sonuna yürüyen akp ve burjuva gericiliğin tırmanan saldırısı

Kadir Yalçın

sonuna yürüyen akp ve burjuva gericiliğin tırmanan saldırısı

Kadir Yalçın

Ülke tarihinde görülmedik büyüklük ve hunharlıkta katliamlar, dağın-taşın bombalanmasının yanında sokağa çıkma yasakları eşliğinde on binlerce, hatta yüz binlerce nüfusluk kentsel yerleşim merkezlerinin kuşatılıp doğrudan halkın üzerine ateş açılarak her birinde onlarca kişinin katledilmesiyle üstelik artık KCK’nin “eylemsizlik” açıklamasının ardından tamamen tek yanlı olarak sürdürülen “Kürt Savaşı”yla kritik bir dönemeçte olan Türkiye’de başında Erdoğan’la AKP “yolun sonu”na ilerlemektedir. “Sonun başlangıcı” çoktan geçilmiştir.

Başlangıç ya da giriş, gelişme ve sonuç –yazarken, kompozisyonda böyle. İktisatta, canlanma, boom ya da doruk, durgunluk/resesyon ve kriz (bu kez dipte, yine boom). Kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş –toplumsal tarihteyse, bu şekilde ifade ediliyor.

Ancak kesin ki, “Sultan Süleyman’a bile kalmayan dünya” kimseye sonsuza kadar yar olmuyor. Hesap bazan “divan”a kalsa bile yapılanlar yana kâr kalmıyor. Öncelikle, bir “son”a varılıyor. İşte AKP, Erdoğan’la bu sona gelmektedir.


Başta Amerikalılar olmak üzere Batılı büyük emperyalist devletler, henüz bütünüyle AKP’nin olmasa bile, –şimdilik devirmek olmasa dahi, iktidarsızlaştırılmasını hedefleyerek baskı altına alıp sıkıştırarak etkisizleştirmek üzere üzere– Erdoğan’ın üzerini çoktan çizmiş bulunmaktadırlar.

ÖZGÜRLÜK DÜNYASI sayfalarında önceden yazılanlar özetlenecek olursa; bu “çizik”in çok sayıda nedeni vardır.

Dış politika başlıca ayrılık ve “çizik” alanlarından biridir.

1.

Öncesini bir tarafa bırakırsak, İsrail’e yönelik “one minute” çıkışı değil, ama bu çıkışın abartılı sürdürülmesi, bir ayrılık konusu olarak, başta Amerikalı emperyalistlerin tepkisini çekmiştir. Amerikalılar da bölge ve başlıca Filistinlilerle ilişkilerinde barışçıllığı tavsiye edip “dur” demelerine rağmen durmayan İsrail’in şöyle bir silkelenmesinden yanaydılar ve Erdoğan’ın tutumunun en azından Amerikan “sarı ışığı” koşullarında ortaya çıktığı yorumlanmalıdır. Öte yandan Amerikan dümen suyunda bir “bölge gücü” olma yöneliminin bir argümanı/dayanağı olarak kullanmak üzere, Erdoğan’ın Ortadoğu’nun Müslüman halklarını etkileyip peşine takma hesabıyla İsrail’le karşıt görünme ihtiyacı da Amerikalılarca anlayışla karşılanmıştır. Siyasi ve askeri bir dizi işbirliği konuları (siyasi toplantılar, ortak eğitim uçuşları vb.) iptal edilse bile mali ve ticari ilişkilerin sessiz sedasızca sürdürülüyor oluşu da bu anlayışlılığın bir zemini olmuştur. Ancak Gazze kuşatması teşhiri ve “Mavi Marmara” vb. olaylarıyla “İsrail karşıtlığı”nın abartılması ve üstelik bu karşıtlığın bölgede mezhepçiliğin –Sünnicilik– avangardlığına soyunulmasıyla birleştirilmesi, bir ayrılık konusu olarak tepki çekmiştir.

2.

Y. Y. Karataş arkadaşımızın bu sayımızdaki “Suriye’de Rus Müdahalesiyle Değişen Dengeler ve Olası Sonuçları Üzerine” başlıklı yazısında üzerinde durduğu, Erdoğan Türkiye’sinin Suriye’ye ve “rejim muhalifleri”ne mezhepçiliği eksen alan yaklaşımında ısrarı, bir diğer ayrılık konusunu oluşturmuştur.

Başlangıç’ta, özellikle Tunus ve Mısır’da Müslüman Kardeşler’le işbirliği arayışı çerçevesinde, Batılılar ve ABD de mezhepçiliği denememiş değildir. ABD’nin aynı yönelimi Suriye bakımından da geçerli olmuş; ancak gerek Müslüman Kardeşler’in bir “ortak” olarak yeterince “ılımlı” zemine kayarak kendi dinci ideolojik tutumlarından uzaklaşmaması ve bunun İsrail’in güvenliği bakımından da sorun oluşturması, gerekse “ılımlılık” ve “radikallik”in nerede başlayıp nerede bittiklerinin belirsiz geçişkenliği, Mursi’nin İslami hassasiyetlerinde ısrarcılığının yanı sıra örneğin Suriye’de beslenip örgütlendirilerek silahlandırılan ÖSO’nun –karşılarında tutunamayıp– kolaylıkla el Nusra ve IŞİD ve ardından İslami Cephe lehine erimesi ve güçlenmelerine zemin olması, Amerikan ve Batı yaklaşımının değişmesine neden olmuştur.

“Arap Baharı”nı fırsat bilip, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, BAE gibi bölgenin “Sünni ekseni”ni oluşturan gericiliğini de peşinden sürükleyerek, Suriye’de Esad Rejimi’ni devirmeye girişen başta Amerikalılar olmak üzere Batılı emperyalistler, Çin’le birlikte Rusya’nın karşılarına dikilmesinin yanında –mezhep ilişki ve çelişkileri de içinde– Ortadoğu ve özel olarak da Suriye’nin iç dengeleri nedeniyle de başarısızlığa uğramış ve taktiklerinde değişikliğe gitmişlerdir. Önce mezhepçiliğin kışkırtılmasında “fren”e basmışlar, ardından IŞİD’in hemen bütün hesaplarını gözden geçirmelerine yol açan yükselişiyle, hem bu yükselişi değerlendirerek bölgedeki varlıklarını haklı çıkaracak ve çizgiden sapma gösteren “ortakları”nı hizaya getirmeye yarayacak bir “gerekçe”ye kavuşmuş; hem de “IŞİD Karşıtı bir Koalisyon” oluşturup bu örgüte karşı hava bombardımanına başlayarak, IŞİD ve katliamlarını, bölgedeki varlıklarını haklı ve meşru göstermenin bahanesi olarak kullanma şansı bulmuşlardır. Erdoğan Türkiye’siyse, yine Y. Y. Karataş’ın makalesinde belirtildiği gibi, Türkiye bağlantılı Kürt sorunu ve Suriye’de yayılmacılık peşinde oluşu türünden hem iç ve hem dış nedenlerle bu taktik değişiklikleriyle uyumlanmakta zorlanmış ve hiç değilse belirli sürelerle farklı uygulamalarda ısrarlı olmuş, uyum göstermeye yöneldiğinde bile kendi özel nüanslarını korumaktan vazgeçmemiştir.

En başta “Saray”, IŞİD dahil el Nusra, Ahrar’üş Şam ve sonra onların da içinde yer aldıkları İslami Cephe’yi açık mezhepçilik ve el Kaideciliklerine rağmen desteklemekle kalmayıp besleyip silahlandırarak üs sağlamış, sonra Amerikan “Koalisyonu”nun kuruluşunda, destekçiliğin görmezden gelmeye gerilediği IŞİD’çiliğin koalisyona katılmamak olarak belirdiğine tanık olunmuş, bunun gerekçesi olarak ileri sürülen Erdoğan Türkiye’sinin tezleri de bir diğer ayrılık konusunu oluşturmuştur: IŞİD kadar Esad Rejimi’nin ve PYD’nin de hedef alınarak –hiç değilse– Cerablus-Azez bölgesinde bir “tampon/uçuşa yasak bölge” oluşturulması.

Belki başka koşullarda, örneğin başka türlü önü kesilemediğinde Rusya ve İran’ın inisiyatif geliştirmelerini dengeleme ihtiyacıyla, Ortadoğu’da –kuşkusuz Amerikan amaçları doğrultusunda– savaşa sürerek “kestaneyi ateşten aldırmak” üzere Türkiye’nin Suriye’ye girişi işine gelebilecek olan Amerikalı emperyalistlerin somut koşul ve dengeler çerçevesindeyse tutumunun değişik olduğu bilinmektedir. 2015 Ekim sonundaki son MGK toplantısıyla altı çizilen “PYD’nin ‘terör örgütü’ ve düşman” sayılışı, Suriye’de PYD’nin, kara harekatı yapma yeteneğinde olan ve bu yönde işbirliği yaptığı –belki de tek– güç olduğunu defalarca açıklamış olan Amerikan yaklaşımıyla olduğu kadar PYD liderlerini Élysée’de ve ülkelerinin çeşitli kurumlarında kabul etmiş olan Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin yaklaşımıyla da çelişme halindedir. “Tampon bölge” somut koşullarda Türkiye’den başka hiçbir emperyalist ülke tarafından kabul edilmediği gibi, hava bombardımanı yerine geçirilmesinde hemfikir olunmasa bile, karada güç oluşturmak üzere bu amaçla öneren Erdoğan Türkiye’sinin ısrarıyla denenen “eğit-donat”tan da, eğitilip donatılanların hemen tümünün Cihatçı terör çetelerine katılmaları nedeniyle bütün emperyalistler vazgeçmişlerdir.

Rojava Kürtlerinin Amerikan hava bombardımanıyla koordineli harekatıyla Tel Abyat’ı alarak iki kantonlarını birleştirmeleri ve üçüncüyle bu ikisini birleştirmeyi gündemlerine almaları, “IŞİD Karşıtı Koalisyon”a katılmanın ötesinde İncirlik ve diğer havaalanlarını Koalisyon’a açmasına götürse de, Erdoğan Türkiye’sinin hala PYD’ye düşmanlıkta ısrar etmesi ve terör çetelerini desteklemekten bütünüyle elini çekmemesi ayrılık konusu olmaya devam etmektedir.

3.

Üstelik Suriye ve hatta Irak da dahil olmak üzere bütün Ortadoğu denklemine Rusya’nın dahil olması Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri ciddi biçimde olumsuz etkilese de, son sürece kadar Putin ve özellikle Erdoğan’ın karşılıklı sık ziyaretleriyle ilişkilerini geliştirme yönelimi içinde olmaları, ABD ve Avrupalı emperyalistlere rağmen Trakya’ya kurulacak terminalle Rus doğalgazının Türkiye üzerinden pazarlanma girişimi, Rusların Türkiye’de nükleer santral inşasına başlamaları, hatta Erdoğan’ın hem de birkaç kez Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma isteğini beyan etmesi vb., Batı tarafından, arayı açıcı tutumlar ve güvenilirlik zaafiyeti olarak not edilmiştir.

4.

Çin füzeleri ya da Türkiye’nin füze alım ihalesinin, ABD ve NATO’nun tüm karşı çıkışlarına karşın Çin şirketinde kalması ve zamana yayılarak yenilenme yoluna gidilse bile ihalenin hala Batılı şirketlerden birine verilmemiş olması, ama sonuçlanmasının sürüncemede bırakılması, yine benzer bir ciddi ihtilaf konusu olmuş ve güvenilirlik zaafiyetine dayanaklık etmiştir.

5.

Mezhepçilik ve genel olarak dincilik üzerinden yürünüp yürünmemesi sorunuyla bağlantılı olarak ortaya çıkan Mısır konusundaki ihtilafsa, Erdoğan Türkiye’sinin Müslüman Kardeş ve Mursi destekçiliği, ve tam tersi tutumla, yalnızca Amerikan emperyalizminin değil, ama Türkiye’nin Suriye’de birlikte saf tuttuğu Suudi Krallığının da Sisi darbesini destekleyerek arkasında yer almalarıyla önem kazanmıştır. Başlangıçtaki taktik farklılığı, sonradan birbirine karşıt tarafların desteklenmesine dönüşmüş ve Batı ve Türkiye arasındaki Mısır’a ilişkin politikalardaki “makas” iyice açılmıştır. Gerçi artık Erdoğan ve adamları“Rabia” işaretiyle ortalıkta dolaşmaz olmuşlar ve –tıpkı Suriye politikasında olduğu gibi– bir adım geriye atmışlardır, ancak sık olmasa bile hala mitinglerde zaman zaman aynı işaretin yapıldığı görülmektedir.

6.

Suriye kadar Irak da, Batılı emperyalistler ve özellikle Amerikalılarla Erdoğan Türkiye’si arasındaki yaklaşım, tutum ve izlenen politikalarda “makas”ın açık olduğu bir alan durumundadır. Bir önceki Maliki Hükümeti dönemindeki net farklılık unsurları, bu ülke ve genel olarak bölgedeki dengelerin değişmesiyle farklılaşsa da, özellikle Amerikalıların Irak’ta yaptığı hatalar ve yüz yüze kaldığı fiyaskolarla İran’ın ağırlık kazanmasında sahip olduğu pay dolayısıyla Erdoğan ve hayalci “yeni-Osmanlıcı” yayılmacılığına da bir “fatura” çıkardığını söylemek yanlış olmaz.

Özellikle askerlerinin önemli bir bölümünü çeken ABD’nin işgalini sona erdirdiğini ilan etmesinin ardından, Amerikalıların Irak’ın merkezi bütünlüğünün gözetilmesine ilişkin bütün uyarı ve eleştirilerine rağmen, Erdoğan Türkiye’si, bu ülkede de kendi yayılmacılığının dayanağını Sünnilerde ve Sünnicilikte görerek, önce Cumhurbaşkanı Yardımcısı T. Haşimi’ye ve sonra yine onunla bağlantı içinde Sünni aşiretler ve hatta –başlangıçta oldukça açık olarak, ama giderek üstü örtülü hal alarak– onlarla sıkı ilişki içindeki IŞİD’e “yatırım” yapmış, oyununu onlar üzerinden kurup oynamaya yönelmiştir. Bu politika, Şii nüfusu olduğu kadar o eksende politika yapan Maliki türünden iktidar peşinde olanları da –zaten mezhebi yakınlık içinde oldukları– İran’a doğru itmiş, hele Musul’un düşüşü ve IŞİD yayılması ardından, ülkeye asker de gönderen İran’ın Irak’taki ağırlığı iyice artarken, yalnızca Türkiye’nin değil ama genel olarak Batı’nın ağırlık ve etkinliğinde bir düşüş ortaya çıkmıştır. Oysa, şüphesiz Amerikalılar, Irak’ı, onca “masraf” ederek, İran’ın eline düşsün diye işgal etmemişlerdir!

Erdoğan’ın –PKK’yi dengelemek üzere siyasal, enerji pazarlamaya dayalı ticari ve yatırımlarıyla iktisadi– çeşitli nedenlerle Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve özellikle Barzani ile yine Irak’ın merkezi bütünlüğünü gözetmeden, Barzani’yle geliştirmeye yöneldiği özel ilişkiler de Batı ve özellikle Amerikalılarla bir ihtilaf konusu oluşturmuş, ayrılık, hatta ABD’nin Erdoğan-Barzani ortak petrol tankerlerine el koymasına kadar varmıştır.


Dış politikada daha eklenecek ayrılık konuları vardır; ancak yeterlidir ve uzatmak gerekli değildir. Benzer ayrılık konuları iç politika bakımından da sayılabilir.

Bunların başında “tek adam-tek parti diktatörlüğü” yönelimiyle Erdoğan’ın, ülkenin yönetilebilir oluşunu zora sokarak, egemenler içinde, tekeller ve büyük toprak sahiplerinin çeşitli grupları ve onların siyasal klikleri ve çıkarlarını yok sayan, hatta tasfiyeye girişen yaklaşımı gelmektedir.

Önce Doğan grubuna vergi cezaları kesilmiş, hemen ardından Sabancı ile birlikte ülkenin en büyük geleneksel tekelci gruplarından olan Koç’a yönelik (Milgem örneği) ihale iptalleri gelmiştir. Bunda, Gülen Cemaati ile Koçlar arasında Afrika yatırımlarına dair mesajlaşma ve hediye alış-verişlerinin rolü olduğu yansımıştır, ancak öncesinden de bu tekelci grubun hemen hiçbir devlet ihalesinden yararlandırılmadığı bilinmektedir ki, bu durum diğer büyük geleneksel tekelci gruplar bakımından da geçerlidir. AKP Hükümetinden ihale kapabilmek, Doğuş ve Demirören grupları örneklerinde olduğu gibi, neredeyse “biat” koşuluna bağlanmıştır. Son yılların en büyük ihalelerinden 3. Köprü ve 3. Havaalanı ihaleleri örneğin, tamamıyla “yandaş” ve biat etmiş gruplar arasında paylaştırılmıştır.

Gülen Cemaatiyle iktidar hesaplaşmasına bağlı kopuşma, bu grubun “terörist” olarak suçlanmasına kadar vardırılmış, bununla kalınmamış, grubun iktisadi dayanaklarının darbelenmesi kapsamında küçümsenmez büyüklükteki tekelci gruplara el konup tasfiyelerine girişilmiştir. Bank Asya’ya TMSF el koymuş, İpek Grubuna el atılmış, yönetim kurulu başkanı ülkeden kaçmak durumunda bırakılmıştır. Yönetim Kurulu Başkanı gözaltına alınan bir diğer tekelci grup İstikbal’in de sahibi olan Boydaklardır.

Cemaat’in ekonomik dayanaklarıyla tasfiyesine girişilmesi, küçümsenmez büyüklükteki yayın grubunun tasfiyesi girişimiyle tamamlanmaktadır. Samanyolu yetkililerinden bazıları hala tutukludur ve Zaman yöneticileri gözaltında tutulmuşlardır. Son olarak ise, grubun TV kanallarının yayını devlet kontrolündeki yansıtıcılardan dışlanmış ve yapılamaz hale getirilmiştir.

Ancak basın-yayın alanındaki tasfiye girişimi Cemaat yayınlarıyla sınırlı değildir. “Ana akım medya” olarak tanımlanan medya organlarının önde gelenlerinden olan Doğan Grubu’nun sahibi olduğu Hürriyet Gazetesi’nin İstanbul’daki merkezi Hükümet/AKP bağlantısı kesin olan ve aralarında AKP milletvekillerinin bulunduğu eli sopalı gruplarca iki kez üst üste basılarak düpedüz teröre hedef kılınmıştır. Ardından Ahmet Hakan’ın takip edilerek saldırıya uğraması ve iki kaburgasıyla burnunun kırılması gelmiştir ki, saldırının, yine başta “Saray” olmak üzere, AKP/Hükümetle bağlantılı olduğunu içeride ve dışarıda bilmeyen yoktur. Ki bu nedenle Hükümet basın özgürlüğünün çiğnenmesi bakımından Batılılarca açık olarak suçlanmıştır.

Sosyal/siyasal en büyük tekelci sermaye örgütü olarak TÜSİAD, bizzat Erdoğan tarafından defalarca –“taraf olmayan bertaraf olur” içerikli olarak– suçlanıp tehdit edilmiş, bu nedenle yine defalarca yönetici değişikliğine gitmiştir.

Hükümetten gelen suçlama ve tehditler sadece TÜSİAD benzeri “hükümet-dışı” kurum ve kuruluşları hedef almakla kalmamış, ama “özerk üst kurullar” arasında olan örneğin Merkez Bankası’nı da hedef almış, arka arkaya iki MB Başkanı, faiz düşürme baskısının hedefi haline getirilmiştir; oysa bu üst kurullar Derviş tarafından uluslararası burjuvazi ve emperyalizmin dayatmalarının ürünü olarak kurulup işlevsel kılınmışlardır.

Gerek MB, gerek bağlı olduğu Maliye’yle (Bakan M. Şimşek) Ekonomi Bakanlıkları (Bakan A. Babacan) ve gerekse TÜSİAD’la geleneksel büyük burjuvazinin önde gelen temsilci ve sözcülerince zaman zaman Erdoğan ve Hükümet’e yöneltilen, giriştikleri tasfiyelerle uyguladıkları dayatmalar dolayısıyla “keyfilik”, “hukukun üstünlüğün dikkate alınmaması” ve bu nedenlerle önünü göremez kılınan yabancı sermayenin yatırımlardan caydırılmakta olması türünden üstü örtülü ya da açık eleştirilerin benzerleri Batılı büyük emperyalist devlet yetkililerinden de gelmiştir ki, içeriden yapılan eleştiriler onlar tarafından cesaretlendirilmektedir.

Hükümetin birçok karar ve uygulamasının yargıdan dönmesiyle (ama buna rağmen uygulanmalarının sürdürülmesiyle) güçlenen “keyfilik”/“hukukun üstünlüğüne aykırılık” eleştirileri, HSYK vb. kurumlar ve kararlarını da kuşkusuz hedef almış, savcı ve hakimlerin atanma yol ve yöntemleriyle karar ve soruşturmalarını, bunları açıp üstünü örtmek üzere kapamalarını da kapsamıştır.

17, 25 Aralık Soruşturmalarının kapatılıp üstlerinin örtülmesi, savcı ve hakimleriyle kovuşturmayı yürüten polislerin “darbecilik”le suçlanıp tutuklanmaları, aynı suçlama ve tutuklamanın Suriyeli teröristlere TIR’larla silah ve cephane taşınmasına suç üstü yapan savcıları da hedef alması, ama öte yandan, Hürriyet baskınlarıyla A. Hakan’a yönelik saldırının faillerinin, hatta ailelerinin “canlı bomba olacaklar, tutuklayın” çağrısına rağmen canlı bomba adaylarının tutuklanmamaları, halkı kıskacına alanlar bir yana, üst sınıflar ve temsilci ve sözcüleri arasındaki tepişmenin selamati bakımından da “hukukun üstünlüğü”nün inanılır, yargınınsa güvenilir olmaktan çıktığını göstermekte ve tepki nedeni olmaktadır.

Aslında Erdoğan ve AKP’si, yönetim yöntemleri bakımından en azından Gezi’den bu yana Batılılarca eleştirilmektedir. Eleştirinin kaynağında AKP’nin halk düşmanlığının bulunmadığı kesindir ki, hem Amerikalı hem de Avrupalı emperyalistler halk düşmanlığında AKP ve Erdoğan’ı aratmazlar. Sorun olan ve Batılı eleştirilerin dayanağını teşkil eden, ilk olarak AKP’nin halkı hedef almasının ötesinde, burjuva muhalefeti, ya da bir diğer deyişle egemenlerin AKP ve yandaşları dışındaki kliklerini de hedef alarak tekçiliğe yönelmesi ve ikinci olarak burjuva muhalefetin işlevsiz kılınmasını da kapsayarak toplumsal kutuplaşmanın tırmandırılmasıyla gerginlik ve toplumu saflaştırmayı yönetim yöntemi edinmesi ve ikisinin bir arada ülkeyi yönetilemez hale getirme eğilimi göstermesidir. AKP Hükümeti ülkenin yönetim çarkının az-çok olağan işleyişini tehlikeye atarak, burjuva egemenliği ve sürdürülebilirliği bakımından tehdit haline gelmiştir ya da hızla gelmektedir ki, bu “çark” ve kazasız belasız döndürülmesi, kuşkusuz yalnızca AKP değil, ama “ulusal” müfrezeleri de içinde bütün uluslararası burjuvaziyi ilgilendirmektedir. Sömürü koşulları ve devamı, burjuva yönetsel “çark”ın selametle döndürülmesine ihtiyaç göstermekte, “çark”ın dönüşüyse, ilk elde “yürütme komitesi” durumundaki hükümetin ülkeyi başarıyla yönetir durumda oluşunu gereksinmektedir ki, artık, Erdoğan ve AKP’si şahsında bu açıdan ciddi problemlerle karşılaşıldığı tartışmasızdır. Hem başta halkın zapturapt altında tutulmasının garanti altına alınışı bakımından oluşan problemlerle ülke yönetilebilir olmaktan çıkmakta ve hem de sair burjuva partilerinin rol üstlenmesi ve aracılığıyla düzenin ve burjuva egemenliğinin “sübapı” durumundaki hükümet ve politika değişiklikleriyle yönetsel çarkın işleyişinin normalleştirilmesinin önü tekçilikle kesilmektedir.

Amerikancı stratejinin ihtiyaçlarından olan “ılımlı İslam” ve “genişletilmiş Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığı”yla uyum sağlayamayarak, “Avrasyacı” vb. arayışlarla şirazesinden çıkmaya başlayan asker ağırlığının giderilmesi kapsamında desteklenerek önü açılan, uzun süre hem iktisadi hem siyasal gereklerini ileri ölçüde karşıladığı burjuva egemenliğinin “yürütücü” gücü olarak sırtı sıvazlanan AKP’nin, girdiği “yeni Osmanlıcı”, tekçi ve “her şey benim”ci yönelemiyle, artık dünya ve Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını karşılayabilir olmaktan çıkmakta olduğu anlaşılmaktadır.


7 Haziran Seçimleri’ne giderken, bu açıkça belli olmuştur. Örnekse, Batı’dan gelen eleştiriler üstü örtülü olmaktan çıkmış, ama açıkça belli başlı Batı gazete ve TV’lerinin sayfalarını süsler hale gelmiş, Amerikan ve Avrupa Dışişleri ve sair sözcülerince dolaysızca dile getirilir olmuştur.

Üstelik seçimlerde CHP ve hele barajı aşması AKP’nin tek başına hükümet kurmasını engellemenin tek koşulu olduğu için HDP gerici burjuva kesimlerden, örneğin Doğan medyadan küçümsenmez bir destek almış, yandaş olmayan medya ve özellikle Doğan Grubu gazete ve ekranlarında HDP de içinde muhalefete önemli süre ve yer ayrılmıştır.

Seçimlerin ardından Batılı büyük devletler kadar TÜSİAD ve büyük tekelci gruplar, Erdoğan’ın zorladığı yeni bir seçimi değil, ama açıkça –Erdoğan’ın etkisinin zayıflayacağı ve AKP’nin denetlenir olacağı bir– AKP-CHP Koalisyonunu tercih ettiklerini ortaya koymuşlardır.


Erdoğan AKP’sinin, ulusal grupları da içinde uluslararası burjuvazi tarafından artık –eskiden olduğu gibi– etrafında birleşilecek bir seçenek olarak görülmediği ve deyim yerindeyse kendisine verilmiş desteğin büyük ölçüde geri çekilerek, çoğu politika ve uygulamalarının, eleştirilmenin ötesinde, karşı politika ve uygulamalarla hizaya sokularak söz dinler hale getirilmesini hedefleyen içeriğiyle özellikle Erdoğan’ı sıkıştırma konusu edildiği ve üzerinde yoğunlaştırılan baskılarla sadece arayışların ciddileştirilmesiyle kalınmadığı ama alternatiflerin güçlendirilmeye çalışıldığı herhalde tartışma götürmez.

Ancak sorun oradadır ki, kimse, bu arada uluslararası burjuvazi de, henüz –çıkmazı destekçilerinin gözünde aşikâr olduğunda hızlı bir çöküşe yönelecek olsa bile, hala %40 dolaylarında bir oy tabanına sahip olmayı sürdüren– AKP’nin yerine konacak, ülkeyi yönetebilecek bir seçenek oluşturamamıştır ve bulamamaktadır. Bugün için ne burjuva parlamentarizmi çerçevesinde olağan bir seçenek ne de bunun ötesinde örneğin Mısır türü olağan-dışı bir seçenek oluşmuş durumdadır. Bu, oluşamayacağı anlamına gelmemektedir, ancak bugün için henüz böyle bir seçenek yoktur.


Peki, bundan ne çıkar ya da ne sonuç çıkarılmalıdır? Amerikalı emperyalistler ya da sair Batılılarla ülkenin egemeni tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin şu ya da bu kliğinden AKP’yle hesaplaşmasını ilerleterek onu devirmelerinin beklenmesi mi?

Emperyalistler ve işbirlikçi gericilik saflarındaki çelişmeler, kimi zaman sertleşip kimi zaman yumuşayarak, bazan birbirlerinin boğazına sarılmalarına bazansa sıkı bir birlik görüntüsü vermelerine karşın varolmaya devam eder. Nitekim, günümüzde de, AKP’nin kuruluş ve bütün uluslararası ve ulusal burjuva gericiliğin hemen istisnasız olarak taleplerini karşılayıp çıkarlarını gerçekleştirdiği “yükseliş” dönemindeki “birlik ve beraberlik”in yerini çekişme ve kavgalarla alternatif arayışları almıştır. Ancak bir şey kesindir ki; ne AKP ne de onu artık çıkarlarının uygun bir savunucusu olarak görmez olan uluslararası ve ulusal sair gericiliğin halka bir hayrı vardır; gericiliğin bütünü halka karşıdır ve karşı olmakla kalmamakta, ama halkın önünün açılması ve hele halkın ayağa kalkarak inisiyatif almasından ölümden korkar gibi korkmaktadırlar.

Bir, kendi aralarındaki “post kavgası” ve buna temel sağlayan gericilik içindeki çelişmeler vardır; bir de, halkın mücadelesi ve buna temel sağlayan halkla (işçi ve emekçilerle) gericilik arasındaki çelişme. İkisi kategorik olarak farklıdırlar ve kesinlikle birbirlerine karıştırılamazlar.

Dolayısıyla AKP karşıtlığı ve AKP’yi hedef alan mücadelede emperyalistler ve işbirlikçisi iç gericilikten herhangi bir beklenti içine girilmesi düşünülemez.


Neden düşünülemez?

7 Haziran’ın ardından Kürtlere karşı yeniden açılan savaşın ve yalnızca Kürtlere değil, ama Suruç ve Ankara Katliamları da içinde, bütün halka karşı tırmandırılan bastırma, sindirme ve ezme hareketinin sadece “Sarayın Savaşı” olduğunun ileri sürülmesi ve bu genel başlık altında değerlendirilmesi neredeyse sıradan olmuştur, ancak belirli ve liberal bir platform doğrultusunda ileri sürülen bir görüştür, böyle bir platformun unsuru ve kanıtıdır.

Doğrudur, halka karşı zincirlerinden boşandırılmış genel saldırganlık ve özel olarak “Kürt Savaşı”, evet, “Saray’ın” da saldırganlığı ve savaşıdır. “Saray” bu saldırganlıktan azade olmadığı gibi, fiili yürütücüsü olduğu da tartışmasızdır; ancak saldırı ve savaşın “Saray”ın olmakla sınırlı olmadığı, –ama farklı özel çıkar, amaç ve yönelimlere sahip her bir grup, güç ve kliği farklı doz, araç ve yönleriyle öngörüp buna uygun pozisyonlar tutan– uluslararası ve ulusal bütün bir gericiliğin, sadece “Saray” değil, bütün bir burjuva diktatörlüğünü harekete geçirerek yürüttüğü bir etkinlik olduğu söylenmelidir.

Evet, “Saray”ın (ve AKP’nin) bu saldırı ve savaşla gerçekleştirmeyi umduğu özel amaç ve hesapları vardır ve hem bu hem de yürütücülüğünü üstlenmiş olması nedeniyle saldırının AKP’nin saldırısı, savaşın da “Sarayın Savaşı” olduğunun vurgulanmasının bir ajitasyon değeri bulunmaktadır, ama o kadar ve daha fazlası değil!

AKP ve “Saray”, özellikle Gezi’den bu yana başına bela olan ve burjuva yönetsel “çarkı” başarıyla döndürmesi bakımından sorun oluşturmaya başlayan halkı sindirip bastırmanın ötesinde, bu saldırı ve savaşla, özel olarak, tek başına hükümet etmeyi sürdürmeyi ve oluşabilecek olağan-dışılıklar çerçevesinde, olabilirse –fiili ya da değil– “başkanlık” biçiminde “tek parti-tek adam diktatörlüğü”ne ulaşmayı, en azından bunu zorlamayı öngörmektedir. Ülke içi ve dışında devlet olanaklarını istediği gibi kullanıp yeni Osmanlıcı yayılmacılığını (!) sürdürebileceği özel çıkarlarını gerçekleştirmeye devam etmek üzere, kaybettiği tek başına hükümet etmeyi kendi kontrolündeki “geçici” hükümetlerle sürdürmeyi dayatarak, iç gericiliğin yine kendi etrafında birleşmesini ve uluslararası gericilik ve büyük emperyalist devletlerin desteğini yeniden arkasında toplamayı ummaktadır.

Ulusal “müfrezeleri”yle birlikte uluslararası gericilik içinde, amacı, –yandaşlarıyla bir arada– AKP ve “Saray”ın bu amacıyla çakışan ve farklı hesapları olmayan hemen hiçbir sermaye grubu ve devlet yok gibidir. Yalnızca halk karşıtlığında birlik halindedirler ve halkın sindirilip mücadelesinin bastırılmasında ortak çıkarlara sahiptirler; ama girişte sıralandığı gibi, dış ve iç politikada birçok alanda farklı özel çıkar, tutum ve politikaları vardır.


Neden halka saldırı ve savaş yalnızca “Sarayın Savaşı” değildir ve halk karşıtlığı ve Türkiye’nin “genel çıkarları”nda bütün bir gericilik nerelerde birlik halindedir?

1.

7 Haziran Seçimleri’ne gidilirken, Arınç’ın “yeni yetme” dediği sözcüleriyle AKP Hükümeti döneminde başlıca devlet olanaklarından beslenerek palazlandırılan “yeni yetme” burjuvazi ve –emekçi halkın iliğine kadar sömürülüp talep ve mücadelelerinin bastırılmasının yanı sıra– geleneksel sermaye gruplarıyla çekişmesinde (yalnızca “hırsı”yla Erdoğan’ın değil, ama asıl olarak bu sermaye gruplarının) ihtiyaç duyduğu tekçilik ve “Başkanlık” türünden hesaplarının üstesinden gelmek üzere, genel olarak Batılılar ve işbirlikçileri, AKP’nin tek başına hükümet olamaz hale getirilmesinin başlıca unsuru olarak barajı geçmesi için HDP’yi ciddi ölçüde desteklediler. Bunda HDP platformunun kapitalizmi tartışma konusu etmeyen ve hatta demokratikleşmeyi –halk demokrasisi olarak değil, ama– burjuva niteliğiyle savunan içeriği kadar AKP’nin dengelenmesinin başka pratik yolunun olmaması etkili oldu. Ama Kürt halkının gösterdiği teveccühün ötesinde halkın önemli kesimlerinin HDP’ye oy vermeye ve AKP’nin tek başına hükümet edemez kılınmasından cesaret alarak talep ve mücadelesini yükseltmeye yönelmesi, bu destekçiler bakımından irkiltici oldu: AKP’nin önünün kesilmesi iyiydi, ama %13 de fazlaydı! Halktan öcüden korkar gibi korkan gericilik açısından, halkı mücadelede cesaretlendirecek, özgüven kazanmasını sağlayarak buna zemin oluşturacak her şey kötüydü.

HDP’nin aldığı %13’lük oy Batılılar ve Koçlar türü geleneksel burjuvazi için caydırıcı oldu ve nitekim 7 Haziran’dan sonra, 1 Kasım’a gidilirken, HDP’ye sundukları destekleri çektiler. Bu gelişme, halkın birleşme ve talepleri ve mücadelesinin yükselme ihtimali karşısında gericiliği birleştirici bir etken oldu.

Ancak eklenmelidir ki, birçok çevre tarafından paylaşılan, halka yönelik saldırılar ve savaşın, “Saray”ın, “başkanlık” bir yana tek başına hükümet etme olanağından da yoksun kaldığı 7 Haziran Seçimi sonuçlarından duyduğu memnuniyetsizlikle, seçimin hemen ardından başlatıldığı görüşü doğru değildir. Gezi ve diğerleri bir yana bırakılsa bile, başta “İç Güvenlik Paketi” olmak üzere, “özel mahkemeler” oluşturulması gibi çok sayıda yasal düzenleme yapılarak, “güvenlik güçleri”nin yetkileri artırılıp toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı gibi pek çok demokratik hak ve özgürlüğün daha da sınırlanması, “hakaret” gerekçesiyle neredeyse eleştiri yapılamaz koşullar yaratılıp Hürriyet Gazetesi’nin bile “terör” soruşturmasına tabi tutulmasına varıncaya kadar basın özgürlüğünün kısıtlanması, seçim öncesinin saldırı konuları arasındaydı. Ağrı Provokasyonu ve HDP Diyarbakır Mitingi’ne yönelik bombalı saldırı, hep seçim öncesi tarihliydi, Dolmabahçe’de kuruluş açıklaması yapılmış olan “çözüm masası” da önceden devrilmişti ve ırkçı şoven söylemlerin bir saldırı kampanyasına dönüştürülmesi de seçim öncesinde gerçekleştirilen saldırganlığın göstergelerindendi. Seçim sonrası, bu saldırganlığın daha da tırmandırıldığının belirtilmesi doğru olacaktır.

2.

En başta metal ve otomotiv sektöründe ciddi yatırımları bulunan Koç olmak üzere, geleneksel burjuvazi ve arkasındaki Batılı emperyalistleri caydırıcı bir diğer temel etken, yine 7 Haziran öncesi süreci kapsayarak seçim sonrasına da yayılan Metal Direnişi oldu. Yatışık görünen ve kendisine bile hayrı olmadığı intibaı veren işçi sınıfı, Metal işçileri şahsında “ölüsü”nün dahi ürkütücü olduğunu bir kez daha göstererek, tüm eksiklik ve zaaflarına karşın, burjuvazi ve sendikal bürokrasiye karşı direngen bir mücadele ortaya koydu ve daha uygun koşullarda yapabilecekleri hakkında ipuçları verdi ve bu değerlendirilmezlik edilmedi.

İşçi ve emekçilerin burjuva egemenlik sistemi için oluşturduğu genel tehdit bilinmez değildi, ancak hiç beklenmedik şekilde, en olumsuz koşullarda bile hızla fabrikadan fabrikaya yayılarak patlak verip gelişen Metal Direnişi, geleneksel burjuva gericilik bakımından uyarıcı olarak, Erdoğan ve AKP’sinin önünü kesme hesaplarından vazgeçilmesine değilse bile “fren”e basılmasına yol açtı. Başka özel hesapları olsun olmasın –ki mutlaka vardır ve olur–, burjuva egemenliğinin asli sahip ve dayanaklarından olan TÜSİAD’ta örgütlü tekelci sermaye grupları ve arkalarını dayadıkları Batılılar, işçi ve emekçilerle mücadelelerine en az “Saray” ve AKP’si kadar düşmandırlar ve bastırılıp ezilmeleri çıkarlarının gereği olduğu kadar, rutin işlerindendir. Aralarındaki çekişme kuşkusuz sürmektedir; ancak işçi ve emekçilerin birlik ve mücadele eğiliminin açığa çıktığı koşullar, gericiliği birliğe ve birlikte emekçi halka karşı saldırıya sevkedicidir.

3.

Üstelik ekonomide kriz belirtileri birikmekte ve burjuva ufkunu karartmaktadır. İşçi ve emekçilere tersini söylese ve buradan çağrılar çıkarsa da, onlarla “aynı gemi”de olmadığını en iyi uluslararası burjuvazi, tekeller ve emperyalistler bilmektedir. Kapitalist kriz, yine bilmektedirler ki, “fatura”nın kimin sırtına yıkılacağı tartışma ve çatışmasına neden olacak, bunun kızıştıracağı, kapitalizmin işsizlik, yoksulluk, sosyal adaletsizlik gibi olumsuz sonuçlarına karşı mücadele yükselme ve –olağan günlerde sessiz kalarak burjuvazinin sömürü ve zorbalığına katlanan– yeni işçi ve emekçi yığınları mücadeleye katılma eğilimi içine girecektir. Şimdiden mücadele alanlarına çıkan Metal işçileri, eylemleriyle, burjuvazi bakımından, yakın geleceğin, üstesinden gelinmek üzere şimdiden önlem alınması zorunlu görülen zorluklarını gündeme getirmiş bulunmaktadırlar.

Sürüklenilmekte olunan krizin yaşamsal hal alma ihtimalini büyüttüğü işçilerle burjuvazi, emekle sermaye arasındaki karşıtlığın güncel şekillenişi, arkasında Batılı emperyalistlerle –burjuva diktatörlüğünün önde gelen dayanağı– geleneksel tekelci burjuva gruplarını, Erdoğan ve AKP’sinin önünü kesme hesaplarından vazgeçmeseler bile “fren”e basmaya ve emekçi halka birlikte saldırmaya yönelten bir diğer neden durumundadır.

4.

Yalnızca genel olarak işçi ve emekçi hareketiyle gelişme ve yükselme ihtimali değil, ama böyle bir yükselişin birleşme eğilimi gösterebileceği, bugünden örgütlü Kürt halkının mücadelesinin hele bir kapitalist kriz durumunda kazanabileceği etkinlik, yine yalnızca “Saray” değil, ama burjuva gericiliğin bütünü ve Batılı emperyalistler bakımından da önemli bir ürküntü kaynağıdır.

Batılı emperyalistler ve burjuva gericilik, kolay olmadığı ve olmayacağı herkesce görülmekle birlikte, platformu itibariyle Kürt ulusal hareketiyle uzlaşıp anlaşabilme marjına da sahiptirler ve bunun rahatlatıcı bir etken oluşturduğu söylenebilir, üstelik Erdoğan ve AKP’si tarafından da bu imkanın hayata geçirilmesine çalışılmıştır. Tek bir taviz verilmeyip Kürt halkının hiçbir talebi karşılanmadan, tekçilikle ulusal varlıkları bile kabullenilmeden çalışılmıştır, ama çalışılmıştır.

Ancak, Temmuz ortalarında, 7 Haziran sonuçlarını beğenmeyip tek başına “iktidarı”nın yolunu açmaya çalışarak şoven milliyetçiliğin yükseltilmesiyle oy derleme hesabındaki “Saray” ve Kürtlerin oluşturdukları güç birikiminden hoşlanmayıp onları elde ettikleri mevzilerden püskürtmeyi çıkarına uygun gören burjuva gericiliğin geri kalanı kadar, eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, Kürt hareketi de, neredeyse eşzamanlı olarak silaha el atmıştır. Bu ikincisinin, bir ölçüde “görünen köy kılavuz istemez” netliğiyle geldiği görünen savaşı karşılamak amacıyla silaha el atmak olduğu düşünülebilir; ancak karşılıklı olarak, tıkanan çözüm sürecinin kendi lehlerine önünü açmak üzere ellerdeki kozların artırılmasının amaçlandığı söylenmelidir.

20 Temmuz’daki Suruç Katliamı’nın ardından “ulusal yas ilan edilmesi” önerileri ortadayken, AKP, fırsattan istifade “terör örgütleri” olarak IŞİD, PKK, DHKP-C’nin sözünü edip, IŞİD’den duyulan nefreti kullanıp ona karşı yasak savma babından göstermelik bir-iki tüfek patlatırken, 24 Temmuz’da, “çözüm süreci”nin başlatıldığı “Ekim 2011’den sonra ilk kez PKK kamplarını bombaladı… 20’e yakın savaş uçağının PKK’nın Zap, Metina, Avaşin, Gare, Basyan kamplarıyla Kandil ve Hakurk’a bomba yağdırdığı bildirildi.”¹ 22 Temmuz’daysa, Ceylanpınar’da evleri basılarak iki polis öldürülmüş, PKK olayı önce üslenmiş, sonra kabullenmemiş, daha sonraysa kendilerine bağlı bir birimce, ama merkezin bilgisi olmadan yapıldığını duyurmuştu ki, ardından Malazgirt’te bir binbaşının öldürülmesiyle birlikte, bu olayın, “Saray” ve hükümetine, halka yönelik saldırıların başlatılıp yoğunlaştırılmasını kolaylaştırma olanağı sağladığı ortadadır.

“Çözüm süreci”yle yaşanan ve bir türden sonucuna vardırıldığında yaşanacak normalleşme genel olarak burjuva gericiliğin işine gelmekle birlikte şüphesiz gerici burjuvazinin hiçbir kliğinin, Kürt halkının, üstesinden gelinebilecek olanın ötesinde bir güç haline gelmesinde çıkarı bulunmaz. Güneydoğunun pazar olanaklarının değerlendirilmesi, şimdiden küçümsenmez yatırımlar yapılan ve petrolünden yararlanılmaya başlanan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde elde edilen kazanımların Kürt sorununun çözümüyle genişletilip kalıcı hale getirilmesi, şüphesiz burjuvazinin işine gelmekteydi. Ancak kendilerinin kabul edebileceği uygun bir çözüm bulunmalıydı; neredeyse “bağımsızlık”la eşdeğer gördükleri “özerklik” ve “özyönetim”li çözümlerin sözü edilen pazar olanaklarını kullanılamaz kılacağını varsayarak, belki “sıfır” taviz veren AKP’den çoğunu vermeyi benimseyebilirlerdi, ama “çizme aşılmamalı”ydı. Oysa PKK fazla şey istemekte, üstelik isteklerini –Cizre, Silvan, Yüksekova, Beytüşşebap, Diyarbakır-Sur’da olduğu gibi– pratikte dayatarak uygulamaya yönelmekteydi –bu nedenle girişimleri püskürtülmeliydi. Bu bakımdan savaş, yalnızca “Saray”ın değil, ama kendilerinin de savaşıydı.

Üstelik Suriye’de PYD/YPG karşısında farklı bir tutuma sahip olan başta Amerikalılar olmak üzere Batılı’lar, tamamen istedikleri çizgiye gelmemede ayak direyen PKK’yi, gücünün ve etkinliğinin sınırlanmasının yanı sıra Türk burjuvazisinin açtığı savaşla terbiye ederek ehlileştirip Barzanileştirmeyi hesap ederek, bu savaşa en azından “yeşil ışık” yakmış, desteklemekteydi. “Birden fazla ata oynaması”yla ünlü emperyalistler ve özellikle Amerikalıların desteğinin sonsuzca olmadığı ve PKK’nin yok edilmesini değil ama güç ve etkinliğinin sınırlanmasıyla “ehlileştirilmesi”ni amaçladığı şuradan belliydi ki, hem PKK’nin “terör örgütü olduğunu” söyleyerek Kürtlere karşı savaşın önünü açıyor hem de “barış” ve “çözüm süreci”ne dönülmesinin önemli olduğunu defalarca ortaya koyarak savaşta belirli bir çizginin aşılması yanlısı olmadığını gösteriyordu.

5.

Kürt halkının mücadelesi çoktan Türkiye’nin bir iç meselesi olmaktan çıkmış, bölgesel ve hatta uluslararası bir mesele halini almıştı. Bu bakımdan Kürtlere karşı açılacak “savaş”ın da uluslararası boyutunun olması kaçınılmazdı.

Türkiye, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ile komşu olarak birlikte yaşamaya yeni alışmış ya da alışmaktaydı. AKP Türkiye’sinin oluşup gelişmesinde ciddi pay sahibi olduğu Suriye “iç savaşı” ise, bu ülkenin kuzeyinde üç Kürt Kantonu’nun ortaya çıkmasına neden olmuş, Suriye içindeki güç dengelerini değerlendiren Suriye Kürtleri –Arap, Ezidi, Süryani, Dürzi vb. halklarla paylaşsalar da egemenliğin aslan payına sahip oldukları– üç kanton halinde örgütlenmiş ve “iktidar” ve “iktidarsızlık” üzerine ileri sürülmüş görüşler ne olursa olsun, bu bölgelerde kendi iktidarlarını kurmuşlardı. Artık Türkiye yeni bir komşuya sahipti.

Kobanê’de IŞİD saldırganlığının sınavından geçti ya da geçirildiler ve başarılı oldular.

Ama burada kalmadı; IŞİD’in Kobanê’den püskürtülmesinden kısa süre sonra silahlı olarak YPG’de örgütlü Suriye Kürtleri, ÖSO’ya bağlı gruplardan olan müttefiki birkaç Arap örgütü ile birlikte Tel Abyatı alıp iki kanton arasındaki 150 km.’den fazla genişlikte bir bölgeyi IŞİD’den temizleyerek, Kobanê ve Cizir Kantonlarını birleştirdiler. Bu, dönüm noktası oldu.

Yalnızca “Saray” ve AKP’si değil, bütün Türk burjuvazisi ayağa kalkıp dikkat kesildi. Suriye Kürtlerinin, Hatay’ın karşısındaki üçüncü Kanton olan Efrin’le diğer iki kantonu birleştirip Türkiye’yi güneyden kuşatma ve hatta Akdeniz’e kadar uzanarak bu kuşatmayı tamamlama peşinde oldukları –Türk burjuva gericiliğinin başlıca gündem maddelerinden oldu.

PYD’yi “terör örgütü” saymayıp hava bombardımanıyla koordineli kara harekatı yapmakta olan bir müttefik güç olarak gören ABD bu kuşatmaya ne derdi, onaylar, hatta ön ayak olur muydu –ateş bacayı sarmıştı!

Üstelik Kobanê Savaşı’nda birbirlerine yakınlaşan ve sonrasında aralarında bir anlaşma imzalayan Suriye ve Irak Kürtleri, S. Müslim ve Barzani’nin –ABD’nin de desteğiyle– dayanışma ve hatta birlik halinde davranmaya yönelmeleri halinde kuşatmanın tamamlanacağı korkusuyla olabilecekler üzerine kaygılar büyüyordu: Yoksa, Türkiye’nin bölünmesi mi gündemdeydi, Amerikalılar gizliden Türkiye aleyhine işler mi çeviriyor, el altından kendi kontrollerinde bir Kürt devleti kurmayı mı gündemlerine alıyorlardı? Kaygıların sonu yoktu!

“Saray”ın ağzından –öteden beri çiğnenmekte olan sakız olarak– “tampon bölge”nin, bu kez, somut olarak, birleşen iki Kürt kantonuyla üçüncüsü arasındaki bölgede kurulması gündeme getirildi ki, bu, tıpkı Kandil’in bombalanmasının sevinçle karşılanması gibi, çıkarlarına tercüman olduğu tüm burjuva gericilik tarafından olumlu karşılandı. Halka saldırıyı ve Kürt Savaşını koşullayan bir etken olarak, Kürt ulusal hareketi üzerinden ülke içi bağlantılarıyla Suriye’deki Kürt sorunu temelli gelişmeler, burjuva gericiliği birleşmeye iten bir etken durumundadır.

6.

Ortadoğu’daki dengeleri değiştirici bir diğer etken olarak İran faktörü, P5+1 ülkeleriyle İran arasında imzalanan nükleer anlaşmanın ardından önem kazanmış, önde gelen bir bölge gücü olarak İran’la Türkiye, kuşkusuz İran burjuvazisiyle Türkiye burjuvazisi arasındaki rekabet ve “paylaşım”a dair sorunlar hem büyümüş hem de önemleri artmıştır ki, İran’la sözü edilen bu ilişki, “Saray” ve özel çıkarlarıyla sınırlı bir etken olmanın ötesindedir.

ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Türkiye henüz “IŞİD karşıtı Koalisyon”a katılmamış, ama katılması gündemdeyken, imzalanan nükleer anlaşmanın “bölgedeki dengeleri değiştiren” ve Türkiye’nin bölge politikalarında “kayma”ya neden olacak bir gelişme olduğunu belirtmişti ki, doğruydu.

Artık İran da, ABD’nin bütünüyle dışlamayacağı ama gözeteceği ve hatta üzerinden belirli hesaplar yapabileceği bir güç olarak ve artan ağırlığıyla sahnededir ki, bu, başlı başına, Türk burjuvazisini İran karşısında birleşmeye yönelten bir etkendir.

Hele İran’ın Kürt sorununda son dönemde yaptığı “manevralar”la eskiden beri dilinin ve kendi dilinde eğitimin yasaklanmayışının üzerine yaptığı ilaveler ve siyasal nitelikli idamları da durdurarak yöneldiği normalleşme dikkate alınırsa, Türkiye burjuvazisinin karşısında, (İran’ın hem ülke içinde ve hem de özellikle Talabani grubuyla ilişkilerinin iyi olduğu da hatırlandığında ülke dışında) Kürt sorunuyla bağlantısı dolayısıyla da, İran’ın pozisyonu daha bir önem kazanmaktadır.

İran’ın pozisyonunun Türk burjuvazisi açısından önemi, üstelik İran’ın Rusya’nın müttefiki oluşuyla büyümekte ve İran’la Türkiye ilişkileri, Kürt sorunu ve bu soruna ilişkin gelişmeler de gözönüne alındığında, burjuva gericiliği birleştirici rol oynamaktadır.

7.

Batılı emperyalist devletleri olduğu kadar Türkiye burjuva gericiliğini de birleştiren son etken olarak Rusya’nın boylu boyunca Suriye ve Suriye üzerinden Ortadoğu’ya askeri-siyasal müdahalesinden söz etmek gerektir ki, bu müdahale, Y. Y. Karataş arkadaşımızın belirttiği gibi, bölgedeki tüm dengeleri sarsıp değiştirici bir rol oynamıştır.

Muhtemel gizli hesapları dolayısıyla ABD’den bile kuşkulanan Türkiye ve Türk burjuvazisinin karşısında, şimdi uçaklarıyla sınır ihlalinde bulunup karadan havaya füzelerinin radarları Türk uçaklarına kilitlenen bir Rusya da vardır ki, geleneksel “düşman” oluşunun yanında, Rusya, “yeni-Osmanlıcı” yayılmanın hedef ülkesi Suriye rejiminin hamisi olmanın ötesinde artık doğrudan savunucusu pozisyonunu tutmuştur. Rus müdahalesi “Saray”ın yayılma hülyalarının sonu olduğu kadar, ötesidir ve pratikte güneyden de Türkiye’nin komşusu olmuş olan Rusya, gerek Esad Rejiminin koruyucu ve kollayıcısı olarak, gerekse başta Moskova’da ağırladığı Suriye Kürt hareketi PYD/YPG olmak üzere, YPG’nin ittifak kurarak bir cephe oluşturduğu Arap ve Suryani örgütleriyle ittifakı hedefleyerek oluşturduğu tehlikeyle Türkiye’nin burjuva gericiliğinin tümü için tehdit durumundadır. Sadece Suriye’yi değil, Irak’ı da ilgilendirdiği –imzalanan anlaşmalarla da– ortada olan Rus müdahalesinin yalnızca Türkiye’li uzantı ve işbirlikçilerini birleşmeye teşvik edici olmakla kalmayıp, Çin tarafından da desteklenen Rus emperyalizminin asıl rekabet etmekte olduğu Amerikan emperyalizmi ve Batılılar için oluşturduğu tehditle, onları da Rusya karşısında Türk gericiliğinin arkasında yer almaya yönelteceği ve yönelttiği de eklenmelidir ki, bu etkenin, özellikle Amerikalıların bölgeye ve bölgedeki güç dengelerine yaklaşımını ve taktiklerini önemle etkileyeceği tahmin edilebilir.


Sonuç olarak, Batılılar ve Amerikalı emperyalistlerle uzantılarının “Saray” ve AKP’siyle kopuşmaya götürmekte olan bir dizi sorunlar yaşadıkları, ama bugün için AKP’nin yerine geçirecek –olağan ya da olağan-dışı– alternatiften yoksun oldukları ve üstelik emekçi halk ve gelişme eğilimindeki mücadelesinin bastırılıp ezilmesinde olduğu kadar dış politikada İran ve özellikle bölgeye son Rus müdahalesi karşısında da ortaklaştıklarını söylemek yanlış olmaz.

Bunun ötesinde, özel çıkarlara sahip olmaktan gelen yaklaşım, tutum ve politika farklılıkları alternatif arayışlarına götürmektedir: ancak “Saray”la AKP’sinin hala sahip olduğu kitle desteği ve henüz yerine konacak bir alternatifin oluşturulamamış oluşu, onun bir çırpıda üzerinin çizilmesini değil, ama özellikle politika ve uygulamalarının fiyaskoyla sonuçlanarak çıkmaza girdiği yönlerden sıkıştırılıp baskı altına alınarak “özel çıkarları”nı uzantıları da içinde uluslararası burjuvazinin “genel çıkarları”nın önüne geçirmeyip burjuva egemenlik çarkının gereğince, ama öyleyse “keyfi” olarak ve “kendi bildiğince” değil, ama dayatılıp istendiği gibi döndürülmesini kabule zorlanmasını koşullamaktadır.

Küçük bir olasılıkla uyum sağlamış ve olağan dişlilerinden biri olmayı kabul etmiş Erdoğan’la ya da değilse, daha büyük olasılıkla belki “Saray”ında kuşatılmış belki tümüyle dışlanmış olarak yarı-Erdoğanlı veya Erdoğansız bir AKP’nin, bütünü ya da bir bölümüyle, halkın zapturapt altında tutulmasının garanti altına alınması bakımından “ikna” edilip uygun pozisyona çekilerek bileşenleri arasında yer alacağı “yeni” bir alternatif oluşturulması -bu, yakın geleceğin olabilirliklerinin öncelikli olanıdır. “Saray”ın gücünü aşağı yukarı koruyup kendisini “özel çıkarları”yla birlikte uluslararası burjuvazi ve işbirlikçilerine belirli bir süre daha dayatmayı sürdürme olanağı bulmasıysa, ihmal edilebilecek kadar küçük bir olasılık durumundadır.

İhtimaller bir yana, “özel çıkarlar”ın dikkate alınması yanlış değildir, ama, bu çıkarlar esas alınıp halka karşı saldırı ve Kürt savaşının yalnızca “Saray”ın işi olduğu ileri sürülerek, mücadelenin “Saray”ı hedeflemesiyle yetinilmesi, düzen-içi seçenek arayışlarıyla birlikte, örneğin kalıcı olmayan bir barış arayışına ve dayanağı olarak şüphesiz sınırlı ve güdük bir demokratik platforma delalet eder ki, bu, ancak ikiyüzlülüğüyle burjuva demokrasinin benimsenip savunulmasıyla sınırlı bir platform olabilir.

Halkın ihtiyacı olansa; burjuva gericiliğin şu ya da bu kliğinin yedekleyici manevra ve taktikleri karşısında uyanıklığı koruyarak, “mızrağın sivri ucu” “Saray”ın başında durduğu “yürütme komitesi”ne yöneltilerek, -talepleri yok sayılıp mücadelesi emperyalistler ve işbirlikçi gericiliğin tüm kliklerinin fikir ve eylem birliğiyle bastırılma durumunda olan- en geniş kesimlerinin, burjuva gericiliği ve diktatörlüğünün devrilmesini hedef alıp halk egemenliğinin tesisini amaçlayarak birleştirilmesinin esas alınması ve acil taleplerinden hareketle halkın birleşik mücadelesinin yükselişinin koşullarının oluşturulmasıdır.

Dipnot

1. www.gazetevatan.com, 24 Temmuz

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑