Y. Yılmaz Karataş
GİRİŞ
Rusya’nın Eylül ayı boyunca yaptığı silah sevkiyatının ardından ay sonunda Suriye’de IŞİD ve radikal İslamcı muhalif gruplara yönelik hava operasyonlarına başlaması, 2011’nin başlarından bu yana ülkede süren savaş ve kamplaşmada dengeleri değiştirmeye yönelik en önemli hamle oldu. Rusya, ABD ve Batılı güçlerin ve Türkiye, S. Arabistan ve Katar gibi bölgesel işbirlikçilerinin itirazlarına rağmen sadece IŞİD’i değil, el Nusra, Ahrar’uş Şam gibi el Kaideci güçler ile diğer radikal İslamcı gruplara yönelik Hama, Humus, İdlib gibi kentlerde Suriye Ordusu’nun (Lübnan Hizbullah’ı militanlarının katılımı ve İran’ın da desteğiyle) yürüttüğü kara harekatlarıyla koordineli hava operasyonları yaptı. Ardından Suriye’nin stratejik öneme sahip kenti Halep’i almak için yine kara harekatıyla koordineli büyük bir operasyona başladı.
Tam da bu süreçte, 2011’den bu yana yurt dışına çıkmayan/çıkamayan Esad’ın Moskova’ya giderek Putin ile görüşmesi, Rusya’nın sonuna kadar Suriye rejiminin arkasında duracağına dair net bir mesaj oldu. IŞİD ile mücadele stratejileri büyük oranda başarısızlığa uğrayan (burada Rojava’yı ayırmak gerekiyor) ve bir süreden beri Suriye’de “Esad’lı geçiş”e razı olduklarını açıklayan ABD ve Batılı emperyalistler, Rusya’nın bu hamlelerinden rahatsız olsalar da, karşı bir hamle yapacak dayanaklardan büyük oranda yoksun oldukları için operasyonları seyretmek zorunda kaldılar. Daha doğrusu, yapabildikleri tek şey, Suriye’ye müdahalede öne sürdükleri ülkelerden Katar’ın Dışişleri Bakanı Halid el Atiyye’ye, gerekirse S. Arabistan ve Türkiye ile birlikte Suriye’ye askeri müdahale yapabilecekleri açıklamasını yaptırarak, Rusya ve Suriye’ye üstü kapalı bir tehdit göndermek oldu. Bir de zaten önemli oranda YPG/YPJ’den oluşan ve radikal dinci terör örgütlerinden rahatsız bazı Arap aşiretleri ile daha önce YPG/YPJ ile birlikte savaşan ÖSO’dan ayrılma bazı grupların katılımıyla kurulan ‘Demokratik Suriye Güçleri’ni desteklediklerini açıkladılar ki, PYD (YPG/YPJ), zaten Moskova’da yapılan Suriye sorununa siyasal çözüm arayışları kapsamında rejim ve Rusya tarafından da muhatap alınan bir güç konumunda bulunuyor. Rusya’nın, Türkiye ve S. Arabistan’ın desteklediği ‘Fetih Ordusu’na bağlı grupları da hedefe koyması ve Halep’in alınması için başlatılan büyük operasyonun gerçekte Rusya’nın başında bulunduğu bir operasyon olması, özellikle Türkiye’nin Kürt Kantonlarının (Kobanê ve Efrîn Kantonları) birleşmesini engellemek üzere ‘tampon bölge’ oluşturma hedefini olanaksız hale getirmiş, bunun da ötesinde Suriye rejimine karşı dayanaklarını ciddi biçimde zayıflatmıştır ki, artık Erdoğan da Suriye’de “Esad’lı geçiş”i telaffuz eder hale gelmiştir.
Suriye’nin Tartus kentindeki askeri üssü, eski SSCB sınırları dışındaki tek askeri üs olan Rusya’nın Suriye’deki operasyonları bölgeye (Ortadoğu’ya) müdahalenin dayanaklarını kaybetmemek için atılmış bir adım olmakla birlikte, özellikle Eylül ayı sonunda İran, Suriye ve Irak’la yapılan ortak askeri işbirliği anlaşması, Rusya’nın bundan fazlasını da istediğini ve bölgede daha etkin/aktif bir pozisyon edinmek –ki Putin yönetimi bu yönelimi, Türkiye’ye nazire yaparcasına, ‘proaktif dış politika’ olarak tanımlamaktadır– peşinde koştuğunu göstermektedir. Rusya’nın bu girişiminin, orta veya uzun vadede ABD ve Batılı emperyalistlerle kaçınılmaz bir biçimde yeniden karşı karşıya gelmesine yol açacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Öte yandan, ABD’nin bölgenin dışında özellikle Asya Pasifik bölgesinde Çin ile kapışmaya hazırlanması, Çin ile Rusya arasındaki işbirliğini/ortaklığı daha önemli hale getirmekte ve Çin’in de bölgede Rusya blokunun yanında daha aktif yer almasının koşullarını yaratmaktadır. Buna bir de Rusya ve Çin’in müttefikleri İran’ın P5+1 ülkeleriyle nükleer faaliyetlerin denetimi ve ambargonun kaldırılması çerçevesinde yaptığı anlaşmadan sonra bölgesel bir güç olarak artan önemini de eklemek gerekiyor. Yine Rojava’da siyasi olarak PYD’nin ve askeri olarak YPG’nin hem ABD hem de Rusya koalisyonu tarafından meşru bir güç olarak görülmesi, bölgesel denklem içinde Kürtlerin önemli bir konuma gelmesini sağlıyor.
Şimdi girişte özetlediğimiz Rusya’nın Suriye’de askeri operasyonlar üzerinden yaptığı hamlenin bölgesel güç dengelerine etkisini ve olası sonuçlarını daha ayrıntılı değerlendirmeye geçebiliriz.
ABD STRATEJİSİNİN SURİYE’YE MÜDAHALEDEN IŞİD İLE MÜCADELEYE DÖNÜŞÜMÜ VE ESAD’LI GEÇİŞ
Tunus ve Mısır’da diktatörleri deviren halk ayaklanmaları kısa sürede bütün Arap coğrafyasında etkisini göstermiş ve Suriye’de de Mart 2011’de ülkenin güneyindeki Dera’da başlayan gösteriler yapılmıştı. Ancak bu gösteriler, Haziran ayında, Türkiye’nin 20 km güneyinde yer alan Cisr Eş Şuğur’da rejim güçlerine karşı yapılan askeri saldırıyla silahlı bir hareket haline geldi. Türkiye (AKP Hükümeti), yanına Katar ve S. Arabistan’ı alarak, bu silahlı muhalefeti destekledi. ABD ve Fransa’nın başını çektiği Batılı emperyalist güçler de, muhaliflerin silahlandırılması stratejisi üzerine kurulan müdahale politikalarının arkasında durdu. Sünni bloğun (Türkiye-Katar-S. Arabistan) müdahale politikalarına güçlü dayanaklar oluşturmak amacıyla yaşanan çatışma ve kamplaşmaya “Alevi Esad Rejimi”ne karşı mezhepsel bir anlam yüklemesi, kısa sürede dünyanın dört bir tarafından radikal İslamcı-el Kaideci-Selefist militanın cihat için Suriye’ye gelmesine ve bu radikal İslamcı-cihadist grupların Suriye rejimine karşı savaşta sahada egemen hale gelmesine yol açtı. Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın maddi desteğiyle, bütün sınırlarını ve olanaklarını bu dinci gruplara-militanlara açtı. ABD’nin kendi denetiminde bir “ılımlı muhalefet” oluşturmak amacıyla kurduğu SMDK (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu) ve onun silahlı kolu ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) bu radikaller karşısında etkisiz kaldı. ÖSO’nun birçok grubu, silahlarıyla birlikte radikal dinci gruplara katıldı. Önceleri el Nusra ve Ahrar’uş Şam gibi el Kaideci güçler ve ardından IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) rejim karşısındaki savaşın en önemli gücü haline geldi.
Suriye savaşının başladığı ilk dönemlerden itibaren, Suriye rejimine yaptırım ve müdahale girişimleri karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri Rusya ve Çin açık tutum aldılar. İran, Suriye’ye yapılacak herhangi bir askeri müdahaleyi kendisine yapılmış sayacağını ilan etti. Hem İran’la bağlantısını sağlayan, hem de en önemli destekçisi/dayanağı durumunda bulunan Suriye’nin muhalefetin silahlandırılması yoluyla bir müdahaleye maruz kalması karşısında Lübnan Hizbullah’ı da savaşa dâhil oldu ve militanları Suriye’nin çeşitli cephelerinde savaşa katıldı.
Suriye, Rusya için hem Ortadoğu’ya müdahale edebileceği tek dayanağı, hem de Doğu Akdeniz’e açılan kapısıydı. Suriye’nin liman kenti Tartus’taki üs, Rusya’nın eski SSCB toprakları dışındaki tek askeri üssüydü. Suriye’nin düşmesi, Putin’le birlikte güçlü bir emperyalist güç olma yönünde hamleler yapan Rusya’nın bu girişimlerine önemli bir darbe vurulması anlamına geliyordu. Bu nedenle, Putin, en başından müdahale girişimlerine karşı Suriye Rejimi’ne (Esad yönetimine) desteğini sürdürdü. Aralarında yıllık 3 milyar dolarlık bir ticaret olsa da, Suriye, Çin için, Rusya’nınki kadar hayati bir önem taşımıyordu. Ancak enerji ihtiyacının yüzde ellisinden fazlasını dışardan alan Çin, hem enerji geçiş bölgesi olarak Suriye’nin güvenliğinin önemi (Suriye’deki savaşın ve dolayısıyla bölgenin istikrarsızlaştırılmasının yaratacağı sıkıntılar) ve hem de ABD tehdidine karşı zorunlu müttefiki Rusya’nın zayıflamasının kendi egemenlik alanları için de bir tehdit teşkil etmesi nedeniyle, bu kamplaşmada Rusya’nın yanında, yani Suriye rejimi tarafında açık tutum aldı.
Rusya’nın Suriye rejiminin arkasında durarak bölgedeki emperyalist kamplaşmada ABD-AB blokunun karşısına dikilmesine, bu emperyalist güçlerin cevabı, Rusya’nın zayıf karnı olan Ukrayna’da yönetim değişikliğine yol açacak bir müdahalede bulunmak oldu. Özellikle AB ve ABD’nin, AB ve NATO üyeliği üzerinden Rusya’ya karşı ileri bir karakol olarak kullanmak istedikleri Ukrayna’da, Rusya yanlısı Yanukoviç yönetiminin 2013 Kasım’ında AB ile ortaklık anlaşması imzalamaması sonucu kışkırtılan olaylar, Şubat 2014’te Yanukoviç yönetiminin düşmesiyle sonuçlandı. Ancak Rusya’nın ve Ukrayna’da Rusya yanlısı güçlerin (özellikle Rusların çoğunlukta olduğu Doğu Ukrayna’da) bu müdahaleye cevabı da gecikmedi. Önce Mart 2014’te yapılan referandumla Kırım, Rusya’ya katıldı. Ardından, Donbass bölgesinde (Doğu Ukrayna’da) Rusya yanlıları Lugansk ve Donetsk’te yönetimi ele geçirerek “halk cumhuriyetleri” kurduklarını ilan ettiler ve bu iki cumhuriyeti Haziran 2014’te ‘Halk Birliği Cumhuriyeti’ adı altında birleştirdiler. Dolayısıyla ABD ve AB’nin Rusya’yı zayıf karnından vurarak Suriye’de de saf dışı bırakma girişimleri, Rusya ve Ukrayna’daki Rusya yanlılarının hamleleriyle önemli oranda etkisizleştirilmiş oldu. Şimdi, uzun süredir Ukrayna’da sessizlik var; Batı yanlısı merkezi güçler, Rusya’nın verebileceği karşılığı göze alamadıkları için, “doğu”ya yönelik saldırılarını durdurmuş durumdalar.
Rusya’nın Ukrayna ve Kırım sorunu ile uğraştığı dönem, ABD’nin “IŞİD ile mücadele stratejisi” üzerinden Irak ve Suriye’de daha etkin bir rol üstlendiği bir dönem oldu. Bu dönemde, başta da belirttiğimiz gibi, Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın Esad Rejimi’ni devirmek için mezhepçi politikalara sarılması ve radikal İslamcı çetelere her türlü desteği vermesi –ki Türkiye’nin verdiği destekte Rojava’daki Kürt Kantonlarının yok edilmek istenmesi de önemli bir yer tutuyordu–, insanlık tarihinin görebileceği en barbar örgütlerden biri olan, din adına her türlü vahşeti uygulamaktan geri durmayan IŞİD’in, Suriye’de, başta Rakka olmak üzere emirlikler kurması ve önemli bir alanda egemen hale gelmesi sonucuna yol açtı. Bunun da ötesinde, Irak’taki mezhepsel gerilimin bir sonucu olarak, IŞİD, kısa sürede Irak’ta da Sünni aşiretlerden destek görmeye başlamış ve bu desteğin bir sonucu olarak Irak’ın en önemli kentlerinden Musul’u ele geçirmişti. Bu durum, hem ABD’nin Irak’ta korumaya çalıştığı düzeni (Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasındaki güç dengesi tarafından belirlenen ortak yönetimi) tehdit ediyor, hem de İsrail’in güvenliği bakımından da sorunlu bir tablo ortaya çıkarıyordu. İşte ABD, IŞİD’in kendi bölgesel çıkarları için yol açtığı sorunları ortadan kaldırarak, IŞİD’le mücadeleyi kendi bölge politikalarına dayanak yapmak üzere, Eylül 2014’te, Başkan Obama tarafından açıklanan “IŞİD ile Mücadele Stratejisi”ni gündeme getirdi. Bu stratejiye bağlı olarak kurulan “IŞİD ile Mücadele Koalisyonu”, aynı zamanda, ABD için, son dönemlerde kendi politikaları etrafında birleştirmekte zorlandığı Katar, S. Arabistan, Ürdün, BAE gibi Arap rejimlerin kendi politik ekseninde yeniden bir araya getirilmesi gibi pratik bir fayda da sağlıyordu. Üstelik ABD, 2003 Irak müdahalesi sürecindeki katliamcı ve işkenceci sicilini bu kez “halkların kurtarıcısı” rolüyle silebilme olanağını elde ediyordu. Yani her şey ABD’nin lehine görünüyordu.
Her şey ABD’nin lehine görünüyordu, görünmesine, ama etnik-mezhepsel fay hattı ve kırılgan dengeler nedeniyle atılan her adım, beraberinde yeni açmazlar ve belirsizlikleri de getiriyordu. ABD’nin IŞİD ile mücadele stratejisi, önceleri Irak merkezliydi. Ancak Irak’ta IŞİD’e karşı ABD’nin hava operasyonlarına, karadan, Irak ordusunun birliklerinden çok İranlı generallerin öncülük ettiği Şii milisler eşlik ediyordu. Dolayısıyla, hem bu müdahale Şiileri güçlendiriyor, hem de Şii-Sünni geriliminin devam etmesine yol açıyordu ki, her iki durum da ABD için istenir değildi. Çünkü Şiilerin güçlenmesi, Irak’ta İran’ın daha etkin/belirleyici bir konuma gelmesine yol açıyor, Şii-Sünni gerilimi de ABD’nin 2003’te kurduğu düzeni sürdürülemez hale getiriyordu. Nihayetinde bu müdahalenin ortaya çıkardığı sonuç, yerel dayanaklarının olduğu yerlerde (IŞİD’i destekleyen Sünni aşiret güçlerinin çoğunlukta olmadığı yerleşim yerlerinde), Şii milislerin desteğiyle IŞİD’in kısmen geriletilmesine, ancak öte yandan Irak’taki kırılganlığın, mezhepsel-etnik ayrışmanın devam etmesine yol açıyordu. Burada, söz konusu kırılganlığın sadece Şii ve Sünni Araplar arasında olmadığını, Irak Kürdistan Federe Yönetimi’nin de bu kırılganlığın bir parçası olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü Barzani yönetimi, Şii güçlerin egemenliğine dayanan merkezi hükümetle gelirlerin paylaşımı ve bağımsızlık tartışmaları nedeniyle gerilim içindeyken, aynı zamanda Sünni güçlerin desteklediği IŞİD’in saldırılarının hedefi (özellikle Şengal ve Kerkük bölgesinde) durumundaydı.
Suriye’ye gelince, Suriye, IŞİD’le mücadele konusunda ABD için öncelikli değildi. Hatta Eylül 2014’te, IŞİD Kobanê’ye ağır silahlarla büyük bir saldırı gerçekleştirdiğinde bile, ABD’li yetkililer “gelişmeleri izliyoruz” demekle yetinmişlerdi. Ancak Kobanê’de IŞİD kuşatmasına karşı Kürtlerin YPG/YPG güçleriyle ortaya koydukları büyük direniş bütün dünyanın dikkatlerini çeker hale gelmişti. 6-8 Ekim’de Türkiye, Kürdistan ve dünyanın birçok kentinde Kobanê ile dayanışma eylemleri yapıldı. Zaten Irak’ta stratejisi beklenen sonuca ulaşmaktan uzak durumda olan ABD’nin, Kobanê’nin IŞİD tarafından ele geçirilmesine seyirci kalması, bütün dünyada bu stratejinin sorgulanır hale gelmesine yol açmaya başlamıştı. İşte ABD, tam da bu noktada, IŞİD mevzilerini havadan bombalamaya başladı ve Kürt güçlerinin karadan mücadelesi sonucu IŞİD’in Kobanê kuşatması kırıldı. Ancak Suriye’de de ABD’nin IŞİD ile mücadelesi sadece Kürtlerin etkin olduğu bölgelerde (Rojava’da) sonuç alıcı olabiliyordu. Rojava’yı bir tarafa bırakırsak, IŞİD’in yayılmasının engellenmesi, boşluğun diğer radikal İslamcı gruplar tarafından doldurulmasından başka bir işe yaramıyordu. Üstelik ABD IŞİD ile ilgilenirken, Türkiye ve S. Arabistan, el Nusra’nın başını çektiği ve diğer el Kaideci güç Ahrar’uş Şam’ın da içinde yer aldığı radikal İslamcı güçleri ‘Fetih Ordusu’ adı altında birleştirdiler ve ağır silahlarla donattıkları bu güçlerin Türkiye sınırından geçerek İdlib kentini ele geçirmelerini sağladılar.
Sonuç olarak, ABD ve kurduğu koalisyonun IŞİD ile mücadele konusunda büyük oranda başarısızlığa uğraması, ABD’nin bölgede gerçekten bir stratejisinin olup olmadığı tartışmalarını beraberinde getirdi. ABD ve Batılı müttefikleri artık Suriye’de “Esad’lı geçiş”i tartışır hale geldiler. Çünkü IŞİD’e karşı mücadelenin başarıya ulaşması için rejim ile işbirliği dışında reel sonuç alıcı hiçbir yol kalmamıştı. Bu tartışmaların bir sonucu olarak, Eylül ayında New York’ta yapılan BM Genel Kurulu’nda, ABD Dışişleri Bakanı Kerry ve Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye’de savaşın sona erdirilmesi ve “Esad’lı bir siyasi geçiş” konusunda anlaştıklarını, ancak “Esad’lı geçiş”in nasıl olacağı konusunda görüş ayrılıklarının bulunduğunu açıkladılar.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, ABD ve Batılı müttefikleri için Esad’lı geçiş, koşulların bir dayatmasıydı ve Rusya ile varılan anlaşma, aralarındaki anlaşmazlıkların ve egemenlik/çıkar mücadelesinin bittiği anlamına gelmiyordu. Ancak Batılı emperyalistler, Ukrayna ve Kırım’da attığı adımlardan sonra Rusya’nın Suriye’ye daha aktif müdahaleye yönelerek özellikle Tartus ve Lazkiye’ye silah sevkiyatı yapmaya başlamasından kaygı duyduklarını ifade etmelerine rağmen, herhalde Rusya’nın böylesine kapsamlı operasyonlara girişeceğini beklemiyorlardı. Sadece IŞİD’i değil, bütün radikal İslamcı grupları hedefe koyan bu operasyonlara tepki gösterseler de, yapabilecekleri fazla şey yoktu. Rusya’nın bir yandan Hama, Humus, İdlib bölgesinde radikal İslamcı çetelere, öte yandan Halep’te hem IŞİD, hem de bu çetelere karşı operasyonlarının karadan rejim askerleri ve Lübnan Hizbullah’ı militanlarıyla (bunlar arasında kısmi de olsa İran’ın askeri gücü ve komutanlarının da yer aldığı belirtiliyor) eşgüdüm halinde sürdürülüyor olması ve Türkiye’den militan akışının eskisi gibi devam etme koşullarının olmaması, bu grupların gücünün hızlı bir şekilde kırılabilmesinin olanaklarını yaratıyor. Rusya’nın, Suriye’de operasyonlara başlamasıyla eş zamanlı olarak, İran, Suriye ve Irak’ın katılımıyla “teröre karşı dörtlü koalisyon” kurması, müdahalenin sadece Suriye ile sınırlı olmayacağını da gösteriyor.
Şimdi Rusya’nın müdahalesinin olası sonuçlarını değerlendirmeye geçmeden önce, bu müdahale sonrası bölgede egemenlik mücadelesi içinde olan güçlerin durumuna bakalım.
RUS MÜDAHALESİ VE SURİYE KAMPLAŞMASINDA TARAF OLAN BAŞLICA ÜLKE/GÜÇLERİN KONUMUNA ETKİSİ
Rusya
Devlet Başkanı Putin’in ‘Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) 2007’de Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te yaptığı zirvede söylediği “tek kutuplu dünya kabul edilemez” sözü, aslında Rusya’nın bu hamlesinin kimlere karşı olduğunu da gösteriyor. Putin, ABD ve Batılı emperyalistlerin Ortaasya’dan Kafkasya’ya ve Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya kadar egemenlik politikalarına karşı duracaklarını ve bu mücadelede artık başka güçlerin de olduğunu/olacağını ilan etmiş oluyordu. Burada, Rusya ve Çin’in başını çektiği ŞİÖ için de bir parantez açmak gerekiyor. ŞİÖ’nün temelleri, ABD’nin ‘soğuk savaş’ sonrasında dünyanın tek egemen gücü olarak ortaya çıkması karşısında 1996’de Rusya ve Çin arasında imzalanan “stratejik işbirliği anlaşması”na dayanıyor. Aynı yıl, Şanghay’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla imzalanan “Sınır Bölgelerinde Askeri Güvenin Derinleştirilmesi Anlaşması” ile ‘Şanghay Beşlisi’ kuruldu. Bu beşli, 2001 yılında, Özbekistan’ın da katılımıyla, Şanghay İşbirliği Örgütü adını aldı. Çin-Rusya arasında imzalanan stratejik işbirliği, bu örgütün kuruluş amacını da açıklıyordu: ABD egemenliğine karşı durabilmelerini sağlayacak ve kendi egemenlik bölgelerini koruyarak dünyada daha aktif bir rol oynayabilmelerine hizmet edecek yeni bir emperyalist blok olarak hareket etmek!
Gelişmelere emperyalist güçler/bloklar arasındaki genel egemenlik mücadelesi çerçevesinden bakıldığında, Suriye ve Ukrayna’daki gelişmeler, aslında aynı mücadelenin iki farklı alanı olarak karşımızda durmaktadır. “Yumuşak karnı” Ukrayna’da kendisine yönelik müdahaleye teslim olmayacağını gösteren Rusya, Suriye’ye müdahalesi ile Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki egemenlik mücadelesinden geri durmayacağını da ortaya koymaktadır. Üstelik sadece Suriye’deki mevzilerini korumakla yetinmeyeceğini, kurulan dörtlü koalisyon (Rusya, İran, Suriye ve Irak arasında imzalanan askeri işbirliği) üzerinden ve İran’ın desteğiyle Irak’ta da (burada 2012’de Nuri el Maliki döneminde Rusya ile yapıldıktan sonra askıya alınan, ama sonra tekrar yürürlüğe sokulan 4,2 milyar dolarlık silah alımı anlaşmasını da hatırlatmak gerekiyor) bu mücadelenin tarafı olacağını göstermektedir.
ABD
2003’teki Irak müdahalesinden sonra bölgede (Ortadoğu’da) ABD için işlerin yolunda gitmediği, ‘Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’yle hedeflenen bölgedeki dayanaklarının yenilenmesi ve daha güçlü hale getirilmesi yönündeki girişimlerin büyük oranda kesintiye uğrayarak başarısız olduğu bir sır değil. ABD, Arap ülkelerindeki ayaklanmalar döneminde bu konuda yeni bir girişim yapsa da, Suriye üzerindeki kamplaşma, bu girişimi de önemli oranda durdurdu. ABD’nin İran’la nükleer denetimi konusunda anlaşma yapma ve Suriye’de de Esad’lı geçişe razı olma noktasına gelmesi ve bu konularda Rusya ile anlaşma yoluna girmesi, kendisini zorlayan gelişmeler karşısında mevcut pozisyonunu korumaya yönelik hamleler olarak değerlendirilebilir. Öte yandan, bölge ABD emperyalizmi için ne kadar önemliyse, en az onun kadar da Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in etkinlik alanlarının genişlemesini durdurmak önem taşıyor. Çünkü Çin, ABD’nin ekonomik-ticari olarak en büyük rakibi durumuna geldi ve Çin’in yayılma alanlarının önüne geçilmezse, Çin’in ABD’nin dünya ölçeğindeki hegemonyasının sonunu getirmesi uzak bir ihtimal değil. Bu nedenle, 2012’den bu yana Obama çeşitli açıklamalarında ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki askeri varlığını arttıracağını ve 2020’ye kadar ABD donanmasının yüzde 60’sının o bölgede konuşlandırılacağını söylüyor.
Bu koşullarda, ABD’nin en azından kısa vadede Rusya ile bölgede askeri olarak karşı karşıya gelmesi zor görünüyor. Ancak Rusya ile uzlaşma arayışları da, ABD’nin bölgede Rusya-Çin blokunun kendisine karşı egemenlik mücadelesi içinde olduğunu görmezden geldiği anlamına da gelmiyor. ABD’nin mevcut koşullarda yapabildiği, başka türlü bir müdahalenin dayanaklarını ve koşullarını yaratıncaya (yaratabilirse tabii) kadar mevcut pozisyonunu korumaya çalışmak biçiminde ifade edilebilir. Burada, Suriye özgülünde, NATO üzerinden Türkiye’yi ne kadar sürece dâhil etmek isteyeceği de söz konusu koşulların gelişim seyrine bağlı olacaktır. Dolayısıyla, bugün için Suriye’de yapabildiği, girişte de belirttiğimiz gibi, 25 bininin YPG/YPJ güçlerinden ve geri kalanının onlarla birlikte IŞİD’e karşı mücadele eden Arap ve Süryanilerden oluşan 50 bin kişilik ‘Demokratik Suriye Güçleri’nin oluşumunu desteklemek ve bu güçlerle askeri işbirliği üzerinden gelecek süreçte Esad rejimini (ve arkasındaki Rusya’yı) dengelemeye çalışmaktan ibarettir.
Çin
Çin, ekonomik olarak dünyanın en hızlı büyüyen emperyalist-kapitalist ülkesi olsa da, hem enerjide büyük oranda dışa bağımlı ve hem de sınai yatırımlarında Batı sermayesinin payı yüksek olduğu gibi, ekonomik büyümesi önemli ölçüde dış satıma/dış pazara dayanıyor. Bu durum, Çin’in, ABD’nin askeri kuşatmasına ve ekonomik bakımdan etkisini kırma girişimlerine karşı, özellikle enerji ihracına bağımlı olmaktan çıkararak ekonomisini toparlamaya çalışsa da, askeri olarak dünyanın ABD’den sonra ikinci önemli gücü Rusya ile ortaklığını zorunlu kılıyordu. Rusya-Çin ortaklığının ve bu ortaklığın “tek kutuplu dünya”ya itirazının en somut ifadesi ŞİÖ’nün kurulması oldu. Çin, yüzde ellisinden fazlasını dışardan aldığı enerji ihtiyacının –ki bu ihtiyaç sanayideki büyüme için olmazsa olmaz bir önem taşıyor– önemli bir bölümü ŞİÖ’deki ortakları Rusya ve Kazakistan’dan sağlıyor. Çin’in enerji ihtiyacının diğer önemli bir bölümünü ise, dünya petrol ve doğalgazının yaklaşık yüzde ellisinin çıkarıldığı Körfez ülkeleridir ki, bu ülkeler arasında İran, Irak ve S. Arabistan öne çıkmaktadır. Dolayısıyla İran ve Irak’ı içine alan Suriye savaşı, bu ülkelerin güvenliğini ve dolayısıyla Çin’in enerji kaynaklarını ve geçiş bölgelerini de tehdit etmektedir. Bununla birlikte ve daha önemlisi, bu alanda ABD stratejisinin başarısızlığa uğraması ve Rusya’nın etkinlik alanlarının artması, ABD’nin Asya Pasifik’te Çin’i kuşatma girişimlerini de zaafa uğratmış olacaktır. Ayrıca, Rusya için taşıdığı kadar stratejik bir önem taşımasa da, Suriye, Çin için de, ABD bloğuna karşı ticari (yıllık 3 milyar dolar civarında) ve askeri olarak işbirliği yaptığı/yapabildiği ülkelerden biridir. Bu durum, Çin’in, Rusya kadar aktif bir biçimde olmasa da, Suriye’ye müdahale girişimlerine en başından itibaren karşı durmasını sağladı.
İran
İran, Suriye’nin kendisi için taşıdığı tartışılmaz önemi, Suriye’ye yönelik herhangi bir müdahaleyi “savaş nedeni” sayacağını açıkça ifade ederek ortaya koymuştur.
Peki, nedir bu önem?
Her şeyden önce, bu iki ülke, uzun bir süreden beri ABD ve Batılı emperyalistlerin hedefi durumuna bulunuyor. Dolayısıyla, bölgedeki gerilimin çoğu dönemde mezhepsel bir biçime büründüğü de dikkate alındığında, aralarında mezhepsel yakınlık da bulunan (Şii ve Alevi) bu iki ülke rejimlerinin yakınlaşması kendini kaçınılmaz biçiminde dayatıyor. Ötesinde Suriye, İran için, İsrail’e karşı ileri karakol rolü oynayan Lübnan Hizbullah’ı ile arasındaki köprü konumunda bulunuyor ve köprü olmanın ötesinde Lübnan Hizbullah’ının İran’la birlikte en büyük dayanağı ve destekçisi. Bunlarla ilişki halinde, ama daha önemli neden de, Suriye’nin düşmesinin, İran’ın da korumasız açık bir hedef haline gelmesine yol açacak olmasıdır.
İran, Suriye savaşında ve ardından Irak’ta IŞİD’in etkin bir güç haline gelmesi ve ABD’nin başını çektiği Batılı emperyalistlerin de IŞİD’i bir tehdit olarak görmeye başlaması sürecinde, hem Suriye ve hem Irak rejimlerinin IŞİD’e karşı en önemli destekçisi oldu. Özellikle Irak’ta desteklediği ve İranlı komutanların komuta ettiği Şii milislerin ABD’nin hava operasyonlarıyla eşgüdüm halinde savaşması, fiili olarak ABD ve İran’ı aynı cephede buluşturdu. Bu süreç, ABD’nin, Rusya ile yaptığına benzer bir şekilde, ama olabildiğince Rusya-Çin etkisinden kurtarmak ve kendi politikalarıyla uyumlu hale getirmek amacıyla İran’la diyalog sürecinin canlanmasına neden oldu. İran, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) ile Almanya’nın katılımıyla (P5+1) nükleer faaliyetlerinin denetime açılması karşılığında kendisine uygulanan ambargonun kaldırılması konusunda görüşmelere başladı ve bu görüşmeler anlaşmayla sonuçlandı. Bu anlaşma, zaten Suriye’den Irak’a ve Lübnan’dan Yemen’e kadar geniş bir alanda etkisi artmış olan İran’ın, en önemli bölgesel güç haline gelmesini sağladı.
İran, Rusya’nın Suriye’deki son hamlesiyle birlikte oluşturulan dörtlü koalisyonla (Rusya-İran-Suriye-Irak), Rusya’yla askeri ve siyasi işbirliğini pekiştirmiş oldu. Ötesinde, hem Suriye’de hem de Irak’ta askeri müdahale zeminini genişletti. İran’ın bu yeni pozisyonu, Türkiye, Mısır, S. Arabistan gibi Sünni rejimleri ile İsrail’i fazlasıyla kaygılandırıyor.
Türkiye
Rusya’nın Suriye’ye aktif askeri desteğinin en büyük darbeyi Türkiye’nin Suriye ve Rojava (Kürt) politikalarına vurduğunu/vuracağını söyleyebiliriz. 2011’de Suriye’ye müdahalenin öncülüğüne soyunan ve silahlı muhalefeti destekleyen ilk ülke Türkiye (AKP-Erdoğan Hükümeti) idi. Yanına Katar ve S. Arabistan’ı alan Türkiye’nin bu müdahale politikalarıyla ulaşmaya çalıştığı iki amacı vardı: Birincisi, Esad rejimini devirerek bölgesel liderliğini ilan etmek ki, bu hedef, ataların at koşturduğu topraklarda yeniden hüküm sürmek biçiminde ‘yeni Osmanlı’cı bir sosla ortaya konuyordu. İkincisi de, Rojava’da (Kuzey Suriye’de) Kürtlerin olası özerkliğini engellemek ve Kandil’deki PKK’yi kuşatacakları yeni bir cephe açmaktı. Türkiye’nin, bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için, Suriye müdahalesine mezhepsel bir görünüm kazandırdığı ve bu temelde dünyanın dört bir tarafından Suriye’ye cihat için gelen binlerce militana sınırlarını açarak her türlü desteği verdiği biliniyor. Bu konuda, MİT’in TIR’larla silah taşımasından ülke sınırları içinde bu radikal İslamcı çetelere hastane ve dinlenme tesisi tahsis etmeye kadar verilen destek konusunda birçok bilgi belge var ve bunların önemli bir kısmı Türkiye ve dünyanın farklı medya organları tarafından yayımlandı.
Başta Türkiye’nin öncülük ettiği müdahale politikalarını destekleyen Batılı emperyalistlerin, kendi bölgesel politikaları için bir tehdit olarak gördükleri IŞİD’in sahada egemen güç haline gelmesinden sonra desteklerini geri çekmelerine ve IŞİD’e karşı önlem alınmasını istemelerine rağmen, Türkiye egemenleri, IŞİD ile ilişki ve işbirliklerini sürdürdüler. AKP-Erdoğan Hükümeti, IŞİD’i, Suriye’deki kamplaşmada dengeleri değiştirebilecek önemli bir güç haline gelerek Rojava’da demokratik kantonlar kuran Kürtleri durdurabilecek –dolayısıyla ülke içindeki Kürt sorununun AKP politikaları ekseninde çözümüne olanak sağlayacak– yegâne güç olarak gördüğü için, Batı’dan gelen itirazlara rağmen, IŞİD’e destek vermekten ve onunla işbirliğini devam ettirmekten geri durmadı. Öte yandan, Esad rejimine karşı da, IŞİD ile birlikte el Nusra, Ahrar’uş Şam (ve sonra bunların birlikte kurduğu Fetih Ordusu) gibi el Kaideci güçler desteklendi.
Nihayetinde, daha önce de farklı yönlerine dikkat çektiğimiz, Suriye’deki dengeler, PYD öncülüğünde demokratik Kantonlar kuran Kürtleri ve askeri güçleri olarak YPG/YPJ’yi, IŞİD’e karşı mücadelenin en önemli gücü ve bu temelde ABD koalisyonun da destek verdiği/vermek zorunda kaldığı bir konuma getirdi. Erdoğan ve AKP Hükümeti, Kobanê’nin düşmesini beklerken, Kürtlerin Cizirê ve Kobanê Kantonları birleşti. Bunun da ötesinde, Kobanê’nin batısındaki IŞİD’in elindeki Cerablus ve Fetih Ordusu’nun elindeki Azez’in YPG tarafından alınarak, Kobanê ile diğer Kürt kantonu Efrîn’in birleşmesi ihtimali ortaya çıktı. Tam bu noktada, Türkiye, ABD koalisyonuna katıldığını ve İncirlik başta olmak üzere ülkedeki üsleri IŞİD’e karşı kullanıma açtığını açıkladı. Hatta IŞİD’e karşı göstermelik de olsa operasyon yapıldı. Ancak Erdoğan Hükümeti, nasıl IŞİD’e karşı savaş ilan ettiği günlerde PKK’ye karşı büyük bir saldırı dalgası başlattıysa, IŞİD’e karşı savaş ilan ederken de, hedefi IŞİD değil, PYD idi. Son aşamada, uzun zaman direndiği ABD politikalarına teslim olmasının nedeni, Kürt Kantonlarının birleşmesini engellemek; Kobanê ve Efrîn Kantonları arasında bir ‘tampon bölge’ oluşturmaktı.
Sonuç olarak, Rusya’nın operasyonlarında IŞİD ile birlikte Fetih Ordusu’nu oluşturan diğer radikal İslamcı çeteleri de hedefe koyması, sadece Suriye rejiminin karadan bu çeteleri temizleyip egemenlik alanını büyütmesine yaramamakta, Türkiye egemenlerinin oluşturmak istediği “tampon bölge”nin dayanaklarını –ki bu bölgeye IŞİD dışındaki diğer çetelerin yerleştirilmesi hedefleniyordu– da ortadan kaldırdığı için Kürt kantonlarının birleştirilmesinin ve Kürtlerin sınırdaki (Suriye’nin kuzey bölgelerindeki) egemenliğinin önünü açıyordu. Dolayısıyla, Rusya’nın müdahalesi, Türkiye ile ilgili bölümün girişinde de belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin Suriye müdahalesindeki iki amacının da gerçekleşmesinin olanaklarını/dayanaklarını ve bağlı olarak hem bölge hem de Kürt sorunundaki politikalarının sürdürülebilme koşullarını ortadan kaldırmaktadır. Erdoğan’ın Putin ile görüşmelerinde artık Suriye’de “Esad’lı geçiş”i kabul edip Rusya’nın PYD ile işbirliği yapmamasını istemesi, ancak bu çağrıya Putin’in “Suriye’de teröre karşı rejim güçleri ile Kürt güçlerinin birleşmesi” çağrısıyla yanıt vermesi ve PYD yöneticilerinin bu kapsamda Moskova’da görüşmeler yapması, AKP-Erdoğan’ın içine girdiği çıkmazı daha görünür kılmaktadır.
Rojava Kantonları/PYD (YPG/YPJ)
Suriye’de rejim ile silahlı muhalif güçler arasındaki çatışma ve kamplaşma, 2012 Temmuz’unda, ülkenin kuzeyinde (Rojava’da) örgütlenme ve kimlik/ulusal haklar temelinde mücadele süreci yaklaşık on yıl öncesine dayanan Kürtlerin, PYD’nin öncülüğünde –ki PYD, Öcalan’ı önder olarak gören ve PKK ile aynı ideolojik dayanaklara sahip olan bir partidir– yönetimi fiili olarak ele almalarının önünü açmıştı. Rejim güçlerinin çekilmesiyle Kürtler tarafından ele geçirilen bölgeler, daha sonra kanton yönetimleri biçiminde üç Kanton’a (Cizirê, Kobanê ve Efrîn) bölündü. Türkiye egemenleri, kendileri için tehdit olarak gördükleri bu kantonları kabul etmeyeceklerini defalarca açıkladılar ve gerektiğinde bu kantonları yok etmek için harekete geçmekten çekinmeyeceklerini söylediler. Ancak Rusya ve İran’ın olası bir müdahaleye açık tutum almaları doğrudan müdahale koşullarını ortadan kaldırdığı için, belirtildiği gibi, bu müdahale için radikal İslamcı çeteleri kullandılar. Halk savunma güçleri olarak YPG/YPJ’yi kuran Kürtler, bu çetelerin saldırılarına ve müdahale girişimlerine karşı önemli bir direniş gerçekleştirdiler.
Önceleri ABD tarafından meşru bir güç olarak görülmeyen (ve bu nedenle Suriye sorununa siyasi çözüm bulmak amacıyla yapılan ‘Cenevre-2’ görüşmelerine katılması engellenen) ve sadece Türkiye’nin değil, –Kürdistan’ın diğer parçalarında PKK çizgisini en önemli rakibi gördüğü için– Güney Kürdistan’daki Barzani yönetiminin de ambargo uyguladığı PYD, IŞİD’in alanda egemen hale gelmesinden sonra, IŞİD’e karşı mücadelenin en önemli dayanağı olarak görülmeye başlandı. Ve IŞİD’e karşı büyük bir direniş sergilenen Kobanê süreciyle birlikte (Ekim 2014’te), daha önce IŞİD ile mücadele stratejisini açıklayan ABD tarafından havadan desteklenen bir güç haline geldi. PYD, “üçüncü yol” olarak adlandırdığı, Suriye’deki kamplaşmada taraf olmadan kendi yönetimini kurma biçiminde tarif edilebilecek tutumunu sürdürmeye çalıştı ve bu temelde kendisini meşru gören bütün güçlerle ilişki içinde oldu. O yüzden, bugün ABD ile işbirliği devam ederken, Suriye’de hava operasyonlarına başlayan Rusya’yla işbirliği halinde çalışmaya hazır olduğunu açıkladı. Burada, PYD/Kürt Kantonlarının Rusya tarafından ABD’den önce muhatap kabul edildiğini, Rusya’nın PYD’nin Cenevre-2 görüşmelerine taraf olması gerektiğini savunduğunu ve Ocak 2015’te Rusya öncülüğünde rejim ve muhalefet arasında Moskova’da yapılan görüşmelere PYD Eş Başkanı Salih Müslim’in katıldığını da eklemek gerekiyor.
Gelinen yerde, Rusya’nın hava operasyonları başladıktan sonra, güçlerinin yarısı (25 bini) YPG/YPJ savaşçılarından ve geri kalanları da “Suriye Arap Koalisyonu” (Hasekê’de 1200), “Devrimciler Ordusu” (Halep ve Rakka sınırında 2500 ila 3000), “Fırat Volkanı Operasyon Odası” (4-5 bin), “Sanadid (Yiğitler) Güçleri” (700), “Cezire Tugayları Grubu” (700 ama Arap aşiret güçlerinin katılımıyla artabilir) ve “Süryani Askeri Konseyi”nden (1500) oluşan yaklaşık 50 bin kişilik¹ ‘Demokratik Suriye Güçleri’ adlı bir askeri güç oluşturuldu. ABD, desteklediği ve silah yardımı yaptığı bu orduyu geçiş sürecinde Suriye rejimini dengeleyebilecek bir güç olarak görse de, özellikle YPG/YPJ’nin (PYD’nin) Rusya ile işbirliğine açık durması ve hatta Suriye’nin geleceğinde statü sorununu, kanton yönetimlerinin durumunu Rusya ile çözme olasılığı daha güçlü olması nedeniyle Rusya’yla siyasi ilişkileri daha canlı tutması, ABD’nin beklentisinin ne kadar gerçekleşebilir olduğunu tartışılır hale getirmektedir. Bunun da ötesinde, zaten Putin de “teröre karşı rejim güçleri ile Kürt güçlerinin birleşmesi” çağrısını açıktan yapmakta ve bu temelde Rusya ve PYD yöneticileri arasında (20 Ekim’de PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ve Kobanê Kantonu Başbakanı Enver Müslim Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov’la bir araya geldiler) görüşmeler yapılmaktadır. Ancak ABD’nin başkaca bir dayanağı kalmamış olması, bu güçleri olabildiğince kendine yakınlaştırma ve kendi çizgisine kazanma girişimlerini zorunlu hale getirmiş bulunuyor. Sonuç olarak, aslında Rusya’nın da, ABD’nin de, Esad rejimi dışında IŞİD’e karşı mücadele eden ve meşru güç olarak kabul ettikleri güç, PYD’dir. Dolayısıyla, şimdiden Suriye’nin geleceği tartışmalarında PYD’nin (Kürtlerin) etkin/önemli bir pozisyonda olacakları öngörülebilir. Ve Kürtlerin bu pozisyonu, tıpkı Esad rejiminin devrilmesi hesabının tutmaması gibi, en çok Türkiye egemenlerinin (Erdoğan Hükümetinin) politikalarına darbe vurmaktadır.
EMPERYALİST YENİDEN PAYLAŞIM MÜCADELESİ VE BİRİKTİRDİĞİ SONUÇLAR
Bölgede, Suriye’deki kamplaşma ve çatışma tarafından belirlenen egemenlik mücadelesinin tarafı konumunda bulunan güçlerin durumunu ana yönleriyle ortaya koyduktan sonra, şimdi değişen dengelerin bölge ve dünya genelinde emperyalist güçler arasındaki egemenlik mücadelesiyle bağlantılı olası sonuçlarını değerlendirmeye geçebiliriz.
ABD ve Batılı emperyalistlerin Suriye’de siyasi çözümün ‘Esad’lı geçiş’le olmasını kabul etmek zorunda kaldıkları bir süreçte, Rusya’nın Suriye’ye hava operasyonları ile askeri müdahalesi, kısa vadede dengelerin Rusya ve Esad rejiminden yana değişmesinin önünü açmıştır. Özellikle Suriye, Irak ve Yemen’de siyasi etkisi artan ve Batılı emperyalistlerle yaptığı anlaşmayla bölgesel gücünü pekiştiren İran’ın bu süreç boyunca müttefikleri Rusya ve Esad rejiminin yanında fiili tutum almış olması ve yine Eylül ayı sonunda Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın “teröre karşı koalisyon” oluşturması, bu dengelerin, Suriye’nin ötesinde, Irak ve bölgenin diğer yerlerinde Rusya’nın etkisinin artmasına olanak tanıyacak biçimde değişmekte olduğuna işaret etmektedir.
Rusya’nın hedefinin sadece IŞİD değil, bütün radikal İslamcı çeteler olması ve bu operasyonların Suriye ordusu ile Lübnan Hizbullah’ının kara operasyonlarıyla eşgüdüm halinde sürdürülmesi ve yine bu çetelere karşı mücadele eden diğer önemli güç olan Kürtlerle ortaklık yönündeki girişimler, bu çetelerin ciddi olarak zayıflatılabileceği bir zemin yaratmaktadır. Ancak böylesi bir zeminde –bu çetelerin etkisizleştirildiği koşullarda– gündeme gelebilecek bir siyasi çözüm için mevcut koşullarda rejim güçleri dışında sürece dâhil edilebilecek güçlerin başında ise Kürtler (ve yine ittifak yaptıkları kimi Arap aşiretleri ve Süryani güçler) gelmekte, Suriye’nin geleceğinin bu güçlerin katılımıyla şekilleneceği bir sürece doğru gidilmektedir.
Mevcut koşullar, Türkiye’nin Esad Rejimi’nin devrilmesi ve Rojava’daki Kürt Kantonlarının yok edilmesi politikasını sürdürülemez hale getirmiş bulunmaktadır. Bu durum, Türkiye egemenlerinin hızla ABD politikalarına teslim olmasının önünü açmakta ve Türkiye’nin ancak ve sadece Batılı emperyalistlerin/NATO’nun ileri karakolu olabileceğini göstermektedir.
Yeni dengeler, Kürtlerin (PYD/Rojava Kantonlarının) hem ABD ve hem de Rusya tarafından meşru bir güç olarak kabul edilip muhatap alınmasını ve dolayısıyla Suriye’nin geleceğinde söz sahibi bir siyasi güç haline gelmesini sağlamıştır. Türkiye’deki Kürt sorununun Rojava’daki gelişmelerle iç içe geçmiş olduğu dikkate alındığında –ki Türkiye egemenlerinin Rojava’ya karşı düşmanlığında PYD’nin PKK ile aynı siyasi geleneğin parçası olması belirleyicidir– Kürtler lehine değişen dengeler, Türkiye’nin ülke içinde Kürt sorununda sürdürdüğü savaş ve çözümsüzlük politikalarını da ciddi bir açmaza sürüklemektedir.
Kısa vadede ABD ve Batılı emperyalistlerin Suriye’de Esad’lı geçişi kabul etmesi/kabul etmek zorunda kalması, özellikle orta ve uzun vadede Rusya’nın bölgede artan etkisine seyirci kalacakları anlamına gelmemektedir. Hala dünya petrol ve doğalgaz kaynaklarının yarıya yakınının bulunduğu bölgenin bu güçler için vazgeçilmez bir önemi bulunmaktadır ve bu durum koşullara bağlı olarak emperyalist güçler/bloklar arasında yeni bir kapışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Batılı emperyalistlerin İran ile yaptıkları anlaşma ile İran’ı kendi politikalarına ne kadar yakınlaştırabilecekleri bir tarafa, özellikle İran’ın artan etkisinden rahatsız olan Türkiye, S. Arabistan, Katar, Mısır gibi Sünni rejimlerin (ve İsrail’in) olası bir kapışma/çatışmada kullanılma koşulları da olgunlaşmaktadır.
Dikkatlerin bölgeye (Ortadoğu’ya) çevrildiği bu süreçte, özellikle Asya-Pasifik bölgesinde de ABD-Çin arasında bazı bölgelerde çatışmalı bir hal alabilecek bir egemenlik mücadelesinin hazırlıkları yapılmaktadır. ABD’nin donanmasını bölgeye yığması, kendi egemenliğini tehdit eden Çin yayılmacılığını engellemek için her şeyi göze alma yönelimine işaret etmektedir. Ancak nasıl Çin bölgede ABD ve Batılı emperyalistlerin karşısında Rusya’nın yanında yer alıyorsa, Asya Pasifik’te de dünyanın ikinci büyük silahlı gücü konumunda bulunan Rusya Çin’in yanında yer almakta, bu iki ülke arasındaki ilişki ve işbirliği büyümektedir. Çünkü gerek Rusya ve gerek Çin, ABD liderliğindeki “tek kutuplu dünya”ya karşı dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesine girişebilmek için birbirlerine ihtiyaç duymakta ve bu nedenle bir blok olarak hareket etmektedir.
Son olarak, emperyalistler arasındaki rekabet/egemenlik mücadelesi, bölgede ortaya çıkabilecek geçici çözümlerle kalıcı bir barış ve istikrarın ortaya çıkmasını engellemektedir. Bölge gericilikleri emperyalist kamplar arkasında saf tuttukça, kaybedenler hep dini-etnik-mezhepsel çatışmalara sürüklenen bölge halkları olacaktır. Bu durum bölgede anti-emperyalist karakter taşıyan ve ulusların/halkların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesine dayanan devrimci bir mücadelenin zeminini olgunlaştırmakta, dahası halkların bu gerici cendereden kurtuluşu için bu mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.
Dipnot
1. Rakamlar, Arapça yayımlanan el Hayat Gazetesi’nden alınmıştır
