Yusuf Akdağ
- yüzyıl Alman materyalist ve diyalektik felsefesinin en önemli isimlerinden biri olan H. Heinz Holz’un “Lenin’in Felsefi Anlayışı” başlıklı makalesinin girişindeki sözleri, Marksizm-Leninizmin materyalist diyalektik tarih ve toplum görüşüne karşı son on yıllarda sürdürülen kampanyanın harekete geçirici etkenlerinden denebilir ki en önemlisi hakkında, dikkate değer bir fikir verir. Holz, Özgürlük Dünyası’nda da yayımlanan makalesinin “Pozitivizmle tartışma” arabaşlığının hemen başında şöyle yazar:
“Tarihsel yenilgileri, ideolojik kafa karışıklığı izler. Kazananlar, yalnızca politik iktidar pozisyonlarını işgal etmekle kalmazlar, yanı sıra iktidarlarını kalıcı kılmak için yenilenlerin bilinçlerine de sızma yaparlar. Mücadele sürdürülecekse, teslimiyetle ve ayak uydurmayla da mücadele edilmelidir; yani, kendi devrimci amaçlarına dair kuşkuların ortadan kaldırılması, kendi eyleminin teorik temelinin kararlı bir biçimde geliştirilmesi ve uzlaşmalarla bozulmalara karşı savunulması gerekmektedir. Özellikle bir yenilgiden sonra, doğru dünya görüşsel bilgiler için yürütülecek ideolojik tartışmalar, güçlerin yeniden örgütlenmesi için merkezi bir işlev kazanır.”¹
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden başlayarak, sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde tasfiyesiyle 1960’lı yıllardan itibaren hız kazanan “Marksist kuramın yanlışlarından arındırılarak yeniden kurulması”na ya da “yeni bir bilimsel teori inşası”na ihtiyaç gerekçeli tartışmaların ideolojik içeriği ve boyutları, Holz tarafından dile getirilen, “kazananlar-yenilenler” diyalektiğini akla getiriyor. Burjuvazinin “organik” ve teslim alınmış ideologlarının dolaysız karşı saldırıları saklı tutulduğunda, yeni tarihsel koşullarda “devrimci teori oluşturma”ya soyunan çok sayıda “Marksist”(!) teorisyen, “kendi devrimci amaçlarına dair kuşkuların ortadan kaldırılması, kendi eyleminin teorik temelinin kararlı bir biçimde geliştirilmesi ve uzlaşmalarla bozulmalara karşı savunulması” yerine, Marksist-Leninist teorinin ya doğrudan reddine girişti ya da kendileri tarafından bozuşturulmuş “Marksizm” versiyonlarını veri alarak Marx’ın kuramını “yanlışlama ve etkisizleştirme”ye yöneldi. Ernesto Laclau, Chantel Mouffee, Etienne Balibar, M. Foucault ya da Louis Althusser ve Antonio Negri gibilerinin yürüttükleri “düzeltici eleştiri” ve “çağın gerçeklerine yanıt veren daha bilimsel bir teori oluşturma” kampanyası, onların iddia ve “çözümleme”lerini paylaşan ve sürdüren öğretililerinin “katkıları”yla birlikte, Marksizmin işçi sınıfının devrimci sınıf “nosyonu” ve devrim fikrine karşı güvensizleştirici ve reddedici işlevle yüklüydüler. Althusser, Foucault ve Balibar ile birlikte Laclau ve Mouffee —bunlara Derida, Heidigger ve daha birçokları eklenebilir— diyalektik materyalizmin hemen tüm temel kavramlarını devrimci içeriklerinden soyutlayarak, devlet ve iktidar gibi temel önemdeki devrim sorunlarını sınıf temelinden koparan yorumları ve ideoloji, tarih, bilim ve felsefe üzerine görüşleriyle Marx, Engels ve Lenin’in kuramını bozuşturmaya giriştiler.
1968 devrimci kalkışmasının rüzgârını arkasına alarak Marx’ın kuramını, sözüm ona aşma söylemiyle deforme eden Althusser, Jon Lewis ile giriştiği polemiğinde;
“Marksist teoriyi bir ‘insan felsefesi’, Marksizmi teorik hümanizm olarak gösteren sağ-idealistlere karşı; Marksist bilim ve felsefenin alttan alta, pozitivist (olgucu) ya da subjektivist (öznelci) bir anlam karışıklığına sürüklenmesine karşı; maddeci diyalektiğin evrimci bir indirgemeyle ‘Hegelci’ diyalektiğe kaydırılmasına karşı; ve genel olarak burjuva ve küçük burjuva konumlarına karşı her şeyi, patavatsızlıklara, yanlışlıklara düşmeyi bile göze alarak, ne olursa olsun deyip birkaç can alıcı fikri savunmaya kalkıştım, kalkıştık ki, bu fikirlerin tümü bir tek fikirde özetlenebilir. Bu, Marx’ın burjuva ve küçük burjuva ideolojisi karşısındaki radikal özgüllüğü ve aynı zamanda hem politik, hem de teorik nitelikte olan devrimci yeniliğidir; o komünist olmak zorunda idi, bugün bizler de Marksist olmak, Marksist kalmak ve yeniden Marksist olmak için bu ideoloji ile bağlarımızı koparmak zorundayız.”
diyordu.² Althusser’in burjuva-küçük burjuva ideoloji ile “bağları koparmak” adına Marx’ın kuramında giriştiği deformasyona ve idealist-mekanik görüşlerini daha sonraki bir bölümde irdelerken göreceğiz. Onun giriştiği “düzeltme”den(!) esinle Laclau ve Mouffee, Marx ve Marksizme karşı ideolojik saldırıyı “tam bir kopuş”a, tam karşıya geçişe dek ilerlettiler. Hegemonya ve Sosyalist Strateji başlıklı kitaplarına, “Sol düşünce günümüzde bir yol ayrımında duruyor. Geçmişin apaçık ‘doğru’ları —klasik analiz ve politik muhasebe biçimleri, çatışan güçlerin doğası, Solun mücadele ve hedeflerinin anlamı— bu doğruların üzerine kurulduğu zemini parçalayıp geçen bir tarihsel değişimler çağının ciddi bir meydan okuyuşuyla karşı karşıya…” diye başlayan ikili, “yeni” yollarında Marksizme yer olmayacağını ilan ettiler.
“Şimdi kriz içinde olan —diye yazıyorlardı onlar—, işçi sınıfının ontolojik merkeziliğine, bir toplum tipinden diğerine geçişte kurucu moment olarak büyük ‘D’ ile yazılan Devrimin rolüne, ve politika momentini anlamsız hale getirecek şekilde, tamamen bütünleşmiş ve homojen bir kollektif irade gibi yanıltıcı bir beklentiye dayanan bütün bir sosyalizm anlayışıdır. Çağdaş toplumsal mücadelelerin çoğul ve çok çeşitli karakteri, bu politik tasavvurun dayandığı son temeli de nihayet ortadan kaldırmıştır. Bu tasavvur, ‘evrensel’ öznelerle doldurduğu ve kavramsal olarak tekil haldeki Tarih çevresinde inşa ettiği ‘toplum’u, belli sınıf konumları temeli üzerinde zihinsel olarak egemen olunabilecek ve politik karakterde bir kurucu eylem yoluyla rasyonel, saydam bir düzen olarak yeniden oluşturulabilecek, anlaşılabilir bir yapı olarak postule etmiştir. Bugün Sol bu Jakoben tasavvurun ortadan kalkmasının son perdesine tanıklık etmektedir. Böylece teorik krize yol açan şey, bizzat çağdaş toplumsal mücadelelerin çoğulluğu ve bu mücadelelerin içerdiği zenginlikler olmuştur. Biz kendi söylemimizi, teorik ile politik arasındaki bu iki yönlü hareketin orta noktasına yerleştirdik.”³
“Batı Marksizmi” olarak da adlandırılan ve Fransız felsefe çevreleriyle Latin Amerika kökenli bazı teorisyenlerin başını çektikleri bu akımın, proletarya ve emekçi mücadelesinin konjonktürel geri düzeyi ve sosyalist hareketin güçsüzlüğünden de cesaret alarak sürdürdüğü bu kapsamlı ideolojik saldırının bir özelliği de, bilim, felsefe, ideoloji, tarih gibi temel kavramların gerçek-nesnel varlık, insan ve doğa ile toplumsal yaşama ilişkinlikleri üzerinden değil ama tümüyle kurgusal-kavramsal yaratı alanında gösterilerek, Marksizm-Leninizme karşı ideolojik konumlanmanın malzemesi olarak kullanılmasıydı. “Ontolojist” ve “özcü” materyalizmin aşılması iddiasıyla yeniden tartışma malzemesine dönüştürülen bu kavramların insanın tarihsel gelişimi ve maddi yaşamın üretilmesi ve evreleriyle tarihsel bağı koparılırken, içine düşülen idealizm, gerçek ve bilgibilimsel materyalizm olarak gösteriliyordu. Laclau ve Mouffee gibi bazıları, bunun, Marksizm ile tüm bağlarını kesme anlamına geldiğini açıkça ilan ederlerken, Althusser ve onu örnek alarak çeşitli ülkelerdeki Althusserciler, girişimlerini “yeni bir bilimsel teori oluşturma” iddiasıyla sürdürdüler.
Bu çizgi, Türkiye’de de, Birikim Dergisi’yle Teori ve Politika dergisi başta olmak üzere çeşitli dergilerin etrafında bir araya gelen yazarlar ile Belge ve İletişim Yayınları tarafından yaygınlaştırıldı. Althusser, Laclau, Mouffee ve Foucault tarafından geliştirilen Marksizmin bu Marksist olmayan yorumları referans alınarak, diyalektik materyalizmin başlıca kavram ve kategorileri dahil olmak üzere Marksizm-Leninizmin bilim, felsefe, ideoloji ve politika üzerine temel belirlemeleri, kendilerinin anladıkları gibi bir Marksizm ya da gerçekte Marksizm olmayan bir Marksizm anlayışının eleştirisi üzerinden hedefe kondu. Onlara göre de “Marksizm krizde” idi ve “kriz” ancak, Louis Althusser’in giriştiği “epistemolojik eleştiri” esas alınarak “aşılabilirdi”. Althusser’in kitaplarının çevirisini de üstlenen Belge ve İletişim yayınları, Fransız ideologu yeni bir “klasik” olarak reklam ettiler. Murat Belge, Althusser çevirisine yazdığı önsözde, Althusserci eklektizm ve mekanik idealizmi “yol açıcı” olarak gösterdi.
“Sol’un ve Marksizmin krizi” tümünü birleştiren argümandı. Teori ve Politika dergisi bu alanda özel bir “görev” üstlenmişti: Dergi yazarları ittifak halinde “Marksizmin krizi”nin ve daha doğru deyişle ondan nasıl kurtulunacağının teorisini yaptılar. Gerekçe, Marksizmin işçi sınıfı ve kitlelerle tarihsel bağının “erimiş durumda” olduğuydu! Onlara göre, karşı karşıya olunan sorun, “ideolojik-politik bir kriz”le sınırlı değildi. Sorun daha kapsamlıydı ve bunun için “ideolojik sorun ve politik krizin yani görüntünün içine girmek şart”tı!⁴ Dergi yazarlarından M. Kayaoğlu, Marksizmin “ayrıcalıklarını tarihsel teorik düzlemde yitirmekle karşı karşıya” kaldığını ileri sürüyor ve kendi rollerini de “Marksizmin sınırlarını zorlamak ve bu arada gerekirse yeniden belirlemek” olarak açıklıyordu.
Marksist-Leninist kurama karşı girişilen bu uluslararası ideolojik kampanyanın birbirini besleyen, birbirinden güç alan “kuramsal” gerekçe, eleştiri ve “yeniden inşa önerileri”ni irdeleyeceğiz. Ancak ondan önce bu “düzeltici ve yenileyici” kampanyada başvurulan yöntem sorununa bakmak gerekiyor.
Althusser’le birlikte, “ontolojik materyalizm”e ve bilimsel görüşlerin pratikte, toplumsal pratik tarafından doğrulanması gerekliliği görüşüne kılıç kuşananların “kopuş”çu epistemolojisi, teori-pratik ilişkisini koparmanın ara departmanı olmuştur. Onlara göre, teori ya da bilimsel bilgi, çalışma odası ve masasında “gerçeklikle ilişkisiz” ve oluşturucusunun “belirleyici” olduğu kurgusal bir etkinlikten ibarettir. Marx ve Lenin’in “Kantçılığı” ve “Fichteciliği”ni kanıtlamak için çırpınanlar, bilginin, varolan gerçek şeylerin, dış dünya ve doğanın, nesnel gerçeklerin ve gerçekliğin duyu örgenleri aracıyla beyindeki yansımasıyla bağını örten “ilişkinsizlik” söylemiyle, idealizme bağlanırlar. Marx ve Engels, ve kuşkusuz Lenin, altyapı, üstyapıyı “son tahlilde belirler” dedikleri; ve “son tahlilde” ya da Althusser’in söylediği türden “son kertede” bağlamı kurdukları için, eleştiricilerin mensup oldukları “ekol”e göre ya idealizm ya da determinizmle suçlanırlar. Marx, ünlü önsözde, insanların “iradelerinden bağımsız olarak girdikleri ilişkiler”den söz ettiği için “aşırı determinist”; Fransa’da Sınıf Savaşımları, Komünist Manifesto ve Gotha Programı’nın Eleştirisi başta olmak üzere birçok eserinde, ilkel komünal dönemi dışındaki tüm tarihin “sınıf mücadeleleri tarihi” olarak yaşandığından söz ettiği için “sınıf indirgemeci-idealist” olmakla itham edilir. Marksist tarih görüşü ve insanların kendi tarihlerini kendilerinin yaptığına dair materyalist bilimsel düşüncesi, önsöze “rağmen söylenmiş” gösterilerek, Marx’ın görüşleri birbirleriyle çelişkili gösterilir ve “yorumcular”ın siyasal mezhebine bağlı nüans farklarıyla, Althusser ve öğretililerinde olduğu üzere ya yok hükmünde gösterilir ya da iradi-idealist sapmaların “doğrulayıcı” dayanağına çevrilir. Marksizm-Leninizmden alınan kimi tümceler, bağlamlarından koparılarak “Marksizmin bilimsel geliştirilmesi” demagojik söyleminin malzemesine dönüştürülür. Marx’ın kuramında maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi ve onun tarzı, iktisadi üretim ilişkileri ve toplumsal koşullar; sınıf mücadelesi ve gelişme doğrultusu, tarihsel gerçekle bağlı başlıca toplumsal formasyon, kavram ve kategoriler olarak yer alırlar. Adı geçen teorisyenler, proletaryanın üretim sürecindeki işlevinin ve eski devrimci niteliğinin ya sona erdiği ya da sona ermekte olduğunu, aktüel “tarihsel gerçek” olarak gösterir ve günümüz toplum tablosunun göze en çok çarpan “gerçekliği” olarak sunarlar.
İleri sürülen iddiaların ya hemen tümünün ya da önemlice bölümünün Özgürlük Dünyası’nın daha önce yayımlanmış çeşitli makalelerinde, farklı unsurlarıyla irdelendikleri, okurun bilgisi dahilindedir. Buna karşın, proletaryanın toplumsal konumu ve rolü, devrim, devlet ve demokrasi üzerine belirli farklılıklarıyla aynı “çoğulcu” spekülasyon devam etmektedir. Ayrı bir bölüm olarak irdelenmeyi gerektiren Laclau-Mouffee’in iddiaları ve “Radikal Demokrasi” teorisi bunlardan biridir. Althusserci teori, bıraktığı olumsuz etkileriyle özel olarak irdelenmeli; onun Türkiyeli “öğrencileri”nin giriştikleri kampanyanın gerici karakteri sergilenmelidir. Bunun için ama, burada, ilkin, bu yazar ve teorisyenlerin, Marx, Engels ve Lenin tarafından geliştirilen materyalist diyalektik dünya görüşünün başlıca tarih, bilim, felsefe ve ideoloji kavramları üzerinden; bu kavramların ifadesi oldukları maddi olguların, insan pratiği ve ilişkilerinin ve bunların tarihsel süreç içindeki gelişimi ve değişimini, kendilerinin idealist-metafizik görüşleri doğrultusunda nasıl bozuşturup “yeni bilimsel teori kurma” kampanyasının malzemesi haline getirdikleri üzerinde durmak gerekiyor.
Birkaç bölümden oluşan bu makale, yukarıda belirtilen temel kavramların içeriğinin boşaltılması da içinde olmak üzere, Marx, Engels ve Lenin’in geliştirdiği; Stalin, Enver Hoca ve Dimitrov başta olmak üzere kararlı Marksist-Leninistlerin sonraki süreçte ısrarla savunmaya çalıştıkları; ancak sermayenin saldırıları karşısında önemli oranda püskürtülmüş ve hatta unutturulmuş diyalektik materyalizmin tarihsel anlamı ve toplumsal yaşamdaki işlevini bir kez daha gündeme getirme ve savunma amacı taşıyor. Bunu yapmaya çalışırken, tümü de insanın toplumsal gerçekliğiyle ilişkili ve insan soyunun tarihsel gelişim sürecinde, maddi yaşamının üretimiyle bağlı olarak geliştirdiği felsefi, bilimsel ve tarihi kategorilere dair birkaç önemli noktaya da yeniden değineceğiz.
I. BÖLÜM
TARİHSEL VARLIK OLARAK İNSANIN DOĞA VE KENDİYLE SINAVI = TOPLUMSAL TARİH
I-) Tarihsel varlık olarak insanın doğadaki yeri ve etkinliği
Varlık yalnızca doğa halinde değil, insan olarak da oluşur. İnsanın “Doğa”dan farklılığı, yaratıcı eylemin sahibi olması, varlığı akıl, düşünce ve söylem aracıyla açığa vurmasındadır. İnsan, bir amaca bağlı olarak ve gelecek uyarınca —gelecek kaygısıyla— eylemde bulunur. Eylemle dönüştürür ve kendi de eylemiyle ve eylem içinde değişir. “Bu açığa-vurucu değişip-oluşma, bütünselliğin, kendisiyle ezeli ve ebedi olarak özdeş bir verilmiş olmayan, ama zaman içinde adım adım ilerleyen bir kendini yaratma edimi olan insansal gerçekliği” de içerir.⁵ İnsanın dünyada —doğal haliyle dünya— varolmasının anlamı, kendini doğal dünyanın “karşısına koyma”sında, doğal dünyayı eylemi ve mücadelesiyle dönüştürür ve kendi yaşam koşullarının insansallaştırılması yoluyla insansallaştırırken —toplumsal dönüşüm bunun ürünüdür— kendini de değiştirmeyi gerçekleştirmesindedir. Salt “verilmiş-var olmuş varlık” olmaktan farklı olarak, o, “ete-kemiğe bürünmüş” olumsuzlayıcı bir güç, duyu örgenleri ve duyusal algı gücüyle düşünce oluşturan, içinde bulunduğu zamansal ve mekânsal gerçekliği anlayıp kavrayan ve bununla da kalmayarak onu değiştirmeye girişen, böylece bir yeni dünya oluşturan-yaratan bir varlıktır. İnsanın yaşadığı dünya, bundandır ki tarihsel-toplumsal bir dünya; ve insan da, doğayı ve kendisini betimleyen ve açığa-vuran söylemiyle zamansal-mekânsal varlık olarak insandır.
Gerçek o ki, “insanı ortaya çıkaran, doğa olarak varoluşan gerçek varlıktır ve doğadan söz ederek doğayı ve kendini açığa vuran da yine insandır.” Üzerine konuşulan gerçeklikten söz ettiğimize göre, “bizim için ancak, hakkında-konuşulan bir gerçeklik söz konusu olabilir.” Kendi varoluşundan bağımsız olarak varolan gerçekliği, dış dünya ve varlığı bilecek olan, onun üstüne bilgi oluşturan ise yalnızca insandır.
İnsan, sınırsız-sonsuz evrenle kıyaslandığında küçük bir “nokta” büyüklüğünde bile olmayan bizim dünyamızda ve zaman içinde doğan, yaşayan ve ölen ve üreten; kökensel atalarından sadece el ve beyin emeğiyle, zihni ve bedeni üretkenliğiyle değil ama, alet kullanarak alet yapmasıyla da ayrışarak, doğa ve kendi üzerindeki bilinçli-yaratıcı etkinliğiyle kendini ve doğayı değiştiren varlıktır. O, bu evrimini zaman içinde; yani zamana bağlı ve zamanda gerçekleştirir. Emeğinin, “ona, zenginliğe çevirdiği materyali sağlayan doğayla birlikte” bütün zenginliklerin kaynağı olduğuna işaret eden Engels, “en ilkel vahşinin eli, hiçbir maymunun elinin taklit edemeyeceği yüzlerce iş yapar. Hiçbir maymun eli, en kaba taş bıçağını bile asla imal etmemiştir” diye devamla, insan elinin, emek ürünlerinin üretilmesinde ve bizatihi insanın kendi gelişimindeki rolü üstünde durur. “O halde —der Engels—, el, yalnızca emeğin organı değildir, emeğin ürünüdür de.”⁶ Doğayla ilişkisinde, doğa koşullarınca belirlenmiş olan insanın “insansal ve tarihsel varlık” haline gelmesi, olumsuzlayıcı eyleminin, çalışması ve mücadelesinin ürünüdür. Emek harcayan, çalışan-emekçi insan, dünyayı dönüşüme uğratmış; etkinliğinin tekrarıyla ilkinden farklı koşullarda gerçekleşen etkinliği, daha ileri düzeye ilerlemesinin etkeni olmuştur. Üretim, üretim aracıyla ve üretim araçlarını dönüşüme uğratarak ilkel olandan “mükemmel”e doğru modern gelişmesinin koşullarını yaratırken, daha gelişkin araçlarla üretim olanaklı hale gelmiş; değişim ve ilerleme gerçekleşmiştir. İnsanın tarihsel değişip-dönüşmesi ve böylece evrimsel yeniden varlığı, üreten insanın kendi eseridir.⁷ İçinde hareket etmek zorunda olduğu/kaldığı doğal koşullara —varolmasının koşulları— bağlı olarak o, çalışması ve mücadelesiyle koşullarda değiştirici etken olur ve onların aşılmasının unsurları arasına girer. Üretici etkinlik bir yandan, dünyanın insan için daha uygun yaşanabilir hale getirilmesini, dönüştürülmesini, dönüşüme uğratılmasını, insansallaştırılmasını sağlar; diğer yandan, insanı dönüşüme uğratarak yeniden “oluşturur”, eğitir, yetilerinin açığa çıkmasını ve geliştirilmesini olanaklı kılar ve bunlarla birlikte kendinin bilinciyle insansallaştırır.⁸ İnsan toplumsal bir varlıktır ve toplumsal varlık olarak insan, hayvan “kökeni”nden ayrışarak yaşamaya başlamasından itibaren, doğayı etkileyip değiştirirken kendini de değiştirerek, doğa, evren ve kendi üzerine bilgi edinmeye ve geliştirmeye yönelmiştir. Doğal dünyanın nesneleri, insanın çalışması, emek aracıyla yeniden şekillenir ve yeni özellik kazanırlar. Başka biçimde söylenirse, insansal doğada yapılan çalışma, nesneleri insansal nesneler haline getirir. İnsan, sadece düşünen, varlığı-nesneleri-dünyayı, anlamı olan —her birinin diğerleriyle özsel bağıntıları dahil— sözcüklerden oluşan söylemle açığa vuran bir varlık olarak kalmaz. O, kendisinin varlığını açığa vurduğu diğer varlıkların “karşısına çıkaran”; “açığa vurucu varlığı da açığa-vuran” bir varlıktır.
“İnsan, verilmiş varlığı dönüşüme uğratan ve onu değişime uğratırken kendini de değişime uğratan olumsuzlayıcı eylemdir. İnsan, değişip-oluşmuş-olduğu şey ölçüsünde ne ise o şeydir ancak; insanın hakiki varlığı (Sein), değişme-ve-oluşmadır (Werden) ve zamandır, tarihtir ve insan ancak, verilmişe yönelen olumsuzlayıcı eylemle ve eylemde değişip-oluşur ve tarihtir; ve bu mücadelenin ve çalışmanın (emeğin) eylemidir…”⁹
İnsanlar, hayvanlardan uzaklaştıkça, “onların doğa üzerindeki etkisi giderek daha çok düşünülmüş, planlanmış, belirgin ve önceden bilinen hedeflere yönelmiş bir eylem niteliği” kazanır. İnsan, doğayla ilişkisinde yalnızca cansız doğa üzerinde değişikliklere yol açmamış; bitki ve hayvanların yaşamını da önemli oranda etkilemiş; onların bir bölümünü evcilleştirmiş, yaşam alanlarını değiştirmiş, türleriyle oynamış, yapay üreme ile kökenlerinin değişiminde rol oynamıştır. “Tarih”in ne olduğu ve nasıl geliştiği sorununun anahtarını somut gerçek insanın “ne olduğu” ve nasıl yaptığı sorusunda aramak gerekir. Çünkü, tarihi gerçekleştiren insandır.¹⁰
İnsan, insansal yaşamı ve onun gereksinmelerini üreten ve beyinsel olarak en gelişkin canlı varlıktır. İnsanı, hayvan türünden ayıran, emeğiyle-çalışmasıyla alet kullanarak alet yapmasıyla birlikte, bilinçli varlık olmasıdır. İnsanı, “tümel tarih”in etkin bir unsuru haline getiren, “tarihsel yapı”nın sadece “yapı malzemesi”, ustası ve mimarı olması değil; o yapının “kendisi için yapılmış kişi” olmasıdır.¹¹ İnsan, toplumsal varlık olarak kendi tarihini yapmakla kalmaz, tarihte yaşar ve toplumsal değişimde eylemi ve fikriyle yer alır. Ne var ki, insanın tarihteki bu rolü, hem kendisinden önceki kuşakların bıraktıkları tarafından koşullanır, hem de her bir insanın, tarihin “yapılması”na eşit etkinlikle katılması anlamına gelmez.¹²
İnsan, yalnızca doğada yaşamaz, doğada ve doğayla ilişkisinde toplumsallaşan bir yaşam da kurar. Bu da, onun, doğa tarihinden ayrı “kendi gelişme tarihi ve kendi bilimi”nin olmasını sağlar. Doğa için geçerli yasaların, “bütün dalları içinde toplum tarihi ve insansal ve tanrısal şeyleri işleyen bilimlerin tümü için de” doğru olduğunu belirten Engels:
“Ne var ki —diye devam ederek—, toplumun gelişme tarihi, bir noktada, doğanın gelişme tarihinden temelde değişik olarak kendini ortaya koyar. Doğada —insanların doğa üzerinde yaptığı karşı etkiyi bir yana bıraktığımız ölçüde— birbirleri üzerinde etki meydana getirenler, yalnızca bilinçsiz ve kör etmenlerdir ve genel yasa bu etmenlerin değişken oyunları içinde belirir.
“Buna karşılık, toplum tarihinde, etkin olanlar, yalnız, bilince sahip, düşünüp taşınarak ya da tutku ile hareket eden ve belirli erekleri izleyen insanlardır; hiçbir şey bilinçli bir maksat olmadan, istenen bir erek bulunmadan meydana gelmez. Ama bu ayrım, tarihsel araştırma bakımından, özellikle çağlar ve olaylar tek başlarına ele alındıklarında ne kadar önemli olursa olsun, tarihin akışının genel iç yasaların hükmü altında olduğu gerçeğinde hiçbir değişiklik yapmaz. Çünkü, burada da, bütün bireyler tarafından bilinçli olarak izlenen ereklere karşın, genel bir biçimde, yüzeyde, görünüşte hüküm süren rastlantıdır. Ancak istenen erek çok seyrek olarak gerçekleşir; çoğunlukla, izlenen ereklerin çoğu birbirleriyle çaprazlaşır ve birbirlerine karşı dururlar, ya kendileri önsel gerçekleşemez ereklerdir, ya da onları gerçekleştirecek araçlar henüz yetersizdir. Böyle olduğu içindir ki, sayısız bireysel irade ve eylemlerin çatışmaları tarihsel alanda, bilinçsiz doğa alanında hüküm sürmekte olana tıpatıp benzer bir durum yaratır. Eylemlerin erekleri istenmiş ereklerdir, ama bu eylemleri gerçekten izleyen sonuçlar istenen sonuçlar değillerdir, ya da başlangıçta gene de güdülen amaca uyar gibi görünseler de, sonunda istenmiş olanlardan bambaşka sonuçlara varırlar. Böylece tarihsel olaylar da, aynı şekilde, büyük çapta rastlantıların hükmü altında görünürler. Ama rastlantı, yüzeyde oynar göründüğü her yerde, daima gizli iç yasaların emri altındadır ve iş, yalnızca bu yasaları bulup ortaya koymaktır.”¹³
Toplumsal tarih, demek ki, ancak “bilinçli organizmaların evrimsel süreci olarak doğa tarihinden ayrılır.” İnsan, eylemi ve mücadelesiyle doğal-insansız-dünya üzerinde önemli değişiklikler yaratarak farklı ve tarihsel bir dünya şekillendirmiştir. Yerleşim alanlarının oluşturulmasını, kentleşmeyi, sanayileşmeyi, ulaşım hatları ve araçlarını, barajları, elektrik kullanımını ve daha da sayılabilecek değişiklikleri gerçekleştirerek, kendi türünden olanlarla ve doğayla ilişkisinde değişime yol açmıştır. Üretilen araçlar ve ilişkiler, her önceki nesil tarafından sonraki nesillere bırakılmış; onların içinde hareket ettikleri nesnel koşulların oluşumunda da böylece etkin rol oynanmıştır.¹⁴ Bu uğraşısında aldığı yol, onu, “toplumun bilimini, yani tarihsel ve felsefi denilen bilimlerin tümünü, materyalist temel ile uyumlaştırmak ve bu temele dayanarak onları yeniden kurma”ya yöneltmiştir.¹⁵ Engels, insanın doğa ve doğal süreçlere ilişkin bilgisinin ilerlemesinde, canlı organizmaların ortaya çıkışı ve farklılaşmalarının “yapı taşı” olarak hücrenin bulunuşuyla “bütün üst organizmaların gelişmesi ve büyümesinin tek bir tümel yasaya göre meydana geldiği”nin tanıtlandığını; enerjinin dönüşümünün bulunuşuyla, “başta inorganik doğada etkin olan bütün sözde güçlerin, mekanik kuvvetin ve tamamlayıcısı potansiyel denilen enerjinin, ısının, ışınımın, elektriğin, manyetizmin, kimyasal enerjinin hepsinin birtakım belli nicel oranlara göre birinden ötekine geçen evrensel bir hareketin değişik gösterileri oldukları(nın)” gösterildiğini; enerjinin yok edilemezliği ve dönüşümünün, doğanın tüm hareketinin kesintisizlik içinde ve bir biçimden ötekine geçerek sürdüğünü anlaşılır kıldığını; ve Darwin’in “Evrim Kuramı”yla tüm canlı organizmanın tek hücreliden en gelişmişine uzun bir tarihsel gelişme sürecinin ürünleri olarak oluşup farklılaştığının açıklığa kavuşturulduğunu, o döneme dek doğa bilimleri alanındaki en önemli buluşlar içinde başta gelenleri sayarak, bir doğa felsefesinin “yeniden diriltilmesi”ni gereksizlik olarak niteler.
II-) İnsanlar, kendi tarihlerini kendileri yaparlar
“İnsan ile birlikte tarihe gireriz” der Engels. Doğa tarihi dışında hayvanların da bir tarihi vardır. Onlar ama bu tarihe iradeleri dışında ve doğa koşulları üzerinden katılırlar.
“Buna karşılık insanlar, dar anlamda hayvandan uzaklaştıkları ölçüde, kendi tarihlerini, bizzat, bilinçle yaparlar, umulmayan etkenlerin, denetlenmeyen kuvvetlerin bu tarih üzerindeki etkisi o ölçüde azalır, tarihsel başarı önceden saptanmış amaca o ölçüde tam olarak uygun düşer. Ancak bu ölçüyü insan tarihine, günümüzün en gelişmiş topluluklarının tarihine uygularsak, burada, hâlâ daha tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasında çok büyük bir oransızlık bulunduğunu, önceden görünmeyen etkilerin üstün çıktığını, denetlenemeyen kuvvetlerin planlı olarak harekete getirilmiş kuvvetlerden çok daha güçlü olduğunu görürüz. İnsanların en önemli tarihsel etkinliği, onları hayvanlıktan insanlığa yükselten, bütün öteki etkinliklerinin maddi temelini oluşturan etkinlik —yaşam gereksinmelerinin üretimi, yani bugünkü toplumsal üretim—, denetlenemeyen güçlerin tasarlanmamış etkilerinin karşılıklı hareketine bağlı bulunduğu, tasarlanmış amaca pek seyrek ulaşıldığı, çoğunlukla bunun tam tersi gerçekleştiği sürece başka türlüsü olamaz. En gelişmiş sanayi ülkelerinde, doğa kuvvetlerini irademiz altına aldık ve insanın hizmetine verdik; böylece üretimi sınırsız olarak artırdık, öyle ki bir çocuk, şimdi, eskiden yüz yetişkinin ürettiğinden fazla üretiyor. Sonuç ne oldu? Daima artan aşırı çalışma ve yığınların gitgide daha fazla yoksulluğu ile her on yılda bir, büyük bir çöküntü… Ancak üretimin ve dağıtımın planlı olduğu bilinçli bir toplumsal üretim düzeni, bizzat üretimin insanları yükselttiği gibi, onları, toplumsal açıdan, hayvanlar dünyasının üstüne yükseltebilir. Tarihsel evrim böyle bir düzeni, her gün biraz daha zorunlu, biraz daha da olanaklı hale getiriyor. İnsanlığın ve onunla birlikte bütün etkinlik kollarının, özellikle de doğa biliminin, daha önceki her şeyi koyu gölgeler içinde bırakacak bir gelişme göstereceği yeni bir tarihsel çağ onunla başlayacak.”¹⁶
Marksizm, insanın toplumsal tarihini, yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı; toplumu tarihsel ve toplumsal değişimi kaçınılmaz görür. Değişim, iktisadi kategorilerin kendi kendine evriminin ürünü olarak gerçekleşmez. Marx’ın kuramında “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar.” Yaşamını sürdürmek için insan, her şeyden önce, bunun gerekli kıldığı ürünleri sağlamak zorundadır. Bu gereksinim, insanlar arası ilişkileri kaçınılmaz ve zorunlu hale getirir. Doğa güçleri karşısındaki yalnızlığı ve arayışı, onu, kendisi dışındaki insanlarla ilişkiye zorlar. Gereksinmelerinin üretiminde girdiği ilişkilerin süreç içinde aldığı biçimler ise değişkenlik gösterir. Tarihsel gelişim, insanların maddi etkinliklerinin tarzıyla bağlı olarak gerçekleşir ve farklı üretim tarzları farklı toplumsal ilişkilerin ortaya çıkmasını ve hâkim olmasını sağlarlar. İnsan, canlı bir doğa varlığı olarak yaşam gereksinimleri üzerinden doğayla ve doğa yasalarıyla koşulludur. Doğal dünya karşısındaki bağımlılığı, faaliyetinin doğa yasalarınca belirlenir olmasını nedenler. İnsan etkinliği toplumsal etkinlik olarak geliştikçe, iktisadi-toplumsal koşullar, etkinliğinin koşulları olarak, üretici faaliyetinin belirleyici etkeni olurlar. Ne var ki, insanın hayvandan farklı olarak bilinçli etkinliği, onu, doğaya köle olmamaya; yaşamını doğanın insafına terk etmemeye; doğayı kendi yararına etkilemeye; toplumsal iktisadi koşullarını değiştirmeye ve yeniden oluşturmaya yöneltir.
Marx ve Engels’e göre, “tüm bir tarihin ilk öncülü” —burada insanlık tarihi—, “insanların ‘tarih yapabilmeleri’ için yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmaları”dır:
“Bizim hareket noktamızı oluşturan öncüller, keyfi temeller, dogmalar değillerdir, bunlar, onlara ilişkin soyutlamaların ancak imgelemde yapılabileceği gerçek öncüllerdir. Bunlar gerçek bireylerdir, bu bireylerin eylemleri ve —hem hazır buldukları hem de kendi eylemleriyle yarattıkları— maddi yaşam koşullarıdır. Bu öncüller, demek ki ancak empirik olarak oluşturulabilirler.
“Tüm insan tarihinin ilk öncülü, doğal olarak, canlı insan bireylerinin varlığıdır. Şu halde saptanması gereken ilk olgu, bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geri kalan bölümüyle olan ilişkileridir.”¹⁷
Bir insanlık tarihinden, insanın tarih yapmasından söz etmek için, maddi yaşamın üretimi ilk koşuldur. Bu ise:
“Başka her şeyden önce yemeyi, içmeyi, barınmayı, giyinmeyi ve daha pek çok şeyi gerektirir. Bu nedenle ilk tarihsel eylem, bu gereksinmeleri karşılayacak araçların, yani maddi yaşamın kendisinin üretilmesidir. Ve bu, gerçekten de, binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de, salt insan yaşamını sürdürebilmek için günü gününe, saati saatine yerine getirilmesi gereken tarihsel bir eylem, tüm bir tarihin temel koşuludur.”¹⁸
Materyalist ve diyalektik tarih görüşü, “gerçek öncüllerden yola çıkar ve onları bir an için bile olsa terk etmez. Bu öncüller insanlardır, ama herhangi bir düşlemsel yalıtılmışlık ve değişmezlik içindeki değil, belirli koşullar altındaki gerçek, empirik olarak gözlemlenebilir gelişme süreci içindeki insanlardır. Bu etkin yaşam süreci bir kez ortaya kondu mu, tarih, kendileri daha da soyut olan empiristlerinki gibi bir cansız olgular derlemesi olmaktan, ya da idealistlerinki gibi hayali öznelerin hayali eylemi olmaktan çıkar.
“Demek ki, gerçek yaşamda, kurguculuğun bittiği yerde pozitif bilim; insanların pratik etkinliğinin, gösterdikleri pratik gelişme süreçlerinin ortaya konuşu başlar. Bilinç konusundaki boş sözler biter, onların yerini gerçek bilgi almalıdır. Gerçeğin kendisi ortaya konduğunda özerk felsefe varlık ortamını yitirir. Onun yerini, olsa olsa insanların gösterdikleri tarihsel gelişmenin gözlemlenmesinden çıkartılabilecek en genel sonuçların bir sentezi alabilir.”¹⁹
İnsanlık tarihi demek ki, insanların yaşamlarını sürdürmek için doğayla girdikleri ilişkileri ve doğadan aldıklarını kullanarak ürettikleriyle ve onun deneyimi üzerinden kattıklarıyla birlikte gerçekleştirdikleri üretim, üretimin tarzı üzerinden şekillenir. Bu tarih görüşü, somut-gerçek ilişkiler içindeki insanların varlığını öncül olarak alır. Tarih onların tarihi olarak gerçekleşir.²⁰
Marx ve Engels, kurguculuk ile insanın pratik etkinliği arasındaki ayrımın bilimsel dünya görüşü açısından önemine bu vurgularıyla her türden idealist spekülasyona kapıyı kapatırlar. Gerçek insanların gerçek maddi etkinliği ve gösterdikleri gelişme süreçleri, bilimin konusu olduğu üzere, tarih biliminin de hareket noktasını oluşturur. Tarih böylece, “cansız olgular derlemesi”, ya da olmayan öznelerin “hayali eylemi” olmaktan çıkar ve insanın tarihsel eylemiyle bağlı pozitif bir bilim haline gelir. Tarihin bilimsel irdelenmesi de bu insanların pratik etkinliğinin gelişme süreçlerini temel alarak, toplumsal yaşam gerçekliğiyle bağlı nesnel bir dayanağa kavuşur.
Bilimin ve tarihin yaratıcısı insanı ve onun maddi yaşamı üretimini “öncül” almayan bir tarih görüşü spekülasyondan ibaret kalır. Tarih, çünkü:
“Her biri kendinden önce gelen kuşakların kendisine aktardığı malzemeyi, sermaye biçimlerini, üretici güçleri kullanan ve böylece bir taraftan geleneksel etkinliğini bütünüyle değişen koşullar içinde sürdürürken, diğer taraftan bütünüyle değişen bir etkinlikle birlikte eski koşulları da bir ölçüde değiştiren kuşakların art arda birbirini izlemesinden başka bir şey değildir…”²¹
Alman İdeolojisi’nde ve Feuerbach üzerine yazarlarken Marx ve Engels:
“Tüm insan tarihinin ilk öncülü, doğal olarak canlı insan bireylerinin varlığıdır. Şu halde saptanması gereken ilk olgu, bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geri kalan bölümüyle olan ilişkileridir. Burada, doğaldır ki, ne bizzat insanın fiziki yapısını, ne de insanların tamamen hazır buldukları doğal koşulları, jeolojik, orografik, hidrografik, klimatik ve öteki koşulları derinliğine inceleyebiliriz. Her tarih yazımı, bu doğal temellerden ve tarih boyunca insanın eyleminin bu temellerde meydana getirdiği değişikliklerden hareket etmek zorundadır.”
derler.²²
Marx’ın mezarı başında yaptığı konuşmada Engels, Darwin’in organik doğada evrim yasasını bulması gibi, Marx’ın da insan tarihinde evrim yasasını bulduğuna dikkat çekerek şöyle diyordu:
“İnsanoğlunun politika, bilim, din, sanat vb. ile ilgilenebilmesi için her şeyden önce yemesi, içmesi, barınması ve giyinmesi gerekir; bu nedenle öncelikle gerekli olan maddi geçim araçlarının üretimi ve bunun sonucu olarak verili bir toplum tarafından ya da verili bir dönem boyunca ulaşılan ekonomik gelişme düzeyi, devlet kurumlarının, hukuk anlayışının, sanatın ve hatta söz konusu halkın dini görüşlerinin üzerinde yükseldiği temeli oluşturur. Bundan dolayı, şimdiye kadar olanın tersine, tüm bu şeylerin bu temel ışığında açıklanması gereklidir.”²³
Marx ve Engels, insanın maddi varlık koşullarından, gerçek insan-bireylerden ve sınıflardan hareket ederek tarihi bir bilim düzeyine yükselttiler ve onun insanların kendileri tarafından, içinde bulundukları koşulların etkisi hesaba katılarak yapıldığını²⁴, dogmatik görüşleri mahkûm ederek gösterdiler.²⁵ İnsanlar, içinde bulundukları tarihsel evre ve koşullarda, sahip bulundukları üretim araçlarını kullanarak, yaşamları için gerekli ürünleri üretirler. Bu üretimin tarzı, onların ilişkilerini şekillendirir ve onları önceki kuşaklar tarafından geliştirilmiş; yenilerinin devraldığı ve tek tek bireyler olarak belirleme olanağına sahip olmadıkları bu ilişkilerin içine sürer. Bu üretim ilişkileri içinde onlar, üretimlerini artık tek tek ve birbirlerinden yalıtılmış bireyler olarak değil, belirli gelişkinlik düzeyine denk düşen elbirliği ile gerçekleştirirler. Bu üretim ilişkileri belirli bir yaşam tarzına temel oluşturur ve elbirliği üretici güçlerini daha da geliştirir. Üretim araçlarının mülkiyeti ile üretici etkinlik birbirinden ayrıştıkça, toplumda bir bölümün diğerlerini sömürme koşulları daha fazla belirginleşir. Kapitalist üretim tarzı ve üretim ilişkileri bu koşulların ileri düzeyde oluşması ve olgunlaşmasını sağlayarak proletarya-burjuvazi mücadelesini; sömürü ilişkilerine ve özel mülkiyete son verilmesi ile yeni bir toplumsal yaşam biçimi ve ilişkiler düzeyine varacağı tarihsel zorunluluk ilişkisi içinde gündeme getirir. Sömürünün, sınıfların, etnik-ulusal ve cinsiyetçi ayrım ve baskıların son bulması, üretim araçlarının kolektif mülkiyetinin sağlanması, yabancılaşmanın son bulmasının toplumsal temelini yaratır ve gerçek insani özgürlük için koşulların oluşmasını sağlar. Böylece, özgürlük ve eşitlik bir ideal olmaktan çıkarak nesnel dayanakları üzerindeki gerçeklik haline gelir.
Materyalist tarih görüşü, insanları, üzerinde hiçbir etkide bulunmadıkları koşulların esiri ve ürünü olarak değil, tersine koşulların değişimine katılan, değişimin unsuru olarak rol oynayan ve bu değişimde kendisini de değiştiren aktif-fail olarak görür. Toplumsal yaşam insan pratiği dolayımında, insanın maddi yaşamı üretimi ve onun tarzıyla bağlı olarak şekillenir. Bundandır ki, toplumsal sorunların çözümüne gizemci kurgularla değil, bu maddi öncüllerin; insanların ve onların yaşamı üretim tarzları ve ilişkilerinin ussal irdelenmesiyle varılabilir. Marx, yeni materyalizmin, diyalektik materyalizmin bakış açısında insan toplumunun ya da “toplumsal insanlık”ın başta geldiğine dikkat çeker. Filozofların “dünyayı farklı biçimde yorumlamakla” yetindiklerini ve fakat asıl olanın “onu değiştirmek” olduğunu söylerken işaret ettiği, dünya üzerine ve hakkında yorumun gereksizliği ya da filozoflara dünyayı değiştirme sorumluluğu yüklemek olmayıp, toplumsal gerçekliği düşünce aracıyla açıklamakla kalmayıp, onun insanlık yararına değiştirilmesi eylemiyle birleştirme gerekliliğiydi.
Toplumsal değişimin maddi gücü devrimci üretici güçleri ve bunun sosyal alandaki ifadesi olarak her tarihi dönemin eski üretim ilişkileri ve onların temsilcisi hâkim sınıflarıyla çelişki içindeki sömürülen sınıflardır. Tarih bilimi bu gerçekliği esas almalı; felsefe değişimin güçlerini, koşullarını, gereklerini ve kaçınılmazlığını açıklayıcı olmalıdır. Tarih görüşü ve felsefenin toplum gerçekliğiyle bağı ancak bu durumda gizemcilikten kurtulabilir.
“İnsanlar, her biri bilinçli olarak istedikleri kendi amaçlarını izleyerek, bu tarih nasıl bir biçim alırsa alsın, kendi tarihlerini yaparlar, ve işte bu başka başka doğrultularda etki yapan sayısız iradenin ve bunların dış dünya üzerindeki çeşitli yankılarının bileşkesi, tarihi oluşturur. Öyleyse burada da önemli olan sayısız bireyin ne istediğidir. İrade, tutku ile ya da düşünme ile belirlenir. Ama, kendileri de doğrudan tutkuyu ya da düşünmeyi belirleyen araçlar çok değişik niteliktedir. Bunlar, gerek dış nesneler, gerek ülküsel nitelikte güdüler, yani hırs, ‘gerçek ve adalet düşkünlüğü’, kişisel kin ya da her çeşitten salt kişisel hevesler olabilirler. Ama bir yandan, tarih üzerinde etkili olan çok sayıda, bireysel iradenin, çoğunlukla, niyetlenilen sonuçlardan büsbütün başka sonuçlara —sık sık doğrudan karşıt sonuçlara— götürdüklerini, ve dolayısıyla, bunların güdülerinin, varılan sonal sonuç bakımından ancak ikincil bir önemleri olduğunu gördük. Öte yandan, bu güdülerin de arkasında gizli olan devindirici güçlerin neler olduğunu ve etkin insanların beyinlerinde hangi tarihsel nedenlerin bu güdülere dönüştüğünü kendi kendine sorabilir insan. Bu soruyu, eski materyalizm hiçbir zaman ortaya koymadı. Bunun içindir ki, onun tarih anlayışı, bir tarih anlayışı olduğu ölçüde, özünde kılgıcıdır (pragmatique); her şeyi eylemin güdülerine göre yargılar, tarihsel bir etki meydana getiren insanları soylu olan ve soylu-olmayan ruhlar olarak ayırır, ve sonra da düzenli olarak soyluların hep aldandıklarını, soylu olmayanların da galip geldiklerini saptar, eski materyalizme göre tarihin incelenmesinden hiçbir ders alınamayacağı düşüncesi de bundan ileri gelir, ve bize göre ise, tarih alanında, eski materyalizm kendi kendisiyle uyumlu değildir, çünkü devindirici güçlerin ardında ne olduğunu, devindirici güçlerin kendi devindiricilerinin de neler olduklarını inceleyeceğine, tarihte etkin ülküsel (idéales) devindirici güçleri son nedenler olarak alır. Tutarsızlık, ülküsel devindirici güçleri tanımakta değildir, ama onların belirleyici nedenlerine kadar daha ilerilere gitmemektedir. Buna karşılık, tarih felsefesi, özellikle Hegel tarafından sunulduğu biçimiyle, görünürdeki güdülerin ve ayrıca tarihte insanların eylemlerini gerçekten belirleyen güdülerin tarihsel olayların hiç de son nedenleri olmadıklarını ve bu güdülerin gerisinde başka belirleyici güçlerin bulunduğunu ve asıl bunların araştırılmasının söz konusu olduğunu kabul eder, ama o, bunları, tarihin kendisinde araştırmaz, onları daha çok dışarıdan, felsefi ideolojiden alır, tarihe sokar.”²⁶
“İnsanları harekete geçiren ne varsa, hepsi zorunlu olarak onların beyninden geçer, ama bunun beyinde alacağı biçim, koşullara çok bağlıdır.” Demek ki:
I-) İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar.
II-) Bireyleri eyleme geçiren “güdüler”in, “tarihin en son devindirici güçlerini meydana getiren devindirici güçleri”yle bağını göz ardı eden bir tarih tartışması gerçekçi olmaz.
III-) İnsanların kendi tarihlerini yapmaları bireyselden toplumsala yol aldığında, bireyleri harekete geçiren güdülerin “büyük yığınları, tümüyle halkları ve her halk içinde de bütün kitlesiyle sınıfları harekete geçiren güdüler kadar ve gene bu geniş yığınları geçici bir kaynaşmaya, çabucak sönen saman alevi gibi parlamaya değil de, kalıcı, sürekli, büyük bir tarihsel dönüşümle sonuçlanan” eylemlere yönelten güdüler denli güçlü ve kalıcı etkiler bırakamayacağını unutmamak gerekir.
IV-) Tarihin gerçek devindirici güçleri maddi yaşamın üretimi tarzı, ekonomik koşullar ve bunların “dönüşümü” materyalist temelde irdelenerek bulunabilirler.
Kapitalizm ve büyük sanayi örneğin bir yandan halkın büyük çoğunluğunun artan proleterleşmesine ve yoksullaşmasına, diğer yandan aşırı üretime yol açarak kendi üretici güçleriyle çelişkiye düşer ve bu devindirici güçlerinin mücadelesiyle aşılmasının maddi koşullarını yaratır.
Engels, aynı yerde, Marksist tarih anlayışının “tarih alanında felsefeye son ver”diğini belirterek, “tıpkı diyalektik doğa anlayışının da her çeşit doğa felsefesini gereksiz olduğu kadar olanaksız kılması gibi”, gerekli olanın, artık, “kafasında birtakım zincirlenişler kurup tasarlamak değil, ama onları olayların içinde bulup çıkarmak” olduğunu; bu yapıldığında ise, “doğadan ve tarihten sürüp atılan felsefeye”, yalnızca “salt düşünce alanı”nın, “düşünme sürecinin kendi yasalarının öğretisi”nin kalacağını söyler. Buna, “Felsefe de dahil, tarihsel bilimler alanında, eski uzlaşmaz teorik zihniyet, klasik felsefe ile birlikte, boş bir seçmeciliğe” dönüşerek, “gerçekten tamamıyla yok oldu” diye eklemede bulunur.²⁷ Doğadan ve tarihten “kovulan felsefe” anti-diyalektik metafizik idealist felsefedir. Doğa bilimlerindeki gelişmeler, doğanın metafizik yorumunu gereksiz hale getirdi. Metafizikte, şeylerin iç çelişkilerinin varlığı tanınmaz; onlar baştan öyle var edilmiş ve değişmez olarak kabul edilirdi. Bu görüş açısından ak ile kara dışında ara ton yoktur; A=A; B=B’dir; şeyler, olgular, kategoriler arası ilişkiler, ara geçiş olanakları, karşıtların birliği ve mücadelesi reddedilir; yaşamın canlı, değişken ve hareketli gerçeği yerine statik-donmuş kalıplarla uyumlu “kesinlik” konmuştur. Neden-sonuç ilişkisi ya yoktur ya da değişmezlik koşuluyla, doğanın yaratıcı tarafından oluşturulması şeklinde kurulmuştur. Olgular ve gelişmeler, olasılıklar reddedilerek mutlak kesinlikler halinde gösterilirler. Metafizik soyutlamada gerçekliğin bilgisine erişmenin yolu, canlı-gerçek yaşamdan değil, onun dışındaki bir alandan, aklın ürünü olup, kutsal değişmezler durumuna yüceltilmiş kavramlar alanından geçer. Doğanın ve toplum yaşamının statik ve kalıcı sayılması; neden-sonuç ilişkisinin kesin karşıtlık olarak alınması; şeylerin iç çelişkisinin ve gelişme dinamiklerinin reddi, metafizik görüş tarzının özellikleri arasındadır.
Oysa, doğa ve toplumda, oluşum, yıkım, yeniden oluşum, ölüm ve yaşam, her türlü varoluş, karşıtların birliği ve mücadelesine sahne olan bir hareketlilik içinde olup birbiriyle de ilişki içinde deviminden geçer. Doğada ve toplumsal yaşamda soyutlanmış ve herhangi diğerinden etkilenmezlik gösteren sabit durum ve oluşumlar yoktur. Niceliğin niteliğe, niteliğin niceliğe dönüşümü ve yadsımanın yadsınması; çelişki ve çatışma; oluş ve yok oluş; gelişme ve dönüşüm karşıtların birliği ve mücadelesi yasasınca gerçekleşirler. Bu da, olguların ve gelişme süreçlerinin çelişkileri ve dış etkenlerle bağı gözetilerek irdelenmesini gerektirir. Tarih bilimi ise, insanın maddi yaşamını üretiminden, onun tarzından, geçirdiği değişikliklerden hareket etmekle tümüyle nesnel gerçeklikler, olgular ve ilişkiler alanındadır. Olgulardan değil, “kafada kurulan zincirlenişler”den hareket eden bir düşünce tarzına bağlı kalamaz, bu tür bir felsefi “sistemi”; “uzlaşmaz eski zihniyeti” sürdüremez. Sürdürülmeyen ve son verilen, ya da kapıdan kovulan bu “eski zihniyet”; bu metafizik-idealist kurgudur. Nasıl sonlandırıldığını, Alman işçi hareketinin, “klasik Alman felsefesinin mirasçısı” da olduğunu belirten Engels, yukarıda uzunca alıntılanan sayfalarda, etraflıca anlatır. Materyalizmi devralarak diyalektik olarak geliştirmek ve ilerletmek; her türden düşünsel yaratının hareket ettirici gerçek kaynağını nesnel gerçeklikte, doğada ve maddi yaşamın üretiminde aramak ve göstermek; dönüşümün kaçınılmazlığını oradan hareketle bulgulamak, vb. vb…
İdealist felsefi yaklaşımda, diyalektik hareket, “insansal düşüncenin ve söylemin bir hareketidir; ama, düşünülen ve hakkında söz edilen gerçeklikte, diyalektik olan hiçbir şey yoktur. Platon’da olduğu üzere, tez, antitez, sentez olarak ilerleyen ve her defasında, doğruyu, hakikati bulmaya yönelen diyalektik ‘tartışmadan doğan felsefe’de, bir yandan bunlar, içindeki yanlışların ‘ayıklanması’ anlamında ‘yok sayılır’ —ortadan kaldırılırlar (aufhoben); diğer yandan ama, içerdikleri doğru yanların ya da bilgilerin korunup-saklanması; tek yanlı, sınırlı parçalarının birbirini tamamlar şekilde geliştirilmesi ile bilginin daha üst düzeyine taşınırlar. Yani burada, diyalektik, felsefi bir araştırma ve açıklama yöntemidir sadece. Ve şunu da söyleyelim ki, yöntem ancak, olumsuz ya da olumsuzlayıcı bir öge içerdiği için; yani bir kanıyı çürütmeden pek de farklı olmayan bir kanıtlama çabası gerektiren sözsel bir mücadelede teze karşı çıkan bir antitezi içermesi bakımından diyalektiktir. Gerçek anlamda hakikat, yani bilimsel ya da felsefi ve hatta diyalektik ya da sentezsel hakikat, tartışmanın ya da diyaloğun olduğu yerde, yani bir tezi olumsuzlayan antitezin bulunduğu yerde vardır ancak…”²⁸
III-) Toplumsal tarihin diyalektiği
Engels:
“Bilgi kadar tarih de, insanlığın ülküsel olarak eksiksiz bir durumu içinde son ve kesin tamamlanışa varamaz; eksiksiz bir toplum, eksiksiz bir ‘devlet’, ancak imgelemde (muhayyilede) var olan şeylerdir; tam tersine, tarih içinde ardarda birbirini izleyen durumlar, insan toplumunun aşağıdan yukarıya doğru giden sonsuz gelişmesi içinde ancak geçici birer aşamadırlar. Her aşama zorunludur ve bu yüzden de çağına göre ve kökenini borçlu olduğu koşullara göre meşrudur; ama bu aşamanın kendi bağrında yavaş yavaş gelişen daha üst düzeydeki yeni koşulların karşısında hükümsüz kalır ve haksız olur; daha üst düzeyde bir aşamaya yer vermesi gerekir, ki bu yeni aşama da sırası gelince gerileme devresine girer. Nasıl burjuvazi, geniş ölçekli sanayi, rekabet ve dünya pazarı aracılığıyla, pratik içinde, bütün eski dayanıklı ve saygın kurumları bozup yok ederse, aynı şekilde bu diyalektik felsefe de, bütün sonal, mutlak gerçek kavramlarını ve bu gerçeğe uygun düşen insanlığın mutlak durumları kavramlarını geçersizleştirir. Bu diyalektik felsefe karşısında hiçbir şey sonal, mutlak, kutsal değildir; bu felsefe her şeyin geçici karakterini, ve her şeydeki geçici karakteri ortaya çıkarır, ve onun karşısında, kesintisiz oluş ve yok oluş sürecinden, daha aşağıdakinden daha yukarıdakine sonsuz çıkış sürecinden başka hiçbir şey yürürlükte kalamaz, o kendisi de bu sürecin düşünen beyindeki yansısından başka bir şey değildir. Şurası da doğrudur ki, onun bir de tutucu yanı vardır; o, bilginin ve toplumun gelişmesinin belli aşamalarının kendi çağlarına ve kendi koşullarına göre meşruluğunu kabul eder, ama daha ileri gitmez, bu görüş tarzının tutuculuğu görelidir, onun devrimci niteliği ise mutlaktır —zaten hüküm sürmesine izin verdiği tek mutlak olan da budur.”²⁹
Hiçbir şey, hiçbir toplumsal form ve üretim tarzı, hiçbir toplum ve devlet değişmezlik zırhına sahip değildir. Değişken ve değişmeye zorunlu; geçici, sonal olmayan, daha aşağı biçimlerden daha yukarı biçimlere doğru gelişerek kendi değişiminin hem koşullarını hem de güçlerini yaratan toplumlardan söz edilebilir ancak. Kesin, ya da denilecekse mutlak olan tek şey değişim zorunluluğudur. Bir oluş ve yok oluş süreci içinde, meşruluğu geçiciliği ile koşullu “insanlığın durumları”na dair her şey, değişime mahkûmdur. “Bin yıllık” Ortaçağ’a dair ne varsa esas olarak yıkıma uğramış ve burjuvazi, onun “meşru ve saygın” kurumlarını ya tümüyle tarihe gömmüş ya da kendine tabi kılmıştır. Kapitalizmi, yaklaşık iki yüz-iki yüz elli yıllık tarihine bakarak ve olanaklarının “gücü” ölçüsüne de vurarak “kalıcı” ve “sonal” gösterenler tarihin bu “mutlak yasası”nın önünde duramamışlardır. Kapitalizm, yıkımının koşullarını olgunlaştırmaksızın varlığını sürdüremez. Bağrında doğan yeni koşullar ve yeni üretici güçler, onun “zorunlu” ama geçici koşullarının; daha üst düzeydeki koşulların zorunluluğu ve meşru gelişi karşısında meşruluğunu yitirmesini ve tarihin daha üst bir aşamasına doğru gelişiminin önünden çekilmesini sağlarlar. Marx, bu kaçınılmaz gelişmeyi, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ünlü Önsöz’ünde şöyle özetler:
“Yaşamlarının toplumsal üretiminde insanlar, vazgeçilmez ve iradelerinden bağımsız olan belirli ilişkilere, maddi üretken güçlerin gelişiminin belirli bir evresine karşılık gelen üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin toplamı toplumun ekonomik yapısını, üzerinde hukuki ve siyasal üst yapının yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerine karşılık gelen gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullar. İnsanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, aksine bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir evresinde toplumun maddi üretken güçleri mevcut üretim ilişkileriyle, ya da —aynı şeyin hukuksal ifadesinden başka bir şey olmayan— o zamana kadar içinde hareket ettikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışma içine girerler. Bu ilişkiler, üretken güçlerin gelişme biçimlerinden onların engelleri haline gelirler. O zaman bir ‘toplumsal devrim çağı’ başlar. Ekonomik temelin değişmesiyle birlikte, bütün muazzam üstyapı da az çok hızlı bir şekilde dönüşür. Bu tür dönüşümleri değerlendirirken, doğal bilim kesinliğiyle belirlenebilen üretimin ekonomik koşullarının maddi dönüşümü ile insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve savaşarak çözmeye çalıştıkları hukuksal, siyasal, dini, estetik ya da felsefi —kısaca ideolojik— biçimleri daima ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kişiyle ilgili fikrimiz o kişinin kendisiyle ilgili ne düşündüğüne dayanmıyorsa, aynı şekilde, böyle bir dönüşüm dönemini de o dönemin kendi bilinciyle yargılayamayız; aksine, bu bilinç, maddi yaşamın çelişkilerinden, toplumsal üretken güçler ile üretim ilişkileri arasındaki mevcut çatışmadan hareketle açıklanmalıdır. İçerebileceği bütün üretken güçler gelişmeden hiçbir toplumsal oluşum yok olmaz; ve varlığının maddi koşulları bizzat eski toplumun rahminde olgunlaşmadan, yeni, daha yüksek üretim ilişkileri asla ortaya çıkmaz. Bu nedenle insanoğlu önüne her zaman sadece çözebileceği görevleri koyar; zira soruna daha yakından bakıldığında, sadece çözümünün maddi koşulları zaten var olduğunda, ya da en azından oluşma sürecinde olduğunda görevin ortaya çıktığı görülür. Geniş ana çizgileriyle Asyatik, antik, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumun ekonomik oluşumunda ileriye doğru gelişen çağlar olarak tasarlanabilir. Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin son antagonistik biçimidir —bireysel antagonizm anlamında değil, bireylerin toplumsal yaşam koşullarından kaynaklanan bir antagonizm anlamında antagonistik; aynı zamanda, burjuva toplumun rahminde gelişen üretken güçler, bu antagonizmin çözümünün maddi koşullarını da yaratır. Bu nedenle, bu toplumsal oluşum, insan toplumunun tarih öncesini sona erdirir.”³⁰
II. BÖLÜM
YAŞAMIN ÜRETİMİ, BİLGİ SÜRECİ VE MADDİ GERÇEKLİĞİN SİSTEMATİK BİLGİSİ
Marx’ın kuramının “epistemolojik” eleştiricileri, felsefenin idealist-metafizik ve materyalist diyalektik olarak birbiriyle temel farklılığa sahip iki ayrı “ekol”e ayrışmasını atlayarak veya görmezden gelerek, ve felsefeye dair genellemeler üzerinden bilimin felsefeyi “tarihten kovduğu”nu söyler, Engels’in yukarıdaki sözlerini de kanıt olarak gösterirler. Bu iddia, yüzeysel bir bakış açısından ve tarih bilimi tanıklığında yerli yerinde görünür. Bu genelleme oysa, diyalektik materyalizmin, materyalist felsefenin Marx-Engels ve Lenin tarafından geliştirilmiş ve zenginleştirilmiş hali olduğu gerçekliğini örter. Bu genellemeyle her biri ayrı yer ve öneme sahip özellik gösteren ve tümü de toplumsal yaşam, toplumsal ilişkiler alanıyla bağlı bilim-felsefe, tarih ve ideoloji kategorileri, farklılıklarının üstü örtülerek, ve hem tarihsel süreçle hem de birbirleriyle ilişkisi mekanik ve tek yanlı yorumlara tabi tutularak, anlamları kadar işlevleri de muğlaklaştırılır. Söz konusu olan, bilim-felsefe ve tarih kategorilerinin hem ayrı kategoriler olarak kendi anlamlarının hem de toplumsal pratikle ve birbirleriyle ilişkisinin muğlaklaştırılıp belirsizleştirilmesi olduğundan, bilim-tarih ve felsefe kategorilerinin insanın maddi yaşamı üretimi ve yeniden üretimiyle bağı dolayımında irdelenmeleri önem gösterir. Bunu göstermek üzere, ilkin bilgi-bilim sürecine; insanın basit gereksinmeleriyle bağlı bilgiden bilimsel bilgiye; bilgi sürecine bakmak yararlı olacaktır.
I-) Yaşam gereksinmelerinin ve doğal çevrenin bilgisi olarak “basit” bilgi
İnsan, eski çağlardan bugüne doğada ve doğa üzerindeki eylemi ve mücadelesiyle, doğada ve kendinde değişimin faili olur ve değişimi sağlarken, bu gelişme süreçlerinin “yansıması” olarak düşünsel-zihinsel ilerlemenin olanaklarını da yarattı. Dış doğa, insanın kendisinden daha güçlüydü. Yerleşik hayat ve ürün ihtiyacı toprağın işlenmesini zorunlu kılınca, toprağı işleyen insan için havanın, güneşin, yağmurun, suyun ve rüzgârın durumunu gözlemek ve değişiklikleri izlemek zorunluluk gösterdi. Yaşamını sürdürmek üzere doğada, değişiklik yaratıcı işlev de gören eylemde bulunurken o, kendi kendini de üreterek, kendi dışındaki ilkel doğanın karşısına “insansal bir doğa” koymak durumundaydı.³¹ Doğayla ilişkisi içinde zihni ve fiziki gelişmesinin ilk adımlarını atan insanın gereksinmeleri, istekleri, ilgileri, ilgisizlikleri, tutkuları ya da boş vermişlikleri, içinde bulunduğu koşulların etkisi altında ve toplumsal sürece katılış biçimiyle bağlı olarak değişim gösterdi.³² Maddi yaşamının üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı bu ilerlemesi içinde doğa, toplum ve evren üzerine “bilinemez”leri giderek daha fazla bilinir duruma geldi ve böylece kendi etkinliğinin “bilincine varma” olanağına da kavuştu.³³ Yaşamını üretiminin sürecine bağlı olarak ve onun etkenlerinden biri işlevi de görerek bilgisi gelişip ilerledi. Doğaya yönelik merakı ve doğayı anlama çabası, onu araştırmaya ve öğrenmeye; olaylar ve gelişmeler arasındaki ilişkileri tanımlamaya yöneltiyor, sistematik düşünme ve nedensel ilişkileri ortaya koyma yöntemini geliştirmeye teşvik ediyordu. Ürün değiş-tokuşu ve mevsimlerin durumuyla ekin zamanları arasındaki ilişkileri saptama ihtiyacı matematik hesaplama yöntemlerini gerektiriyor; güvenli yolculuk ve kervanların “belirli zamanlarda” konaklama yerlerine varmaları için gökyüzü olaylarının, yıldızların hareketleri, ay ve güneşin durumu, gözlem ve ölçüm gereksinimini doğuruyor, bu da ilkel hesaplama araç ve yöntemlerinin geliştirilmesini sağlıyordu.
II-) Basitten “bütünsel”e; ilkelden bilimsele bilgi süreci
İnsanın bilgisi, dünyadaki yerinin, koşullarının ve çevresinin bilgisi olarak başlayıp varlıkların, nesnelerin ve onların ilişkisinin bilgisi olarak gelişti. Yaşadığı yerlerde ne yapacağı/yapabileceği sorunuyla bağlı ilk hareket “noktası”ndan kalkarak, daha kapsamlı ve karmaşık ilişkilerin bilgisine doğru yol aldı. Bilgisi, pratiği ve ihtiyaçlarıyla bağlı bir gelişme sürecinden geçerek ilerledi. Herhangi ihtiyacını karşılamak üzere uygun bir alet icat etmesi-yapması-üretmesi, düşünmeyi ve “planlama”yı gereksinir kıldığından, alet yapımıyla o, gözleme dayalı düşüncesini, yapma eylemi ve yaptığı üründe pratikleştirdi. İhtiyaçların artması ve mevcut aletlerle karşılanmasının mümkünsüz ya da zor olması durumunda, daha ileri ve gelişkin alet yapımı ihtiyaç haline geldiğinde, daha yetkin araçların geliştirilmesi için yol açıldı ve süreç içinde, insanın fizik gücüyle yapabileceğinden yüzlerce kat daha fazlasını daha kısa zamanda gerçekleştirecek araç ve aygıtların ortaya çıkması mümkün hale geldi. İnsanı, bir “doğal öğesi olduğu hayvanlar âlemi”nden ayırıp insan kılan, onun, ilkel halde düşünen ve basit aletler yapan canlı olarak kalmayıp bunları geliştirmesi ve uygarlıklar yaratması; yani tarihsel bir varlık olarak ayrışmasıydı. O, “bir uygarlık ve kültür varlığı”ydı.
İnsan soyu, büyük beyinlerinin yardımı ve fedakârca çalışmalarıyla basit türdeki yaşam ve doğa bilgisinden bilimsel bilgiye ulaşmak için çok uzun yol katedip büyük bedeller ödedi. “Dünyanın gerçekliğine ulaşma”, insanın tarih boyunca başlıca uğraş konularının denebilir ki başında yer aldı. Gözlemleyen, düşünen ve üreten insan, bu etkinliği içinde nesnelerin; doğanın, “hakikat”in bilgisine ulaşmaya çalıştı ve süreç içinde bu bilgisini ilerletti. Bilgisi, bilgi nesnelerinin daha tam bir tanınmasını sağladığı ölçüde yolunu aydınlattı; olanaklarına, değiştirici gücüne, zorunluluklarına ışık tuttu! Dünya ve evren gerçekliğine ilişkin bilgisi, gereksinmeleriyle bağlı olarak ilerledi. Bilim ve teknik gelişme, insanın karşılaştığı sorunlarının çözüm ihtiyacıyla bağlı olarak, bunun için gereken araçların üretilmesiyle ilerledi. Basit bilgiden bilimsel bilgiye bilgi sürecinin ilerlemesi böylece diyalektik bir gelişme gösterirken; makinenin ve makineler kombinasyonu olarak fabrika sisteminin kuruluşu, uçak, gemi gibi ulaşım ve taşıma araçlarının icadı, telefon, telsiz ve internet sistemlerinin ortaya çıkışı, somut gereksinmelerinin yol açtığı arayışların ürünü ve soyut bilimin uygulamalı bilim halinde somutluk kazanmasının ifadesi olarak gerçekleştirildiler. İnsanı ve bilgisini küçüklü-büyüklü varlıkların ve maddi gerçekliklerin bilimsel bilgisine dek ilerleten etkenler içinde, doğa bilimlerindeki gelişmeler önemli rol oynadı. Anlama yetisini geliştirirken kavram dünyasını da genişleterek nesneler ve olgular arası ilişkinin kavranması ve açıklanmasının mantıksal ve dilsel zenginliğini artırdılar.
III-) Bilmenin olanakları ve sınırı; bilginin göreceliği
Bilgi, içinde edinildiği koşullara bağımlılık gösterir. Bu da, bilginin kesin ve mutlak değil, sınırlı olmasını sağlar. Engels, “kendinde şey”den söz ederken, “Tarihsel bakımdan alınırsa, bu şeyin, belirli bir anlamı olabilir. Bizler, ancak kendi çağımızın koşulları altında ve bu koşulların elverdiği ölçüde bilgi sahibi oluruz” der.³⁴
Bilgi, bilgi edinme sürecinde, nesnelerin düşünce aracıyla ve düşüncede soyut kavramlar aracıyla kurulması olarak yeniden “nesnelliğe dönüşür” ve Lenin’in deyişiyle; yine süreç içinde her şeyin bütün öteki şeyler üzerindeki karşılıklı etkisi nedeniyle değişerek “tamamlanma”ya evrilir. İnsanın bilinci, dış dünyanın ve nesnelerin beyindeki yansılarının ifadesidir ve düşüncenin gerçeğe uygunluğu, gerçeğin ya da nesnenin kesin ve değişmez yansıması olarak değil, çok yönlü etkenlerle bağlı değişimi dolayımında, ancak yaklaşıklık ölçütünde mümkündür. Bilimsel görüşlerin “göreli” özelliği, içinde bulunulan koşullarda, önceki kuşaklardan devralınanların onlardan daha yüksek-daha ileri bir düzeydeki kavrayışın ifadesi olarak gelişmeye açık olmaları, yeni buluşlar desteğinde daha ileri düşünceler düzeyine yükselmeleri; bütün bunların doğruluğu ve gücü, pratikte kanıtlanmalıdır. Nesnel gerçeklik düşünme aracıyla insan düşüncesinde ifadesini bulurken, beyin aracıyla üretilmiş bu gerçeklik ifadesinin doğruluğu pratik tarafından kanıtlanmalıdır! Bilginin insanın, doğanın, nesnelerin, ilişkilerin ve değişimin bilgisi olması gerçekliği, değişebilirliğinin de etkeni ve nedenidir. İnsanın tarihsel eyleminin değiştirici işleviyle birleşerek ve onun bir işlevi olarak bilgi, yeni olgusal ve deneysel bilgilerle ilerler ve insan etkinliğinin etkeni olarak işlev görür. Lenin, maddenin yapısı ve özellikleri hakkındaki “her bilimsel tezin yalnızca yaklaşık, göreli bir geçerliliğe sahip olduğunu” söylüyordu. Uzay ve zamana dair bilgimiz diyelim, yeni bilgilerle ilerleyecek ve uzay ve zaman gerçekliğine daha da yakınlaşacak, o gerçekliği yaklaşıklığı içinde yansıtacaktır. Lenin’e göre, bilginin nesnel-mutlak gerçeğe “yaklaşmasının sınırları tarihsel olarak göreli”dir. Machçılarla tartışmasında:
“Tek tek her insandaki bilincin gelişmesi ve bütün insanlığın kolektif bilgisinin gelişmesi, her adımda, bize, bilinmeyen ‘kendinde şey’in, bilinen ‘bizim için şey’e dönüşmesinin, kör, bilinmeyen zorunluluğun, ‘kendinde zorunluluğun’, bilinen ‘bizim için zorunluluğa’ dönüşmesinin örneklerini”
sunacağını; “bilgibilimsel bakımdan bu iki biçim dönüşüm arasında hiçbir ayrım” olmadığını; “her iki durumda da temel görüş açısı”nın aynı olduğunu; “dış dünyanın nesnel gerçekliğinin ve dış doğanın yasalarının, hem bu dünyanın, hem de bu yasaların tümüyle insanca bilinebilir oldukları, ama onun tarafından kesenkes hiçbir zaman bilinemeyeceği”ni söyler.³⁵
Bilgi, bilgi nesnelerinin bilgisi olarak düşüncede, düşünce aracıyla ve kavramların diliyle oluştuğunda, varlığın düşüncedeki yansıması, gerçeğin aksi olarak somutlanır ve bilgibilim sorunu, genel olarak “bütün insan bilgisinin kaynakları ve değeri” sorunudur. İnsan soyu, diyelim doğada ve toplum yaşamında değişimin kaçınılmazlığının engellenemez yasalarla bağlı olduğunu ve belirli ereklerini gerçekleştirmek üzere bu yasalardan yöntemli biçimde yararlanmasının olanaklarını yine bu nesnel gerçekliğin içinden; olgu ve güçlerinin analizinden çıkararak ilerlemiştir.
Gelişmeye açık olma, tamamlanmış olmama; bitmiş olmamadır. Bilgi içeriği dışımızdaki nesnelere dair duyumsal tasavvurlarla ilişkindir; ancak bununla sınırlı görülemez. Duyu örgenleri aracıyla algılanan gerçeklik, düşünme aracıyla ve bilgi nesnesi ya da gerçekliği olarak yeniden “oluşturulur.” Bilgi, duyumların ve tasavvurların öznedeki yansısıyla sınırlı görülürse, bilinçten ve bilgi düzeyinden bağımsız olarak dış dünya ve nesnelerin gerçekliği yaklaşık olarak da olsa bilinemez kalır. Bilgi, algılanan “şeyler”in nesnel gerçekliğiyle uygun olmalı ve deneyle doğrulanmalıdır. Bilim, gerçeğin insan açısından daha tam bilinebilir hale gelmesi ve insanın, gerçeğin bilgisine daha eksiksiz sahip olması için gerekli araç ve yöntemleri sağlar. Bilimsel yöntem, olguların tarihsel ve toplumsal bağlamlarından koparılmadan irdelenmesini esas alır ve bir düşüncenin doğrulanması için “bağımsız gerçeklikler” katına yükseltilmesini yadsır.³⁶ Bilimsel bir kuramın en önemli özelliği dinamikliği ve gelişmeye açık oluşudur.³⁷
Deney ve araştırma bilinmeyenin bilinir duruma gelmesinde büyük öneme sahiptir. Henüz “doğrudan algılanamayan gerçekliklerin varlığı” onların varolmadıklarına ya da bilinemezliklerine değil, bilginin yetersizliği ve koşulların sınırlılığına işaret eder. İnsan, ilerleyen bilgisiyle birlikte çevresindeki nesnelerin ilişkisinde bazı yasaların rol oynadığını, dünyanın, evren denen sonsuzluk içinde küçük bir “nokta” ölçüsünde yer tuttuğunu öğrendikçe, “soyut kavramların dünyası”yla daha fazla yüz yüze gelir ve bu yöndeki yolculuğu uzar gider. Başka bir söyleyişle “gide gide” daha uzak, daha küçük ve daha büyük atomların ve yıldızların dünyasına; mikroorganizmaların ve büyük canlıların “yapı taşları”nın ne olduğundan canlı hayat ile inorganik maddeler dünyasının ilişkilerine; doğa yasalarının bilgisine varır. Bu alanların tanımlanması ve sistematik bir çözümlenmesiyle anlaşılır kılınması, bilimsel bilgiyi verir. Bilimsel düşünce, varlığın ve nesnel gerçekliğinin bütünselliği içinde ve sistematik-akılcı bir biçimde ortaya konmasını içerir; bundan oluşur. Bilimsel “yöntem”, düşüncenin varlığa, nesneye, nesnel gerçeğe ilişkinliğinde mümkün en yaklaşık uygunluğunu esas alır. Bu demektir ki, düşüncenin içeriği varlık ya da nesne tarafından belirlenir. Nesne bilindiği ve kavrandığı ölçüde, bilgi onun gerçekliğinin bilgisi olarak somut bilgi haline gelir. Varlıktan, düşüncenin gerçek nesnesinden bağımsız, “özerk” öğelerle oluşturulan bilimsel bilgiden söz edilemez. Doğada, kendi yaşamı için yararlı değişimi gerçekleştirmek üzere; bilgisini ve bilgi araçlarını geliştiren insanın bu bilgisi, doğadaki, evrendeki ve toplumdaki değişim nedeniyle salt gözlemci ve edilgin bilgiden farklı olarak, nesnel olanın değişiminde işlevlidir. Bilimsel deneyim ve bilgi, nesnenin kavranması için, ona dışarıdan uygulanan bir etkinin de ifadesidir. Demek ki bütünselliği içindeki varlık ve organik varlık olarak insan, hem kendinde varlıktır hem de kendisi için varlık. Buna “kendinde ve kendi için varlık” da denebilir.
Bilgi, nesnelerin, soyut kavramlar aracıyla düşüncede yeniden kurulması, bilgi edinme sürecindeki nesneler, kavramlar aracıyla yeniden “nesnelliğe dönüşür” ve Lenin’in deyişiyle; yine süreç içinde her şeyin bütün öteki şeyler üzerindeki karşılıklı etkisi nedeniyle değişerek “tamamlanma”ya evrilir.³⁸ Başka biçimde söylenirse, bilgi, bilgi nesnelerinin bilgisi olarak düşüncede, düşünce aracıyla ve kavramların diliyle oluştuğunda, varlığın düşüncedeki yansıması, gerçeğin aksi olarak somutlaşır.
Bilginin dünyasal gerçekle ilişkin sınırlılığı, yeni bilgilerin, yeni bilimsel buluşların sağladığı olanakların sonucu olarak “eklemeli” gelişmesini sağlar ve gerçekliğe daha yaklaşık hale gelir. Bilgi yenilenmesi ve yenileriyle birlikte ilerlemesi, bilginin, dış dünya ve varlıkla ilişkisinde göreli özelliğine işaret eder. Engels, kesinleşmiş mutlak ve tam bilgiden söz edilemeyeceğini belirtir. Engels:
“Demek ki, insanlar şu çelişkiyle karşı karşıya bulunuyor: Bir yandan tüm ilişkileri içinde evren sistemi üzerine eksiksiz bilgi edinmek ve öte yandan hem kendi öz nitelikleri ve hem de evren sisteminin niteliği nedeniyle, bu sonucu tamamen çözmeye hiçbir zaman yetenekli olmamak. Ama bu çelişki… bütün entelektüel gelişmenin başlıca kaldıracıdır da… ve insanlığın sonsuz ilerleyici evrimi içinde çözümlenir”
diye yazıyordu.³⁹
Bilim ve ilerleme kategorileri, gelişme kategorisiyle ucu açık ilişki içindedirler. Bilginin göreliliği ve değişmeye açık oluşu, ya da daha ileri düzeyde bilgi durumuna gelmeye elverişli olması, doğruluğuna kuşku düşürmez. Eksikleri, zayıflıkları giderilebilir, derinleştirilip değiştirilebilir, tamamlanabilir ve geliştirilip zenginleştirilebilir. Doğru ve yanlışın ölçüsü gelişme zinciriyle bağlı olarak katedilen yolda değişkenlik gösterir. Bir kuramın doğruluğu, belirli olguların açıklanmasına yeterince yanıt oluşturmasıyla bağlıdır. Bilgi yetersizliği bilinemezci görüşleri doğrulamaz; aksine insanlığın ilerlemesi sürecinde alması gereken yolun uzunluğunu işaret eder. Bu yolda ileri adımlar atıldıkça, öncesinde bilinmeyen birçok şey bilinir hale gelir.⁴⁰
İnsanın evren içindeki “serüveni”nin bir unsuru olmak üzere doğanın ve evrenin yapısı ve “bileşimi” üzerine düşünüş yolculuğu devam ediyor. İnsan soyunun bu arayışı doğrultusunda henüz bilinemeyenlerin bilinir hale getirilmesi için bilimsel uğraşı —tekelci gericiliğin onu avuçları içinde tutma politikasına karşın— sürdürülüyor. Günümüzde doğa bilimleri alanındaki ilerleme önceki “sınırlılığı”nı büyük ölçüde aşmış; doğa ve toplum gerçekliklerinin eskisi türden bilinmezliklerin perdesi ardına itilmesi daha da zorlaşmıştır. Eski Mısırlılardan ve Kepler’in bulgularından bu yana evrendeki varlıkların maddiliği görüşü güç kazanmış; teknik buluşlarla birlikte bulutsu ve gazlardan oluşan gezegenlerin ve yıldız gruplarının madde kimliği ve bir bölümünde sahip oldukları “yapı”ya dair somut ve deneysel bilgiler elde edilmiştir. Sesin ve rüzgârın şiddeti ve hava basıncı ölçülebilmekte; herhangi gaz kütlesi basınç uygulanarak, molekülleri arasındaki boşlukların sıkıştırılmasıyla belirli bir dereceye kadar küçültülmüş hacim içine alınabilmektedir. Suyun buhara dönüşmesinde olduğu üzere, daha fazla basınç uygulanmasıyla molekül yapısı değiştirilebilmekte; madde başka biçimlerine dönüşebilmektedir. Olağan durumunda gaz halindeki maddenin, belirli bir sıcaklıkta ve belirli basınç altında sıvıya dönüştüğü; çok sayıda atoma sahip organik maddelerin olağan durumlarında katı ya da sıvı olarak bulundukları; çekim kuvvetiyle bir arada tutuldukları biliniyor. Aynı şeyin hava tanecikleri için de geçerli olduğu; hareket hızlarının büyüklüğü sayesinde bir arada bulundukları; hızın artışıyla ısı düzeylerinin de arttığı kanıtlandı. Atom içi “pozitif çekirdek ile negatif elektronlar arasında”ki çekim kuvvetinin muazzam büyüklüğüyle bir arada durmalarını sağladığı, artık muamma değil. Doğa bilimlerinin bilim dalları üzerinden bölümlere ayrılmasıyla her bir dalda daha derinlemesine araştırmaların yapılması, bilimsel bilgi birikimini artırmış ve zenginleştirmiştir. Bugün, devasa gözlem teleskopları yardımı ve uzaya kurulan gözetleme-araştırma aygıtları aracıyla dünyamızdan on binlerce yıldız yılı uzaklıklarda milyonlarca yıldızın olduğu bilgisine sahip bulunuyoruz.⁴¹ Bunların büyüklükleri ve jeolojik yaşlarıyla kimyasal yapıları üzerine araştırmalar sürüyor.⁴²
IV-) Bilim ve toplum; bilimin toplumsallığı
İnsanın toplumsal gelişiminin temel itici gücü soyut düşüncelerde, gerçekliklerin kavramsal ifadesinde değil maddi yaşamı üretim sürecinde; bu süreçte girilen ilişkilerde ve bunların koşullarında aranmalıdır. Bilimin insana; insanın kendiyle ve doğa ve evrenle ilişkinliği, “toplumsal niteliği”ni işaret eder; bilim toplum içindir.
Ancak, bilimsel bilgi birikimi olarak ve günümüzde çok çeşitli alt dallara ayrışarak daha da gelişen bilimin toplum yaşamındaki kullanımı, içinde bulunulan toplumsal ilişkiler ve koşullarla bağlı değişkenlik gösterir. Bilim, içinde yapıldığı koşullardan bağımsız değildir ve bilim insanlarının “özgür bilimsel faaliyeti” ya da “saf bilim” söylemi dayanaktan yoksundur.
Teorik ve uygulamalı bilimlerin birleştirilmesiyle bilimsel buluşların toplum yaşamındaki rolü daha da artmış; biyoloji, fizik, kimya, jeoloji, astronomi ve antropoloji başta olmak üzere doğa bilimleri alanındaki ilerlemelerle üretim, dolaşım, iletişim, barınma, beslenme ve sağlığa dek hemen tüm yaşam unsurlarının pratik ve düşünsel “gerçekleştirilmesi” arasındaki bağ, daha açık hale gelmiştir. Fizik-kimya, elektrik-elektronik bilimleri alanındaki kuramsal bileşmiş bilgi temel sanayi dalları ve büyük üretim komplekslerinin oluşturulmasında kullanılmakta; otomasyonda olduğu üzere fizik-mekanik, elektronik-elektrik ve kimya gibi doğa bilimleri alanındaki kuramlar, modern üretim araçlarında “cisimleş”mektedir. Uçak, gemi ve “daha basit ulaşım araçları” olarak kara taşıtlarından dijital iletişim araçlarına “her türlü bilgiyi her yere” anında ileten teknolojik gelişmeyle insanın günlük yaşamına giren, yaşam biçimini etkileyen ve değiştiren “nesneler”, bilimsel düşüncenin “maddileşmiş biçimleri” olarak bilimin diyalektik gelişimini göstermekle kalmıyor; üretici güç olarak bilimin toplum yaşamındaki yerini de işaret ediyorlar.⁴³
Bilimsel etkinlik doğa ve evren gerçekliğinin ve insanın evren ve dünya gerçekliğiyle ilişkisinin ne ve nasıllığı sorununun yanı sıra toplumsal “baz”da belirli gereksinmelerin karşılanması ihtiyacıyla da bağlı olagelmiş; aynı nedenle de tarihsel-toplumsal koşullara bağlı bir gelişme seyri izlemiştir. Soylu ve aristokratların ve daha sonra burjuvazinin hâkimiyeti altında, bazen onların temsil ettikleri çıkar ve görüşlerle çatışma içinde ve fakat bazen de onların ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere, daha fazla kazanç için ve askerî teknolojiler dahil daha modern aygıtların geliştirilmesiyle somutlanmıştır. Kapitalizm koşullarında bilimsel etkinlik esas olarak burjuvazinin çıkarlarıyla bağlı olarak sermaye devletlerinin politikalarına yedeklenmiş; burjuvazi ve emperyalistler bilimsel buluşları ve ileri teknolojiyi çıkarları doğrultusunda ve büyük yıkımlara yol açacak şekilde kullanmaktan kaçınmamışlardır.⁴⁴
Günümüzde bilim alanı sömürücü sınıfların, tekellerin ve onların çıkarlarının savunucusu olan hükümetlerle devlet yöneticilerinin denetiminde ve baskısı altındadır; bilimsel buluşlar kapitalistlerin çıkarlarıyla bağlı yıkıcı ilişkilerin girdabına alınmıştır.⁴⁵ Burjuvazi hammaddelerin, üretim araçlarının ve toplumsal zenginliğin muazzam büyüklüğüne karşın, işsizlik, sefalet ve savaş üreten kapitalizmi yüceltirken, ileri teknolojiyi insan soyunun büyük çoğunluğunun yaşamının iyileştirilmesi istemine karşı vahşi saldırganlığın aracı olarak kullanıyor. Onun, insan özgürlüğü ve eşitliği ideallerinin gerçekleştirilmesine karşı tutumu, boğucu baskı mekanizmasını işletmek; bu istemleri burjuva çıkarlara bağlı olarak istismar etmektir. İleri teknik buluşların üretimdeki uygulanması işçiler için daha iyi koşullarda daha güvenli ve daha az çalışmayı değil, üretimin hızlanmasıyla daha çok yıpranmaya ve işsizliğe yol açmaktadır. Kimya, fizik ve elektronik bilimlerindeki ilerlemeler, askerî stratejilerin yıkıcı araçlarına dönüştürülmüştür.
Bilimin bütünüyle toplumsal yarar için ve doğanın denetimi yönünde başarıyla kullanılması, sömürü ve sınıf farklılıklarının ortadan kalkmasına bağlıdır. Başka biçimde söylenirse, sömürüsüz bir dünya bilimsel ilerlemeler için gerekli maddi ve toplumsal koşulları yaratarak geliştirici işlev görecek; bu da insanın evrene, dünyaya ve topluma bakış açısının bilimsel-ussal şekillenmesinde etkili olacaktır. Bilimsel düşüncenin toplum yaşamına yol göstermesi, özgürce düşünen ve dile getiren; eleştirel anlayışa sahip, dogmalara saplanmamış kuşakların yetişmesine böylece daha fazla ve dolaysızca hizmet edecek, yardımcı olacaktır.
V-) Bilim ve tarih; bilimin tarihselliği
İnsanlık tarihi, insanın kuşaklar boyu maddi üretimi ve ilişkileri üzerinde şekillenir. İnsanın ilk tarihsel eylemi her şeyden önce, yaşamını sürdürebilecek araçlara sahip olmasını; yeme, içme, barınma, giyinme gibi doğal gereksinmelerini karşılamaya yönelik olarak gerçekleşir. Maddi yaşamın üretimi ilk tarihsel eylem olmakla kalmaz, onun temelini de oluşturur. Doğa bilimleri alanında kaydedilen gelişmeler insanın maddi yaşamını üretiminin tarihsel sürecinde işlevli olurlarken, insanların pratik etkinliğinin, gösterdikleri pratik gelişme süreçlerinin nesnel gerçekliklerle bağının ussal açıklanması ve anlaşılır kılınması daha da kolaylaşır. Tersinden söylenirse, insanın maddi yaşamını üretiminin tarihsel “serüveni”nden hareketle doğa ve evrenle ilişkilerinin bilinir kılınması, bilgi ve bilim, gerçekliğin bilgisi olarak ilerlemeyi sürdürür. Engels, bilimin, birbirlerini takip eden kuşaklardan her birinin sonrakine miras bıraktığı “toplam bilgi miktarına oranla” ilerlediğini belirtir.
İnsan, alet yapan, yaptığı aletlerle yenilerini üreten, bunların nesilden nesile izler bırakması ve değişime uğrayarak da olsa devredilmesini sağlayan, önceki kuşaklardan devraldıklarını da kullanarak kültür, sanat ve felsefe eserleri yaratan düşünce sahibi varlık olarak kendi tarihinin öznesidir. Onu, doğa üzerindeki eylemiyle türünün en etkin unsuru haline getiren bu özellikleridir. Bundandır ki doğa tarihi dışındaki tarih, ancak insanla birlikte tarih olmuştur.⁴⁶
Belirli tarihsel insanın bilgi ve yetileri, belirli tarihsel devindirici güçlerle ilişkisi içinde anlam kazanırlar. İnsan, kendinden önceki kuşakların “kalıtları”nın etkisinde olarak üretir, tüketir, mülk edinir ve bölüşür! Durumu, içinde yer aldığı toplumsal ilişkilerin; üretimini gerçekleştirdiği koşulların etkisi-kuşatması altında olmasıyla bağlıdır. Sürece katılması ve süreçte etkin rol oynaması düşünüp-taşınarak gerçekleştirdiği eyleminden geçer; kendiyle birlikte eylemi de tarihsellik gösterir; kendinin ve kendine ait olanın kaygısı içinde, çalışmasıyla başkalarının sefaletinin ya da mutluluğunun “üretimi”ne katılır.
Bilimin tarihsel süreç içindeki gelişmesi zincirin halkalarını andırır. İnsan etkinliğinin ürünü olarak bilim, insanın tarihsel gelişimiyle bağlı bir gelişme gösterirken, maddi yaşamı üretimi ve onun tarzıyla bağlı ilişkilerinin bir süreci olarak tarih, bilime ve bilimsel gelişmeye temel oluşturur. Tarih insanlık tarihi, ve bilim de onun ürünü olduğu ölçüde tarih ve bilim maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin unsurları ve sonuçları olma ortak paydasında birleşirler.
VI-) Bilim ve felsefe; farklılık, ilişkinlik ve “tamlama”
Evren-dünya-insan ve tüm diğer varlıkların oluşumu sorununun “bilimsel” merak ve araştırının yanı sıra felsefenin de başlıca konusunu oluşturması, bilim-felsefe ilişkisi üzerine kuramsal tartışmanın başlıca nedeni olmuştur. Doğa bilimi alanında, nesnelerden ve belirli algılanabilir-duyumsanabilir-deneylenebilir gelişmelerden hareketle genel hareket yasalarına ulaşılması, bilim ve felsefe ilişkisi için bir tür “veri tabanı” oluşturmuş; deneysel bilim ve kurgusal düşünce birbirleriyle kesişen ve ayrışan yönleriyle ayrı “ekol”ler olarak şekillenmiş; her biri uzun süre “kendi yolu”nda ilerlemiş; ancak diyalektik materyalist dünya görüşü tarafından doğa bilimi/bilimleriyle felsefe birbiriyle tamamlayıcı bir ilişki içine girebilmiştir. Bu ilişki üzerine kuramsal tartışmaları da işaret eden başlıca iki görüşten söz edilebilir. Bunlardan ilki, bilimin deney ve algı malzemelerinden hareketle gerçeğin bilgisine ulaşmayı esas aldığını; felsefenin ise, bilimin malzemesi ve vargılarından da yararlanarak dünya-evren-insan gerçekliğiyle varlık-düşünce ilişkisini ve insanın dünyadaki ve evrendeki yeri sorununu konu edindiğini, dolayısıyla da iki alanın birbirleriyle ilişkili olduğunu; ikincisi ise felsefe ve bilimin birbirlerinden tamamen bağımsız iki alan olduklarını ileri sürer. Doğa bilimleri-“insan bilimleri” şeklindeki ayrıma bağlı olarak felsefeyi bilimin dışında ve hatta onunla karşıt gösteren, doğa bilimlerinin nesneleri ancak dış görünüşleriyle bilebileceğini; onların “özü”nün açığa çıkarılmasının felsefenin konusu olduğunu ileri süren metafizik; ya da hatta evren ve varlık üzerine gerçekte hiçbir şeyin bilinemeyeceğini iddia eden bilinemezci görüşler ortaya çıkmış; evrenin bir başlangıcı ve bir sonunun olup olmadığı; onun bir yaratıcı tarafından ve bir seferde mi yaratıldığı, yoksa zaman denen “sonsuzluk”ta oluş-yok oluş ve yeniden oluş hareketinin sonucu olarak mı oluştuğu sorusuna yanıt için çağlar boyunca uğraş verilmiş, nesnel varlık ve gerçeğin “varlığı”-“yokluğu”; bilinebilirliği-bilinemezliği üzerine metafizik ve bilinemezci görüşler uzun süre etkili olmuş; felsefe, çağlar boyunca, karşılaşılan sorunlara çözüm bulan değil ortaya sorun getiren bir “uğraşı” olarak bilimsel uğraşın karşısına çıkarılmış, bilimsel gelişme böylece dinsel, idealist-metafizik çok çeşitli engellerle “boğuşarak” ve bu engelleri aşarak ilerlemiştir.⁴⁷
Buna karşın, felsefenin, deneyle doğrulanabilir; yeni bilgi ve buluşlarla geliştirilip değiştirilebilir ampirik, deneysel bilimlerden, nesneler, olgular ve gelişmelerin genel bağıntılarının sistematik tasarımlanması ve onların genel ilke ve yöntemlerini konu edinmesiyle ayrıştığı söylenebilir. Lenin, Marx’ın, diyalektiği hem Kapital’inde hem de tarihsel ve politik yazılarında uyguladığını belirterek, materyalist diyalektiğin bilimsel bilginin ilerlemesiyle birlikte ve doğa bilimleri alanındaki yeni buluşlardan yararlanarak zenginleştirilmesi gereksinmesine dikkat çekiyordu. Bilim-felsefe, diyalektik materyalizm ilişkisinin bu dile getirilişinde, felsefenin bilimsel gelişmelerle bağı içinde zenginleştirilmesinden söz edilir.
Felsefe, şeylerin bağıntılarının ve durumlarının genel-soyut “tasviri”ni yapar ve felsefi kavramlar, nesnel varlıkların, doğanın ve dünyanın görüngülerinin kavramları olarak şeyler arası bağıntıların ve karşılıklı etkileşimin durumunu yansıtırlar. Kavramların diyalektiği, nesnel dünyanın, nesnel varlıkların ve şeylerin diyalektiğinin ifadesidir. Engels, felsefi sistemlerin varlık-düşünce ilişkisine yaklaşımlarına göre ayrıştığını belirterek kavramların, soyutlamaların, “şeylerin resimleri” olduğunu söyler. H. Heinz Holz’a göre, “Felsefe, bilimlerin kendilerine yaptıkları yansımadır; özne ve nesne diyalektiğini, gerçeklik ve tarih diyalektiğini aydınlatır.”; “Felsefenin konusu, dünyanın bir bütün olarak sonsuz çeşitliliğidir;…” Bu çeşitlilik ve onun bütünlüğü, deneyimde verili değildir. Düşünce edimiyle, “bilincin bir çabasıyla” oluşturulur. Holz, “Felsefe, sonsuz ampirik olgular arasındaki bağıntıyı, gerçekliğin bir tablosu olarak görünen bir modelin bünyesinde üretir.” diye yazar. Felsefe, dünya-evren gerçekliğiyle ilişkindir; belirli bir sistematiği olan ilişkilendirme ve açıklama yöntemidir. Nesnelerin düşüncedeki yansımaları üzerinden ve düşünsel-kavramsal söylemle yapılan bir ilişkilendirme ve bağıntıların bütünlüğünü gösterme çabasıdır. Eleştirel düşünüş biçimidir ve yöntemseldir.
Felsefi görüşünün “monist” olduğunu söyleyen Prof. Nusret Hızır⁴⁸, bilim ve felsefeyi “konu dili” ve “üst dil” olarak birbirleriyle ilişkilendirir. “Felsefenin içindeki mistik eleman”a işaret eden Hızır, felsefenin bu mistik elemanının etkisi altında kalanların, ona, felsefeye “bir çeşit dokunulmazlık, bir çeşit yücelik” atfettiklerini belirterek, “ne idüğü belirsiz” bu “mistik eleman”ın felsefeye “derinlik” ve “yücelik” misyonu “katmak”la işlevli olduğunu; felsefenin böylece bütün bilimlerin ve “diğer insan etkinliklerinin” üstünde görülmeyi hak ettiğinin yaygın ve etkin bir görüş haline geldiğini; ancak bunun doğru bir yaklaşım olmadığını söyler.⁴⁹ Profesör Hızır, felsefenin diğer bilimlerden ayrı bir yeri olmakla birlikte, onu ayrıcalıklı bir yere yerleştirmeye gerek olmadığını belirterek, doğrudan doğruya “gerçeklikleri ele alan, onlar üstüne söz söyleyen birer konu dili” olan bilimlerden farklı olarak felsefeyi, bütün bu “konu dilleri üzerinde kurulan, bunları çözümleyen, eleştiren bir üst dil” olarak tarif ediyor ve ancak bu durumu nedeniyle felsefenin bilimlerin “üstünde” bir konumundan söz edilebileceğini dile getiriyor. Hızır’a göre, felsefe, “insanın her tür entelektüel etkinliğiyle… sıkı sıkıya ilişkili” bir dildir. Bu “dil” felsefi eleştiridir ve onunla, daha önce “farkında olunmadan” kabul edilmiş “ilkeler”in ve hakikat olarak kabul edilen çok sayıdaki önermenin yanlışlığı; bu önermelerin “düşünülmeden, irdelenmeden kabul edilmiş” olduğu ortaya çıkabilmektedir.⁵⁰
“Benim felsefe ve bilim görüşüm monist bir görüştür” diyen N. Hızır’a göre “Bütün bilgi dizgeleri birlikte bir bütün oluştururlar.”⁵¹ Profesör Hızır, bilim ve felsefenin birbirlerinden soyutlanamaz ve ayrı tutulamaz “iki konu dili” olduğunda ısrar ederek felsefe-bilim “çelişkisi”nin felsefenin metafizik öğeleri barındırmasından kaynaklandığını; bu öğelerden arındırıldığında onların birbirini “tamlama” işlevi göreceğini; felsefe ve bilimin birliği esas alınmaksızın sorunların çözümüne varılamayacağını belirtir. Hızır “konu dili” olan bilimin, “üst dil” —felsefe— olmaksızın “bilim olamayacağı”nı ileri sürerek “bilimi canlı, verimli kılan, ona atılımlar yaptıran, yani onu gerçek bilim kılan, ondaki üst-dil payıdır.” diye yazar. Ona göre, “Doğrunun aranması ancak üst-dilin yardımı ile olanaklı”dır. Bilginin eninde sonunda toplumsal bilgi olduğuna dikkat çeken Nejdet Hızır, bunun da “düşüncelerin alış-verişini, toplanmasını ve işlenmesini” zorunlu kıldığını; bunun için “toplumsal olan bir uyarlanma süreci içinde” çeşitli araçlar —yani felsefe ve bilimsel disiplinler— geliştirildiğini; felsefenin bu alanda ilki oluşturduğunu ve onunla birlikte düşüncenin bilimle bağlandığını söylüyor ve “evreni düzenlemek, gerektiğinde dönüştürmekte etken olmanın en uygun aracı” olan bilimin “bu niteliğini etkin öğesi olan üst-dile borçlu” olduğunu belirtiyor.⁵²
Felsefe, olguların ve ilişkilerin bağıntıları ve genel sonuçları üzerinden ve teorik olarak üretilir. Felsefenin bu özelliği, onu bilimle, doğa bilimleriyle buluşturur; ondan güç alır ve ona genel ilkelerinin yorumunda yön gösterir.⁵³ Felsefe ve bilim farklılık gösteren iki alan oluşturmalarına karşın, birindeki gelişmenin diğerini etkilemezlik edemeyeceği karşılıklı ilişki içindedirler.⁵⁴ Doğa bilimleri örneğin deneysel bilimler olarak evren ve dünyanın maddi-nesnel gerçekliğini ortaya koymalarıyla felsefe için —burada diyalektik materyalist felsefe— zengin dayanak oluştururlar. Materyalist felsefe ise, doğa bilimlerine bulgularının genel teorisini oluşturma ve geliştirmede doğru yöntemi sağlar. Felsefe, doğa bilimlerinden yararlanarak dayanaklarını zenginleştirirken, doğa bilimleri felsefi-“bütünsel” yorum ve analizlerden yararlanarak tezlerinin daha genel ve yöntemli bir açıklamasını gerçekleştirmeye çalışırlar. Bilimsel düşüncelerin gözlem ve deney kaynaklı ve fakat somutun “bilgi somutu” olarak yeniden kurulmasıyla, nesnenin bilgi nesnesi olarak soyutlanmasıyla, kuramsal akıl yürütmeyle oluşturulması gerçekliği, yani düşünen beynin ürünü olmaları, onların nesne, olgu ve ilişkilerin duyu örgenleri aracıyla beyinde yansımalarının ifadesi oldukları gerçeğini değiştirmez. Bilimde hareket noktası her şeyden önce, göz önünde olan, olup biten; olmakta olan ve olacağı, öncellerinden hareketle varsayılan “şeyler” ile onların karşılıklı etkileşimi ve bağlamıdır! Marx, “Eğer şeylerin dış görünümleri ile özleri doğrudan örtüşseydi, tüm bilim gereksiz olurdu” diye yazmıştı. “Şeylerin” özleri ile dış görünümleri arasındaki örtüşmezlik, bilimsel arayışın ve analizin ivme kazandırıcı konusudur; arayış ve analizi gerekli kılar; ve bu da gerçekliğin öze ilişkin eksikliklerinin tespiti ve giderilmesinin yolunu açar. Görgücülük olarak da nitelenen gözleme dair dış görünüm kaynaklı gerçeklik tanımı, gerçekliğin öze ilişkin farklı boyut ve özelliklerinin örtük kalmasını; gözlenenin, gerçeğin kendisi yerine ikame edilmesini ifade eder.⁵⁵ Doğa bilimleri alanında da, felsefi kuramların oluşturulmasında da görülebilir, gözlenebilir olgular, ancak doğrudan gözetlenemeyen ilişkisel ve süreçsel bağıntıların serimlenmesi için hareket noktasını oluştururlar. Bilgi ve kuram, insanın gerçek ile en uyumlu bir zihinsel-düşünsel bağını ifade eden kategoriler olarak gelişmeye; yani gerçekliğin daha yaklaşık bilgisini vermek üzere geliştirilmeye açıktırlar. Bir olgunun, olgular “kümesi”nin, bir durumun bilimsel olarak ortaya konması bu bakımdan, bütün bağıntıları ve ilişkileriyle irdelenmesini gereksinir. Salt olguculuk ile, gerçekliğin tüm bağıntılarının bilimi olan diyalektik arasındaki fark buradan gelir. Doğa bilimlerindeki gelişmeleri gözetmeyen ve onlardan yararlanmayan felsefi görüş idealizme saplanır.
Bilim-felsefe ilişkisi üzerine yazarken Engels, doğa bilimi alanında çalışan bilim insanlarının felsefeyi “önemsemeyerek veya felsefeye söverek ondan kurtulacaklarına” inandıklarını; oysa düşünce olmaksızın ilerlemelerinin mümkün olmadığını; “düşünce için ise düşünce belirlenimlerine gereksinim” olacağını söyler. Bilim de, felsefe de, sanayi üretimi ve dünyayı değiştirme çabası da sonuçta insana dairdir ve insanlar tarafından gerçekleştirilir. Bundandır ki, doğa bilimlerindeki gelişme, “insanal güçlerin açığa vuruluşu”dur. Doğa bilimlerindeki gelişmelerin ürünlerinden biri olarak makineli üretimin, sanayinin insan yaşamında yol açtığı değişim, insanın doğayla olduğu gibi bilimle de ilişkilerinin daha ileriden kurulmasını sağlarken, felsefe, bu gelişmelerin doğa ve toplum yönünden anlamını pratik üzerinden açıklama olanağı bulmuştur. Sanayi, insanın doğa ve bilimle tarihsel ilişkisinin bir ifadesi; doğa bilimlerinin insan eylemi ve deneyiminin dayanağı ve gücü haline gelmesinin somutlandığı durumlardan biridir. Marx, “insanın doğayla birliği”nin sanayide gerçekleştiğini; sanayi ve ticaretin, yaşamsal gereksinmelerin üretimi, değişimi ve hem dağıtımı üzerinden farklı toplumsal sınıfların yapısını belirlediklerini —“daha sonra kendileri de sürdürüldükleri tarza göre onlar tarafından belirlenirler;…” — ve “şimdi varolduğu biçimiyle duyusal dünyanın temeli”nin bu kesintisiz etkinlik ve üretim olduğunu belirtir.⁵⁶ Engels, hidrostatik ve elektriğin bulunuşunu örnek göstererek toplum yaşamında gereksinmelere bağlı olarak gündeme gelen teknik buluşların bilimin gelişmesine ivme kazandırdığına dikkat çeker. İnsanlık tarihi boyunca —Marx buna “insan toplumunun ortaya çıkmasıyla birlikte” eklemesinde bulunur— kaydedilen gelişme, doğa tarihi dışında, insanın üretici etkinliği aracıyla gerçekleştirilen gelişmedir ve bilim de bu gelişmenin ifadesini oluşturur. Bilimi felsefeden, felsefeyi bilimden izole eden bir anlayış idealizme saplanır. Marksizm-Leninizmin dünya görüşü bilimsel materyalist ve diyalektiktir.
Lenin, maddenin felsefi materyalizm için kabul edilir “tek özelliği”nin, bilinç dışındaki nesnel gerçekliği olduğunu söyler. Bilimsel bilginin “kurmacalığı”nı veri alarak bilginin bilgi kaynağıyla “ilişkisiz” olduğu üzerine sözde bilimsel ve fakat yine sözde felsefi olmayan görüşler ileri sürenler, “Herhangi bir toplumdan önce, insandan önce, organik maddeden önce yeryüzünün varolduğu ve öteki gezegenlerle ilişkili olarak belirli bir zamanda ve belirli bir uzayda varolduğu”⁵⁷ yönündeki bilimsel-materyalist görüşü de; ekonomik altyapının, politik üst yapıya üzerinde yükseldiği temeli oluşturduğu yönündeki Marksist görüşü de, “epistemolojik materyalizm” söylemiyle ve fakat idealist bir bağlam kurarak çarpıtmışlardır.
DEVAM EDECEK
Dipnotlar
1. Hans Heinz Holz, Topos, sayı 22’den Olcay Geridönmez çevirisi.
2. A.g.e., sf. 60.
3. Hegemonya ve Sosyalist Strateji, giriş bölümü.
5. Alexandre Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş, sf. 113.
6. Doğanın Diyalektiği, sf. 186.
7. İlk ve doğal halinde, hayvansal bir dünya söz konusudur ve bu dünyanın insansal değişimini gerçekleştirirken, insanın kendisinin de “hayvansal varlığı”nı aşarak “gerçek insan”a dönüşmesi, kendi eyleminin, çalışması ve mücadelesinin ürünü olarak gerçekleşir.
8. Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Üretim ilişkilerinin “özgür” efendi ve köle olarak; kapitalist ve proleter olarak birbirleriyle ve birbirlerinin varlığıyla koşullayıp, ikincileri birincilerin boyunduruğu altına girmek ve boyun eğmek zorunda bırakması değişmez değildir. Emekçinin çalışması ve mücadelesiyle sağladığı dönüşüm, bu ilişkilerin ve gerçekleştikleri dünyanın değişip “bir başka dünya”; sömüren-sömürülenin olmadığı bir dünya haline gelmesi mümkündür.
9. Alexandır Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş, sf. 42.
10. Burada ve yazının tümünde tarihten söz edildiğinde toplumsal tarihten, insanın kendi tarihinden söz ediyoruz.
11. İnsan, yapılacak olan binaysa eğer, duvarcı ve projeci olarak mimardır, malzemenin oranlamasını ve yapının elverişli bir biçimde, bir bütünlük halinde gerçekleştirilmesini sağlayan mühendistir, vb. Bu türden bir yapı, tarihe benzer biçimde, adım adım inşa edilmektedir.
12. Biz burada, “Varlığı, eksiksiz bütünlüğü içinde açığa-vuran bir mutlak bilme”ye erişen “Mutlak filozof”un kimliğindeki “insan” ile değil, “kesin hakikati açıklayabilen”, “tümel ve ebediyen geçerli bir Bilme”ye ulaşmış bir üstün filozofla değil, tikelliğini toplumsal eylemi içinde “tümel”e genişleten/yükselten “normal insan”la ilgiliyiz.
13. F. Engels, L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 46-47.
14. İnsanın maddi etkinliği, köleliğini, ezilmişliği ve sömürülmüşlüğünü olumsuzlamasının koşullarını yaratır; verili gerçeğin dönüşüme uğratılmasını, yani “olumsuzlanması”nı sağlar ve yenilenmiş dönüştürücü eylemiyle bu koşulları ortadan kaldırarak insansal dünyanın eski haliyle sürüp gitmesinin son bulmasını sağlar. İnsanı, içinde bulunduğu zamanda verili olanla yetinmeye, varolana bağlı kalmaya çağıran bir düşünce, özgürleştirici işlev görmez. Çünkü bu, değiştirmeyi ve değişimi öngerektirmeksizin bağlı kalmayı salık veren, salt söylemsel alanda ve söylemle sınırlı bir durumu ifade eder.
15. Feuerbach —der Engels—, “hareket noktası olarak insanı alır: ama bu insanın içinde yaşadığı dünya kesinlikle söz konusu değildir, onun için de bu insan, din felsefesinde uzun, tumturaklı sözler söyleyecek o hep aynı soyut insan olarak kalır. Çünkü bu insan anasının karnından doğmamıştır, tek tanrılı dinlerin tanrısından meydana çıkmıştır, demek ki, tarihsel olarak oluşmuş, belirlenmiş gerçek bir dünyada da yaşamaz; öteki insanlarla pekâlâ ilişki içindedir, ama bu öteki insanların her biri onun kadar soyuttur…”
16. Doğanın Diyalektiği, sf. 230-231.
17. Alman İdeolojisi, Feuerbach’tan aktaran Felsefe Metinleri, Sol Yayınları, Kasım 1999, sf. 65.
18. Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, sf. 16.
19. Alman İdeolojisi, Feuerbach, Felsefe Metinleri derlemesi içinde, sf. 68.
20. Marx’ın kuramı, insanlık tarihinde yeni bir dönemin koşullarında oluşturuldu. Tarihin “sınıf mücadeleleri tarihi” olarak tanımı, yeni bir tarih görüşünü ifade ediyordu.
21. Alman İdeolojisi’nden aktaran John Detmund Bernal, Marksizm ve Bilim, sf. 13.
22. Felsefe Metinleri, sf. 65.
23. Engels’in konuşmasından aktaran J. Bernal, Marksizm ve Bilim, sf. 59.
24. İnsan, hayvan türünden, kendi yaşam araçlarını alet kullanarak üretmesiyle ayrışmıştır. İnsan soyunun varlığı söz konusu olduğu sürece, onun doğa ile karşılıklı etkileşimi de var olacak, dünyanın yaşam için denetimi yönündeki insan eylemi sürecek, buna karşılık olarak o, üzerinde ve içinde yaşadığı doğa ve onun evrensel yasalarının etkisi altında olacaktır.
25. Biz burada doğa tarihiyle, evrenin ve dünyanın zamandaki oluşumunun ve değişiminin tarihiyle ilgili değiliz. Bu kapsamlı ve devasa konu Arkeoloji, Jeoloji ve Uzay Bilimleri başta olmak üzere doğa bilimleri alanının konusudur ve doğa bilimleri alanındaki her yeni ve büyük ilerleme, konunun daha ileriden ve kapsamlı açıklanmasına katkıda bulunarak, bilgimizin genişlemesine hizmet ediyor.
26. F. Engels, a.g.e., sf. 47-48.
27. A.g.e., sf. 40-58.
28. Kojeve, a.g.e., sf. 183-184.
29. L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 13.
30. Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı – Önsöz.
31. Prof. Dr. Nusret Hızır, bu durumu şöyle özetler: “İnsan eylemsel gücüyle (aksiyon) doğayı değiştirebilen tek varlıktır. İnsan doğayı üreterek kendi kültürünü meydana getirmiştir. İnsan yaşamak için zorunlu görevlerini doğadan ürettiği sayısız aletlere yükleyerek, içinde rahatça yaşayarak düşüncesini geliştireceği yepyeni bir doğa kurmuştur. Organlarının eksikliğini gidermiş, kanatları olmadığından uçak yapmıştır. Organlarının görevini aşmış, göremediği uzaklıkları dürbünle görmüştür. Böylelikle insan, eylemsel yapısıyla ilkel doğadan sıyrılarak insansal bir doğa üretmiştir…” (a.g.e., sf. 261)
32. F. Engels, Doğanın Diyalektiği’nde şöyle yazar: “Doğa üzerindeki egemenlik elin gelişmesiyle, emek ile başladı ve her yeni ilerlemede insanın ufkunu genişletti, insan sürekli olarak doğal nesnelerin yeni, o güne dek bilinmeyen özelliklerini keşfediyordu. Diğer taraftan emeğin gelişmesi karşılıklı dayanışmayı ve ortaklaşa etkinliği çoğaltarak, bu ortak etkinliğin her bireye sağladığı yararı açıklığa kavuşturarak toplum üyelerinin birbirlerine giderek yaklaşmalarına zorunlu olarak yardımcı olmaktaydı.”
33. Francis Bacon, daha 1800’lü yıllarda insanın doğa üstündeki üstünlüğünün bilgiye dayandığını söylemiş; bilgiyi de insan zihni ile şeylerin doğası arasındaki “hayırlı birleşme” olarak ifade etmişti.
34. Doğanın Diyalektiği, sf. 264.
35. Ampiryokritisizm, sf. 205-206.
36. Kapitalistler, soyut ile somut arasında kurdukları bağ nedeniyle değil, bilimsel teknik gelişmeleri kâr amacıyla ve emekçilere karşı kullandıkları için suçlanmalıdırlar.
37. İnsanın kendi tarihini yaparak ve tarihi içindeki etken rolüyle “gözle görülür ilerlemesi”nin maddi koşullarının oluşturulmasında yaptığı keşiflerinin ve bunun daha tam bir ifadesi olarak bilimin oynadığı rol daha çok bir ilerleme etkeni olmasına rağmen, insanlık tarihinde, insan öznelliğinin, tutku ve istencinin oynadığı özel rol nedeniyle ilerleme ve gerileme bir aradadır.
38. Hegel sisteminde, bilgi yetersizliği bilginin kendi “konusuyla çakışmaması”ndan kaynaklanmayıp kendiyle kıyaslanmasının bir sonucudur. Düşünce düşünceyle kıyaslanarak eksiklik ve yetersizliği belirlenecek ve geliştirilerek mutlak kesin bilgiye ulaşılarak; madde ile onun bilgisi arasında ortadan kalktığı değişmez kesin sonuca ulaşılacaktır!
39. Anti-Dühring, sf. 87.
40. Bilimsel araştırmaların hareket ettirici sorularından biri de “doğrunun ve hakikatin nerede ve ne olduğu?”dur. Madde ve evrene dair bilginin gelişmesinde, deneysel bilginin ilerlemesi ve bunun tümevarım yoluyla sentezlenmesi hareket noktasını oluşturur. Henüz bilinemeyen durumdaki gerçekliklerin bilinir olması yolunda ilerlemeyi sağlayacak tek bilimsel yöntem budur. Bu düşünce olgulardan hareket eder, ancak sonuç için olguların basit gözlemini yeterli görmez. Doğa “laboratuvarı”nda deney, toplumsal yaşamda çok yönlü analiz kuram için gereklilik gösterir. Bu durumda, varlık kavramının pozitivist bir yorumla salt algılara ve onlarla bağlı fizik yasalarına indirgenmemesinin yanı sıra, maddi varlıkların aslında varolmayıp düşünsel olarak oluşturuldukları ya da düşünce görüngülerden ibaret oldukları yönündeki metafizik kurguların reddedilmesi gerekir.
41. Bir yıldız yılı = 365 kere 24 kere 3600 kere 300.000² km.
42. Bilimsel bilgi doğrudan gözlem ve algıyla sınırlı olmayıp, algı yanılgılarının deney yoluyla düzeltilmesini ve deneysel kanıtlanmayı da içerir.
43. Büyük bilim insanlarının “büyüklüğü”, sadece insanlık tarihinde büyük önem göstermiş buluşlara ve düşünce gelişimine katkılarında değildir. Onlar, ne denli büyük ilerlemeler ve başarılar kaydedilmiş olunursa olunsun daha katedilecek çok ama çok uzun yollar ve başarılması gereken devasa işler olduğunun bilinciyle hareket ettikleri için de büyük beyinler olarak anılmışlardır. Sokrates, “bir tek bildiğim vardır, o da bir şey bilmediğim” dediğinde, bilinen ile bilinmeyenin büyüklüğü arasındaki uçurumun farkında olmanın rahatlığıyla mı konuşmuştu, bilinmez ama; günümüzde diyelim evren hakkında geçmiş zamanlara göre çok daha ileri düzeyde ve zengin bilgilere sahip olmamıza karşın, evren üzerine bilinenlerden daha çok bilinmeyenin olduğunu; bunun da daha çok araştırmayı gerektirdiğini biliyoruz.
44. Hemen akla gelebilen çarpıcı örneklerden biri atomun parçalanmasının atom bombası olarak kitlesel imha için kullanılması —İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermekte olduğu bir dönemde ABD’nin Japonya’yı atom bombasıyla vurması, vb.—; ve nükleer enerjinin insan soyu ve doğanın korunumu gözetilmeden daha çok yağma ve yıkım pahasına kullanılmasıdır.
45. Dini-feodal despotluklar bilimsel düşünceye sınırlar çekip gelişmeyi engelleyici olurlarken, diyelim sosyalist Sovyetler Birliği döneminde, olanaklar bilim insanlarının kullanımı için seferber edilmiş ve günümüzde büyük ilerleme kaydedip yaygınlaşan bilgisayar teknolojisi ve doğal koşulları değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğinde ilkleri oluşturan ileri adımlar atılmıştır.
46. İnsan, diğer canlılardan yalnızca alet kullanmakla değil —çünkü basit araç kullanan bazı hayvan türleri vardır; karga, kunduz, arı, karınca gibi; kunduz ağaç dallarını kırıyor, yuvasını çamura buladığı ağaç dallarıyla yapıp bir giriş kapısı da dahil olmak üzere “evini” yapıyor— alet yapmayı başarmak-bilmekle ayrılabilmiştir. Düşünen hayvanlar olduğu gibi, bazılarının basit aletler yaptığı da biliniyor. Karga, kunduz, bazı maymun ve şempanze cinsleri alet kullanırlar; arılar bir mimar yeteneğinde altıgenlerden oluşan peteği inşa ederler. At ve köpek en duygulu hayvanlardır. Tilki kurnazlığıyla, kaplan “plan kurma”sıyla dikkat çeker, vb. Ancak, kendisini ve çevresini tarih içinde gerçekten dönüştürebilir olan sadece insandır. İnsan, deyiş yerinde ise bitmek-tükenmek bilmez soru ve ihtiyaçlarına yanıt oluşturma uğraşı içinde bilimsel gelişmeleri gerçekleştirmiş; yaşam koşullarının kaçınılmaz olarak önüne çıkardığı soru ve sorunlarına yanıt verebildiği oranda ilerleme göstermiş, bilinmezliklerini giderebildiği oranda kendi tarihinin de ilerletici gücü olmuştur.
47. Bilimsel uğraşı hemen her dönemde dini dogmalar ve ön kabullerle çatışma içinde olmuştur. Dini bilgi de sonuçta nesnel dünyada karşılaşıp çözümünde yetersiz kaldığı ya da tümüyle çaresiz düştüğü durumları, insan ve dünya dışı “güç”lere havale edip izaha yöneliktir. İslam’da bilgi ya da “ilim”, İslam’ın kuruluş yıllarına dek uzanır. “İlim”den kasıt teolojik bilgi edinimidir ve bunun da esasını “Allah’ın birliği ve tekliğine iman” oluşturur. Bilgiyi “ilim” olarak algılayan İslam’da, ağırlıklı olarak nakli ilimler öne çıkarılmıştır: Başlıca temsilcileri “Kelam”cılar olan “El ulum el akliyye” —vahyi ilimler—, bunların kaynağı “Kur’an”la birlikte “peygamberler”in yaşamından “esinlenilen” “Sünnet”tir, değişmez-değiştirilemez kurallar bütünü olarak alınmış ve akli ölçüt ve eleştiriden geçirilmeleri kabul edilemez gösterilerek benimsenmişler; ikincileri ise, “el ulum el akliyye”, ilimler olup gözlem, akıl ve düşünce yardımıyla gelişmeyi kabul etmekle birlikte, aklı ve deneyi spekülatif kuramlarla sınırlamışlardır. İslam, diğer tek tanrılı dinlere kıyasla daha fazla soyuttur. Soyutlamalar yaparak ve nesnellikten alabildiğine uzak durarak inanmayı önerir; daha doğru deyişle emreder! Buna göre, “Allah’ın varlığı”nı “görmek için”(!), doğal dünyanın, evrendeki her şeyin “onun yaratısı olduğu”na inanmak yeterlidir. Evren ve dünyanın “algılanması”, “Tanrı”nın tanınmasının zorunlu ilk basamağı sayılır. Bilmenin önemi inanmaya bağlı ve koşulludur; bilmek bunun için gereklidir. Bilme ve ilim üzerine hayli zengin ve denebilir ki derinlikli söylem de oluşturulmuştur: “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum”; “bilenle bilmeyen bir olmaz”; “İlim Çin’de de olsa gidip öğrenin” gibi özdeyişler bunu işaret ederler. İbni Sina, El Razi, İbni Rüşt vb. gibi bazı İslam “âlimleri”nin bilginin “insan doğasına bağımlı” ve “insanın yapısına göre biçimlenerek ortaya çıktığı”nı söylemişler ve “bilginin bütünü”ne ulaşmanın onun araçlarına ulaşmakla bağına işaret etmişler; böylece diyelim tıp bilimindeki gelişmeleri olumlu etkilemişler; pozitif bilimleri yadsıyan Gazali ise, gelişmelere barikat kuranların başında yer almıştır.
48. “Bilim Işığında Felsefe” adlı çalışması —Kırmızı Yayınları, Nisan 2007— da bulunan Nusret Hızır, felsefe, mantık ve bilim alanında makaleleri bulunan Türkiye’nin önemli bilim insanlarından biri olup, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde ilgili bölüm derslerini okutmuştur.
49. Bilge Karasu ve Füsun Akadlı ile 1979’da yapılan ve Mart 1980’de Milliyet-Sanat Dergisi’nde yayımlanan röportaj.
50. Nusret Hızır, Bilim Işığında Felsefe, Kırmızı Yayınları, Nisan 2007, sf. 18.
51. A.g.e., sf. 25.
52. A.g.e., sf. 37-38.
53. J. Politzer, felsefeyi, bilimlere dayanması ve bilime bağlı olması dolayımında bilimlerin bir uzantısı olarak görür.
54. Burada doğa bilimleriyle karşılıklı ilişkisinden söz edilen diyalektik materyalizmdir.
55. Gerçek, sözcüğün geniş anlamında somuttur: “Bu masa”dan, “şu köpek”ten, “o insan”dan söz edildiğinde, belirli, şu-bu-o olarak gösterip betimlenen bir varlık söz konusudur. “Bu masa”, bir çalışmanın, işin ürünü olarak tanımlanan şekli ve kimliğiyle belirli-bilinen bir masadır. Varlıksal gerçekliğin bir özelliği de emek sonucu oluşması-oluşturulmasıdır. Masa örneğinde “bütünsel gerçek”, bir masanın —bu masa—, kendisinden yapılmış olduğu malzemenin —kereste— doğada ve ağaç halindeki varlığıyla birlikte onun bu masa haline gelmesini sağlayan insan çalışmasından —emek-iş— da söz edilir; bunları içerir.
56. Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, 2015, sf. 36.
57. Lenin, Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, S. Belli çevirisi, sf. 203.
