Kenan Ateş
Sosyalizmin yenilgisi, revizyonizmin dünya çapında yarattığı tahribat, uluslararası işçi sınıfı ve devrimci hareketlerindeki giderek artan düşüş kapitalizmi korkulu rüyasından uyandırıp rahatlattı. Sosyalizmi çoktan terk etmiş olan Sovyetler Birliği’nin geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru, üzerindeki sosyalist giysiyi de çıkarıp artık açıktan kapitalist emperyalist sisteme eklemlenmesi, başını Doğu Avrupa’dakilerin çektiği eski halk demokrasili ülkelerin de ağababalarını izleyerek hızla dünya emperyalist kapitalist sisteme katılmasını getirdi. İki kutuplu dünya fiilen ortadan kalkıp tek kutuplu hale geldi.
Bu durum, revizyonizmin onlarca yıldır yarattığı tahribata rağmen sosyalizm ve sosyalist görüntülerden yüz çevirmemiş kesimlerde büyük bir moral çöküntüsü ve yıkıma neden oldu. İşçi sınıfı ve genel halk hareketleri daha da söndü, giderek dibe vurdu. Bunun karşısında, sosyalizm ve devrim tehlikesini atlattığı için büyük bir rahatlamaya girmiş olan dünya kapitalist sistemi, ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra meydanı boş bulmanın rehavet ve cesaretiyle pervasızlaştı. Hemen her cephede saldırılarını artırdı. Hem saldırılarını artırdı, hem de eskiden az çok örtülü biçimler altında yaptığı saldırılarını artık daha aleni ve doğrudan sürdürür oldu. Bir yandan, “refah devleti”, sosyal haklar vb. gibi işçi sınıfı ve halkların elde ettiği kazanımları tek tek ortadan kaldırmaya ya da budamaya başladı; bir yandan da sanattan edebiyata, felsefeden bilime hemen her konuda alabildiğine bir gericiliğe yöneldi; modası geçmiş en pespaye en geri düşünceleri piyasaya sürdü. Bunlar olurken, bir yandan da, gözünü iyice döndürerek, tahrip etme ve hatta yok etme pahasına, neyi varsa almak üzere doğaya yöneldi. Bir bütün doğanın, çevrenin, canlı yaşamı, insan sağlığı ve insanlığın geleceğinin tehlikeye atıldığını; ekolojik dengenin altüst edildiğini dikkate almadan nerede kâr varsa, nerede para varsa oraya atıldı. Sağlıklı mı sağlıksız mı; insan, yaşam ve doğa için tehlikeli mi tehlikesiz mi düşünmeden, ya hiç ya da doğru dürüst test etmeden, kâr getiren ya da kısa zamanda getirecek ne varsa üretmeye, hızla tüketime sokmaya girişti. Soframıza veya kullanımımıza hemen her gün, çok da ihtiyacımız olmayan, yeni bir şey girdi. Kontrol edilmeden, denetlenmeden, kârlı ne varsa üretip piyasaya sürebiliyor oluşu iştahını daha da kabarttı, burjuvaziyi daha bir pervasız ve cesaretlendirdi. Bunun sonucunda, meyveden sebzeye, etten süte, yoğurttan içeceklere neredeyse yediğimiz içtiğimiz her şey; günlük yaşamda kullandığımız, adeta, yeni teknoloji ürünü ne varsa tehlike arz eder oldu. Şeker hastalığından kansere, obeziteden depresyona hastalıklar çığ gibi büyüdü, büyüyor.
Bu durum, doğal ve haklı olarak, giderek artan bir tepkinin ortaya çıkmasını sağladı. Başlarda cılız olan tepki farklı çevre ve kesimlerce yürütülen kampanyalar sonucu giderek yayılıp gelişti. Daha çok eğitimli küçük burjuva ve orta sınıftan çevrelerde olmak üzere doğa ve çevreyi alan, yiyip içtiğine, kullandığına daha bir dikkat eden çevreci bir bilinç gelişmeye başladı. Esas olarak gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkıp genişleyen bu çevreci hareket ve kampanyalar, bu çevreci bilinç, bir süre sonra, Türkiye de dahil, diğer ülkelere de yayılıyor, etkilerini buralarda da gösteriyor oldu. Ülkemizde son 10-15 yılda daha bir belirginleşen çevreci bilinç, çevreci hareket ve kampanyalar bu etkinin sonucudur.
Kampanyalar halinde sürdürülen söz edilen çevreci karşı çıkış daha çok iki örnek üzerinden yürütülüyor: Nükleer Enerji ve GDO’lu yiyecekler. Bu yüzden de yürütülen karşı kampanyalar, “Nükleer Enerjiye Hayır” ve “GDO’ya Hayır” başlıklarını taşıyor.
Belirtildiği gibi, her ne kadar bu karşı çıkışı başlatıp yaygınlaştıranlar küçük burjuva temelli farklı çevreci grup ve hareketler olsa da, bugün bu çevreci hareket ve kampanyaların içinde değişik kesimler belli ölçülerde yer alıyorlar. Bununla birlikte, özellikle ülkemizde, hareketin ağırlığını kendisini “sol”, sosyal demokrat, sosyalist, anti-kapitalist vb. olarak tanımlayan çevre ve yapılarla, çoğunlukla bu çevre yapılardan kişilerin yönetimlerinde bulunduğu meslek odaları ve çevreci örgütler oluşturuyor. Düzey ve derecesi değişmekle birlikte, yapısı gereği, genel olarak “sol” bir eğilim taşıyan bu muhalif hareket, –Marksist Leninistlerin, devrimci sosyalistlerin konuyu uzun süredir ihmal edip, ciddi biçimde ele almamaları yüzünden farklı bir yaklaşım ortaya koymamalarının da etkisiyle– nükleer enerji ve GDO örneğinde çevre sorunu ve teknolojiye yaklaşım konusunda Marksist ve sosyalistlerin de tutumunu temsil ediyormuş gibi bir izlenm veriyor. Ama şunu da itiraf etmek gerekir: Sosyalist, Marksist kesimler ve bu kesimlerin taraftarları da, yukarıda belirtildiği gibi, kendileri konuyu esas olarak ihmal edip ele almadıklarından, belirttiğimiz bu “sol” eğilimli çevreci küçük burjuva aydın kesimlerin öne sürdükleri argümanları kullanıyorlar, konuyu daha çok bu temelde ele alıyorlar. Bu da, doğal olarak, dışarıdan aynı düşünce içindelermiş gibi bir görüntü oluşturuyor. Oysa bu argümanların çoğu kabul edilip savunulmaktan uzak argümanlardır. Çünkü, söz konusu argümanlar, onları öne süren kesimlerin sınıf ve bilinç yapıları gereği, içlerinde yer yer doğru yanlar barındırsalar da, kimi kez yanlış, kimi kez doğruyla yanlış iç içe bulunduğundan eklektik, çoğu durumda nükleer santralci ve GDO’cu lobilerin ellerine koz verip argümanlarını güçlendiren, genel olarak bakıldığında ise kafa karıştırıcı ve bilinç çarpıtıcı yanlar içeriyorlar. Hatta bazan ipe sapa gelmez, uçuk ve komik önerileriyle bu argümanlar, hayatın gerçekleri, insanlığın bunca yıllık gelişimi ve birikimiyle uyuşmayan, toplumsal ilerleme ve gelişmenin, bilim ve teknolojinin karşısında duran gerici yanlar da içeriyorlar.
Kuşkusuz, nükleer enerji ve GDO’lu besinlerin tehlikeleri konusundaki çeşitli hususların çevreci ve “sol” medyada gündeme getirilip ele alınması çevreci bir bilinç oluşup gelişmesine belli bir katkıda bulunuyor. Bu inkar edilemez. Ancak Marksist-Leninist bir gözle bakıldığında, söz konusu eleştirilerde, konunun ele alınmasında alabildiğine bir ufuk darlığı, bilinçli ya da bilinçsizce yapılan bir bilinç çarpıtması da gözleniyor. Konu ele alınırken, yani nükleer teknoloji ve biyoteknoloji ürünleri olan nükleer fisyon santralleri ve GDO’lu besinlerin tehlikeleri ortaya konulurken, bunların kapitalizmle, teknoloji ve üretici güçlerin gelişimiyle ilişkisi ele alınmıyor; bu bağlamda tutarlı bir eleştiri yapılmıyor, sonuçta da buna bağlı tutarlı ve olması gereken bir çözüm ortaya konulmuyor.
Böyle olunca, çözüm olarak çoğu kere, anlamsız, hayata ters, hatta insanlığın gelişim ve birikime, bilim ve teknolojide ulaştığımız göz kamaştırıcı gelişmeye karşı uçuk öneriler havada uçuşuyor. Kimi “hadi gelin köyümüze geri dönelim”, “kendi unumuzu taşlarda kendimiz öğütüp, kendi ekmeğimizi tandır ya da saçta kendimiz pişirelim” diyor; kimi “telefon, bilgisayar kullanmayalım”, “arabaya, trene, uçağa binmeyip, bisiklete binelim, ya da en iyisi yürüyelim” diyor; Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF)’nun, 2011 Mart ayında Japonya’nın Fukuşima Daiiçi nükleer fisyon santralinde meydana gelen felaketten sonra yaptığı açıklamada belirttiği gibi, kimisi de, “Nükleerden elde edilecek elektrik kullanmaktansa, ay ışığını tercih ediyoruz” diyor.
TÜDEF örneğinde görüldüğü gibi, nükleer santrale karşı çıkma, en cafcaflı, en süslü sözleri söyleme adına, bazen zavallı hallere düşülüyor. Gariplerim, hayattan, dünyadan ve bilimden o kadar uzaklar ki, nükleer enerji yerine tercih ettikleri ay ışığının bizzat kendisinin bir nükleer enerji ürünü olduğunun farkında değiller. Çünkü aydan gelen ışık güneşten gelen ışıktır; güneşten ay yüzeyine vuran ışıkların oradan yansıyarak bize ulaşmasıdır. Güneş ışınları da, en büyük nükleer enerji kaynağı, doğal bir nükleer füzyon reaktörü olan güneşin bu nükleer enerjisinin ürünüdür. Kısacası tercih edilen ay ışığı da o korktukları nükleer enerjinin bir ürünüdür. Üstelik bu bir istisna da değildir. Yalnızca bizim güneşimiz değil, evrende, bizimkinden daha büyük ya da küçük böyle milyonlarca, milyarlarca, hatta sayısız sayıda doğal nükleer füzyon reaktörleri durumunda güneşler, yıldızlar vardır. Işık yayan her yıldız, bizim güneşimiz, gibi dev bir doğal nükleer enerji reaktörüdür, devasa füzyon santralidir.
İşte bu yüzden, Marksist-Leninistler, devrimci sosyalistler olarak konunun ele alınması, etraflıca tartışılması, sağlam ve tutarlı argümanlarla tehlikenin boyutlarının sergilenmesi, çok yönlü bağlantı ve ilişkilerinin ortaya konulması, sonunda da çözüm ya da çözümlerinin gösterilmesi zamanı çoktan gelmiştir. Sadece Nükleer teknoloji ya da biyoteknoloji / gen teknolojisine değil, ama –en popülerleri oldukları için– bu ikisinden yola çıkılarak, genel olarak teknolojiye nasıl yaklaşılacağı; bilim-teknoloji ilişkisinin nasıl kavranılması gerektiği ortaya konulmak zorundadır. Bu yazı da, bu nedenle, belirtilen amacı gütmekte, söz konusu ihtiyacı –bir ölçüde olsun– karşılamayı hedeflemektedir.
Konu oldukça kapsamlı ve çok yönlü olduğundan ve ayrıca onlarca sayfalık bir yazıyla hem dergi sınırlarını, hem de okuyucunun sabrını zorlamamak için her şeyi tek bir yazıya sığdırmaya çalışmayacağız. Konuyu peş peşe birkaç yazıda ele almaya gayret edeceğiz.
Bu yazıda, ayrıntıya çok fazla girmeden, nükleer enerji konusunu ele alacağız. Nükleer enerji türlerini, bunlardan fisyon santrallerini ve taşıdıkları tehlike ve riskleri, nükleer fisyon santrallerini savunan ve karşı çıkanların görüşlerini; ortaya konulan argümanların tutarlılık ya da tutarsızlıklarını; kısaca nükleer fisyon santrallerinin kapitalizmle, teknoloji ve üretici güçlerin gelişimi ile olan bağıntısını, kapitalizmin enerji sorununa yaklaşımını ve bugün mevcut olan ya da olabilecek alternatif, yeni enerji kaynak ve tekniklerini ortaya koymaya çalışacağız. Bir sonraki yazımızda GDO’lu besinler örneğinden yola çıkarak, genetik-moleküler biyoloji bilimi ile biyoteknoloji ve/veya gen teknolojisi ilişkisi, GDO’lu ürünlerin taşıdıkları tehlike ve riskler, gıda sorunu gibi başlıkları ele alacak, bu konudaki kavram ve kafa karışıklıklarını düzeltmeye çalışacağız. Şimdilik, bu yazı dizisinin son yazısı olacağını düşündüğümüz üçüncü yazımızda ise, bilim ve teknoloji ve bunlara yaklaşım sorununu genel bağlamında, kuramsal, ideolojik-felsefi, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla irdelemeye girişerek konuyu toparladıktan sonra çözüm önerilerimizi sunacağız.
Yukarıda belirtildiği gibi, konu uzun süredir Marksist Leninistlerin, devrimci sosyalistlerin özel olarak ve etraflıca ele almadıkları, üzerinde çok da tartışmadıkları bir konu. Bu yüzden, bir yazıyla konuya nokta koymak amacında değiliz. Çünkü konu, hem az çok yeni olduğu, hem de dergimizde daha önceleri kapsamlı olarak ele alınmadığı için, değişik yanlarıyla tartışılmaya muhtaç bir konu. Her ne kadar Marksizmin teknolojiye bakış ve yaklaşımı açık olsa da, bu iki teknoloji ürününde olduğu gibi, yeni teknolojiler, yepyeni yanlar, bir sürü teknik ayrıntılar, insan ve bir parçası olduğu doğa için, daha önce karşılaşmadığımız türden tehlikeler ve ciddi riskler içeriyorlar. Bu nedenle Marksizm-Leninizmin bilim ve teknoloji konusundaki genel söylemlerini, kuramsal literatür ya da külliyatını genel olarak sıralamakla yetinilemez. Bu bağlamda bu yazı dizisi, konuya nokta koyan değil, artık olması gereken bu tartışmayı başlatan, fitilini ateşleyen bir yazı olarak ele alınmalıdır. Böyle olduğu için de, katkılara, eleştirilere açıktır.
Artık konuyu ele almaya başlayabiliriz. Ama konuya girmeden kavram karışıklığını gidermek ve konuyu daha anlaşılır kılmak için bazı kavramları ve teknik ayrıntıları mümkün olduğunca kısa ve yapılabildiğince anlaşılır / basit bir dille açıklamak gerekiyor.
ATOM, ATOM ÇEKİRDEĞİ, RADYASYON, RADYOAKTİVİTE, NÜKLEER ENERJİ, NÜKLEER SANTRAL TÜRLERİ, FİSYON VE FÜZYON ENERJİLERİ
“Karanlık madde” ve “anti madde” gibi, henüz gösterilip kanıtlanamadığı için varlığı kimi bilim çevrelerince kuşkuyla karşılanan “farklı madde” türleri bir yana bırakılırsa, doğa ve onun bir parçası olarak biz insanlar da dahil, evrendeki her şey, katı, sıvı, gaz, plazma ve enerji gibi farklı biçimlerdeki maddelerden, bütün maddeler de atomlardan oluşurlar. Atomlar, değil gözle, mikroskopla bile görülemeyecek denli küçük oluşumlardır. O kadar küçüktürler ki, insan saçının enine kesiti alındığında tek bir çizgi üzerinden 1 milyondan fazla karbon atomunun seyrek bir biçimde sıralandığı görünür. Ya da o küçüklüğü tahayyül edebilmek için, ortalama bir elmanın dünya gezegeni ölçüsünde büyütülmüş olduğunu farz edin. Elmayı oluşturan toplam atomlar bir araya getirildiklerinde, ancak o dünya gezegeni içindeki normal bir elma büyüklüğünde erişebilirler.
Şekil 1: Atomun yapısı
Atom, nükleon adı da verilen ve elektriksel olarak artı yüklü bir çekirdekle, onun etrafında dönen eksi yüklü elektronlardan oluşur. Bu yapısıyla atom küre ya da eliptik küre biçimindedir. Nükleon da denilen çekirdekse, atomuna göre farklı sayılarda bulunan artı yüklü protonlar ile elektrik yükü bakımından nötr olan yani elektrik yükleri bulunmayan nötronlardan oluşur. Aynı cins atomlardan oluşan maddelere element denilir. Farklı elementlerin atomlarının proton ve elektron sayıları bir diğer elementin atomununkinden farklıdır. Elektron eksi, proton da artı yüklü olduğu için atomların elektron ve proton sayıları birbirlerine eşittir. Oysa nötron sayıları protondan fazladır. Üstelik aynı elementin atomlarının nötron sayıları birbirlerinden farklı olabilir. Bu farklı nötron sayıları aynı elementin farklı varyantlarını yani izotoplarını meydana getirirler. Bir örnek vermek gerekirse, uranyum elementinin 234, 235, 238, 239 numaralı farklı izotopları bulunur. Farklı izotopları olması o elementi değiştirmez, element aynı kalmaya devam eder. Oysa proton sayıları değiştiğinde element de değişir, öncekinden bambaşka, farklı bir element ortaya çıkar.
Atom çekirdeğinde bulunan proton sayısı o atomun atom numarasını, proton ve nötronların toplam sayısı da kütle numarasını gösterir. Uranyum örneğinden devam edersek, ²³⁸₉₂U ya da U-238 olarak gösterilen uranyum izotopunda, 92 uranyum elementinin periyodik tablodaki atom numarasını, 238 (92 proton + 146 nötron) ise kütle numarasını verir. Doğayı oluşturan bütün elementler, atomlarındaki bu sayılarına bakılarak, kimya biliminde periyodik tablo denilen tabloda 1’den 118’e dek numaralandırılmışlardır. Tabloda yer alan elementlerden 98’i doğal halde doğada bulunurlar. Geri kalanlar sentetik olarak laboratuar ortamında üretilmişlerdir ve doğada bulunmazlar.
Elementlerin büyük kısmının atom çekirdeklerindeki nötron ve proton sayıları değişmeden kararlı olarak kalır. Örneğin “karbon-12” veya “oksijen-16” atomu sonsuza dek yapısını değiştirmeden kalacaktır. Böyle kararlı atomların dışarıdaki eksi elektronlarıyla çekirdeklerindeki artı yüklü protonlarının sayıları eşit olduğundan elektrik yükü farklılığı olmaz ve bu nedenle de radyasyon yaymazlar. Oysa atom numarası 80’in üzerindeki ağır elementler çoğunlukla kararlı değillerdir. Spontane olarak çekirdeklerinden dışarıya aniden proton ve/veya nötron fırlatabilirler. Bu fırlatma radyasyon denilen olaydır ve radyoaktivite, radyoaktiflik ya da ışın aktifliği olarak adlandırılır. Radyasyon yayan, yani çekirdekten dışarıya proton/nötron fırlatan böyle elementlere radyoaktif elementler denilir. Radyoaktif elementlerin çekirdeklerinden dışarıya proton atıldığında elektron-proton dengesi bozulacağından, dengedeki elektrik yükü değişerek, elektrik yüklü, yani iyonize hale gelir. Bu yüzden radyoaktivitenin bir diğer adı da “iyonize radyasyon”dur.
Yukarıda örneğini verdiğimiz Uranyum-238 böyle radyoaktif elementlerdendir. 92 protonu ve 146 nötronu ile doğada en fazla bulunan uranyum izotopudur. Doğada bulunan elementlerin çoğu bu elementin bozunmasından, yani radyoaktif ışıma yapmasından meydana gelmiştir. Yarılanma ömrü 4,6 milyar yıldır. Uranyum-238, radyoaktif ışıma yaparak U-235 ve U-239 gibi farklı uranyum izotopları ile Plütonyum-239 (yarılanma ömrü 86.4 yıl) ve Neptünyum-239 (yarı ömrü 2,1 milyon yıl)’a dönüşür. Uranyum tek başına nükleer santral yakıtı olarak kullanılmaz. Nükleer fisyon santrallerinde kullanılanlar, dönüştüğü Plütonyum-239 ve diğer bir izotopu olan Uranyum-235’tir.
Örneğin Uranyum-238’in dönüştüğü Plütonyum-239’un sadece yarım kilosu (500 mg) dünyaya eşit miktarlarda dağıtılsa dünya yüzündeki bütün insanları bir kerede akciğer kanseri yapabilek güç ve tehlikededir. Radyasyon ve radyoaktivite böylesine tehlikelidir.
Nükleer fizikten, atom ve atom çekirdeğinden bahsedildiğinde büyük fizikçi Albert Einstein’dan söz edilmeden olmaz. Einstein genç yaşlarında çok önemli iki kurama imza attı: “Özel Görelilik Kuramı” ve “Genel Görelilik Kuramı”. Bunlardan Özel Görelilik Kuramı madde ve enerji ilişkisiyle, bunların birbirlerine dönüşmeleriyle ilgilidir; Genel Görelilik Kuramı ise kütle çekimiyle.
Einstein, 1905 yılında yayınladığı Özel Görelilik Kuramında, maddenin içinde sıkışmış muazzam boyutlarda bir enerji bulunduğunu, madde ile enerjinin birbirlerine, yani maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşebildiklerini ve bu ikisinin eşitliğini ortaya attı. Ünlü E=mc2 formülüyle madde içine sıkışmış enerji miktarının hesaplanabileceğini kuramsal olarak gösterdi. Yani nükleer reaksiyon fikrini ilk ortaya atan ve maddenin içinde devasa bir enerji saklı olduğunu ilk öngören Einstein’dı. Ancak Einstein, tezini, sadece kuramsal olarak göstermiş, deneylerle kanıtlayamamıştı. Onu başkaları yaptı. Einstein’in bu tezi 1930’da, Otto Hahn, Lise Meitner ve diğer fizikçiler tarafından kanıtlandı.
Bilim işini yapmış, görevini yerine getirmiş, bilgiyi üretmişti; yani maddenin temelini oluşturan atomun içinde muazzam bir enerji olduğunu ortaya koymuştu. Artık iş o enerjiyi oradan çıkaracak, çıkarıp insanlığın hizmet ve kullanıma sunacak teknik ve teknolojiyi/teknolojileri yaratmaya kalıyordu. Bilim ve teknoloji zaten böyle çalışırdı. Bilim bilgiyi üretir, teknoloji de o bilgiyi kullanıma sokacak teknikleri geliştirirdi. İkisi birbirini izlerdi, biri olmadan diğeri olamazdı. Ama bazan biri bazan da diğeri başı çekerdi. Tarih boyunca böyle oldu. Paleolitik ve neolitik çağlardan ortaçağa, hatta kapitalizmin ortaya çıkışına dek; tekerlek ve madenlerin işlenmesinden mancınık ve makaralara, teleskoplardan yelkenli ve pusulaya gelene dek bilim teknolojiyi izlemiş, onun ardından gitmişti, artık sıra değişmişti, teknoloji bilimi izliyordu.
Deneysel olarak ilk fisyon reaktörü 1942’de yapılıp atomun içindeki enerjinin çıkarılabileceği pratikte gösterildi. Bunu izleyen yıllarda, aynı teknikle, yani çekirdeğin parçalanmasına dayanan fisyon yöntemiyle bildiğimiz atom bombası yapıldı. Atom bombası, atomun içinde saklı bulunan enerjinin devasa, ama korkunç boyutlarını ortaya koymuştu. Elde edilen bu enerjinin elektriğe dönüştürülebileceği 1951’de deneysel olarak kanıtlandıktan sonra, 1957 yılında ilk nükleer fisyon santrali kurularak, elektrik üretilmeye başlandı.
Nükleer enerji, atom çekirdeğinin parçalanması (fisyon) ya da iki atom çekirdeğinin birleştirilmesi (füzyon) sonucu ortaya çıkan çok büyük boyutlardaki enerjidir. Adından da anlaşılacağı gibi, nükleer enerji bir çekirdek enerjisidir. Çünkü nükleer terimi, çekirdek (nükleon ya da nükleus) ile ilgili anlamına gelmektedir.
Fisyon ve füzyon reaksiyonlarına biraz daha yakından bakalım.
Fisyon (Çekirdek Parçalanması)
Fisyon, bir nötronun, uranyum gibi ağır bir element atomunun çekirdeğine çarptırılarak yutturulması sonucu bu atomun kararsız hale gelerek, daha küçük iki veya daha fazla farklı çekirdeğe bölünmesi reaksiyonudur. Dolayısıyla fisyon, bir çekirdek reaksiyonu ya da tepkimesidir. Parçalanma sonucunda ortaya çıkan atomlara fisyon ürünleri denilir. Bunların bazıları radyoaktiftir. Bir nötron yutulması ile başlayan fisyon reaksiyonu sonucunda, büyük miktarda enerji ile birlikte, birden fazla nötron da ortaya çıkar. Bu nötronlar da, ortamda bulunan örneğin diğer uranyum elementi çekirdeklerine çarparak onu da parçalarlar ve yeni fisyon reaksiyonlarına neden olurlar. Bu, ortamda o ağır element bulundukça böyle tekrarlanıp durur. Buna zincirleme reaksiyon adı verilir. Atom bombasının patlaması böyle reaksiyondur. Nükleer santrallerde, zincirleme reaksiyonlar kontrollü yapılır. Çekirdek yani nükleer reaksiyonlar sonucu açığa çıkan enerji, kimyasal reaksiyonlara göre bir milyon kat daha fazladır.
Şekil 2: Fisyon reaksiyonu
Fisyon reaksiyonları sonucunda, hem kullanılan ağır element, hem de fisyon ürünü yeni elementler (atık maddeler) radyoaktif olduklarından yoğun bir radyoaktivite oluşur. Günümüzde kullanılan nükleer santralleri fisyon reaksiyonları prensibiyle çalışırlar. Bu yüzden de, insan sağlığı ve çevre-doğa için oldukça tehlikelidirler.
Füzyon (Çekirdek Birleşmesi)
Hidrojen veya onun izotopları olan Döteryum-2 ve Trityum-3 gibi iki hafif elementin atom çekirdeklerinin birleşerek daha ağır atom çekirdeklerini meydana getirmesi olayıdır. Füzyon reaksiyonunda, Şekil 2’de görüldüğü gibi, iki hidrojen atomu (ya da Döteryum ve Trityum)’nun birleşmesi sonucunda daha ağır bir element olan Helyum ile bir tane nötron ve muazzam boyutlarda enerji ortaya çıkar. Füzyon reaksiyonlarında ortaya çıkan enerji ya da sıcaklık, fisyon reaksiyonunda açığa çıkandakinden çok daha büyüktür. Bu enerji / ısı 20-30 milyon santigrat derecelere kadar çıkabilir. Güneşteki nükleer reaksiyon böyle füzyon reaksiyonlarıdır.
Şekil 3: Füzyon reaksiyonu
Füzyon reaksiyonlarından sonra ya radyoaktivite olmaz ya da çok az olur. Olan radyoaktivite de, yarı ömür çok kısa olduğundan hemen geçer. Bu yüzden, fisyon reaksiyonlarıyla kıyaslandıklarında, füzyon reaksiyonları sonucu ortaya çıkan enerji, nükleer enerji olmasına rağmen, temiz ve tehlikesiz sayılmaktadır.
Bu teknik bilgiler ve ilgili kavramların açıklanmasından sonra konuya geçebiliriz.
NEYE KARŞI ÇIKILMALI, NEYE NASIL KARŞI ÇIKILMALI, NEYE ÇIKILMAMALI?
Nükleer yanlısı ve karşıtı tarafların argümanlarını ele almadan önce kafa ve kavram karışıklığını gidermek ve neye karşı çıkıp neye çıkılmaması gerektiğini belirlemek önemli. Bu nedenle, önce bu konuda netleşmek gerekiyor.
Yukarıda kavramları açıklarken de gördük ki, günlük ve bilimsel dilde kullanılan nükleer enerji kavramları birbirlerinden farklıdır. Aslında yoğun bir eleştiriye tabi tutulup karşı çıkılan nükleer enerji bilimsel anlamdaki nükleer enerjinin sadece bir kısmıdır. Söz ve eleştiri konusu edilen nükleer enerji, aslında genel olarak nükleer enerji değil, nükleer enerji elde etme tekniklerinden sadece birisi; çekirdek parçalanmasını temel alan fisyon reaksiyonlarının yapıldığı nükleer fisyon santralleridir. Oysa nükleer enerji denilen şey, Einstein’ın E=mc2 formülüyle gösterdiği enerji, atom çekirdeğinin içinde saklı olan enerjidir. Fisyon santralleri, bu enerjiyi elde etme tekniklerinden sadece bir tanesidir. Yukarıda gördük, fisyon dışında, füzyon reaksiyonu gibi nükleer enerji açığa çıkartan başka reaksiyonlar da vardır. Üstelik henüz kullanıma sokulmamış ve deneme aşamasında olsa da, füzyon reaksiyonu sonucu ortaya çıkan nükleer enerji hem çok daha fazladır, hem de fisyona göre oldukça temiz ve tehlikesizdir. Çiçeğinden böceğine, hayvanından insanına bütün canlı yaşamı için olmazsa olmaz bir enerji kaynağı olan güneş enerjisi ya da ışınları, belirtilen nükleer füzyon enerjisidir. Bu nedenle, yaşamın kaynaklarından biri olan güneşin kendisi de muazzam bir doğal nükleer santrali ya da reaktörüdür. Bu bağlamda, çeşidini belirtmeden topyekün nükleer enerjiye karşı olunduğunu söylemek, aynı zamanda güneşe ve güneş enerjisine karşı çıkmak anlamına da gelecektir. Bunun ne kadar abes olacağı ise açıktır.
Güneş ışığı dışında, tıpta, nükleer tıp diye başlı başına ayrı bir tıp dalı bulunur. Bu tıp dalı başta kanser tedavileri olmak üzere bazı tanı ve tedavileri, kimi nükleer yöntemleri, bu yöntemlerle elde edilen nükleer enerjiyi kullanır. Genel bir nükleer enerji karşıtlığı bunlara karşılığı da içerir. Bu nedenle neye karşı olunduğu iyi belirlenmeli ve nükleer kelimesine ön yargılı yaklaşılarak gelişi güzel “nükleer enerjiye hayır” denilmemelidir.
Atomun çekirdeği içindeki enerjinin, insan ve doğa için tehlike oluşturmayacak yöntemler geliştirilerek, insan ve doğanın yararına kullanılmasına karşı çıkılamaz. Karşı çıkılması gereken, bu enerjinin, atom veya hidrojen bombası gibi yıkıcı amaçlarlarla kullanılması ve fisyon santralleri gibi insan ve çevre-doğa için tehlikeli nükleer enerji elde etme teknikleri olabilir. Üzerine basılarak vurgulanmalıdır ki, hem nükleer silahlar hem de günümüzdeki nükleer fisyon santrallerine alabildiğine karşı çıkılmalıdır.
Kaldı ki, insanlık ve bilimin tarihi, gelişimi ve birikimi açısından bakıldığında, insanın bugün geldiği yer, mikroskopla bile görülemeyecek denli küçük atomun çekirdeğinin içine dalıp oradaki enerji çekip çıkarma seviyesine gelinmiş olması başlı başına muhteşem bir aşamayı işaret eder. Bu aşamaya gelindikten sonra, “nükleerden üretilmiş elektrik yerine ay ışığı tercih” edilemez. Köye geri dönülemez! Tarihin gidişi geriye çevrilemez. Bu nedenle, atomun içinde devasa boyutlarda bir enerjinin saklı olduğu biliniyorsa, o enerjinin oradan tehlikesiz bir biçimlerde çıkarılmasının yolları mutlaka vardır; o yol veya yollar bulunup o enerji oradan çekilip çıkarılır. A yöntemi sağlıksız ise kullanılmayıp terk edilir; yerine, araştırılıp B yöntemi bulunur. B yönteminin de belli tehlikeleri ortaya çıkarsa, tehlikesiz C yöntemi geliştirilir. Sonuçta aranıp doğru ve sağlıklı yöntem ya da teknik bulunur. Soruna böyle bakılmalıdır. Zira yarının sosyalist iktidarlarında böyle yapılacaktır.
Kısacası, nükleer enerji ve nükleer santraller sorunu, dar çerçeveler içinde değil, teknolojinin de içinde yer aldığı insanlığın üretici güçlerinin tarihsel gelişmesinin insanlığın bir bütün olarak ihtiyaçlarını gidermeye yeterli bir temel sağlayıp sağlamadığı; insanı ve çevreyi tahrip etmeden insan ihtiyaçlarını gidermenin mümkün olup olmadığı ve bu sorunların, kaçınılmaz olarak ortaya çıkan toplumsal-politik niteliği gibi hususları içeren geniş bir bağlamda ele alınmalıdır. Çünkü, sorunun bir yanı, etkileri giderek daha somut hissedilmeye başlanan ve tüm gezegenimizi tehdit eder hale gelen ekolojik felaket sorununa; bir diğer yanı insanlığın elindeki olanakların yeterliliği sorununa; bir başka yanı da yeryüzündeki bunca sefalet ve acılara bağlanmaktadır. Bu nedenle, gerek genel olarak enerji sorununda, gerekse de özel olarak nükleer santraller sorununda tutarlı ve sağlam bir yaklaşım sergilemek ancak sıraladığımız ve birbiriyle kopmaz bir bütünlük oluşturan bütün bu sorunlara karşı tutarlı ve sağlam bir tutum ortaya koymakla mümkündür.
NÜKLEER FİSYON SANTRALLERİNE NEDEN KARŞI ÇIKILMALI?
Nükleer fisyon santrallerine, insan ve çevresi, doğal yaşam için ciddi tehlikeler, önemli riskler oluşturdukları için karşı çıkılmalıdır. Böyle tehlike ve riskler taşımayan değişik alternatif enerji türleri varken fisyon santrallerini tercih etmek anlamsızdır.
Fisyon santrali yanlıları, tanınmış üniversitelerin bol ünvanlı profesörleri, bu santrallerin lobicileri belirtilen tehlike ve riskleri gizlemek için dikkatleri başka yönlere çekmeye çalışırlar. Örneğin, fisyon santralleri (deneme aşamasında da olsalar sanki başka nükleer santral türleri yokmuş gibi, onlar sadece nükleer santraller diyorlar) fosil yakıtları gibi çevreyi tahrip etmezler, hava kirliliği, sera gazı salınımı ve küresel ısınmaya neden olmazlar, diyorlar. Bu yüzden temiz enerjidir diyorlar. Fisyon santrallerinin hava kirliliği ve sera gazı salınımı yapmadıkları, küresel ısınmaya katkıda bulunmadıkları doğrudur. Bu açılardan fosil yakıtları (petrol, kömür, doğalgaz, LPG vb) gibi kirli değillerdir. Çünkü ne duman çıkarırlar, ne kokarlar ne de atmosfere gaz salarlar. Bu açıdan bakıldığında temizdirler. Ancak çok daha kötüsünü üretirler, radyasyonu. Radyasyon da, başta kanser olmak üzere insan sağlığını çok ciddi oranlarda bozan çok tehlikeli bir unsurdur.
Radyasyon, canlı vücudu dahil, içinden geçtiği yapıyı oluşturan atomların elektronlarını yörüngelerinden söküp çıkararak artı proton ve eksi elektron eşitliği yüzünden nötr olarak dengede olan atomu elektriksel olarak yüklü hale getirir, yani iyonlaştırırlar. Bu da, bu atomların olağan olmayan kimyasal yapılar oluşturmasına neden olur. Bu durum, örneğin DNA molekülünde oluşacak olursa, DNA’da kırılma ve bozulmalar meydana gelir. Mutasyonlar ortaya çıkar. Bunun sonucunda, kanserden bir dizi genetik hastalığa, insan sağlığı bozulur. Eğer DNA’daki bozulmalar, üreme hücrelerinde, yumurta ve/veya spermlerde ortaya çıkmışsa, bu hastalıklar kalıtsal hale gelip sonraki döl ve nesillere de geçip kuşaklar boyu devam eder. Karadeniz bölgesinde son yıllarda kanser vakalarında görülen büyük artışın nedeni büyük olasılıkla Çernobil faciasıdır. Bilindiği üzere, 1986’da Nisan ayında Ukrayna’nın Çernobil fisyon santralinde oluşan bir kaza sonucu santralden etrafa radyasyon yayılmış, o radyasyonla kirlenen bulutlar, hem Karadeniz’in batısı ve Bulgaristan üzerinden geçerek yağmurlarını Trakya bölgesine, hem de Doğu Karadeniz ve Rusya üzerinden geçerek ülkemizin Doğu Karadeniz Bölgesi’ne bırakmıştı.
Fisyon santrallerinin açığa çıkardıkları iyonize radyasyon, yani radyoaktivite, kendini iki biçimde kendini gösterir: Radyoaktif atıklar biçiminde ve santrallerin birer “radyasyon üretim tesisi” olmaları biçiminde.
Fisyon santrallerinde üretilen nükleer enerji atık madde üreten bir enerji türüdür. Daha önceki sayfalarda açıklamıştık. Uranyum gibi ağır radyoaktif elementlerin atomlarının çekirdekleri nötron yollanması yoluyla parçalandıklarında, ortaya yalnızca enerji çıkmaz. Enerjinin yanı sıra nötronlar ile, fisyon ürünü denilen başka başka radyoaktif elementler de açığa çıkarlar. Bunlar sürekli birikirler. Bu elementlerin bazılarının yarı ömürleri, yani radyasyon yayma etkilerinin ortadan kalkması için gereken sürenin geçmesi, çoğu kere yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca yıldır. Örneğin Uranyum-238 için bu süre 4,6 milyar yıldır. Yani o element, toprağa da gömülse, denize de dökülse, kalın duvarlar arkasında da saklansa, o kadar süre radyasyon yaymaya devam edecektir. Üstelik bu santraller sürekli enerji ürettikleri için, atıkları da sürekli artar. Bu yakıtların uygun koşullarda saklanması büyük maliyetler gerektirir. Bu da, kapitalizmin tahammül edemeyeceği bir şeydir. Çünkü kapitalizm, daha az maliyetle daha çok kâr etme sistemi ve dürtüsü üzerinden çalışır. Bu yüzden maliyet artışı kapitalizmin için uzak durulması gereken bir şeydir. Bu nedenle, ne yapar eder, bu radyoaktif atıklardan en az maliyetle kurtulmaya çalışır. Onun atıklardan kurtulmasıysa, insan, canlı yaşamı, çevre ve topyekün doğa için binlerce yıl sürecek bir felaket demektir.
Radyoaktif atık dışında, fisyon santralleri, nükleer enerji üretmek için sürekli fisyon reaksiyonu yaparlar. Bu da, atık dışında, bizzat santrallerin günlük olarak yeniden yeniden radyasyon üretmesi demektir. Bu nedenle santraller sürekli radyasyon üreten birer “radyasyon üretme tesisi” gibidirler.
Santral yanlıları, fisyon santrallerinin çok güvenli inşa edildiklerini, olası her tehlikenin önceden öngörülüp önlem alındığını, eskiden inşa edilmiş santrallerdeki eksikliklerin yeni santrallerde giderilmiş olduğunu, herhangi bir kaza riskinin olmadığını öne sürerler. Bu nedenle de santralde üretilen radyasyonun santralden dışarı sızma ve çevreye yayılma riskinin hiç olmadığını yemin billah söylerler. İkna etmek için de bir sürü planlar, krokiler gösterir, teknik ayrıntılar sıralar dururlar. Oysa hayat, Çernobil ve Fukuşima Daiiçi santral felaketleri onları yalanlamaktadır. Haydi, Çernobil eski tekniğe dayalı, bakımları yapılmamış eski ve riskli bir santraldi, diyelim. Japonya’da dört sene önce, 2011 yılında meydana gelen santral faciası nasıl izah edilecektir? Fukuşima santrali en son tekniklerle inşa edilmiş, denetim ve kontrolleri kağıt üzerinde oldukça düzenli yapılmakta olan –ki bunların sahte olduğu, ne denetimlerin düzgün yapıldığı, ne de denetimlerde bulunan eksiklerin giderildiği sonradan ortaya çıktı– risksiz olarak lanse edilen, yeni ve “modern” bir santraldi. En risksiz santralde bile kaza olabileceğini Fukuşima santrali göstermiştir.
Kuşkusuz söz konusu santrallerde çeşitli güvenlik önlemleri vardır ve bu önlemler risk oranını epeyce düşürürler. Ancak ne denli sıkı güvenlik önlemi alınmış olursa olsun, risk hiç bir zaman sıfır olmaz. O riskin gerçekleşmesi durumundaysa sonuçları çok ağır olur. Kaldı ki, mermi de kutusunda durduğu sürece tehlikeli değildir, bir risk oluşturmaz. Ancak, yapacağını, tetiğe basıldıktan, yani patlatıldıktan sonra yapar. Fisyon santrallerinin bir gün patlamayacağının da bu bağlamda bir garantisi yoktur.
Bu söylenenler doğru olsa, kamuoyu baskısı veya başka nedenlerle fisyon santralleri çok geliştirilip, ciddi güvenlik önlemleri alınsa ve risk sıfıra yakın düzeye indirilse bile, bu risk yine de kabul edilemez. Etrafımızda çok sayıda temiz ve tehlikesiz enerji kaynağı dururken, riski ne kadar düşük olursa olsun, potansiyel bir tehlike taşıdığı inkar edilemeyen bu santrallere neden razı olunsun? O santrallerden tamamen kurtulma olanağı varken, bir gün patlama korkusuyla neden yaşansın? Neden bir bombanın yanıbaşında ömür geçirilsin?
Santral yanlıları burada da kafa karıştırmaya çalışırlar. Risksiz bir yaşam olamayacağını belirttikten sonra, tezlerini desteklemek için trafik kazalarından yılda şu kadar, hastalıklardan, sigaradan, alkolden, hava kirliliğinden şu, nükleer kazalarınsa bu kadar ölüm oluyor diye, uzun tablolar, istatistikler yayınlarlar. Örneğin Atom Enerjisi Kurumu’nun web sitesine bakıldığında, böyle bir sürü tablo, sigaranın zararları üzerine sayfalarca yazı görülecektir. Bunlara kanılmamalıdır. Böyle bakıldığında, örneğin nükleer silahların da pek zararlı olmadığı söylenebilir. Bu “silahlar”, 70 yıllık ömürlerinde bir kere patlatılmışlardır, ama o bir kerede yapacaklarını yapmışlardır.
Santral yanlıları radyasyonun tehlikelerinden söz edildiğinde, ama “doğada zaten radyasyon vardır” diye de itiraz ederler. Her gün radyasyonla karşılaşıyoruz, sigaradan kimi yiyeceklere, cep telefonundan televizyona sürekli radyasyona maruz kalıyoruz, radyasyondan o kadar da korkmaya gerek yok, diyorlar. Bu, kafa karıştırmadır. Doğada elbette radyasyon vardır. Hem bu sayılanlardan, hem de güneşten, yıldızlardan, kayalar ve topraktan gelen radyasyonu alıyoruz her gün. Bu, doğrudur. Ama bu radyasyonun derecesi insan sağlığını etkilemeyecek düzeydedir. Çünkü insan, evrim sonucu, bu radyasyona dayanma gücünü elde etmiştir. Doğadan alınan radyasyon miktarı, tahammül edilebilen miktarın çok çok altındadır. Oysa bu santrallerin ürettiği radyasyon, tahammül edilebilen miktarın binlerce kat üzerindedir. Bu sözlere kanmamak gerekir.
Santral yanlılarının bir diğer yalanı da, santrallerin enerji ihtiyacını karşılama amacının olduğu yalanıdır. Dünyada büyük bir enerji ihtiyacı olduğundan söz ederek, çok sayıda insanın enerjiden yoksun olduğu söyleniyor. Oysa fosil yakıtı rezervleri sınırlıdır, üstelik bu yakıtlar saldıkları gazlarla atmosferi kirletip çevreye zarar veriyorlar, öte yandan, güneş ve rüzgar enerjsi gibi yenilenebilir enerji türleri de pahalı ve ülke ekonomilerine büyük yükler getiren enerjilerdir, diyorlar. Bütün bunlar çıktıktan sonra, geriye ancak fisyon santrallerinde üretilen enerji kalıyor.
Dünyada büyük bir enerji ihtiyacı olduğu doğrudur. Ulaştığımız bu gelişmeye, teknolojnin geldiği bu düzeye rağmen insanlığın üçte biri hala elektrikten yoksun yaşıyor. Çoğu köyde ocaklar hala çalı çırpı veya tezekle yanıyor. Santralcilerin dediklerine bakılırsa, burjuvazi hayırseverlikten kırılıyor. Elektriksiz köyleri gördükçe gözüne uyku girmiyor. Enerji ihtiyacı içindeki milyonlar bir an önce elektriğe kavuşsunlar diye bankalardaki milyar dolarlarına çekmeye koşmuş durumda. Kimse kanmasın, santralcilerin avukatlıklarını yaptıkları burjuvazinin ihtiyacı, milyarlarına milyar katma ihtiyacından başka bir şey değildir. O ihtiyaç kapitalist ekonominin ihtiyacıdır. Bunlarda biraz insaf olsa, önce ülkenin enerji ihtiyacının önemli bir kısmını karşılayan Keban ya da Atatürk barajlarının hemen yanı başlarındaki elektriksiz köylere elektrik verirlerdi.
TARTIŞMADA YANLIŞ YAKLAŞIMLAR
Santral karşıtlarının öne sürdükleri argümanları ve karşı çıkış noktalarına bakıldığında, yazımızın başında belirttiğimiz gibi, alabildiğine bir dar görüşlülük ve ufuk darlığı olduğu gözleniyor. Bu tartışmada, kimileri konuyu sıradan bir çevre sorunu duyarlılığı düzeyinde, kimileri ucuzluk-pahalılık, kimileri yalnızca teknik bir sorun, kimileri de “ulusal çıkar” ve milliyetçilik çerçevesi içinde ele alıyor. Kimileri de kapitalizme hiç sahip olmadığı ilericilik payeleri vererek, gelişmiş kapitalist ülke yönetimlerinin santralleri kapatarak ne denli insancıl olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Bir kesim ise, daha uç noktalara savrulup, topyekûn teknoloji ve ulaşılan teknolojik gelişim düzeyini reddetme noktasına varan kuşkucu görüşler öne sürüyorlar. Bu kesimler bazen o kadar ileri gidiyorlar ki, işi teknoloji düşmanlığına dek vardırıyorlar. Böylesine sığ görüş ve argümanlarla, bu ufuk darlığıyla tutarlı bir eleştirinin yapılabilmesi mümkün değildir. Buna karşın yine de bunlardan bir kaçını kısaca ele alalım.
Örneğin fisyon santrallerinin pahalı olmaları onlara karşı çıkışın gerekçesi olamaz. Veya, temiz olmayan bir enerji türü ucuz diye kabul edilemez. Karşı çıkış, insanlığın, doğayla uyumlu bir biçimde, yararı, refahı ve ihtiyaçlarının karşılanması temelinde yapılmalıdır. Hepimizden toplanan bunca vergi, çarçur edileceğine, tekellere milyarlarına milyar katsınlar diye kredi ve sermaye olarak aktarılacağına, halklara mermi olarak dönecek silahlara yatırılacağına, halkın temiz ve tehlikesiz enerji ihtiyacının karşılanmasına harcanmalıdır. Bunun için “pahalı” diye sızlanılacağına, bütçenin buralara harcanması için iktidarlar zorlanmalıdır. Sosyalistlerin işi, halkın ihtiyaçlarını karşılamaya gelince sızlanan burjuvaziye kanıp onlarla birlikte gözyaşı dökmek değil, toplanan paraların doğru yerlere harcanmasını sağlamaktır.
Gazete ve TV’lerde süren tartışmalarda kimi santral karşıtları, mevcut santrallerin batının gelişmiş kapitalist ülkelerinde artık terk edilmeye başladıklarını, bu ülke yönetimlerinin tehlikenin farkına vardıkları için nükleerden vazgeçip santrallerini kapatma yoluna gittiklerini öne sürüyorlar. Santralcilerse, bunu duyduklarında, tam aksini ileri sürerek, karşı rakamlar çıkarıyor ve Batının, ABD, İngiltere, Almanya ya da Fransa’nın ne kadar yeni santral siparişi verdiklerini göstermeye çalışıyorlar. Santral karşıtlarının bu karşı çıkış noktasına katılmak mümkün değildir. Kimse kapitalizmi, hele de Batı kapitalizmini şirin ve insancıl göstermeye, onlara, olmayan payeler vermeye çalışmasın. Onların tarihleri sömürü, kan ve katliam üzerinedir. Kendi halkları dahil, dünya halklarına kusturdukları kan boylarını defalarca aşmıştır. İnsani duygular onlardan uzaktır.
Evet, gelişmiş Batı ülkelerinin bazılarında söz konusu santrallerden bir kısmının faaliyetinin durdurulduğu ya da yenilerinin eski hızda açılmadığı doğrudur. Ama bunun nedenleri iyi irdelenmelidir. Bu ülke yönetimleri, hiç de santrallerin yaydıkları tehlikenin farkına vardıkları için faaliyetleri durduruyor değiller. Biraz etkisi olsa da, temel neden kamuoyu baskısı da değildir. Bu faaliyet durduruluşunda iki esas neden vardır:
Bunlardan birincisi, santrallerde birikmiş atıkların o ülke ekonomileri için büyük külfet halini almış olması, yani maliyetlerin çok artmış olmasıdır. Özellikle atık sorununda santrallerin kendilerine çok pahalı gelmeye başlamasıdır. İkincisi ise, ABD ve İngiltere örneklerinde olduğu gibi, bu ülkelerin kendilerine daha ucuza mal olan doğal gaz, petrol, kaya gazı gibi yeni fosil yakıt yatakları bulmuş olmalarıdır. ABD son yıllarda özellikle Teksas gibi güney eyaletleri ile Meksika körfezinde yeni petrol ve doğal gaz kuyuları açmıştır. ABD artık kendi doğal gazının neredeyse tamamını (yüzde 96’sını) kendisi üretmektedir. Yine ABD’nin son yıllarda çıkarmaya başladığı kaya gazı ise bir sır değildir. İngiltere de öyle. İngiltere son 20-30 yılda Kuzey Denizi’nde, özellikle de Shetland Adası çevresinde, deniz dibinden büyük miktarlarda petrol ve doğal gaz çıkarmaya başladı. Bu miktar öylesine büyüktür ki, bu kuyulardan birisinin adı olan Brent’ten çıkarılan petrol, dünya petrol borsalarında Brent petrolü diye anılıyor. Buradan gelen Brent petrolü borsayı belirliyor.
Kimse kuşku duymasın, insancıllık giysisi giydirilmeye çalışılan bu ülkeler, koşullar biraz değiştiğinde, örneğin atık sorununa bir çözüm yolu bulup maliyetleri düşürdüklerinde ve/veya fosil yakıtları azalmaya başladığı veya fiyatları arttığında hemen peş peşe yeni santraller açmaya başlayacaklardır.
Santral karşıtlarından özellikle mühendis meslek odalarının karşı çıkış noktalarının temelini ulusalcı/milliyetçi dürtüler oluşturuyor. Örneğin, nükleer santraller dışa bağımlılık yaratıyor, diyorlar: “Kendi kaynaklarımız varken neden dışarıya bağımlı hale gelelim?” “Kendi ulusal kaynaklarımızı neden kullanmıyoruz?” Ayrıca enerji açığımızın olmadığı öne sürülüyor. “Kendi kaynaklarımız, kendi kömürümüz ve akarsularımız enerji ihtiyacımı karşılamaya yeter” deniliyor. “Var olan enerji açığı akarsu potansiyelimiz yeterince değerlendirilmediği ve şebeke kayıpları olmasından doğuyor, kaynaklarımızı iyi kullanır, akarsularımızı iyi değerlendirir, şebeke kayıplarını azaltırsak nükleer santrallere ihtiyacımız kalmaz” deniliyor. Anlaşılan, var olan barajlar, derelere kurulan HES’ler yetmemiş ki, yeni baraj ve HES’ler öneriliyor. Fırat ve Dicle üzerine her 10 kilometrede bir baraj mı kurulmalı? Barajlarla Fırat ve Dicle’nin suyu kurutulup, bu nehirlerin on binlerce yıldır özgürce suladıkları Mezopotamya’nın verimli toprakları kurak, o zengin toprakların kadim halkları susuz mu bırakılmalı? Bunlar mı isteniyor? Nehirler, doğanın bize bahşettiği zenginlikler sınır çitleriyle ayrılmamalı, şunun veya bunun babasının malı olarak görülmemelidir. Bu nehirler binlerce yıldır bizim olduğu kadar, aynı zamanda o kadim halklarındır da. Benden sonrası tufan denilerek halklar su gibi bir yaşam kaynağından mahrum bırakılamaz.
Enerji konusunda dışa bağımlılıktan kurtulup kendi kaynaklarımıza yönelme konusuna gelince… Böylesine uluslararasılaşmış dünya kapitalist sistemi içinde yer alınarak, ona dokunmadan, onun kuralları içinde oynanarak, ne kadar öz kaynaklara yönelinirse yönelinsin, dışa bağımlılıktan kurtulanamaz. Bu sistem içinde kalarak, Karadenizin her deresinin her 100 metresine bir HES, Batman’ın her köyünün her tarlasında bir petrol kuyusu açılsa, Zonguldak ya da Soma’da her ağaç dibine bir kömür kazması vurulsa bile bu bakışla dışa bağımlılıktan kurtulmak olanaksızdır. Suudi Arabistan’ından Irak ve İranı’na, Ortadoğunun neredeyse her ülkesinde, Afrika’nın Nijeryası, Latin Amerika’nın Venezuelasında petrol fışkırırken, hepsi de kendi doğal kaynaklarını kullanan bütün bu ülkelerin hangisi dışa bağımlılıktan kurtulabilmiş? Ya da bu ülke emekçilerinin hangileri enerji bolluğu içinde yüzüyor? Öte yandan, bir damla bile petrolü olmadığı için doğal kaynaklar bakımından tümüyle dışa bağımlı durumdaki Japonya ve Almanya gibi ülkelerin durumu ortada. Demek ki sorun, kendi öz kaynaklarını kullanıp kullanmamakta değil, daha başka yerlerde aranmalı.
Teknolojiyi reddedip düşmanca yaklaşımlar içine giren, insanlık tarihinin gidişini gerisin geri çevirmeye çalışan, gerici, bilim, teknoloji ve ilerleme karşıtı, “hadi gelin köyümüze geri dönelim”ci geriye dönük önerileri ele almaya gerek bile yoktur.
Marksizm teknoloji karşıtı ya da düşmanı değildir. Tarihi boyunca hiç olmamıştır ve olmayacaktır. Çünkü Marksistler, üretici güçlerin gelişiminin, son tahlilde insanlığın özgürleşmesinin maddi koşullarını oluşturacağını bilirler. İnsanın altın çağını yaşaması, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için gereken zorunlu çalışma zamanından kurtulup özgürlüğün temel koşulu olan serbest zamanı elde edebilmesi ancak son derecede gelişmiş bir maddi temel üzerinde gerçekleşebilir zira. Söz konusu bu serbest zamanın oluşabilmesi için gerekli maddi-teknik temelin taşlarını döşeyen de bilimsel-teknolojik yeniliklerdir. Bununla birlikte, Marksizm, üretici güçlerin yalnızca üretim araçları ve teknoloji olmadığını da bilir. Onun temel bileşenlerinin başında insanın geldiğinin farkındadır. Bu yüzden her şeyi insan bağlamında görüp öyle ele alır. İnsan, doğayla birlikte, doğanın doğrudan bir parçası olduğu için doğaya gerekli önemin verilmesi ve korunması hayati önemdedir.
Bir sonraki yazımızda GDO konusu ele alacağız
