sığınmacılarla değil, sığınma nedenleriyle mücadele

Yücel Özdemir

Dünya büyük çalkantılar ve bunlara bağlı olarak milyonlarca insanın yer değiştirmek zorunda kaldığı keskin bir dönemden geçiyor. ABD’nin başını çektiği batılı emperyalist kampın kontrol edemediği ülkeleri kontrol altına almak, yeniden paylaşmak için başlattığı ve kanlı şekilde devam eden sürecin bir yanını işgal edilen ülkeler, ele geçirilen yeni pazarlar; diğer yanını yüzbinlerce insanın öldürülmesi, milyonlarcasının yerinden yurdundan edilmesi oluşturuyor. Bu nedenle son bir kaç aydır dünya gündeminin ön sıralarında yer alan “sığınmacılar krizi” emperyalist-kapitalist devletlerin dünyayı yeniden paylaşmak için ya doğrudan ya da dolaylı parçası oldukları “vekalet savaşları”nın sonucudur.

“Dünyanın hali”nin ne durumda olduğunu anlamak için, denilebilir ki en iyi insanoğlunun kitleler halindeki hareket seyrine bakarak anlayabiliriz. Eğer kitlesel halde insanlar yüzyıllardan beri yaşadıkları topraklardan kopup, zorunlu olarak başka bir yere göç etmek üzere zorunda bırakılıyorsa, bu dünyanın halinin hiç de iyi olmadığı anlamına geliyor. Bu nedenle göç rakamları adeta dünyanın barometresidir.

Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından Haziran 2015’te yayınlanan rapora göre, 2014 sonu itibariyle yerkürede tam 59,5 milyon insan yurdundan göç etmek zorunda kalmış¹. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde “rekor” olarak ifade edilen bu rakam, aynı zamanda, savaş, çatışmalar ve sömürgeleştirme politikalarında da bir “rekoru” ifade ediyor. 2013 sonunda 51.2 milyon olan dünyadaki sığınmacı sayısında bir yıl içinde yaşanan 8.3 milyonluk artış da yıllara göre kıyaslandığında kendi içinde bir “rekoru” ifade ediyor. Aynı rapora göre günde 45 bin 500 kişi zorunlu olarak göç ediyor.

Yaklaşık 60 milyon sığınmacının 38,2 milyonu “iç göç” yoluyla yerini değiştirirken 19,5 milyonu köklerinin olduğu ülkeyi terk ederek, başta ülkeye gitmek zorunda kalmış. Bir diğer çarpıcı veri de göç edenlerin önemli bir bölümünün çocuk ve kadınlardan oluşması. Sığınmacıların yüzde 51’ini 18 yaşından küçükler oluşturuyor. Bu da savaşlar ve bağlı gelişen politikalardan en çok çocukların, gençlerin ve kadınların etkilendiği anlamına geliyor.

10 yıl öncesiyle bir kıyaslamada yapıldığında ise dünyanın geldiği kaotik aşamanın kendi içinde bir “felaket”e dönüştüğünü gösteriyor. UNHCR’nin raporuna göre, 10 yıl önce dünyadaki sığınmacı sayısı 37,5 milyon idi. 10 yıl içinde gerçekleşen 22 milyonluk artış aynı zamanda halkların durumunda sürekli bir kötüye gidişin olduğu anlamına geliyor.

UNCHR haklı olarak yaklaşık 60 milyon sığınmacının dünyanın “24. büyük ülkesi” olabilecek bir nüfusu denk geldiğine işaret ederken, sayının bu denli hızla artmasının başlıca nedenin Suriye savaşının olduğuna dikkat çekiyor. 2011’de Suriye’de rejim değişikliği adına başını ABD’nin çektiği batılı emperyalist devletlerin devreye koyduğu “iç savaş konsepti”, gelinen aşamada 200 bine yakın Suriyeli’nin hayatına hal olurken, milyonlarcasının da yerinden yurdundan olmasına neden oldu.

BM Sığınmacılar Komiseri Antonio Guterres dünyadaki sığınmacılara dair tabloyu açıklardan şu saptamada bulunuyor: “Korkunç olan çatışmaları çıkarıp insanların yerini terk etmesine neden olanların cezasız kalması. Ne yazık ki bu dönemde uluslararası toplum savaşları bitirmek, barışı sağlamak ve güvence altına almak için birlikte çalışabilecek durumda değil.”²

Guterres’in “uluslararası toplum” dediği elbette emperyalist devletlerden başkası değil. Zira son yıllarda emperyalist devletlerin yaptığı barbarlığın üzerini üstünü örtmek için kullanılan “uluslararası toplum” kavramı hem hedefi saptırıyor hem de tam olarak kimin kast edildiğini bulanık hale getiriyor. Bugün en çok insanın göç etmek zorunda olduğu ülkeler sıralamasına baktığımızda suçluların hangi ülkeler olduğu net bir şekilde görüldüğü halde, bunların adı telaffuz edilmeden “uluslararası toplum” diye genel ve muğlak bir payda altında toplanması aynı zamanda suçluları aklamaya hizmet ediyor.

En önemlisi de “uluslararası toplum” olarak adlandırılan emperyalist devletler asıl olarak kendi çıkarlarını geliştirmek için savaşlar ve işgaller gerçekleştiriyorlar. Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve Ukrayna’da olanlar bunun en somut ve çarpıcı ifadesi. İşgallerden sonra NATO çatısı altında bir araya gelen batılı emperyalist devletlerin etkisi altında olmayan, Rusya’yla yakın askeri ve siyasi ittifak içindeki ülkeler, açılan savaşlar ve yapılan işgaller sonucu ya tamamen ya da kısmen batının kontrolüne geçmiş durumda. Dolayısıyla, “yeniden paylaşım” konusunda taraflar arasında çelişkiler derinleştikçe, uzlaşma noktaları azaldıkça savaşlar ve bu savaşlara bağlı ölümler ve göçler de artıyor.

Son 10 yılda sığınmacı sayısının rekor düzeyde artması bunun en somut ifadesi. UNHCR’nin verilerine göre son beş yıl içinde 15 yeni çatışma ve savaş ortaya çıktı. Savaş ve çatışmalara bağlı günümüzde en çok göçün yaşandığı ülkelerin başında 22 milyon nüfusu Suriye geliyor. Değişik kaynaklara göre Suriye nüfusunun yarısı sığınmacı durumunda. Savaşlara bağlı sığınmanın yaşandığı ülkelerin 8’i Afrika’da (Côte d‘Ivoire/Fildişi Sahilleri, Orta Afrika Cumhuriyeti, Libya, Mali, Nijerya, Güney Sudan ve Burundi), üçü Ortadoğu’da (Suriye, Irak, Yemen), bir Avrupa’da (Ukrayna), üçü de Asya’da (Kırgızistan, Myanmar, Pakistan).

Tek tek ülkeler ve çatışan taraflar mercek altında alındığında, her çatışmanın arkasında mutlaka bir ya da bir kaç emperyalist devletin olduğu görülecektir. En çok sığınmacının olduğu Suriye’nin durumu bunun en somut örneği. Esad rejimini devirmek için batılı emperyalist devletlerle onların bölgesel dayanakları Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın karıştırmasıyla başlayan çatışmalar 200 binden fazla insanın hayatını kaybetmesinde yol açtı. Resmi rakamlara göre 7.6 milyon Suriyeli ülke içinde yer değiştirirken, 3.88 milyonu da yurtdışına çıkmak sorunda kaldı. Suriyelileri, 2.59 milyonla Afganistanlılar, 1.1 milyonla Somaliler takip ediyor.

MİLYONLARCA İNSAN NEDEN GÖÇ EDİYOR?

Dünya, özellikle Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, son aylarda yeniden yüksek sesle neden milyonlarca insanın ülkesini terk edip, tehlikeli yolculukları göze alıp, Avrupa’ya doğru yola koyulduğunu soruyor. Sorunun yanıtı aslında bilinmez değil. Ancak amaç gelenleri suçlamak, dışlamak olduğu için bunda ısrar ediliyor.

Halbuki, bu büyük göç dalgasında Avrupa ülkelerinin de sorumluluğu oldukça büyük. Suriye’de rejim değişikliği için yapılan bütün girişimlere, planlara Almanya, Fransa, İngiltere ve diğer ülkeler açıktan destek verdi. Hatta Fransa, pek çok kez Suriye’nin bombalanarak işgal edilmesini de gündeme getirdi. Hep birlikte rejimi devirmek için el birliği yapan batılı emperyalist devletler ve onların bölgesel işbirlikçileri, bu çerçevede dışarıdan militan ve silah göndererek bir savaş çıkardı. Ve Suriye’nin bu aşamaya gelmesinin asıl sorumlusunun ABD ve Avrupalı emperyalist devletler olduğu sır değil. Bu nedenle özellikle Avrupalı emperyalist devletlerin çıkıp Suriye’den neden bu kadar çok insanın göç etmek zorunda kaldığını sormaları tam anlamıyla bir ikiyüzlülük örneğidir.

Avrupalı emperyalist devletler hem silah, hem de politik olarak da Suriye’deki rejimin devrilmesi için her türlü desteği verdi. Esad rejimine karşı ABD tarafından alınan yaptırım kararları AB tarafından olduğu gibi üstlenildi. Bu nedenle pek çok kez yaptırım kararları alındı. Örneğin 27 Mayıs 2013’te Brüksel’de toplanan AB Dışişleri Bakanları, 1 Haziran 2013’ten itibaren geçerli olmak üzere Esad’a karşı savaşan muhaliflerin silahlandırmasını kararlaştırılmıştı. Daha önce Esad rejimine silah satmamak amacıyla alınan “silah ambargoso” bu toplatıda Suriyeli muhalifleri silahlandırmak için kullanıldı. “Muhalif” dedikleri de bugün bölge halkının başına bela olan radikal dinci terör örgütlerinden başkası değildi.³

Suriye rejimine karşı silah ve ekonomik ambargo kararı alan AB Dışişleri Bakanları, aynı toplantıda muhaliflere belli silahların verilmesi kararlaştırıldı. Her ne kadar bazı ülkeler muhaliflerin silahlandırılmasına çekince koysa da, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere pek çok ülke de rejimin devrilmesi için her türlü yola başvurulmasını savundular. Ukrayna’da Rusya ile egemenlik mücadelesine giren AB ülkeleri, benzer bir politikayı Suriye’de de sürdürdüler ve ABD’nin belirlediği planın önemli parçası oldular. O dönem başta Avusturya, İsveç ve Finlandiya olmak üzere bazı ülkelerin, muhaliflerin silahlandırılmasının Suriye’yi büyük bir kaosa çekeceği yönündeki uyarıları, asıl karar verici ülkeler Almanya, Fransa ve İngiltere tarafından kulak ardı edildi.

Gelinen aşamada, AB’nin asıl karar verici ülkeleri olan Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Suriye’deki muhalifleri silahlandırma, askeri müdahale yönündeki politikasının Suriye’nin bu hale gelmesinde, milyonlarca insanın sığınmacı duruma düşmesinde büyük bir sorumluluğu bulunuyor. Bu nedenle, Suriye’yi kaosun içinde çekenlerin bugün sığınmacıları kabul etmeme yönündeki tutumları kabul edilemez. Tersine Suriye’yi bu hale getirdikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmek zorundalar.

Benzer bir durum Suriye’den sonra en çok insanın göç ettiği Afganistan için de geçerli. 11 Eylül 2001’deki terör saldırısından sonra “terörle mücadele” adı altında başlatılan “Önleyici Savaş” doktrini çerçevesinde Afganistan işgal edildikten sonra, ülkeye bir türlü huzur gelmedi. Yaklaşık 15 yıldır süren işgal ve çatışmalar binlerce insanın ölmesine, yüzbinlercesinin sığınmacı haline gelmesine neden oldu. Afganistan’dan göç etmek zorunda kalanların önemli bir bölümü komşu ülke Pakistan’da kalırken, bir bölümü de Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşmanın mücadelesini veriyor. Benzer bir tablo Mart 2003’de işgal edilen Irak için de geçerli.

Her iki ülkeyi diktatörlerden, şeriattan kurtarma adına düzenlenen askeri operasyonlar, Afganistan ve Irak’ı öncesine göre çok daha istikrarsız hale getirdi. Bu nedenle her gün bombaların patladığı, ölüm haberlerinin geldiği, mal ve can güvenliğinin olmadığı bu ülkelerde güvenli bir ortamda yaşamak mümkün değil. Dolayısıyla kaos ve çatışmaları kendisi ve ailesi için tehlike gören, güvenli bir gelecek ihtimalinin azaldığını düşünenler doğal olarak çareyi ülkeden kaçmakta buluyorlar.

Suriye, Afganistan, Irak, Libya ve Ukrayna’daki çatışmaların arkasında hangi tarafların olduğu, nasıl bir “vekalet savaşı”nın yürütüğü az yok yakından biliniyor. Peki bugün Suriye ve Afganistan’dan sonra en çok insanın göç ettiği ülkeler arasında yer alan Somali’de neler oluyor? Orada ileri sürüldüğü gibi kabileler arası bir iç savaş mı sürüyor yoksa yine arkasında emperyalist devletler mi var? Örtüyü biraz kaldırdığımızda, bugün Afrika’daki en kanlı iç çatışmanın devam ettiği yoksul Somali’nin de emperyalistler tarafından karıştırılıp bu hale getirildiği görülecektir.

Somali’de 1960 yılında sömürgeciliğe karşı bağımsızlık ilan edildi. Somali Birleşik Devleti’nin ilk devlet başkanı ‘sosyalist’ kimliğiyle bilinen Aden Abdullah Osman Daar olur ve ülke Sovyetlerle yakın ilişkiler içerisine girer. Ancak, İtalya ve İngiliz sömürgecileri boş durmaz. 1969’da sömürgecilerin desteğiyle darbe yaparak yönetime el koyan Said Barre, 1991’de devrilince Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında ülkeye bir askeri müdahale yapıldı. Barre’nin devrilmesinden sonra Somali’de hiçbir güç tek başına merkezi bir otorite sağlayamadı. Bunu fırsat bilen ABD, 1992 yılında Somali’ye “Umut Operasyonu” adı altında bir askeri çıkarma yaptı. Askeri müdahale bir çok Somaliliyi öfkelendirdi.

Kabilelerin, değişik grupların yaşadığı ülkede kaos ve karmaşanın hakim olması radikal dinci örgütler için bulunmaz fırsatlar yarattı. El Kaide ve El Şabaab başta olmak üzere radikal dinci örgütler askeri müdahaleye karşı söylemi kullanarak hızla büyüdü ve ülkenin önemli bir bölümünü kontrol altına almaya başladılar.

Başını ABD’nin çektiği BM gücünün Somali’yi terk etmek zorunda kalmasından sonra bu kez batılı emperyalistler komşu ülke Etiyopya’yı Somali’ye karşı kışkırttılar. Etiyopya birlikleri bir çok defa Somali sınırını geçip kentleri yaktı ve bir çok Somali köyünde katliamlar yaptı. 1995 tarihinde İttihadı İslami ve El Kaide, Etiyopya ordusuna karşı savaşmaya başladı. Amerikan jetleri de Hint okyanusundaki uçak gemilerinden havalanıp günlerce İttihad-ı İslami ve El Kaide üyelerinin kamplarını bombaladı.

Görülebileceği gibi, Afrika’da en çok sığınmacı veren ülkeler arasında yer alan Somali’deki iç savaş ve kargaşada da batının rolü ve parmağı var. Ülkede bugüne kadar 300 ila 500 bin arasında insan hayatını kaybederken milyonlarcası da göç etmek zorunda kaldı.

Sadece Somali değil, Orta Afrika Cumhuriyeti, Güney Yemen, Mali, Nijerya gibi ülkelerde de benzer gelişmeler yaşanıyor. Resmi verilere göre Sahra Altı ülkelerinden 3.7 milyon insan ülkesinden göç etmek zorunda kaldı. 11 milyon da iç sığınmacı durumunda. Bölgedeki toplam sığınmacı sayısı 2014’te bir önceki yıla göre 4.5 milyon arttı.

SIĞINMA NEDENİ OLARAK YOKSULLUĞA DAİR

Başta “yeniden paylaşılmak” istenen ülkeler olmak üzere, dünyanın değişik ülkelerinde kitlesel göçün başlıca nedenleri savaşlar ve çatışmalar olmakla birlikte, artan yoksulluk, sefalet ve işsizlik de göçte önemli rol oynuyor. Afrika ve Asya’daki pek çok ülkede yaşanan ekonomik sorunlar, güvenli bir gelecek arayışı nedeniyle yüzbinlerce insanın göç yollarına çıkmasına neden oluyor. Bunun sorumlusu da elbette kapitalist ülkeler ve onların tekelleridir. İnsanların kendi ülkelerinde kalıp geçimlerini sağlayacak bir gelire sahip olmaması da trajik sonuçlara yol açmış durumda.

Bu nedenle yoksulluğun yarattığı trajedi de göç yıllarında yaşanan trajediden az değil. UNICEF tarafından hazırlanan rapora göre “Her beş saniyede 10 yaşından küçük bir çocuk açlık ya da yetersiz beslenmenin yol açtığı hastalıktan ölüyor. Bu süre 2001’de 7 saniyeydi. Yılda 1 milyon çocuk doğar doğmaz ölüyor.”⁴

BM eski Gıda Denekçisi Jean Ziegler’e göre “2013’te tam 14 milyon insan sadece açlık ve onun yol açtığı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmiş. Azınlığın elindeki toplam servet arttıkça yoksulluktan, açlıktan, savaşlardan ölenlerin sayısı artıyor. Dünya hızla bu yöne ilerliyor. Dünya Bankası Kalkınma İndikatörü’ne göre dünya nüfusunun yüzde 16’sı gezegendeki servetin yüzde 83’nü elinde bulunduruyor. 2001’de batılı ülkelerinde 497 dolar milyarderi 1 trilyon 500 milyar doları elinde bulunduruyordu. On yıl sonra milyarder sayısı 1210’a, ellerinde tuttukları servet de 4 trilyon 500 milyara çıktı. 1210 trilyonerin elinde tuttuğu servet Almanya gibi zengin bir ülkenin GSMYİH’dan daha fazla.”⁵

Verilere göre, Afrika kıtasının 54 ülkesinde toplam 100 bin dolar milyarderi var. Servetin önemli bir bölümünün bir avuç sermayedarın elinde toplandığını özellikle Afrika ve Asya ülkelerinde; milyonlarca, hatta milyarlarca insa açlık, kıtlık ve susuzlukla karşı karşıya. Bunu yapanlar da elbette uluslararası tekeller ve kapitalistlerdir.

Zenginliğin azınlığın elinde toplanması yetmiyormuş gibi yoksulların kendi geçimini sağlaması, karnını doyurmasının olanakları da her geçen yıl azalıyor. Emperyalist ülkelere ait tekeller yoksul ülkelerde satın altıkları devasa arazilerle halkın ekin yapmasını engelliyorlar. Afrika’nın yoksul ülkelerinin arazi ve denizlerine pek çok yerde büyük tekeller el koymuş durumda. Örneğin Senegal. “52 bin balıkçının yaşamı giderek zorlaşıyor. Yıllardır geleneksel teknelerle sahile yakın bölgelerde balık tutuyorlardı. 600 bin insanın geçimi balıkçılık üzerinden sağlanıyordu. Şimdi bu durum endüstrileşmiş uluslararası tekeller tarafından tehdit ediliyor. Senegal hükümeti, rüşvet ve yolsuzlukla ülkenin kara sularını uluslararası tekellere açtı ve balıkları şimdi bu tekeller tutup satıyor. Yıllık toplam 300 milyon dolar hacminde olan ülkedeki balıkçılık, Senegal’in GSYİMH’nın yüzde 2’sini oluşturuyor.”⁶

Klaus Meier yazısında, Avrupalı tekeller tarafından talan edilen bir diğer alan olarak keresteciliği gösteriyor. Afrika’nın kesilen ormanları genellikle Avrupa’ya satılıyor. Keza Nijer’de Fransız AREVA tekeli tarafından işletilen uranyum madeni bölge halkına büyük zararlar veriyor. Yine Afrika’nın zengin ve verimli topraklarının önemli bir bölümü sömürgeci devletlerin tekelleri tarafından işletiliyor. Afrikalı çiftçiler elinden alınan topraklarda yetiştirilen ürünlerin çoğu Avrupa’ya getirilirken, Afrikalılara da pahalıya satılıyor. Bir diğer yöntem de Avrupa’da ya da diğer bölgelerde ürettiği ürünleri Afrika’da daha ucuza satmak. Örneğin Avrupalı tekeller tavuk ürünlerini, soğan, patates ya da süt ürünlerini Afrika’da üretilenden daha ucuza satarak, yerel tekellerin rekabet etmesi engelliyor, onları iflasa zorluyor.

Özellikle 1980’li yılların başından itibaren dünya çapında estirilen neoliberal politikalar bir taraftan Afrika ülkelerini yüksek faiz karşılığında borç krizine sürüklerden diğer taraftan var olan ulusal şirketler de hızla özelleştirildi. Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Afrika ülkeleri, Avrupa’dan gelen ürünler için gümrükleri kaldırmak zorunda kalırken, kendi ürünlerini aynı şekilde Avrupa’ya ihraç edemiyorlar. Hal böyle olunca Afrika pazarı kısa bir süre içinde Avrupalı tekeller tarafından denetlenir oldu. Meier’in yazısında göre, “AB, Afrika ülkelerine önümüzdeki 15 yıl içinde pazarının yüzde 90’ını Avrupa’dan gelecek ürünlere açmasını dayatıyor. Aynısı Avrupa’nın hizmet ve yatırım sektörü için geçerli olması gerekiyor. Bununla birlikte Afrika’da çıkan hammaddelerden alınan verginin kaldırılması isteniyor. Böylece AB, Afrika’daki hammaddelere ulaşmayı güvence altına almak istiyor.”⁷

Bütün bunlar Afrika ülkelerinde yaşanan savaş ve yoksulluğun baş sorumlusunun asıl olarak AB ve ABD’li emperyalist devletler tarafından izlenen politikalardan kaynaklandığı anlaşılıyor. Benzer bir tablo Batı Balkanlar ve Asya ülkeleri için de geçerli. Bugün Avrupa ülkelerine göç edenler arasında Batı Balkan ülkelerinden gelenler de önemli bir yer tutuyor. Özellikle Almanya’ya Arnavutluk, Sırbistan, Montenegro, Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova’dan gelen sığınmacılar bir taraftan yoksulluktan kurtulmaya çalışırken, diğer taraftan siyasi baskılardan kurtulmaya çalışıyorlar.

Arnavutluk’ta 2008’deki krizden sonra zaten zayıf olan ülke ekonomisi daha da kötüleşti. Yoksulluk oranı kısa sürede yüzde 12’den yüzde 14’e çıktı. Ülkeyi yöneten elit sınıf rüşvet ve yolsuzlukla zenginleşirken, emekçiler arasında işsizlik günden güne artıyor. Bu nedenle binlerce insan çareyi Almanya gibi ülkelere kaçmakta buluyorlar.

Batılı emperyalist devletler tarafından savaşla Sırbistan’dan koparılan Kosova, Avrupa’nın ortasında en yoksul ülke. Uzun yıllar Sırbistan’dan ayrılmak için savaşın hakim olduğu Kosova’da var olan zenginlik esas olarak, bu savaşı yürüten UÇK’nin yönetiminin elinde. Kriminal olaylar, rüşvet, yolsuzluk, uyuşturucu, adam kayırma gibi pek çok uygulama yaygın. Bu nedenle ülke nüfusunun üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İşsizlik ülke genelinde ortalama yüzde 35 iken, bu 15-24 yaşları arasındaki gençler arasında yüzde 60 dolayında. Gençlerin çoğu ilk fırsatta Almanya’ya göç etmeyi planlıyor.

Şu sıralar Yunanistan’dan AB’ye geçişte “transit ülke” haline gelen Batı Balkanların küçük ülkesi Makedonya’da ekonomik sorunların, yolsuzluğun ve yoksulluğun dizboyu olduğu için halk kitlesel gösteriler düzenlemişti. Geçtiğimiz mayıs ayında ise azınlık konumundaki Arnavutlarla güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşanmıştı.

Bir zamanlar halklarının barış içerisinde bir arada yaşadığı Yugoslavya, 8 ayrı küçük ülkeye bölünüp parçalandıktan sonra da durulmadı. Bundan sonra da pek durulabilecek gibi görünmüyor.

SİLAH SATIŞI ARTTIKÇA SIĞINMACI SAYISI ARTIYOR

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünya çapında yaşanan sığınmacı rekoru, aynı zamanda savaşlar, çatışmalar ve yoksulluğun artmasıyla paralel şekilde ilerliyor. Bu doğal olarak dünya silah satışını da önemli ölçüde etkiliyor. Dünya “sığınmacılar krizini” tartışırken sığınmanın asıl nedenlerinin neler olduğunu ise genellikle arka planda tutuluyor. Halbuki, bütün bu tartışmaları aynı zamanda emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı yeniden paylaşmak için girmiş olduğu kanlı mücadeleyi teşhir etmek için güçlü bir şekilde kullanmak gerekiyor.

En önemlisi de milyonlarca insanın yerini-yurdunu terk etmesine neden olan savaşlar, asıl olarak yine emperyalist devletler tarafından ve üretilen silahlar tarafından yürütülüyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından hazırlanan rapora göre, son beş yıl içinde dünya genelinde yaşanan ekonomik krize ve daralmaya rağmen silah tekelleri büyümeye, kârlarını artırmaya devam ediyor. 2009-2014 yılları arasında ABD, silah satışında önceki beş yıla göre dörtte bir arttırdı. Raporu hazırlayan Sieman Wezeman, “ABD endüstrisi silah ihracat imkanlarını artırmak için yoğun bir çaba harcıyor”⁸ diyor. Bunun anlamı asıl olarak daha fazla silah satmak için yeni çatışmalar çıkarmak olduğu açıktır. Zira, silah endüstrisi asıl olarak yeni savaşlar üzerinden kendisini yeniliyor. Aynı rapora göre son beş yıl içinde Rusya da silah ihracatını artırdı.

SIPRI’nin verilerine göre, son beş yıl içinde ABD dünya silah ihracatının yüzde 31’ini, Rusya yüzde 27’sini gerçekleştirdi.⁹ Bu demektir ki; dünya silah ihracatının yaklaşık üçte ikisi iki ülkenin denetiminde. Uzunca bir süre dünya silah ihracatında üçüncü sırada yer alan Almanya, son beş yıl içinde dördüncü sıraya düşerken (yüzde 5), üçüncülüğü Asya’nın yükselen yeni gücü Çin’e kaptırdı.

Konumuz açısından burada önemli olan bugün Ortadoğu, Afrika ve Asya’da ülkelerin savaş içine çekilmesinde rol oynayan radikal dinci terör örgütlerine silahların kimler tarafından verildiğidir. Her ne kadar silahları üreten, satanlar ve alanların örgütler değil devletler olduğu ifade edilse de gerçekte bu silahlar “ülke olmayan” radikal terör gruplarının eline geçtiği geçtiğimiz dönemde ortaya çıktı. Bugün milyonlarca insanın göç etmesinde rol oynayan IŞİD (DEAŞ) ve Boko Haram da emperyalist ülkeler tarafından üretilen silahları kullanıyor. SIPRI uzmanları özellikle Kaddafi rejimi tarafından Batılı ülkelerden satın alınan silahların Libya, Mali, Suriye ve diğer ülkelerde terör örgütleri tarafından kullanıldığına işaret ediyorlar.

Özellikle IŞİD’e silah veren ülkelerin başında Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar olduğu biliniyor. SIPRI’nin raporunda dikkat çeken en önemli noktalardan birisi son bir yıl içinde en fazla silah alan ülkeler sıralamasında Hindistan birinci iken Suudi Arabistan ikinci, Birleşik Arap Emirlikleri dördüncü, Türkiye yedinci sırada yer alıyor.

Özellikle terör örgütlerine silah aktardığı bilinen Suudi Arabistan’a en çok silah satan ülkeler arasında, bugün sığınmacıların en çok ulaşmak istediği ülkelerin başında gelen Almanya bulunuyor.

2015’in ilk altı aynına dair rakamlara göre, Almanya bir önceki yılın aynı dönemine göre silah satışını iki katına çıkardı. Sol Parti Milletvekili Jan van Aken’in soru önergesine hükümet tarafından verilen yanıta göre, bu yılın ilk altı ayında toplam 6.35 milyar avroluk rekor silah ihracatı gerçekleştirildi.¹⁰ 2014’te yapılan toplam 6.52 milyar avro, 2013’te yine toplam 8.34 milyar avroluk silah satışı gözönünde bulundurulduğunda, bu yılın sonuna kadar yapılacak satışlarla birlikte bir rekora imza atılacağı şimdiden görülüyor.

Almanya Federal Ekonomi Bakanı ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) Genel Başkanı Sigmar Gabriel’in isteğiyle Federal Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan silah ihracatında dikkat çeken ülkelerin başında yine diktatörlükle yönetilen Suudi Arabistan ve Kuveyt geliyor. Aken’in soru önergesine hükümetin verdiği yanıtta yer alan bilgiye göre, bu yılın ilk altı ayında Arap ve Kuzey Afrika ülkelerine silah satışı bir önceki yılın aynı dönemine göre iki katına çıktı. Söz konusu ülkelere 2014 yılında yapılan toplam silah ihracatı 219 milyon avro iken, bu yılın ilk yarısında 587 milyon avroya ulaşılmış. Bu da Almanya’nın gerici rejimleri hızla ve alabildiğince silahlandırdığını bir kez daha ortaya koyuyor.

Almanya, bu yılın ilk yarısında Mısır’a 8.11 milyon avro, Tunus’a 1.46 milyon avro, Cezayir’e 170 milyon avro, Irak’a 26.8 milyon avro, Suudi Arabistan’a 177 milyon avro, Birleşik Arap Emirliklerine 41.87 milyon avro, Kuveyt’e 121 milyon avro, Katar’a 1.32 milyon avro, Umman’a 32.4 milyon avro değerinde silah satışında bulundu.

Özellikle körfezdeki Arap ülkelerinin son yıllarda, radikal dinci terör örgütlerini silahlandırdığı biliniyor. Verilen silahlar arasında Almanya’nın bu ülkelere verdiği silahların da olduğu daha önce basında yer almıştı.

AVRUPA’NIN SIĞINMA POLİTİKASI ENGELLEME ÜZERİNE KURULU

Görülebileceği gibi emperyalist devletler ve onların bölgesel işbirlikçisi olan ülkeler tarafından izlenen politikalar, silah satışları ve ekonomik yaptırımlar Ortadoğu’dan Afrika’ya oradan Asya’ya kadar geniş bir alanı savaş ve yoksulluk sarmalı izine çekmiş bulunuyor. Bu sarmaldan kurtulmak için kaçmak, başka bir ülkeye sığınmak ise “tek seçenek” olarak geriye kalıyor.

Dünyaya egemen emperyalist devletler tarafından dayatılan şartların yaratmış olduğu trajedi bir taraftan ölümlere, diğer taraftan göçlere neden olmuştur. Göç edilirken de önce kendileri için güvenli bir limana ardından yeni limanlar arayışına giriliyor. Bugün en büyük sığınmacı grubunu oluşturan Suriyeliler, doğal olarak öncelikli olarak komşu ülkeler Türkiye, Lübnan ve Ürdün’e geçerek can güvenliklerini sağlamaya çalışıyorlar. Suriyeli sığınmacıların yaklaşık 1.5 milyonu Türkiye’de, 1,1 milyonu Lübnan’da, 645’i Ürdün’de, 140 bini de Mısır’da bulunuyor.¹¹

Ne var ki, bu komşu ülkeler Suriyeliler için “güvenli bir liman” olma özelliğinde değil. Sığınma hakkı gereğinde yasal statüye kavuşma, gelecek perspektifine sahip olma, topluma entegrasyon, ekonomik koşullar vb. nedenlerden ötürü bu ülkeler daha çok “transit” özelliği taşıyor.

Avrupa Birliği (AB), savaş ve yoksullukların yaşadığı bu bölgelere en yakın güvenli kıta olduğu için, zor durumda olan milyonlarca insan doğal olarak yüzünü bu kıtaya çeviriyor. Ancak, başını Almanya, Fransa ve İngiltere’nin çektiği AB ülkeleri yıllardır izlediği politikalarla sınırları alabildiğince yoğun koruma altına aldığı için, AB’ye ulaşmak için ölümü ve büyük tehlikeyi göze almak gerekiyor. Kaçak yollardan AB’ye girişleri engellemek için yıllar ortak bir plan çerçevesinde hareket eden AB ülkeleri, bu kapsamda pek çok yasa çıkardı, yeni güvenlik örgütleri kurdu. Özellikle 1990’lı yılların başından itibaren değişik ülkelerden gelen sığınmacıların merkezdeki AB ülkelerine ulaşmasını engellemek için başlatılan sürecin sonunda Dublin Anlaşması devreye konuldu. 15 Haziran 1990’da 12 AB üyesi arasında imzalanan anlaşma 1 Eylül 1997’de yürürlüğe konuldu.¹² Anlaşmaya göre, sığınmacılar geldikleri ilk AB ülkesinde iltica başvurusunda bulunmak zorunda. İki AB ülkesinde birden iltica başvurusunda bulunma tamamen ortadan kaldırıldı. Kurulan bir güvenlik sistemi sayesinde (EURODAC), gelen sığınmacıların kimlik bilgileri ve parmak izleri bütün ülkeler tarafından karşılaştırılmasına imkan sağlandı. Hal böyle olunca gelen sığınmacılar merkez ülkelerden çok AB’nin kenar ülkelerinde iltica başvurularında bulundular. Bu ülkelerin başında Yunanistan ve İtalya geliyor. Süreç ilerledikçe, ihtiyaçlar değiştikçe anlaşma iki kez yenilendi ve Dublin II ve Dublin III adını aldı.

AB’nin merkez ülkelerine az sayıda sığınmacının ulaşmasını sağlamak üzere kurulan bu sistem aynı zamanda diğer kıtalardan daha az sığınmacının Avrupa’ya ulaşmasını amaçlıyordu. Bu çerçevede “AB Sınırlarını Korumak için Operasyonel İşbirliği Ajansı” (Frontex¹³) adlı polis örgütü 26 Ekim 2004’te kuruldu. Merkezi Polonya’nın başkenti Varşova’da olan örgüt üye ülkelerin polis gücünü kullanıyor. AB’nin sınırlarını havadan, karadan ve denizden korumakla görevlendirilen örgütün temel amacı, kaçak yollarla AB’ye ulaşmak isteyen sığınmacıları engellemek. İhtiyaç arttıkça personel ve bütçesi de arttırıldı. 2005’te 6.2 milyon Avro bütçesi olan Frontex’in sonraki yıllarda şu şekilde arttı: 19.2 milyon (2006), 22.2 milyon Avro (2007), 83 milyon Avro (2008), 88 milyon Avro (2009-2011 arası her yıl için ayrılan bütçe), 2015’de 114 milyon Avro.¹⁴ Frontex’in 20 uçağı, 25 helikopteri ve 100 sahil güvenlik botu var.

Bütçede yıllara göre sağlanan devasa artış aynı zamanda sığınmacılara karşı güvenlik önlemlerin artırılması anlamına geliyor. Bu politikanın sonucu olarak sığınmacı sayısında önemli oranda düşüş sağlandı. 2010 yılında AB’ye gelen sığınmacı sayısı 260 bine kadar düşerken, 2014’te 530 bine çıktı.

AB’nin sığınmacılarla bu sert ve acımasız mücadelesinin yarattığı sonuçları iki grupta toplamak mümkün:

1- Sığınmacıların daha AB sınırlarına yanaşmadan geri çevrilmesi üzerinden kurulan güvenlik önlemi, pek çok açıdan insan haklarının ihlal edilmesine neden oldu. Uluslararası sözleşmelerde en önemli haklardan biri olan “sığınma hakkı” her ne kadar kağıt üzerinde bulunurken, fiilen anlamsız hale getirildi. Bir kişinin gerçekten sığınmaya ihtiyaç duyup duymadığının anlaşılması için öncelikle sığınma başvurusunu yapmasına olanak sağlanması gerekiyor. Ancak AB, aldığı güvenlik önlemleriyle gerekten sığınmaya ihtiyaç duyanların da Avrupa’ya ulaşması engelledi, engellemeye devam ediyor. Son krizle birlikte yapılan önerilere bakılırsa, bugüne kadar alınan güvenlik önlemleriyle yetinmeyen AB ülkeleri, açıktan daha fazla asker ve polis görevlendirecek. Macaristan, şimdiden sığınmacılarla mücadele için askere yetkiyi vermiş durumda. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde “sığınmacılarla savaş” kendisini daha belirgin şekilde hissettirecek.

İnsanların gerçekten sığınmaya ihtiyaç duyup duymadığını tespit etme ihtiyacı duymayan AB, bu politikasıyla binlerce insanın Akdeniz ve Ege sularına can vermesinden sorumlu. Eğer, göç etmek üzere yola çıkan ya da çıkmayı planlayan insanların gerçekten sığınmaya ihtiyaç duyup duymadığının tespit etme üzerine bir sistem oluşturulmuş olunsaydı, o zaman başta Kuzey Afrika olmak üzere değişik bölgelerden gelen sığınmacılar, Libya’da derme çatma teknelere binme yerine daha güvenli yollarda Avrupa’ya ulaşır ve başvurularını yaparlardı. Teknelerle Avrupa’ya ulaşabilenler sonunda yetkili bir makam bulup iltica başvurusunda bulunduğuna göre, bu imkan legal yollardan da sağlanması gerekiyor. Sığınmaya gerekten ihtiyaç duymayanlar durumları değerlendirildikten sonra ancak geri gönderilip gönderilmediğine karar verilmesi gerekiyor. Ama AB bunu yapmaya hiç ihtiyaç duymadı, hep engelleme üzerinde yoğunlaştı. Bu politika sonucunda binlerce insan Akdeniz’de hayatını kaybetti. Hem de kitlesel şekilde.

Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya geçerken ölümler elbette yeni değil. 1996 yılından bu yana ölümler yaşanıyor. Değişik kanyaklara göre 1996-2013 yılları arasında 800 ila 1250 arasında olduğu tahmin edilen sayıda sığınmacı Akdeniz’de yaşamını yitirdi. Geçen yıl 3500 sığınmacının Akdeniz’de hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

Bütün bunlar, yaşanan ölümlerin asıl olarak AB tarafından izlenen politikalardan kaynaklandığını açık olarak gösteriyor.

2- Sığınmacı kabul etmeme üzerine kurulu sistem bir süre sonra AB’ye geçişlerde “transit hat” üzerinde bulunan Libya ve Türkiye gibi ülkeleri sığınmacı merkezine çevirdi. Özellikle Libya, Akdeniz üzerinden İtalya’ya gelmek için yola çıkanların en önemli merkezlerinden birisiydi. Kaddafi rejimiyle İtalya ve AB arasında yapılan anlaşmalar ve AB’nin verdiği maddi destek nedeniyle Libya uzunca bir süre adeta “bent” görevi görüyordu. 2011’in sonunda başlayan Arap Baharı’yla birlikte yaşanan gelişmeler, Libya’nın işgali, Kadaffi’nin öldürülmesi ve kurduğu rejimin yerle bir olmasıyla sonuçlandı. Böylece, Kaddafi rejimi tarafından kurulan “bent” de yıkıldı ve Akdeniz üzerinden Avrupa’ya gelmek isteyenlerin sayısı hızla arttı. Son bir kaç yıldır Akdeniz’de ölümleri artması bu nedenle Libya’nın işgaliyle doğrudan bağlantılı. Nasıl ki Afganistan ve Irak işgalleri bu ülkeleri daha fazla istikrarsız hale getirdiyse, Libya’nın işgali de aynı sonuçlara yol açtı.

Akdeniz’de ölümlerin artmasında elbette sığınmacıları kurtarmak için İtalya tarafından devreye konulan Marenostrum misyonunun “bütçe yetersizliği” gerekçe gösterilerek kaldırılması da rol oynuyor.

Benzer bir durum Türkiye için de geçerli. Başta Suriye, Afganistan ve Irak işgal girişimleri ve işgalleri ve bunlara bağlı yaşanan bölgesel çatışmalar, Türkiye’yi kısa sürede Avrupa’nın dibindeki “sığınmacı kampına” çevirdi. Şimdi daha önce Libya’ya verilen rolün bir benzeri Türkiye’ye verilmek isteniyor. Yaz aylarında Türkiye’nin özellikle Ege üzerinden Yunanistan adalarına geçişlere göz yumması, denetimleri gevşetmesi Avrupa’yı büyük bir sığınmacı dalgasıyla karşı karşıya bırakmış durumda. Türkiye’nin sınırlardaki denetimi gevşetmeyi hangi hesaplar içerisinde yaptığı elbette Avrupa tarafından değerlendirilecek ve bu durum gelecekte AB-Türkiye müzakerelerinde önemli bir konu haline getirecektir. Özetle AB’nin sığınmacılara karşı verdiği mücadele nedeniyle AB’nin sınırlarına en yakın bölgede bulunan ülkeleri “sığınmacı merkezi” haline getirmiş ve sorunu çok daha trajik hale getirmiştir.

AB’NİN SIĞINMA POLİTİKASI ÇÖKTÜ!

Bu trajik durum özellikle bu yıl trajik boyutlara ulaştı. Resmi rakamlara göre geçen yıl toplam 219 bin sığınmacı denizleri aşarak Avrupa’ya ulaşırken, bu rakam bu yılın ilk altı ayında 137 bin olarak tespit edildi. Temmuz ve Ağustos aylarındaki geçişlerle birlikte şimdiden sayının 500 bine yaklaştığı tahmin ediliyor. Gelenlerin en büyük grubunu Suriyeliler oluşturuyor (yüzde 34). Suriyelileri, Afganistan (yüzde 12) ve Eritreliler (yüzde 12) ve Somaliler (yüzde 5) takip ediyor.¹⁵ Asıl olarak Yunanistan ve İtalya üzerinden AB’ye giriş yapmak için yola düşen sığınmacıların ölüm olayları da önceki yıllara göre önemli oranda arttı. UNCHR’nin verilerine göre geçen yıl Akdeniz’den geçerken 3500 kişi yaşamını yitirirken bu takam bu yılın ilk yarısında 2000’e ulaştı. Bu da yıl sonuna kadar bir “rekor”un sağlanacağı anlamına geliyor.

Özellikle Yunanistan, Türkiye üzerinden yaşanan yoğun geçişler nedeniyle yükü daha fazla kaldıramadı. Zira, Yunanistan’a geçenlerin asıl amacı da oradan başta Almanya olmak üzere diğer AB’nin zengin ve güvenli ülkelerine geçmek olduğu için, Yunanistan da AB üyesi olmasına rağmen “transit ülke” olma özelliğini taşıyor. Ve, Yunanistan’a ulaşan sığınmacı sayısı kısa sürede yüz bini aşınca binlerce sığınmacı yürüyerek Makedonya sınırına doğru yola çıktı. Asıl hedefleri olan Almanya’ya doğru yola çıkan sığınmacılar yürüyerek önce Makedonya, sonra da Macaristan ve Avusturya’ya, oradan da Almanya’ya ulaşmanın çabası içerisine girdiler. Özellikle Yunanistan’da yükselen basınç karşısında fazla dayanamayan Almanya, Dublin Anlaşması’nı bir tarafa bırakarak, sığınmacı alımına başladı.

Artan baskı sonucunda özellikle Almanya’nın isteği üzerine sınırların açılması, Almanya’daki sığınmacı sayısında da önemli bir artışa neden oldu. Geçen yıl toplam 202 bin kişi Almanya’ya gelip sığınma başvurusunda bulunurken, bu yılın ilk yarısında gelenlerin sayısının 200 bine varması, doğal olarak tahminleri de altüst etti. İlk etapta yıl sonuna kadar geleceği tahmin edilen sığınmacı sayısı 400 bin olarak açıklanırken, Yunanistan üzerinden akımın yoğunlaşması nedeniyle bu rakam daha sonra 800 bine çıkarıldı. Ancak, tahminlerin ne kadar tutacağı ancak yıl sonunda belli olabilir. Zira, yaşanan insanlık trajedisi karşısında tahminlerin tutması pek mümkün görünmüyor.

Önce Dublin Anlaşması’nı rafa kaldırarak AB’nin yıllar önce aldığı kararların günümüz gereğine aykırı olduğunu gören Almanya, daha sonra ise serbest dolaşımı sağlayan Schengen Anlaşması’nı rafa kaldırdı. 22’si AB üyesi olmak üzere 26 Avrupa ülkesi arasında serbest dolaşımı düzenleyen Schengen Anlaşması, pek çok ülke tarafından rafa kaldırılarak sınır kontrolleri yapılmaya başladı. Böylece AB’de serbest dolaşım hakkı, sığınmacılar gerekçe gösterilerek askıya alındı. Almanya, Avusturya sınırını 12 saat boyunca kapatarak kontroller yaptı. Bu durumdan sığınmayla ilgisi olmayan binlerce insan da etkilendi. Keza Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Hollanda, Danimarka gibi pek çok ülke de sınır kontrolleri yaptı. Bütün bunlar AB’de “seyahat özgürlüğü”nün garantisi olarak sunulan Schengen Anlaması’nın kolay bir şekilde rafa kaldırılıp, ulusal sınırların tekrardan denetlenebileceğini gösteriyor.

AB: DUVARLARLA ÇEVRİLİ KALE

Dahası AB bu süreçte sınır kontrolleri yapmakla da kalmadı, AB’nin dış sınırlarına telden duvarlar ördü. Sığınmacı akınına karşı daha önce kağıt üzerinde yasalarla örülen duvarlar gerçek duvarlara dönüşmüş durumda. Batılı kapitalist devletler on yıllarca Berlin Duvarı’nı Doğu Bloku’na, sosyalizme karşı kullandılar. Bürokratik devlet kapitalizminin egemen olduğu Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DDR) tarafından 13 Mayıs 1961’de inşa edilen 160 km uzunluğunda, 3,60 metre yüksekliğindeki Berlin Duvarı yıkıldığı 9 Kasım 1989’a kadar sadece Berlin’i ikiye bölmüyor aynı zamanda dünyaya da Doğu-Batı olarak bölüyor ve bu nedenle “Soğuk Savaş”ın tam göbeğinde duruyordu. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının üzerinden çeyrek asır geçerken, Avrupa’nın “kenar ülkeleri”nde sığınmacılara karşı yükselen yeni Berlin duvarlarına karşı başta AB’nin egemen ülkeleri olmak üzere dünya “üç maymunu” oynuyor.

Macaristan’ın sağcı-faşist yönetiminin Sırbistan sınırına çektiği 175 km uzunluğunda, 4 metre yüksekliğindeki duvarla Berlin Duvarı arasındaki fark birisinin telden diğerinin taş ve betondan örülmesidir. Bir diğer fark da Berlin Duvarı dışarıya, Macaristan Duvarı içeriye geçişleri engellemek için örülmüş.

AB tarafından Balkanlar üzerinden gelen sığınmacıları engellemekle görevlendirilen Macaristan, Romanya sınırına da telden duvar çekme kararı aldı. Şimdilik “makul uzunlukta” olacağı ifade edilse de gelecekte 443 km’lik Macaristan-Romanya sınırını tamamen kaplaması şaşırtıcı olmayacaktır. Böylece, ülkenin güney sınırı 618 km’lik telden duvarla kapatılmış olacak. Keza Hırvatistan sınırına ya da Hırvatistan-Bosna Hersek sınırına da telden duvarların AB tarafından örülmesi gündeme gelebilir.

“Macaristan Duvarı” sığınmacıları engellemek için inşa edildiği için AB üyesi devletler düzeyinde eleştiren, karşı çıkan olmadı. Ne de olsa hepsi duvarın asıl işlevinin AB’nin “çekirdeği” durumundaki Almanya, Fransa ve Benelux¹⁶ ülkelerine gelecek sığınmacıları engellemek olduğunu biliyor.

Keza Türkiye-Yunanistan sınırına 2012’de 10 km uzunluğunda duvar örüldü, Türkiye-Bulgaristan sınırına da AB’nin katkılarıyla Bulgaristan tarafından 160 km uzunluğuna bir duvar örülecek. Böylece Türkiye’nin batı sınırları duvarlarla çevrilecek. İspanya’nın Afrika yakasındaki iki kenti Ceuta ve Melilla’nın etrafı da duvarlarla çevrilmiş.

Öyle görünüyor ki, AB’nin kara ülkelerini çevreleyen duvarlar bunlarla sınırlı kalmayacak. Artan sığınmacı akının engellemek için gelecekte Doğu Avrupa’daki AB üyesi Slovenya, Romanya, Slovakya ve Polonya da benzer duvarlar örebilir. Zira güneydeki yollar kapandıkça sığınmacılar AB’ye girmek için Kuzeye doğru yeni yollar aramaya devam edecek. Ve yakın gelecekte AB, tıpkı bir zengin malikanesi ya da kalesi gibi her tarafı duvarlarla sıkı korumaya alınan, girişleri engellemek için çekilen duvarlara yanaşanlar ya telef olacak ya da geldikleri sınır ülkelerinde zor koşullar içinde yaşamaya devam edecekler.

Koşullar bugünkü haliyle devam ettiğinde AB’nin etrafındaki telden duvarların dibinde savaşlardan ve yoksulluktan kaçan milyonlarca insan birikecek. O zaman, tıpkı bugün sınırların aşıldığı gibi, neyden yapılırsa yapılsın, duvarların dayanması mümkün değildir. Nasıl ki, günümüzde bunca güvenlik engeline rağmen sığınmacıların AB’nin “çekirdek ülkeleri”ne ulaşması engellenemiyorsa; kilometrelerce uzunlukta, metrelerce yükseklikteki duvarlar da bir işe yaramayacak. Çünkü, artan savaşlar, yoksulluk ve zulümler nedeniyle, can derdinde, güvenli bir gelecek arayışında olanlar her türlü engeli aşmanın bir yolunu bulucaktır.

Burada önemli olan Berlin Duvarı’nı “utanç duvarı” ilan edenlerin AB’nin etrafını çeviren duvarlara sessiz kalması, hatta normal görülmesidir. Bu hem sermayenin nasıl bir Avrupa istediği hem de tarihsel ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Ve “sığınmacılarla mücadele” adı altında AB sınırları etrafında çekilen yüksek duvarlar zamanla AB’yi bir kafese, içindekileri de tutsağa çevirecekler. Bu nedenle yükselen duvarlar aynı zamanda Avrupa halklarının, emekçilerin özgürlüğüne de kısıtlamalar getirecektir.

HALKLAR ARASINDA DAYANIŞMA ZAMANI

Denilebilir ki; kaçak, plansız, kalifiye olmayan göçün AB’ye ulaşması için her türlü yönteme başvuran, ancak bunda başarısız kalan Avrupalı kapitalist devletler, yaşanan trajedi nedeniyle içeride ve dışarıda gelebilecek tepkileri yatıştırmak, hatta trajediyi kendi lehlerine kullanmak için yoğun bir çaba içerisinde oldular. Örneğin, AB genelinde yürürlükte olan sığınma yasalarının mimarı durumundaki Almanya, ekonomik gücü, yaşam standartlarının, ilk ulaşılan ülkeler olan Yunanistan ve İtalya başta olmak üzere diğer ülkelere göre yüksekliği nedeniyle kapılarını açmakla epey sempati topladı. Aynı şekilde kapıların kesinlikle sığınmacılara kapalı olduğunu açıklayan İngiltere, son krizle birlikte 20 bin sığınmacı alacağını açıklamak zorunda kaldı.

Ancak, bu “sığınmacı dostu” politika kısa sürdü. Zira hemen ardından hem ulusal hem de AB düzeyinde sığınma hakkının sınırlandırılması için önemli hamleler yeniden gündeme geldi. Ayrıca, örneğin Almanya’da, göç edenlerin yüzde 49’nun 18-34 yaş arasında olması nedeniyle, bu genç ve kalifiye işgücünün ucuza kullanılması için pek çok çağrı yapıldı. Özelikle kiralık işçi firmaları ve düşük ücretli işlerde sığınmacıların çalıştırılması konusunda yasal değişiklikler şimdiden planlanmış durumda.

Başka bir deyişle, gelenler can derdindeyken, hükümet ve sermaye ülkeye yeni ayak basan bu yeni işgücünü nasıl pazarlayacağının planlarını yapıyor. Ve hükümet partileri arasında yapılan “Koalisyon Zirvesi”nde, gelen sığınmacıların üç ay içinde kiralık/taşeron firmalarda çalışmasına onay çıktı. Daha önceki düzenlemeye göre iltica başvurusunda bulunanlar, başvuruları kabul edilmediği sürece dört yıl boyunca kiralık firmalarda çalışamıyorlardı.

Bununla bir taraftan sığınmacıların devlete yük olmasının önüne geçilirken, diğer taraftan, yeni gelen, dil bilmeyen, daha ülkeyi tanıma fırsatı bulmayan genç nüfusun tıpkı ilk nesil “misafir işçiler” gibi yurtlara doldurulup fabrikalarda çalıştırılması amaçlanıyor.

Böylece bir yandan insani rant sağlarken, ülke içinde de emekçilere yönelik ucuz işgücü baskısını arttırma konusunda yeni avantajlar elde edilmiş olunuyor.

İzlenen savaş politikalarının kurbanı olan Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen emekçiler üzerinden yapılan bu hesaplar, kapitalizmin utanmazlığının somut bir göstergesi elbette. Ki bu da “Karanlık Almanya”nın bir ayağını oluşturuyor ve Alman halkı ile onu yönetenler arasındaki büyük farkı ifade ediyor.

Belirtmek gerekiyor ki mültecilere yönelik daha şimdiden sayısı hiç de az olmayan saldırılar düzenlendi ve önümüzdeki dönemde artması sürpriz olmayacaktır. Keza hükümet ve diğer sermaye politikacılarının ‘sığınmacı dostu’ elbisesini çıkarıp, sığınmacılar üzerinden önyargı ve düşmanlıkları kışkırtması da çok uzak bir geleceğin sorunu değildir.

Gerek ırkçıların gerek hükümetin bu yöndeki ayrıcı-kutuplaştırıcı ve emekçileri bölme yönündeki bu çabalarını boşa çıkarabilecek tek güç, yerli ve göçmen halk arasında kurulacak dostluk, dayanışma ve birlik olacaktır. Bu birliğin imkanlarının bugün daha da arttığını söyleyebiliriz. Çünkü bu ülkede emekçileri sömürerek ayakta duranların aynı zamanda Suriye ve Ortadoğu’daki savaş ortamını da yarattığı bugün daha geniş bir kesim tarafından görülüp anlaşılır hale gelmiş bulunuyor.

Sermayenin planları ve ırkçıların saldırıları “karanlık Almanya”nın yüzünü gösterirken, halkın dayanışması ise “aydınlık Almanya” olarak tanımlandı.¹⁷ Almanların sığınmacılara karşı soğuk, bencil, önyargılı olduğunu söyleyenlerin çoğu bu süreçte tersi bir manzaraya tanık oldular.

Avusturya’dan kalkan ve sığınmacıları taşıyan trenler Münih’e, Stuttgart’a, Frankfurt’a, Dortmund’a vardıklarında adeta “bayram havasında” karşılandılar. Gecenin geç saatlerinde evlerinden getirdikleri giysileri, yiyecekleri zor günler geçiren sığınmacılarla paylaşan Alman emekçilerinin bu tutumunun elbette alkışlanması gerekiyor. Uzun bir yolculuğu, zor ve tehlikeli günleri arkasında bırakanlar “Welcom to Germany” (Almanya’ya hoş geldiniz) sloganıyla karşılandı.

Halk arasında adeta büyük bir yardım seferlerliği başladı. Herkes kendi cephesinden sığınmacılara nasıl yardım edebileceğini düşünerek hareket etti. Bu temelde ülke genelinde yurttaşların kurduğu çok sayıda inisiyatif ortaya çıktı. Devletin sığınmacılar için ilk etapta yapması gerekenleri adeta yurttaşlar üstlendi. Savaşın, çatışmanın, yoksulluğun ortasından çıkıp gelenler kendilerine uzatılan dost elini görünce doğru bir ülkeye geldiklerini düşünüyorlar. Denilebilir ki Almanya bu yönüyle neredeyse bir “ilki” yaşadı. Buna artık “Hoşgeldin” kültürü deniliyor.

Peki Almanya’da halkı yardım seferberliğine iten nedir? Die Tageszeitung’dan Gereon Asmuth bunu dört nedene bağlıyor: “Yıllardır gördüğü Suriye ve Afrika’daki çatışmalar konusunda nihayet bir şey yapma isteği; Nazi geçmişinden kaynaklı tarihsel bilinç; politikacıların olanlar karşısında hiç bir şey yapmamasına duyulan öfte ve meydanı Neonazilere bırakmama.”¹⁸

Nedenler elbette daha fazla uzatılabilir. Ancak bunların ilk sırasında Suriye’den, Afrika’dan başlayarak yaşanan insanlık trajedisinin Akdeniz ve Ege’nin sulara gömülmesi karşısında bir şeyler yapma arzusu öne çıkıyor. Özellikle en çok sığınmacının geldiği Suriye’nin Almanya’nın da aralarında olduğu Batılı devletler ve onların bölgedeki işbirlikçileri tarafından kaos ve savaşın içine çekildiği geniş kitleler tarafından biliniyor. Buna bir de kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen insanları barbarca katleden İslamist bir terör örgütünün yaptıklarının eklenmesi, yardım elini uzatmayı daha da gerekli kılıyor.

Bu yanıyla Suriye, daha önce benzer durumda olan ülkelerden farklılık arz ediyor. Çünkü Suriye’den gelenleri insanlık düşmanı, barbar bir örgütün elinden kaçanlar olarak değerlendiriliyor.

EMPERYALİSTLER ÜLKELERİNİ İŞGAL ETTİ ONLAR DA EMPERYALİST ÜLKELERE DOĞRU YOLA ÇIKTI

Dünya genelinde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sığınmacı sayısında yaşanan “rekor” aynı zamanda dünyanın gidişatı konusunda net bir fikir veriyor. Bu insanlık, ezilenler ve sömürülenler için dünyanın her geçen yıl biraz daha çekilmez hale geldiği gerçeğinden başka bir şey değildir. Bir tarafta emperyalist devletler arasında sertleşen çelişkiler ve bu çelişkilere bağlı olarak yaşanan savaşların sayısında hızlı bir artış, diğer tarafta ülkeler arasındaki gelir dağılımındaki uçurumundaki büyüme… Mevcut savaşların asıl olarak ABD’nin öncülüğünde devam eden Batı ittifakının, “Soğuk Savaş” yıllarında SSCB’nin, sonrasında ise Rusya’nın etki alanında olan ülkelerin ele geçirilmesi temelinde geliştiği görülüyor. Bu paylaşım mücadelesi devam ettiği sürece, ele geçirilmek istenen ülkeler üzerinden savaş planları eksik olmayacaktır. Bu nedenle günümüz dünyasında milyonlarca insanın yerini-yurdunu terk ederek yollara düşmesi, denizlerde ve sınırlarda hayatını kaybetmesinin baş sorumlusu batılı kapitalist ülkelerden başkası değil. Bu ülkeler ve onların bölgesel işbirlikçileri ele geçirilmek istenen ülkelerde (örnek: Suriye ve Irak) oldukları için, bu ülkelerin halkları can güvenliği nedeniyle “güvenli ve refah içinde” gördükleri batılı kapitalist ülkelere doğru yola çıkıyorlar. Başka bir değişle, eğer batılı kapitalist ülkeler, kontrol altında tutamadıkları ülkeleri işgal etmek, ele geçirmek için rejimleri değiştirmek için planlar yapmamış, işbirlikçilerini silahlandırmamış olsalardı, milyonlarca insan da batılı ülkelere sığınma amacıyla yollara düşmezdi. Avrupalı emperyalist devletler de bu planların önemli taraflarındandır. Batılı emperyalist devletler sığınmacıların ülkelerinde oldukları için sığınmacılar batıya göç etmek zorunda kalıyor. Bu nedenle sığınmacı akımı karşısında kendi suçlarını örtbas etmelerine izin verilmemesi gerekiyor.

Denilebilir ki, ABD, coğrafik olarak savaş ve çatışmaların yaşadığı bölgelere uzak olduğu için, sığınmacıların ulaşmak istediği ülkeler arasında bulunmuyor. Ama Avrupa, bugün bu savaş ve çatışmaların yaşandığı bölgelere en yakın “güvenli kıta” olduğu için tek seçenek olarak geride kalıyor. Ama, bu “güvenli kıta”da ortaya çıkan büyük trajedide, kendi sorumluluğunu bir yana bırakarak, kapıları kapatmak için mücadele ediyor.

Bir ülkeden başka bir ülkeye ya da bir bölgeden başka bir bölgeye kitlesel göç, tarih boyunda hep savaşlar, yoksulluk, hastalıklar, iklim koşulları vb. nedenlerden yaşanmış. Yaşanılan bölgeyi terk etmek çoğunlukla zorunluluktan olmuş. Bugün de ülkeden ülkeye değişse de nedenler aynı.

Ama kitlesel göçler aynı zamanda yüzyıllardan beri yaşanılan bölgenin, ülkenin değiştirilmesi umudunun azalması, hatta kaybedilmesinin de sonucudur. “Umuda yolculuk” bu nedenle aynı zamanda yeni bir umut arayışı anlamına geliyor. Örneğin, bugün milyonlarca insanın göç ettiği Suriye’de güvenli bir gelecek umudu kalmadığı için insanlar göç ediyor. Halbuki, göç etmek zorunda bırakılanların kitleselliği gözönüne getirildiğinde (11 milyon) bu kitlenin kendisi birlikte hareket ettiğinde göçün nedenlerini ortadan kaldırabilir, yaşanılabilir bir ülke kurabilir. Benzer bir durum daha çok açlık ve yoksulluğun, iç savaşların yaşandığı ülkeler için de geçerli. Göç etmek zorunda kalanların göçe neden olanlar ve nedenlerine karşı bir araya gelerek ortak hareket etmesi, belki de hiç kimsenin göç etmek zorunda kalmayacağı bir ülkenin, bölgenin kurulmasına neden olabilir.

Ne var ki, dünyanın içinden geçtiği dönem, dayatılandan kurtulmak için mücadele etmek yerine, kendisini ve ailesini kurtarmayla sınırlı bir yaklaşım hakim. Bunun kurtuluş olmadığı, yaşanan trajediyle görülüyor.

Halklar, emperyalist planlara, savaşlara, işgallere, faşist rejimlere ve yoksulluğu yaratan kapitalist düzene karşı bir araya gelip mücadele etmedikleri sürece göçler de bitmeyecek. Sadece göç etmek zorunda olanlar ve gittikleri ülkeleri değişebilir. Bu elbette bugün dünyanın pek çok ülkesinde sığınmacılara yardım elini uzatmak için didinen halklar için de geçerlidir. Sığınmanın nedenleriyle mücadele edilmediği sürece yardıma muhtaç sığınmacı da eksik olmayacaktır. Bu konuda en büyük sorumluluk elbette, suçlu durumundaki emperyalist-kapitalist ülkelerin halklarına ve emekçilerine düşüyor. Kendi ülkelerinin burjuvazisinin daha fazla kâr, sömürü, siyasi nüfuz alanları yaratmalarına karşı mücadeleyi büyüttüklerinde, başka ülkelerdeki emekçilerin sığınmak için yola düşmelerinin nedenleri de azalacaktır.

Dipnotlar

1. http://unhcr.org/2014trends/

2. http://unhcr.org/2014trends/

3. http://www.welt.de/politik/ausland/article116574130/EU-laesst-Waffenlieferungen-an-syrische-Rebellen-zu.html

4. http://www.welt.de/politik/ausland/article119974845/Alle-fuenf-Sekunden-stirbt-weltweit-ein-Kind.html

5. Jean Ziegler, Ändere die Welt, sf. 49

6. Klaus Meier, Sozialistische Zeitung, Eylül 2015

7. Klaus Meier, Sozialistiche Zeitung, Eylül 2015

8. www.dw.com/de/waffenexport-boomt-weltweit/a-18314159

9. sipri.org

10. http://www.spiegel.de/politik/deutschland/ruestungsgeschaeft-waffenexporte-in-die-golfstaaten-boomen-a-915320.html

11. https://www.uno-fluechtlingshilfe.de/fluechtlinge/zahlen-fakten.html

12. https://de.wikipedia.org/wiki/Dubliner_Übereinkommen

13. Frontex, Fransızca “dış sınır” anlamına gelen “Frontières extérieures“ kelimelerinden türetilmiş.

14. http://frontex.europa.eu/

15. UNCHR, Temmuz 2015 Raporu

16. Belçika, Hollanda ve Luxemburg için kullanılan ortak isim.

17. Der Spiegel, 36/2015

18. Die Tageszeitung, 08.09.2015

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑