Bilimin tarihi, Marksizm ve Fransız Komünist bilim insanları

Deniz Uztopal

Bilim insanı, komünist aydın Dr. Kenan Ateş’e saygıyla…

Bilim felsefesi ve tarihi ile uğraşanlar bilir ki, en azından bilimsel buluşların doğurduğu tartışmalar kadar bilimin felsefeyle ilişkileri ve bilim tarihinin nasıl ilerlediği en yoğun tartışma konularının başında gelir. Yine bu tarih kadar, bu tartışmaya aktif katılan bilim insanı ve filozofların karşılıklı aldıkları tavırlar da belirleyici olduğu gibi, eskidir de. Zira burada söz konusu olan aslında bilimin toplum ve toplum içerisindeki çelişkilerle ilişkileri, bu çelişkiler içerisinde bilim insanların sosyal sorumlulukları sorunudur. Dr. Kenan Ateş, bu sorunlar ve tarihleri üzerine son yıllarda belki en fazla kafa yoran ve yakın tarihte bunlara bilimsel cevap veren, eserlerini Türkçe’ye kazandırmaya çaba sarf eden bilim insanların önde gelenlerindendi. John Desmond Bernal’in Tarih’te Bilim adlı kitabına yazdığı önsözde haklı olarak 1930-1940 yıllara kadar egemen olan düşüncenin “Bilime evrensel bir mutlaklık, saflık ve özerklik, hatta evrensel bir kahramanlık rolü” biçen, “bilim insanlarına, hiçbir çıkar gözetmeksizin gerçeğe ulaşma, bilgiye erişme sevdası uğruna önlerine çıkan bütün güçlüklerle kıyasıya mücadele eden kahramanlar, adeta ‘ilahi’ kişiler gözüyle” bakan fikir olduğunu hatırlatıyordu. “Bu bakışa göre, sanayi ve teknolojiden farklı olarak bilimle uğraşmak, toplumun üstünde, içinde yaşadığı olaylardan, toplumsal, ekonomik ve siyasi ihtiyaçlardan, egemen görüşlerden etkilenmeksizin yapılan saf ve özerk bir etkinlikti. Bu yüzden, bilim insanlarının ürünleri mutlak ve saf düşünceyi, gerçek bilgiyi oluşturuyordu.”¹ Fakat İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu görüş ciddi darbeler aldı. Bilimin ve sanayinin 50 milyondan fazla insanın öldüğü dünya savaşında oynadığı rolün gözle görülür olmasının yanı sıra, SSCB’nin ve komünistlerin faşizmi yenmede üstlendiği belirleyici rol, Marksizm’in elde ettiği önemli saygınlık egemen “saf bilim” düşüncesine de sağlam darbeler vurdu. Zira bilimsel ilerlemeyle toplumsal ihtiyaç arasında bağ kuran, bilim insanlarının yaşadıkları toplumsal koşullar ile çabaları, araştırmalarının yönü arasında karşılıklı etki bağlarını gören diyalektik materyalizmi savunan aydın, filozof ve bilim insanları sayısal olarak artmıştı, hatta bunlar arasında dünyanın en önemli ve ünlü bilim insanları bulunuyordu. Yalnız ilerleyen yıllarda SSCB’de modern revizyonizmin iktidara gelmesi, Marksist düşüncenin çarpıtılması bu alanda elde edilen teorik birikimin de yavaş yavaş kenara atılmasına ve giderek de unutturulmaya çalışılmasına neden oldu. İşte sadece bu nedenden dolayı bile, 1950’li yıllarda basılmış Marksist bilim felsefesi ve tarihi eserlerinin yeniden Türkçe’ye kazandırılması önem taşıyordu.

Kuşkusuz bilim ilerlemiş ve 1950’lerde olduğu düzeyde kalmamıştır. Diyalektik materyalizmi benimsemiş aydınların da teorik çalışmalarını bugün ulaşılan düzey üzerinden yürütmeleri gerekmektedir. Yalnız bilimin ve bilim insanlarının toplumsal konumu, bilim ile felsefe ilişkisi, bilimin tarihi ve gelişmesinin iç dinamikleri, işçi sınıfının dünya görüşü ve diğer taraftan emperyalist kapitalist burjuvazinin bilim ve teknolojiye karşı tutumu gibi konu ve alanlarda bugünün Marksistlerinin sıfırdan değil, var olan önemli bir birikimin üzerinden ilerlemesi önem teşkil ediyor. Bu yazımızda, dünyaca ünlü Fizikçi Paul Langevin ve Frederic Joliot-Curie şahsında bu birikimin Fransa boyutuna dikkat çekeceğiz. Bu bilim insanlarının neden ve nasıl sınıfsız bir dünya oluşturmayı hedefleyen bir görüşü benimsedikleri tartışması, onların yaşadığı dönemin sosyal, siyasal, felsefi ve bilimsel çalkantılarından soyutlanarak değerlendirilemez. Bilimsel keşiflerin ilerlemesi ve doğurduğu bilimsel/felsefi yorumlama tartışmaları ve bilim insanlarının bu tartışmalardaki tavırları toplumların ilerlemesi ve kendi iç çelişkilerinin çatışmalarından bağımsız ele alınamaz. Dolayısıyla yazımıza, öncelikle doğa bilimlerin gelişmesiyle toplumların ilerlemesi arasındaki diyalektik ilişkiyi ortaya koyarak başlayacağız.

I) DOĞA BİLİMLERİNİN GELİŞMESİ İLE TOPLUMSAL İHTİYAÇLAR ARASINDAKİ DİYALEKTİK İLİŞKİ

a) Bilimin ortaya çıkışı insanın yaşam mücadelesinden bağımsız olamaz

Bilimsel bilginin ortaya çıktığı ilk alan insanlar ile doğa arasındaki mücadelenin yürütüldüğü alandır. İnsanların yaşayabilmek için her şeyden önce (bilimden, felsefeden, sanat vb. gibi faaliyetlere girişmeden önce) kendi yaşamlarını üretmeleri, yani yaşam mücadelesi yürütmeleri gerekir. Bu süreç içerisinde nesnel dünya üzerine bildikleri bilgileri geliştirip doğa üzerindeki güçlerini arttırma ihtiyaçları vardır. Bu soyut değil, somut bir bilgiyi zorunlu kılar. Bilim tarihinin başlangıcını da burada aramak gerekir. Zira matematiğin, doğa ve teknik bilimlerinin gelişmesi her şeyden önce toplumun ihtiyaçlarına cevap verme, başka bir şekilde ifade etmek gerekirse üretici güçlerin gelişmesine bağlıydı.

Doğa bilimleri ilk başlarda insanların üretim süreci içerisinde yaptıkları araştırma ve kazandıkları tecrübelerin kuşaktan kuşağa genelleştirilmesi ve aktarılmasıyla gelişti. İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek için üretirken doğadaki varlıkların, ilk anda kaba bir şekilde de olsa, niteliklerini öğrendi; buradan doğanın gücü ve olanakları hakkında bir bilgiye sahip oldu. Aynı yaşam mücadelesi içerisinde yağmur, deprem, soğuk vb. gibi doğa olaylarından nasıl korunması gerektiğini yavaş yavaş öğrendi.

Kelimenin tam anlamı ile bilimin ilk defa ortaya çıkması sınıflı toplumlara geçişten sonra gerçekleşti. Öyle ki köleci toplum ile hayata geçirilen yeni iş bölümü insanın doğa üzerindeki gücünü büyük oranda arttırmıştı. Kazanılan bu güç insanların doğanın yasaları ile ilgili kalıcı bilgiler edinebilmesini sağladı, farklı şekillerde bu birikimin sonraki kuşağa aktarılması garanti altına alındı. İnsanların doğa üzerindeki güçlerinin artmasını ve bilimsel bilginin gelişmesini ifade eden en somut örnek, bugün bile hayranlıkla izlediğimiz ve hâlâ tüm gizemleri keşfedilemeyen Mısır uygarlığındaki piramitlerdir.

Bilimin ortaya çıkışından itibaren yaşam mücadelesi insanın doğa karşısında gücünü artırma ihtiyacının, üretimin ihtiyaçlarının karşılanması ihtiyacının ürünü oldu. Ancak insanın doğa üzerinde artan egemenliğinin toplumu oluşturan sosyal sınıflar bakımından değerlendirilme düzeyi sınıflar mücadelesinin seyrine göre değişmiş, sınıf mücadelesi tarihin olduğu kadar bilimsel gelişmenin de motoru olmuştur. Dolayısıyla bilim tarihi insanlığın genel tarihinin bir parçasıdır. Eğer insanları diğer canlılardan ayıran belirleyici farkı kendi geçim araçlarını üretmelerinde görürsek² o zaman toplumsal ilerlemeyi de hayatın maddi koşullarının üretimindeki değişim sürecinde verilen mücadelede görürüz.

Buradan da hareket ederek bilimin ortaya çıkışının, gelişmesinin kaynağını ve temel ilerletici gücünü gerçek peşinde koşan insanların soyut çabasında değil de, son tahlilde üretimin pratik ihtiyaçları, insanların maddi faaliyetleri ve bu süreçte ortaya çıkan teknik ihtiyaçların dayatmasında aramak gerekir. Ne var ki bilim insanlarının bilimin gelişmesindeki rolü ile bu tespit çelişmez. Buna daha sonra değineceğiz. Fakat idealist bilim tarih yazımı düşünceyi sadece düşüncenin doğurduğunu, toplumsal pratikten ve somut pratik ihtiyaçlardan bağımsız bir biçimde geliştiğini; bilimin bilim adamının zekâsının ürünü olduğunu ileri sürer ki, bunun gerçekle ilgisi yoktur.

b) Bilimin kendine özgü iç yasaları

Engels, 23 Ocak 1894 yılında Heinz Starkenbourg’a yazdığı mektupta, bilim ile toplumsal ihtiyaç arasındaki diyalektik ilişkiyi şu şekilde kurar:

“Sizin de dediğiniz gibi, teknik, her ne kadar bilimin durumuna bağlı ise de, bilim de, tekniğin durum ve gereksinmelerine çok daha fazla bağlıdır. Eğer toplumun teknik bir gereksinmesi olursa, bu bilimin, on üniversiteden daha fazla ilerlemesine yardımcı olur. […] Bilimler tarihini, bu bilimler sanki gökten zembille inmiş gibi yazmak âdet haline geldi.”³

Engels’in dikkat çektiği, bilimin üretim sürecinin ihtiyaçlarından doğup gelişmesi, Marksizm’i bilinçli biçimde karikatürize eden burjuva aydınların söylediği gibi, bilimin üretimin pasif bir yankısı olduğu ve üretim süreci üzerinde etkisinin olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, bilim bir defa ortaya çıktıktan sonra, sosyal ilişkilerin bütünü üzerinde (dikkat edin, sadece üretimin değil) onu geliştirip değiştirmek üzere büyük etki yaratır. Gelişen bilim üretici güçleri de geliştirir, üretici güçlerin gelişmesi ise yeni ihtiyaçlar doğurur, toplumun yeni ihtiyaçları ise bilimsel gelişmeyi tekrar zorlar. Teori ile pratik kopmaz bir şekilde birbirlerini geliştirerek ilerlerler.

Diğer yandan bilimsel gelişmelerin kendilerine özgü bir iç mantığa sahip oldukları da göz ardı edilemez. Friedrich Engels hayatının son yıllarında tarihsel materyalizmin çarpıtılmasına karşı önemli bir mücadele vermiştir. Zihinsel gelişme ile ekonomik altyapı arasındaki diyalektik bağı şu şekilde açıklamıştır:

“Her çağın işbölümünde özel bir kol sayılan felsefesi, kendisine öncekiler tarafından bırakılmış ve kendisinin de çıkış noktası olarak aldığı belirli bir düşünsel malzemeyi bulundurur. Ekonomik bakımdan geri ülkelerin felsefede yine de birinci keman olmaları buradan gelir […] Burada ekonomi yeniden hiçbir şey yaratmaz, ama verili düşünce malzemesinin değişim türü ve daha sonraki gelişmesini belirler; çoğunlukla da dolaylı olarak belirler; çünkü felsefeye dolaysız en büyük etkiyi yapan politik, hukuksal ve moral yansılarıdır.”⁴

Felsefe için söylenenler bilim için de geçerlidir. Tarihsel materyalizm düşüncenin nispi bağımsızlığını ve ekonominin etkisinin dolaylı olabileceğini savunur. Yalnız belirtmek gerekir ki, felsefeden farklı olarak, bilim daha fazla üretim ve teknikle, dolayısıyla da ekonomiyle ilişkilidir. Ama geçmiş birikim ve bunların değerlendirilmesi, bilim insanları ve bilimsel teorik metotların rollerini artırırken, bazen ekonomik olarak en geri ülkelerde ortaya çıkmalarına da sahne olmuştur. Prusya gibi kapitalist ilişkileri geç gelişmiş bir ülkede XVIII. ve XIX. yüzyılda çıkan büyük düşünürler bunun somut bir örneğidir. Tersinden düşünürsek, toplumsal ihtiyacın dayattığı kimi sorunların o tarihsel koşullarda çözülmesi hâlâ mümkün değildir, zira eldeki zihinsel malzeme buna hâlâ yeterli değildir. Örneğin Napolyon İngiltere’ye ambargo uygulama çalıştığında kimi ham maddelerden yoksun kalır, özellikle de Hindistan’dan ithal edilen ve gelişmekte olan tekstil sanayisinde eksikliği çabucak hissedilen çivit. Napolyon hemen tüm bilim insanlarının yapay çivit üretmelerini ister ve her türlü olanağı sunar. Hatta uygun bir boya üretebilenlere yüksek miktarda para sözü verir, ama dönemin bilim insanlarının eldeki zihinsel malzemesi bunu başarabilmeleri için yeterli değildir. Toplumsal ihtiyaç bilimsel ilerlemenin önünü açar, çözülmesi gereken sorunları gündeme getirir, ama bilimin kendi doğasından kaynaklı bu sorunları nasıl çözebileceği konusunda bir şeyler söyleyemez.

Dolayısıyla bilimsel bilginin gelişmesinin genel anlamda toplumun gelişmesine bağlı olduğunu ifade etmek doğrudur, yalnız bilimin kendi doğasından kaynaklı, kendine özgü içsel bir gelişiminin olduğunu, birikerek ilerlediğini de belirtmek gerekir. Öyle ki, birçok yeni bilimsel buluş ve teori eskiden ve çoğu zaman uzun bir süre doğru diye kabul edilen yanlışlıkların ya yerini alır ya da onları geliştirerek daha da derinleştirir. Yani bilim toplumlarla birlikte gelişir, ama onlar gibi köklü değişikler yaşamaz, eskinin birikimi üzerinden gelişir.

c) Bilimsel bilgi birikerek ilerler, eski ile yeni arasında diyalektik bir bağ vardır

Bilimsel bilgi; tıpkı ideoloji, felsefe, ahlak, din gibi bir sosyal bilinç olarak bir üst yapı kurumudur, ancak bunların hepsinden farklı olarak, klasik üst yapı tanımlaması ona tam olarak uymaz. Bu konuda uluslararası komünist hareket tarihinde önemli teorik hatalar yaşanmıştır. Bugün bile bu yanlış kavrayışlar üzerinden burjuvazinin ideolojik saldırıları yoğunlaşıyor. Örneğin 1949’da, Soğuk Savaş’ın alevlendiği yıllarda, biyolojide Lysenko davası⁵ üzerinden keskin kutuplaşmaların yaşandığı dönemde FKP yöneticileri “proleter bilim – burjuva bilim” teorisini ortaya atmış ve iki yıla yakın bunu savunmuşlardır. Kimi burjuva aydınlar geçmiş birikimi reddeden bir “proleter bilim” tanımını Marksizm’in bilim anlayışı olarak eleştirmeye devam etmişlerdir. Dolayısıyla bilimin biriken niteliğinin ya da eski ile yeni arasındaki diyalektik ilişkinin reddedildiği kaba bir materyalist çıkarsama, Marksizmin ve Sovyetler Birliği’ndeki bilim anlayışının ürünüymüş gibi suçlanmıştır. Zaten Stalin’in “Dil Üzerine” başlıklı makalesi bu soruna bir açıklık getirmektedir.

Bütün üst yapı kurumları son tahlilde ekonomik alt yapı üzerinden yükselir. İşçi sınıfının üst sınıflara karşı verdiği mücadele sürecinde geliştirdiği felsefi, ahlaki, düşünsel vb. ideolojisi ile egemen sınıfın ideolojisi sürekli bir mücadele halindedir; bu mücadele işçi sınıfı açısından ne kadar güçlüyse, egemen sınıfın hakim ideolojik argümanlarını gerileterek güç ve mevziler kazanabilir. Ne var ki, egemen sınıfın hakimiyet aygıtı olan devlet yıkılıp egemen sınıfın üretim araçları üzerindeki mülkiyeti tasfiye edilinceye kadar toplumda egemen olan düşünce egemen sınıfın düşüncesidir.

Ama kelimenin klasik ve dar anlamıyla bir üst yapı kurumu olmayan bilim, sair üstyapı kurumlarından daha farklı ele alınmalıdır. Felsefe, din, ahlak vb. üst yapı kurumlarından farklı olarak, bilim, “geçici”⁶ bir kurum değildir. Bilim egemen sınıfların elindedir, ancak bilimsel sonuçlardan iki temel sınıf da yararlanma potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla bir toplumsal sisteme ait alt yapı yıkıldıktan sonra, diğer üst yapı kurumları gibi, süreç içerisinde yok olmaz, zira doğaya ilişkin nesnel bilginin birikimi üzerinden gelişir. Örneğin köleci topluma özgü olan devlet hiçbir zaman geri gelemeyecek bir şekilde tarih sayfalarına karışmış olmasına karşın o dönemde bulunan ve örneğin geometride kullanılan Pisagor Teorisi hâlâ güncelliğini koruyor ve günümüzde kullanılıyor.

Yani toplumlar yıkılıp geçip gidiyor ve yerlerini yeni ve daha ileri bir toplum alıyor. Yeni, eskinin tüm alt ve üst yapısını yıkıyor olmasına karşın, bilim nesnelliğini sosyal pratikte gösterdiği andan itibaren insanlığın toplumsal bir kazanımı olarak sürekli gelişir. Bunun içindir ki, her bilimsel gelişme kendinden önceki tüm bilimsel bilginin özümsenmesinden hareket eder. Hareket noktası olarak, önceki kuşaklardan kalan bir “zihinsel malzeme” vardır.

Yalnız burada bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Bilimin toplumsal üretim ile ilişkisi ortaya konulurken, teorik bilimsel keşiflerin hemen pratikte kullanıldıkları ifade edilmiyor. Burada kastedilen, toplumsal ihtiyaçların bilim insanlarının önünde çözülmesi gereken sorunlar olarak durduğudur. Bu sorulara cevap verme çabası içerisinde, ilk anda alakalı olmayan, hatta bazen tesadüfler üzerinden keşfedilen başka bilgilere ulaşıldığı tartışılmaz bir gerçektir, ama bilimin ilerlemesi de tesadüflerle açıklanamaz kuşkusuz. Daha da ileri gidilerek söylenmelidir ki, toplumsal ihtiyaçların doğurduğu kimi bilim dallarının birbirleri ile ilişkilerinin, metotlarının, soruları gündeme getirme biçimlerinin de bilimsel bilgiyi geliştirdikleri yadırganamaz bir gerçektir. Zira belirtildiği gibi, bilimsel bilginin gelişmesinin kendi iç dinamizmi de vardır. Her buluşun hemen kullanıldığı düşünülemez, bilim tarihinde bunun tersini kanıtlayan yüzlerce örnek bulmak mümkündür. Bu, bilimsel bilginin gelişmesinin, sosyal hayatın ortaya çıkarttığı sorunlara cevap bulma ihtiyacından doğduğu gerçeğini çürütmez. Örneğin astronominin doğuşunu belirleyen nedenlerin, tarımla uğraşan halkların mevsimleri daha iyi saptama konusunda duydukları ihtiyacın; insanların çölleri ve denizleri geçerken kaybolmama ve en hızlı gitme ihtiyacının ürünü olduğu birçok tarihçi tarafından kanıtlanmıştır. Veya aritmetik hesaplamaların ticaretle uğraşan Akdeniz kıyılarındaki Fenike ve Yunan halklarında doğup gelişmesi kesinlikle tesadüf değildir. Ya da geometrinin toprağın sınırlarının çizilmesi ve ekime yeni toprak açılması gereksinimlerinden çıktığı da biliniyor.

Burjuvazinin ilk ortaya çıktığı sermayenin ilkel birikim dönemi, Rönesans’ta gelişen deniz ticareti burjuva sınıfın önüne çözmesi gereken sorunlar koydu, ona görevler yükledi. Yeni ve geleceği temsil eden sınıfın sermaye birikimi koşullarının doğurduğu ihtiyaçlara cevap verebilmek için bütün bilim dallarında gelişmeler gösterebilmesi gerekiyordu. Örneğin okyanusları aşabilecek büyük ve dayanıklı gemiler yapmak, hammadde kaynakları ve pazarların keşfedilmesi gerekiyordu. Toplumsal gelişmenin o zamanki düzeyine uygun bu ihtiyaçlar mekanik, optik, astronomi gibi bilim dallarını geliştirdi. Bilimsel keşifler tarihine bakıldığında, bu bilim dallarında burjuvazinin gündeme getirdiği sorunları çözmeye yönelik ihtiyacın karşılanabilmesi için temel adımlar atıldığı görülecektir.

Ticaretin gelişmesi demir ihtiyacının artmasını, bu da, maden ve demir sanayisinin gelişmesini gündeme getirdi. Kimya, fizik ve mekanik gibi bilim dallarının geliştirilmesi için zorlayıcı bir süreçti, bu. Maden sanayiinin gelişmesi maden ocaklarında daha derinlere inilebilmesi anlamına geliyordu, ancak daha derinlere inmek, örneğin demir ve kömürlerin yeryüzüne çıkartılabilmesinin de daha zorlaşması anlamına geliyordu. Bu ihtiyaç ise, mekaniğin hızlı bir şekilde gelişmesinin önünü açtı. Diğer taraftan kentleşmenin gelişmesi ve pazar alanlarının büyümesine bağlı olarak tarımsal üretimin artışını sağlayabilecek yöntemlerin bulunması, tarım ve kentlerin su ihtiyacını karşılayabilecek, pis suların atılmasına olanak sağlayacak altyapının inşa edilmesini zorunlu kılıyordu. Bu toplumsal ihtiyaçlardan hareket ederek, Evangelista Torricelli’nin dağ sellerini engellemeye yönelik yaptığı araştırmalar “Sıvıların denge teorisi”ne çok önemli katkılar sundu. XVIII. yüzyılda buhar makinesinin icat edilmesi, sanayinin önemli ve çok acil ihtiyaçlarının dayatılması ile oldu. Sanayinin gelişmesi daha fazla enerjiye ve dolayısıyla daha fazla kömüre ihtiyaç doğuruyordu. Daha fazla kömür daha fazla derinlere inmek anlamına geliyordu, madenlerde ortaya çıkan doğal suların dışa çıkartılması insan ve hayvan gücünü aşan bir gücün oluşmasını zorunlu kılıyordu. Bu ihtiyacı karşılayabilmek için İngiliz Thomas Newcommen, maden ocaklarının yoğun olduğu Devon bölgesinde buhar makinesini icat etti. En gelişkin sanayi ülkesi olan İngiltere’de yaşayan İskoçyalı James Watt ise, bu buluşu daha da geliştirerek, sadece madenlerde değil, onun sanayinin diğer alanlarında da, özellikle tekstilde kullanılabilmesinin önünü açtı. Bu icatlardan hareket ederek, Amerikan Robert Fulton ilk buhar makinesi kullanan gemiyi, İngiliz George Stephenson ise, ilk lokomotifi icat etiler. Newcommen’un, Watt’ın, Stephensen’in sanayiinin en fazla gelişmiş olduğu, dolayısıyla toplumsal ihtiyacın en fazla kendisini dayattığı İngiltere’de yaşıyor olmaları, Fulton’un deniz ticaretinde önemli bir yere sahip olan Amerikalı olması da tesadüf değildir. Tüm bu bilimsel ve teknik ilerleme, termodinamiğin bundan sonraki gelişmesinin de temelini oluşturmuştur.

Bilim ile toplumsal ihtiyaç açısından belirtilenler, bilimsel metotların gelişmesi açısından da söylenebilir. Örneğin XV. ve XVI. yüzyıllarda sanayiinin gelişmesi, mekanik, fizik ve kimya için aşılması gereken birçok olguyu gündeme getirmiştir. Sanayiinin daha da gelişmesi, söz konusu bilimsel alanların, maddenin yapısını, değişiminin nedenlerini en kısa sürede açıklığa kavuşturmaları için itici güç olmuştur. Bilim insanlarının deneysel araştırmaları için sanayiinin gelişmesi elverişli bir alan sunmuştur. Elbette bu deneyimlerin sistematik bir hale gelmesi için analitik deneyimsel bir metotun da oluşması gerekiyordu. Zira doğanın parçalı yapısı, doğal süreçlerin belirli sınırlar içinde, organik yapıların parça parça irdelenmesini gerektiriyordu. Bu ihtiyaç, doğa bilimlerinin gelişmesine, buna bağlı olarak da skolastiğin etkisinden uzaklaşmasına olanaklar sundu; bunlar, henüz egemen din açısından bir tehdit teşkil etmiyordu. Yalnız analitik deneyimsel metodun gelişmesi ve yaygınlaşması, bir yandan doğa bilimlerini geliştirirken, diğer yandan da söz konusu metodun evrensel ve tek bilimsel yöntem olduğu algısının yaygınlaşmasına, hatta teorize edilmesine neden olmuştur. Ve bu yöntem “Doğal nesne ve süreçleri tek başlarına, büyük genel bağlantı dışında, bunun sonucu hareketleri içinde değil, hareketsizlikleri içinde; özsel bakımdan değişken ögeler olarak değil, değişmez ögeler olarak; yaşamları içinde değil, ölümleri içinde şöyle böyle kavrama alışkanlığını da getirdi. Ve Bacon ile Locke sayesinde bu görüş biçimi, doğa biliminden felsefeye geçtiği zaman, son yüzyılların özgül dar kafalılığını, metafizik düşünce biçimini meydana getirdi.”⁷ Yani analitik metot, XV. ve XVI. yüzyıllarda bilimsel bilginin kilisenin skolastik yaklaşımından kurtulması için gereken ilk adımı atar ve bilimin gelişmesini kolaylaştırırken, bir iç sınırlılığa da sahiptir ve olguların kendi bütünlüğü içinde ele alınmasına, diyalektik düşüncenin gelişmesine de engel haline gelir. Anlaşıldığı gibi, analitik metodun ortaya çıkışının tarihsel yerini incelerken Engels, bunun oynadığı olumlu tarihsel rolü kesinlikle reddetmez, ama zaman içinde, nasıl olumsuz sonuçlara yol açtığını da ortaya koyar. Onunla “hesaplaşmak” gerekir, ama oynadığı tarihsel rol kesinlikle “tasfiye edilmemelidir”. İşte diyalektik yöntem budur: düşünceleri kendi gerçekliği, ortaya çıktıkları dönemin koşulları içinde değerlendirme, eski ile yeninin ilişkisini tüm canlılığı ve yönleriyle görme, geride kalan ile geliştirici olan arasındaki bağı gözardı etmeme.

Metafizik ise, doğal fenomenleri kendi aralarındaki bağ ve ilişkilerden soyutlayarak; örneğin fizik alanında termik, elektrik, manyetik, ışıksal olguları birbirlerinden ayırarak, ayrı ayrı bilimsel araştırma alanlarını birbirinden yalıtır. Bu durum özellikle fizik biliminin gelişmesine pek çok olumsuz etkide bulunmuştur.⁸

Metafizik, olgular üzerinde tek tek çalışılmasını, herbirinin dar bir çerçeve içinde ele alınmasını esas aldığı için bu olgular arasındaki evrensel bağları koparıyor ve süreçlerin hareket içinde algılanmasını engelliyordu. Bilim insanı sıfatının ilk defa William Whewell tarafından kullanıldığı 19. yüzyılda sanayi devrimi koşullarında hız kazanan teknik gelişme, ısı, elektrik, manyetik gibi fizik dallarının da hızla gelişmesini, bunların birbirleri ile bağlarının yadsınamayacak bir şekilde ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştı. Aynı dönemde kimyanın, jeolojinin ve biyolojinin kimi temel yasalarının keşfi, metafiziğin olguları sönük, ölü, değişmez, bağımsız biçimde ele alan anlayışının sınırlarını açıkça ortaya çıkarmış, bilimin ilerlemesi için yeni bir yöntemin zorunluluğunu gündeme getirmişti. Diğer taraftan bu sorun “tanrı” konusunu, bilimin ilerlemesinin engellerinden birisi haline de getirmiştir. Tüm bu gelişmeler XIX. yüzyılın başlarından itibaren doğa bilimlerinde ampirik-deneysel bir bilim anlayışından diyalektik materyalist bir bilim teorisine geçişin koşullarını olgunlaştırır. Engels bu konuda şunları yazar:

“Ama, bu döneme doğru ampirik doğabilim öylesine ilerledi ve öyle parlak sonuçlara ulaştı ki, yalnızca 18. yüzyılın mekanik düşünce kısırlığını tamamıyla yenmekle kalmadı, aynı zamanda, doğabilim de, çeşitli araştırma alanları (mekanik, fizik, kimya, biyoloji) arasındaki doğanın kendisinde bulunan iç bağıntıların kanıtlanması sayesinde, doğa biliminin kendisi ampirik olmaktan çıkarak, teorik bilim durumuna ve elde edilen sonuçların genelleştirilmesi ile materyalist doğa bilgisi sistemine dönüştü.”⁹

İşte bilime metafizik ve idealist yaklaşımların karşısında “cevapsız” kaldığı gelişmeler, bilimsel bir bilim teorisinin ortaya çıkışını zorunlu hale getirmişti. Bu bilim teorisinin oluşturulmasının yolunu Marx ve Engels’in sistemini kurduğu diyalektik materyalizm kolaylaştıracaktı. Kuşkusuz bunu başarabilmek için Marx ve Engels gibi dahi olmak gerekirdi, ama doğa bilimlerinin gelişmesine zemin hazırlayan tarihsel koşullar ortaya çıkmadan, bu dönemin gündeme getirdiği sorulara cevap verecek kişiler olarak tarih sahnesine çıkamazlardı.¹⁰ Diğer taraftan ise, aynı toplumsal koşullar William Whewell’in, “Bilim insanını, korunması gereken, eşi bulunmaz bir toplumsal role soyunmuş ve bu yüzden toplumun öteki kesimlerine göre özerk bir konumu olan kişiler olarak” tanımlamasına yol açmıştı. Whewell’in giderek yaygınlaşarak egemen olacak bu yaklaşımından dolayı “Büyük bilim insanları, her dönem tarih ve bilim felsefecilerinin ilgi odağında bulundular. Yazılan bilim tarihi kitapları bu nedenle, büyük bilim insanlarının yaptığı buluşlar ve bu buluşların bilimsel nesnelliği, bütünlüğü ve evrenselliğinin meşrulaştırılmasına büyük ağırlık verdiler, neredeyse sadece bunlarla sınırlı oldular.”¹¹ Toplumsal bağ unutuldu, göz ardı edildi, bilimin felsefeyle bağı koparıldı ve bilim insanlarına toplumun ve sınıflar mücadelesinin üzerinde bir toplumsal biçildi. Oysa ki, özetlemeye çalıştığımız kısa tarihçede de görüldüğü gibi, üretici güçlerin gelişmesi bilimin tetikleyici gücüydü. Diğer yandan, bilimsel buluşlar da bir kez ortaya çıktıktan sonra, üretici güçleri geliştirirler. Yalnız belirtmek gerekir ki, üretici güçlerin gelişmesi üretim ilişkilerinin bu gelişmeye izin verecek bir gelişkinlik koşulunda mümkündür. Mevcut üretim ilişkileri, gelişmelerinin belirli bir aşamasında üretici güçlerin gelişmesini engelleyici bir rol oynarlar. Bu engelleyici düzeyden itibaren üretim ilişkilerinin değişmesi ihtiyacı insanlığın önüne gelmiş demektir.

Başka bir şekilde söylenmesi gerekirse, toplumsal ilişkilerin kuruluş biçimi bilimin gelişmesinde etkileyicidir. Geleceği temsil eden sınıf bilimi geliştirir, geçmişi ve çürümüşlüğü temsil eden sınıf ise bu gelişmenin seyrini sadece kâr hırsına tabi kılar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu daha açık bir şekilde görülecek ve yüzlerce bilim insanı kapitalist emperyalist sistemin bilimi giderek azami kâr elde etme azmine ve savaşa daha iyi hizmet edebilme koşuluna uygun bir biçimde geliştirmeye teşvik ettiğini kendi tecrübeleriyle anlayacak, sınıf mücadelesindeki safını belirleyecektir.

II) TOPLUMUN ÜRETİM İLİŞKİLERİ BİLİMİ HEM GELİŞTİREBİLİR HEM DE ÖNÜNDE ENGEL OLABİLİR

Bilimsel bilgiyi, doğa ve toplumsal gelişmeden soyutlanan nesnel yasaların bilgisi olarak özetlemek herhalde yanlış olmaz. Peki, bilimsel bilginin nesnelliği burjuva aydınlarının iddia ettiği gibi bir objektifliğe mi tekabül eder veya hayatın sorunları karşısında “tarafsız” olmak anlamına mı gelir? Bilim insanlarının siyasetin dışında kalması, toplumsal olaylara duyarsız olmaları mı demektir?

a) Egemen sınıfların üst yapısı bilimin gelişmesini sınırlayabilir

Doğanın veya toplumsal gelişimin nesnel yasaları, toplumsal ilişkilerin gelişiminin bilgisini gerçeğe en yakın biçimde soyutlar.¹² Diğer taraftan bu nesnellik insanlara gerçekliği dönüştürebilme ve yönetebilmenin imkanlarını verir. Ama sorun, toplumsal ve doğaya ilişkin bilimsel bilginin nasıl ve hangi amaçla kullanıldığı sorunudur. Bu kullanım gücü sınıflara bölünmüş toplumlarda egemen sınıfların elindedir ve bu sınıf/sınıflar bilimsel bilgiyi tüm insanlığın menfaatleri için değil, kendi güç ve iktidarlarını pekiştirmek amacıyla kullanır. Yani bilimsel bilginin gelişimi ile iktidar ve sınıf mücadelesi arasında da bir ilişki vardır.

Bilimsel bilginin kökeninin insanın üretim sürecinde kazandığı tecrübelerin genelleşmesi olduğuna ilk bölümde yeterince değinildi. Yani bilimsel bilgi her şeyden önce, toplumsal bir tecrübe ve birikime dayanır. Bu birikimin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan ortak bir dilin varlığı ve bu dilin oluşmasının koşulu olarak da belirli toplumsal ilişkilerin var olması önemlidir. Nihayet bu bilimsel bilginin kuşaktan kuşağa geçişte “sıfırlanmaması” için kimi toplumsal kurumların oluşması zorunludur: eğitimin ve araştırmanın örgütlenmesi, akademilerin, basım yayınevlerinin varlığı, aydın ve yazarlara görev bölümünde düşen rol gibi.

Bilimsel bilginin gelişme tarihi, bir bakıma doğanın ve toplumsal ilişkilerin nesnel yasalarının en doğru şekilde kavranması mücadelesinin de tarihidir. Karşıt sınıflar arasındaki mücadelenin de yansıdığı alandır bu.

Bilimsel teorik araştırmalar alanı egemen sınıf ya da sınıfların, hatta bazen onların bir kısmını temsil eden siyasi iktidarın engelleri, politik ya da dinsel dayatmalarla sınırlandırılır. Politik ve ideolojik kurumları yönetme ayrıcalığını elinde bulunduran sınıf, bir yandan bilimsel araştırmanın yönünü belirleyerek kendi gerici iktidarına “bilimsel” meşruiyet kazandırmaya çalışırken, diğer yandan da bilim insanları üzerinde gerek gördüğü ölçüde fiziksel veya ekonomik zor kullanır. Dini dogmaya uymadığı, kutsal kitaplarda yazılanları yalanladığı, siyasi iktidarın ideolojik “meşruiyeti”ni zayıflattığı için tutuklanan, hapse atılan, kitabı yasaklanan, sürgüne gönderilen hatta yakılan bilim insanlarının öyküsüyle doludur tarih.

Kısacası, bilimsel teorik araştırmalar, üretim araçlarını elinde bulunduran egemen sınıf ya da sınıfların dayatmalarıyla koşullanmıştır. Egemen sınıflar politik ve sosyal kurumları ellerinde bulundurur ve bunlara denk düşen ideoloji de bilimsel araştırmanın yönünü belirler.

Kapitalizmin gelişmesinin büyük teknik gelişmeyi (dolayısıyla da biliminin gelişmesini) zorunlu kıldığı yukarıda yeterince açıldı. Uzun yıllar boyunca kapitalizmin gelişmesinin devasa ihtiyaçları bilimin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bunun en somut ama tek olmayan ve yukarıda da değinilen örneği termodinamik bilimlerinin gelişmesidir. Bu dönemi Marx ve Engels şu şekilde özetlemiştir:

“Büyük sanayi, Amerika’nın keşfinin hazırladığı dünya pazarlarını oluşturdu. Dünya pazarı ise, ticarete, gemiciliğe, kara ulaşımına ölçüsüz bir gelişme sağladı. Bu da yine sanayiyi geliştirici etki yaptı ve sanayinin, ticaretin, gemiciliğin, demiryollarının genişlemesi ölçüsünde burjuvazi de gelişti, sermayesini arttırdı, ortaçağdan kalma tüm sınıfları geriye itti.”¹³

Burjuvazi bilimin gelişmesini teşvik ediyor, bunun sonuçlarını üretim araçlarının gelişmesi için kullanıyor ve üretimi artırıyordu. Bu kâr hırsının tetiklediği bir gelişmeydi, ama aynı kâr hırsı zaman içinde teknik gelişmelerin azami kâr getirten alanlara kaymasına neden oldu. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kapitalizm emperyalizm aşamasına geçmiştir. Artık sermaye, azami kâr sağlayabilecek ve dolayısıyla kısa süre içerisinde teknik imkanları artırabilecek gelişmeleri teşvik etmektedir. Yalnız belirtmek gerekir ki, tekeller arası rekabet, başka kimi bilimsel alanların da gelişmesine olanak sunar. Diğer taraftan XIX. yüzyılın özellikle de ikinci yarısının sağladığı teorik birikim, artık XX. yüzyılın başında tıkanmıştır. Bu birikim ve eski kavrayışların gelip tıkandığı yerde radikal değişiklikler zorunlu olmuştur. Örneğin XIX. yüzyılın ikinci yarısında hızla gelişen fizik bilimi bilinen olgular ile izlenilen arasındaki çelişkileri ortaya koyuyor ve yeni çözümler bulmak üzere fizikçilerin önüne görev koyuyordu. 1899’da ifadesini bulan Planck sabiti ve “Planck ışınım yasası”, ardından Einstein’ın fotonları kanıtlaması ve 1905’de Görecelik Teorisi’ni formüle etmesi, 1913 Niels Bohr’un yeni atom yapısı teorisine giden süreç ve tartışmalar klasik fiziği çoktan aşmış ve kuantum fiziği diye anılacak yeni bilim dalının doğmasına neden olmuştur. Kuantum fiziği, “fizikteki krizi” aşmanın bir sonucu olmanın yanı sıra beraberinde büyük teorik tartışmalar da doğurmuştu. Örneğin “determinizm” ve “nedensellik” tartışmalarının başlaması gibi. Bilimin olağanüstü geliştiği bu dönemde kimi bilim insanı ve filozoflar nezdinde, kuantum fiziği, bilinemezci felsefi görüşlere kapı açıyordu. Bu görüş bilginin sınırlılığı iddiasındaydı. Başını Niels Bohr ve Werner Heisenberg’in çektiği Kopenhag okulu bilinemezcilik anlayışını savunup geliştirmekteydi. 1927 yılında Heisenberg’in ileri sürdüğü “belirsizlik ilkesi” ve Niels Bohr’un kuramlaştırdığı “tamamlayıcılık ilkesi” diyalektik materyalist bir bilim anlayışına karşı geliştirilen önemli iddialara dayanak oldu.

b) Emperyalizme alternatif olarak SSCB’nin oluşması ve bilimin insanlığın hizmetine sunulması

Bilim kapitalist egemen sınıflar tarafından sadece üretimi artırmanın hizmetine sokulmamıştı. 1914’den itibaren bilim insanlık tarihinde görülmedik oranda sınıf savaşının hizmetine sokuldu. Bilim ve teknik emperyalist ülkelerin savaş gücünü olağanüstü derecede artırdı ve bundan dolayı Birinci Emperyalist Dünya Savaşı’nda 10 milyon insan hayatını kaybetmiş, on milyonlarca insan ise cepheden evlerine yaralı olarak dönmüştür. Böylece emperyalistlerin elinde bilim ve teknikteki gelişme düzeyi, insanlık tarihinin o güne kadar gördüğü en büyük kitlesel katliamda kullanılmış, birkaç ayda bitmesi beklenilen savaş dört yıldan daha fazla sürmüştür.

Tam da bu koşullarda XIX. yüzyılda geliştirilen, bilim insanlarının toplumsal olaylara karışmaması gerektiğini savunan “saf bilim” teorilerinin sürümü de doruk noktasına ulaşır. 1930’lardan itibaren de “doğanın nesnel yasaları” kavramı çarpıtılarak bilimin objektif olabilmesi için politikadan uzak tutulması gerektiğini savunan sesler artmaya başlamıştır. Bilimin politikadan, politikanın ise bilimden uzak durması gerektiği, bilim adamlarının yaşadıkları toplumunun sorunlarına ilgi göstermelerinin onların çalışmalarının bilimsel niteliğini bozacağı savunulmaktadır. Objektivizm, sübjektivizm, agnostisizm, pragmatizm, mistisizm, irrasyonalizm, varoluşçuluk vb. akımlar bilimin politikanın dışında, yani sınıfların üstünde olduğunu iddia ediyordu.

1920’li-1930’lu yıllardan itibaren bilimin insanlığın hizmetine sunulması, bilim insanlarının toplumsal bir sorumluluk üstlenmesi, toplumsal olaylar karşısında tavır belirlemeleri gerektiğini savunan bir sistem de hızla ilerliyordu. Sovyetler Birliği bilimsel ve teknik gelişmenin sonuçlarını ülkenin güçlü bir sanayi ülkesine dönüşmesi için değerlendiriyor, emekçilerin yaşam koşullarında önemli değişiklikler neden ortaya çıkıyordu. Faşizmin geliştiği, 1929 aşırı üretim krizinin devasa yıkıcı etkilerinin dünyayı sarstığı, kapitalist ülkelerde yoksulluğun olağanüstü yükseldiği koşullarda Sovyetler Birliği geri bir tarım ülkesi olmaktan hızla çıkarak, güçlü bir sanayi ülkesi olma doğrultusunda dev adımlar atıyordu. Kapitalist kriz koşullarında SSCB’nin büyüyerek gelişmesi, burjuvazinin uluslararası ideolojik saldırısının etkisini de sınırlayan bir rol oynamaktaydı. Bu şartlarda, yükselen faşizm ve savaş tehdidinden kaygı duyan bilim insanları ve aydınları sınıflar mücadelesinde saflarını belirlediler.

Marksist-Leninist bilim insanları doğanın ve toplumun nesnel yasalarının bilinebileceğini savunuyor ve diyalektik materyalizmi çalışmalarında bir yöntem olarak kullanıyorlardı. Fransa’da Marksizmi benimseyen bilim insanları arasındaki Paul Langevin ve Frederic Joliot-Curie bunların arasında öne çıkmışlardı.

III) MARKSİZM’İN FRANSA’DA YAYGINLAŞMASI VE BİLİM İNSANLARI

1920’de, FKP II. Enternasyonal üyesi SFİO’dan¹⁴ ayrılarak kurulduğunda, milletvekili ve aydınların önemli bir kısmı SFİO içinde kalmayı tercih etmişti. Ancak Rusya’da sosyalizmin inşasının hızla ilerlemesi, elde edilen büyük başarılar ve SSCB’nin kısa sürede barışın en yılmaz savunucu olduğunun geniş kitlelerce görülmesi ile aydınlar arasında Marksizm’e ilgi de arttı. Genç, daha tecrübesiz ve üst üste birçok teorik hatalar yapan, hatta uvriyerist (işçi kuyrukçuluğu) bir çizgi savunan FKP’ye ilk üye olanlar arasında önemli aydınlar da vardı. Örneğin 1921’de Nobel Edebiyat Ödülü alan Anatole France tarihsel materyalizmin sosyal olayları anlama konusunda faydasını gördüğünü ifade ederek, ölmeden kısa bir süre önce FKP’ye üye olmuştur. 1920’li yıllarda yükselen savaş karşıtı mücadelede aktif sorumluluklar üstlenen Henri Barbusse, Paul Vaillant-Couturier de, Sovyetlerin oynadığı rolden etkilenerek, FKP’ye üye olurlar. İlerleyen yıllarda Jean Baby, Jean Freville, Louis Aragon, Paul Laberenne, Henri Lefebvre, Rene Maublanc, Georges Politzer, Jacques Solomon, Jean Marcenac, Leon Moussinac gibi, Marksizm’in aydınlar arasında yaygınlaşmasında önemli rol üstlenecek aydınlar da üye olmuştur. Doğa bilimleriyle uğraşan bilim insanlarının FKP’ye yaklaşmaları daha çok İkinci Dünya Savaşından sonraki yıllara denk düşer. Jacques Solomon (fizik) veya Paul Laberenne (matematik ve astronomi) gibi 1930’larda aktif rol oynayacak bilim insanları istisna oluşturur. Fakat faşizmin yükselmesi, savaş tehdidi, Sovyetler Birliği’nin hızla kalkınması ve 1929’da derin bir krize giren kapitalizme somut bir alternatif sunması, Batı ülkelerinde komünist partilerin bolşevikleşmesi ve sınıf temellerini güçlendirerek daha ileriden mücadele merkezleri haline dönüşmesi, uvriyerist sekter çizgiden giderek uzaklaşmaları ve Marksist klasiklerin basılması ve yaygın dağıtılması bilim insanlarını önce Marksizm’e, daha sonra ise FKP’ye yaklaştıran etkenler arasındadır.

Kuantum fiziğinin doğurduğu tartışmalarda Fransa’da birincil derecede rol oynayan, dünyaca ünlü Paul Langevin’in önce Marksist daha sonra ise komünist parti üyesi olmasında rol oynayan diğer bir faktör ise, bu tartışmalarda aldığı felsefi ve bilimsel tavırlardır. Bizzat kendisi, 26 Aralık 1938 Fransız Komünist Partisi’nin Genneviliers Konferansı’nda yaptığı konuşmasında fizik alanında bilimsel ve felsefi tartışmalarla Marksizm-Leninizm arasında şöyle bir bağ kurar:

“Bir komünistin kendisini sürekli eğitmesi gerektiği söylenir, ama ben sizlere, ne kadar fazla öğrenirsem kendimi o kadar fazla komünist hissettiğimi söyleyebilirim. Marx, Engels, Lenin tarafından aydınlatılan bu büyük doktrinde, kendi bilimimde anlayamayacağım şeylerin aydınlanmasını buldum.”¹⁵

Langevin’in bu önemli ifadesi; Marksist ideolojinin bilimin gelişmesine nasıl yardımcı olduğunu, önünü nasıl aydınlattığını gösteriyor. Öyle ki, Langevin’in Marksist olmasını sağlayan etkenlerin içinde, diğer şeylerin yanı sıra kendi dalında yaptığı bilimsel araştırmaların yeri belirleyicidir. Diyalektik materyalizmi daha iyi kavradıkça kendi bilimsel araştırmalarını geliştirmek için kullandı ve başarıdan başarıya ilerledi. Paul Langevin örneği tek değildir, ve o, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra onlarca bilim insanının Marksizm’i benimseme ve FKP’ye bağlanmasında örnek bir rol üstlenmiştir.

Paul Langevin’in bilimsel çalışmalarının başlangıcı, Roentgen’in 1895’de X ışınlarını bulması, 1896’da Henri Becquerel’in radyoaktiviteyi keşfi ve bununla birlikte ve uzun yıllar sürecek “maddenin yok olması” tartışmalarına denk düşer. Langevin, başından beri, “yaratıcılık teorisi” diye nitelendirdiği bu yaklaşımları her zaman reddetti ve doğanın yasalarının bilinmemesinin bilinemeyecekleri anlamına gelmediğini savunarak, bu alandaki egemen düşünceye açıkça karşı çıktı. Örneğin Fransa’da Louis Houllevigue, 1908’de yazdığı ve üniversitede öğrencilere ders kitabı olarak okutulan Bilimin Evrimi¹⁶ adlı kitabında açıktan “madde hâlâ var mıdır” diye soracak kadar ileri gidiyordu. Pozitivizmin en doruğa çıktığı bu yıllarda bilim insanları da bu akımdan epey etkilenmişlerdi ki, bu, yeni keşifleri yorumlamada egemen düşünce haline gelmişti. Elbette bu egemen akıma karşı çıkan bilim insanları da vardı, bunların başında Marie Curie, Georges Sagnac, Andre-Louis Debierne, Georges Urbain, Jean Perrin ve Paul Langevin geliyordu. Bunlar Aydınlanma çağının materyalist geleneğini savunuyor ve egemen olan pozitivist yoruma karşı çıkıyorlardı. Aynı yıllarda, Marksizm adına pozitivist düşüncenin farklı versiyonlarını savunanları bilimsel buluşlara ve tartışmalara yaslanarak eleştiren (1908) Lenin, ünlü Materyalizm ve Ampiryokritizm adlı kitabını kaleme alır ve bu bilim insanlarının yazılarını inceleyerek, onların doğru tespit ettiğini saptar.¹⁷ Langevin bilimin nesnel niteliğine vurgu yapar, yalnız bu dönemki makalelerinde ne diyalektik, ne de materyalizm kavramlarını kullanır. Fakat öz itibariyle Langevin Marksist materyalizme çok uzak değildir. Bu yıllarda birçok makalesinde ve konuşmasında açıktan maddenin birincil olduğunu ve bilinemez olanın değil, hâlâ bilinmeyenin var olduğunu savunur.

1905’den itibaren Einstein’ın Görecelik Teorisi, Paul Langevin’in bu yaklaşımını güçlendirir. Fransa’da uzun yıllar kabul görmeyen, reddedilen bu teorinin en ileri savunucusu Langevin olur. Görecelik Teorisi, onun tüm önceki keşiflerinin doğru yolda olduğunu kanıtlamaktadır. Uzun yıllar sonra Albert Einstein, yazdığı bir makalede, dostu Langevin için şunları yazar: “Eğer başka yerde geliştirilmemiş olsaydı, görecelik özgün teorisini onun geliştireceğinden eminim, çünkü onun temel noktalarını keşfetmişti.”¹⁸

Langevin idealizmin tüm akımlarına karşı görecelik teorisini Fransa’da savunur ve yaygınlaştırırken, karşı argümanlarla mücadelede materyalist yaklaşımı da geliştirir. 1922’de kaleme aldığı Principe de la Relativite (Göreceliğin İlkeleri) makalesinde, görecelik teorisinin insanın yarattığı gözlem referanslarından bağımsız, değişken bir gerçekliğin ifadesi olduğunu ifade eder. Burada, doğanın hem birincil olduğunu, hem de değişken olduğunu savunur.

Birinci Dünya Savaşı ve yol açtığı sosyal ve siyasi sonuçlar, Langevin’in bilimin toplumsal yerine dair o güne kadar inandıklarını sarsar. Ünlü fizikçi, dönemin tüm ilerici bilim insanları gibi, bilim sayesinde insanlığın sürekli ileriye doğru gideceğine inanıyordu. Ama savaş ve 10 milyon insanın katledilmesi, toplumların altüst olması, bilimin tamamen savaşın hizmetine sokulması bu inancı altüst eder. Bu koşullarda emperyalist zinciri kıran Rusya ve SSCB ilk günden itibaren Langevin için bir umut olur. Fizikçi artık yüzünü sosyalist fikirlere çevirmiştir ve oğlu ile birlikte dönemin en belirgin sosyalist simgelerinin savaş karşıtı mitinglerine de katılmaktan geri kalmaz. Bir barış ve sosyalizm savunucusudur. Langevin’in diyalektiğe yaptığı ilk açık atıf 1926 yılındadır. Bilim Tarihinin Eğitimsel Değeri konulu bir konferansında Langevin şunları ifade eder: “Tez ile antitez çelişkileri önünde Hegelci ritim iki anlayışı da aynı anda kendi içerisine alan daha yüksek bir sentez oluşturmaya çabalıyor.”¹⁹ Kuşkusuz burada referans Marx değil Hegel’dir, ama Langevin’in bu yıllarda Marksizme yöneldiğini söylemek yanlış olmaz. Fakat Marx’ın eserleri bu yıllarda Fransa’da henüz yeterince bilinmez, diğer yandan ise, diyalektik konusunda referans Hegel’dir. Langevin’in bu yıllarda yakın dostu ve öğrencisi olan matematikçi Paul Laberenne, hocasını “bilim insanları içerisinde Marksizmi en fazla yaygınlaştıran kişi” olarak nitelemiştir ve Marx’a atıf yapılmamasını ünlü fizikçinin alıntılarla ikna etmekten çok bilimsel kanıtlara başvurmayı tercih etmesine bağlar.²⁰ Langevin materyalizmi bilim hayatının başından itibaren savunur, giderek de diyalektiği savunmaya başlar, ama Marksizme sempatisinin felsefi bir savunuya dönüşmesinde ailesinin rolü de önemli olacaktır. Ünlü Fizikçi 1927 yılında Bilimlerin İlerlemesi Kongresi’nde genç bir fizikçi olan Jacques Solomon’la tanışır. Solomon FKP üyesi değildir, ama Marksizmi özümseyen, Georges Politzer, Georges Cogniot, Jean Baby ve Henri Lefebvre gibi dostlarıyla birlikte Marksist klasikleri Fransızcaya kazandırma çabası içerisinde olan, onları yakından inceleyen genç ve gelecek vaat eden bir fizikçidir. Tanıştıkları andan itibaren Solomon ile Langevin bitmez tükenmez felsefi ve bilimsel tartışmalara girerler. Solomon, Marx ve Engels’in kimi felsefi yazılarının yanı sıra Marksist filozof ve bilim insanların çalışmalarıyla tanıştırır onu. 1929’da Solomon, Langevin’in kızı Helene ile evlendikten sonra iki bilim insanının yakınlaşması daha da ileri gider. 1930’lu yılların başlarında Langevin’in büyük oğlu Andre de komünist bir fizikçi olan Luce’le evlenir. Faşizm ve savaş tehditlerinin yükseldiği bu yıllarda Jacques Solomon ve eşi Helene Langevin, Andre Langevin ve eşi Luce Langevin FKP’ye üye olurlar. Paul Langevin’in Marksizm’i açıktan savunması da bu yıllara denk düşer.

1932 yılında dostları Henri Barbusse, Romain Rolland ve Francis Jourdain gibi, o da, bilgisini FKP’nin kurduğu İşçi Üniversitesi’nin hizmetine sunmayı kabul eder. Aynı yıl, yakın dostu Henri Wallon ile birlikte Yeni Rusya Çevresi derneğinin bilim seksiyonuna başkanlık etmeyi kabul eder. Burada uzun, yoğun ve verimli teorik tartışmalar yaşanır ve değişik bilim dallarından aydınlar kendi bilim dalları ile Marksizm arasındaki bağları inceleyen sunumlar yaparlar. Tüm sunumlar tartışılır ve karşılıklı bir etkileşim yaşanır. Burada sunulan tebliğlerin bir kısmı daha sonraki yıllarda Marksizmin Işığında adlı iki ciltlik kitap olarak yayınlanır.²¹ Bu kitaplarda toplanan makalelerin tümü aynı değerde değildir ve çoğu da Marksizmi giderek daha derinden öğrenme teşebbüsünün izlerini taşır, yalnız onlarca aydını Marksizme yakınlaştırma konusunda ciddi bir rol oynar.

Aynı dönem Langevin, psikolog dostu Lahy-Hollebecque’le birlikte Materyalist Araştırmalar Grubu’nu kurar. Bu grupta değişik bilim dallarından temsilciler olur: Jacques Chapelon, Paul Laberenne, Marcel Cohen, Aurelien Sauvageot, Jacques Solomon, Georges Politzer, Georges Cogniot. Düzenlenen toplantılarda tebliğler sunulur. Bunlar yine uzun uzun tartışılır, ama Langevin bunların hemen yayınlanması taraftarı değildir. Ona göre, bu konuların daha derinleştirilmeye ihtiyacı vardır, yanlış şeyler yayınlamaktansa acele etmemek daha doğrudur. İkinci Dünya Savaşı bu tebliğlerin yayınlanmasına temelli engel olur. Fakat Yeni Rusya Çevresi ve Materyalist Araştırmalar Grubu’nun çalışmaları, oluşturdukları birikim, Marksizmi artık açıktan savunan aydınların sayısının artması, savaştan kısa bir süre önce aydınlara hitap eden bir derginin oluşmasını bir ihtiyaç olarak zorunlu kılar. Jacques Solomon, Georges Politzer ve Georges Cogniot’nun başını çektiği aydınların önerisi La Pensee adlı bir dergi oluşturmaktır. Bu öneri FKP Politbüro’sunda değerlendirilir, daha sonra Cogniot Moskova’da Georges Dimitrov’un görüşlerini de alır. FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez ve Komintern Sekreteri Dimitrov böyle bir dergi konusunda açık destek olurlar ve derginin oluşturulmasının sorumluluğu Merkez Komite Üyesi Cogniot’ya verilir. Komünist filozof, dostu Solomon’la birlikte Langevin’e konuyu açar ve onun da Cogniot ile birlikte derginin müdürü olmasını teklif ettiklerinde ünlü fizikçi hemen kabul eder. Birinci sayının hazırlıkları esnasında, Aralık 1938’de, FKP’nin Genneviliers Konferansı tertiplenir, Langevin de davetliler arasındadır. Burada ona söz verirler ve yukarıda aktardığımız ünlü konuşmasını yapar. Nisan 1939’da ilk sayısı yayınlanan yeni 3 aylık La Pensee dergisinde, Langevin, “Modern fizik ve determinizm” başlıklı bir konu kaleme alır ve burada diyalektik materyalizmin temel tezlerini savunur.

Aynı yıllarda savaş tehdidi artar. Emperyalistler, SSCB’ye saldırması için dünyayı kan gölüne çevirecek Hitler ve Mussolini’nin sürekli olarak doğuya doğru önünü açarlar. Ancak Stalin, taktik bir manevrayla Ağustos 1939’da Almanya’yla saldırmazlık paktını imzalamayı kabul eder. Bunun üzerine Fransa’da tüm Üçüncü Enternasyonal faaliyetleri yasaklanır. FKP kapatılır, Humanite gazetesi yasaklanır ve 44 komünist milletvekili askeri mahkemede yargılanır. Mahkeme esnasında Paul Langevin sanık olarak çağrılır ve hapis cezasına çarptırılacağını bilerek komünist milletvekillerine sahip çıkar, onların vatan haini ilan edilmesine karşı çıkar. Haziran 1940’da Fransa Nazi orduları tarafından işgal edildiğinde Langevin tutuklanır ve hapse atılır. Atom bombası peşinde koşan Hitler orduları 1935’de Nobel Kimya Ödülünü alan Fréderic Joliot-Curie’den çalışmalarına devam etmesini ister. Joliot-Curie ise, öğretmeni Langevin’in bırakılmadığı koşullarda hiçbir şey yapmayacağını ifade eder ve onun Troyes adlı kasabada ev hapsine geçmesini sağlar. Langevin, sağlığı yıpranmış olarak, Troyes’de tüm savaş yıllarını geçirir. Bu yıllarda damadı Jacques Solomon tutuklanır ve kurşuna dizilir, kızı Helene toplama kamplarına gönderilir. Birçok yakın dostu sürgüne gitmek zorunda kalır. Savaştan sonra 72 yaşında olan Paul Langevin artık FKP’ye üye olmak istediğini ifade eder, nedeni ise “vatanı ve ideali için can veren Jacques Solomon’un yerini almak”tır. Yaşamının son iki yılında gerçekten de sağlığının izin verdiği oranda tüm görevlerde gönüllüdür.

Paul Langevin, 1920’lerin sonlarından itibaren bilim hayatına atılmış tüm genç aydın kuşakları en fazla etkileyen bilim insanlardan birisidir. Aldığı bilimsel, sosyal ve siyasal tutumla yüzlerce genç bilim insanı tarafından hayranlıkla izlenmiş ve örnek alınmıştır. Diyalektik materyalizmle kendi bilimi arasında kurmaya çalıştığı bağ ve bunun bir sonucu olarak kaleme aldığı makaleler, konferanslarda sunduğu tebliğler kendi döneminde ve sonrasında yüzlerce bilim insanının Marksizme yaklaşmasına neden olmuştur. Kuşkusuz her bilim insanının Marksizme yaklaşması ve bunun bir sonraki adımı olan sınıf partisine üye olmasının sosyal, siyasal ve bireysel yönleri vardır, Langevin gibi başarılı bir bilim insanının açıkça diyalektik materyalizmi savunmasının bu süreci oldukça hızlandırdığı kesindir. Savaş sonrası yıllarda FKP’ye yüzlerce aydının üye olmasında kuşkusuz SSCB’nin Nazizmi ve Faşizmi yenmesi, FKP’nin işgale karşı başlattığı direniş ve vatan savunmasında komünistlerin oynadığı rol belirleyici olmuştur. Ama üye olduktan sonra bunların proletarya partisinde kalmaları, kendi bilimsel alanlarında teorik ve felsefi çalışmalar yürütebilmeleri de tartışmasız geçmişten kalan teorik birikim ve örnekler sayesindedir. Bu açıdan bakıldığında Paul Langevin’in yeri kesinlikle doldurulamaz. Örneğin Kimya Nobel Ödülü olan Frederic Joliot-Curie, aktif bir komünist militan olarak bilimsel çalışmalarında ve savaşa karşı mücadelesinde Langevin örneğini izlemeye çalıştığını bizzat kendisi defalarca ifade etmiştir. Joliot-Curie’nin FKP’ye üye olmasında Langevin’in rolü birincil bir öneme sahiptir. Burada üstlendiği siyasal ve toplumsal sorumluluklarda, Joliot-Curie hayatının sonuna kadar Marksizm-Leninizme sadık kalmış ve son nefesini verene kadar insanlığın özgürlüğü için mücadele etmiştir. Temmuz 1956’da Merkez Komitesi’ne seçildiği FKP’nin 14. Kongresi’ne sağlık nedenlerinden dolayı katılamamış, yalnız uzun süre üzerinde çalıştığı bir mesaj göndermiştir. Bugün ünlü fizikçinin biyografisini yazan birçok kişinin çarpıtmaya çalıştığı bu tebliğ, Joliot-Curie’nin aslında Marksizm Leninizme ne kadar bağlı olduğunu kanıtlıyor. Zira Stalin’in ölümünden sonra başlayan ve SBKP’nin 20. Kongresi’nde resmileştirilen “deStalinizasyon” kampanyası kapsamında ortaya çıkan modern revizyonizmin tahribatlarının ve dünya komünist hareketi içerinde derin çalkantıların yaşandığı bir ortamda, burjuvazinin yoğun saldırıları karşısında direnemeyen ve komünist saflardan kaçan, savrulan, parti içinde hizip kurmaya çalışan onlarca aydına karşı açık ve net bir tavır almıştır. İçerden ve dışardan saldırıların doruk noktada olduğu bu koşullarda Joliot-Curie, FKP’nin 14. Kongresi’ne gönderdiği mesajda komünist aydınlara seslenerek şunları söyler:

“Düşmanlarımız parti disiplinini çok baskıcı olarak değerlendiriyorlar ve inisiyatif ve yaratıcı düşünceyi köreltmekle suçluyorlar. Bence disiplin gerekli ve büyük bir güç oluşturuyor. Ama kararları hayata geçirme sadece disiplinden dolayı ve derin bir fikir birliği olmaksızın olmamalıdır. Zira bazen kimi tavırları ‘güvendiğimizden dolayı’ kabul edebiliriz, yalnız her zaman derin bir fikir birliği oluşturma kaygısıyla hareket etmeliyiz. Bir kararı hayata geçirirken bu durumda olmalıyız, böylelikle eylem derin bir inancın meyvesi olarak kendi içimizden gelen bir eylem gibi görülür. Bu koşulda heyecan doğabilir ve başarıyla sonuçlanabilecek inisiyatifler hayat bulabilir.

“20. Kongre’den sonra kimi olaylar birçok aydın tarafından çağrılara, bazen de aşağılayıcı çağrıların yapılmasına neden oldu: ‘Özgürleşin, en azından bağırarak’ diye çağrı yapılıyor komünist aydınlara. Peki, neden özgürleşmemizi istiyorlar ki? Hiçbir zaman kendimi bu kadar özgür hissetmemiştim. Bu tür çağrılarla, bizim saflarımızda bölünmelere çok sevinecek bu tür inisiyatiflere uyarak ne tür özgürlük elde edilebilir ki? Kuşkusuz bu sorunları birbirimizle ciddiyet ve onurlu tavır içinde tartışacağız. Bu sorunların hafife alınamayacak kadar önemli ve karışık sorunlar olduğu da tartışılmaz. Ve bunları tartışabilmek için biz, komünist aydınlar, en büyük haksızlık ve sömürüleri yaşayanların saflarında yürüttüğümüz mücadelenin büyük hedeflerini göz önünden hiçbir zaman kaçırmamamız lazım. Örneğin akademisyen olarak bu tartışmalarda asla öğrencilerin sadece yüzde 2’sinin işçi sınıfının saflarından geldiği gerçeğini göz ardı etmiyorum. Bu haksızlıkların, doğumdan gelen eşitsizliklerin gözler önündeki imajı bu tartışmalara ayırdığım zamanı doğru orantılayabilmemi sağlıyor, ama tekrar ediyorum; bu tartışmaların önemini yadırgamamak lazım, yalnız bu yaklaşım bu tartışmaların daha sağlam temeller üzerinden yürütülmesini sağlar.

“Herkesten daha fazla bizler özgürlüğe hasretiz, ama insanları sömürme özgürlüğüne, kapitalist sistemle uzlaşma özgürlüğüne değil, tam tersi her türlü ikiyüzlülük ve yalandan arındırılmış özgürlüğe hasretiz. Özgürlüğe duyduğumuz üstün saygı onu hafife almamıza engeldir. Özgürlük hepimizin ortak mücadelesiyle kazanılacaktır. Kapitalist sisteme özgü olan sosyal eşitsizlik, yoksulluk, yalan ve ahlaki yoksulluk ve yolsuzluğu yok etme kaygısına sahibiz. Bu adaletsizlikleri doğrudan yaşayanlarla birlikte mücadele ederek bunların yok olmasının koşullarının oluşmasına katkıda bulunuyoruz. Özgürlüğümüz faydalı olmanın doğurduğu bu heyecan verici duygudan geliyor. Kuşkusuz insanlar hatasız değiller. Bazıları ciddi olmak üzere kimi hatalar yapılmış olabilir. Her insan bunları hissetmeli. Ve herkes Stalin yoldaş gibi önemli bir kişi tarafından yapılmış olmalarını nasıl yargıladığımıza da bakabilir. Yalnız bu ne Marksist-Leninist doktrini, ne de sosyalist sistemi ilgilendiren davalardır. Bunlar bireyleri ilgilendiren davalardır ve bunların tekrar hayat bulmaması için sisteme ve doktrine dayanabiliriz ve böylelikle kendi içerimizde de olmasını engelleyebiliriz. Bir özür olarak söylemiyorum, yalnız sizlere soruyorum, özgür olduğunu söyleyen ülkeler her gün ne kadar katliam gerçekleştiriyor ve örneğin sözde barış getirme adı altında binlerce insanı katletmiyorlar mı?”²²

Anlaşıldığı gibi, Stalin’in “hataları” üzerinden dünya çapında büyük bir anti-komünist ideolojik saldırı kampanyası başlatılmışken, ünlü bilim insanı Frederic Joliot-Curie, esas amacın unutulmaması gerektiğine, sağlam temelleri yitirmeden çözülemeyecek sorunların olmadığına vurgu yapmıştır.

XX. Yüzyılın en büyük bilim insanlarından sayılan Frederic Joliot-Curie’nin bilimsel çalışmalarının doruğa ulaştığı bir dönemde²³ örgütlü çalışmanın bilim insanlarının özgürlüğünü kısmadığını ilan etmesi, tam tersine özgürlük mücadelesi veren insan kadar kimsenin özgür olamayacağını vurgulaması bugün de güncelliğini koruyor.

Dipnotlar

1. Kenan Ateş, “Önsöz”, Tarihte Bilim Cilt 1 içinde, John Desmond Bernal, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2008, sf. 16.

2. “İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle ya da başka herhangi bir şeyle ayırt edilebilir. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz kendilerini hayvanlardan ayırmaya başladılar. Bu, onların fiziksel yapılarının koşulladığı bir adımdır. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler.” Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, İstanbul, Evrensel Basım Yayın, 2013, sf. 30.

3. Karl Marx ve Friedrich Engels, Seçme Mektuplar, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 119.

4. Friedrich Engels, “Conrad Schmidt’e mektup”, Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, İstanbul, 1890, sf. 26. Çeviri Fransızca metinle karşılaştırarak gözden geçirildi.

5. Sonraki yıllarda “Lisenko davası” olarak anılan olay, 1948 yazında SSCB’de biyolojinin ülke kalkınmasına, özellikle de savaş yıllarında büyük bir yıkım yaşamış tarıma daha ilerden katılmasını hedefleyen tartışmalar bir nevi doruğa çıkmış, ve bunun üzerinden de dünya çapında birden bire “siyasileşerek”, antikomünist mücadelenin bir unsuru haline getirilmiştir. 1930’lu yıllardan itibaren agronomi [Tarım bilimi] alanında büyük başarılar elde etmiş, ülkesinin çıkarlarını canı gönülden savunan ve büyük bir pratisyen olan Lisenko’nun kimi bürokratik ve baskıcı yöntemlerle rakiplerini sessiz kılmaya çalışma teşebbüslerini iyi değerlendiren ABD’nin başını çektiği emperyalist kamp, “genetik mi lisenkoculuk” diye metafizik bir bölünme üzerinden dünya bilim insanlarını kamplaştırmayı dayatmıştır. Aslında SSCB’de uzun yıllardır süren bir tartışma Soğuk Savaş koşullarında devasa boyutlar almıştı.

6. Burada “geçici” demek din, ahlak, felsefi akımlar vb.’nin kısa bir süre içerisinde yok olacağı anlamına gelmiyor kuşkusuz. Dinlerin asırlar boyunca varolduğu bilinen bir olgudur. Burada kast edilen, bu dinlerin üzerinde yükseldiği sınıflı toplumların özel mülkiyete dayalı temeli yok edildiğinde, yani komünist toplumda bunların da giderek tarih sahnesinden çekileceği ya da daha doğrusu zaman içerisinde sadece tarih kitaplarında var olacağıdır.

7. Friedrich Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara, sf. 63-64.

8. Bu konuda detaylı bilgi için bkz. John Desmond Bernal, Tarihte Bilim 2. Cilt, Evrensel Basım Yayın, İstanbul.

9. Friedrich Engels, Dialectique de la nature, Editions sociales, Paris, 1952, sf. 196.

10. “İnsanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşullarda mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.” Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 26.

11. Ateş, “Önsöz”, Tarihte Bilim Cilt 1, sf. 16.

12. Burada gerçeğe en yakın olandan bahsediyoruz; zira bilimsel bilgi ilerler ve doğa toplum konusundaki bilgimiz daha da gelişir.

13. Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 48.

14. İşçi Enternasyonali Fransa Seksiyonu.

15. Paul Langevin, La Pensée et l’action, Les editeurs français réunis, Paris, 1950, sf. 300.

16. Louis Houllevigue, Evolution de la science, Armond Colin, Paris, 1906.

17. Lenin bu eserinde Paul Langevin’in bir makalesine dipnotta atıfta bulunur. Bakınız: V.İ. Lenin, Materyalizm Ve Ampiryokritizm, Sol Yayınları, Ankara, sf. 289.

18. Albert Einstein, “Paul Langevin”, in La Pensee, n 12, 1947, sf. 14.

19. Langevin, La Pensée et l’action, sf. 209.

20. Paul Laberenne, “İtineraire philosophique de Paul Langevin”, in La Pensee, n 175, Haziran 1974, sf. 32.

21. A la Lumiere du Marxisme, Paris: Editions sociales internationales, Cilt 1, 1935, Cilt 2, 1937.

22. Fréderic Joliot-Curie, “FKP’nin 14. Kongre Konuşması”, in Kongre Tutanakları, Cahiers du communisme, Özel Sayı, sf. 265-266.

23. Belirtmek gerekir ki, Joliot-Curie FKP’ye, yasak ve illegal olduğu, Nazi ordularının Paris’i işgal ettiği ve kendisinin de Nazilerin denetimi altında atom çalışmaları yürütmek zorunda kaldığı 1942’de üye olmuştur. Joliot-Curie, 1935’de, eşi İrene Joliot-Curie ile birlikte yapay radyoaktiviteyi keşiflerinden dolayı Nobel ödülünü almışlardır, İkinci Dünya Savaşı yıllarda atom araştırmalarına devam etmiş, yalnız Fransa’nın bilimsel çalışmalarının yeniden inşa edildiği savaş yıllarında birincil dereceden sorumluluk üstlenmiştir. Komünist fikirlerden hiçbir zaman taviz vermediğinden, Uluslararası Barış hareketinde en ileri sorumluluklar üstlenmesinden dolayı Joliot-Curie, bu 1950’li yıllarda Fransız hükümetinin büyük baskılarına maruz kalır.

KAYNAKLAR

A la Lumiere du Marxisme, Paris: Editions sociales internationales, Cilt 1, 1935, Cilt 2, 1937

Albert Einstein, “Paul Langevin”, in La Pensee, n 12, 1947

Casanova Laurent, le parti communiste, les intellectuels et la nation [Komünist Parti, Aydınlar ve Ulus], Editions Sociales, 1949

Casanova Laurent, A propos de la science [Bilime Dair], Nouvelle Critique no. 30, 1951

Georges Cogniot, “Paul Langevin”, in La Pensee, 21, Kasım-Aralık 1948

Friedrich Engels, “Conrad Schmidt’e mektup”, Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, İstanbul, 1890

Friedrich Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara

Friedrich Engels, Dialectique de la nature, Editions sociales, Paris, 1952

Fréderic Joliot-Curie, “FKP’nin 14. Kongre Konuşması”, Kongre Tutanakları, Cahiers du communisme, Özel Sayı

Fréderic Joliot-Curie, Textes choisis, [Seçme Eserler] Paris, Editions sociales, 1959

Jean T. Desanti, La science, la lutte des classes et l’esprit de parti, [Bilim, Sınıflar Mücadelesi ve Parti Ruhu] Nouvelle Critique no. 25, 1951

John Desmond Bernal, Tarihte Bilim, Evrensel Basım Yayın, İstanbul

Kammari M. ve Konstantinov F., La place et le rôle de la science dans la société, [Toplum İçinde Bilimin Yer ve Rolü] Nouvelle Critique no. 37, 1952

G. Alexandrov, “le rôle de la superstructure dans le développement de la société” [Toplumun Gelişmesinde Üstyapının Rolü], Nouvelle Critique no. 36, 1952

Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Ankara

Karl Marx ve Friedrich Engels, Seçme Mektuplar, İstanbul: Evrensel Basım Yayın

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, İstanbul

Kenan Ateş, “Önsöz”, Tarihte Bilim Cilt 1 içinde, John Desmond Bernal, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2008

La Pensee dergisinin 47. Sayısı (Mayıs-Haziran 1947) Paul Langevin’e, 87. Sayısı ise (Eylül-Ekim 1959) Frederic Joliot-Curie’ye yarılmıştır. Her iki sayıda da birçok bilim insanının çok değerli yazıları bulunuyor.

Leo Figueres, Le parti communiste français, la culture et les intellectuels, [Fransız Komünist Partisi, Kültür ve Aydınlar] Paris, Editions sociales, 1962

Louis Houllevigue, Evolution de la science, Armond Colin, Paris, 1906

Paul Laberenne, “İtineraire philosophique de Paul Langevin”, in La Pensee, n 175, Haziran 1974

Paul Langevin, La Pensée et l’action, Les editeurs français réunis, Paris, 1950

V.İ. Lenin, Materyalizm Ve Ampiryokritizm, Sol Yayınları, Ankara

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑