15 Temmuz ve faşist diktatörlük inşasında adımlar

Kadir Yalçın

Araya 15 Temmuz Darbe Girişimi girince, çok değil 2016 yılı başı, hatta yaz başının gündemi ve hemen tümü fiyaskoya yol açan Erdoğan/AKP yönetiminin yönelim ve politikalarıyla –tıkanıklıktan küçümsenmeyecek bir bölümü değiştirilmek durumunda kalınan, ancak darbe fırsata çevrilerek eklenen yenileriyle– bugünküler arasında, öncekilerin bazıları zor hatırlanır olsa bile, bir süreklilik olduğundan şüphe duyulamaz.

Hemen bir ikisi örnek verilmek gerekirse, birinci olarak, zaten kötürümleştirilmiş sosyal güvenlik sistemi bütünüyle devre dışı bırakılarak işçi ve emekçilere önceden de bireysel sigortacılığın dayatılması gündemdeydi, ancak şimdi “BES” adıyla bu yeni “sistem” yasalaştırılıp uygulamaya konulmuş bulunmaktadır. Ve ikincisi, 2015 sonuyla 2016 başının önemli bir gündem maddesi durumundaki 657 sayılı yasanın değiştirilmesi yoluyla bir istihdam biçimi olarak iş güvenceli “devlet memurluğu”nun kaldırılması henüz hayata geçirilmek için “ısıtılmak” üzere tartıştırılmaktayken, bugün “darbecilerin ayıklanması” gerekçesine dayandırılmış OHAL açığa almalarıyla fiilen ve yine OHAL KHK’sıyla yeni işe alınacakların yalnızca sözleşmeli istihdamıyla geleceği de bağlayarak uygulanmaya başlanmıştır. Bunun 657 sayılı yasanın geçersizleştirilmesi demek olduğu kuşkusuzdur.

Demokratik hak ve özgürlüklerin durumu ve hükümetin bunlar karşısındaki tutumu bakımından da durum farklı değildir.

Muhalif olanları hedef alan ciddiye alınmazlık edilemeyecek engellemeler ve kısıtlamalar olmakla birlikte siyasal partiler hâlâ varlıklarını ve faaliyetlerini sürdürmekteydiler, şimdi de sürdürmektedirler, kapatılmamış, faaliyetleri bütünüyle olanaksızlaştırılmamıştır. Ancak yönetici ve üyelerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar, örgüt binalarına yönelik baskınlar, faaliyetlerine yönelik çıkarılan zorluk ve yasaklamalar azalmamakta, ama artmaktadır. Burada, izlenen politikanın sürekliliği bakımından HDP ve parlamenterlerine yönelik yaklaşımı anmak gerekir. Bombalanan TBMM faaliyetlerine katılıp Meclis’i savunarak ve diğer üç partiyle birlikte ilk gün ortak imzalı karşı bildiri yayınlayarak “FETÖ” ve darbe karşıtlığı “sınavı”ndan başarıyla geçmesine rağmen HDP darbeyi hedef aldığı ileri sürülen birlikte etkinliklerden dışlanmakla kalınmamakta, ama önceden dokunulmazlıkları kaldırılmış olan vekillerinin soruşturulması sürdürülmekte ve haklarında “terör propagandası”ndan cezalar istenmektedir. HDP’nin hedef alınması politikası devam etmektedir.

Örgütlenme özgürlüğü, sendikal alanı da kapsayarak ele alındığında, evet, sendikalar kapatılmadıkları gibi, faaliyetleri de yasaklanmamıştır; ancak sendikal örgütlenme ve mücadelenin önüne konulan 15 Temmuz öncesinin fiili engelleriyle kısıtlamalar sürdüğü gibi yanlarına yenileri eklenmiştir. Şimdi grev ve direnişlerin yaşandığı işyerlerinde kapitalistler ve üstü örtülü bile olmadan onların çıkarlarını savunmakta sakınca görmeyen “güvenlik güçleri” “OHAL var” diyerek işçilerin her türlü sendikal örgütlenme ve hak eyleminin karşısına dikilmektedir. İlan edilirken, “OHAL’in halkı değil FETÖ’cü darbecileri” hedef aldığı ve alacağı ileri sürülmüştür; ancak uygulama, OHAL’in, egemenliklerini ve genel çıkarlarını garanti etmesinin yanında kapitalistlere tanınan ilave kolaylık ve teşviklerin uygulanışını sağlamaya yönelik kurgulandığı, ama işçi ve emekçilerle örgütlenmelerini, hak ve eylemlerini hedef aldığını kanıtlamaktadır. Dershanelerin kapatılmaları sürecinde örgütlenen ve üyeliğinin Cemaat bağlantısına kanıt gösterilerek bütün üyeleri önce açığa alınıp ardından gözaltı ve tutuklamaların konusu edildiği Aktif-Sen ve bağlı sendikalarına yönelik kapatma ve tutuklamaların, darbe-Cemaat ilişkisi gerekçesiyle anlaşılırlığı ileri sürülebilir. Ancak yüzlerce Eğitim-Sen, SES, BES… gibi bağlı sendikalarda örgütlü KESK üyelerinin açığa alınmalarıyla bir kısmının gözaltına sevk edilmelerinin muhalif bilinen örgütlü emekçiler ve örgütlerinden kurtulma, hiç değilse emek ve emek örgütlerinin zayıflatılmalarının amaçlanmasından başka hiçbir anlaşılır gerekçesi gösterilemez. Öte yandan, anlaşılırlık iddia edilebilsin edilemesin, suçun şahsiliği ve kanıtlanmamış suç varsayılamayacağı ilkeleri burjuva içeriğiyle hukukun üstünlüğü yüceltisinin dayanaklarındandır; ve başta devlet dairelerinde çalışan kamu emekçileri olmak üzere, darbe ve darbecilerle bağlantısı somut delillerle suçlanamayan sendikalı ya da sendikasız emekçilerin “delil” kabul edilen “Bank Asya’ya para yatırma” ya da “Aktif-Sen’e üyelik” gibi gerekçelerle görevden el çektirilmeleri ya da işten çıkarılarak gözaltına alınıp tutuklanmaları, emeğin örgütlülük ve haklarını hedef alan açık bir saldırı olmanın yanında burjuva hukukuna da aykırıdır.

İfade özgürlüğü, özellikle düşüncenin yayılmasını kapsayacak şekilde basın ve toplantı ve gösteri özgürlükleriyle birlikte alındığında, durum, unutulmadıysa, 15 Temmuz öncesinde hiç de iç açıcı değildi. Tabii ki, bireyler ve tüzel kişiler olarak başta siyasal partiler olmak üzere sendikalar ve dernekler… gibi kurumlar belirli konularda görüşlerini açıklayabiliyor, bunları basın açıklama ve toplantıları ve mitingler düzenleyerek kamuya mal etmeye çalışıyor, basım yayın organları bu açıklamaları basabiliyor ve gazeteci, yazarlar düşüncelerini köşelerinde dile getirebiliyor, muhabirler çeşitli konuları haberleştirerek medyada yayınlayabiliyorlardı. Ancak kısıtlamalar, giderek para ve vergi cezaları, soruşturmalar, Zaman örneğiyle kayyuma devretmeler, İMC örneğiyle TürkSat platformundan çıkarılma ve önce Ahmet Şık’la Nedim Şener, sonraysa Can Dündar’la Erdem Gül örneklerinde olduğu gibi bedeli hapis cezaları olan habere/gazeteciliğe konan engellerle önce oto-sansür ve giderek hemen her konuda konan yayın yasaklarıyla sansür basın özgürlüğüyle birlikte ifade özgürlüğünü güdükleştirdikçe güdükleştirirken, Cumhurbaşkanı’ndan başlayarak ülke yönetiminde bulunanların kendilerine –kuşkusuz izledikleri politikalara– yönelik beğenmedikleri her eleştiriyi hakaret sayarak açtıkları davalarla cezaevleri doldurularak “kanun yoluyla” ifade özgürlüğü kuşa döndürülmekteydi. Ortalama yurttaşlar ve gazeteci/yazarlarla aydın ve sanatçılar kadar, dokunulmazlıklarının kaldırılması aracılığıyla kürsü dokunulmazlığı kapsamındaki ifade özgürlüğünün sınırlanmasının örnek kanıtı rolü oynatılan milletvekillerine getirilen kısıtlamalar da bu kapsamdadır ve üstelik temsili nitelikleri dolayısıyla sadece kendi görüşlerini açıklamakla kalmayıp binlerce seçmenin de düşüncelerine tercüman olan vekillerin kısıtlanmalarının sadece kendilerini değil ama doğrudan halkı da hedef aldığı tartışmasızdır.

15 Temmuz sonrasında, şimdi, ifade ve basın özgürlüğü bakımından daha iyi bir durumda olduğumuzu ileri sürmek herhalde olanaklı değildir. Gerçi hem Cumhurbaşkanı ve hem de Başbakan, darbe karşıtlığının “birlik ve beraberlik” koşullarını gözettiklerini ve kendilerine yönelik eleştirilerle ilgili olarak açtıkları hakaret davalarını geri çektiklerini açıklamışlardır. Ancak bu “geri çekmeler”in başlıca CHP ve MHP liderleri ve yakın arkadaşlarının eleştirilerine ilişkin davaları ilgilendirdiği, ama örneğin HDP yönetici ve vekilleriyle, H. Aygün gibi kişilere karşı açılmış davaları kapsamadığı biliniyor. Sorunun ifade özgürlüğüne saygı ve bu özgürlüğün savunulması olmadığı, ama eski, beğenilmeyen kişilerinin beğenilmeyen düşüncelerine saygı gösterilmemesi tutumunun sürdürüldüğü ortadadır. Sadece kişilerle sınırlı da değildir bu tutum ve beğenmediğinde, “en yüksek” mahkemenin herkesi ama en çok da düzenin “başı” ve başlıca temsilcisi Cumhurbaşkanını bağlaması gereken kararı olan kurumsal düşüncesine saygı göstermemeyi de kapsamaktadır.¹ Erdoğan aynı şeyi, en az iki kez ülkeden ülkeye ilişkilere de yaymış ve Almanya ile ikili ilişkileri içinden çıkılmaz hale getirmek üzere iki müdahalede bulunmuştur. Birincisi, kendisine hakaret ettiği iddiasıyla bir Alman hakkında yargılama istemesiyken, ikincisi 15 Temmuz sonrası Almanya’da düzenlenen “darbe karşıtı” mitinge telekonferans yoluyla katılmasına karşı karar açıklayan Alman yargısına da saygı duymadığını açıklamış olmasıdır.

Erdoğan/AKP yönetimi kişisellik ve her şeye karar vermek ama sorumluluk yüklenmemek (sorumsuzluk) ya da hesap sorulmazlık/vermezlik ilkesini içişlerine karışma boyutuna vardırarak başka ülkelere kadar yayarken, ülke içinde de 15 Temmuz sonrası, ifade ve basın özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar azalmamış, artmıştır. CNN’nin H. Fırat’la yaptığı ve Erdoğan’ın “meydanlara çıkın” çağrısının halka (kuşkusuz en başta para-militer örgütlenmelerle taraftarlarına) ulaştırılmasını sağlayan yayını dolayısıyla bir yandan medya darbe önleyici rolüyle yüceltilirken, bir yandan da, FETÖ bağlantısı ileri sürülüp Zaman’la Taraf’tan başlayarak çok sayıda gazete ve TV kanalı kapatılmakla kalınmadı, haberciler, yazarlar ve program yapımcıları tutuklandı. Basın yayın organlarına yönelik “önlemler” Cemaat bağlantılı olanlarla sınırlı tutulsa, darbe nedeniyle yine de anlaşılır denebilirdi; ancak böyle olmadı. 15 Temmuz öncesinden örneğin İMC ve Özgür Gündem başta olmak üzere Kürt basın yayın organlarına yönelik alınan önlemler gevşetilmediği gibi, darbeden yaklaşık bir ay sonra Özgür Gündem mahkeme kararıyla “geçici olarak” kapatıldı ve gazete bürosunda bulunanlar darp edilerek “içeri” buyur edildi, yazarları evleri basılarak aranır oldu. Zaten cezalarla boğuşmak durumunda bırakılan işçi basınından üç haberci Diyarbakır’da bir patlamayı haberleştirmeye çalışırken “terör” bağlantısı ileri sürülüp gözaltına alındı. Kapatılan gazete ve TV kanalları arasında “kurunun yanında yaş da yanar”la izah edilebilirlik sınırlarını aşan çok sayıda muhalif yayın organı –örneğin Kocaeli’nin muhalif yayınlarının çoğu– bulunuyor. Hürriyet’te çalışırken şimdi Birgün’de yazan B. Mumay’la yine Hürriyet muhabiri Arda Akın’ın 15 Temmuz ertesinde Zaman vb. yayın organlarında çalışan/yazanlarla birlikte gözaltına alınmaları, tepkiler üzerine bırakılmalarının ardından, A. Akın’ın son günlerde bu kez tutuklanması, tutuklamaların darbe girişimiyle somut ilişkilerinin delillendirilip kanıtlanması önemsenmeden, Cemaat bağlantılı olan ya da böyle varsayılan bütün medyada çalışan ve yazan, program yapan… hemen herkesi kapsaması herhalde ifade ve basın özgürlüğü kapsamında varsayılamaz. Tümü, basın özgürlüğünün sınırlarının giderek daraltılmakta olduğunun göstergeleridir.

İfade özgürlüğüne basın özgürlüğü üzerinden konan kısıtlamalar kadar toplantı ve gösteri özgürlüğünün engellenmesi üzerinden konan kısıtlamalar da, 15 Temmuz öncesinde görmezden gelinerek ihmal edilebilir değildi. Hatırlansın; yalnızca kentlerin sokağa çıkma yasakları ve hareket eden bütün canlılarıyla birlikte hedef alındığı, amansız Kürt Savaşı’nın sürdürüldüğü hemen bütün coğrafyayı kapsayan “harekât bölgeleri”nin ilan edildiği ülkenin üç ya da dörtte birinde değil, ama tüm ülkede toplantı ve gösteri özgürlüğünü kullanarak sokağa ve meydanlara çıkmak başlı başına bir meseleydi. Neredeyse tazyikli su ve zehirli gazla dağıtılmaktan kaçınılan gösteriler yapılamamakta, yapılmak üzere izin alınanlar da yüksek risk taşımaktaydı. 2015’in ikinci yarısından itibaren hemen hemen Suriye kadar rahat ettiği Türkiye’de, polisin de uzun süre ses çıkarmayıp hatta kolaylaştırıcı rol üstlendiği IŞİD bağlantılı bombalama ya da canlı bombaların hedefi olmamış HDP ya da başka muhalif kesimler tarafından düzenlenen miting yok gibiydi. 2015’in Adana, Mersin ve Diyarbakır HDP Mitingleriyle, 20 Temmuz Suruç ve 10 Ekim Ankara Barış Mitingi bunlardan ilk akla gelenlerdir. Bombalar ve “güvenlik zaafı” dolayısıyla konulmuş fiili kısıtlamaların yanı sıra çok bilinen İstanbul-Taksim’e konan “meydan yasağı”na bağlanarak izin verilmeyen 1 Mayıs Mitinglerine konan yasaklamalar, toplantı ve gösteri özgürlüğüne konmuş yasal kısıtlamanın şüphesiz tek örneği değildi. Çevre felaketine neden olacak maden protestolarının gerçekleştiği Cerattepe ile ilgili olarak Artvin merkezde düzenlenmek istenen mitinge de izin verilmemişti. Toplantı ve gösteri özgürlüğünü sınırlayıp güdükleştirici yasakçı uygulama, hatta 301 madencinin göz göre göre katledildiği maden faciası dolayısıyla Soma’da düzenlenecek mitinge izin verilmemesine kadar genişletilmişti. Başlangıçta gençlerin hak talepleri ve protestolarını ifade etmek üzere düzenlemek istedikleri gösteri ve toplantılara yönelik olmakla öne çıkan gazlı/tazyikli sulu polis müdahaleleri, giderek, Artvin-Cerattepe’de çevrecileri, sosyal ve iktisadi talepli sendikal hak eylemleriyle işçi ve kamu emekçilerini de hedef alır olmuş, “dikensiz bir gül bahçesi” amaçlanarak, çeşitli katmanlarıyla emekçi halkın toplantı ve gösterileri genel olarak hedef tahtasına konmaya başlanmıştı.

15 Temmuz Darbe Teşebbüsü, iktidar odaklı olsa ve önce darbe püskürtülerek iktidarın korunması, sonra giderek de sağlamlaştırılmasını platform edinse de, toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik yasakçı politika ve uygulamada bir “gedik” açılmasına neden oldu. Erdoğan, darbenin önünün alınıp iktidarının sağlamlaşmasının yolunun, başlıca para-militer örgütlenmeleriyle taraftarlarının ve kuşkusuz onların halk içinde mevzilenmiş olmalarına dayanarak MHP tabanının bir bölümünün de katılımıyla sürükleyecekleri geniş AKP tabanı ve giderek halkın tankları ve silahlarıyla darbecilerin etkinliğinin engelleyicisi olarak sokağa ve meydanlara çağrılmasından geçtiğini bilmekteydi –öyle örgütlenmişti– ve “meydanlara” çağrısını yaptı. CHP tabanının belirli bir bölümüyle partisizlerden de katılımla gerçekleşen meydanlara akış darbenin püskürtülmesinin küçümsenmez bir etkeni oldu ve başlıca kentlerin başlıca meydanları günler boyu kalabalıklarca dolduruldu. Yönü, iktidarın tutulmasını istediği yönle uyumlu olmasıyla belirlenen, Erdoğan’ınkinden farklı olmayan belirli amaçlara sahip, başlıca talebi ve platformu belirli bir –“FETÖ’cü”– darbe karşıtlığı olan, ancak darbe karşıtlığının demokrasi taraftarlığıyla bire bir örtüşmediğini kanıtlamak üzere en coşkulu biçimde ileri sürülen talepleri arasında –kısasa kısasçı, ibret-i müessireci içeriğiyle– geçmişte kalmış “idam” talebi de bulunan özgürlük ve demokrasiyle ilişkisiz çerçevesiyle olsa bile, toplantı ve gösteri özgürlüğü, neredeyse bir sınırlama olmadan kullanılıyor göründü. Meydanların doldurulması “yukarıdan” talep edilmişti, ancak çoğu kentte parasız ulaşım ve yemek dağıtımıyla kolaylaştırılıp cazip kılınsa bile, “hazır kıtalar halinde” taşınmalarına, öğrencilere ve devlet işletmeleri ve yandaş patronlarca işçi ve emekçilere zorunlu kılınmasına gerek kalmadan, “aşağıdan” da hazır arzla sağlanabilmişti. “Demokrasi nöbeti” adı takılan meydanlara çıkmalar, resmi törenler türünden değildi.

Sonra, toplantı ve gösteri “hakkı”nın bu yasaksız kullanılışı, İstanbul ve İzmir’de düzenlenen CHP Mitinglerini de kapsadı. Burada önemli olan, yılların yasaklı meydanı Taksim’in de, “demokrasi nöbetleri”nin ardından CHP’ye de açılması olurken, bununla kalınmadı, İstanbul’un ilçeleriyle İzmir ve Diyarbakır’da HDP de mitingler düzenleyebildi. Burada tersi eğilim, “nöbetler”, CHP ve HDP mitinglerinin tümü darbe karşıtlığı platformunda düzenlenir ve yasaklanmaları koşullara uymayacağı gibi, darbe-demokrasi ilişkisi üzerinden kurulan paralelliklerle Erdoğan/AKP yönetiminin bütün darbe karşıtı “halkçı-demokratik” söylemlerini geçersizleştirecek ciddi bir malzeme oluşturacağı için bundan kaçınılırken, işçilerin sendikal eylemlerine izin verilmemesi, ama yalnızca kapitalistlere eskilerine ilaveten yeni olanaklar sunulmasıyla yetinilmesinde ortaya çıkmıştır. Patron karşısında direnen işçilerin işletmenin kapısı önünde bile beklemelerine olanak tanınmamış, işçilerin hemen tüm sendikal eylemlerine yönelik yasakçı uygulamanın en son örneği olarak greve çıkan Petrol-İş’te örgütlü Gemlik Gübre işçilerinin yürüyüşü OHAL gerekçesiyle engellenmiştir. İktidarca öngörülüp çağrısı çıkarılmamış, platformu ve talepleriyle iktidarın izlemekte olduğu politikalarla uyumlu olmayan toplantı ve gösterilerin “beğenilmezler” kategorisinden sayılıp düzenlenmelerinin özgürlük kapsamında görülmemesinin bir başka önemli örneği, 10 Ekim Ankara Barış Mitingi’ne yönelik katliamın soruşturmasının savsaklanması, –Roboski bombalanması bile “FETÖ”ye yıkılma yoluna gidilirken– kesin olan “istihbarat zaafı” ve saldırının kolaylaştırıcısı içerikli polis “önlemleri” ve sorumlularının soruşturulmak, gözaltına alınmak ve tutuklanmak bir yana iddianame hazırlığının bile kapsamına alınmamasıdır.

Toplantı ve gösteri hakkının kullanımında kısıtlama ve yasakçılıkta ulaşılan son nokta, Gaziantep’teki düğüne yönelik IŞİD bombalamasının protestosu kapsamında AKP’nin başını çektiği “milli birlik ve beraberlik” mitingleri tamamen serbestken, İstanbul’daki protestonun düzenleyicisi olan emek ve demokrasi güçlerine polis tarafından “hükümete karşı slogan atmayın müdahale ederiz” “uyarısı”nda bulunularak, serbest olanla yasak olanın sınırının net olarak çizilmesiydi. Demokrasi lafı edilse bile yasakçılık sürmekteydi!

15 Temmuz sonrasında da ibresi olumlu yönde hiç oynatılmayan Kürt halkı ve Kürt hareketine karşı izlenen yok sayıcı ve dışlayıcı politika ve yaklaşım zaten sürdürülmekteydi ve darbeye karşı birkaç miting düzenlemesi dışında, darbe karşıtı tutumuna rağmen, ilk ortak bildiri bir yana, HDP zaten baştan beri “karşıda” varsayılıyordu. Giderek “FETÖ ile PKK”yı önce benzeştiren ve giderek özdeşleştiren, “ortak amaçları” ve “birbirine geçişleri” üzerine yürütülen propagandaya ağırlık verildi. Ve darbe teşebbüsünün ardından ancak bir ay geçmişken, Erdoğan/AKP yönetimi, Kürt hareketine yönelik olarak ikinci cepheyi açtı. Kaldırılan dokunulmazlıkların ardından soruşturmalara hız verilir, ilk dava 5 yıllık ceza istemiyle Demirtaş’la Önder’e açılır ve Özgür Gündem kapatılırken, HDP’nin elinden toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı da alındı ve valilik Diyarbakır’da her türlü toplantıyla gösteriyi yasakladı. Lafın ötesinde pratikte ve eylemli olarak –sorunlu platformuyla– meydanların doldurulduğu “nöbetler”le de olsa adı anılan “demokrasi”nin fazlasının zarar olduğu anlaşılmış ve frene basılarak yeniden ve bütün haşmetiyle yasakçılığa dönülmüş olmalıydı! 15 Temmuz öncesi bombalama vb. türden fiili kısıtlamalar bir yana yasal olarak yasaklanmamış toplantı ve gösteri özgürlüğü, şimdi Diyarbakır’da “ikinci bir emre kadar” yasal olarak da yasaktır!

Demokratik hak ve özgürlükler ve kısıtlanmaları konusu şüphesiz ki üzerinde durduklarımızdan ibaret değildir. Uzatmaktan kaçınarak belli başlı üçüne daha değinmek, 15 Temmuz öncesi ve sonrasının sürekliliğe sahip tablosunu belirginleştirmek ve Erdoğan/AKP yönetiminin politika ve uygulamaları hakkında bir fikir vermek bakımından yeterli olacaktır.

Birincisi, inanç özgürlüğü ve laisizmdir.

15 Temmuz öncesi –tabii ki karşıtı olan inançsızlık özgürlüğünü de kapsayarak– inanç özgürlüğünün Sünni İslam inancına özgürlük olarak anlaşıldığı ve eğitimin dinden ayrılması kadar dinden ayrılmış devletin inançlar karşısında tarafsızlığı ve birinden diğerine yöneltilebilecek baskı ve dayatmaları geçersizleştirmenin garantörlüğü olarak laikliğin adım başı çiğnendiği bir “kültürel-ideolojik ortam”da yaşayorduk ve bu ortam kendi nesnel dayanaklarını durmaksızın geliştirmekteydi: Çamlıca’ya yapılmakta olan camiye ilaveten Taksim’e bir Selatin camii inşa edileceğinin en yüksek kattan duyurulması, Gezi Parkı yerine 31 Mart’ın “Topçu Kışlası”nın yeniden ve AKM’nin yerine “bizim sanat tarzımızı yansıtacak” medrese türü bir “merkez” yapılacağının yine aynı ağızdan ilanı, geleceğe dair planlardan sayılabilir. Ancak ortaöğrenim okullarının baştan aşağı İmam Hatipleştirilmesi yönünde atılan adımlar; İmam Hatiplerdeki öğrenci sayısı milyonu çoktan geçerken birçok okulun İmam Hatibe dönüştürülmesinin sürdürülmesi ve yüksek puanlarla girilebilen en gelişkin liselerin bile, İmam Hatip’ten gelme müdürler elinde, geleneksel etkinlikleri ve kızların etek giymeleri yasaklanırken, tarikat ve Türgem ve Ensar türü vakıfların –katılımı zorunlu kılınmaya çalışılan– toplantı ve konferanslarına açılması, erkek ve kız okullarının ayrılmasına girişilmesi… eğitim sisteminin dincileştirilmesinin göstçergeleri durumundaydı. Zorunlu kılınan din dersinin yanına (özellikle Anadolu’da ve büyük kentlerin “kenar mahalleleri”nde zorunlu kılınan) “seçmeli” yeni dini dersler eklenmişti. Gençlik “dindar gençlik” olarak yetiştirileceği ilan edilmişken, kürtaj ve sezaryen konulu dayatmalarla bedenleri üzerindeki söz hakları bile ellerinden alınmaya girişilen kadınlara ancak “türban özgürlüğü” reva görülmekte, yoksa bütün cinsel içerikli saldırılara açık oldukları ileri sürülmekte ve tecavüz davaları hemen istisnasız erkeklerin haklı çıkarılmasıyla sonuçlanmakta, Karaman ve Ensar Vakfı örneğindeki küçük çocuklara yönelik tecavüzlerin üstü örtülmekteydi. Laiklikte yeri olmayan din ve devlet işlerinin ayrılmayıp birleştirildiğinin kanıtı olan ve eskiden siyasal İslamcılarca suçlanan Diyanet İşleri, bir kez yönetimi ele geçirildikten sonra en gözde devlet kurumlarından biri haline gelmiş, siyasetin ta göbeğinde olan başkanının katılmadığı devlet işlerinin yürütülüşüne dair neredeyse hiçbir toplantı düzenlenmez olmuştu.

Aynı şekilde, devlet kadroları da dinci kadrolarla doldurulmuş, bunun için “çalınan” sınav sorularının önceden dağıtılması, “yandaşlar”ın düşük notlarla KPSS’lerde yüksek not alanların önüne geçirilmeleri vb. türünden her yol kullanılmıştı.

Şimdi, 15 Temmuz sonrasında, askeri ve sivil bürokrasi, bu şekilde yükseltilmiş kadrolardan temizlenmeye çalışılıyor ve yandaşlar arasından da tayin ve terfilerde “alnı secdeye değme”nin değil ama “liyakat”ın esas alınması zorunluluğu dile getiriliyor. Ancak hâlâ sorunlu görünse de, Erdoğan/AKP yönetiminin ihtiyaç duyduğu Ergenekoncularla ittifak ve CHP’yle “yumuşama” ve “yakınlaşma” dolayısıyla edilen laflar olmaktan ileri gitmedikleri, örneğin Su Bakanı’nın genel müdür atamaları için koyduğu “5 çocuk” şartından anlaşılıyor. Ve N. Kurtulmuş’un sözü edilen nedenle dile getirdiği “liyakat” konusu İslami Cemaatler ve sözcüleri arasında ciddi tepkilere yol açıyor ve FETÖ’nün cemaat olmadığı ve cemaat sayılarak devlet yönetiminin diğer cemaatlere kapatılmasının büyük yanlış olacağı üzerinde duruluyor.

Erdoğan/AKP yönetiminin güçsüzlüğü ve hedef (“FETÖ”) daraltarak yeni yakınlaşmalar ve ittifaklarla güç toplama tutumu izlemesi bir yandayken, ve bu, uygulanmayacak olsa bile “liyakat” türü konuların gündeme getirilişine neden olurken, hem de 15 Temmuz’dan üç gün sonra yinelenen ve fazla düşünülmeden ağızdan kaçırılmış gibi duran “kim ne derse desin Taksim’e cami ve Topçu Kışlası”nda ısrar bir yandadır. Üstelik “liyakat” lafları, sadece “5 çocuklu genel müdürlük” ölçütüyle değil, polis ve özellikle “özel harekât”ın tamamen ideolojik kriterlerle kadrolaştırılıp yapılandırılması, kuvvet komutanlıklarının MSB’ye bağlandığı orduda atamaların bakan tarafından ve şüphesiz siyasi saiklerle yapılmaya başlanması ve darbe girişimi sonrası memur alımının sözlü sınavla yapılacağının karar altına alınmasıyla da havada kalmaktadır.

İkincisi, işkence ve “kötü muamele” de içinde yaşam hakkıdır.

“Polis her yerde polistir” denecek ve en başta devlet ve “güvenlik güçleri” tarafından garanti edilmesi gereken insan bedeninin dokunulmazlığı ve bütünlüğü ve yaşama hakkının “kötü muamele”, işkence ile ortadan kaldırılması, hatta düpedüz katliamlara konu edilmesi savunulmaya çalışılacaktır, çalışılmaktadır. Örneğin “yandaş” medya, ABD’de, önce Güney Carolina ve ardından Minnesota’da polisin siyahları öldürmesini, Paris’te IŞİD saldırılarına OHAL de ilan edilerek sert karşılık verilmesi ve dinci saldırganların öldürülmeleriyle El Khomri iş yasasına karşı mücadeleye zehirli gazla saldırılmasını Türkiye’de işlenen cinayetlerin aklayıcıları olarak kullandı: “Her yerde böyle”! “Gezi’yi ekranlarından indirmeyenler, kendileri de gösterilere saldırıyor”!

Oysa daha Gezi’ye gelinmeden sorgusuz sualsiz öldürmeler sıradanlaştırılmıştı. İzmir’de “dur ihtarına uymadığı için” Baran Tursun, Hopa’da protesto gösterisinde atılan gaz bombaları nedeniyle kalp krizi geçiren emekli öğretmen Metin Lokumcu ve aynı yıl hava bombardımanıyla Roboski’de öldürülen 34 kişi Gezi öncesi yaşam haklarına kastedilenlerdendiler. Gezi’deyse, şüphesiz devletin en üst katından yönlendirilen ve sonradan “FETÖ”den tutuklanan dönemin İstanbul Valisi Mutlu tarafından uygulanan polis şiddetiyle ona yakın kişi öldürüldü, ülke çapında öldürülenlerin sayısı daha da fazlaydı. Eskişehir’de dövülerek öldürülen A. İsmail Korkmaz’ın katli geleceğin habercisiydi; Korkmaz, bazı “sivil”lerin polisle işbirliğiyle öldürülmüştü. Gaz kapsülüyle gözü çıkarılan, kolu bacağı ve diğer organlarından yaralanarak sakat bırakılanların sayısıysa yüzden fazlaydı. Üstelik öldürülenlerle ailelerine hiç acınmıyor, merhamet duyulmuyordu; küçük Berkin Elvan öldürülmekle kalınmamış, TV ekranlarından ailesine hakaret edilmişti.

Çocuklara, hatta 35 günlük bebeklere varıncaya kadar insanların öldürülmesinden hiçbir şekilde kaçınılmaması yalnızca Gezi’de görülmedi, ama “çözüm süreci”nden cayılıp savaşın yeniden başlatıldığı 2015 yazı sonrasının “sıradan olayları”ndan oldu. Varto’dan başlayarak, Cizre, Silopi, Silvan, İdil, Sur, Şırnak, Nusaybin gibi Kürt kentlerinde ilan edilen sokağa çıkma yasaklarıyla sürdürülen “kent savaşları”nda, aralarında hastaneye götürülmelerine izin verilmeyen çocuklarla yaşlıların da bulunduğu binlerce kişi öldürüldü. Bunlara, vücut bütünlükleri gözetilmeyip işkence yapılan, örneğin Şırnak’ta zırhlı aracın arkasına bağlanarak sürüklenen H. Birlik’le, Cizre’de yeterli güvenlik olmadığı gerekçesiyle hastaneye götürülmelerine rıza gösterilmeyip bodrumlarda yakılarak öldürülen çok sayıda kişi eklenmelidir. 15 Temmuz öncesi, yaşam hakkı bakımından durum vahimdir!

15 Temmuz sonrası tablonun değiştiğini kim ileri sürebilir? “Kürt Savaşı” gerekçesiyle insan öldürme sürmektedir. Ancak darbe girişiminin hemen ertesinden başlayarak, şimdi öne çıkan ve devletin resmi ajansı durumundaki AA tarafından fotoğraflarının servis edilmesine bakıldığında neredeyse övünüldüğü anlaşılan, işkence ve “kötü muamele”dir. Gözaltına alınıp tutuklanan, fotoğrafları yayınlanmış bütün darbecilerin perişan halde oldukları ve sadece kaba dayak değil, ama ciddi işkenceden geçirildikleri görülmektedir. Anlı şanlı generaller ağzı yüzü darmadağın edilip morartılmış halde karşımıza çıkmakta, bir yaverinse sargılar içindeki göğsüyle el ve kolları, kaburgalarıyla en azından parmaklarının kırıldığına işaret etmektedir. Ordudan atılmış olsalar bile hiç merhamet gösterilmeyen generallere ve işkence ve “kötü muamele” reva görülürken, en son, iki gün sonra bırakılacak olsalar bile, kapatılan Özgür Gündem Gazetesi’nin gözaltına alınan çalışanlarının tümünün darp edilerek işkenceye tabi tutulmaları herhalde kimseyi şaşırtmamıştır!

Hak kısıtlama ve ihlallerine ilişkin değineceğimiz üçüncü örnek, en temel burjuva hakkına dairdir ve yerli ve yabancı kapitalistlerce yaşam hakkı ihlallerinden bile daha fazla önemsenip, ciddi sonuçları olacağı beklenmelidir: “Kutsal” mülkiyet hakkı!

Darbe öncesinde yine başlıca Cemaat’i hedefleyerek mülkiyet hakkının dokunulmazlığı ihlal edilmeye başlanmıştı ki, bu, yolsuzluk ve sair “haksız kazanç”tan farklı içeriğiyle, –Doğan Grubu’na yöneltilmiş vergi cezaları ya da Koç’u hedef alan ihale iptalleri türünden– sınırlı kaynak transferinin ötesinde, sermaye birikiminin tümüne ve doğrudan kendisine yöneltilmiş bir önlemdi. Dershaneler kapatılmış, Bank Asya’dan başlayarak, İpek-Koza ve ardından Kaynak Holdinge kayyum atanmış, Zaman örneğinde olduğu gibi, kayyumun elinde mülk mülkiyet sahibine karşı kullanılır olmuştu. Şimdi, 15 Temmuz’dan yaklaşık bir ay sonra, sıra, darbe öncesinde kalındığı yerden daha kapsamlı sürdürülmek üzere, “darbecilerin finansal dayanakları”na gelmiş bulunuyor. Ve bu kez kayyum da atanmamakta, ama şirketlerin mülkiyetleri devralınmakta, örneğin TUSKON’a üye hemen bütün işletmeler, son zamanlarda üyelikten ayrılmış bile olsalar, mülkiyetlerine el konulmaktan kurtulamamaktadır. Aralarında milyarlık cirolara sahip şirketler vardır ve tümünün kapitalist etkinlikleri, sınaî, ticari ve finansal bütün yatırım ve faaliyetleri, “yandaş”larca propaganda edildiği gibi, herhalde kayıt dışı ya da hileyle teşvik vb. fonların yutulmasına yönelik olmaktan ibaret değildir ve zaten öyle olsa bile, en azından Panama Belgeleri bir kez daha ve pratik olarak kanıtlamıştır ki, kapitalizmde bu tür etkinliklere yer olmadığı iddia edilemez.

Sorun, ne damping ve vergi kaçakçılığı ne de hileli kazanç, kayıt dışılık sorunudur; kapitalizm tümüne cevaz vermektedir. Ancak henüz kapitalizmin ciddi bir gelişme bile göstermediği koşullarda, hukuk önünde eşitlikle birlikte mülk sahipliğini de kararlaştıran “tek kişi”nin mutlak hâkimiyetinin sona erdiği ve mülkiyet hakkının kutsallığının ilan edildiği Magna Carta’dan (1215) bu yana, bütün burjuva hak bildirgelerinde de onaylandığı üzere, mülkiyet hakkı kutsal ve dokunulmazdır. “Şart”ta da imza altına alındığı gibi, –şüphesiz burjuva nitelikli– “yasalara göre” ve “mahkeme kararıyla” suç unsurlarının müsaderesi, örneğin bir soygunda kullanılan silaha el konulması mülkiyet hakkının kutsallığıyla çelişmemektedir ve son bir yıla gelinceye kadar Türkiye’de de faşist darbe koşullarında bile ancak mahkemelerce suç unsuru sayılan silah, çalıntı para vb. türü “mallar”a el konulmuş, ama idam ve müebbet cezalara çarptırılanların bile bütün mülkiyetine el konulmamıştır. Şimdi yapılan, mülkiyet hakkının kutsallığına “saygı” gösterilmemesidir ki, bu politika, Türkiye’yi mali ve ekonomik bakımdan güvenilmez ülke kategorisine sürükleme riski taşımaktadır. Emirle faizlerin düşürülmesi de eklenirse, siyasetin ekonomiye doğrudan müdahale ettiği ve mülkiyet hakkına saygı gösterilmeyip siyasal nedenlerle kişilerle şirketlerin mal varlıklarına el konulduğu bir ülkede kim yatırım yapar ki?! (Yabancılar sakınımlı davranacaklardır; ancak tabii ki, gözünü rant ve tatlı kâr hırsı bürümüş “yandaşlar” arasından, el konulmuş ya da konulacak “tapon mallar”ı ucuza kapatarak –örneğin el konup satışa çıkarılacağı açıklanan Harp Akademileri’nin İstanbul Maslak’taki bina ve arazisine “şehitlere ev yapma” adına talip olan A. Ağaoğlu, uzay üssü yapalım diyerek “Akıncı Üssü”ne talip olan ASO Başkanı N. Özdebir ve Doğa Okulları’na tek başına sahip olan Ö. Saçaklıoğlu gibi– yatırım yapanlar da çıkmaktadır.)


Demokratik hak ve özgürlükler karşısındaki tutum, kısıtlamalar ve ihlaller bakımından, daha fazla uzatmaya gerek kalmadan, 15 Temmuz öncesiyle sonrasının kategorik olarak birbirinden farklılaşmadığı, tersine olgu ve gelişmelerin tamamen süreklilik gösterdiği söylenmelidir. Gerçekler bunu göstermektedir. Ancak –en başta halkın kesinlikle destek vermeyip karşı tutum almasıyla– püskürtülen darbe girişiminin ardından iktidarını sürdürmeyi başaran Erdoğan/AKP yönetimince ileri sürülen, darbe karşıtlığının demokrasiyle ve demokrasi savunuculuğuyla eşitlenmesidir. Demokrasiyi savunmak ve demokrat olmak darbe karşıtlığına indirgenmekte, darbeye karşı çıkmaktan ibaret sayılmaktadır.

Bu iddia; yalnızca hükümetin önayak olmasıyla darbeye karşı “yukarıdan” düzenlenen, ancak “aşağıda” da karşılığının olduğu tartışmasız olan “demokrasi nöbetleri” adı takılmış gösterilerin öne çıkan “idam” vb. talepleriyle değil, ama darbe öncesiyle sonrasına ilişkin buraya kadar yaptığımız karşılaştırmalı “döküm”le de yalanlanmaktadır.

Henüz başarıya ulaşılmadan demokratik hak ve özgürlükleri askıya almak üzere sıkıyönetim ilan edilerek, “Kâinat İmamı”nın sözünü üstün kılmak için girişilen darbeye karşıtlığın, evet, demokratik içerikli olduğu tartışmasızdır. 15 Temmuz darbesi, doğrudur, demokratik hak ve özgürlükler bakımından daha da geriye götüreceği kesin olan Türkiye’nin –halkın aşağıdan eylemiyle kazanılmadığı gibi– kısıtlamalarla “kuşa döndürülerek” iyice güdükleştirilmiş demokrasisine belki tümüyle son verecekti. Bu engellendi.

Ancak –platformu, “nasıl” ve “hangi araçlarla” vb. soruları ve yanıtları bir yana– darbeye karşı konulması ve engellenmesi demokratik içerikli olmakla birlikte, darbecilerin sıkıyönetimi yerine içeriği ondan farklı olmayan OHAL ilanıyla başlanıp, püskürtülmüş girişimlerinin ardından “darbecilerin temizlenmesi” adı takılarak darbe öncesinde izlenmekte olan “tek adam egemenliği” inşası doğrultusunda alınan önlemler ve devletin yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak aynı yönde atılan adımların demokrasi iddiasıyla bağdaşmazlığı kesindir.


Öncelikle sorulması gereken soru 15 Temmuz darbe teşebbüsünü olanaklı kılanın ne olduğudur. Darbe koşullarının oluşmasında izlenegelen iç ve dış politikaların önemini yadsımak mümkün değildir; ancak koşullarının oluşmasının yetmeyeceği ve darbe yapma yeteneğinde bir gücün de var olması gerektiği tartışmasızdır. Bu tür güçler; genel olarak mali oligarşinin egemenliği elinde topladığı kapitalizmde ve özel olarak da askeri ve politik güçlerin ve aralarındaki ilişkilerin –iktisadi temel yine belirleyici olsa bile– görece daha fazla önem kazandığı ve etkili olduğu kapitalizmin dışa bağımlı ve bürokratik bir nitelik ve belirli gerilikler taşıyarak geliştiği Türkiye gibi ülkelerde hiç bulunmaz değildir. Yıllar önce Ergenekon döneminde ileri sürülmüş “askeri vesayete son verildi”, “artık darbe koşulları kalmadı” türü iddiaların safsata olduğu, hiç değilse, Mısır’daki Sisi Darbesiyle ve Türkiye’deki 15 Temmuz Girişimince kanıtlanmıştır. Son darbenin halk tarafından desteklenmemesi, hatta engellenmesine ve “demokrasi nöbetleri”ne bakarak, bundan sonrası için de “artık olmaz” denemeyeceği bilinmeli, mevcut sistemin darbe üretici niteliği görülmelidir.

Ancak bu genelin ötesinde, 15 Temmuz’un ortaya koyduğu özel gerçek, generallerin yüzde 50-60’ı, hatta tuğgenerallerin daha yüksek bir yüzdesi, 81 il emniyet müdüründen 74’ü… vali, hâkim ve savcıyla, istihbarat şubelerinin… yüzde bilmem kaçının Cemaatçi olmalarına karşın “alnı secdeye değiyor” gerekçesi ve “bizdendir” düşüncesiyle devlet kademelerine doldurularak Erdoğan/AKP yönetimince göreve getirildikleri ve “FETÖ”cü darbenin Erdoğan/AKP yönetiminin kanatları altında örgütlenmiş olduğudur. Erdoğan-Gülen Cemaati arasındaki hatta ittifaktan öte olan iç içelik ilişkisini yeniden kanıtlamaya çalışmanın gereksizliğiyse ortadadır, Erdoğan’ın Ergenekon savcılığını üstlendiğine dair beyanıyla “Allah ve millet bizi affetsin” sözünü anmak yetecektir.

Kendi kanatları altında hazırlanıp örgütlenmesi bir yana, iç ve dış koşullarıyla ülkeyi darbenin eşiğine getirense, şüphesiz ki, ülke içi ve dışında izlenen politikalar, en başta da Erdoğan/AKP yönetiminin içeride ve dışarıda bir savaş ve halka karşı saldırı hükümeti olarak davranması oldu. İçeride sömürünün yoğunlaştırılması ve yolsuzluk ve rant ekonomisine hız verilmesi bir yandan, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanarak çiğnenmesi, “hukukun üstünlüğü” yerine askerlerin ağırlıklı olduğu dönem yakınılan “üstünlerin hukuku”nun geçirilmesi ve hak eşitliği tanınmayarak, çözüm süreci yerine bu kez eski hunharlığı aratırcasına Kürt Savaşı’na yeniden başvurulması yönetimin temel karakteristikleriydi. Dışarıda ise, tekellerin yeni ve tatlı sömürü alanları arayışına da yanıt olarak, yeni Osmanlıcı yayılmacılığın dizginlerinden boşanması, Irak’a da taşarak, özellikle Suriye’de silahlı terör grupları beslenip desteklenerek, içişlerine müdahaleci yayılmacı bir savaş politikası izlenmekteydi.

İçeride ve dışarıda savaş politikası izlenerek silahın bunca öne çıkarılmasının devlet yönetiminin silahla ele geçirilmesini kolaylaştırıp teşvik etmesi anlaşılmaz sayılmamalıdır. Ancak darbeye ve altında yatan ya da bir askeri darbeyi ihtiyaç haline getiren “kâinat imamı” iddialı “tek adam”ın egemenliğine kadar daraltılabilecek otoriter diktatörlük biçimlerinin zorlanmasına asıl götüren, “parlamenter sistem(in) bekleme odasına alındı”ğı ileri sürülerek ve anayasanın bu fiili duruma uydurulması istenerek başkanlık sistemi doğrultusunda küçümsenmez adımlar atılmış olmasıydı: Ha “başkan” ha “kâinat imamı” –önemli olan tek adam (-tek parti) diktatörlüğüydü! Ya da dönülüp Osmanlı’ya, “köklerimiz”e bakılırsa, Sultanlıktı!


Dış politikanın, diplomatik “üst akıl” vurgusunun giderek açıkça Batı ve ABD’nin eleştirildiği, hatta suçlandığı bir noktaya ilerletilmesinde, şüphesiz 15 Temmuz girişiminin ABD ve özellikle CIA tarafından yönlendirildiği ya da desteklendiği inancı yatmaktadır. Rusya ile ilişkilerin 15 Temmuz öncesinde başlayan normalleştirilmesi de bütün bir dış politikanın tıkanmışlığı kadar Batı ve ABD ile sorunlar yaşanıyor olmasının da ürünüydü ve darbe sonrası Rusya’ya övgü (“yandaş” medya ve resmi ağızlarda: “ilk o kınadı” ve Gaziantep canlı bombasında da “ilk o lanetleyip geçmiş olsun dedi”) ve Suriye’de işbirliğine de uzanarak yakınlaşmaya geçildi. Ancak gerek Batı ve özellikle ABD, gerekse de Rusya ve komşulardan başlayarak hemen tüm ülkelerle ciddi sorunlar yaşanmasına varılarak dış politikada oluşan tıkanma ve gerekse özel olarak Esad’ın devrilmesi ve bir Kürt devletleşmesine izin verilmemesi amaçlarıyla Suriye’de İslamcı terör çetelerinin desteklenmesinin giderek büyük emperyalist devletlerle kopuşmaya olmasa bile, sürtüşmelere götürmesi, darbe koşullarının başında gelecek olan ülkenin yalnızlaşmasına yol açmıştı. Sürdürülmesi giderek olanaksızlaşan, çünkü bir yandan uçağının düşürülmesiyle Rusya ile hemen bütün ilişkilerin kesilmesine ve düşmanlaşmaya varan dış politika, Amerikalılarla da ittifak ilişkilerinde problemler baş göstermesine, örneğin Amerikalıların Suriye’de Türkiye’ye rağmen PYD ile ittifak halinde Mümbiç Harekâtını düzenlemelerine, mülteci sorunu nedeniyle de başta Almanya olmak üzere Avrupalılarla karşı karşıya gelinmesine götürmüştü.

Suriye’ye yönelik olarak “Kardeşim Esad”tan “Zalim Esed”e dönüşen dış politika başından itibaren yanlıştı ve yanlış üstüne yanlış yapıldı. Önce Amerikan politikalarıyla aradaki makas açıldı. Rusya’nın Suriye’ye müdahalesinin ardından ise hiç dikiş tutmadı ve ardından Suriye hava sahasının ve sınır boyu top atışları dışında topraklarının Türkiye’nin etkinliğine kapandığı Rus uçağının düşürülmesine gelindi.

Tıkanmanın kaynağında ise, Yeni Osmanlıcı amaç ve yönelimlerle “Osmanlı bakiyesi topraklar”da girişilen yayılmacılık ve bu çerçevede silaha başvurma ve silahlı terör çetelerinin desteklenmesi dahil, en başta Suriye’nin içişlerine karışılması vardı. “Bakiye topraklar”ın “bizim hakkımız” olduğu düşünülüyor ve kısa sürede Esad devrilerek Emevi Camii’nde namazlı kutlama yapılması öngörülüyordu. İşlerin Kürt kantonlarının kurulması ve giderek birleşmeleri aşamasına ilerleyerek gelişmesi ve en son PYD’nin Arap müttefikleriyle birlikte Rojava’nın Rimelan kentinde Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nu ilan etmesinin tüm bölge gericilikleri, ama özellikle AKP Türkiye’si nezdinde neden olduğu tepkiler, Erdoğan/AKP yönetimini (ve Türkiye’nin bütün egemenlerini) bu açıdan da Suriye’ye müdahaleye zorlamaktaydı. Ancak bölgedeki müdahil büyük güçlerden ne Amerika ve ne de Rusya’nın yaklaşımı bu yöndeydi. Tersine; Rusya ile ABD “Esad’lı geçiş”i de içeren Cenevre görüşmeleri yoluyla bir siyasal çözümde anlaşmışlarken ve bu anlaşmaya Avrupalılar ya da başkaları karşı çıkmazken, hatta Katar ve S. Arabistan bile gönülsüz de olsa “olur” vermişken, bir tek Türkiye “olmaz” pozisyonundaydı ve “3-5 adam gönderip birkaç füze attırarak savaş çıkarırız” yaklaşımında ısrarlı görünmekteydi. PYD ve Suriye Kürtleri söz konusu olduğunda da, Türkiye bir tarafta ABD ve Rusya bir tarafta kalmaktaydılar.

Hasılı, Suriye’ye ilişkin yönü başta olmak üzere dış politika tamamen tıkanıp sürdürülemez olmuş, üstelik dönüp iç politika üzerinde karşı etkilerini derinden hissettirmeye başlamıştı. İlk olarak, Suriye’de kendi kanton yönetimlerine de kavuşarak Kürt sorununun uluslararasılaşmasının etkileri, bu platformda sağladığı yeni ilişkiler ve yarattığı yeni dengelerle ülke içinde de görülmeye başlanmış ve artık Türkiye’nin bu sorunu kendi başına çözemeyeceği belli olmuş, çözüme büyük güçlerin müdahaleleri kaçınılmazlaşmıştı. “Hendek savaşları” bu koşullarda yaşandı. İkinci olarak, AKP dış politikanın bilinçli olarak iç politika haline getirilmesiyle, Kürt muhalefetine karşı olduğu kadar genel olarak emek ve demokrasi güçlerine karşı da, başta IŞİD terörü olmak üzere çeşitli biçimleriyle İslamcı terörü kullanmaya yönelmiş; önü açılan HDP mitinglerine yönelik bombalı saldırıların ardından Suruç ve Ankara katliamlarıyla halkın sindirilmesi ve mücadelesinin bastırılması hedefine ulaşılmaya çalışılmıştı. IŞİD’ın sadece TIR’larla doğrudan ya da “muhalifler”e gönderilen silah ve cephaneyle dolaylı olarak teçhizatlandırılmakla kalınmadığı, ama “yukarıdan” AKP yönetimince “bizimkiler”, “onlar da Müslüman” değerlendirilmesiyle kollandığı (bunun bilinçli olarak izlenen gerginlik politikasıyla AKP tabanı olarak saflaşmaya zorlanan mütedeyyin kitlenin hiç değilse belirli bir bölümünde de yüzde 7-11 gibi bir karşılığı olduğu anketlerle sabittir), tartışmasızdır. İstanbul’da basın açıklaması bile yapan IŞİD’ın Türkiye’deki örgütlenmesinin üzerine gidilmediği, rahatça yayın çıkarıp dağıttığı, Suruç ve Ankara Katliamları öncesi ihbarların duymazdan gelindiği, örneğin önceden Emniyet’te aranma kaydı olan ve kendisini Suruç’ta patlatan Abdurrahman Alagöz’le, onunla birlikte adı çıkan ve kendisini Ankara’da patlatan ağabeyi Y. Emre Alagöz’ün, planlarıyla canlı bomba yetiştiricisi Yunus Durmaz’ın uzun süre peşine bile düşülmediği bilinmektedir. CHP ve HDP’li vekillerin verdikleri 5 adet “IŞİD hakkında araştırma” önergesinin beşi de TBMM’de AKP oylarıyla reddedilmiştir. Tıpkı Gülen Cemaati gibi, AKP’nin IŞİD’la da içli dışlı ilişkileri sır değildir. Ancak, üçüncü olarak, madalyonun ters yüzünde, IŞİD başta olmak üzere İslamcı terörün dışarıdan içeriye, Suriye’den Türkiye’ye taşınması vardı ve öyle oldu. Bir yandan Kilis’e yönelik 21 ölüme yol açan havan ve roket atışları, bir yandan Gaziantep’le Kilis başta olmak üzere Hatay’dan Urfa’ya kadar olan bölgenin neredeyse IŞİD harekât alanına dönüşmesi, öte yandansa, Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin en merkezi yerleriyle, en son Antep sokaklarında patlatılan IŞİD canlı bombalarıyla Suriye, artık gerçek anlamda Türkiye’ye ithal olmuştu.

Değiştirilmesi zorunlu hale gelmiş, ülke içini de olumsuz etkiler olmuş, uçağının düşürüldüğü Rusya ile bile boğaz boğaza gelmenin göze alındığı, tecride götürmüş dış politikanın artık sürdürülme olanağı kalmamış, bu tıkanmasıyla darbeciler açısından bulunmaz Hint kumaşı olmuştu.

Darbeden sonra faturanın üstü yarı örtülü yarı açık olarak Batı ve özellikle ABD’ye kesilmesiyle, ilişkilerin önceden onarılmaya başlandığı Rusya’yla yakınlaşma gündeme alındı. Erdoğan Rusya’ya gitti ve Putin’in “özür dilenmesi”ne ek olarak istediği “Suriye politikalarının da değiştirilmesi” yolunda ilerlenmeye başlandı. İran’la da görüşüldü ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt devletleşmesi karşısında Suriye’nin de katılmasıyla üçlü bir “birlik”/“blok” olarak davranılması kararına varıldı. ABD PYD ile birlikte davranıyordu ve Türkiye’nin bütün ağırlığını koymasına karşın bu tutumunu değiştirmemişti, çünkü Suriye’de işbirliği edeceği başka bir güç bulunmuyordu. Oysa, Kürt karşıtlığı, gerek Türkiye gerekse de İran ve Suriye’nin ortak karakteristikleriydi. Moskova’da büro açmış olan PYD ve Kürt karşıtlığı Rusya’nın çıkarlarına uygun düşmüyordu, ama idare edilecekti!

Ya Amerika ve Batı’yla ilişkiler? Özellikle Avrupa’da eksen değişikliği tartışmaları ucundan başlamıştı, Putin’le Erdoğan, iki otoriter olarak birbirlerine yakıştırılıyor ve yakınlaşmalarına şaşılmıyordu.

Ancak laf düzeyindeki bütün Amerikan karşıtı atıp tutmaya karşın Batı’nın yerine Rusya’nın geçirilmesi öyle kolay iş değildir ve ekonomisi, ticareti, mali, askeri, eğitsel tüm ilişkileri tarihsel olarak Batı ekseninde şekillenmiş, sermayesi dahil egemenlere özgü neredeyse bütün varlığı Batı’dan “ithal”, ordusu NATO ordusu olan Türkiye’nin “saf değiştirmesi” olanaksız gibidir ve zaten en ileri giden Amerikan karşıtı lafazanlar bile Batı’dan kopmadan Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasının sözünü etmektedir. Örnek olsun diye F. Bila’ya başvurursak, 23 Ağustos’ta şöyle yazmıştır: “Türkiye, ulusal güvenliği açısından ABD ile bir mesafe alamadığını gördü. ABD, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturan PKK-PYD-YPG’nin sınır boyunca Suriye’nin kuzeyine yerleşmesini destekleyen bir politika izliyor… ABD bu konuda Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla çatışma halinde. Ankara bu gerçekten hareketle ABD eksenli pozisyon yerine Rusya-İran eksenli pozisyona yaklaşmaya başladı. Bu, Türkiye’nin Batı sisteminden koptuğu veya kopacağı anlamına gelmiyor. Ancak ABD’ye ulusal çıkarları gerektirdiği zaman politika değiştirebileceğini gösteriyor.” Yani, bir “eksen” yerine diğerinin geçirilmesi sözleri etse bile, Bila’ya göre, Türkiye ne “Batı sistemi”nden kopuyor ne de buna niyeti var! Belirli konularda konjonktürel değişiklikler mümkün, ancak bu da, bütün milliyetçi böbürlenmelere karşın, bir emperyalist eksenli pozisyondan diğer bir emperyalistin eksenindeki pozisyona geçiş olabiliyor, ama katiyen kendi “ulusal çıkarları” doğrultusunda bağımsız bir yön tutulamıyor ve alınan tüm pozisyonlar Batı emperyalist sistemi içinde oynamalardan ibaret kalabiliyor!

Peki “Avrasyacılık” ya da “ekseni” Rusya yönünde değiştirme söz konusu değil dense bile, pratikte atılan adımların, bu yönde ya da bu yöne eğilimli olduğu söylenebilir mi?

Erdoğan’ın mutlaka onay vermiş olması gereken Başbakan’ın “dostlarımızı çoğaltacağız” ve N. Kurtulmuş’un “başımıza ne geldiyse Suriye yüzünden… Doğru bir Suriye politikası geliştiremedik” açıklamalarından sonra Suriye politikasında tabii ki bir değişiklik gözlenmektedir; ama bu, blok değiştirmenin adımı olarak, ABD’den uzaklaşma ve Rusya’ya yanaşma yönünde midir? Değildir!

Suriye ile (Cezayir’de) el altından görüşmeyi de içeren politika değişikliği, son olarak yine Başbakan’ın ağzından şöyle ifade edilmiştir: “Önümüzdeki 6 ay daha aktif olacağız”, “Suriye’nin geleceğinde PKK, DAEŞ ve Esed olmamalı. İstesek de istemesek de aktörlerden biri Esed’dir. Ancak Suriye’nin geleceğinde yer alamaz.” Değişiklik vardır; ancak bu yalnızca Esad’ın “geçiş dönemi”nde “aktörlerden biri” olduğunun kabullenilmesi ölçüsündedir. Çaresizlik görülmüş ve Esad’ın “istesek de istemesek de” bu “geçiş dönemi”nin “aktörlerinden biri” olacağı teslim edilmiştir; ancak devrilmesinden şimdilik vazgeçilse ve Emevi Camii’ndeki namaz ertelense bile, eski “Esadsız Suriye” tezi, “geçiş”e dair geri adımla “Suriye’nin geleceğinde Esad yer alamaz” tezine dönüştürülmüş ya da başlıca aynı kalmıştır. Geçiş döneminde tabii ki Esad’ın Kürt karşıtı hamleleri hoşa gidecek ve teşvik edilecektir, (örneğin Rusların araya girmesiyle ateşkesle sonuçlansa da, Heseke’de rejimin karadan ve havadan YPG’ye saldırısı eller ovuşturularak izlenip alkışlanmıştır), ama bu, Esad’ın Suriye’nin kalıcı “egemeni” olarak benimsenip Kürt sorununda bile olsa onunla bir ittifak ilişkisine evrilmesi anlamına gelmemektedir.

Bunun neresi Suriye politikası dolayımıyla eksen değişikliğidir? Rusya (İran ile birlikte) Esad rejiminin arkasındaki başlıca güçtür, ancak “geçiş dönemi aktörlüğü” bir yana Esad ve rejimi, bırakalım dost olunmasını, varlığıyla bile onaylanmamaktadır. Dolayısıyla Rusya-İran eksenine kayma söz konusu değildir.

Peki, bağımsız bir “ulusal” yayılmacı çizgi izlenmesine mi geçilmiştir? O da değildir. Belki Rus uçağının düşürülmesine kadar izlenen çizginin, bağımsız olmasa bile, emperyalistler arası dengelerden daha çok yararlanılarak izlenmeye çalışılan, Osmanlıcı, Batı’dan alınacak “komisyon”un artırılmasına yönelik bir çizgi olduğu düşünülebilirdi. Şimdiyse, Rusya’yla “karşı karşıya” gelindiği süreçte tamamen NATO ve ABD’ye sığınılması dönemi atlatılıp Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesinin ardından, yine aynı Osmanlıcı emperyalistler arasında dengeye oynanma çizgisi sürdürülmeye çalışılsa da, tüm Amerikan karşıtı vaveylaya karşın eskisinden bile geri düşülmüş, eski açı farklılıklarından rücu edilerek Amerikan çizgisine daha çok yakınlaşılmıştır. Eskiden Amerika’ya rağmen ve onun gerekli gördüğünden fazlasıyla –hatta bir dönem IŞİD’i de kapsayarak– İslamcı terör örgütleriyle birlikte yürünüyor, Esad geçici bir “aktör” bile kabul edilmiyordu. Şimdi bir adım geri atılarak, Amerika ve Rusya’nın anlaşma halinde oldukları IŞİD’i karşıya alan ve Cenevre Görüşmeleri aracılığıyla “siyasi çözüm”e ulaşılmasını hedefleyen “geçiş süreci”ne “evet” deme noktasına gelinmiştir. Esad’ı genel olarak destekleyen Rusya’dan uzak, ama ancak “Esad’lı geçiş süreci”ni onaylayan ABD’ye yakın bir pozisyon.

Amerika ile tek farklılık konusu olarak, ABD PYD’yi desteklerken, Türkiye’nin hâlâ kendi desteği olmasa üç kuruşluk gücü kalmamış ÖSO’ya (ve Nusra ve benzeri güçlere) destek olması kalmıştır ki, bu da yine “değişti”-“değiyor” laflarına karşın AKP Türkiye’sinin, darbe öncesiyle birlikte ele alındığında, dış politikasının değişmeyen yönelimi durumundadır: Kürde ve PKK ile PYD’ye düşmanlık! Hem buradan türeyen hem de Esad’ın sadece “geçiş dönemi”yle sınırlı tanınmasının birlikte ortaya koyduğu odur ki, Suriye’nin içişlerine müdahale ve bu ülkeye yönelik yayılmacılıktan hâlâ vazgeçilmiş değildir. Dolayısıyla küçük rötuşlarla dış politikanın tıkanmışlığının aşılması olanaksızdır ve bu alan Erdoğan/AKP yönetiminin hem açmazının yüklerini taşıyacağı hem de kendisini silaha sarılmak zorunda bırakacağı alan olma özelliğini korumaktadır. Şimdiden ABD’nin hoşlanmadığı belli olan Carablus’a yönelik –görünüşte ÖSO’nun destekleneceği– harekâta girişilmiş bulunulmaktadır.


İçeride ise durum daha vahimdi ve vahimdir.

Demokratik hak ve özgürlüklere yönelik olarak 15 Temmuz öncesi durmadan artırılan kısıtlamalarla yasakçılığa değinilmişti.

Soma ve Ermenek Katliamları sonrası “kaldırılma” sözü verilen taşeronun genelleştirilmesi de içinde, esnek çalışma tüm biçimleriyle yaygınlaştırılmış, en son kamu emekçilerine yönelik olarak performansa göre ücretlendirmeye geçilmişti. Bankalarla en büyük 500 şirketin kârları artıyor, ancak kötüleşen çalışma koşullarına karşın emeğin yaşam koşulları iyileşmiyor, tersine giderek eskisine göre daha olumsuz hale geliyordu. Erdoğan sık sık faizlerin ve özellikle konut kredilerinin düşürülmesini istiyordu; oysa orta büyüklüktekiler dahil kapitalistler dışında işçi ve emekçiler ev sahibi olma imkânına bir türlü kavuşamıyorlardı.

Ekonomi inşaat sektörünün sürükleyiciliğinde ve başlıca rant ve “sıcak para” ekonomisi olarak sürdürülmeye çalışılıyordu, ancak bölgedeki savaşla birlikte içeride ve dışarıda savaş koşullarında yaşama durumundaki Türkiye ihracatında önemli bir yer tutan Arap pazarından olurken ülkeye sıcak para girişi zayıflıyor, turist gelmez oluyor ve darbeye gelirken giderek ekonomik kriz belirtileri artıyordu. En son uçağı düşürülen Rusya ile bozulan ilişkiler ve Rus yaptırımları ekonomiyi iyice olumsuz etkilemiş, müteahhitler Rus pazarından sürülürken meyve sebze yetiştiriciliğiyle turizm tepetaklak olmuştu.

Darbe sonrası, özellikle “FETÖ’cülük” suçlamasıyla önemli sayıda menkul ve gayrimenkul mülkiyete el konmasının da etkisiyle ülkeye para girişi bir yana çıkışında artış yaşandı. Emirle faiz indirimleriyle başta konut üretimiyle inşaat sektörü olmak üzere ekonomi canlandırılmaya çalışılıyor. İlk 500 şirket içindeki en irilerin kârlılığı yine artmış görünüyor, ancak bunun ekonominin bütünü hakkında fikir vermesi güç, ancak kârların emeğin sırtından sağlandığı tartışmasız. İşçi ve emekçilerin alım güçlerinin göstergesi olması bakımından, bugünkü durum, Metalcilerin eylemlerinin ana sorunu olan ek zam talepleri karşılanmadığı ve sorunun işçilerin işten atılmalarıyla çözülmeye çalışıldığı darbe öncesi durumdan hiç farklı değil. Üstelik şimdi işçi eylemlerine OHAL gerekçe gösterilerek hemen hiç aman verilmiyor. Şimdi üstüne, bir de, açığa alınarak ya da gözaltıyla işten atılan yüz bine yakın kişinin yerine alınacakların –KHK ile– sözleşmeli, yani düşük ücretli olacakları kararına varıldı. Bunlar, darbe sonrasında emeğin çalışma, yaşam ve mücadele koşullarının öncesine göre ağırlaşması anlamına geliyor.

Uzatmadan siyasal koşullara gelinirse…

Darbe öncesinde bizzat Erdoğan tarafından, “Cumhurbaşkanı’nın millet tarafından seçildiği”, dolayısıyla “parlamenter sistem bekleme odasına alınarak” “fiilen başkanlık sistemine geçildiği”, yapılması gereken şeyin “anayasanın bu fiili duruma uydurulması olduğu” ileri sürülüyordu. Amaçlanan; her şeyin “reis”in iki dudağı arasında olacağı “tek adam-tek parti diktatörlüğü”ydü!

Bu yönde adımlar atılmaktaydı.

İlk olarak yasama giderek daha çok yürütmeye bağlanmaktaydı. Vekiller zaten “yukarıdan”, AKP’ninkiler Erdoğan tarafından belirleniyorken, TBMM iç tüzüğü değiştirilerek vekillerin ve muhalif partilerin söz hakları sınırlandıkça sınırlanıyor, yasalar “paketler” halinde çıkarılarak yasamanın giderek işlevsizleştirilmesi yoluna gidiliyor, son olarak dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla vekiller ve TBMM tam denetim altına alınmaya çalışılıyordu.

Yargının yürütmeye bağlanmasındaysa, 17-25 Aralık’ın “polis-yargı darbesi” olduğu tezi işlenerek daha ileri gidilmişti. 12 Eylül 2010 Referandumuyla zaten –bakan ve müsteşarı aracılığıyla– Adalet Bakanlığı üzerinden yürütmeye bağlanan yargıç ve savcı üst kurulu durumundaki HSYK üyelerinin atanmaları da yürütmenin kontrolüne alınıyor, aynı şeyin bu yönüyle zaten büyük ölçüde yürütmeye bağlı olan Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri bakımından da geçerli kılınması kararlaştırılıyordu. Yargıç ve savcı atama ve tayinleri bakımından Cumhuriyet tarihinin en büyük furyasıyla her dört kişiden biri değiştirilmiş, iki yüksek mahkemeninse daire sayılarıyla oynanmış ve başkanları dışındaki üyeleri yeniden “seçilmiş” ya da atanmışlardı. Başkanların yenilenmelerine gerek yoktu, onlar zaten –çay toplayarak vb.– Erdoğan’ın siyasi kampanyalarına katılmaktaydılar. Erdoğan, MİT TIR’ları haberi dolayısıyla “bedelini ödeyecekler” dediğinde bu sözü emir telakki eden savcılarca tutuklanması istenip yargıçlarca tutuklanan gazeteciler Dündar-Gül’ün bireysel başvurularını kabul edip tutuklulukların kaldırılmasının önünü açan “AYM kararına saygı duymadığını ve uymayacağını” açıklamıştı. Özelleştirme vb. konularda rant yağmasının önüne engeller çıkaran Danıştay kararlarınaysa zaten uyulmuyordu ve yargı kararlarına bu uymayış yasaya bile geçirilmişti. Hukukun üstünlüğü iddia edilir gibi değildi artık, üstünlerin hukukuna geçiş yönünde önemli adımlar atılmıştı.

Yürütmeyse “seçilmiş Cumhurbaşkanı” elinde toplanmakta, anayasaya göre tarafsız olması gereken sorumsuz cumhurbaşkanı hem taraf hem de sorumsuzluğuna karşın birinci elden yetki sahibi kılınmaktaydı. Erdoğan, AKP yönetici ve vekillerini görünüşe bile dikkat etmeden, doğrudan müdahale ederek belirlerken, “kurucusu olduğum Partim” diyerek ve muhalefeti isim verip eleştirerek, AKP lideri gibi siyaset yapmayı sürdürmüştü. Sonuçlarını beğenmediği 7 Haziran seçimlerini yenilemek için elinden geleni yapmış, Davutoğlu’ndan sonra Anayasa emri olmasına rağmen hükümeti kurma görevini ana muhalefet lideri olarak Kılıçdaroğlu’na vermemişti. Hükümet başkanı ya da doğrusu başkanmışçasına, hükümeti ilgilendiren bütün kararlar Erdoğan tarafından açıklandığı gibi, iç ve dış politika aynı şekilde onun tarafından yönetilmekte, her konuda açıklamaları o yapmakta, bütün uluslararası toplantılara o katılmaktaydı.

7 Haziran Seçimleri “tek parti-tek adam” diktatörlüğüne geçiş yönündeki özlemler ve gidişata “soğuk duş” etkisi yaptı. “Pişirilmekte olan aşa su katılmış” oldu. HDP’nin barajı aşarak AKP’nin tek parti hükümeti kurmasını engelleyecek miktarda oy alması bütün hesapları bozdu. Yerine başka hükümet kurulacak gibi değildi; ancak AKP de tek parti iktidarını devam ettiremiyor, dolayısıyla hükümet etmesi için başka bir partinin desteğine muhtaç hale geliyor, buysa, en azından koalisyon ortaklığı yapılacak partiye belirli tavizler verilmesini zorunlu kılarak, tek parti-tek adam diktatörlüğü yönündeki gidişin sürdürülemez olması ve başkanlık rüyasının son bulması demek oluyordu.

Erdoğan, önce Gezi ve ardından 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturması ve en son 15 Temmuz’da olduğu gibi kritik momentlerde aldığı uzlaşmaz “delikanlı” tutumlarından birini daha alarak seçim sonuçlarını tanımadı ve Kürt Savaşı’nın yeniden başlatılmasıyla birlikte seçimlerin yenilenmesinin düğmesine bastı.

Uzun süredir Kürt sorununun “barışçıl” “çözümü” yönünde ilerleniyor; Kürt halkının hiçbir talebi kabul edilmemesine karşın, sorun zamana yayılarak, bir yandan yatışması sağlanmaya, bir yandan da başkanlığa geçiş için gerekli adımların atılması bakımından zaman kazanılmaya çalışılıyordu.

Tam Kürt hareketi de en küçük taleplerinin karşılanmaması nedeniyle sabırsızlanmaya ve yeniden savaşın sözünü etmeye başlamıştı ki, savaş bütün hışmıyla tekrar başlatıldı. Ülke içi ve dışında (başlıca kuzey Irak’taki) PKK mevzilerine yönelik yoğun hava harekâtları düzenlenirken, karadan da operasyonlara hız verildi. Kürt hareketinin uzun süredir talep olarak dillendirdiği “demokratik özerklik” ve “özyönetim” yönünde harekete geçmesi ve Kobane protestoları sırasında denenmiş “hendek”ler kazılarak savunmaya dayalı yine Kobane’de uygulanmış “kent savaşı” taktiğine geçmesi AKP’nin işine geldi. Su, ekmek ve hastane için bile sokağa çıkmanın yasaklandığı, hareket halindeki her şeyin hedef kabul edilip ateş altına alındığı kuşatmalarla Kürt kentleri savaş bölgesi sayıldı ve tank ve top, zaman zaman da helikopterlerle amansızca bombalandı ve “çatışma yaşanan” hemen tümünde taş üstünde taş bırakılmadı.

Resmi güvenlik güçleriyle kara ve hava operasyonları ve kentlere yönelik tank savaşları sürerken gayriresmî güçler durumunda yedeklenen IŞİD ve Hizbullah’ın İslamcı terörüyle, örnekse HDP mitinglerine ve barış gösterilerine yönelik canlı bombalar ve Kobanê Protestoları sırasında Kürt kentlerinde görülen satırlı, silahlı saldırılarla Kürt ulusal mücadelesinin üzerine yüründü. Ülke içinde de gerek resmi devlet güçlerinin gerekse de İslamcı terörün silah şakırtılarından geçilmez oldu. Bir önceki dönemin barışçı araçlarının yerini sonradan 15 Temmuz darbeciliğinden tutuklanacak A. Hududi’nin “kahraman” olarak yüceltildiği savaş araçlarının, silahların aldığı, ilişkilerin ve güçlerin silahla belirlendiği koşullara ilerlendi. Darbeciler en ileri ölçüde Kürdistan’ın savaş koşulları içinde örgütlülüklerini sağlamlaştırıp güçlerini sınadılar.

Sadece darbeciler değil, eskinin hemen yalnızca “yukarıdan” ve orduya dayanarak kurulan –askeri ve yarı-askeri nitelikli– faşist diktatörlüklerinden farklı olarak, “aşağıdan” kitlesel dayanaklarıyla kurulmasına girişilen faşist –tek adam-tek parti– diktatörlüğünün inşasının bir yönü olarak oluşturulmakta olan para-militer örgütler de, en çok Kürt Savaşı koşullarında örgütlenip, silahlandırıldılar ve güçlerini denemek üzere provalar yaptılar. Şüphesiz yalnızca yasama ve yargının yürütmeye bağlanmasıyla yetinilmeyen ama kitlesel dayanaklarına sahip olması yönünde ciddi adımlar atılan tek adam-tek parti diktatörlüğünün kuruluşunda, Kürt Savaşı’nda en hunharca saldırılarda bulunan ve Cizre’den başlayarak, duvarlara “kurdun dişine kan değdi”, “Türksen öğün, değilsen itaat et”, “biz geldik, kızlar nerede”, “Ensarullah” yazılamaları yaparak ileri ölçüde ideolojik saikle örgütlendirilmiş olduğunu ortaya koyan polis birliklerinin yanında, kimi Türkçe bilmeyen ama Arapça konuşan kişileri de kapsayarak yarı-askeri örgütlenmelere de önemli roller biçilmişti.

Polis bütün kitlesel eylemlerde, 1 Mayıslarda Taksim’de, kamu emekçilerinin eylemlerinde Ankara Kızılay ve Sıhhiye’de, barış gösterilerinde, HDP miting ve basın açıklamalarında durmadan prova yapmaktaydı. Nusracı, IŞİD’çi… militan ve sempatizanların da katılımıyla tarikat ve cemaatlerden, Osmanlı Ocakları’ndan, Alperen’lerden, bir bölümü Ülkü Ocakları’ndan derlenen, para-militer (yarı-askeri) faşist örgütler de en çok Kürtlerle çatışma ve savaş içinde provadan geçirildi ve örgütlülükleriyle güçleri sınandı. Gezi’de AKP henüz bu tür bir para-militer örgütlenmeye sahip değildi; ortaya çıka çıka eli palalı bir kişiyle Eskişehir’de A. İ. Korkmaz’ı katleden polis himayesindeki “sivil” kişiler çıkabilmişti. Gereklilikleri fark edildi, örgütlenmeleri için kollar sıvandı ve 6-7 Ekim Kobanê Protestoları, hemen her ilçe hatta mahallede birkaç yüz, bazı yerlerde de daha fazla sayıda kimi silahlı kimi silahsız kişinin seferber edildiği, silahlı saldırılar da düzenleyen bu örgütlülükler için ciddi bir prova niteliği taşıdı. Sonra Cizre ve Sur… (Ve bu para-militer örgütleri, 15 Temmuz akşamında da gördük. Çağrı üzerine, hatta bir kısmı önceden, ilk sokağa çıkanlardı. Tabii ki, halkın darbe karşıtlığı katiyen küçümsenmemelidir; ancak halkın darbe karşıtlığını da kullanarak ve öncelikle tarikatlar ve cemaatlerden, ardından tabanının AKP ile ilişkileri en ileri kesiminden destek alarak, bu örgütlü güçler, geniş AKP tabanı ve giderek taraflı-tarafsız halkın da belirli kesimlerini harekete geçirebildiler ya da harekete geçen kitlenin önünde yürüdüler.)

Eksikleri tamamlanmaktaydı; tek adam-tek parti diktatörlüğüne geçildi, geçilecekti. Atılan bunca adımın üzerine 15 Temmuz’la “Kâinat İmamı”nın “tek adam”lığı geçirilmek istendi. Olmadı. Püskürtüldü.

“Allah’ın lütfu” dendi ve fırsat bu fırsattır denip elden gelen ardına konmadı.

Vakit geçirilmeden OHAL ilan edildi ve ülke KHK’lerle yönetilmek üzere, darbecilerin uçaklarla bombalayarak hedef aldıkları, buna rağmen vekillerinin mevzilerini terk etmeden çalıştırmaya yöneldikleri Meclis’in elinden alınarak yürütmeye devredildi. Darbe öncesinde parlamentarizmin “bekleme odasına alındığı” ilan edilerek yürütmeye bağlanması ya da en azından yürütme karşısında zayıflatılması için çok uğraşılan yasamanın arzulanan işlevsizleşmesi bir çırpıda sağlandı. Bunda muhalefetin muhalefet oluşunun tartışılırlığının payı az olmadı; “milli birlik ve kardeşlik” adına ve “devletin bekası”nı gözeterek, “muhalefet”, Erdoğan/AKP yönetiminin peşine takılmakta sakınca görmedi. MHP neredeyse emilmişti, CHP ise küçük eleştirilerle Yenikapı’da “Cumhurbaşkanlığının himayesine düzenlenen” mitingde olduğu gibi, böyle ilan edilmesine itiraz da etmeden, “himaye”ye girdi.

Yargıçlardan 2745’i 15 Temmuz’un hemen ardından açığa alınmıştı, en son meslekten de çıkarıldılar. Doğru ya da yanlış, darbeye karışmışlardı. Ne mahkeme ne Meclis kararı vardı, KHK ile iş halledildi. AYM ve Yargıtay’dan hâkimler tutuklandılar, Yargıtay kendi üyelerinin görevden alınmasını “istim arkadan gelsin” özdeyişine uygun olarak, sonradan “onayladı”! Yargıçların FETÖ’cü oldukları iddiasıyla sürülmeleri, görevden alınmaları ya da meslekten atılmaları keyfe keder gerçekleşti; kararları, Saray’dan yönetilen hükümet ya da onun da küçük bir bölümü almaktaydı.

Sadece yargı değil, darbe girişimi fırsat bilinerek, askeri ve sivil bürokrasi tarumar edildi; özellikle askeri bürokrasinin ve tabii ki devletin de yeniden yapılandırılmasına girişildi. Bu da, OHAL uyarınca KHK’lerle ve Meclis’in yerine yürütme geçirilerek gerçekleştirildi. Ayrıntılara girmekten kaçınarak: Ordunun hiyerarşi zinciri kırıldı, kuvvet komutanlıkları MSB’ye bağlandı, Genelkurmay Başkanlığının Cumhurbaşkanlığına bağlanması öngörülüyor. YAŞ’ın yapısı değiştirildi. Askeri Yargıtay lağvedildi, GATA Sağlık Bakanlığına bağlandı. Askeri okullar kapatıldı. En temel kurumuyla devlet yeniden yapılandırılırken TBMM tamamen sürecin dışında tutuldu.

Hükümetse görünürdeki özerkliğini de kaybetmiş durumda ve sürekli Cumhurbaşkanının başkanlığında Saray’da toplanıyor. Hem Meclis’in, hem yargının, hem de yürütmenin tek kişiye bağlanması ve ülkenin tek elden yönetilmesi için neredeyse atılacak adım kalmadı.

Geriye kalan ya da sorun olan, birinci olarak, henüz “tek adam”ın ve kurucusu olduğu “tek parti”nin zayıflığıdır. Daha AKP içindeki “FETÖ’cüler”in temizlenmesine sıra gelmemiştir, ucundan, Arınç’ın akrabası, K. Topbaş’ın damadı ve Gül’ün çevresinin tutuklanmasıyla başlamış olsa da, henüz nerede başlayıp nerede biteceği meçhul olduğu için beklenmekte, ancak bu nedenle “tek adam-tek parti” diktatörlüğü bakımından güvenilir olmayan bir durum oluşmaktadır. İkinci olarak, darbeciler, ordu içinde büyük yüzdelik oranlarla ayıklanmıştır, ayıklanmaktadır; ancak hâlâ “Cumhurbaşkanı ve hükümet MİT ve Genelkurmay tarafından neden saatlerce haberdar edilmedi” ve “neden başlıca generaller, darbenin başarısız kaldığı belli oluncaya kadar, kimi düğünde, kimi rehinde olduğu için, kimi bir başka gerekçeyle sessiz ve tavırsız kaldı” türünden yanıtlanmayan sorular varlığını sürdürmekte ve bu, yine kime güvenileceğinin belli olmamasına, güvenilirlik sorununa yol açmaktadır. Devlet yeniden yapılandırılmaktadır, ancak, bu, kime güveneceği belirsiz Erdoğan ve yakın çevresi tarafından “dereyi geçinceye kadar at değiştirilmez” gerekçesiyle bugünkü türden bir yapılandırma olmaktadır. Son olarak, gerginlik politikasından, herkesin darbeye karşı çıkmış olması zemininde “birlik ve kardeşlik” taktiğine geçilmiştir ve şimdilik sadece Kürt hareketi “birlik, beraberlik”ten dışlanmaktadır. Ancak bu, bir yandan “birlik”in gerçek bir birlik olmayışını getirirken, diğer yandan da –hele Erdoğan/AKP yönetiminin yukarıda sayılan iki zayıflığı koşullarında– olduğu kadarıyla “birlik ve beraberlik”in Binali Yıldırım’ın deyişiyle “gözümüz gibi korunması”na götürmekte ve bu durum da, zayıflıkların yanında, tekçi dayatmaların frenlenmesine neden olmaktadır.

Ancak her halükârda ve zayıflıkları bir yana Erdoğan/AKP şimdi, 15 Temmuz öncesiyle karşılaştırıldığında tek adam-tek parti diktatörlüğünün inşası bakımından daha büyük olanaklara ve elverişli koşullara sahiptir ve bunları çoktan değerlendirmeye girişmiştir.

Gidişatı belirleyecek olan, Erdoğan/AKP yönetiminin zayıflıklarıyla bu olanakları ne ölçüde kullanabileceği, ama asıl olarak da, nesnel çıkarları böyle bir gidişatla uyuşmayan işçi ve emekçilerin bu çıkarlarının ne ölçüde farkına varacağı ve ne denli güçlü bir mücadele içine gireceğidir.

Dipnot

1. Erdoğan’ın, Anayasa Mahkemesi’nin olumlu sonuçlandırarak tahliyelerinin yolunu açtığı C. Dündar’la E. Gül’ün bireysel başvuruları hakkındaki beğenmediği kararına saygı göstermediğini ve üstelik uymayacağını açıkladığı hatırlanacaktır

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑