çöküş nedeni olamaz, aşılır ve hatta yoktur! Daha da önemlisi “görülebilir bir uzun gelecek açısından da görünmez”dir!
Böyle midir, bakalım: Sermaye için, karşılığı ödenmeyen emeğe el koyarak artı-değer kitlesini çoğaltmak asıl faaliyet nedenidir. Bunu gerçekleştirmesi ama somutta, ancak üretilen artıdeğerin içinde nesneleştiği metaların pazarda tüketilmesi aracıyla mümkün olur. Bu, genişleyen yeniden üretimin koşuludur. “Çevrim”sel hareketin “sırrı”, artıdeğerin kapitalistin şahsi harcamalarına ayrılan ve değişmeyen sermayeye eklenen kesimi dahil olmak üzere değişmeyen ve değişen sermayenin “değerini yerine koyması” ve ürünün satılması ile sürecin yinelenmesindedir.
İleri teknoloji kullanımı ve makinenin yetkinleştirilmesi aracıyla emek üretkenliğinin artması, aynı emek gücünün birim zamanda üreteceği meta miktarının, öyleyse değişmeyen sermaye miktarının artmasını sağlar. Sermayenin organik bileşimi yükselirken, değişen sermayenin azalması uzun vadede kâr oranını düşürücü bir etki yaratır. Ne ki, kapitalist üretimde kârlılık oranı büyük önem taşır ve bunun düşme eğilimi, sürecin bir krize doğru evrilmesini tetikler.
Kâr oranının düşme eğilimi yasası, “çalıştırılan canlı emek kitlesi”nin, “harekete geçirdiği maddeleşmiş emek kitlesine, yani üretken biçimde tüketilen üretim araçları kitlesine kıyasla sürekli bir azalma göstermesi”yle bağlıdır. Kâr oranı çünkü, artıdeğerin/artıdeğer kitlesinin toplam sermaye değerine oranıyla eşit ve bağlıdır. Bundandır ki, sermayenin harekete geçirdiği canlı emekçi sayısı, yani emeğin mutlak kitlesi, öyleyse sermaye tarafından emilen artı-emeğin (artı emek zamanı-artı değer) mutlak kitlesi, “ve dolayısıyla ürettiği kârın mutlak kitlesi”nin artmasına rağmen, kâr oranındaki düşme eğilimi devam edebilir.
Ne var ki, bu yasanın işlerliği, yani kâr oranındaki düşüş eğilimi bir eğilimi ifade eder. Marx’ı, bu yasaya işaret ettiği için sözüm ona yanlışlayanların açmazlarından biri de bu eğilimi “her an’a şamil” mutlaklaştırmalarıdır. Oysa Marx, yasanın yalnızca bir eğilimi ifade ettiğini ve belirli gelişmelere bağlı olarak uzun vadede etkili olduğunu analizine ekleme ihtiyacı duymuş; “zıt yönde etkiler” (üçüncü cilt on dördüncü bölüm) başlığı altında yasanın bu belirli engellerinin yavaşlatıcı rolünü irdelemiştir.
Buna göre, kâr oranın düşme eğilimi yasası, zıt yönde etkide bulunan gelişmelerin baskısı altındadır, ve buna bağlı olarak ancak bir süreç içinde etkili olur. Bunlar, Marx tarafından, emek gücünün sömürü yoğunluğu, ücretlerin emek-gücünün kendi değerinin altına düşmesi, makine türünden değişmeyen sermaye bileşenlerinin ucuzlaması, nispî aşırı-nüfus ve dış ticaretin sağladığı olanaklar olarak belirtilmiştir. Buradan hareketle Marx, yasanın “yalnızca bir eğilim olarak” işlediğini belirterek, “ancak, bazı koşullar altında ve uzun süren dönemlerden sonra etkileri göze çarpar hale gelmektedir” diye yazar.²⁵
Kâr oranının düşme eğilimi, toplam emek kitlesinde mutlak bir büyümeyi, dolayısıyla artı değer kitlesinde mutlak bir büyümeyi dışlamaz. Genel kâr oranındaki düşme diğer yandan, kârın mutlak kitlesindeki büyümeyle karşıtlık oluşturmaz. Kapitalist üretim koşullarında geçici dalgalanmalar bir yana bırakılırsa, bu durum genellik gösterir.
Kapitalist ‘girişimci’nin emek üretkenliğinde artış sağlayan ileri teknoloji uygulanması ve üretim ve işin daha verimli yeni örgütlenmesiyle hedeflediği, canlı emek sömürüsünü artırmaktır. Kapitalistler ya canlı emek kitlesini düşürecek ve birim zamandaki üretkenliği artıracak yeni tekniklerin uygulanmasına girişecek ya da emekyoğun işlere yönelerek canlı emek kitlesini artıracaklardır. Sermaye eğer piyasada kalacaksa, başka seçeneği yoktur. Daha büyük yatırım gereksinimi, rekabetin yol açtığı pazardan silinme riski ve iflaslar bu sürecin sonuçları arasındadır.
Ne var ki, emek üretkenliğindeki artış, değişen sermayenin, yani işgücünün yeniden üretimi için gerekli emek zamanın azaltılması; buna karşı değişmeyen sermaye miktarının büyütülmesi için olanakları genişletir ve bunu sağlarken, bağlı olarak daha az işçinin çalıştırılması sonucunda işçilerin bir bölümünün “fazlalık” haline gelmesine; nispi artı nüfus olarak açığa çıkmasına da yol açar.
Bu demek oluyor ki, özellikle ileri düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerde ve bazı sanayi kollarında emek verimliliğini yükselten ileri teknoloji destekli yatırımlarla birlikte, daha az sayıdaki işçiyle daha fazla üretim ve artı değer üretiminin gerçekleştirilmesi olanağı, Marx’ın 1850’lerde işaret ettiği üzere kapitalizmin bir olanağıdır ama, bu yola giren kapitalizm, onu iflah etmeyen krizlerle ve toplumsal-siyasal koşullarının olgunlaşması durumunda da devrimlerle alt üst olmaktan kurtulamaz.
Ancak, sürecin ilerlemesi düz çizgisel değildir. “Bir yandan emek süresinin minimuma indirgenmesi için bastıran, öte yandan emek süresini zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeden sermaye, süregiden çelişkinin ta kendisidir. Sermaye zorunlu emeğe harcanan süreyi azaltır, ama sadece fazlalık emeğe harcanan süreyi artırabilmek üzere azaltır; dolayısıyla fazlalık emeği, giderek artan bir ölçüde, zorunlu emeğin koşulu -ölüm kalım meselesi-haline getirir.” (Grundrisse)
Kâr oranı, emek üretkenliğinin düşmesi ile değil daha çok yükselmesiyle bağlı olarak düşmektedir. “Artı değer oranındaki yükselme de, kâr oranındaki düşme de emeğin büyüyen üretkenliğinin kapitalizm altında ifadesini bulan özgül biçimlerden başka bir şey değildir.”²⁶
Kâr oranı düşme eğilimine girmesine rağmen, “sermayenin harekete geçirdiği emeğin mutlak kitlesi ve bu nedenle emmiş olduğu artı-emeğin mutlak kitlesi ve dolayısıyla ürettiği kârın mutlak kitlesi sonuçta artabilir.” Marx, bu durumun yalnızca “olabilir”lik olarak görülmeyip “kapitalist üretim esasına göre, geçici dalgalanmalar dışında, böyle olmak zorunda” olduğunu belirtir.
Değişmeyen sermayenin büyümesi-artırılması şeklindeki “üretim hedefi” ya da diyelim “ilkesi” bütün kapitalistleri bağlar. Rekabet, üretilen malın pazarda satılması olmaksızın sermayesini artıramayacak ve genişleyen yeniden üretim sürecini başlatamayacak olan kapitalistleri, onlar yenilgiyi kabullenerek pazardan silinmeyi göze almayacaklarsa eğer, yeni üretim teknikleri geliştirmeye; makinenin yetkinleşmesi için ek harcamalar yapmaya mecbur bırakır. Ancak bu “önlemler” kapitalist açmazı ortadan kaldırmaz.
Rekabet daha da keskinleşir. Daha ileri teknikle üretenler pazarda daha avantajlı bir duruma gelmelerine, toplumsal artıdeğerin dağılımında ilk anda avantaj sağlamalarına rağmen, teknoloji kullanımının yaygınlaşması, bu avantajı sürdürülemez hale getirir. Yeniden öne çıkmak ve pazarda daha büyük pay sahibi olmak için ya yeni teknik uygulamalar ve araçlar geliştirilecek ya da rakiplerin gerisine düşürülerek sermaye ve servet kaybına boyun eğilecektir.
İleri teknoloji kullanımı diğer yandan, belirli koşullarda onu kullananı da vurma potansiyeli gösteren bir “silah”tır. İleri teknoloji kullanan kapitalist(ler), ürünlerini toplumsal gerekli emek zamanının altında üreterek elde ettikleri avantajı kaybetmemek için bunu sürdürmek zorunluluğuyla yüz yüze gelirlerken, diğerleri de ileri teknoloji kullanımına yönelerek rekabette geri kalmamaya çalışırlar.
İleri teknolojiyle üretilen belli bir meta ile kıyaslandığında geri ya da görece geri teknolojiyle üretilen aynı ürünün değeri, o daha fazla emek değer içerdiği için pazarda daha yüksek olarak gerçekleşmelidir; ancak bu böyle olmaz; tersine piyasadan silinmek istemiyorsa eğer, daha geri tekniklerle üretilen ve aynı nedenle daha fazlaya mal olan ürün, yüksek teknolojili üretimin ucuz ürünleri karşısında, onun ortalama toplumsal değerin altında gerçekleşen fiyatından satılmak gibi bir açmazla yüz yüze kalır.
Ürününü, yüksek teknolojili üretim yapan kapitalistin fiyatından satması durumunda dahi, kendisi daha pahalıya malettiği için, elde edeceği artıdeğerin bir bölümünü ileri teknoloji ile üretim yapanlara kaptırır. Sonuç bazılarının iflasıdır. “Ölmemek” için, evet “büyümek” şarttır; değişmeyen sermaye büyümeli, bunun koşulu olarak emek sömürüsü artmalıdır.
Kapitalist kriz olgusuna karşı ve krizsizlik iddiası için kullanılan argümanlardan biri de tekellerin hakimiyeti koşullarında bankaların ve banka sermayesinin kazandığı muazzam etki alanıyla birlikte büyüyen ve genişleyen finansal olanaklar üzerinedir. Bu argüman etrafında sürdürülen söylem, sermayenin her tür ve biçiminin emek gücü sömürüsüyle ilişkisini gözden kaçırır.
Oysa, sermayenin genişleyen yeniden üretiminin tüm “sırrı” artıdeğer üretimindedir ve artı değerin üretildiği yer üretim sektörüdür. Üretilen toplam toplumsal artıdeğer kâr, faiz ve rant şeklinde bölüşülerek kapitalist ekonominin tümünü finanse etmekte ve beslemektedir. Bankalar ve sigorta şirketleri dahil üretim dışı tüm sektörlerin ‘çekip çevirdikleri’ sermayenin kaynağı, toplumsal üretken emeğin sömürülmesinden sağlanan toplam toplumsal artıdeğerdir.
Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin içiçe geçtiği tekeller döneminde bu para sermayenin devasa büyüklüğe ulaştığı ve spekülatif işlemler üzerinden büyük rant geliri sağlayabildiği doğrudur. Sayısal olarak her zaman belirlenebilir birkaç büyük bankanın ve uluslararası işlem hacmi büyük sigorta şirketlerinin ellerinde çok büyük miktarda para sermaye biriktiği de doğrudur. Bunlar belirli miktarda sermaye üstünden küçük sermayelerin kullanımını gerçekleştirerek devasa büyüklükte parayı çekip-çevirerek yüksek tutarda faiz geliri sağlayabilmektedirler.
Ne ki bu gelir gerçekte sanayici kapitaliste verilen kredi, borç karşılığı ve yine küçük üretici, küçük işletmeci, işçi ve diğer emekçi kesimler krediler (örnek konut kredisi) aracılığıyla borçlandırılarak edinilen bir gelir olup kaynağı yaratılmış olan toplam artı değerdir.
Buradan şu çıkar: ‘finansal sermayenin büyümesi’ ve banka sermayesiyle sanayi sermayesinin birleşmesi demek olan mali sermayenin hakimiyetinin güç kazanmış olması, bu sektörde patlak veren bir krizin bazı diğer etkenlerle birleşerek tüm ekonomiyi krize sokması; onun devasa büyüklüğüne rağmen mümkün olabilmektedir. Bu hatta, krizlerin etkisini artıran bir işlev de görebilir.
Bazı dönemlerde uygulanan ekonomi politikalara da bağlı olarak, üretim sektörünün kârlılığının finans kârının gerisinde kalması;²⁷ ve finansal faaliyetlerde artış ve yoğunlaşma görülmesine karşın, bu durumun mutlak şekilde ve hep böyle devamı, artı değer sömürüsünün gerçekleştiği asıl alanın üretim alanı olması nedenli olarak mümkün olmaz.
Kapitalist iktisadi sistemin kağıt oyunları, bono-hisse senedi-tahvil alım satımıyla yürüyebileceği yönündeki saplantılı görüşlerin açmazı, bütün bu işlemlerin toplumsal artı değerin elde edilmesi üzerinden bir bölüşmeye ilişkin olduklarının görülmemesi ya da görülmek istenmemesidir.
Gerçekte olan ise şudur: hemen tüm büyük uluslararası tekel grupları ya sanayi ve bankacılığı bir arada yürütmekte ya da bankalar topladıkları ve küçük bir yüzde payı üstünden çekip-çevirdikleri muazzam para sermayeyi sanayicilere borç, kredi vb. karşılığı vererek üretime yönelik kullanılmasında rol oynamaktadırlar. Böylece, “spekülatif sermaye” diye tanımlanan sermayenin –onu ellerinde tutanların lüks yaşamları için kullandıkları faiz ve rantın da kaynağını yinelemek üzere– eninde sonunda sanayi yatırımlarıyla ilişkili olması kaçınılmaz olmaktadır.²⁸
Buraya kadar söylenenlerden şöyle bir sonuç çıkarılabilir: daha fazla kâr için daha ileri teknoloji kullanımı ve emek üretkenliğinin artırılması ile kâr oranının düşme eğilimi arasındaki tersine ilişki, kapitalist üretimin bir ‘kısır döngü’süne işaret ediyor.
Bu ‘tersine’ ilişkinin bir sonucu olarak emek sömürüsünü artırmanın araçları “daha yüksek bir üretim tarzının maddi gerekleri”nin yaratılmasının araçlarına dönüşürler. Bilimsel-teknik ilerleme, sermaye için yarattığı olanaklara rağmen, sermaye birikiminin asıl temelini giderek artan şekilde tehdit ederek onun yükü haline gelir. Aynı nedenle, bir çok teknolojik bilgi ve yeni buluş tekelci patent hakkı örtüsü altında yıllarca elde tutulduğu halde, üretimde uygulanması ancak rekabete bağlı olarak gerçekleşir.
Marks’ın deyişiyle bu, sermayenin “hareket halindeki çelişki” oluş haliyle ilişkilidir. O, “Çünkü bir yandan, emek zamanını en aza indirmek için bastırırken, öte yandan emek zamanını zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeder.” Artı emek zamanını büyütmek üzere gerekli emek zamanını küçülterek “giderek büyüyen ölçekte, gerekli emeğin bir koşulu (bir ölüm-kalım meselesi) haline getirir.” (Grundrisse)
Kapitalizm bu yapısal/bünyesel çelişkileri nedeniyle krizlere saplanmaktan kurtulamaz. Esas ve temel özelliğinin kâr amaçlı üretim olması, onu daha çok kâr için canlı emek gücünün daha yoğun ve daha fazla sömürülmesini sağlayacak yöntemlere ve daha fazla üretime zorunlu kılarken, bunun sonucu aşırı üretim ve yığınların yoksulluğu olmakta; –ücretlerin (değişen sermaye) düşmesinin sonuçlarından biri de budur– bu da krizlere yol açmaktadır.
Bilimsel teknik gelişme kapitalistlere, belirli bir planlama, rezerv ve talep tespiti yapma olanağı sağlasa dahi, kâr için durmaksızın üretim zorunluluğu ve rekabet nedeniyle kapitalist pazar ilişkilerinin merkezi planlanmasının olanaksızlığı üretim anarşişini; aşırı üretimi ve buna dayalı krizleri önleyememektedir.
Kapitalizm, onu krizsiz, çöküşsüz, sınırsız bir sistem olarak görmek ve göstermek isteyenlerin aksine, “ancak, üretimin maddi gereksinmelerinin gelişmesinde, belirli bir sınırlı döneme tekabül eden tarihsel bir üretim tarzı” olarak varlık gösterir. Sermaye, Marx’ın deyişiyle “toplumun üretici güçlerinin gelişiminde zorunlu bir ilişki”dir. Ne var ki, o, bu özelliğini, gelişmesinin belli bir aşamasında üretici güçlerin özgürce gelişmesinin önünde engel haline gelmesiyle kaybetmeye de mahkumdur.
Bu demektir ki, sermaye birikimi için zorunlu koşullar, onun tarih sahnesinden silinmesi için gerekli maddi koşul ve güçlerin oluşumunun faili olma işlevini de görürler. “Toplumsal emeğin üretici güçlerindeki gelişme, sermayenin tarihsel işlevi ve varoluş nedenidir. İşte bu şekildedir ki, o, farkında olmadan, daha yüksek bir üretim tarzının maddi gereksinmelerini yaratır.”²⁹
Bookchin, kapitalist kirizlerin sistemi mutlak çöküşe götüreceği ve krizlerin aşılamaz oldukları şeklindeki bir yorumun Marksist kriz analiziyle herhangi ortak bir yanının bulunmadığını biliyor olmalıdır. Yakın tarihin de tanıklık ettiği üzere kapitalist krizler, onların ağır yüklerinin aktarıldığı işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin yetersiz kaldığı koşullarda ve devletlerin geliştirdikleri çeşitli önlemler (batıkları kurtarmaya yönelik kaynak aktarmalar, yükün emekçilere aktarılmasını sağlayan ek fiyat artırmalar ya da meta fiyatlarının bir süreliğine düşürülmesi vb. gibi) aracıyla ve üretici güçlerin bir bölümünün tahribi pahasına aşılabilmektedir.
1945-60 döneminin savaş sonrası koşullarında yıkılan ve çok büyük oranda tahrip edilen ülkelerin “yeniden inşaası”yla sağlanan büyümenin yanısıra, Sovyetler Birliği’nin, sosyalizmin tasfiyesi sonucu kapitalist dünya pazarına yeniden dahil olmasıyla birlikte genişleyen pazar olanağının bir süreliğine de olsa kapitalistlerin “önünü açtığı” da doğrudur. Ancak buradan hareketle, Bookchin’i ve onun “krizsiz kapitalizm” tezini doğrulayacak sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.
Eşitsiz gelişme ve bağımlılık ilişkilerine bağlı olarak krizler kimi zaman herhangi ülke ya da bölge ile sınırlı kalırlarken (1994 Meksika, 1997 Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 1994-1998-2001 Türkiye krizleri, 2001-2002 Arjantin’deki kriz bu örnekler arasındadır) bazen de uluslararası ölçekte etkili olabilen daha kapsamlı ve büyük kriz halinde ortaya çıkabilmektedirler.
2007-2008’deki “global büyük kriz” ikincisine somut örnekler arasındadır. Kapitalist aşırı üretim ve yığınların yoksullukları arasındaki çelişkinin başlıca unsurlarını oluşturduğu ve üretimin emek verimliliğini artırarak yükseltilmesiyle bağlı olarak kâr oranlarında düşme eğilimi yasasının işlemesiyle birlikte yeni krizler gündeme gelmekte; kapitalist kriz, sistemin kronik hastalığı olarak tehdit edici varlığını sürdürmektedir.
Kriz dönemleri, ağırlaşan yükün işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin sırtına yıkılması sonucunda, tekelci sermaye için yeni olanakların ele geçirilmesinin dayanağı olarak da kullanılmasına; krizden çıkışta ve yeniden büyüme atağına geçildiğinde, belirli sanayi dalları başta olmak üzere genel olarak bir yeni “yükseliş” dönemine girilmesine rağmen, kapitalizmin krize saplanma döngüsü devam eder.
Bookchin, “ekolojik kriz”in işaretlerini, kapitalizmin iktisadi-bünyesel-yapısal sorunlarından ve üretim tarzından kaynaklanan çelişkilerinden kopararak, ve fakat öte yandan da ekolojik krizin temelinde yatan şeyi, insanın insan üzerindeki sömürüsünün doğaya ‘teşmil edilişi’ olarak niteleyerek, eklektik bir bakış açısı sergiliyor.
Bir yandan, kapitalist üretimin kaçınılmaz hale getirdiği aşırı üretim krizlerini yok-ve artık olanaksız sayarken, diğer yandan onu “ekolojik kriz” kaynağı ve nedeni olarak gösteriyor. Kapitalizmin temel sorunlarının bu ele alınış tarzı, çelişkilerin çözümünü artıdeğer üretimi temelinde ortaya çıkan problemlerin tümüyle ortadan kaldırılmasında değil ama, bu üretimin yan sonuçları olarak ortaya çıkan kirlilik, yıkım ve tahribatın önlenmesi gibi nispeten daha kolay çözülebilir unsurlarında arar. Sömürü ve sömürülen sınıf olarak proletarya ise bu bahiste, artık küçük burjuva bir tabakadan ibarettir ve “zaten” orta kesimlerden insanlarla birlikte kadın sorunu, etnik-ulusal eşitsizlikler, “çevre”nin korunması vb. gibi sorunların çözümü için mücadele sürecinde onlarla karışık hale gelip tanınmaz olmaktadır!
Makalemizin ikinci bölümünde bu durumu; bu gelişmenin sosyal sınıf dayanaklarının reddine dair Bookchinist teorinin irdelenmesi üzerinden ele almaya çalışacağız.
Dipnotlar
1. Dipnot yayınları, İbrahim Yıldız-Soner Torlak çevirisi.
2. Bu konudaki tutumunu açıklarken, Michael Caplan’a mektubunda şöyle yazıyordu Boockhin: “Bu benim açımdan başa çıkmanın acılı olduğu bir sorundu, çünkü ben proletarya sosyalizmine çay fincanı içerisinde kopan akademik bir fırtınanın sonucunda inanmamıştım. Özellikle de 1930’larda Komünist gençlik hareketinin bir üyesi olarak, Marksizm ve Bolşevizm’i öğrenmemin sonucunda, devrimci emek hareketi olduğunu düşündüğüm hareketin fazlasıyla tutkulu bir taraftarıydım. 1933 gibi erken bir tarihte Genç Komünistler Birliği saflarının[rank-and-file] lideri olmuştum ve onun aşırı-sol programına (1928’de Komünist Enternasyonal tarafından ilan edilen -veya ‘Üçüncü Dönem’ çizgisi olarak bilinen- gözü kara isyancılığa) militanca bağlıydım.”
3. Bilgesu Sumer çevirisi ile İbrahim Yıldız çevirisi önemli farklılıklar gösteriyor. Bu alıntılama her iki çeviriden yararlanılarak yapıldı.
4. A.g.e. sf. 28
5. Komünalist Proje, sf. 28-29
6. Tarih ve toplum karşısında sorumluluk duyan insan bireyleri ve hatta grup ve çevrelerinin, ya da hatta ilerici-demokrat-sosyalist partide birleşmiş şekilde “insanlığın gerçek anlamda akılcı bir dünyaya doğru ilerlediği bir patikadan geç”mesini tercih etmekle kalmayan, bunun için dövüşmeye karar vermiş olanlar hemen her tarihsel dönemde var olmuşlardır.
7. Michael Caplan’a mektup, çeviri ‘Anarşist Bakış’ dergisi
8. Bookchin’in bu konu üzerine görüşlerini makalemizin ikinci bölümünde irdeleyeceğiz.
9. Murray Bookchin’in söz konusu mektupta özetlediği gelişmelerin herhangi devrimci bireyin duygu ve düşüncelerinde kırılganlığa yol açması veya beklentileriyle olayların gelişimi arasındaki çelişki nedenli olarak hayal kırıklığına neden olması mümkündür ve bu sosyopisikolojik durum “insanlık halleri”yle bağlı görülüp bir yana bırakılabilir. Ne var ki, burada sorun bireysel hayal kırıklıkları değil toplumsal hareket(ler)in ve gelişmelerin tek yanlı teorize edilmesidir.
10. Ekolojik Kriz ve Toplumu Yeniden Yaratma Zorunluluğu, sf. 69
11. Solun Geleceği makalesi, a.g. derleme içinde sf. 210
12. Ekolojik Kriz ve Toplumu Yeniden Yaratma Zorunluluğu, sf. 71
13. Komünalist Proje, sf. 30-32
14. Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, sf. 50-51
15. Hayat hikayesinde, küçük yaşlardan başlayarak ciddi bir Marksizm eğitimi “aldığını” anlatırken, gelişmelerin seyri içinde ve özellikle 1950’lerden itibaren yaşananlarla birlikte Marksizm-Leninizm’e “inancının kalmamış” ya da “analitik sonuçlar”la destekli olarak sarsılmış, ve “ümitsizliğe kapılmış” olduğunu anlatan Boockhin, bu ‘acılı sarsıntılar’la birlikte anarşizm ve anarko sendikalizmden “Komünalist-Konfederalist Ekolojik Toplum” diye tarif ettiği, ve burjuva devleti koşullarında, kapitalizmi sözüm ona adım adım aşarak oluşturulacak bir “yeni toplum projesi”ni kurgulamaya dek geniş bir alanda uğraşı vermiştir.
16. Komünalist Proje, sf. 35-42
17. Bizce bu gereklidir; çünkü, hayli uzun bir süredir, ‘devrimci-sosyalist-sol cenah’ta dahi, klasiklerden “alıntılama”nın “fazlalık” ya da “bilinenin tekrarı” gerekçesiyle azımsandığı bir anlayış egemen olmuştur. Oysa elli-altmış yıldır marksizm-leninizme karşı kılıç sallayan her türden eleştirmen ve çarpıtıcının görünmez kılmaya çalıştığı tam da bu teorinin özü-yaşayan canlı ruhudur. Bu tutuma karşı olarak, biz burada, Bookchin’in çarpıtmalarını da daha ayrıntılı göstermek üzere, -ve yeri geldikçe-, tartışma konularıyla ilişkin Marksist klasiklere baş vuracağız.
18. “Toplumsal devrim” sorunu, Bookchin’den Althusser ve Foucault’ya dek çok sayıdaki Marksizm eleştirmeni teorisyenin sınıf ve iktidar-devlet sorunu etrafında giriştikleri çarpıtmaların ve oportünist teorilerinin hareket noktalarından biri olmuştur.
Hemen hepsi, proletaryanın Marx’ın tanımını yaptığı ya da olduğunu-olacağını söylediği türden proletarya “olmaktan çıktığını” ileri süerler. Buradan hareketle, “proleter devrimi beklentisinin dayanaksızlığı” kanıtlanmaya çalışırlar. Bookchin’de olduğu üzere, işçi sınıfının burjuva kültürün etkisindeki sınıfsal ve “ahlaki” deformasyonu ile birlikte mülkiyet sahipliğine de işaretle “küçük burjuvalaştığı” ileri sürer; bugünün kapitalizmi üzerine sözüm ona somut durum manzaralarına işaret edilerek 19.yüzyılda olmadığımız ve Marksist-Leninist kuramın 21.yüzyılın toplum ve sorunlarının çözümüne “klavuzluk edemeyeceği”, kibirli bir böbürlenmeyle ilan edilir.
Bu kibirli, ve sözüm ona aşkın teorilerin ortak özelliği, toplumsal gelişmenin tarihsel seyri, sınıf ilişkileri ve savaşları, sosyal ve politik devrim, burjuva devletinin sınıf karakteri vb. gibi sorunlara ilişkin bulanık ve belirsiz bir söylem kalabalığı oluşturmuş olmalarıdır. Buna rağmen biz burada, konuyu bu oldukça geniş kapsamı içinde değil nispeten daha dar sınırlar içinde ve Bookchin’in ileri sürdüğü teorik ve politik-sosyal görüşleri çerçevesinde kalarak tartışmak durumundayız.
19. “Krizsiz” kapitalizmin “ekolojik krizi” Bookchinist teorinin eklektik “incelikleri”nden sadece biridir!
20. D. Danek, M. Bookchin ile Söyleşi (kaynak: Anarşist Bakış Dergisi)
21. M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com.
22. “Ekolojik Toplum” kuramcısının görüş ve iddialarının görülmesi için bu uzunlukta ve çok sayıda alıntıya gerek var mıdır sorusu haklı olabilir. Onun her bir temel sorunu tartışırken, dönüp aynı argümanları yinelemekten kaçınmadığının farkındayız. Ne ki, gerek savunusunun gerekse suçlamalarının içeriği ve kapsamının tüm netliğiyle görülmesi için bu yöntem gerekliydi. Gerekliydi, çünkü, onun Marksizm ve devrimci proleter sınıfın toplumsal kurtuluş mücadelesinden umut kesmesinin temellendirdiği “yeni kuramı” ve onun pratiğe geçirilmesinin “projeleri”ne yön veren mantığının ana çizgilerini bütünlüğü içinde almak, kuramının açmazlarının daha iyi görülmesine de hizmet ediyor.
23. Kapitalist üretim sisteminin krizlerle malul olması olgusu, Marksistler bir yana, Ricardo’dan Paul Baran ve Swezy’e, John Maynard Keynes’ten Dünya Bankası uzmanlarına dek çok sayıdaki burjuva, burjuva liberal iktisatcı ve teorisyen tarafından da kabul edilir. John Maynard Keynes’in ünlü devlet müdahaleciliği savunusunun gündeme gelmesinin nedeni kapitalizmin kriz koşullarıydı.
24. Kapital III. Cilt, Sol Yayınları, Allattin Bilgi çevirisi, sf. 219
25. Kapital III. Cilt, sf. 212
26. Age, sf. 213
27. Kârlılığın 1948-80 arası dönemde % 30.8 oranında düştüğü; neo-liberal politikaların uygulandığı 1980-89 döneminde % 8.3 arttığı E. A. Tonak ve Shaikh tarafından hesaplanmıştır. Mohun ise, 1965-82 dönemi için kâr haddinde % 7.81’lik bir düşüşün, 1982-99 döneminde ise % 8.01’lik bir artışın olduğunu belirtmiştir.
28. 2000’li yıllarda özellikle emlak sektöründeki aşırı üretimin sonucu-“balonlaşmanın patlaması”yla görülen ve tüm sektörlere yayılan krizin finansal büyümeye rağmen gerçekleşmesinin de gösterdiği üzere krizin kapitalizme içkin, kapitalizmin yapısal bir sorunu olduğu gerçeğini de değiştirmemektedir. 2008 krizi banka iflaslarıyla patlamış, ancak devletlerin müdahalesi ve yüzlerce milyar dolarlık kaynak aktarmalarıyla etkisi azaltılabilmişti.
29. Kapital III. Cilt, Sol Yayınları, Allattin Bilgi çevirisi, sf. 229
