Bir tarihsel ideolojik yarış: Milliliğe karşı Osmanlıcı dincilik

Kadir Yalçın

Güncel tartışma ya da hatta tartışma ne kelime, postulatlardan önemi durmaksızın vurgulananlardan biri tarih ve tarihe yaklaşımla da bağlantısı içinde, “yerli-milli” oluşsa, bir diğeri, bu birinciyle belirli bir çelişme içinde olsa da, önemsenmeyip ısrarlı olunan, Osmanlılık, Osmanlıcılıktır!

“Yerli-milli” edebiyatı, öykü ve masalı aşıp bir yanıyla destan yazımına yönelmiş, ama aynı zamanda “yerli-milli”liğin içeriği ve ölçü ve ölçütleri ayrı tutulursa, bir yanı science fiction’a uzansa bile pratik bir hal alarak bilimsel makalelere de konu edilmeye başlanmıştır.

“Vatan-millet-Sakarya” –bu edebiyat, aşırı hamasi nutuklarla sürdürülmektedir, bu açıdan sorun yoktur ya da meselenin aslı değişmemiştir. Ancak Erbakan’ın “Milli Görüşçülük”üyle “Milli Silah Sanayi” kurulumuna çoktan başlanmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan en son “kendi uçak gemimizi de yapacağımızı” açıklamıştır.

Bilinmektedir; ATAK helikopterleri, SOM füzeleri, KASIRGA roketleri, MİLGEM kapsamında suya indirilen korvet vb. savaş gemileri, UMTAS tanksavar füze sistemi, BORA keskin nişancı tüfeği, Suriye’yi bombalamakta olan Fırtına Obüsleri, ALTAY tankları, AKYA torpidoları, ARMA ve KİRPİ zırhlı araçları, COBRA zırhlı tekerlekli araçları, ANKA vb. İHA’ları, keşifle de yüklendirilmiş GÖKTÜRK uydusu, sığınak delici özellikli TÜBİTAK’ça geliştirilen akıllı bombalar yapılmaktadır. Skorsky şirketiyle yapılan milyarlarca dolarlık anlaşmaysa, Skorsky helikopterlerin Türkiye’de üretimiyle ilgilidir ve ama “yerli-milli” silah sanayinin, “yerlilik” neyse ama, “millilik”in içerik ve ölçütleri hakkında iyi fikir vermektedir. Yabancı teknoloji ve asıl olarak makine üreten makineler kullanılarak, helikopter ya da sair silahlar “milli sanayi” ürünü olarak üretilmektedir, üretilecektir.

Hakkını yememek gerek, ASELSAN, TAİ vb. yerli şirketler AR-GE harcamaları da yaparak belirli teknikler geliştirmekte ve üretilen silahların “yerlilik” oranını az-çok yükseltmektedirler. Ancak en başta kendilerinin yerlilikleri ve en çok da millilikleri tartışmalıdır. Ne kadarı yerli ne kadarı yabancı ya da yabancı bağlantılı sermayedir, bu sorunun yanıtı iç açıcı değildir.

Göktürk uydusu, İtalyan ve Fransız şirketlerce üretilip yörüngeye yerleştirilmiş, TÜBİTAK’la ASELSAN ve Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü ise sadece yerli ortaklık sağlamıştır. Örneğin Altay, Cobra ve Arma KOÇ Grubu şirketi OTOKAR, Kirpi BMC şirketi tarafından, “milli” gemiler ise MİLGEM Projesi Koç’tan alındıktan sonra Deniz Kuvvetleri Tersanesi’nde üretilmektedir. Koç, bir mali sermaye grubu ve tekel olarak, “yerli” olmasına yerlidir, ama yüzde kaçı yerli kaçıysa yabancı sermaye elinde olduğu belirsizdir. Bankacılık, kredi, know how, sair teknoloji ve sermaye ilişkileri ile net biçimde uluslararası sermayenin Türkiye kolu durumundadır, emperyalizmle işbirliği halinde olduğu ve gayrı milliliği tartışmasızdır. BMC de, “yerli-milli” edebiyatı yapmakta olan E. Sancak’ın mülkü olduğunda takla atarak millileşmemiştir! KOÇ Grubu’yla benzer şekilde ve kimin eli kimin cebinde belli olmamacasına uluslararası mali sermaye ve dolayısıyla emperyalizm ilişkilidir. Gelecekte üretilecek Skorsky’nin yanı sıra ATAK Helikopteri de İtalyan AgustaWestland gövdesine yine yabancı menşeli motor, aktarma ve kuyruk unsurları eklenmesiyle üretilmektedir ve “yerlilik”i Türkiye’de yapılmasıyla, “millilik”i ise hava araçlarına milli elektronik ve silah sistemleri monte edilmesiyle sınırlıdır.

Övünülen “millilik”in silah sektöründeki encamı budur ki, ötesinde, hangi silah ne ölçüde “milli” koşullarda üretilmiş olursa olsun, tümü NATO’ya üye Türkiye’nin bir NATO Ordusu olan ordusu tarafından, şüphesiz ki NATO kuralları çerçevesinde kullanılacak, NATO eğitiminden geçmiş, hiyerarşik olarak ona bağlı subaylar tarafından kumanda edilecektir.

Yağmasa bile gürleyen, tıpkı NATO talimatları alınan ABD ya da Almanya ile ilişkilerde taşeronluk payını/komisyonunu artırma çabasına benzer şekilde, örneğin silah sanayinin “milli” parça üretimi payını artırma yönelimindeki “milli” özenti “yine de iyidir” denebilir ve taşeronluğun kabulü ama komisyonun yükseltilmesiyle yetinilebilir –tercih sorunudur. Hele iç politikaya yönelik olarak yapılan ve kimi zaman “Hıristiyan Klubü” kimi zaman “Haçlılar” argümanları kullanılan “gâvur” ya da “kâfir” düşmanlığına dayalı içeriği dikkate alınmadan ABD, Rusya, Almanya ve AB “karşıtı” ajitasyonla bir arada alındığında küçümsenmez etkisi teslim edilmelidir. “İslami” taban “gâvur düşmanlığı”yla tatmin edilip bir yönüyle buradan etkilenip diri tutulmaktadır, ancak bizzat bu içeriği “millilik” edebiyatını çürütmekte ve ümmetçilikle yer değiştirmesine götürmektedir.

Osmanlıcı edebiyat da böyledir. Osmanlı “milli” midir? İlgisi yoktur. Osmanlı’ya her şey denebilir, ama milli denemez. Bir hanedandır, milletin değil, kuşkusuz hanedanın çıkarlarının gözetimidir. Dili olan Osmanlıca bile Türkçe değildir; az-çok Türkçe katkısıyla yaratılmış bir Arapça-Farsça kırmasıdır. Kendisine karşı çok sayıda millet ayaklanmış, millilik onun eliyle değil, ama ona karşı şekillenip gerçekleşmiştir. Milleti değil ümmeti esas almış bir din devletidir. Merkezi feodal bir emperyalizmdir. Aynı zamanda sömürgeleşme sürecinde bir yarı-sömürgedir. Jön Türkçülük Osmanlı’ya karşı ileri sürülmüş bir milliyetçi burjuva arayıştır ve Enver ve sair İttihatçılarla iktidara geldiğinde, dayanakları son derece cılız olan “millilik”in yolundan yürümek yerine, derhal Alman işbirlikçiliğinde karar kılmıştır.

Hasılı, Osmanlı’yla millet ve milliliği yan yana getirme gayretleri beyhudedir! Ve “yağmurlarında ıslanılan” Osmanlıcı yolda yürümenin pratiği de öyledir.

Sadece lafı edilen “milli irade”nin –sandık­tan çıkmış oluşunu belirtmek ve tek adam diktatörlüğünün meşruluğunu iddia etmek üzere– iki adımda bir ileri sürülüşü bir yana, içeriği hamaset yüklü ve AKP için de bir kullanım değeri taşıyor olsa bile, milli olan her şeyden uzak durulmaya çoktan başlanmıştır.

HANGİ KUTSALLAR?

Din mi millet mi, dinsel mi milli kutsallar mı –AKP’nin ideolojik tutumu nettir!

Siyasal İslam muhalefetteyken, Kurtuluş Savaşı sürecinde, işgali içine sindirerek İngiliz işbirlikçiliği yapmakta sakınca görmedi. Bağımsızlığı hedefleyen ve dinci-Hilafetçi Kuvayı İnzibatiye isyanlarını bastırmakta olan milli mücadeleyi engellemeye/bastırmaya çalışan son Halife-Padişah tarafından hakkında ölüm fetvaları çıkarılan M. Kemal’den o gün bugündür haz etmedi. Üstelik bu Kemal sevmezlik, aldığı iktidarı sağlamlaştırmak üzere Padişahlığı lağvedip Cumhuriyet ilan etmesinin ardından Hilafeti kaldırıp tekke ve zaviyeleri yasaklaması, Arap harflerini Latin harfleriyle, fes ve sarığı şapkayla değiştirmesi ve dini ve dini etkinlikleri kontrol altına alma amacıyla Diyanet İşleri’ni kurmasıyla nefrete dönüştü. 1924’te kurulan ve 1925’te Şeyh Sait ayaklanmasında rolü olduğu iddiasıyla kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucusu ve sonra Başkanı olan Kurtuluş Savaşı kahramanlarından İslamcı General K. Karabekir’in de tutuklanıp yargılandığı 1926 İzmir Suikastı ilk kırılma noktası oldu. İkincisi, yazdığı “Frenk Mukalitliği ve Şapka” adlı risaleyle Müslümanları inanç ve eylem birliğine çağırması nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce idama gönderildiği ileri sürülen İskilipli Atıf Hoca’nın yine 1926’daki idamıydı. Atıf Hoca “31 Mart Olayı”na katılmış ve bu nedenle tutuklanmış, Kurtuluş Savaşı günlerinde örneğin Ali Kemal’le birlikte İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin üyesi olmanın yanında Kuvayı Milliyeyi hedef alan fetva nitelikli bildirileri Yunan uçaklarından atılan İslam Teali Cemiyeti’ne başkanlık yapmış kararlı bir İslamcı militandı. Menemen’de Kubilay’ın öldürülmesiyse (Aralık 1930) üçüncü kırılmayı oluşturdu ve sonuçta yeraltına çekilmek ve “ya sabır” çekme durumunda bırakılan siyasal İslamcıların M. Kemal düşmanlığını pekiştirdi.

M. Kemal’in iktidarı eline geçirmek için ve geçirdikçe sağlamlaştırmak üzere kendisi dışında iktidar odağı olabilecek potansiyeliyle tehdit oluşturduğuna inandığı siyasal İslam’ı tüm devlet işlerinden dışlamaya, din ve devlet işlerini ayrıştırmaya değil ama dini devletin kontrolünde tutmaya yönelik bir “laisizm” aracılığıyla dinciliği üreten feodal alt yapıya dokunmadan din ve dinselliğin etkilerini üst yapıdan “temizleme”ye yönelmesi iki şeye yol açtı: Kapitalizm öncesi ilişkilerin durmaksızın yeniden ürettiği din ve dincilik etkisini korudu, ama çekildiği yeraltında Kemalist iktidara karşı sürekli bilendi ve boyun eğme görüntüsü altında militanlaştı; Türkiye “dar-ül harp”ti, emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından halkı ve mücadelesini kontrol altında tutmanın denenmiş yolu olan dinin kullanımı ihtiyacının özellikle Bayar-Menderes iktidarıyla birlikte önünü açtığı Şeriat talepli örgütlenme sürdü, her elverişli fırsatta aynı içerikli eylemlere başvuruldu. Demirel Hükümetleri, ülke dışına kaçan Erbakan’ı ülkeye ve siyasete davet eden 12 Mart Cuntası, ardından özellikle 12 Eylül faşist cuntası dönemi ve Özal döneminde siyasal İslam sürekli örgütlenerek gelişti.

Önce Erbakan’la atağa geçti ve sonra Erdoğan ve AKP’si ile devleti ele geçirmede ciddi mesafeler aldı. Bugün artık siyasal İslam, Cemaat’le yaptığı denemelerin ardından, özellikle askerlerle ittifaka girerek devlete egemen olmuş, devlet AKP’lileşirken AKP de devletleşmiştir.

İSLAMCI DAYATMALAR

Varılan yerde siyasal İslam tam bir rövanşizm yaklaşımıyla davranmakta, elinden geleni ardına koymamaktadır. Eski MTTB Başkanı olan TBMM’nin yeni Başkanı İ. Kahraman, “baklayı ağzından çıkarmış” ya da “gizli ajanda”yı açığa vurmuş ve laisizm karşıtlığını açıklamıştır. Sorun şüphesiz özel olarak kendisinin laik olup olmaması değildir; herkesin istediği türden düşünmeye, yaşama ve devlet işlerinin görülmesi ve sistematize edilişine dair şu ya da bu ideolojik tutumu savunmaya hakkı olduğu tartışmasızdır. Ancak sorun olan odur ki, kişi laik olsun olmasın, devletin laik olmasını, aynı anlama gelmek üzere laik esaslarla örgütlenmesini; özetle dinle devlet işlerinin ayrılmasını benimsemelidir. Devlet, iktidar sahipleri dini kendi hizmetine koşup kullanmamalı, din de devlet işlerinin yürütülüşüne karışmamalı, devlete müdahale ederek dini esaslara göre örgütlenmesini sağlamaya, Şeriatı uygulamaya çalışmamalıdır. Devlet, tüm inançlar ve inançsızlık karşısında tarafsız olmalı ve birinin diğeri/diğerlerini aşağılayarak karşısında/karşılarında üstünlük taslamasına izin vermemelidir.

Ama, TBMM Başkanı, TBMM Başkanı olarak, başkanlık ettiği meclis tarafından hazırlanacak yeni anayasada, yani devlet örgütlenişinin kurallarının sıralanacağı temel metinde laikliğe yer verilmemesi gerektiğini açıklamıştır.

O hızla arkadan, bir İlahiyatçı profesörün ağzından ileri sürülen “namaz kılmayanın hayvan olduğu” iddiası gelmiştir.

Laf düzeyinde kalsa sorun olmaz denebilir, ama tabii ki kalmamaktadır. Cihangir’de bir plakçıda Radiohead dinleyicileri, Ramazan’da oruç tutmadıkları gerekçesiyle, mekân basılarak dövülmüş ve ama –tıpkı Camide Kılıçdaroğlu’nun önüne kurşun atanların serbest bırakılmalarında olduğu gibi– gözaltına alınan üç kişinin tutuklanmasına gerek görülmemiştir.

Eğitim baştan aşağı dincileştirilmekte; on mislinden fazla artarak 1 milyon 200 bine varan mevcuduyla İmam Hatip liseleri yaygınlaştırılırken geri kalan liseler İmam Hatipleştirilmektedir. Din dersinin zorunlu kılınmasıyla başlayan süreç yeni dini içerikli “seçmeli” derslerin eklenmesiyle ilerlerken, “dindar ve kindar nesiller yetiştirmek” üzere liseler dinci militan müdür, idareci ve öğretmenlerin örgütlenme ve eylem alanlarına çevrilmiş, ders saatleri namaz saatlerine göre yeniden düzenlenmiş, her bir lisede birden çok mescid açılmış, yönetmelik yeniden düzenlenerek kimliği belirsiz kişilerle belirli vakıfların okullarda –şüphesiz dinsel içerikli– seminer ve konferanslar vermeleri olanaklı kılınmış, idarelerce bu etkinliklere öğrencilerin katılımı mecbur tutulur olmuştur.

Kürt Savaşı, özel olarak dinci militanlardan derlenen birlikleriyle PÖH’e dayanılarak yürütülmüş, taş üzerinde taş bırakılmayan kentlerin her sağlam kalan duvarına, örneğin “Esadullah” imzasıyla, ırkçılığı yanında “Kanımız aksa da zafer İslamın” türünden dinciliği belirgin sloganlar yazılmıştır.

En son Cumhurbaşkanı Taksim’e, Gezi Parkı’nın yerine, Park yıkılarak, Taşkışla ve Davutpaşa Kışlası ile birlikte başında Abdülhamit bulunan Osmanlı Monarşisine son veren 1908 Devrimiyle ilan edilen Meşrutiyet’e karşı ve “Şeriat isteriz, Padişahım çok yaşa” sloganlarıyla düzenlenen 1909 31 Mart Ayaklanmasının merkezi olan Topçu Kışlası’nın –“tarihi eser” olarak– yeniden inşa edileceğini açıklamıştır. “Tarihi eser” olduğu kuşkusuzdur, ancak tarihin karanlık yüzüne, Şeriatçılığa, siyasal İslamcılığa dairdir ve Gezi Direnişi ile ilk püskürtülüşünün ardından proje olarak yeniden halka, ülkenin Aydınlık yüzüne dayatılmaktadır. Üstelik “Taksim’e selatin camisi” ile birlikte yapılması öngörülmektedir. Karşı çaprazında, “İslamcı sanat anlayışını ortaya koyacak” Opera binası ile birlikte! İslam’da operanın yeri olmayışı problematiğiyse yeni binada herhalde Mehter Marşıyla Saray Müziği icra edilerek çözülecektir!

TÜRK-İSLAM SENTEZCİLİĞİ

Dinci, siyasal İslamcı ve üstelik rövanşist politika ve dayatmalarının üzerinde durulup sıralanmasından, tabii ki AKP’nin dincilikle başlayıp dincilikle biten bir parti olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. AKP, kuşkusuz siyasal İslamcı dinci bir partidir, ancak böyle bir ideolojik-politik karaktere sahip olması, onun burjuva kapitalist bir parti olmayıp salt dinci Şeriatçı parti olduğu anlamına gelmiyor. Neoliberal bir sermaye partisi oluşu tartışılmaz olan AKP’nin dinciliği de bir gerçektir ve onun burjuva niteliğini biçimlendirmektedir. Siyasal İslamcı bir burjuva partisi oluşu, AKP’yi diğer burjuva partilerden ayıran özelliği durumundadır. Nasıl MHP ırkçı milliyetçi bir burjuva partisiyse, AKP de dinci milliyetçi bir burjuva partisidir. İşçi sınıfı ve emeğin sömürülen yığınları karşısında kıdem tazminatının kaldırılmasından özel istihdam bürolarına, özgürlük taleplerinin ötesinde ekonomik ve sosyal hak talepli mücadelelerin bastırılmasından grev yasaklamalara kadar sermayenin çıkarlarını eksiksiz savunan, dinciliği belirgin Türk-İslam sentezci bir burjuva partisi!

Bu burjuva partisi, tekçilik peşindedir; bir tek adam-tek parti rejim oluşturma çabasındadır. İçeride ve dışarıda burjuvazinin, şüphesiz ki en başta –ihaleler, rant sağlama, kur farklarından faiz vb. yoluyla kazanç sağlama türünden doğrudan devlet olanaklarıyla palazlandırılan yeni katılımlarla genişleyen– işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarının gerçekleştirilmesini program edinmiştir. Diğer burjuva partilerinden tek farkla ki, Erdoğan ve AKP’sinin, burjuvazinin, özellikle tekelci burjuvazinin çıkarlarının savunulması programı, tartışılmaz neoliberalizminin yanı sıra, burjuvazinin –ve elbette burjuvazinin çıkarlarını kendi çıkarı sayıp savunarak ardı sıra yürümeye razı edilmekte olan halkın da– dinciliği belirgin bir platformda birleştirilmesini esas alan bir programdır. Bu, ideolojik saikle benimsendiği kadar milliyetçilik ve özellikle din gibi iki kutsalın halk üzerindeki geleneksel etkisi nedeniyle de benimsenmiştir.

DİNCİLİK VE MİLLİCİLİK

Artık şüphesiz ki küçük ölçülerde ve az sayıda olmayan kesişme noktalarının ötesinde milliyetçilikle dinciliğin çelişmeli bütünlüğüne ve AKP’nin yaşadığı ve yaşaması kaçınılmaz çelişmelere gelebiliriz: Millilik ve milliyetçilikle Osmanlıcılık.

Osmanlıcılık, tabii ki, bütünüyle nostaljik olmanın ötesinde “yeni” sıfatıyla ve bugünkü koşullarda yapılmaktadır. Ne Türkiye Osmanlı’nın Fatih dönemindeki yükseliş ya da Abdülhamit dönemindeki “hasta adamlık” ve milli hain Vahdettin’le yaşadığı çöküş günlerindedir ne de Osmanlıyla Türkiye’nin politik ekonomisi kadar üretici güçlerin gelişme düzeyi aynıdır. Osmanlıyla günümüz Türkiye’sinin önemli benzerliği, kapitalizmin son derece geri olduğu, başlıca feodal üretim ve belirgin özelliğiyle tefeci ticarete dayalı olan toplumsal örgütlenmesinin egemenleri olan komprador burjuvazi ve toprak ağalarıyla günümüzün dünyanın 18. büyük kapitalist ekonomisinin egemenleri olan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin, dayandıkları zeminler farklı olmakla birlikte, aynı merkeziyetçi bürokratik, çürümüş rantiye/asalak ve işbirlikçi niteliklere sahip olmalarıdır.

Osmanlı feodal zemine dayalıyken, günümüz Türkiye’si kapitalist temelde örgütlenmiştir; ancak biri feodal diğeri kapitalist tekele dayalı olmakla birbirlerinden farklılaşsalar da, merkeziyetçi devletçilikleri, işbirlikçilikleri ve asalaklıklarıyla benzeşen egemenleriyle aynı topun kumaşıdırlar. Bu benzerlik, dayanakları farklı olsa bile kozmopolitizmlerinde de yansımakta ve Osmanlı’yla milliliğin ya da Osmanlı’yla günümüz Türkiye’sinin –tabii ki egemenlerinin– gerek “yerli-milli”lik gerekse de milliciliklerinin çelişmesi sorunu net biçimde çözülmektedir: Ne Osmanlı millidir ne de günümüz Türkiye’si ve egemenleri!

Dolayısıyla günümüz egemenlerinin Osmanlı’ya olur olmaz atıflarda bulunmaları –Valide Sultanların hemen istisnasız tümünün cariyelikten gelmeliği, dolayısıyla “gâvur”luktan dönmeliği dikkate alınmazsa– belki “yerli”likleri nedeniyle kendilerini “gâvurluk”tan kurtarır, ama onları milli yapmaz.

Ancak milli olmamakla birlikte başka kavim ve milletler ve ülkeleri üzerinde egemenlik kurma peşinde koşucu içeriğiyle yayılmacılık ikisinin de ortak niteliklerindendir. Osmanlı, belki yüzlerce kavmin/etnisitenin yaşadığı Avrupa, Asya ve Afrika’da fethedilmiş geniş topraklar ve çok sayıda ülkenin üzerine kuruluydu. Sultan Süleyman sonrası artık genişlememiş, ama süreç içinde artan toprak kayıplarıyla küçülmüştü. Maddi teknik temeliyle üretim tarzını yenileyen günümüz Türkiye’siyse önüne yayılma hedefini koymuş, ancak 1974 Kıbrıs işgali sayılmazsa, bunda başarılı olamamış; rejimi karşıya alınıp terör çeteleri desteklenerek yıkılması için elden gelenin yapıldığı Suriye, içişlerine karışılarak gelişmelere müdahil olunan Irak ve ittifak kurulmak üzere sunulan desteğin Sisi darbesiyle sonuçsuz kaldığı Mısır’da hep kaybetmiş, üstelik AKP ile başladığı noktanın da gerisine düşmüştür.

Ama sorun hâlâ var olmaya devam eder. Osmanlı egemenleriyle günümüzünkiler gayrı millidirler, bunda kuşku yoktur; ancak Osmanlı’da yerliliğinin yanı sıra milli nitelik de taşıyan, gerek feodalizmi çözmeye başlayan emperyalist sermayenin başlangıçta özellikle ticari niteliğiyle sermaye ilişkilerinin gelişmesinin önünü açmasıyla bağlı olmadan –bunu önceleyerek–, gerekse de bu gelişmeyle bağlı olarak ortaya çıkan bir orta sınıf da vardır. Feodalizmin bağrından yeni çıkmakta olduğu haliyle, öyleyse toprak mülkiyetiyle bağlantısı içinde ve öyleyse belirgin bir tefeci niteliği de taşıyan tefeci-tüccarlar ya da sınai değil ama ticari kapitalizmin unsuru olarak feodal burjuvazi, –ilerleyen dönemde çevrelendiği emperyalist yabancı sermayeyle ilişkilenmekten kaçınılmazlıkla bütünüyle azade kalamasa da, gelişmesinin dinamiği bu ilişkiler değil, ama yerli pazar olan ve üstelik baskısı altında olduğu yabancı sermaye tarafından gelişmesi engellenen– bu orta sınıf, –ince bir tabaka durumundaki üst kesimi emperyalizmle birleşme eğilimi gösterirken– şüphe yok ki, yerli olduğu kadar milli bir özellik de gösterir.

Bu burjuvazi, milli pazar ihtiyacıyla, bu ihtiyacını giderebileceği, öyleyse emekçi halka karşı kontrolü altında tutması, ele geçirmek amacıyla pazarına göz dikecek başka uluslardan burjuvazilere karşı savunması gereken toprak parçası olarak “vatan” yüceltisi ve bu pazarı millet adına tekelinde tutmasının ideolojik-politik yönelimi olarak Türkçülüğün/milliyetçiliğin asıl dayanağıdır. Bunu, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki cılız anti-emperyalizmiyle emperyalizme karşı olduğu kadar başta Kürtler olmak üzere ezilen milletlere karşı günümüzde de sürdürdüğü tutumuyla kanıtlayagelmiştir.

İşçi ve sömürülen yığınlarıyla emekçi halk çoluk-çocuğuyla üzerinde yaşadığı yurdunu severken, milli özelliklere sahip burjuvazi, kârının kaynağı olarak emeğin sömürüsü ve “eşdeğerler” değişimini gerçekleştireceği pazarla özdeş olmadıkça kendisi için “kuru” toprak parçalarından başka anlam taşımayan “yurt” ya da “vatan”a ancak sınai ve ticari sömürüsünü gerçekleştireceği pazar olarak bir değer yükler, burjuvazinin sevdiği yurdu değil, pazarıdır. Bu nedenle, işçi ve sömürülen yığınlar farklı uluslardan burjuvalar arasındaki pazar kavgasına bağlanmış, özünde sömürgenlik bulunan milliyetçiliğin değil, ama –milliyetçiliğin sosyal dayanağı orta sınıf burjuvaziyken– yurtseverliğin sosyal dayanağıdır.

HAMASET VE MİLLİ YASAKLAMACILIK

Şimdi, on yılı dolduran AKP hükümetinin iktidarını yeterince sağlamlaştırdığı inancıyla ve ideolojik yüklemelerini de yaparak iktidarını karşı çıkılmaz kılmak üzere iki “kutsal”ı çekiştirerek, Osmanlıcılıkla millilik arasındaki çelişmesini de bir çözüme kavuşturma gayretine tanıklık ediyoruz.

Söylemeye gerek yok ki, usanmadan yerli yersiz yapılan “yerli-milli” vurgularına karşın, AKP’nin çelişmesi ya da Osmanlı ile millilik arasındaki çelişme, onu Türkiye’nin tarihsel şekillenişinin bütün milli özelliklerine itiraza, milletten ümmete, Cumhuriyet’ten Osmanlı’ya dönüşe götürmektedir.

Türkiye’nin bir Milli Kurtuluş Savaşı’ndan geçtiği herkesçe bilinir. Başka olayları bir yana bırakarak, AKP’nin Kurtuluş Savaşı karşısındaki tutumuna bakmak çelişmenin bu çözümünü görmek bakımından yeterli olacaktır.

AKP, güçlendiğini hissettikçe, Kurtuluş Savaşı’na ve –Müslümanlara zulüm yaptığını düşündüğü– ardından kurulan Kemalist iktidardan belirtildiği üzere hazetmediği gibi, Kemalistlerce aşırı milliyetçi yüklemeyle yüceltilmiş onun özel günlerinin Ulusal Bayram ilan edilip anılmasına karşı tutumlar geliştirmektedir. Öyle ki, artık neredeyse Kurtuluş Savaşı yok, ama Çanakkale Savaşı vardır. Askeri tayin terfi işlerinin kararlaştırıldığı YAŞ toplantıları olmasa, artık 30 Ağustos bile akla gelmeyecektir ya da bu tarih artık anlam kaymasıyla “Büyük Zafer” günü olarak değil ama tayin-terfi günü olarak önem kazanmaktadır.

Hem 23 Nisan hem de 19 Mayıs törenleri iki yıldır “gargara”ya getirilerek kutlanmasından vazgeçilmiştir. Siyasal İslam’ın öteden beri “etek boyları” ve “kısa şortlar”ı söz konusu ederek kızlı-erkekli ulusal gün kutlamalarına itiraz ettiği bilinir, ama geçtiğimiz yıla kadar katlandıklarına –“güç bende” düşüncesiyle– iki yıldır katlanmalarının gerekli olmadığını düşünmekte ve böyle davranmaktadırlar. Bolu Milli Eğitim Müdürü, işi, okul törenlerinde “Onuncu Yıl Marşı”nın çalınmasının yasaklanmasına kadar götürmüş, hatta buna itiraz için gösteri yapan biri milletvekili olan CHP’liler polisçe gazlanmışlardır! Gelinen yer, bir yandan “millilik” edebiyatından fayda umulur ve “milli” vurgularla faşizmin kitle tabanının ihtiyaçları karşılanmaya çalışılırken, geçmişin milli değerlerine gönderme yapan anı, marş, kutlama vb. etkinliklerin polis saldırısının nesnesi kılınmasıdır. Artık 19 Mayıs’la 10. Yıl Marşı’na zehirli gazla saldırılmaktadır!

“Millet yaratıcılığı”yla Türk milliyetçiliğinin ve “ünitarizm” ya da “tek devlet” dayatıcılığın dayanağı olarak Kurtuluş Savaşı ve –tabii ki, 19 Mayıs’ın “Ata’nın Samsun’a çıkması”nın kutlanması olması gibi– bir bölümü dolaysızca M. Kemal’le ilişkilendirilerek milli bayram ilan edilmiş tarihsel günlerinin yok sayılması alternatif ihtiyacı doğuracaktır, doğurmuştur ve bu alternatif çoktan hazırdır: Bir din devleti olan Osmanlı dönemine ait “Çanakkale Savaşı”! Kaç yıldır, Kurtuluş Savaşı unutturulurken Çanakkale aşağı Çanakkale yukarıdır!

Ama yetmemektedir; nedenlerinden biri orada da M. Kemal’in bulunuşu ve Gazi ve kahraman olarak M. Kemal yüceltisinin Çanakkale dolayısıyla da yapılmış oluşudur. On yıllardır, okuldan kışlaya, çok sayıda menkıbeyle bezenerek belleklere kazınmış Çanakkale-M. Kemal özdeşliği, siyasal İslamcıların Çanakkale edebiyatını ve bundan umdukları faydayı zayıflatmaktadır. Hem bu kez Seyit Onbaşı ve Hüsnü Bey gibi sair kahramanlar öne çıkarılarak Çanakkale vurgusu sürdürülmüş hem de bu vurgunun iki başka menkıbeyle güçlendirilmesi yoluna gidilmiştir.

Birincisi, yine siyasal İslamcılar marifetiyle kutlamaları önceden de yapılmakta olan ve artık Çanakkale’ye eşdeğer şölenlere konu edilerek kutlanan İstanbul’un fethinin yüceltilişidir. İkincisiyse, yeni bir “icad” olarak, 100. yılında tarihin derinliklerinden bulunup çıkarılarak, –iki ay sonrası hatırlanmaksızın– zafer edebiyatıyla kutlanmasına başlanan Kut-ül Amare zaferidir!

ÇANAKKALECİLİK

Çanakkale Savaşı, söylendiği gibi, millilikle uzaktan ilgisi bulunmayan Osmanlı Hanedanı’nın Alman Kayzeri’yle el ele vererek, doğrusu Saray’ın –Hanedan’ın– damadı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa marifetiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun Alman İmparatorluğu’nun peşine takılarak sürüklendiği I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın bir muharebesidir. Ve onun da millilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur!

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı, milli bir savaş değil, adı üstünde emperyalist bir savaştır. Başlıca İngiliz ve Fransız emperyalistleri dünyayı aralarında paylaşmışken, “kurtlar sofrası”na geç katılan açgözlü Alman emperyalizminin, bölüşümden pay isteyerek ve bunun için dünyanın yeniden paylaşımını talep ederek, yanlarına Rusya’yı da almış “İttifak Devletleri”ne savaş açması üzerine patlak vermiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya, sonradan İtalya’nın da katılımıyla ilhak yoluyla ellerine geçirerek sömürgeleştirmiş oldukları toprak parçalarını kaybetmemek ve olabilirse yenilerini ele geçirerek sömürgelerini genişletmek, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarını savaş arabasına bağlamış Almanya ise egemenliğine bağlayacağı yeni topraklar ilhak etmek peşindeydi. Ancak dünya üzerinde paylaşılmamış toprak parçası kalmadığı, eskiden paylaşılmış toprakların el değiştirmesinden başka yol olmadığı için, iki blokta gruplaşmış emperyalist ülkelerin birbirlerinin boğazına sarılmaktan başka çareleri bulunmuyordu. Dünya Savaşı bu nedenle çıktı!

Milli bir savaş olarak, bir ülkenin kendisine saldıran bir başka ülkeye karşı kendi topraklarını savunması olarak ortaya çıkmadı I. Dünya Savaşı. O dönem kapanmıştı, feodal zorbalıklar ve egemenlik karşısında yükselen kapitalizmin ilerleyişi geride kalmış, bu kapsamda feodal gericiliğe karşı yükselişteki kapitalizmin gelişmesinin hizmetindeki milli savaşlar dönemi sona ermişti. II. Enternasyonal’in sosyal-şoven oportünistlerinin de desteğiyle, Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin burjuvazileri hâlâ milli bir savaş yürüttükleri iddiasındaydılar: Sorun ilhaklarla dünyanın paylaşılması değildi, ya da rakipleri ilhakçıydı ama kendileri asla değillerdi, rakipleri kendilerine saldırdıkları için savaşıyorlardı, katiyen ilk onlar saldırmamışlardı, ama kendilerini savunmaktaydılar; bu nedenle “anavatan savunması” yapmaktaydılar, kendileri bakımından savaşlar hem milli hem de haklıydı ve bütün suç rakiplerdeydi!

Oysa kapitalizmin feodalizm karşısındaki gelişme dönemi kapandığı gibi, kapitalizm yeni ve tekelci bir aşamaya geçmiş, dünya gericiliğinin kalesi durumuna yükselmişti. Tekelci burjuvazi artık ulusal pazarlarıyla ilgili olmakla kalmıyor, ama kapitalizmin yükselişi döneminde fethe giriştiği dünya pazarlarında koşturuyordu, eskisinden tek farkla ki, artık başka ülkelere meta ihraç etmekle yetinmeyip sermaye de ihraç ediyor, dünyayı sadece toprak olarak değil ekonomik olarak da paylaşmaya yöneliyordu.

Toprak ilhaklarını ve dünyanın yeniden paylaşımını amaç edinen emperyalist savaş, önce kimin saldırdığına, taraf ülkelerin saldırıda mı savunmada mı olunduğuna bakılmaksızın emperyalistti. Savunmadaki ülke, dünyayı paylaşma peşindeki saldırgan bir ittifakın üyesi olmadan ilhak edilmek üzere saldırıya uğradığı için savaşıyorsa, durum farklılaşırdı; ancak saldırgan bir emperyalist ittifakın üyesi saldırsa da savunma halinde olsa da, onun bakımından savaşın niteliği değişmez, savaş milli nitelik kazanmazdı.

Osmanlı’ya gelirsek, onun savaşa katılması da “bir garip” gerçekleşti. Saldırılarına uğradığı İngiliz gemilerinin takibinde Boğazları geçip İstanbul önlerine gelen iki Alman zırhlısının, –İngilizlerin savaş nedeniyle teslim etmekten vazgeçtikleri zırhlılar yerine– Goeben ve Breslau olan adları Yavuz ve Midilli olarak değiştirilip Osmanlı tarafından satın alındıkları iddia edilmiş, ancak iki gemi, Osmanlı Donanması’ndan gemilerle takviye edilerek ve hükümetin karşı çıkmasına rağmen Enver Paşa’nın oluruyla Karadeniz’e açılıp Odesa ve Sivastopol gibi Rus limanlarını bombalayınca, Rusya ve ardından İngiltere’nin savaş ilan etmesiyle Osmanlı savaşa girmiş oldu.

Özetle, –sosyal dayanağı milli nitelikli orta sınıf burjuvazinin üst kesiminin emperyalizmle birleşmesiyle milliyetçiliğin işbirlikçiliğe dönüşmesinin belirgin örneklerinden olan– İttihat Terakki döneminin Jöntürklüğünü çoktan unutmuş önde gelenlerinden –belki de birincisi– Alman yandaşı Enver’in –moda tabiriyle– “kumpası”yla ve muhtemelen “hasta adamlığı”nın savaş içinde tedavisi umuduyla, Osmanlı Almanya’ya peşkeş çekildi ve bir oldubittiyle savaşa sürüklendi.

İlhaklar uğruna savaş olan emperyalist savaşta, Osmanlı’nın yeni ilhaklarda fazla gözü olması olanaklı değildi, elindekileri korumak ve “hastalığı”na şifa bularak ömrünü uzatmak herhalde yetecek de artacaktı. Bu arada bir-iki ufak “yağlı kuyruk” kapması ve kaybettiği toprakların bir kısmını geri alması “tadından yenmez” olurdu!

Ancak yeni ilhaklarda pek de gözü olmaması, emperyalist savaşı Osmanlı bakımından milli bir savaş yapmaya yetmezdi, yetmedi. Savaşın genel karakteri emperyalistti ve Osmanlı’nın dahil olduğu emperyalist bloğun “patronu” Almanya, Osmanlı’ya da kumanda etmekteydi ve yeni ilhaklarla dünyanın yeniden paylaşılmasını talep eden en başta oydu.

Somut olarak Çanakkale Savaşı, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı topraklarını işgal etmesi hedefiyle sınırlı bir savaş olarak da başlamadı. Bir de Almanya ve Rusya da vardı.

İngiliz ve Fransızlar, Boğazlar’dan geçerek Rusya’nın üzerindeki Alman baskısını hafifletme ve Rusya’nın yardımına gitme amacındaydılar. Osmanlı, kendi topraklarını değil, kendi çıkar ve geleceklerini de hizmetine koşup çıkar ve geleceğine bağladıkları Almanların, Rusya ve İngiltere ile Fransa karşısındaki çıkarlarını savunmak üzere Çanakkale’de savaşa girdi. “Vatan savunması” değil, bir emperyalist savaş cephesi oldu Çanakkale.

Tabii ki yiğitçe savaşta ölenler bu ülkenin yoksul çocuklarıydı, ama onların kanı da savaşın niteliğini değiştiremezdi, değiştirmedi. Sonuçta, bütün cephelerde bütün ülkelerin ordularında savaşan ve ölenler hep yoksul emekçiler oldular ve savaş onların rağmına emperyalist karakter taşıdı. Şimdi Çanakkale bayırlarında Türk, Kürt, Arap milletlerinden Osmanlı askerleriyle Hintli, Anzak vb. İngiliz ordusunun askerleri koyun koyuna yatıyorlar ve bu savaşın karakterini belirtiyor.

Savaşın ülkesini işgale karşı savunan Türkiye ile ülkeyi işgale gelen İngiliz ve Fransızlar arasındaki bir milli savaş değil, ama başlıca İngiltere, Fransa ve Rusya ile başında Almanya’nın olduğu iki ülke grubu arasında yaşanan bir emperyalist savaş olduğunun bir kanıtı, Çanakkale Cephesi’nin komutanının Alman Liman von Sanders –“Paşa”– olmasıdır. Osmanlı ordusu bu savaşta kendi komutanlarınca bile yönetilmemiştir. Çanakkale savaşı, stratejisi, taktikleri ve komutanıyla emperyalist karakterlidir ve AKP Osmanlı’ya ait olması hesabıyla savunmasını üstlenerek öne çıkardığı savaşın milli bir savaş olmayışıyla ilgilenmemektedir bile! Çünkü kendisinin de millilikle ilişkisi yoktur!

FETİH TÖRENLERİ VE FETİHÇİLİK

29 Mayıs’da 563. yıldönümü gösterişle ve devletin en yüksek düzeyde katılımıyla kutlanan İstanbul’un fethinin –23 Nisan ve 19 Mayıs törenleri kutlanmadan atlanırken– yüceltilişi, AKP’nin “tek adam-tek parti diktatörlüğü”ne giden yolun taşlarını, yerli ve milliliğin hamasetini yaparken, bir din devleti olan Osmanlı ve Osmanlıcılıkla döşemekte olduğunun bir belirtisidir.

Mehteran Bölüğü, “bir ileri iki geri” Mehter Marşlarını çoktan 10. Yıl Marşı yerine geçirmiş, fetih törenlerini şenlendirmekte, Fatih Sultan ve sair Sultan şükranla anılırken, önemli günlerinin yad edilmesiyle Kurtuluş Savaşı ve önderi M. Kemal ve –küfür edilmek yerine– İsmet İnönü gibi diğer kahramanlarının anılmaları gündemden çıkarılmıştır. Bu vazgeçiş için Erdoğan’ın özellikle İ. İnönü şahsında suçlayageldiği geçmişin “tek adam-tek parti diktatörlüğü” uygulamaları gerekçe olarak ileri sürülemez; çünkü bu yönüyle, AKP ve Erdoğan bugün, geçmişin uygulamalarını “sollamak”tadırlar. Dağın taşın beton ve tunçtan heykelleriyle doldurulması, her taşın altından “Atatürkçülük”ün çıkarılması türü aşırı milliyetçilik yüklü abartıcılığın, evet, bir yana bırakılması zorunludur. Ama milliyetçiliğin tekçiliğinin bu yansıması da, eğer Kurtuluş Savaşı ve önderi M. Kemal’le arkadaşlarından haz ediliyor olsa problem edilmeyecektir; çünkü günümüzde tekçilikte geçmişten ileri gidilmekte ama geri kalınmamaktadır.

Biz, arada uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ve ulusal hakları da kapsamak üzere siyasal demokrasinin hiçe sayılışı var ve M. Kemal işçi ve sömürülen yığınlar üzerinde diktatörlük uygulayarak cebir ve şiddet kullanmış, ezilen milletleri yok sayarak baskı altına almış ve üstelik ilerleyen süreçte emperyalizmle birleşmeye yönelmişken, bunları görüp saptayıp suçlama ve mücadele konusu etmekten geri durmuyor, ancak onun Milli Kurtuluş Savaşı’na katkılarını değerli buluyor ve üstelik savaş içinde komünist önderlerden M. Suphi ve arkadaşlarını Karadeniz’in sularında katlettirmesine ve kaç Kürt isyanı kanla bastırmasına rağmen, onun –zayıf olsa bile– emperyalizm ve işbirlikçileri karşısındaki milli devrimci niteliği ve uygulamalarını teslim ediyoruz. AKP ise, arada sınıf karşıtlığı bile yokken, sadece belki en çok din ve dinselliğin kullanılmasıyla Osmanlı’ya karşı tutumda yansıyan burjuva program farklılığını kalkış noktası edinerek inkârcılık yapıyor. AKP ve Erdoğan’ın tekçiliği, görülüyor ki, daha şiddetlidir.

İstanbul’un fethine dönersek, tarihten çok kavim gelip geçmiş, birçok kavim de kendinden öncekinin yaşadığı toprakları fethedip yerleşerek devletler kurmuş, yıkmıştır. Tümüyle silinip giden kavim ve uygarlıklar da hiç az değildir. Ama bizim bilebildiğimiz, özellikle zorba devletlerin baskısından kurtuluş ve devlet olarak örgütlenişler, kapitalizme gelindikçe bağımsızlığın kazanılması olarak nitelenen kurtuluş hareketlerinin ilerleyişine özgü özel günler kutlama vesilesi yapılmış, ama belki en “yamyam” olanlar dışta tutulursa, fetih, işgal, ilhak gibi olumsuzu çağrıştıran etkinliklerin kutlanmaları yoluna gidilmemiştir. Bizdeyse, “yeniden diriliş, yeniden yükseliş” sloganlarıyla bugün öngörülen atılımlara, örneğin “hedef 2023”e dayanak kılınmak üzere fetih ve fetihçiliğin kutlanmasından medet umulmaktadır.

Burada, hamaseten ne denli sözü edilirse edilsin “millet” ve “millilik”in değil, dinciliğiyle Osmanlının ve fetihçiliğinin/yayılmacılığının itici güç olarak benimsenişini görebiliriz. Şimdi tökezlenilerek politika değişikliği için uğraşılmakta olan, ama “Emevi Camii’nde namaz kılma” iddiasında dile gelen Suriye’ye yönelik güçlü yayılmacı yönelimin tarihsel dayanağını da hatırlayabiliriz. Ama bir şeyi daha hatırlamalıyız ki, yayılmacılık, hâlâ açıklanmamış olsa da, sadece, herhalde en başta “stratejik derinlik”i ve bu “derinlik”in Suriye uygulamasının fiyaskoya yol açması nedeniyle görevden alınan eski Başbakan Davutoğlu’nun değil, ama başta Erdoğan olmak üzere AKP’nin bütününün politikasıydı ve dayanağı da hep birlikte savundukları Osmanlı fetihçiliğindeydi. Unuttukları, Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde kurulan Türkiye, Cumhuriyet’ten bu yana, her ne kadar gözle görülür bir gelişme göstermiş olsa da, fetihçiliğin Osmanlı’nın eski bir özelliği olarak çoktan geride kalmış ve Osmanlı için “hasta adam” denilen gerileme ve çöküş günlerinin başlayıp bitmiş olduğu ve büyük emperyalist devletlerin kapıştıkları uluslararası arenada yeniden fetih kapılarının açılmasının dünyanın büyük alt-üst oluşlarıyla belki ve milyonda birlik bir ihtimal olarak gerçekleşme şansı olabileceğiydi!

Ama şu kesindir ki, fetih övgüsü ve fetihçilik/ilhakçılık, günümüzün kapitalizm koşullarında milli davalar karşıtlığıyla ve milli kurtuluş hareketlerini teşvikle şüphesiz ki ilgisi kurulabilir olsa da, milli bir davanın unsuru olamaz ve millilikle olumlu bir ilgisi kurulamaz.

YENİ İCAD: KUT-ÜL AMARE ZAFERİ

Kut-ül Amare Zaferi ve kutlamaları yeni keşiftir. Herhalde sıkı bir araştırmadan geçirilen Osmanlı’nın özellikle çöküş dönemi tarihinde iğneyle kuyu kazılır gibi bulunup tozlu sayfalar arasından çekilip çıkarılmıştır!

Kut-ül Amare zafer midir? Evet, zaferdir. Ve Pirus zaferlerinden de değildir. Osmanlı 6. Ordusu İngilizleri düpedüz yenmiş ve komutan Tümgeneral Townshend, binlerce askerinin başında teslim olmuştur. Buraya kadar sorun yoktur, zaferdir.

Mağlup taraf olan İngilizlerin komutanı bir İngilizdir, ama galip taraf durumundaki Osmanlı’nın komutanı bir Osmanlı falan değil, tıpkı Çanakkale’de de olduğu gibi, Ortadoğu’da yürütülen bu savaşın/muharebenin de, stratejisi Almanlar tarafından şekillendirilen genel savaşın bir parçası olduğunu kanıtlamak üzere, yine bir Alman’dır. Ortadoğu’da önceden daha küçük birlikler olarak bulunan Osmanlı varlığı Almanya’nın talebiyle ve takviyelerle yeni oluşturulan 6. Ordu bünyesinde toplanmış ve karargâhı Bağdat olan bu ordunun komutanlığına 1915 Aralık’ı başında Mareşal von der Goltz “Paşa” atanmıştır. Yine Aralık başında Kut’a çekilen General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri Aralık sonunda bu ordu birliklerince kuşatılır. Goltz “Paşa”nın ömrü vefa etmez ve Nisan ortalarında tifüsten ölür ve on gün sonra 29 Nisan 1916’da kuşatmaya dayanamayan İngilizleri teslim almak, onun yerine başka Alman bulunamayıp atanan Enver’in amcası Halil Paşa’ya nasip olur. Herhalde Osmanlı’nın son zaferidir.

Komutanı dolayısıyla Osmanlı mı Alman zaferi mi tartışma götürmesi ve “milli” hamaset için bu nedenle fazlasıyla “parlak” bir zafer olmanın ötesinde de Kut zaferinin ilginçlikleri vardır. Daha henüz General Townshend kuşatma altına alınacağı Kut’a çekilmeden, Kasım’da, İngiltere ve Fransa adlarına, Sykes ile Picot bir araya gelerek, sonradan kendi adlarıyla anılacak anlaşmayı kaleme almaya başlamışlardır. Sykes-Picot anlaşması, Townshend’in teslim olmasından iki hafta sonra imzalanır ve Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarının paylaşımı anlaşması olarak bilinir. Osmanlı toprakları, cetvelle çizilen sınırlarla bölünerek İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılmış ve bu sınırlar, manda ve himaye bölgelerinde Suriye ve Irak gibi devletler kurulsa da, günümüze kadar gelmiştir.

Ve AKP tarafından Başkomutan vekilinin Enver, Kut’ta da İngilizleri teslim alanın Goltz “Paşa”nın yerine gelen küçük amca Halil Paşa gibi İttihatçılar olmasına bakmadan, din devleti olan Osmanlı’ya tutkuyla Kut-ül Amare Zaferi savunulmaktadır, ama zaferin üzerinden daha on ay geçmemişken Şubat 1917’de İngilizler Kut’u yeniden ele geçirirler. Sadece Kut olsa yine iyi, hemen ardından Halil Paşa Bağdat’ı da boşaltıp çekilmek zorunda kalır. Zafer, tersine döner, yenilgiye dönüşür; ama AKP on aylık sultanlık da sultanlıktır diye düşünür olmalıdır ki, Kut zaferini icat etmekte sakınca görmez!

Dahası da vardır; yenilgi genelleşince Enver, Sovyet Rusya’yı hedef alan Türkistan seferine kalkışırken, amcası bu sefere katılmaz ve AKP’lilerin yüreklerine su serpecek bir tutumla yeğeni –Hanedan Ordusunun amcalar ve yeğenlerle dolu olmasında şaşılacak şey yoktur– Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu ile Bakü’ye giren birlikler arasında yer alır. Sonra “İslam Ordusu”na “keşke katılmasaydı” dedirtecek bir vasiyet bırakarak Berlin’e gider: Mezarına bir şişe rakı dökülmesini istemektedir!

Magazin kısmını tamamlayarak işin özüne dönersek, Kut Savaşı da, tıpkı Çanakkale Savaşı gibi, bir milli savaş değil, ama başında Almanya ve aralarında Osmanlı olan devletler grubuyla başında İngiltere ve Fransa bulunan devletler grubu arasında dünyanın paylaşılmasının yenilenmesi amacıyla patlak vermiş emperyalist savaşın parçası olan bir savaştır. Bugünkü Türkiye toprakları arasında yer alan Çanakkale için –savaşın niteliğini tersyüz ederek– ileri sürülebilse belki birilerini kandırmaya yarayabilecek iddia Kut Savaşı için ileri de sürülemez. Çanakkale’de diyelim ki Boğazların ardındaki İstanbul’u savunmak için savaşılmıştı; peki ya Kut’ta ne için savaşılmıştı? Kut ve Mekke ve Medine ve hatta Ürdün, Hicaz ve Mısır “Osmanlı bakiyesi topraklar”dandır denmektedir, peki hâlâ “bizim topraklarımız” mı sayılmaktadır ki, Kut Savaşı “vatan savunması” olsun ve milliliği iddia edilebilsin?

Ne Kut Savaşı’nın “vatan savunması”yla ve ne de Osmanlı’nın “vatan” ve “millet”le, “millilik”le alakası vardır! Çanakkale’yi olduğu kadar, Ortadoğu’da yayılmacılığın göstergesi Kut’u da, Kurtuluş Savaşı ile karıştırmamak gerektir. Dünyanın Alman çıkarlarına uygun bir paylaşılmasında Hanedan’ın kendisini ve egemenliği altındaki topraklarını koruyabileceği ve belki az-çok genişletebileceği hayaliyle Alman emperyalizminin peşine takılıp sürüklendiği I. Dünya Savaşı, dünyanın paylaşılmasının yenilenmesine, sömürge topraklarla hegemonya alanlarının yeniden bölüşülmesine yönelikti. Alman emperyalizminin ardı sıra sürüklenen Osmanlı’nın hali özenilecek bir hal değildi ve savaştaki Ordusunun Alman komutası altına girişinin gösterdiği gibi, savaştan galip çıkılması durumunda dahi Osmanlı Almanya’ya bağımlı bir ülke olmanın ötesine gidemeyecek, kaybetmeyeceğini varsaydığı topraklarını bile Alman çıkarları ve “üst egemenliği” çerçevesinde çekip çevirebilir bir Alman taşeronu olabilecekti.


AKP’nin “yerli-milli” hamasetle bezeli iddia ve yaklaşımları yayılmacı, fetihçi niteliklidir; tabanını derleyeceği öngörüsüyle gündeme getirilen ve bir dizi kutlamalara vesile edilen bu yaklaşımlar, bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle de dış politikaya yön verirse eğer, yeni fiyaskolarla karşılaşılacaktır demektir.

Dincilik ve hele ayrıntılandırıldığında mezhepçilik ancak yenilgiye götürür.

Milli değer ve millici tutumlar ise, en başta emperyalizm karşıtlığını şart koşar. Emperyalizm çağında, emperyalist sulta ve tahakkümü hedef almayan millilik iddiaları safsatadan başka şey değildir. Milliliğin çeşitli milletlerden burjuvaların pazar kavgalarında aranıp bulunabileceği emperyalizm öncesi dönem kapanmıştır ve her milli kavga artık ya emperyalizme karşı çıkılarak ya da ona sırt dayanarak sürdürülebilir.

AKP’nin bu yönden durumu, “gâvur karşıtlığı”, “Haçlılar” ve “Hıristiyan Klubü” gibi dinci, İslami göndermelerle “üst akıl”a atıfta bulunulan laf salatasıyla idare edilebilir türden değildir. Tabanı sağlam tutmayı hesap eden laf cambazlıkları, icraata geldiğinde, Obama’dan görüşme dilenmeye, Rusya’ya mektup yazmaya, İsrail’le arayı düzeltmek üzere alttan almaya varmaktadır. AKP, Ordusu da bir NATO Ordusu olan bir NATO ülkesinin yönetici partisidir ve Rus uçağının düşürülmesinde görüldüğü gibi her başı sıkıştığında NATO’ya başvurmaktadır.

Çanakkale, Kut-ül Amare vb. sonuçta geçmiştir, geçmiş ne denli çarpıtılırsa çarpıtılsın, kararlaştırıcı olansa bugündür ve “BOP Eşbaşkanlığı” Amerikan “stratejik ortaklığı” ve NATO üyeliğiyle millilik iddiaları hiç uyum içinde bir görüntü vermemektedir. Emperyalizme taşeronluğun millisi olmayacağı gibi, taşeronluk hiçbir zaman kazandırmamıştır!

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑