İhsan Çaralan
2015 yılı beş ay arayla iki genel milletvekili seçimine sahne oldu.
Halktan 400 milletvekili isteyerek seçim kampanyasını başlatan Erdoğan’ın AKP’si, 7 Haziran’da yapılan birinci seçimde dokuz puan kaybederek, bırakalım 400 vekil çıkarmayı tek başına iktidar olacak vekil sayısını bile yakalayamadı. Ama AKP, 7 Haziran Seçimi’nin sonuçlarını tanımadı. Ve 1 Kasım’da ikinci bir seçimi (erken seçimi) dayattı.
7 Haziran Seçimi’ne gelen süreçte AKP, Kürt sorununun barışçıl çözümü girişimlerini “buzdolabına” koyarak, özgürlüklerin geliştirilmesi ve demokrasi talebini umursamayan, ama bütün sorunların çözümünü “yeni bir AKP Anayasası” ve “Başkanlık Sistemi” vaadine indirgemiş, çeşitli halk kesimlerinin ekonomik taleplerini de çok umursamamıştı.
1 Kasım Seçimi’ne ise AKP; 1-) Eğer AKP’ye oy verilmezse çatışmaların yeniden başlayacağı, “beyaz torosların yeniden sokaklara ineceği” tehdidiyle halkın sırtına silah dayayarak, 2-) AKP olmazsa ekonomik istikrarsızlık olacağı tehdidi ve halkın çeşitli kesimlerine rüşvet mahiyetinde vaatlerle gitti.
Böylece AKP, 1 Kasım Seçimi’nde 7 Hazirana göre oylarını 9 puan artırmayı başardı.
AKP, bu oy artışını; “çatışma” ve “Kürt sorununu ezerek çözme”yi vaat ederek milliyetçi çevreler ile “ekonomik istikrasızlık” tehdidinden paniğe kapılan –7 Haziran’da HDP ve MHP’ye oy veren– orta sınıflar ve iktidardan olma korkusuyla yeniden işe sarılan rehavete kapılmış ya da küsmüşlerle daha önceki seçimlere katılmayacak kadar politikanın dışında olan ama AKP’nin rüşvet dağıtımından pay almak için harekete geçen kesimlerden aldığı oyla sağladı.
1 Kasım Seçimi’nin 2015’in sonunda olması, 2016 için hükümetin nasıl bir Türkiye’yi hedeflediğinin görülmesini kolaylaştırdı.
Nitekim, Başbakan Davutoğlu 10 Aralık’ta yaptığı basın toplantısında Erdoğan-Davutoğlu Hükümeti’nin, AKP’nin Seçim Bildirgesi’ne döktüğü vaatleri bir “Eylem Planı” olarak da ilan etti. Dolayısıyla “Erdoğan-Davutoğlu yönetimi” olarak biçimlenen AKP Hükümeti’nin 2016’da nasıl bir Türkiye vaat ettiğini de, onun “Eylem Planı” ve elbette ki, bu eylem planına pek yansıtılmayan dış politikadaki 13 yıllık uygulamalarının gelip dayandığı, bu yanıyla da bu dış politikanın iç politikada yol açacağı muhtemel gelişmeler üstünden değerlendireceğiz.
KAŞIKLA VERİLİP KEPÇEYLE ALINACAK VAATLER
Davutoğlu tarafından sunulan Eylem Planı, iki başlıca bölümden oluşuyor. Bunlardan birincisi, kamuoyunda en azından Hükümetin icraatının ilk yılı içinde tartışılacağı anlaşılan AKP’nin seçim bildirgesinden aktarılan ekonomik vaatlerdir. İkincisi ise, yine AKP Seçim Bildirgesi’ne süslenerek, halka fatura olacak yanları gözlerden saklanmış, gerçekte birer karşı reform karakterinde olan “reformlar”dır.
AKP Hükümeti’nin ekonomik vaatlerinin yılbaşından başlayarak 2016 yılı içinde gerçekleştirilecekleri de ilan edildi. Kuşkusuz ki, bu vaatlerin hemen hepsi, bunlar bu halk kesimlerine neden veriliyor denebilecek vaatler değil. Hiç olmazsa, çok sıkıntı içindeki emekçiler için küçük de olsa parasal destekler önemlidir. Dahası, bu vaatlerin, özellikle geniş emekçi kesimleri ilgilendiren vaatlerin yerine getirilmesinin takibi, bu vaatlerin emekçilerin taleplerinin bir parçası olarak alınıp yerine getirilmesi mücadelesi, ayrıca mücadelenin önünü açacak bir dayanak olarak da önemlidir.
Çünkü sermaye hükümetleri, bu tür vaatleri yerine getirirken “arkadan dolanma”nın uzmanlarıdır ve hemen her sermaye hükümeti bu tür vaatlerle halkı yedeklemeyi amaçlar. Ve bu vaatleri hepten unutturur, unutturamazsa bunları yerine getirir görünürken, aslında sermayenin isteklerini yerine getirir, halka verdiğinin kat be katını geri alacak düzenlemeler yapar. Enflasyonun ücret ve maaş artışlarının üstünde seyretmesini sağlayan önlemler, vergi, harç, pirim, faiz vb. adı altıdaki kesintilerin artırılması, başlıca tüketim mallarına zamlar, sermaye kesimine hibe, ucuz kredi adı altında kamusal fon ve hazineden destek gibi yollarla “kaşıkla verilen kepçeyle geri alınır”.
Hükümetin, bu yazının “çerçevesi içinde” sunduğumuz 2016’yı kapsayan Eylem Planı’nın parasal vaatlerle ilgili bölümü asgari ücretin bin 300 TL olmasından emeklilere 100 TL seyyanen zamma, “çeyiz parası”ndan öğrenci kredilerine geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bu vaatlerin yerine getirilmesinin karşılığı ise 22 milyar TL dolayında olduğu yine Başbakan tarafından açıklanmıştır.
Ve Başbakan bu meblağın bütçeye önemli bir yük getirmeyeceğini söylemiştir. Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ise; Eylem Planı ile ilgili “üç çıpa”larının olduğunu açıklamıştır. Bakana göre; bunlardan birincisi “Bütçe disiplinine devam” edilmesidir; değer ikisi ise, “AB ile ilişkilerin canlandırılması” ve “Yapısal reformlara devam edilmesi”dir.
‘BÜTÇE DİSİPLİNİ’ KİMİ DİSİPLİNE EDECEK!
Parasal vaatler dikkate alındığında, “Bütçe disiplini”nin “çıpa” olarak benimsenmesi birinci dereceden önemlidir.
Çünkü sermaye temsilcilerinin dilinde “bütçe disiplini” demek, hükümetler halkın taleplerine yönelik bir takım harcamalar yapacaksa, bunların “kaynağının bulunması” demektir. Yani hükümet halka yeni bir vaatte bulunuyorsa, bu vaatleri “Bütçedeki dengeleri bozmayacak” biçimde gerçekleştirmelidir!
Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Şimşek, “Bütçe disiplini”ni “çıpa” ilan ederek, sermayeye, “Bu vaatleri size ayrılan bütçe kaynaklarından karşılamayacağız. Merak etmeyin, bunu bir biçimde yine emekçilerden, halktan alacağız” demek istemiştir. Çünkü bütçenin iki kaynağı vardır. Birincisi, halktan, ikincisi ise, sermaye sahiplerinden, yani faiz, rant ve kârla geçinen sınıftan toplanan kısmı. Eğer hükümet yeni bir harcama için sermayeden yeni vergiler almayacaksa, bu, onun söz konusu harcamalar için parayı halkın cebinden alacağı anlamına gelir.
Dahası, Hükümet, söz konusu 22 milyar TL dışında, asgari ücretten dolayı özel sektöre gelen 8 milyar TL olarak hesaplanan “yükü” de sırtlayacak görünmektedir. Bu da, Hükümet için “kaynak sorunu”nu büyütecektir. Ki, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda Hükümet ve Türk-İş bürokratlarının patronların “yükünü” almak için uğraştıklarını da ibretle seyrediyoruz.
Kısacası, parasal vaatlerle ilgili, eğer emekçiler ve işçi sınıfı sadece vaadin kendisini düşünür, “Benim elime şu kadar para geçsin de gerisi beni ilgilendirmez” düzeyiyle geri bilinç çizgisinde kalırlarsa, kaşıkla verilenin kepçeyle geri alınması kaçınılmazdır.
Bu durumu tek değiştirecek olan, emekçilere verilecek 22+8 milyar TL için işçilerin, emekçilerin; 1-) Vaatlerin takipçisi olması, 2-) Vaatlerin yerine getirilmesinin kaynağının sorgulanması ve “kaynağın” emekçilerin cebinden değil, sermayeden alınacak ek vergilerle sağlanması için mücadele etmeleridir.
REFORM DEĞİL KARŞI-REFORM EYLEM PLANI
Hükümetin 2016 Eylem Planı’nın diğer ayağını da “Siyasetin finansmanının şeffaflaştırılması”dan “Meslek Yüksek okullar ve Çıraklık eğitiminin yeniden yapılandırılması”na,”Adalete erişimin kolaylaştırılması”ndan “Kıdem tazminatının yeniden düzenlenmesi”ne bir dizi reform denilen, ama içerikleri bakımından karşı reform olan vaatler oluşturmaktadır.
Ama örneğin, bu düzenlemeler içinde seçimlerde gürültülü bir biçimde ilan edilmiş olan “Kamuda taşeronu kaldıracağız” vaadinin şimdiden unutulmuş olduğunu görüyoruz.
Tersine Hükümet, 657 Sayılı Devlet Personel Yasası’ndaki iş güvencesini kaldırarak, böylece taşeronla “güvenceli” çalışma arasındaki en önemli farkı taşeronlaşma lehine bozmak için harekete geçmeye hazırlanmaktadır.
Meslek yüksekokulları, çıraklık eğitimini yeniden düzenlenmesi gibi konularda yapılacağı söylenenlerin ise, AKP Hükümetinin geçmiş uygulamalarına bakıldığında, tamamen sermaye lehine genç emeğinin sömürülmesi konusunda yeni adımlar içeren düzenlemeler olduğunu söylemek için sayısız dayanak vardır. Bu yüzden de, AKP’nin “yapısal reformlar” dediği, her “reform”un, ister adalet ya da siyasetle, ister doğrudan çalışma yaşamıyla ilgili olsun, sermayenin ihtiyaçlarına göre yapılacak yeniden düzenlemeler olacağı tartışılmazdır. Zaten bunun böyle olduğunu, ilgili bakanlar, Başbakan ve Cumhurbaşkanı sermaye temsilcileri önünde açıkça ve sıkça yinelemektedirler.
Bu türden, “karşı reform” konusu olan alanlar, belki “güvenceli çalışma-taşeron çalışması” ve “kıdem tazminatı düzenlemesi” dışında, halkın dikkati dahilinde olmayan alanlardır. Geleneksel ve alışkanlık olan, bütün bu düzenlemelerin Hükümeti ve bir avuç siyasi eliti ilgilendirdiğidir. Bu yüzden AKP Hükümetinin eli “reformlar” alanında nispeten daha rahat görünse de, “iş güvenceli çalışma talebi”, “taşeron çalışmasına karşı mücadele” ve “kıdem tazminatı” konularının, işçi sınıfı ve emekçilerle Hükümet ve sermaye güçleri arasında önemli çatışmalara sahne olacağına dair sayısız alamet vardır. Bu mücadelenin giderek yoğunlaşacağı, 2015’te de pek çok işaretiyle ortaya çıkmıştır.
Bu yüzden 2016’yı şimdiden;
Herkese iş güvenceli çalışma hakkı,
Kamuda ve özel sektörde taşeron çalışmasının yasaklanması,
Kıdem tazminatına dokundurmama mücadelesinin yılı olacağını söylemek için pek çok dayanak da vardır.
2016’nın emek mücadelesinin böyle taçlanacağı bir yıl olması için elbette işçi sınıfı ve onun hala mücadele potansiyeli taşıyan sendikaları, sınıftan yana sendikacıları başta olmak üzere emek cephesinin ciddi bir mücadele hattına girmesi gerekir. Aksi halde AKP, “Eylem Planı” diye sunduğu bu planını uygulamaya koyarak, sermayeye hizmet amacına uygun olarak “reform üstüne reform yapmak”tan geri durmaz.
Çünkü bugüne kadar yaptıkları bu konuda yapacaklarının garantisidir!
AKP İÇ POLİTİKADA NE VAAT ETTİ?
AKP, 7 Haziran Seçimi öncesinde “İç Güvenlik Paketi”ni çıkararak, aslında bundan sonraki çizgisinin özgürlükleri sınırlamak, basın özgürlüğünden toplu gösteri hakkına, “makul şüphe” gerekçesiyle tüm temel özgürlükleri kısıtlamayı amaçladığını ilan etmişti.
7 Haziran’da bunların şoven milliyetçi en gerici güçleri toplamak için yetmediğini görmüş olmalı ki, 1 Kasım Seçimi’ne giderken, “Eğer bana oy vermezseniz canlı bombalar, üç yıl sonra başlayan çatışmalar yaygınlaşır”, “Sokaklara beyaz toroslar iner” diye tehditlerde bulunmuştu.
1 Kasım Seçimi’nde halk bu tehditleri sırtına dayanmış bir silah olarak algıladı ve AKP’ye yüzde 49.5 oy verdi.
Ama AKP “Bana oy vermezseniz şunlar olur” dediği her şey seçimden sonra, misliyle olmaya da devam etti. “Halk özerklik ilan ediyor”, “teröristler halka rağmen hendek kazıyor, asayişi bozuyor”, “devletin egemenliğini tanımıyor” propagandası eşliğinde bölge kentlerinde haftalarla ölçülmeye başlanan sokağa çıkma yasakları, koca koca ilçelerin etrafının tanklarla kuşatılıp şehirlerin topa tutulması, çocuk, kadın, yaşlı demeden artan sivil ölümleri, asker ve gerilla cenazelerinin “rutin törenler”e dönüşmesi, “beyaz Toroslar”ın yaptığından bile daha yoğun biçiminde halkı terörize eden “güvenlik” uygulamaları, milyonlarca yoksul emekçinin bölgeden göçe zorlanması, yıkılan evlerin, sokakların, caddelerin, park, okul ve camilerin direnen halka fatura edilmesi, kara propaganda artık sıradan vakalar oldu. Basın özgürlüğü ayaklar altına alındı, gerçek haber yapan gazeteciler “casusluk”la suçlanarak cezaevine konmaya başlandı. “Cumhurbaşkanına hakaret suçu” denen bir suçlamayla yüzlerce gazeteci ve sıradan vatandaş mahkemelere çıkarıldı, daha da çıkarılacak görülüyor.
2016’ya girerken yaşananlar, AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nasıl bir Türkiye hayal ettiğini, yine yılın sonunda Davutoğlu’nun Mecliste gurubu bulunan partilere başvurarak “yeni bir Anayasa” için görüşme yapacağını ilan etmesi, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “yeni Anayasa” bahanesiyle aslında “Başkanlık Sistemi”ni içeren bir AKP Anayasası çıkarmak için girişimlerini 2016’da yoğunlaştıracağını göstermektedir. Bunun anlamı ise, politik ortamın mümkün olduğu kadar gerilimli tutulması ve Başkanlık sistemine geçilmezse ülkenin kaosa sürükleneceği tehdidini kullanacağını söylemek için AKP ve politika tarzını biraz bilmek bile yeter. Nitekim, son günlerde giderek artan biçimde muhalefete ve hükümetin politikalarına ciddi eleştiriler getirenler “vatan haini”, “terörist işbirlikçisi”, “casus” gibi ağır nitelemelerle suçlanmakta, muhalefete, yalancı, riyakar, alçak, namussuz, demek artık vakayı adiyeden sayılmaktadır. Ki, Kürt sorununu askerle çözme çizgisiyle “AKP Anayasası” girişimlerinin yaratacağı siyasi gerilim dikkate alındığında, Türkiye’nin 2016 yılının çatışmaların yanı sıra Hükümetin baskılarını artıracağı, siyaseti kriminalize ederek, emniyetin, savcıların, yandaş yargıçların müdahalesine açacağını söylemek bir abartı olmaz.
Başbakan ve Cumhurbaşkanının söylemine bakılarak, Kürt sorununu askerle çözme stratejisine dönüldüğü, bölgede cihadist guruplarla aynı söylemin paylaşıldığı ve giderek daha çok ideolojik bir yaklaşım sergilendiği dikkate alındığında, Erdoğan-Davutoğlu yönetiminin siyasi gerilimi yüksek tutan bir iç politika çizgisinde ısrar edeceği görülmektedir. Burada, AKP’nin “Müslüman Gençlik”, “Osmanlı Ocakları” gibi, 2015’te etkinlik kazandırdığı girişimlerle üniversitelerde öğrencileri ve akademisyenleri sindirme amaçlı yeni bir hamle yaparken, sokağı terörize etmek için girişimlerini de artıracağını söylemek yanlış olmaz.
PAKET PAKET EYLEM PLANI VE KARŞI REFORM
Başbakan Davutoğlu’nun açıkladığı 2016 eylem planı vaatlerinden başlıcaları şöyle:
• Gençlere 50 bin TL’lik nakdi destek verilecek.
• Gençlere 100 bin TL’lik faizsiz kredi başlatılıyor.
• Lisans öğrencileri için 350 TL’lik burs 400 TL’ye çıkartılıyor.
• Çeyiz Hesabı uygulaması başlıyor.
• Esnafa 30 bin TL’lik faizsiz kredi uygulaması başlıyor.
• Asgari ücret 1300 lira oluyor. Bu düzenleme gerçekleştirilirken işverenlerin rekabet gücünü zaafa uğratmayacak bir biçimde yapılacak.
• Muhtar ücretleri 1300 lira olacak.
• Tüm işçi emeklilerine 1200 TL verilecek.
• Polis ve uzman erbaşların 2 bin 200 TL olan ek göstergeleri 3 bine çıkacak.
• Şubat ayında 30 bin öğretmenin atamasını yapılacak.
• Doğum nedeniyle ücretsiz izinde geçen sürenin kıdemde değerlendirilmesi için çalışmalar yapılacak.
• Yoksul ailelere belirli ölçüde İnternet erişimi sağlanacak.
• Mevsimlik tarım işçisi kadınlar ve ev eksenli çalışan kadınların sosyal güvenlikleri için çalışma yapılıyor.
• İlk kez iş bulan her gencin bir yıl boyunca ücretini devlet ödeyecek.
• Darbe dönemlerinden kalan mevzuat gözden geçirilerek antidemokratik hükümler kaldırılacak. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasal düzenlemeler hayata geçirilecek. Geleneksel irfan merkezleri ve cemevlerine hukuki statü tanınacak.
• Roman vatandaşların sorunlarının çözümüne yönelik daha önce atılmış adımlar değerlendirilerek, yeni çalışmalar yapılacak.
• Siyasetin finansmanında şeffaflık artırılacak.
• Kıdem tazminatında ilgili taraflarla görüşülerek düzenleme yapılacak.
• İş mahkemelerinin yapısı ve işleyişi gözden geçirilecek.
• Vatandaşın adalete erişiminin hızlanması için gerekli adımlar atılacak.
• Temyiz mahkemelerinin, alt derece mahkemeler üzerindeki hukukilik yetkilerinin denetimi sınırlandırılacak.
• Bilirkişilik müessesesini yeniden ele alarak müstakil bir bilirkişilik kanun tasarısı hazırlanacak.
• Özel mesleki ortaöğretim kurumları teşvik edilecek.
• Yeni gelir vergisi kanunu çıkarılacak.
• Gümrük, enerji izin ve ruhsat işlemleri kolaylaştırılacak.
• Yeni seçim kanunu ve siyasi partiler kanunu çıkarılacak ve devlet sırrı kanunu getirilecek.
• Meslek yüksekokulları yeniden yapılandırılacak.
• Çıraklık eğitiminin altyapısı güçlendirilecek.
YENİ OSMANLICI DIŞ POLİTİKA 2016’DA NEREYE ÇARPAR?
2015 yılına Erdoğan-Davutoğlu yönetimi, Suriye ile ilişkileri iyice kötüleşmiş olarak, Irak’la ise Nuri El Maliki dönemine göre daha düzelmiş olarak girdi. İran ve Rusya ile ilişkileri ise hayli iyiydi. Hele de Rusya ile. Erdoğan, Moskova’da “Bizi de Şanghay 6’sına alın da şu AB’den kurtarın” diyecek kadar Putin’le “kanka”ydı! Dahası 2015’e gelirken, Rusya ve Türkiye arasında vizeler bile karşılıklı olarak kaldırılmıştı.
2015 yılının sonuna geldiğimizde, Türkiye, Irak’ın içişlerine müdahale eden, toprak bütünlüğüne göz dikmiş, Irak topraklarına (Başika kampı) “işgal kuvveti” göndermiş bir ülke konumuna geldi. Dahası BMGK’dan Arap Birliği’ne, ABD’den Rusya ve İran’a kadar uluslararası örgütler ve komşu ülkeler Türkiye’yi Irak topraklarında zorla asker bulunduran ülke olarak suçladılar. Irak’la ilişkiler de hızla “Suriyelileşme” yolunda girdi!
Rusya ile ilişkiler ise, 1962’deki “Füze krizi”nde bile bu kadar kötüleşmemişti. Türkiye’yi, savaş uçağını düşürmüş açıkça “düşman ülke” olarak gören Rusya, Türkiye’den ithal ettiği pek çok ürünü almaktan vazgeçerken, Rusya vatandaşlarına da “Turist olarak bile Türkiye’ye gitmeyin” çağrısı yaptı. Öyle ki Rusya, öğrenci değişimi, üniversitelerle karşılıklı ilişkileri, spor karşılaşmalarını bu gerilime kurban edecek kadar ileri gitti. 2015’in ortalarında batı ile sorularını “Nükleer Anlaşma” ile “normalleşme” yoluna sokan İran, Türkiye ile bölge liderliği konusunda önemli bir avantaj kazanırken, Türkiye’nin bölge politikasındaki zaaflardan da yararlanarak, Türkiye’yi, Rusya, İran, Irak, Suriye Bloğunu da kullanarak, daha da köşeye itti.
Suriye ve Irak’ta, Rusya’yı da arkasına alarak çok önemli bir güce sahip olan İran bölgedeki (İran’dan Yemen’e kadar uzanan coğrafyada) Şiiler üstündeki etkisini de olağanüstü artırdı. Bütün bu gelişmeler aynı zamanda Türkiye’nin yeni Osmanlıcı politikasının kuşatılması olarak cereyan etti.
Çöken yeni Osmanlıcılığı ABD stratejisine bağlanarak kurtarabileceklerini uman Erdoğan-Davutoğlu yönetimi, ABD’nin ve NATO’nun kollarına atıldı; Türkiye’yi batı emperyalizminin Rusya’yla hesaplaşmasının, muhtemel bir savaşın “ön cephesi”, “ileri karakolu” yapılmasına razı oldu.
Türkiye’nin batı emperyalizminin ön cephesi olma rolünü kabul etmesi, IŞİD’e karşı ABD ile birlikte savaşmasını da zorunlu kıldı. Ama Türkiye’nin IŞİD’e karşı kimi sınır önlemleri alma ve bazı hava operasyonlarına katılma ötesinde de ciddi bir girişimi olmadı. Tersine Türkiye, Suriye’de Esad rejiminin yanında yer alan ve aktif ve etkili askeri operasyonlar yapan Rusya ile diplomaside olduğu kadar “sahada” da karşı karşıya geldi.
2016’ya girdiğimiz şu günlerde Ortadoğu’da; Türkiye etrafında oluşan gelişmelere bakıldığında şunları saptayabiliriz:
1-) ABD-NATO ekseninde batılı emperyalistlerin bloğu oluşmuştur. Bölgedeki Suudi Arabistan, Katar ve Körfez ülkeleri bu blokta yer almıştır. Türkiye bu bloğun ön cephesi olduğu gibi, Rusya bloğu ülkeleriyle de açıkça düşmanlaşmış tek ülke olarak sivrilmektedir.
2-) Rusya, İran, Irak, Suriye rejimi ve Hizbullah diğer bloğu oluşturmaktadır. Sayıca az olan bu blok ülkeleri; kriz bölgelerindeki tüm kara gücüne sahip olmaları ve –savaş gemileri, savaş uçakları, S-300, S-400 füzeleri ve Esad güçlerini gelişmiş silahlarla donatarak– Rusya’nın bölgeye mevzilenmesinin de ciddi boyutları nedeniyle bölgedeki gelişmelere müdahalede daha güçlü bir pozisyona sahiptirler.
3-) Bölgede, IŞİD’e karşı savaş iddiasıyla silah ve asker yığınağı yapan emperyalistler, IŞİD’e karşı savaşmaktan çok birbirlerine karşı savaşmakta, muhtemel bir bölgesel savaşta ve haritaların yeniden çizilmesi durumunda en güçlü mevzide olmak için mücadele etmektedirler.
4-) Türkiye Esad rejimini düşürmeyi, stratejisinin vazgeçilmezi yapmaktan geri adım atarken, PYD ve YPG’nin terörist örgütler olduğu, Viyana Anlaşması ve diğer görüşmelerde muhatap alınmaması konusunda kırmızı çizgisini sürdürmektedir. Dahası, bölgede MİT’i diplomasinin ve komşu ülkelerin içişlerine karışmanın bir örgütü olarak da kullanan AKP Hükümeti, bölgedeki “şer güçlerle” (şeriatçı, cihadist gruplar) diğer istihbarat örgütleriyle, girdiği ilişkilerle Türkiye’yi bölgede “güvenilmez bir ülke” yapma yolunda baş döndürücü bir hızla ilerlemektedir.
5-) Viyana anlaşması çerçevesinde Esad ve Esad rejimli bir geçiş üstünde, Viyana’dan sonra BMGK’nde de karar alınmış olup, sürece hangi örgütlerin dahil edileceği konusunda henüz bir uzlaşma yoksa da, “Suriye krizine siyasi bir çözüm”le ilgili BM gözetiminde girişimlerin Ocak başından itibaren başlaması beklenmektedir.
6-) Bölgede çatışmaların başlamasından itibaren, Kürtler bölgenin en dinamik ve talepleri net olan halkı olarak öne çıkmıştır. Bölgede etkin bir kara gücüne sahip olmak isteyen hem Rusya hem de ABD ve müttefikleri, Kürt güçlerini kendi yanlarına çekmek için manevralar yapmaktadırlar. Burada Kürtleri bir tehdit, Kürt örgütlerini (Barzani yönetimi ve Peşmergeleri dışında) terörist olarak gören sadece Türkiye kalmıştır.
DIŞ POLİTİKA İÇ POLİTİKA OLDU!
Elbette ki, devletlerin, hükümetlerin iç politikası ve dış politikaları her zaman birbirini etkiler, bazen de biri ötekini belirler. Ama Türkiye’de son yıllarda özellikle yeni Osmanlıcı çizgiye kayan dış politikanın Kürt sorununda “çözüm dayatma” aşamasına gelmesiyle birlikte, dış politika, büyük ölçüde iç politikayı da etkileyen bir özellik kazanmıştır. Ama Suriye’de, Türkiye’nin güney sınırı boyunca Kürt kantonların ortaya çıkması ve Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadele edebilme kapasite ve tutumuna sahip bölgede tek halk olarak ortaya çıkmaları, Kürt sorunu ve çözümünün, sadece teoride değil, somutta da bölgesel, dolayısıyla uluslararası karakterini öne çıkardı.
Türkiye’nin iç politikasının bir sorunu olarak süren Türkiye Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin etme, bölgesel özerklik mücadelesi, iç ve dış politika diyalektiğinde dış politikanın etkisini artırdı. Başka bir söyleyişle, iç politika dış politikayı, dış politika iç politikayı karşılıklı olarak belirler hale geldi.
Bugün bölgede sürdürülen ve bir iç savaşa dönme eğilimi gösteren operasyonların hedefi taleplerinde ısrar eden Kürt güçlerini yok etme, Kürtleri Barzani çizgisinde yedeklemedir. Dahası, Türkiye’nin egemenlerinin yeni Osmanlıcı dış politika serüveninin geleceği bakımından Kürtler tehdit olarak görülmektedir. Bu yüzden de, gelecekteki amaçları bakımından da, AKP Hükümeti, Kürt güçlerini yenilgiye uğratmayı stratejik önemde görmektedir.
Bu açıdan bakıldığında, 2016’da AKP Hükümeti’nin en azında gözle görülür bir yenilgi ya da yengi kazanmadan çözüm için barışçıl girişimlere dönmesi beklenemez.
2016’YA GİRERKEN EMEK CEPHESİ
2015’te, Türkiye, elbette emek mücadelesi açısından önemli gelişmelere sahne oldu.
Hükümet, 2015’te de, emek düşmanlığında, işçi sınıfı ve emekçilerin kazanımlarına yönelik saldırılarda sınır tanımadı. “Üretimde daralma”, “ekonomik kriz beklentisi”, “dünya ticaretinde gerilme”, “FED faiz artıracak” gibi bahanelerle işçi ve emekçi haklarına saldırının kesintisiz sürdüğü bir yıl oldu, 2015.
Sendikal bürokrasi de, geçmiş yılları bile aratan bir umursamazlıkla hükümetle, patronlarla daha da yakınlaştı.
Karşısından (sermayeden ve Hükümetinden) ve “içeriden” (sendikal bürokrasiden) gelen saldırılar, ihanetler işçileri durduramadı.
Soma faciasısın hareketlendirdiği maden işçilerin çeşitli talepler etrafındaki mücadelesi, kamu ve özel sektörde taşeron çalışmasına karşı mücadeleler, iş cinayetleri karşısında irili ufaklı direnişler, kamu emekçilerinin TİS etrafındaki mücadeleleri, sağlık ve büro işkollarındaki sektörel ve işyeri düzeyindeki talepler etrafındaki mücadeleleri, yıl boyunca zaman zaman alçalan, zaman zaman yükselen mücadeleler olarak, emekçilerin gündeminde yer aldılar.
Gıda, toprak-seramik, kimya, metal, tekstil vb. birçok işkolu ve iş yerinde sendikalaşma merkezli olarak gelişen direnişler de 2015 boyunca eksik olmadı.
Ama diyebiliriz ki, 2015’in başında, ilk önemli sendikacılık hamlesi Birleşik Metal-İş üyesi 15 bin işçinin grev kararı alması, greve çıkmasıydı. Ama bu grev sadece iki gün sürdü. Hükümet grevi, “ulusal güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle erteledi. Fiiliyatta ise tamamen yasakladı. Birleşik Metal yönetiminin, Hükümetin kararını büyük bir hevesle yerine getirmesi, elbette ki işçiler arasında tartışmalara yol açtı, bölünmeleri getirdi. Bugün de, bu sorun, sadece Birleşik Metal değil, diğer sendikalara üye işçiler tarafından da tartışılmaktadır.
Ama yılın en önemli sendikal olayı, 15 Mayıs’ta başlayıp yaz boyunca süren Renault işçilerinin başlattığı, başlıca büyük metal fabrikalarının işçilerini hızla içine çekerek büyüyen büyük metal direnişiydi!
Bu, Türkiye işçi sınıfı mücadelesi tarihinin, 1960’ların ikinci yarısındaki işçi mücadelesinden sonra, işçi sınıfımızın en önemli sendikal mücadele girişimidir.
Bu çıkışla, metal işçileri, Türk Metal–MESS ittifakının yaptığı toplu sözleşmenin yırtılmasını talep ederken, aynı zamanda kendilerini satan Türk Metal’den de istifa etmeye başladılar.
Sonuçta onlarca fabrikaya yaylan direnişin daha da yayılmasını patronlar ancak, “Renault’ta ne anlaşmaya varılırsa diğer fabrikalarda da uygulanacağı” sözü vererek durdurabildiler.
Renault dışında işçilerin maddi kazanımları pek az oldu ve pek çok işçi işten atıldıysa da; işçiler, birlik olmanın, talepleri etrafında mücadele ederek birleşebilecekleri ve bunun için inisiyatif almalarının önemini öğrenerek, asıl büyük kazanımı sağladılar.
Bugünden bakıldığında, sadece Renault işçileri Türk Metal’den ayrılmayı başardı ve ilk talepleri olan “tek bir işçi atılamayacak” talebinde de başarı sağladılar. Kaç kez girişim yapmasına karşın Renault patronu bir tek işçi bile atamadı.
Ama işçilerin asıl büyük kazanımı, bu ölçütlerin diğer fabrika ve sektörlere de yayılması oldu.
Metal işçilerin kendi mücadelelerinden öğrendiği ve diğer sektörlerden işçilerin de etkilendiği bu kazanımları şöyle sıralayabiliriz:
1-) İşçiler birlik olurlarsa yenilmeyeceklerini ve bir sınıf olmanın talepler etrafında birleşmekten geçtiğini öğrendiler.
2-) Eğer birlik olurlarsa grev hakkının yasada olup olmamasının önemli olmadığını, yasakların ve yasanın işçilerin greve çıkmasını önleyemeyeceğini gördüler.
3-) Direnişe önderlik eden işçilerin işten atılmasına karşı çıkmayı olmazsa olmaz şart ilan ederek önderlerini korumanın öneminin farkına vardıklarını gösterdiler.
4-) Sendikal mücadelede asıl olanın işçi inisiyatifi olduğunu dosta düşmana ettiler.
Metal direnişinden sonra az çok bir taleple öne çıkan her işletmedeki işçiler, “Bursalı metal işçilerinin talepleri bizim de talerimizdir” diyerek mücadeleye giriştiler. Dolayısıyla metal işçilerinin mücadelesinin etkisinin gelip geçici olmadığını görüyoruz.
2016’ya, bir yandan kazanılmış haklarına ve mücadelelerine yönelik giderek artacak saldırı tehdidi, öte yandan da yeni deneyimlerle donanmış olarak giriyor işçiler.
2016’NIN BAŞINDA!
Yukarıda, 2016’nın başına geldiğimiz şu günlerde, Türkiye’nin iç politikası, dış politikası ve emek mücadelesi açısından içinden geçilen sürecin ana çerçevesini belirlemeye çalıştık.
Burada bakıldığında 2016 için şunları söyleyebiliriz:
1-) Savaşa hayır ve barış mücadelesi yılı: 2016, Erdoğan-Davutoğlu yönetiminin bir yandan Kürt sorununu askerle çözmeye yönelme ısrarı, öte yandan da bölgedeki emperyalistler ve bölgesel gericilikler arasındaki çatışmada Türkiye’yi bir ön cephe ülkesi yapmadaki kararlılığı dikkate alındığında, 2016 için şunu söyleyebiliriz: 2016 yılı, Türkiye’nin demokrasi güçleri açısından barış talebinin, Hükümetin savaş ve savaş politikalarına karşı mücadele bakımından daha ileriden mücadelelerin yılı olma imkanlarının genişlediği bir yıl olacaktır. Bu yüzden, 2016, barış mücadelesi, savaşa, savaş politikalarına “hayır” yılı olacaktır, diyebiliriz.
2-) Özgürlükleri savunma ve geliştirme yılı: AKP Hükümeti’nin “Başkanlık Sistemi”ni bir anayasal kurum olarak biçimlendirmek üzere “yeni Anayasa” zorlaması yapacağı ve “fiili başkanlık” ve “tek parti tek lider yönetimi” için özgürlükleri sınırlamada, “muhafazakar toplum planı” doğrultusunda yeni adımlar atmada perva tanımayacağı açıkça görüldüğüne göre, 2016 yılı demokrasi güçleri için özgürlükleri savunma ve geliştirmede ısrarın, Kürt sorununun demokratik çözümü, Kürt halkının “özerklik talebi” doğrultusunda yeni adımların atılması, laisizm, inanç ve basın özgürlüğü başta olmak üzere, özgürlükler ve demokrasi mücadelesinin daha yaratıcı girişimlerle ilerletilmesinin yılı olmaya aday bir yıldır.
3-) Emek mücadelesi için yeni atılımlar vaat eden bir yıl: Milliyetçi mezhepçi kışkırtmalara karşın işyerlerinde işçiler kıpır kıpırdır. Taşeronlaştırmaya karşı çıkan, sendikalaşmak isteyen, patronların haklarını gasp etmesini kabul etmeyen, ücretinin iyileştirilmesini isteyen, metal mücadelesinin edindiği derslerle de yeni atılım için mühimmat biriktiren… işçiler direnişe geçmekte, çeşitli biçimlerde seslerini duyurup mücadeleye yönelmektedir. Dahası, kendi taleplerinin etrafında birleştikçe milliyetçilik ve mezhep istismarcılığı geri tepecektir (Metal direnişinde bunu bir yanıyla gördük). İşyerlerindeki bu mücadele eğilimi, 2016’yı, işçilerin, emekçilerin mücadelesinde yeni adımların yılı yapacak işaretler taşımaktadır. Burada önemli olan, bu işaretleri birleştirip, sınıfın ileri kesiminin inisiyatif alarak, mücadelenin ilerlemesinde üstlerine düşeni yapmasıdır.
Elbette bu son üç maddede özetlediğimiz ve bu yazı içindeki bölümler içinde de yeri geldikçe vurguladığımız, emek, barış ve demokrasi mücadelesinin ilerlemesiyle ilgili saptamalar; genişleyen mücadele zemini ve bu zemin üstünde yükselen ve yükseleceği anlaşılan imkanlara işaret etmektedir. Yoksa, elbette kendiliğinden ortaya çıkacak, mücadeleyi ilerletecek dinamikler de vardır, ama burada asıl olan, bu olanakların gerçeğe dönüşmesi için sınıf partisinin, demokrasi güçlerinin, sınıfın, emekçilerin ileri kesimlerinin mücadelenin ilerlemesinin lehindeki olanakları geçeğe çevirecek bir müdahaleyi yapabilmeleridir. Mücadelenin ilerlemesi için ihtiyaç duyulan örgütlerin ve mücadele biçimlerinin hayata geçirilmesi için bu güçlerin gerekli inisiyatif ve yaratıcılığı gösterebilmeleridir.
Elinde devasa medya gücü olan, devlet ve hükümet olmanın olanaklarını pervasızca, karşıtlarını ezmek için kullanmaktan çekinmeyen Erdoğan-Davutoğlu yönetimine karşı, bugün çok güçlü görünse de, emek ve demokrasi cephesinin ilerici güçleri ve emek cephesi, güçlerini birleştirmede doğru mücadele yöntemleri geliştirmeyi başarırsa, göreceğiz ki, emek ve demokrasi güçleri cephesinin kazanması için 2016 daha çok imkan sunacaktır.
