21. Rosa Luxemburg Konferansı Açılış Konuşması*

Politik mücadelede kültürel mücadelenin önemi ve Türkiye deneyimi

Aydın Çubukçu

Değerli dostlar, yoldaşlar;

Bugün, politik mücadelede kültürün yeri konulu bir konuşma için buradayım. Ancak, geldiğim bölge, kan ve ateş içinde üstelik yeni bir emperyalist paylaşım savaşı için düğüm noktası olacak özellikler taşıyor.

Bu yüzden önce, bölgemiz ve görevlerimiz hakkında birkaç cümle söylemek istiyorum.

Hepinizin izlediği gibi, Türkiye Ortadoğu savaşında önemli bir yer tutuyor ve savaş politikalarıyla yönetiliyor. Savaş ve faşizm, her ikisi de aynı toprakta ve aynı atmosferde birlikte büyüyen olaylardır. Türkiye, hızla faşizme kayan bir zeminde bulunuyor. Kürt isyanı, Suriye kriziyle birleşiyor ve bu bizim için savaşa ve faşizme karşı birleşik halk cephesini acil görev haline getiriyor.

Lenin’in dediği gibi, “ya devrim savaşı önler, ya savaş devrime yol açar!”

Bugün, böyle bir noktadayız. Devrim ne yazık ki henüz uzakta… Fakat savaşı güçlü bir demokratik mücadeleyle hâlâ önleyebiliriz. Bu bakımdan uluslararası dayanışma ve birlikte mücadele büyük önem kazanıyor. Kürt halkının mücadelesi, yalnızca Türkiye için değil, bütün Ortadoğu’nun ve Ortadoğu’daki savaşa bulaşmış bütün ülkeler için ciddi bir önem taşıyor. Bütün ülkelerin sosyalistleri, demokratları ve komünistleri savaşı önlemek, demokrasiyi gerçekleştirmek için birlikte çalışmalıdır.

Biz komünistler, Rosa Luxemburg adına toplandığımız bir sırada, onu anmanın en doğru yolunun bu olduğuna inanıyoruz.

Biz bütün dünyanın ilerici demokratları ve komünistleri işçi sınıfının önderliğinde en geniş halk cephelerini oluşturmak ve savaşı durdurmak üzere kendi hükümetlerimize karşı mücadele etmek zorundayız. Sert bir dönemece girdiğimizi, belki biz bölgede yaşayanlar daha net görebiliyoruz. Ama dünyanın bütün insanları başta işçiler ve gençlik tehlikenin farkındadır. Dünya bir felakete doğru sürükleniyor. Kürt halkının özgürlük mücadelesi yalnızca Türkiye için değil, bütün Ortadoğu’nun ve Ortadoğu’daki savaşa bulaşmış bütün devletlerin, bütün ülkelerin önemli bir problemi, önemli bir dayanışma odağı olmak zorundadır. Bütün ülkelerin sosyalistleri ve demokratları savaşı önlemek ve demokrasiyi kazanmak için şimdi birlikte mücadele etmek zorundayız. Rosa Luxemburg’u anmak için bir araya geldiğimiz bu toplantıda Rosa’nın bizim için en önemli çağrısı savaşa ve faşizme karşı birleşerek mücadele etmektir. Rosa’nın çağrısı Marx ve Lenin’in teorisi temelinde bugün yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Emperyalizme, faşizme ve savaşa karşı mücadele acil, ertelenemez ve tek mücadele yoludur.

Devrimci tarihin bütün mirasını kucaklayan bir mücadele ile başaracağımızdan eminim. Dayanaklarımızı güçlendirebilir, birliğimizi güçlendirebilir ve bütün dünyada savaşı önleyebilecek güçlü bir cephe oluşturabiliriz. Bu imkanlar vardır ve bunları kullanmak için yeterli deneye sahibiz.

Yaşasın devrim.

Faşizme geçit yok.

Kahrolsun savaş.


Böyle bir ortamda politik mücadelede kültürün önemi üzerine konuşmak belki de bazılarınız için hafif bir konu olarak görülebilir. Oysa emperyalistlerin mücadelesi ve bize olan saldırıları çok yönlü ve çok boyutludur. Buna karşı biz de çok yönlü çok boyutlu bir mücadele yürütmek zorundayız ve kültür bu bakımdan çok önemli bir silah olarak elimizdedir.

Kültürel mücadele yalnızca sanat ve edebiyat alanında mücadele değildir. Yalnızca sanatın ve edebiyatın savunulması değildir. Kültürel mücadele yeni bir hayat, yeni bir dünya için en önemli mücadele alanlarından birisidir ve kurucu bir rolü vardır, inşa edici bir rolü vardır.

Burada 25 yıldır yayınlamakta olduğumuz Evrensel Kültür adlı sosyalist aylık Kültür Sanat Edebiyat dergisinin genel yayın yönetmeni sıfatıyla konuşuyorum. Evrensel Kültür dergisini tasarlarken işçi ve emekçi kitleleri Türkiye’de 12 Eylül askeri faşist darbesinin ağır baskısını henüz aralamaya başlamıştı. Böyle bir ortamda partimiz Emek Partisi siyasal mücadelenin bir parçası olarak kültürel alanda da etkili bir mücadele yürütmenin önemli ve gerekli olduğunu düşündü; Evrensel Kültür dergisini yayınlama kararı aldı. Bu derginin yayın ilkelerini şöyle tespit ettik. Evrensel Kültür bir sosyalizm kültürü dergisidir. Başlıca görevi bilimsel sosyalist teorinin ışığında burjuvazinin ideolojik kültürel hegemonyasına gerici faşist ve emperyalist etkilere karşı mücadele etmek ve sosyalist kültürün günümüzdeki olanaklarını geliştirmektedir.

Evrensel Kültür sosyalist ve demokratik devrimci kültür mirasının dünyada ve Türkiye’de yüzyıllar boyunca birikmiş bütün değerlerini savunur. Tarih boyunca daha ileri bir dünya yaratma özlemiyle başkaldıran ve özgürlük için savaşan bütün halkların demokratik kültürüne sahip çıkar, yeni kuşaklara tanıtır. Önemli olan bir halkın hayatını değiştiren unsurları yakalamak ve bunları kültür alanında yaşanabilir unsurlar haline getirmektir.

Bir dergi tek başına bunu yapamaz. Mutlaka bir partinin faaliyeti içinde ve onun politik faaliyetinin bir parçası olarak mücadele etmelidir; o zaman sosyalizm kültürü kitlesel ve etkili bir silah haline getirebilir. Biz partili kültür, partili sanat ve edebiyat fikrini savunarak yapabileceklerimizin azamisini yapmaya çalıştık ve 25 yıldır Türkiye’de önemli bir sosyalist kültür birikiminin tanınmasını, geliştirilmesini sağladık. Bundan sonra da görevlerimiz artarak devam etmektedir. Yalnızca sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarını karşılamak bakımından değil, aynı zamanda geleceğin sosyalist kültürünün unsurlarını ortaya çıkarmak ve bunları etkili bir biçimde geliştirmek de görevimizdir.

Düşünün ki bugün İslamcı bir iktidarın hayatımızın her alanına sokmaya çalıştığı bir siyasetle yönetiliyoruz. Din, özellikle İslamiyet gündelik hayatın temeli haline getirilmiştir ve insanları teslim almanın, kolay yönetmenin ve faşizmin dayanağı haline getirmenin bir aracı olarak rol oynamaktadır.

Öyle ki sıradan insanlar, işçiler, kadınlar, çocuklar attıkları her adımın İslamiyet’e uygun olup olmadığını din adamlarına sormak durumundadırlar bugün. Evden çıkarken sağ ayağımı mı önce atmalıyım, sol ayağımı mı önce atmalıyım diye sormak zorundadır ve devletin dinle ilgili kurumları buna cevap vermektedir. Okullarda, fabrikalarda, ordu kışlalarında hatta parlamentoda herkes birbirinin namaz kılıp kılmadığını gözlemektedir. Bu ağır dinsel baskının aslında bir iktidar baskısı olduğunu ve hiyerarşik olarak insanları gündelik hayatının içinden iktidara bağımlı hale getiren bir baskı yarattığını görüyoruz. Bu korkunç bir şeydir. Bu şeriatla yönetildiğini söyleyen Suudi Arabistan, Pakistan gibi Afganistan gibi ülkelerdeki uygulamalardan farklı değildir.

Türkiye’de halkın büyük yoksulluğuna, antidemokratik baskılar altında tutulmasına rağmen iktidarın yüzde 50’ye yakın oyla yeniden hükümeti kazanmasının başlıca sebeplerinden birisi dinin toplumsal hayata bu kadar etkili bir biçimde sokulmuş olmasıdır. Şüphesiz insanlar inançlarında özgür olmalıdır. Herkes istediğine inanmalı, istiyorsa hiçbir şeye inanmamalıdır. Fakat din bir inanç değildir. Din bir politikadır. Din Allah’tan aldığı emirleri bireylerin hayatına sokmak iddiasındadır. Nasıl yönetileceğinize, nasıl yaşayacağınıza karar vermek isteyen bir kurumdur.

Gündelik yaşamın dine teslim edilmiş olması dinin gündelik hayatın her zerresine böyle sinmiş olması faşist diktatörlüğün dayanaklarından birisidir. Politika kutsallaştırılmıştır. Kutsal, politika haline getirilmiştir. Politikanın kutsallaştırılması Goebbels’in yöntemidir, Hitler’in yöntemidir. Faşizm, mitoloji, din, efsaneler, inançlar, geleneklerle birleştirilmiş politikanın sarsılmaz bir diktatörlük çıkaracağını keşfetmiştir.

Türkiye’de bugün dinin baskısını basit bir kültürel olgu olarak görmek yanlıştır. Söz konusu olan bir diktatörlük aracı olarak dinin gündelik hayata egemen kılınmasıdır. Bu yüzden kültür alanındaki mücadele yalnızca sanat ve edebiyat yahut düşünceler, felsefe, tarih vs. üzerindeki gerici düşüncelere karşı bir mücadele değildir. Aynı zamanda yeni bir kültür inşa etmenin adımlarını atmaktır. Mücadele içinde özgürlüğü, kadın haklarını, çocuk haklarını, hayvan haklarını savunmak, çevreye sahip çıkmak, ekolojinin önemini görmek, insanlığın ortak tarihsel mirasına sahip çıkmak da kültürel mücadelenin parçalarıdır.

Türkiye’de politikanın kutsallaştırılmış olması savaş politikalarının bir parçasıdır. Yalnızca Kürt halkına karşı değil aynı zamanda bölgedeki bütün halklara karşı savaş politikalarının kabul ettirilmesi ve uygulanması içinde bir araçtır. Çünkü savaş mezhepler ve dinler arası savaş biçimini almaya doğru itiliyor. Bu tarihin daha önceki dönemlerinde görülmüş en vahşi savaş atmosferlerinden birinin doğması demektir. Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarından daha vahşi, daha ilkel, daha insanlık dışı bir savaşa doğru sürüklendiğimizden kuşkunuz olmasın.

Değerli dostlarım,

Ortadoğu’da bugün İslamcı terör örgütlerinin pek çok farklı fraksiyonları vardır. Ve bunlar derece derece savaşan devletlere bağlılık içindedirler. Bir vekalet savaşından, birilerini temsil ederek savaşan unsurların savaşından söz ediliyor. İslamcı terör örgütleri olarak adlandırılan örgütler gerçekte herhangi bir din için herhangi bir mezhep için değil bölgedeki emperyalist rekabetlerin bir unsuru olarak savaşmaktadırlar. Bazen Amerika’nın, bazen İran’ın bazen hatta Rusya’nın çıkarlarına savaşmaktadırlar. Ama genel ideolojik görünümleri İslamcılıktır. Türkiye’de, izliyorsunuz ve biliyorsunuz ki, hem sosyal taban bakımından hem ideolojik kökler bakımından İslamcı terör örgütlerinin önemli dayanakları vardır. Şu andaki iktidar politikaları bu örgütlerin Türkiye’den insan ve silah kaynağı sağlamasını kolaylaştırmaktadır. Türkiye artık kesinlikle laiklik ilkesini terk etmiştir. Ve bu bölgedeki savaş atmosferiyle son derece yakından bağlı bir durumdur. Laiklik için mücadele bazılarının sandığı gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerini koruma mücadelesi değildir. Bir demokrasi mücadelesidir. Savaşa ve faşizme karşı mücadelenin bir parçası haline gelmiştir. Bizim Türkiye’de gerek dinsel ideolojiye gerekse gericiliğin bütün biçimlerine karşı yürüttüğümüz mücadele dünyanın bütün eski insani kültürel değerlerini savunarak ilerleyen bir mücadeledir.

Bu mücadelede elbette Balzac, elbette Tolstoy, Shakespeare bizim yanımızdadır. Onlardan güç alan, onların değerleriyle bugünün faşizmine karşı mücadele eden bir anlayış hem kitleleri kucaklar hem de ileri doğru gitmemizi kolaylaştırır. İnsanlığın bütün birikmiş kültür mirasını bugünün kavgası içinde bir dayanak olarak kullanmak bizim görevimizdir. Şüphesiz bunun arasında sevgili Rosa Luxemburg da vardır, Comandante Che Guevara da vardır. Marx ve Lenin’in sağlam teorik zemin üzerinde kurdukları sosyalizm düşüncesi insanlığın bütün değerlerini kapsar ve yeni bir insanlığın inşası için bize imkan verir. 25 yıldır sürdüğümüz mücadelede biz Türkiye’de önemli bir görev yaptığımıza inanıyoruz. Bildiğimiz kadarıyla, dünyanın başka bir ülkesinde kültür, sanat, edebiyat alanında 25 yıldır yayınlanan partili bir sosyalist dergi yoktur. Oysa bu tür dergilerin çoğalması, Evrensel Kültür dergisinin görevlerini daha ileriden yerine getirmesine yardımcı olacaktır. Burada değişik uluslardan bir araya gelmiş olan sosyalistlerle bu alanda dayanışmak ve birlikte yayınlar yapmak arzumuzu da belirtmek isterim. Bu bizi zenginleştirecektir, mücadeleyi güzelleştirecektir. Kültür sanat alanındaki mücadele kan ve barutla sürdürülen mücadeleyi insani kılan bir mücadele olacaktır.

Sözlerime son verirken sosyalizm için mücadelenin zaferine olan inançla hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Yaşasın sosyalizm

Yaşasın Marksizm ve Leninizm…

* Rosa Luxemburg Konferansı 9 Ocak 2016’da Berlin’de yapıldı

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑