politik gidişata dair burjuva hesaplar

Ahmet Cengiz

Türkiye’de bir süreden beri, sermaye sınıfının çeşitli kesimleri arasında bariz bir egemenlik kavgası sürmektedir. Bu egemenlik kavgası, ne ‘burjuvazinin tekel ve tekel dışı kesimleri’, ne de ‘ulusal burjuvazi ile emperyalist burjuvazi’ arasında cereyan etmekte. Kavga, yerleşik işbirlikçi büyük sermaye ile yeni yetme işbirlikçi büyük sermaye arasındadır.

Sermaye sınıfının bu iki kesiminin tipolojisi, tarihsel şekillenişi ve sınıf/sınıfdışı kültürü üzerine çok şey söylenebilir. Fakat burada, şunu belirtmek yeterli olsa gerek: Bu iki kesim de, Türkiye’nin egemen zümrelerini, ta Osmanlı’nın İstanbul’u fethinden beri karakterize etmiş bir özellikle, yani hep kendisinden daha ileri ilişkilerde olmaktan kaynaklı bir sonradan şekillenmişlikle maluldür. Bu sonradanlık, ister İstanbul’un fethinde olduğu gibi, kendisinden ileri olanı ele geçirme, isterse Osmanlı’nın çöküşünde olduğu gibi, kendisinden ileri olan tarafından ele geçirilme kaynaklı olsun, oluşan açmaz değişmemekte: İçinde bulunduğu maddi ilişkilerin kendi doğal evrimini geçirmeksizin o ilişkilerin öznesi olmak. Bu konumlanma, doğal evrimi yaşamaksızın gerçekleştiğinden, yani doğal oluşum momentinden yoksun ya da sınırlı ve çarpık bir “oluşum” üzerinden gerçekleştiğinden, sonuçta olunanın da, olunması gerekenin bir kopyası, gibisi olmayı geçememektedir. Türkiye burjuvazisinin “zurnanın zırt dediği yerde” politik bakımdan bir burjuva gibi davranamaması, kendi burjuva ideolojisinin temel ilkelerini dahi zamanıyla açıktan savunamaması, sınıfının uluslararası bağlamdaki en korkak, en yalaka, en riyakar örneklerinden birisini teşkil etmesi; bütün bunlar, onun, politik ve kültürel bakımdan, ekonomik-sosyal yönden kapitalist olduğu kadar burjuva olamaması özelliğinden ayrı ele alınamaz.

Belirtilenler, bugün egemenlik kavgası veren sermaye kesimlerinin ayrıştıkları yönlerinin olmadığı anlamına gelmemekte elbette. Bunlar kuşkusuz söz konusudur. Ve bunlar, her ne kadar mensubu oldukları sınıfın o mahsus mahiyetine karşı ya da ondan ayrışan özellikler olmasa da, sözü edilen egemenlik kavgasının taktik dayanakları olarak ayrıca özel bir önem arz etmektedirler. Ve bu yönü nedeniyle göz ardı edilmemeleri gerekmekte.

I.

Türkiye’de sermaye sınıfının çeşitli kesimleri arasındaki egemenlik mücadelesi, gelinen yerde, bir tür rejim mücadelesine dönüşmüştür. Bu mücadeleyi veren sermaye gruplarının hiçbirisinin emekçi halk kitlelerinin çıkarlarını gözeten bir rejim değişikliğini öngörmediğini belirtmek bile gereksizdir. Mevzu esas itibarıyla şudur: Çözülmeye yüz tutmuş politik sistem ve genel olarak üstyapı, hangi sermaye grubunun çıkarları doğrultusunda şekillenecektir?

Hatırlatmak gerekir ki, işbirlikçi büyük burjuvazi açısından, ekonomisi “liberalleştirilmiş” bir Türkiye’nin darbe anayasası ve generallerin o zamana kadar temsil ettikleri ceberut devlet anlayışıyla uzun süre yönetilemeyeceği açıktı. Altyapıdaki yeni düzenlemelere mukabil olarak başta devlet bürokrasisinin erki olmak üzere üstyapıda da çeşitli reformlar gerekli görülmekteydi. “Küresel ekonomiler” çağında Türkiye’nin “modernizasyonu” gündemdeydi! Bu “dönüşüm süreci”nde ülkenin kangrenleşen politik sorunları da kısmi tavizlerle çözülebilir, Türkiye ekonomisi potansiyeline uygun bir uçuşa geçebilirdi. Koşullar bu adımlar için son derece uygun görünüyordu; nitekim işçi emekçi hareketinin uluslararası ve ulusal planda beli kırılmıştı, Kürt ulusal hareketiyle de yeni bir diyalog süreci başlatılabilirdi. Yani “dönüşüm süreci”nin, öngörülenden başka bir mecraya kaymasına neden olabilecek faktörler oldukça sınırlanmıştı.

İşbirlikçi büyük sermaye, bu saiklerle ve bunların ABD’nin ve AB’nin dönemsel çıkarlarıyla örtüşmesiyle de, “reformcu” AKP’ye destek vermiştir. Pek kısa sayılmayacak bir süre için bu hesap tutmuş olsa da (AKP’nin bir dönem estirdiği ve geniş bir kesimi etkileyen “demokratikleşme” rüzgarları anımsansın!), sonuçta büyük burjuvazinin kullanmak istediği AKP kaldıracı sorunlar çıkarmaya başlamıştır. Günlük basında bu sorunlar genellikle AKP’nin lideri Tayyip Erdoğan’ın “kişisel ihtirasları” ve karakter özellikleriyle açıklansa da, işin gerçeği kuşkusuz bu kadar basit değildir (bir zamanlar Kremloglar vardı, şimdi de Erdoğanloglardan geçilmiyor!).

Kısaca açıklamak gerekirse: Türkiye’de ihracata dayalı “liberal bir ekonomiyi” inşa etme süreci 24 Ocak Kararları ve 1980 darbesiyle başlasa da, asıl ivmesini; 90’lı yılların ortasında, yani SB’nin çöküşünün sembolize ettiği 89/91 dönemeciyle birlikte yayılan “küreselleşme furyasıyla” almıştır. Zafer kazanmış uluslararası mali sermaye, ana merkezlerinde sermaye ile işçi aristokrasisi arasındaki “sosyal barışı” dahi masaya yatırırken, geri ve gelişmekte olan ülkelerdeki işbirlikçi burjuvaziyle işbirliğinin koşullarını da yeniden düzenlemiştir. Bu süreç, ilgili ülke ekonomilerinin baştan aşağıya yeniden düzenlenmesi süreci olarak da bilinmektedir. Sermaye akışlarının önündeki engellerin kalkması, gümrük duvarların büyük oranda yıkılması, emek gücünün ucuzlatılması, iş yasalarındaki değişikliklerle sömürü olanaklarının genişletilmesi, ulaşım ve iletişimdeki gelişmelerin en ücra bölgelere dahi ulaşımı ve yatırımı olanaklı kılması vb. gelişmeler neticesinde, uluslararası sermaye Türkiye’de de girmedik işkolu ve alan bırakmamıştır.

Öte yandan, bu gelişmelerin de etkisiyle (ve tabii tarımın da belirtilen süreçte darbe yemesi oranında), Anadolu’nun belli başlı yerlerinde hızlı bir kentleşme süreci tetiklenmiştir. Örneğin Kayseri, Konya, Gaziantep nüfus bakımdan hızla büyümüş, yakın ve uzak kırsaldan bu kentlere yeni ve ucuz emek gücü akışı olmuştur. Böylelikle Anadolu’da sanayide çalışan işçilerin sayısında hızlı bir artış yaşanırken, aynı zamanda sözünü etmeye değer yeni bir orta sınıf olgusu peydahlanmış; sanayi, ticaret ve hizmet eksenli orta sınıf artık salt İstanbul, İzmir ya da Bursa’nın değil, Anadolu’nun da bir gerçeği haline gelmiştir.

Anadolu, adeta yeni bir kapitalistleşme süreci yaşamıştır. Türkiye sınırları içinde ama, sanki kapitalizmin Türkiye’deki ikinci bir gelişimini ifade etmiş; bu koşullarda; ülkenin mevcut işbirlikçi büyük sermayesinin yanı sıra ve uluslararası sermayenin yatırımları/siparişleri sayesinde, ondan da önemli oranda bağımsız, adeta paralel yeni bir sermaye grubu gelişmiştir. Bu sermaye grubu yerelde kök salmış ve otantik olmasına karşın, gerçek anlamda ama emperyalist “küreselleşme furyası”nın bir çocuğu olarak dünyaya gözlerini açmıştır. Ve objektif ekonomik konumuyla, kendi bilinci arasında giderek büyüyecek bir tezatla, yani kendini “işadamı” olarak gören, ama ülkedeki “burjuvazi”ye dahil olmamayı meziyet sayan bir kültürle yola çıkmıştır. Politik etki gücü artıkça palazlanmış, palazlandıkça da politik ağırlığını daha ileriden hissettirme eğilimi göstermiştir.

Bizdeki burjuvazi, devlete yamanma, onun olanaklarından alabildiğine faydalanma, onu halk hareketlerine karşı baskı ve zor aygıtı olarak kullanma vb. konularda hep yaman olmuştur. Ancak bunların hepsini; “devletimiz”in otoritesini sarsmayarak, yani başta silahlı kuvvetler olmak üzere devlet aygıtının, bürokrasisinin ve “devlet kudreti”nin bağımsızlığına biat etmede kusur etmeksizin yapmayı yeğlemiştir. Başka bir ifadeyle, ‘milletin, devletin hizmetinde olduğu’ ilkesine açıktan karşı çıkmaksızın işini görmeye çalışmıştır. Bu ise, politik tutum bakımından Türkiye burjuvazisinin burjuva demokrasisinin abc’sini bile savunamama halinin bir göstergesi idi. Devleti ele geçirme sürecindeki AKP (yani yeni yetme sermaye grubu) ise, ‘devleti milletin hizmetine sokma’ iddiasını politik bir sermayeye dönüştürerek işini görmeye çalışmıştır. Bu bakımdan, toplumsal dayanaklarını genişleterek ilerlemede, yani toplumun geniş bir kesimini yedekleyerek kendi özel çıkarlarını elde etmede başarı kaydetmiştir. Büyük burjuvazi, karşılıksız kalmadığını gördüğü andan itibaren, bu söyleme destek vermiştir. Ekonomik “reformların”, bu türden politik “reformlarla” tahkim edilmesini savunmuş ve başlangıçta şu ya da bu sermaye kesiminin faydalanabileceğini özel olarak dert etmeksizin, bu sürecin önünde sonunda kendisinin çıkarlarına hizmet ettiğini düşünmüştür.

Nitekim işbirlikçi büyük burjuvazi açısından; devletin, anayasanın, yargının vb. “küresel ekonomiye eklemlenmiş” ülke ekonomisinin gerçekliğine ve bu gerçekliğin gereksinimlerine uygun bir tarzda “modernleştirilmesi” özel bir öncelik arz etmekteydi. Gelgelelim, sermaye sınıfı, statükodan yana güçler karşısında ortak hareket ederken, bu “dönüşüm süreci”nin hangi sermaye grubunun ihtiyaçları doğrultusunda yapılacağı konusunda birbirine düşmeye başladı. Ekonomik rekabet, politik mücadele boyutlarını aldı ve rekabetin bu iki biçimi özellikle de yeni yetme sermaye grubunca kültürel bir mücadele kisvesiyle toplumsal alana taşındı, oradan bulduğu desteği “İstanbul sermayesi” karşısındaki ekonomik dezavantajlarını telafi etmek ve politik bakımdan elini güçlendirmek üzere kullanmaya başladı.

İşte sermaye grupları arasındaki bu rekabet ve mücadele, Türkiye gerçekliği zemininde, ister istemez, devleti ele geçirme, “devlet kudreti”ne sahip olma mücadelesine dönüşmüştür. Bu nedenle “başkanlık sistemi” kavgası, bir kişinin sultan olma arzusuyla açıklanamaz. Başkanlık sistemi; yeni yetme, yeni palazlanıp büyük sermaye haline gelmiş sermaye grubunun, hem devlet erkini tüm olanaklarıyla kullanabileceğini ve hem de işlerini en verimli, hızlı ve enerjik kotarabileceğini düşündüğü bir sistemdir. Bu sistem ona son derece pratik ve pragmatik gelmektedir!

Yeni yetme sermaye grubu; kendi egemenlik mücadelesinde, burjuva demokratik bir devrime önderlik etmemiş, aksine devlet yetiştirmesi olmuş Türkiye burjuvazisinin, oluşumunun bu özgünlüğünden ileri gelen çarpıklık ve yetersizliklerini alabildiğince kullanmıştır. Ona rağmen; “devlet sınıfı”na karşı “milleti”, elitlere karşı fukarayı temsil etme iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle, burjuva sınıfının genel oluşum hikayesine daha uygun düşen bir örnek sunmuştur. Ama diğer ve gerçek yönüyle, aslının bir karikatürü olmaktan ileriye gidememiştir! Gidemezdi de, çünkü tarihteki burjuvazi feodal mutlakiyet karşısında gerçekten de eşitlik, adalet ve siyasal özgürlük ve haklara gereksinim duyarken, yeni yetme sermaye için, bunlar, halkı yedekleyebileceği siyasi demagojilerden öteye bir anlam taşımıyordu. Büyük burjuvazinin üstyapıyı modernleştirme girişimi, “bireyin devlet karşısında kanunlarca korunması” türünden talepler ya da “kuvvetler ayrılığı ilkesi”, yeni yetme sermaye için pek dolambaçlı, dahası zaman kaybıydı! Bunun yerine bizzat devletin kendisini ele geçirmek daha pratik bir seçenekti! Aslının karikatürü olma hali tam da bu noktada kendisini göstermekteydi: Türkiye gibi kapitalist ilişkilerin oldukça geliştiği bir toplumda, bir nevi feodal burjuvalık uzun erimli olamaz. Olamaz, çünkü kapitalist ilişkiler –hele ki “küresel ekonomiye eklemlenmiş” bir ülke ekonomisinde– doğası gereği; önünde sonunda tebaayı değil bireyi şart koşar, “teşebbüs özgürlüğü”nü, “mülkiyet hakkına saygı”yı, “hukukun üstünlüğü”nü ve “yargı bağımsızlığı”nı vb. gereksindirir. Bunlar, formel olarak bulunmak zorundadır; elbette hakim burjuva sınıfı bunları kendi çıkarlarına uygun bir mahiyetle dolduracaktır, ama bunun da yolu bunların formel varlığıdır!

II.

Sermaye birikimi bakımından belirli bir düzeye gelen yeni sermaye grubu, devleti ele geçirdiğini düşündüğü (yani “devlet kudreti”ni pervasızca ve hesap vermeksizin kullanabileceğini varsaydığı) andan itibaren, dış ve iç politikada kendi çıkarlarını, daha saf, başka güçleri gözetmeksizin ve bunu yaptığı oranda da bu güçleri karşısına da alarak yaşama geçirmeye başladı. Ne zımni, ne de resmi koalisyonlara gereksinimi yoktu artık. Aynı şekilde geniş uzlaşılara da muhtaç değildi. Ve gerçekten de, “devleti ele geçiren AKP”, Türkiye tarihinde devlet ile sermaye arasındaki ilişki bakımından yeni bir momenti ifade eder. Bu denli saf, dolaysız ve merkezi bir güce, “İstanbul sermayesi” bile haiz olamamıştır. Geçiciliği kaçınılmaz bu istisnai durum, fiili bir Erdoğan rejimi olarak da adlandırılabilir.

Bu de facto rejimin bir geleceği olamaz, çünkü tesisi tamamlanmak istenilen bu rejim; sadece gerisindeki sermaye grubunun verili sermaye gücüyle ele geçirdiği politik güç arasındaki bir ters orantıya dayanmış olmayacak (buradan doğacak ekonomik ve toplumsal gerilime uzun süre katlanılamaz), aynı zamanda kapitalist Türkiye’nin somut toplumsal, ekonomik ve sosyal ilişkileriyle de doğrudan bir tezat oluşturacaktır. Nasıl ki dış politikada, Amerikan atına binerek Osmanlı kılıcı sallamak¹ nafilediyse, iç politikada da, kapitalist maddi ilişkiler zemini üzerinde Osmanlı-ümmetçi bir üstyapı inşa etmek de o denli beyhudedir. İstenildiği kadar siyasi cambaz, gözü kara ve acımasız olunsun; patates ekilen yerde karpuz biçilemez! İman gücü de yetmez buna! Geniş halk kitleleri kandırılabilir, yönlendirilebilir, ancak maddi ilişkiler kandırılamaz! Onlar, eninde sonunda, hükümlerini yerine getirir, kulak ardı edeni de silip süpürür.

Dolayısıyla; 7 Haziran Seçimleri sonrası olup bitenler neticesinde, olağan bir meclis seçiminden ziyade, bir yerde bu de facto rejimine ilişkin bir referanduma dönüşeceği görünen 1 Kasım Seçimleri’nde, egemen güçler açısından sorun şu noktada düğümlenmekte: Fiili Erdoğan rejimi hangi doğrultuda ve nasıl aşılacaktır?

a) Görünen o ki, Erdoğan, kendisinin de bizzat mensubu olduğu yeni yetme sermaye grubunun tümünü olmasa da önemli bir kesimini, “tekrar seçim” hamlesine kazanmış durumda. Bu arada, ama, bütün siyasi ve askeri atraksiyonlara rağmen, işlerin öngörüldüğü gibi gitmeme ihtimali giderek artmakta. İmdi, son derece hırçın ve agresif yeni yetme sermaye grubu, elindeki muazzam politik gücü kaybetmeyle yüz yüze geleceğini görür olduğu anda ne yapacaktır? Siyasi temsilcilerinin önde gelenlerinin yargılanma riski bulunurken, kendisinin, son yıllarda biriktirdiği devasa sermayesini de yitirme riski bulunmaktadır. Ne kadar hırçın ve açgöz olsa da, yol tıkandığında, sermayeyi kişiler için değil, tersine kişileri sermaye için harcamak, onlar için de “aklın yolu” olacaktır. Bu olası durumda, egemenlik kavgası veren sermaye grupları arasında yeni bir uzlaşmanın sağlanması kuvvetli bir ihtimaldir. Açıktır ki, bu uzlaşma özelde devletin ve genelde üst yapının yeniden yapılandırılması konusunda başlangıçta asgari müşterekleri kapsarken, işçi ve emekçilerin demokratik hak ve özgürlüklerini olabildiğince geri bir noktada tutma konusunda azami bir müşterekle gerçekleşecektir.

Ve b) “İstanbul sermayesi”, fiili Erdoğan rejimini aşayım derken, onun agresif ve aşındırıcı direnişinin büyüttüğü riskleri, diyelim ki bir halk isyanını, göze alabilecek mi? “İstanbul sermayesi”nin, isteminin ötesinde, demokratik bir halk hareketine objektif koltuk değnekliği pozisyonuna düşmeden, aksine bu rejimin baskıcı yönünü ilerici bir halk kalkışmasını sınırlamak ve ama aynı anda “Erdoğan korkuluğu”yla halkı yedekleyerek bu rejimi aşma hamlelerinde başarı kaydedecek mi?

Gelinen yerde işbirlikçi büyük burjuvazi, fiili Erdoğan rejiminin tahkimi uğruna atılan ve atılması öngörülen adımların olası politik bedelinin kendi varlığına da yönelebileceği ihtimalini gözeterek hareket etmektedir. Bu nedenle, topu fazla zıplatmamaktan, mümkün oldukça aşağıda tutmaktan yanadır. Zira, dikkat etmezse, bu bedeli her iki ihtimal karşısında da ödemek zorunda kalabilir: Fiili Erdoğan rejimi başarıyla tahkim edilirse, yeni yetme sermayenin saldırılarıyla, en azından da “eşit olmayan rekabetiyle” karşı karşıya kalabilir. Yok, rejim kendini başarıyla tahkim edemezse ve ama yenilgiyi de kabullenmezse, bu tutumunun neden olabileceği olası bir halk hareketiyle de yüz yüze gelebilir. Demek oluyor ki, büyük burjuvazinin çıkarı, fiili Erdoğan rejimi badiresinden, yeni bir halk hareketine meydan vermeden kurtulmaktır. Yani ikili bir pozisyon almakta: İşçi ve emekçi hareketin ilerlemesine olanak tanımamada Erdoğan rejiminin baskılarından sessizce faydalanmak, kendisine yönelik baskı ve sınırlamalarda ise “demokrasi” diye veryansın etmek!

İşçi sınıfı ve emekçi halkın kendi özgüveni ile başta Kürt ulusal hareketi olmak üzere Türkiye halklarının demokratik hareketinin gelişmesinin budanması konusundaki bu çıkar çakışmasının, kuşkusuz AKP ve lideri Erdoğan da farkındadır. Ve bu çıkar çakışmasından doğan olanağı, kendi yönetimlerine karşı gelişen her kitlesel tepkiyi baştan boğmanın bir olanağı olarak pervasızca da değerlendirmektedir zaten.

İşbirlikçi büyük burjuvazinin özellikle TÜSİAD kanadı, Erdoğan pratiği üzerinden kendisinin ne denli demokrasi yanlısı olduğunu savlasa da (ve bunun, burjuva demokrasisinin belirli yönleri bakımından şu veya bu karşılığı olsa da), gerçekte tutarlı bir burjuva demokrasinin savunuculuğunu yapmaktan oldukça uzaktır. Hem emperyalist tekelci burjuvaziyle olan ontolojik bağı, hem tarihsel şekillenişindeki bozuşma ve darlıklar ve hem de karşıtı sınıfının –işçi sınıfının– gelişmişliği itibarıyla demokrasiden onun tahammül edemeyeceği boyutlarda faydalanabilme potansiyeli, Türkiye burjuvazisini burjuva demokrasisi konusunda baştan tutarsız ve yarım kılmıştır.

III.

De facto rejimi, adı üstünde, fiili bir durumu, yani eskisinin sağından solundan çözüldüğü ve ama yenisinin de henüz oturtulamadığı bir tür geçiş dönemini ifade eder. Öncesi çözülmeden böyle bir durumun ortaya çıkamayacak olması gibi, bu fiili durumda bulunuyor olunması da, bir seyir haline, yani demir atılmak istenilen yere henüz varılamamış olunmasına delalettir. Hesap edilemezlik, belirsizlik ve her şeyin olabilirliği, planlı bir inşanın değil, çözülmenin göstergeleridir. Bu tür durumlar her egemen sınıf açısından risklerle dolu bir süreci ifade ettiğinden, olabilir en kısa sürede bu belirsizliği ortadan kaldırmak, hesap ve kabul edilebilir asgari bir düzeni sağlamak, başta onlar açısından elzemdir. Kaldı ki, bu, ülkeyi yakın zamana kadarki yönetim tarzıyla artık yönetemeyen bir burjuvazi açısından çok daha elzemdir.

Bu siyasi çözülme ve çalkantılara bir de ekonomik sarsıntılar (örneğin bir ekonomik kriz) dahil olduğunda, iş tümden kontrolden çıkabilir! Zira, işçi ve emekçi kitlelerinin ekonomik koşullarında gün geçtikçe büyüyen bir kötüleşme yaşanmakta. Ücret, yani asgari geçim mücadeleleri, olduğundan daha fazla yaygınlaşma eğilimine sahip. Orta sınıf saflarında ise gelecek kaygıları artmakta, mevcut yaşam düzeyini kaybetme korkusu hızla büyümekte.

Türkiye’deki politik boğuşmalar, gelinen yerde, böylesi bir zemin üzerinde cereyan etmekte. “Terörle mücadele”nin yeniden başlatılması, sadece oy devşirme saikiyle değil, aynı zamanda bu çözülmeyi perdeleme ve kitlelerdeki artan hoşnutsuzluk ve tepki birikimini hem bastırma ve hem de kanalize etme amacını taşımaktadır. Aslında Kürt sorununda reformcu bir eğilime açık olan “İstanbul sermayesi”, koşullardaki hızlı ağırlaşma ve risk faktörlerin büyümesi nedeniyle, “terörle mücadele”yi bu yönüyle desteklemeyi kendi amaçları bakımından zorunlu görmektedir.

Türkiye’nin işbirlikçi büyük burjuvazisi, saflarına yeni dahil olanları da kapsamak üzere, genel olarak kendi sınıfının yeni bir politik entegrasyonun zorunluluğu bilinciyle hareket etmektedir. Büyük burjuvazi; asgari müşterekler üzerinden sermayenin bugünkü politik parçalanmışlığını aşmak, halihazırda bir sınıf olarak hareket etmeyi zorlaştıran arızi engelleri kaldırmak istemektedir. Bilmektedir ki, devletin ve üstyapının reorganizasyonu sağlanmadıkça, belirsizlik ve politik riskler asgariye indirilemeyecek, dahası hakim sınıf olarak ülkeyi efektif ve öngörülebilir bir tarzda yönetmesini sağlayacak yeni bir yönetim sistemi ve zihniyetini oturtamayacaktır. Zira, ekonomik rekabet gücün nihai hükmü vereceği koşulların ancak bu yolla sağlanacağını, sermaye sınıfı içindeki ve dışındaki taşların ancak bu şekilde yerli yerine oturtabileceğini görmektedir.

Seçim tarihinin belirlenmiş olması, ülkedeki siyasi sürecin önü açık bir süreç olarak cereyan edişini ortadan kaldırmamaktadır. Çeşitli kesimleriyle burjuvazinin bu süreçte ne tür bir taktik hat izlediği az çok belirginleşmiştir. Bu hat karşısında işçi sınıfı partisinin belirlediği taktik çizgi, siyasal mücadelelerin bugünkü koşullarında hareketin geleceğini temsil eden yegane çizgidir: İşçi ve emekçilerin ve tüm demokrasi güçlerinin en geniş birliğini sağlamak, mevcut mücadelenin ufkunu de facto rejimin aşılmasıyla sınırlamamak, aksine demokratik hak ve özgürlüklerin olabilir en ileri noktadan elde edilmesini hedeflemek ve bunları yarının daha engebeli yolları için birer dayanaklar haline getirmek, bu hareketli günlerde sermayenin çeşitli kesimlerinin kendini savunmak üzere her türlü perde yırtışını, pervasızlığını ve pragmatizmini, geniş kitlelerin bilincini yükseltmenin vesilesi haline getirmek için çok yönlü ve somut teşhir, ajitasyon ve propaganda çalışmalarını genişletmek!

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑