Murat Birdal
Darbe girişimi cemaatin kendisine dönük kapsamlı bir tasfiye operasyonu öncesinde asker içerisinde mevzilenmiş güçlerini harekete geçirmesinden mi ibaret, yoksa farklı ulusal ve uluslararası aktörlerin dahli/işbirliği mi söz konusu, bunları uzunca bir süre tartışacağız. Bugün kesin olan bir şey varsa girişimin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ülkedeki siyaset sahnesini yeniden şekillendirme olanağı verdiği ve muhalefete dönük geniş çaplı bir tasfiye hareketi için elverişli zemini yarattığıdır. İşin ekonomi ayağı ise biraz daha karmaşık. İktidar siyasi istikrarın yolunun ekonomiden geçtiğini iyi biliyor. Ne var ki, mevcut siyasi tablo Türkiye’nin dışarıdan sermaye girişleriyle fonlanan büyüme modelini ayakta tutmayı giderek zorlaştırıyor.
Darbe girişiminin gerçekleştiği Cuma akşamı 2.88 seviyesinde günü kapatan dolar/TL kuru sonrasında sert bir yükselişle 3.08 seviyesine kadar tırmandı. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in uluslararası fonlarla sıkı temasları ve dış kamuoyuna dönük milli mutabakat mesajları ile sonraki günlerde gevşeyerek 2.92 seviyelerine kadar geriledi. Borsada da paralel bir seyir yaşandı. BIST 100 endeksi de darbe sonrasındaki hafta içerisinde 82 bin seviyesinden 71 bin seviyesine kadar geriledi. Sonraki haftalarda ise bu kayıpları kısmen telafi ederek 78 bin seviyesine kadar yükseldi. Ülkenin risk primini gösteren kredi iflas takaslarına (CDS) baktığımızda da benzer bir toparlanma göze çarpıyor. CDS endeksi 15 Temmuz günü 225 seviyesindeyken darbenin ardından 289 seviyesine kadar tırmandı. Sonrasında ise toparlanarak 240 seviyesine kadar geriledi. Dolayısıyla darbenin finansal piyasalarda yarattığı ilk fırtına an itibariyle dinmişe benziyor. Elbette bunda dış piyasalardaki ılımlı havanın payı da büyük.
Birleşik Krallık referandumu sonrasında çıkan Brexit kararı ardından küresel büyümenin olumsuz etkileneceğine dönük tahminler ağırlık kazanmış, bu da Fed’in¹ uzunca bir süre faiz artırımına yanaşamayacağı şeklinde yorumlanmıştı. Genişlemeci politikanın süreceği yönündeki beklentiler Temmuz ayında “gelişmekte olan” piyasalara dönük portföy yatırımlarını da hızlandırdı. Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) verilerine göre bu ülkelere dönük yabancı sermaye girişi Haziran ayındaki 13 milyar dolar seviyelerinden 25 milyar dolara tırmandı. Yabancı sermaye hareketlerinden aslan payını Asya ülkeleri alırken, ikinci sırada ise Latin Amerika ülkeleri geldi. Diğer piyasalarda ise bir miktar sermaye çıkışı yaşandı.
Türkiye açısından bakıldığında ise küresel piyasalarda yaşanan ılımlı iklimin aynı oranda ekonomiye yansıdığını söylemek zor. Temmuz’un ilk yarısında yaşanan portföy girişlerinin darbe girişimi sonrasında kaçınılmaz olarak yön değiştirdiği 15-22 Temmuz haftasında yurt dışında yerleşiklerin (fiyat ve kur hareketlerinden arındırılmış istatistiklere göre) 460 milyon dolar dolayında menkul kıymet sattığı görülüyor. Bu miktarın 220 milyon doları hisse senetleri, 240 milyon doları devlet iç borçlanma senetleri (DİBS), 62 milyon doları ise özel sektör tahvil ve bonolarından oluşuyor. Bununla birlikte sermaye çıkışının alarm verecek boyuta ulaşmadığını belirtmekte de fayda var.
15 Temmuz’un hemen ardından hükümetin aldığı ilk kötü haber S&P tarafından gerçekleştirilen not indirimi oldu. Sonrasında merakla beklenen Moody’s değerlendirmeyi ertelerken, Fitch ise şu aşamada ülke görünümünü negatife çevirmekle yetindi. Böylece halen iki önemli kredi derecelendirme kuruluşu Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyede tutmuş oldu. Bu notlar şu açıdan önemli. Öncelikle bir ülkenin notunun yatırım yapılabilir seviyede tutulması risk algısına dönük en önemli göstergelerden bir tanesi olarak kabul ediliyor. Bu da ülke tahvillerinin risk primlerini düşürerek borçlanma maliyetini geriletiyor. Dahası, sigorta ve emeklilik fonları gibi uzun vadeli fonların tabi oldukları yasal düzenlemeler nedeniyle bir ülkenin varlıklarını portföylerinde bulundurabilmeleri için bu üçlüden en az ikisinin geçer not vermesi gerekiyor. Dolayısıyla yatırım yapılabilir seviyedeki kredi notu ülkelerin daha geniş yatırımcı havuzuna ulaşımını olanaklı kılıyor. Bu nedenle darbenin hemen ertesinde Erdoğan’ın S&P’ye dönük tepkisi aslında ardında yabancı sermaye girişlerinin durmasına dönük daha derin bir endişeyi barındırıyor.
Hiç kuşku yok ki, ekonomide darbe teşebbüsünün ve sonrasındaki temizlik operasyonlarının artçı şoklarını bir süre daha hissedeceğiz. Darbe sonrasında sermaye çıkışlarının alarm verecek boyuta ulaşmadığı bir gerçek. Buradan yabancı fonlarla yapılan birebir temasların kısmen de olsa etkili olduğu anlaşılıyor. Bu da finansal derinliğin olmadığı, kurumsal işleyişin olgunlaşmadığı bir ortamda karşılıklı teminatlarla, ahbap-çavuş ilişkisiyle yürüyen yatırım ilişkilerinin ne denli belirleyici olduğunu bir kez daha gösteriyor. Mehmet Şimşek, Ali Babacan gibi yurt dışı yatırımcılarla köprü işlevi gören figürlerin neden AKP iktidarı açısından vazgeçilmez olduğunu da. Böylesi ekonomilerde sert dalgalanmaların kaçınılmaz olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Yabancı fonlar halen durumu diken üstünde izliyor ve muhtemelen kontrollü çıkış stratejileri üzerinde çalışıyor. Zira, yaşanacak bir panik ortamında yabancı yatırımcının en az yerli yatırımcı kadar, hatta daha fazla zarara uğrayacağı bir gerçek.
Bundan böyle Türkiye ekonomisi küresel dinamiklerden ziyade iç dinamiklerin ön plana çıktığı bir seyir izleyecek gibi görünüyor. Birbiri ardına yaşanan terör saldırılarının, bölgedeki savaş ve göç dalgasının üstüne gelen darbe teşebbüsü tarafsızlığı halihazırda fazlasıyla sorgulanan yargı mekanizması başta olmak üzere ülkenin kurumsal yapısına dönük güvensizliği hat safhada arttırdı. Kamu kurumları ve özel sektörde kümelenen cemaatin devlet kademesinde işe alım, atama ve yükseltmelerde oynadığı belirleyici role bugüne değin kulağını tıkayan hükümet darbe sonrası geniş çaplı bir operasyona soyunmuş durumda. Önümüzdeki günlerde cemaat mensuplarının tespiti ve tasfiyesi amacıyla başlatılan sürecin ne yöne evrileceğini hep birlikte göreceğiz. Ama bugün yaşanan kaosun muhaliflerin tasfiyesi için elverişli bir ortam yarattığı da bir gerçek. Bunun ötesinde iktidar partisinde koltuk arayışındaki farklı kesimlerin karşılıklı ihbarlarla kendilerine alan açmaya çalıştığına da şahit oluyoruz.
Bütün bu gelişmeler dışarıda Türkiye’ye dönük siyasal istikrarsızlık algısını güçlendirir nitelikte. Siyasi krizin ekonomik bir krize evrilmesiyle ardındaki kitle desteğinde erozyon yaşayabileceğini düşünen iktidar partisi ise bu dönemde özellikle dışarıya dönük daha pozitif bir resim verme kaygısına girmiş görünüyor. Birbiri ardına Cumhurbaşkanı ve Başbakanın yabancı televizyonlara verdiği röportajlarda laik kesimi de kapsayan bir birliktelik mesajı dikkati çekiyor. Zira, Batı dünyasında Türkiye’de “laik”, parlamenter rejimin tasfiyesine dönük artan hassasiyetin giderek AKP hükümetini yalnızlaştırdığı ve bu durumun da kısa vadeli yabancı sermaye girişlerine dayalı mevcut ekonomik modelin sürdürülmesini imkânsızlaştıracağı düşünülüyor.
Darbe girişimi ile artan siyasi istikrarsızlığın olumsuz etkileri bir yana, Türkiye ekonomisinin halihazırda büyük zorluklarla karşı karşıya olduğu görülüyor. Sanayi üretimi, yılın ilk çeyreğinde ortalama yüzde 4.8 büyüme kaydetmişti. Yılın ikinci çeyreğinde ise sanayi üretiminde büyüme hızı yüzde 2.5 seviyesine geriledi. Perakende satışlara baktığımızda ise yılın ilk çeyreğinde yüzde 4 olan yıllık büyüme hızının ikinci çeyrekte yüzde 2.1 seviyesine gerilediği görülüyor. Temmuz ayı verileri henüz elimizde değil ama orada daha kötü bir tablo ortaya çıkacağına şüphe yok. Krediler açısından da durum pek parlak değil. Geçtiğimiz yıl Temmuz sonu itibariyle bankalarca açılan kredilerde bir önceki seneye oranla yüzde 11 reel büyüme kaydedilmişti. Bu sene ise aynı dönemde yüzde 1 reel daralma yaşandığı göze çarpıyor.
Darbe girişiminin sonrasında hükümet ekonominin toparlanmasına dönük kimi tedbirleri hızlıca devreye soktu. Zira ekonomideki olumsuz gidişatın siyasi iktidarını zayıflatacak başlıca etmen olduğunu görüyordu. Erdoğan’ın Rusya seyahati ekonomide giderek büyüyen açmazı aşmaya dönük bir adımdı. Rusya ile uçak krizi sonrasında durma noktasına gelen ticari ilişkiler kısa sürede etkisini göstermiş, bu tablo hükümetin Rusya karşıtı söyleminde de belirgin bir yumuşama yaratmıştı. Bu duruma ihracat performansındaki genel zayıflık da eklenince bilanço ağırlaştı. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre Temmuz ayı itibariyle ihracat bir önceki yıla oranla yüzde 20 dolayında azalırken, Türkiye’nin önemli ticari partnerlerinden olan Rusya’ya ihracatı yüzde 60 seviyesinde gerilemişti.
Rusya krizinin ekonomik bilançosunu kabartan başlıca etken ise turizm sektörüne vurduğu darbe oldu. Birbiri ardına gerçekleşen terör saldırıları ile ancak adrenalin tutkunlarının göze alabileceği bir tatil alternatifine dönüşen Türkiye halihazırda turizmde zorlu bir dönem yaşamaktayken, bir de Rusya ile ilişkilerin bozulması işin tuzu biberi oldu. TÜİK verilerine göre Haziran ayını da kapsayan yılın ikinci çeyreğinde turizm gelirleri yüzde 35.6 oranında azalarak 5 milyar dolar seviyesinin altına geriledi. Yine, Haziran ayı itibariyle ülkeye gelen turist sayısı bir önceki yıla göre yüzde 41 oranında azalırken, Rus turist sayısı ise yüzde 87 dolayında düştü. Dış turizm gelirlerinin böylesine gerilediği bir ortamda bir de memur izinlerinin iptali nedeniyle yerli turist de elini ayağını çekince Çeşme, Bodrum gibi gözde turizm merkezlerinde otellerin doluluk oranları yüzde 25’ler dolayına geriledi. Erdoğan’ın Rusya görüşmeleri bu tabloyu ne kadar değiştirir şimdiden söylemek kolay değil. Kısmi bir rahatlama yaratacaktır elbet, ama özellikle turizm gelirlerinin önümüzdeki aylarda da geçmiş seneleri yakalaması oldukça zor görünüyor.
Erdoğan’ın geçmişten bu yana faizler konusundaki “duyarlılığı” biliniyor. Bu duyarlılık kimi zaman gönülden bağlı olduğu piyasa ekonomisinin gerçekleriyle uyuşmayacak altı boş çıkışlar yapmasına neden olsa da seçmen tabanında olumlu karşılık buluyor. Özellikle ekonominin yavaşladığı ve kredi hacminin daraldığı bir dönemde Erdoğan’ın işin bu tarafını es geçmesi beklenemezdi elbet. Erdoğan Rusya gezisi dönüşünde ayağının tozuyla bankacılık sektörüne sert sözlerle yüklenerek önce kredi faizlerini aşağı çekmelerini istedi, sonrasında ise geri çağrılan kredilerle ilgili uyarıda bulundu. Bu açıklamanın hemen ardından BİST bankacılık endeksi yönünü aşağı çevirdi. Akşam saatlerinde ise kamu bankaları ve bazı özel bankalar konut kredisi faizini aylık yüzde 1’in altına çektiğini açıkladı.
Merkez Bankası da Erdoğan’ın faiz konusundaki çıkışlarına eşlik etti. Para Politikası Kurulu darbenin hemen ardından faiz koridorunun üst bandını 25 baz puan indirdi. Bunu Ağustos ayının sonlarında gelen bir diğer 25 baz puanlık indirim izledi. Böylece Mart ayından bu yana gecelik borç verme faizi yüzde 10.75’ten 8.5’a gerilemiş oldu. Yine geçtiğimiz haftalarda Türk Lirası zorunlu karşılık oranlarında 50 baz puan indirime gidildi. Böylece kredi hacminin genişletilmesi adına merkez bankası kararlılığını bir kez daha vurgulamış oldu.
Bu yıl içerisinde Erdem Başçı ile yolların ayrılmasında etkili olan nedenlerin başında Başçı’nın faiz indirimleri konusundaki temkinli tutumu geliyordu. Başçı uluslararası piyasalardaki istikrarsızlık nedeniyle büyük faiz indirimlerine yanaşmıyor, kurun ateşini körükleyebilecek sert hareketlerden kaçınıyordu. Yine batık kredilerdeki yükselişi izleyerek kredi hacminin kontrollü bir şekilde genişletilmesini önemsiyordu. Murat Çetinkaya ile birlikte ipler tümüyle Erdoğan’ın eline geçmiş görünüyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde faiz indirimlerinin devamı beklenebilir. Elbette uluslararası piyasalar elverdiği ölçüde.
Yönümüzü son dönemde Türkiye ekonomisinin kalbi haline gelen konut piyasasına çevirdiğimizde ise bugüne kadar süren yukarı yönlü trendin yönünü aşağı doğru çevirmeye başladığı anlaşılıyor. TÜİK tarafından açıklanan Haziran ayı konut satışlarına baktığımızda geçtiğimiz yılın aynı dönemine oranla yüzde 4 oranında gerileme göze çarparken, ipotekli konut satışlarında yüzde 10 düşüş yaşandığı görülmekte. Yeni açıklanan Temmuz verileri ise (ayın ikinci yarısında yaşanan olağanüstü gelişmeler gözetildiğinde pek sağlıklı bir gösterge olmamakla beraber) çok daha büyük bir daralmaya işaret ediyor. Temmuz ayında emlak satışlarında yaşanan daralma yüzde 15’i bulurken, ipotekli konut satışlarındaki daralma yüzde 22.8 seviyesine ulaşıyor. 81 bin 243 konut ile Temmuz ayı satışları 2013 Ekim ayından beri görülen en düşük sayıyı ifade ediyor. Şunu da belirtelim ki, özellikle ipotekli satışlar doğrudan kredi faizleri ile bağlantılı bir seyir izliyor. Bu durum ekonomiyi özellikle konut piyasası üzerinden okumayı seven Erdoğan’ın faizler konusundaki hassasiyetini anlamamızı kolaylaştırıyor.
Bankalarca açılan emlak kredilerine uygulanan ağırlıklı ortalama faiz oranına baktığımızda 2013 yılı Haziran ayında yıllık yüzde 8.30’lara kadar gerileyen faiz, bu yılın Şubat ayında yüzde 14.5 seviyesine tırmanmış, sonrasında küresel piyasalardaki olumlu havanın da etkisiyle yüzde 13.7 seviyelerine gerilemişti. Uzunca bir süredir Erdoğan bu oranın yüzde 9 seviyesine çekilmesini istiyordu. Bankaların Erdoğan’ın konuşmasına verdiği cevap henüz bu seviyenin çok uzağında. Kaldı ki, Erdoğan’ın kullandığı “sürümden kazanma” söylemi bankalar söz konusu olduğunda daha büyük felaketlerin de hazırlayıcısı olabiliyor.
Bugün bankacılık sisteminde açılan kredilerin mevduatlara oranına baktığımızda bu oran halihazırda yüzde 117 seviyelerine varmış durumda. ABD’nin 5 büyük bankasında ise bu oran ortalama yüzde 70 seviyelerinde seyrediyor. 2013 yılında Başçı bu oran yüzde 112 seviyelerine vardığında veriyi yakından izlediklerini belirtmişti. Gözüken o ki peşini bırakmışlar. Yine kredilerin takibe dönüşme oranında da istikrarlı bir yükseliş göze çarpıyor, 2014 yılı sonunda yüzde 2.8 seviyesinde iken, 2015 sonunda yüzde 3 seviyesini aştı ve son aylarda yüzde 3.2 seviyelerine ulaştı. Dolayısıyla, bankacılık sektörüne dair ana göstergeler kredilerde kontrolsüz bir genişlemenin yıkıcı sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor. Kısa vadeli siyasi arayışlar uğruna kredi balonunu pompalamak uzun vadede içinden çıkılması çok daha zor bir ekonomik krizi tetikleyecektir.
Kısaca özetlersek içinden geçtiğimiz süreçte Erdoğan’ın en büyük şansı uluslararası konjonktür. Fed içerisindeki güvercin eğilim ağır bastığı sürece uluslararası piyasalardaki dolar bolluğu sıcak parayla fonlanan ülke ekonomisini ağır aksak da olsa taşımaya devam edecektir. Rüzgâr tersten esmeye başladığında ise Türkiye zincirin en zayıf halkalarından biri olarak öne çıkacaktır. Buna hiç şüphe yok. Diğer yandan darbe girişimi siyasi istikrarsızlığı arttırmakla birlikte uzun zamandır masada olan kıdem tazminatının fona devredilmesi, zorunlu bireysel emeklilik doğrudan emekçinin cebine uzanan politikaların uygulamaya geçirilebileceği bir zemin de yarattı. Son dönemde büyük sermaye çevreleriyle yaşanan yakınlaşmanın bu zeminde ilerletilmesini bekleyebiliriz. Önümüzdeki süreç emekçiler açısından büyük zorluklar içermekle birlikte Erdoğan açısından yeni ittifaklar oluşturmak için önemli fırsatlar barındırmaktadır. Bir yandan darbe gecesi yaşananlarla terörize olmuş, korku içerisindeki emekçi yığınları, diğer yanda Erdoğan’ın ardında sıralanmış muhalefet liderleri ve sermaye çevreleri. Emekçilerin geçmişte kazanılmış haklarının tasfiyesi için bundan büyük imkân olamaz. İşçi sınıfı örgütlerinin gözünü ipteki cambazdan alıp bu gerçeklerle yüzleşmesinin zamanı geldi de geçiyor.
Dipnot
1. ABD Merkez Bankası
