Yücel Özdemir
Avrupa’da, ABD’dekine benzer ulus-devlet üstü bir “Avrupa Birleşik Devletleri”ni kurma fikrinin kökleri 18. yüzyıla kadar uzanıyor. Kimi kaynaklara göre, “Birleşik Avrupa Devletleri” kavramı, ilk olarak, ABD’nin “kurucu babası” olarak tarihe geçen George Washington tarafından, 1776’da Fransız general ve politikacı Marquis de La Fayette’e gönderilen mektupta ifade edilmiş. Washington mektubunda, “Biz yavaş yavaş bütün dünyada filizlenecek özgürlük ve birliğin tohumunu attık. Bir gün, bizdeki Birleşik Devletler gibi Avrupa Birleşik Devletleri de kurulacak ve bütün ulus devletlerin kanun koyucusu olacak.”¹ cümlelerine yer vermiş.
Washington tarafından bu şekilde tanımlanan “Avrupa Birleşik Devletleri” sonraki yıllarda da ara ara gündeme geliyor. 1848-49 Devrimi döneminde de Fransız yazar Viktor Hugo (1802-1885) kuvvetli bir şekilde gündeme getirmiş. Hugo, 1849’da, Pasifistler Kongresi’nde şöyle diyor: “Bir gün gelecek iki büyük ülkeler grubu Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birleşik Devletleri eski dünyayı süsleyecek. İster benimsensin ister reddedilsin, birlik fikri, hiç durmadan yakılıp kasılıp kavrulan bir kıtanın bin yıllık hülyası olarak her zaman varlığını sürdürecektir.”²
“Birleşik Avrupa”, en çok da Hugo’nun ikinci cümlesinde sarf ettiği “yakılıp yıkılan kıta” döneminde gündeme gelmiş. Çünkü yüz yıllardır kıta üzerine egemenlik kurmak isteyen bütün uluslar, vahşi, acımasız savaşlara başvurmuş; Germenlerin Franklara, Frankların Anglikanlara, Romalıların bütün kıtaya açtığı savaşlardan yorulan halklarsa, bu savaşların artık bitmesi ve bir arada barış içerisinde yaşama özlemiyle “Birleşik Avrupa” fikrine sıcak bakmıştır.
Bu fikir, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı (1914-18) öncesinde ve sonrasında ise çok daha yoğun bir şekilde tartışmalara neden olmuştur.
Modern silahlarla yapılan ilk kanlı savaşın faturasının Avrupa halklarına maliyeti çok yüksekti. 20 milyon insanın canına mal olan bu savaş, “geciken emperyalist” olarak dönemin Prusyası’nın (Almanya) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na verdiği “açık çek”le başladı. Alman burjuvazisinin İngiltere’nin Avrupa üzerindeki egemenliğini kırmak, Fransa’yı geriletmek ve kıtaya egemen olmak için tetiği çektirdiği bu ilk büyük savaş, asıl olarak, Avrupalı emperyalist devletler arasındaki ilk büyük paylaşım savaşıydı. Bu savaşta, Fransa ile İngiltere aynı cephede yer alırken, Almanya müttefikleriyle karşı cephedeydi.
Birinci Paylaşım Savaşı öncesi ve sonrasında “Birleşik Avrupa” fikri dönemin Marksistleri arasında da yoğun şekilde tartışıldı. Kapitalizm koşullarında bunun mümkün olduğunu savunan revizyonistlerin en önemli argümanlarının başında yine “barış” geliyordu. Lenin’in öncülüğünü yaptığı komünistler ise, “Kapitalizm koşullarında Birleşik Avrupa Devletleri’nin kurulmasının mümkün olmadığını, olması durumunda ise bunun gerici”³ olacağını savundular.
Savaşta kendi ulusal burjuvazisine destek veren İkinci Enternasyonalciler de bu slogana sıkıca sarıldılar ve durmadan bunun mümkün olduğunu ileri sürdüler. Hatta Weimar Cumhuriyeti döneminde artık iyice gericileşen Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD), 1923’te “Birleşik Avrupa Devletleri”nin kurulmasını parti programına bile yazdı ve bu talep 1959’a kadar programda kaldı. Hâlbuki kaldırıldığı yıllar, aynı zamanda bugünkü Avrupa Birliği’nin (AB) temellerinin atıldığı yıllardı.
İkinci Paylaşım Savaşı’nda, Avrupalı emperyalist devletler bir kez daha kıtayı kasıp kavurdu. Bedeli, Birinci Paylaşım Savaşı’ndan daha ağır oldu. 50 milyona yakın insan hayatını kaybetti. Toplama kampları, Hitler faşizmi, Almanya’nın ikinci kez yenilgisi ve Sovyetler Birliği ile ABD’nin dünya siyasetinin iki yeni önemli güç olarak çıkmaları süreci…
Paylaşım sürecine diğer emperyalistlere göre gecikmeli dahil olan Alman emperyalizmi bir kez daha kıtaya egemen olmak için büyük bir savaşın tetikçisi olmuş, bu emelini gerçekleştirmek için en barbar yönetim biçimi olan faşizme başvurmuştu. 1 Eylül 1939’da Polonya’ya açılan savaşla başlatılan İkinci Paylaşım Savaşı sırasında Alman emperyalizminin hedefinde Fransa da vardı. Ülke Hitler faşizmi tarafından işgal edildi, İngiltere ve Sovyetler’e karşı cephe açıldı. İkinci Paylaşım Savaşı’nda, Fransa ile İngiltere yine Almanya’ya karşı kader birliği yapmış, aynı cephede yer almışlardı.
Savaş bittiğinde Avrupa’da bu kez “Birleşik Avrupa” fikrini yüksek sesle ifade edenler, sadece aydınlar, İkinci Enternasyonal uzantıları değillerdi, aynı zamanda bu talep burjuvazi cephesinde de daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Zira Avrupa devletlerinin girmiş olduğu savaş her açıdan büyük bir yıkıma yol açmıştı. Bu nedenle başından beri “barış”la bağlantılı ifade edilen “Birleşik Avrupa” talebi bu sefer öncesine göre daha fazla destek gördü.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’nin başbakanlığını yapan Winston Churchill, 1946’da Zürich Üniversitesi’nde “Genç Akademisyenlere” yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Kısa bir sürede bütün Avrupa’yı özgür ve mutlu yapacak bir ilaç var. Bu ilaçla Avrupa ailesinin yenilenmesinde. Avrupa’ya barış, güvenlik, özgürlük getirecek bir düzen vermeliyiz. Bir şekilde Avrupa Birleşik Devletleri’ni kurmak zorundayız.”⁴
Churchill’in savaşın bitiminden hemen sonra yaptığı bu konuşmada barış ve özgürlüğe yaptığı vurgular önemli. Bir bakıma kıta Avrupası’nda yeni savaşların olmamasının yolunun “Birleşik Avrupa”dan geçtiğine inanıyor.
Benzer cümleler, daha sonra kurulacak Federal Almanya Cumhuriyeti’nin (FAC) ilk başbakanı olacak Konrad Adenauer’in 6 Mart 1946’da verdiği demeçte de var: “Umudum, fazla uzak olmayan bir zamanda Almanya’nın da parçası olduğu Birleşik Avrupa Devletleri’nin kurulmasıdır. Savaşların çok olduğu dünyanın bu kıtasından kalıcı barış kutsamalı.”⁵
Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle ise, sonraki yıllarda Atlantik’ten Urallar’a uzanan Avrupa Birleşik Devletleri düşüncesinin, federal Avrupa değil, konfederal bir “Vatanlar Avrupası” olması gerektiğini söylemişti. Böylece, daha o zaman “Birleşik Avrupa”nın nasıl olması gerektiği konusunda farklı görüşler ortaya atılmaya başlanmıştı. Bugün de Almanya ile Fransa arasında “Birleşik Avrupa”nın federal mi konfederal mi olması gerektiği konusunda net bir görüş birliği bulunmuyor.
OLAĞANÜSTÜ KOŞULLARDA HIZLANAN SÜREÇ
İkinci Paylaşım Savaşı’nın sonuna doğru gelindiğinde, 100-150 yıl önce “barış” vurgusuyla dillendirilmeye başlanan ancak somut bir adımın atılmadığı “Birleşik Avrupa” sürecinin savunulmasında, asıl olarak, “Soğuk Savaş” yıllarında olağanüstü sayılabilecek hızda ilerleme sağlandı. Bunun başlıca nedeni, dönemin kapitalist devletlerinin savaşlardan dersler çıkarıp “barış içerisinde yaşama”ya karar vermek istemesi değildi elbette. Ama Sovyetler Birliği (SSCB) gibi yeni bir gücün Avrupa ve dünyada hızla yükselişe geçmesinin savaşsız bir dünya isteyen halkların ve emekçilerin dikkatini çekmeye başlamasıydı. Eski emperyalist-sömürgeci devletlerin kaybettiği ya da zayıflayarak çıktıkları İkinci Paylaşım Savaşı’ndan asıl olarak ABD ve SSCB güçlenerek çıkmıştı. “Yeni dünya” artık bu iki güç etrafında oluşacak kamplaşmaya göre biçimlenecekti.
SSCB’nin Hitler faşizmine karşı elde ettiği büyük başarı ve Doğu Avrupa’da kurulan halk demokrasileri, Avrupa’daki kapitalist ülkeler arasında derin bir SSCB ve sosyalizm korkusu yarattı. Bu nedenle aralarındaki çelişkileri minimuma indirerek, ekonomik ve siyasi olarak bir arada bulunma onlar için adeta bir zorunluluk haline geldi. Yeni yükselen güç ABD’nin SSCB’yi durdurma planının altında da bu politika yatıyordu.
İşte bugün Brexit’le birlikte çatırdama ve küçülme süreci yaşayan AB’nin temelleri asıl olarak SSCB’nin yükselmesi ve “Soğuk Savaş”ın başladığı olağanüstü koşullarda atıldı ve bugünlere gelindi.
1951’de, Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un katılımıyla kurulan “Avrupa Kömür ve Çelik Birliği” (AKÇB), bugünkü AB’nin temelini oluşturuyor. Avrupalı kapitalistlerin bir araya gelerek, kıta üzerinde SSCB’ye karşı güçlü bir birlik kurma planı, o dönem ABD tarafından yürütülen “Soğuk Savaş”ın da bir parçasıydı. ABD’nin bütün çabası, kendisinin yedeğinde bir kapitalist cephe yaratmaktı. Bu, anti-komünist strateji, Avrupalı kapitalistlerin de işine yarıyordu.
AKÇB’ni bir yana bırakırsak, bugünkü AB’nin tarihi açısından 1957’de imzalanan Roma Anlaşması başlangıç kabul ediliyor. O günden bu yana geçirilen aşamalara baktığımızda, İngiltere’nin ayrılma kararıyla (Brexit) AB’nin üçüncü evrenin başında olduğu söylenebilir.
BİRİNCİ EVRE: SSCB’YE KARŞI BİR ARADA BULUNMA ZORUNLULUĞU
Bugünkü AB’nin birinci evresi, Roma Anlaşması’yla Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kurulmasıdır. Batı Avrupa ülkelerini SSCB’ye karşı ekonomik ve siyasi açıdan bir arada tutma anlamına gelen bu dönem, aynı zamanda, yükselen ABD’nin kanatları altında yaşamayı kabul etmenin başladığı süreç olarak da okunabilir. SSCB’ye karşı askeri işbirliği ise, aynı dönemde asıl olarak NATO şemsiyesi altında yürütüldü. Batı Avrupa’nın birçok ülkesi bu süreçte adeta ABD’nin kışlası haline getirildi. Savaşın mağlubu Almanya, adeta dayatılan bütün şartları kabul etmek zorunda kaldı. Bu nedenle Almanya, süreç içerisinde Avrupa’da ABD’nin ayak bastığı en önemli ülke oldu. Yine Almanya, aynı dönemde, ABD öncülüğünde Batılı kapitalistler tarafından SSCB’ye karşı yürütülen savaşın ön cephesi haline getirildi. Ve denebilir ki “Soğuk Savaş” asıl olarak Almanya üzerinden kazanıldı.
“Soğuk Savaş” nedeniyle “olağanüstü” sayılan bu dönemde, Batı Avrupalı kapitalist devletler yüz yıllar boyunca aralarında süren savaşları ve çelişkileri minimuma indirerek SSCB’ye karşı bir arada görünme gayreti içinde oldular. Mal ve hizmetlerin dolaşımında sağlanan kolaylıklar, “gümrük birliği” türünden atılan adımlar kapitalist tekellere yeni pazar alanları yarattı.
“Doğu Bloku”na karşı bir arada bulunmanın esas alındığı bu süreçte Almanya ve Fransa’nın önemli bir ağırlığı vardı. 1964’te imzalanan Elize Anlaşması’yla, geçmişteki savaşları bir yana bırakarak yakınlaşmayı esas alan adımlar atıldı. Yine de Almanya tarihsel nedenlerden ötürü arka planda kaldı. Bu evrede asıl olarak Fransa’nın etkili olduğu söylenebilir. Örneğin, İngiltere’nin 1957’den sonra AET’ye üye olmak için yaptığı üç başvuru Fransa tarafından vetolarla reddedildi. Bu politika daha sonra değişti ve İngiltere ancak 1973’te “topluluk”a üye olabildi.
Her ne kadar son yarım yüzyılda Avrupa devletleri arasında bir savaş ve çatışmanın olmayışı AB’nin varlığına bağlansa da, bu gerçek, SSCB’nin dengelediği “iki kutuplu” dünyada yapacak başka bir şey olmamasından kaynaklanıyor. Bu nedenle, Avrupalı emperyalistler arasındaki çelişkilerin derinleşmesinin kendisini az hissettirmesi, AB’nin bölünmeden bugünlere gelmesi, karşısında birleşilmesi gereken bir gücün (SSCB) olmasından kaynaklanıyordu. Aksi halde kıta üzerindeki egemenlik mücadelesi, sıcak savaş ve çatışma şeklinde olmasa da, değişik biçimlerde mutlaka devam edecekti.
İKİNCİ EVRE: GENİŞLEME, BÜYÜME VE ÇELİŞKİLER DÖNEMİ
Ortak pazar oluşturma konusunda önemli adımların atıldığı, ortak siyasi ve ekonomik kriterler etrafında birleşme adımlarının hızlandırıldığı ikinci evre ise, asıl olarak, SSCB’nin dağılmasıyla ABD’nin kanatları altından çıkmaya çalışma, bölgesel bir güç olma, SSCB’nin boşalttığı alanları ele geçirme iddiasında bulunulduğu yıllardır. 1989-90’da SSCB ve “Doğu Bloku”nun yıkılmasının hemen ardından, 1992’de imzalanan Maastrich Anlaşması’yla AET’nin adının AB olarak değiştirilmesi, aynı zamanda “Avrupa Birleşik Devletleri”ne giden yolda siyasi ve ekonomik entegrasyonu hızlandırma anlamına geliyordu. Bu aşama, aynı zamanda “Doğu Avrupa ve Balkanlar’a genişleme” sürecidir. SSCB dağıldığında 12 üyesi olan AB, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Akdeniz’den aldığı ülkelerle üye sayısını 28’e çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda, gözleri kamaştıran bir ekonomik ve siyasi merkeze dönüştü. Zira; dünyanın “iki kutuplu” olmaktan çıkmasıyla artan rekabet ve paylaşım mücadelesi, AB’nin dünya ölçeğinde bir aktör olmasını gerektiriyordu. Hal böyle olunca, AB, uzun bir süre, dışarıya, sanki birleşme yönünde bütün sorunlarını çözmüş bir birlik olarak sunuldu. Halklar ve emekçiler nezdinde AB’ye üyelik bir kurtuluş olarak gösterildi. Dahası, bir ülkenin AB’ye üye olmasıyla ekonomik, sosyal ve siyasal normlarının Avrupa’nın en zengin ülkelerinin seviyesine çıkacağı sanıldı. Bu, elbette büyük bir yanılgıydı. Gerçekte olan ise, bu süreçte AB’nin en zengin ülkelerindeki çalışma ve yaşam koşullarının giderek en düşük olan ülkelerin seviyesine çekilmesiydi. Ortak standartlar çoğunlukla en kötü olana göre düzenlendi. Bu nedenle, AB genelinde işsizlik ve yoksulluk önceki dönemlere kıyasla giderek arttı.
Bu süreçte mal ve hizmet dolaşımında kolaylıklar sağlandığı için, AB’ye üye olan ülkelerdeki işgücü, kıta genelinde serbest dolaşım hakkına sahip oldu. Bu durum, yeni AB üyesi ülkelerindeki kalifiye işgücünün diğer AB ülkelerine akışını sağlarken, “merkez” sayılan AB ülkelerinde ise, bu emekçiler yerli emekçilere karşı kullanılarak işgücü maliyeti düşürüldü. “Yabancılar” kategorisinden bu emekçiler düşmanca kampanyaların düzenlenmesine vesile yapıldılar ve ırkçı-milliyetçi hareketler “yabancı düşmanlığı” üzerinden genişlemeye karşı propaganda yaparak güçlendi.
Ama ikinci evre, aynı zamanda, birlik içinde egemen olmak isteyen ülkeler arasında tartışma ve çelişkileri de derinleştirdi. Hem genişleme süreci hem de bu süreçte AB dışı büyük devletlerin baskısı, birliğin büyük güçleri arasındaki rekabette, uzun bir süre, tam olarak bir ülkenin ya da ülkeler ittifakının birlik üzerinde belirleyici olmasını engelledi. Çoğu zirveler tartışmayla geçti. Uzlaşma yerine restleşme öne çıktı. Çünkü, birleşme yönünde atılan her adım yeni çelişkileri beraberinde getiriyordu. 2008 Krizi’nden sonra yaşanan gelişmeler ise, AB üzerinde açıktan Alman dominantlığını artırdı. Güçlü ekonomisi sayesinde, Almanya, borç krizi içinde olan ülkelere dayatmalarda bulundu.
Bütün bunlardan ötürü, İngiltere’nin referanduma gitmesinin nedenlerinin başında, çelişkilerin derinleşmesi ve Londra’nın ağırlığının önceki döneme göre azalması geliyor.
Belirtmek gerekiyor ki, ikinci evre, aynı zamanda “Birleşik Avrupa Devletleri” yönünde önemli adımların da atıldığı süreç oldu. Eskiden “hayal” gibi görülen ortak para birimi, nakit olarak kullanılmaya başlandı. 12 ülkeyle kullanılmaya başlanan ortak para birimi Euro, gelinen aşamada, 19 ülkeye kadar genişlemiş bulunuyor. Euro, elbette, sıradan bir ortak para kullanımından çok, birlik üyesi ülkelerin ekonomilerinin birbirine sıkıca bağlanması ve ortak mali politikaların kabul edilmesi anlamına geliyor.
Hatırlatmak gerekiyor ki; AB ilk fireyi “ekonomik entegrasyon” sürecinde Euro’nun yürürlüğe girmesiyle vermişti. 1989’da Madrid’te toplanan AB Zirvesi’nde ortak ekonomi ve para politikasına geçme kararı alındığı halde, bu karar uygulanamamış ve İngiltere, Danimarka ve İsveç, Euro’nun dışında kalmak istediklerini ilan etmişlerdi. İsveç’te yapılan referandumda sandıktan Euro’ya “Hayır” çıkmıştı.
Tek tek üyelerin mali disiplin politikalarını önemli ölçüde Avrupa Merkez Bankası (AMB) ve Avrupa Konseyi’ne devretmeleri anlamına gelen bu sürecin, asıl olarak, zayıf ekonomilerin büyük ülkelerin ekonomilerine göre düzenlenmesi demek olduğu, 2008 Krizi’nden sonra açık olarak görüldü.
Sadece para biriminde ortaklaşmaya gidilmekle kalınmadı; aynı zamanda, sınır kontrolleri kaldırılarak ortak dış sınırlara geçilmesi, hukuk, iç güvenlik ve sığınma gibi pek çok konuda AB’ye üye ülkeler arasında ortak politika ve düzenlemeler konusunda da adımlar atıldı. Keza, aynı dönemde AB’nin karar verme biçiminde de önemli değişikliklere gidildi. Daha önce oy birliğiyle alınan kararlar, 1 Ocak 2009’dan itibaren Lizbon Sözleşmesi ile üçte iki çoğunluk esasına bağlandı. Başka bir deyişle, eskiden bir tek ülkenin karşı çıkması durumunda karar alınamaması dönemi kapandı, yerine büyük ve güçlü ülkelerin sözünün geçtiği bir karar mekanizması geçirildi. AB nüfusunun ve üye ülke sayısının üçte ikisini bir araya getirebilenler istedikleri kararları aldırabiliyordu artık.
Avrupa Anayasası adı altında yapılan düzenlemeler Fransa ve Hollanda halkları tarafından 2005’te referandumla reddedilmesine rağmen, 1 Ocak 2009’da Lizbon Anlaşması adı altında yürürlüğe konuldu. Lizbon Anlaşması için, 28 AB ülkesi arasında, Anayasası gereğince, bir tek İrlanda referanduma gitmişti.
AB’nin yerküre üzerinde daha etkili bir emperyalist güç olabilmesi için tüm üye ülkelere silahlanma zorunluluğu getiren, ortak dış ve savunma politikası dayatan ve neoliberal politikaların hayat bulmasını sağlayan Lizbon Sözleşmesi, birleşme yönünde atılan adımların pekiştirilmesinin ana sütunlarından biri olma özelliği taşıyor. İngiltere ortak savunma ve dış politika maddelerine çekinceler koyarak, ayrıcalıklar elde etmişti.
Bütün bunlara, bir de 2008’den itibaren baş gösteren “ekonomik kriz” ve onun tetiklediği “Euro krizi” eklenince, mali politikalar konusunda, Almanya’nın öncülüğünü yaptığı kısıtlama ve yaptırım politikaları, Brüksel tarafından üye ülkelere, özellikle de Euro Bölgesi ülkelerine dayatıldı. Bu dönem, aynı zamanda, AB’nin “Euro Bölgesi”ne üye olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölündüğü dönemdir. 1990’lı yıllardan başlayarak ortaya çıkan çelişkileri nedeniyle, AB’nin geleceği üzerinde sürdürülen tartışmalarda, “çekirdek” ya da “iki vitesli” diye ifade edilen modeller ortaya atılmıştı. Buna göre ekonomik ve siyasi açıdan tam entegrasyonu savunan ülkeler AB’nin “çekirdeği”ni ya da “ikinci vitesini” oluşturuyorlardı, buna karşı çıkarak çekince koyanlar ise, “çevre” ya da “birinci vites” olarak kalacaklardı. Böylece, AB’nin gelecekte “çekirdek-çevre”, “birinci-ikinci vites” olarak bölünebileceği öngörülüyordu. Ancak, İngiltere’nin, elde ettiği ayrıcalıklara rağmen bu kadar erken ayrılmaya karar vereceği pek tahmin edilmiyordu.
BREXİT SEBEP DEĞİL SONUÇTUR
İkinci evre, aynı zamanda, AB içindeki büyük ülkeler arasındaki çelişkilerin su yüzüne çıktığı, AB’nin geleceğine bakıştaki “felsefi farklılıklar”ın belirginleştiği bir dönemdir. SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte ekonomik ve siyasi anlamda “Birleşik Avrupa” yönünde atılan adımların hızlandırılması, itirazları beraberinde getirdi. Başka bir deyişle, “nihai hedef” şeklinde ilan edilen “Avrupa Birleşik Devletleri”ne yaklaşıldıkça, çelişkiler katlanarak büyüdü. Ekonomik gücü bakımından Almanya’dan sonra AB’nin ikinci büyük ülkesi olan İngiltere’nin asıl itirazı, gelecekte nasıl bir “Birleşik Avrupa”nın kurulacağına dairdi. Bu nedenle Brexit kararı, yıllarca dile getirilen itirazların, elde edilen ayrıcalıkların bir sonucudur.
Başbakan David Cameron’ın, iç politikada elini güçlendirmek için 23 Ocak 2013’te Londra’da yaptığı konuşmayla ilan ettiği referandum, 2015’teki seçimlerde tek başına hükümet olmasını sağladı. Ancak, eski sorunlara yenilerini ekledi. Ve referandum kararı, sonunda, Cameron’un siyasi kariyerini de bitirdi.
AB’nin üç büyük ülkesi Almanya, Fransa ve İngiltere arasında yıllardır değişik vesilelerle gündeme gelen “gelecek felsefesi”ndeki farklılıkların özü, her devletin, birliği kendi çıkarlarına göre dizayn etmesinden kaynaklanıyor.
Cameron, referandum ilanını yaptığı konuşmasında, İngiltere ile AB arasındaki ilişkileri yeniden müzakere etmek istediklerini, AB’nin mutlaka değişip esnekleşmesi, rekabet gücünü artırması ve daha demokratik bir yapıya kavuşturulması gerektiğini söylemişti.⁶ Cameron, ulusal egemenliğin üye ülkelerden alınıp Brüksel’e devredilmesini kabul etmediklerini, tersine, ülkelerin egemenlik haklarının genişletilmesine ihtiyaç olduğunu dile getirerek, “bugünkü durumuyla AB’nin dağılma tehlikesi bulunmaktadır” demişti, aynı konuşmasında. Ayrıca, Avrupa iç pazarının en önemli unsur olarak ön planda tutulması gerektiğini ve ülkesinin “daha açık ve esnek bir AB’nin üyesi olarak kalması için canla başla mücadele edeceğini” sözlerine eklemişti.
Uzunca bir süredir üzerinde çalışılan ve açıklanması için uygun zaman kollanan referandum ilanı, beklendiği gibi geniş yankı yarattı. Hâlbuki, İngiltere’nin AB konusundaki benzer tutumu, daha önceki başbakanlar tarafından da değişik vesilelerle açıklanmıştı.
Cameron’ın kendisinden öncekilerden en önemli farkı, ülkesinin AB konusundaki geleneksel yaklaşımını bir kez daha güncelleyerek ifade ettikten sonra, somut olarak bir referandum sürecini ilan etmesiydi. Cameron, bu yönüyle kendisinden önceki başbakanlardan ayrılıyor. Ve tarih de, onu, “Birleşik Krallığı AB referandumuna götüren başbakan” diye yazacaktır.
Cameron’un ağzından İngiltere’nin referandum kararını açıkladığı dönemde, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in tutumu, daha çok Cameron’un açıklamasını direkt karşısına almama, hatta görmezden gelme şeklindeydi. AB’nin birlik görüntüsünü korumasını isteyen Merkel, “Almanya ve şahsen ben, İngiltere’nin AB’nin önemli ve aktif bir üyesi olmasını arzuluyoruz” demekle yetinmişti.
Fransa’nın tutumu ise, “Ya kurallara uyarsın ya da gidersin” şeklindeydi. Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius öyle diyordu: “Avrupa bir futbol kulübü gibidir. Bu kulübe üye olunur. Ama üye olduktan sonra, ben ragbi⁷ oynamak istiyorum denemez. Alakart Avrupa olamaz.”⁸
AB’nin üç büyük ülkesi arasında AB’nin gelecek tasarımı konusunda derin görüş ayrılıkları yatan bu tür açıklamalar, elbette ilk kez yapılmıyordu. Bu nedenle, farklı siyasi ve ekonomik çıkarlara dayanan gelecek tasavvurundan ötürü, bugünkü koşullarda ve bileşimde “Birleşik Avrupa”nın kurulması pek mümkün görünmüyor. Brexit kararı da, bunun en somut ifadesidir.
Zira; İngiltere, Cameron’ın da ifade ettiği gibi ulus-devletlerin bir yana bırakılarak, ekonomik ve siyasi açıdan “birleşmiş bir Avrupa”ya çoktan karşıydı. Sadece, üye ülkeler arasındaki bağların bugünkünden de esnek olduğu bir ortak pazarın nimetlerinden yararlanmayı yeterli görüyordu.
Ortak para birimi Euro’yu kabul etmemesi, ulusal sınırlarda kontrollerin kaldırılmasını ifade eden Schengen Anlaşması’nı imzalamayı reddetmesi, dış politika ve askeri alanlarda imzalanan anlaşmalardan muaf tutulması ve en son birlik ekonomisinin Brüksel’den denetlenmesi anlamına gelen Mali Disiplin Paktı’na (Fiskalpakt) karşı çıkması gibi kararlar, aslında “nasıl bir Avrupa” sorusuna verdiği yanıttan kaynaklanıyordu.
Özetle, İngiltere AB’nin daha fazla bütünleşmesine karşı çıkıyor ve bu yönde atılan kimi adımların iptal edilmesini istiyordu. AB’den çıkmayı da bu çerçevede bir tehdit olarak hep kullanılageldi.
İngiltere’nin aksine, Almanya-Fransa ekseni ise, Konrad Adenauer ve Charles de Gaulle’nin yıllar önce ifade ettikleri çizgi çerçevesinde, dünya üzerindeki egemenlik yarışında ancak AB çatısı altında güç birliği yapılarak var olunabileceğine inanıyor. Her ne kadar AB’nin gelecekte Almanya gibi federal mi yoksa Fransa gibi merkezi mi olacağı konusunda tam bir görüş birliği sağlanmasa da, bugünkü koşullarda birbirine mahkûm görünüyorlar ve bu nedenle birbirlerini sevmedikleri halde aynı çatının altında kalıp “zorunlu evliliği” sürdüren çiftlere benziyorlar. Çünkü ikisinin de tek başına diğer emperyalistlerle rekabet etme şansının olmadığını biliyorlar.
Özellikle de Almanya, tarihsel nedenlerden ötürü, kendi çıkarlarını AB şemsiyesi altında hayata geçirmeye özen gösterdi, göstermeye de devam ediyor. Geçmişte yaşanan iki büyük savaşın sorumlusu olmasından ötürü, Avrupa ve dünyada tarihsel endişe ve korkuları yeniden depreştirmemek, Almanya’ya karşı bir cephenin oluşmasını engellemek için, bugüne kadar Alman sermayesinin çıkarları hep “AB şemsiyesi”nin altında tutuldu. Bu nedenle de, Almanlıktan çok Avrupalılık öne çıkarıldı. Ancak bu çaba, Euro krizinde tutmadı. Çünkü, kriz içerisindeki ülkelerin emekçileri Brüksel’den dikte ettirilen acı reçetelerin arkasında doğrudan Almanya’nın olduğunu kısa sürede gördüler. Bu nedenle, Yunanistan’dan Portekiz’e kadar pek çok ülkede tepkiler doğrudan Almanya’ya yöneldi. Alman bayraklarının yakılması, Merkel’e Hitler bıyığı takılması, bundan ötürüydü.
Ekonomik ve siyasi açıdan hiçbir iddiası olmayan ülkeler birlik içerisinde kendisini var etmeyi yeğlerken, bir şekilde en büyüklere tabi olmayı bir zorunluluk olarak görüyorlar. Ancak, bu durumun kendi aleyhlerine olduğunu fark ettiklerinde hemen dönüş yoluna başvurabilirler.
İhtimal o dur ki, AB, mevcut haliyle daha fazla bütünleşemeyecektir. Bu nedenle, daha önce gündeme getirilen “çekirdek Avrupa” ya da “iki vitesli Avrupa” gibi modeller halen gündemde ve zamanla AB’nin, birleşmeden yana olanlar ve olmayanlar olarak bölünmesi çok uzaktaki bir gelecek sorunu değildir.
ÜÇÜNCÜ EVRE: KÜÇÜLME VE MİLİTARİSTLEŞME DÖNEMİ
23 Haziran’da yapılan Brexit referandumuyla girdiğimiz üçüncü evre ise, AB’de küçülme ve halklarla AB arasındaki uçurumun derinleşmesi dönemi olarak görülebilir. Bu nedenle, tam üyelik için müzakereler yürüten Türkiye’nin tam üyeliği ise, AB’nin iç sorunları nedeniyle giderek daha da zorlaşmıştır. İngiltere’nin öngörülen iki yıl içinde fiilen ayrılmasından sonra, AB’nin ve Euro Bölgesi’nin üye sayısı artsa bile, gücü ve parıltısı eskisi gibi olmayacak. Dahası, gelişmeler, Brexit kararının domino etkisi yaratacağı ve başka ülkelerin de ayrılmak için adımlar atabileceği yönünde. Hollanda, Danimarka ve Polonya’nın AB’den ayrılabilecek sonraki ülkeler olabileceği şimdiden dillendiriliyor.
23 Haziran öncesinde yapılan kamuoyu yoklamalarında, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma anlamına gelen Brexit yönünde karar vereceği öngörülüyordu. Her ne kadar referandumdan bir hafta önce İşçi Partisi milletvekili Jo Cox’un öldürülmesi, ibreyi AB’de kalmayı savunanlardan yana biraz oynatsa da sonucu değiştirmedi.
Bu nedenle, sandıktan çıkan karar, Almanya, Fransa ve Brüksel’deki AB bürokratları için sürpriz olmadı. Alman Der Spiegel dergisi, referandumun yapıldığı günü “Kara Perşembe” olarak ilan ettikten sonra, şu dramatik tabloyu çiziyordu: “Kara Perşembe’de bir ulus nostalji içtepisine ve özgürlük arzusuna karşı bir karar aldı ve akıldışı hareket etti. Parlamento çoğunluğuna, ekonomistlerin, politikacıların, bilim insanlarının, dünyadaki bütün dostların ve müttefiklerin tavsiyelerine aykırı davrandı.”⁹
Basına yansıyan buna benzeyen pek çok değerlendirme vardı. Zira, Birleşik Krallık’ın ayrılmasıyla AB’nin geleceğinin büyük bir belirsizlik içine girdiği tablosu çiziliyordu.
Ne var ki, ilk günlerde çizilen “felaket senaryoları”nın yerini sonradan mevcut durumun nasıl olumluya çevrilebileceği üzerinde tezler almaya başladı. Özellikle de Almanya’da.
Denebilir ki; Brexit’ten sonra AB’nin geleceğinin ne olacağı konusunda asıl çerçeveyi, Almanya Başbakanı Merkel, sonucun belli olmasından birkaç saat sonra düzenlediği kısa basın toplantısında belirledi. Başta Fransa olmak üzere, değişik ülkeler ve Almanya içinde yapılan temaslardan sonra yapılan açıklamada, Merkel şöyle diyordu: “Üzerinde konuşacak çok fazla bir şey yok. Bugün Avrupa için bir kırılma günüdür. Bugün Avrupa’nın birleşme sürecinin kesintiye uğradığı bir gündür. Ancak Avrupa Birliği, bugüne doğru yanıtlar verebilecek güçtedir.”¹⁰
Özetle, Merkel Birleşik Krallık’taki oylamanın sonucunu hemen kabul ederek, AB’nin, bundan sonra yoluna Birleşik Krallık olmadan devam edeceğinin mesajını açık ve net olarak verdi. Dahası Cameron’ın, zaman kaybetmeden, AB’ye Lizbon Anlaşması’nın 50. maddesi gereğince resmi ayrılma başvurusunda bulunması gerektiği açıklandı. Yas tutma yerine zaman kaybetmeden ilerleme söylemi öne çıkarıldı.
Bu yönlü ilk açıklamaların, daha çok, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyesi olan Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Martin Schulz ve Almanya Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier tarafından yapılması dikkat çekiyordu. Bu ikisine, elbette AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Junker’i de eklemek gerekiyor. Zira Junker de, Brexit kararından sonra yaptığı açıklamalarda, açık olarak, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma başvurusu yapmasını talep ediyordu.
Brexit kararından sonra Brüksel’de yapılan AB Zirvesi’nden sonra bir açıklama yapan Merkel, İngiltere’de bazı politikacıların AB’de kalınması yönünde yaptığı açıklamalara rağmen sürecin artık geri döndürülemez olduğunu da açık bir dille ifade etmişti.
Özetle, Brexit kararı, Almanya-Fransa ekseni, Brüksel bürokrasisi tarafından “endişe ve memnuniyet”le karşılandı.
Endişe; asıl olarak AB’nin yara alması, bir merkez olmaktan çıkması ve başka ülkelerin de bu yolla AB’den ayrılabileceğine dairdi. Zira, bu yönde adımların atılması durumunda küçülen bir AB’nin diğer emperyalist devletlerle rekabet gücünün azalacağından endişe ediliyor. Ayrıca, AB sayesinde mal ve hizmetlerin serbest bırakılmasından asıl olarak Alman-Fransız tekelleri kazanç elde ediyor ve bu ayrıcalığın devam etmesi isteniyor. Küçülmeyse, aynı zamanda kontrol edilen ülke ve pazarın küçülmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla Brexit, AB’ye yön veren güçler açısından tercih edilecek bir durum değil.
Ancak, İngiltere ile yıllardır süren görüş ayrılığında bir uzlaşmaya varılamaması, bu nedenle de birleşme yönünde adımların hızlı atılamamasından ötürü Birleşik Krallık’ın ayrılma kararı memnuniyetle karşılandı.
Çünkü özellikle Almanya açısından bakıldığında, dünya üzerinde giderek sertleşen paylaşım sürecinde daha etkili yer alabilmek için, AB’nin siyasi ve ekonomik entegrasyonuna karşı çıkan Birleşik Krallık’ın ayrılma kararı vermesi, yeni bir fırsat olarak değerlendirildi. “Her krizin yeni fırsatlar doğuracağı”ndan hareket eden Almanya, Birleşik Krallık’ın ayrılmasıyla, hem diğer ülkeler üzerinde baskıyı yoğunlaştıracak, hem de birleşme yönünde adımları hızlandıracak.
Özellikle ortak dış politika, silahlanma ve sınırların korunması yönünde kısa sürede yeni adımların atılması planlanıyor. Bu konuda, Brexit kararının hemen ardından, iki yeni önemli belge yayınlandı. Birincisi, Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ile Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Marc Ayrault’in ortak imzasını taşıyan 10 sayfalık açıklama, ikincisi de, AB Dışişleri Komiseri Federica Mogherini’nin üye ülkelere gönderdiği 32 sayfalık “genelge”. Her iki belgede de, asıl olarak, İngiltere’siz AB’nin izleyeceği yeni dış ve güvenlik politikasının çerçevesi çiziliyor.
“Güvenli olmayan dünyada güçlü bir Avrupa” başlığıyla yayınlanan ortak açıklamada her iki ülkenin bakışı gelecek açısından şu şekilde özetleniyor: “Almanya ve Fransa olarak halen kesinlikle aynı görüşteyiz: Avrupa Birliği, tarihsel açıdan eşine az rastlanan ve Avrupa’da özgürlük, refah ve güvenlik için vazgeçilmez bir çerçeve belirlemiş, halklar arasında barışçıl temelde ilişkileri yaratmış ve dünyadaki barış ve istikrara katkı sağlamıştır. Ülkelerimizi ortak kader ve ortak değerler sistemi birbirine bağlamıştır. Her ikisi, birlikte, temelden sürekli yakınlaşan halklarımızın birliğini kuruyor. Biz bundan ötürü Avrupa’da politik birliğe doğru adımlarımızı atmaya devam edeceğiz ve diğer Avrupa devletlerini de bizimle birlikte bu girişime katılmaya davet ediyoruz.”¹¹
Açıklama ve çağrının tek başına Alman ve Fransız bakanlar tarafından yapılması bile, bundan sonra AB’nin asıl sahibinin bu iki ülke olduğu, diğerlerinin ise ancak bu sürece dahil olabileceği anlamına geliyor.
Esasını ortak dış ve güvenlik politikasının oluşturduğu Steinmeier-Ayrault açıklamasında ayrıca, “Tek tek AB üyesi ülkelerin güvenliği birbiriyle çok yakından bağlantılı, çünkü bir tehdit bütün kıtaya yapılmış demektir. Bir AB ülkesine yapılan tehdit bütün AB ülkelerine yapılmış bir tehdittir. Bu nedenle güvenliğimiz bir bütündür. AB ve Avrupa güvenlik sistemi bizim temel stratejik çıkarımızdır. Her koşulda bunu koruyacağız. Almanya ve Fransa olarak, yeniden ortak bir konsept çerçevesinde Avrupa’yı güvenlik birliği haline getirmek için dayanışma, üye ülkeler arasında karşılıklı desteği sağlama, ortak güvenlik ve savunma politikasını hayata geçireceğiz. Avrupa için güvenliği sağlamak ve dünyada barış ve istikrara katkıda bulunmak Avrupa projesinin temel noktalarıdır.”¹² deniliyor.
Uzunca bir dönemde dış politikada askeri yöntemleri öne çıkaran, silahlanmaya önem veren Almanya ve Fransa’nın bundan sonraki hedefi, AB içinde dış politika konusunda tek sesin çıkması olacaktır. İngiltere, başta Irak işgali olmak üzere pek çok önemli gelişmede, AB ülkelerinden ziyade ABD ile birlikte hareket etti. Bu nedenle, önemli gelişmeler konusunda ortak bir AB politikasından çok tek tek ülkelerin çıkarlarına bağlanmış hamleler yapılıyordu. Bu, elbette bundan sonra da devam edecek. Ancak, İngiltere’siz bir AB’nin dış politika açısından daha uyumlu görünmeye çalışacağı görülüyor. Buna rağmen Almanya-Fransa eksenine karşı hareket edecek ülkeler bundan sonra da AB içerisinde varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Almanya ve Fransa dışişleri bakanlarının güvenlik ve savunma politikasına dair ifade ettikleriyle, adeta AB’ye “askeri misyon” biçilmiş gibi görünüyor. Özellikle, üye ülkelerin güvenliği konusunda söylenenler, adeta NATO’nun 5. maddesi’nden kopyalanmış gibi. Öyle görünüyor ki, bu üçüncü evrede AB bugünkünden daha fazla gerici, militarist ve dayatmacı bir karakter kazanacak ve askeri güçle paylaşım sürecinde var olduğunu göstermeye çalışacak.
Keza, Brexit kararından sonra AB Dış Politika Komiseri Federica Mogherini tarafından AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına gönderilen 32 sayfalık belgede de sık sık ortak dış ve savunma politikasından söz ediliyor. “Küresel AB stratejisi” başlığını taşıyan Mogherini’nin belgesinde, dünyanın durumu anlatıldıktan sonra, bu sorunların aşılması, AB’nin güçlü bir aktör olabilmesi için silahlanmayı artırması ve savaşa hazır olması gerektiği belirtildikten sonra, “Avrupa ve dünyanın hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü bir AB’ye ihtiyacı var”¹³ deniliyor.
Her ne kadar AB ile NATO arasında yakın işbirliğinden söz edilse de, AB’nin kendi savunma gücünü oluşturması isteniyor. Die Welt gazetesi, Mogherini’nin “belgesini”, “AB ve Almanya askeri birliği ilerletiyor”¹⁴ başlığıyla duyurdu.
Böylece, 2003 yılından beri değişik şekillerde dile getirilen ortak dış ve savunma politikası, buna bağlı olarak Avrupa Ordusu’nun kurulması, önümüzdeki süreçte Almanya-Fransa ekseninin yoğun çabasıyla hızlandırılabilir. Bu da, gelecekte NATO içerisinde önemli bir bölünmenin söz konusu olabileceği anlamına geliyor.
ALMAN AB’Sİ: SONUN BAŞLANGICI
İngiltere gibi AB’nin önemli bir ülkesinin Brexit kararıyla birlik dışına çıkması ve Almanya-Fransa ekseninin de bu ülkeyi “birlik”ten çıkarmak için elini çabuk tutmasını zorladığı bu dönemde, en çok merak edilenlerin başında, elbette AB’nin geleceğinin bundan sonra nasıl şekilleneceği geliyor. Almanya-Fransa ekseninin referandumun tekrarlanmasına da karşı çıkarak, Birleşik Krallık’ın bir an önce ayrılma başvurusunda bulunmasını talep etmesi, aynı zamanda, İngiltere’siz bir AB’nin çok önceden tasarlandığını ve bunun için zaman kollandığını da gösteriyor.
Eğer bu referandum ezeli güçlü rakip İngiltere’de değil de, başka küçük bir ülkede yapılmış olsaydı, mutlaka, her fırsatta referandumun tekrarlanması, hatta AB’de kalma kararı çıkana kadar oylamaya devam edilmesi, bütün bunlara rağmen istenilen sonuç alınamadığı takdirde, ayrılma sürecinin mümkün olduğu kadar uzatılması gerektiğine dair sayısız açıklama yapılırdı. Zira AB daha önce de birçok kez halkların kararına saygı duymadı, referandum sonuçlarını tanımadı. 2005 yılında Hollanda ve Fransa’da AB Anayasası’na karşı referandumlardan çıkan kararlardan sonra, anayasanın adı “Lizbon Sözleşmesi” (AB Konvansiyonu) olarak değiştirilerek yürürlüğe konuldu.
İrlanda’daki ilk Lizbon Anlaşması referandumundan “Hayır” çıkınca, AB bastırdı ve ikinci bir referandum yaptırdı. Yunanistan’da Temmuz 2015’te yapılan referandumda, AB’nin ekonomik dayatmalarına yüzde 62 ile “Hayır” denilmesine rağmen, SYRIZA Hükümeti’ne diz çöktürülerek, bu sonuç tanınmadı. O zaman da halkın demokratik kararına saygı gösterilmedi.
Bütün bunlar, AB’nin egemen ülkeleri ve Brüksel’in halkların kararına saygı duymadığını, yok saydığını, önemli olanın masa başındaki planların hayata geçirilmek olduğunu açık olarak gösteriyor. Dolayısıyla, Brexit; Almanya-Fransa için AB’nin siyasi ve ekonomik entegrasyonunu engelleyen ya da yavaşlatan İngiltere’den kurtulma, birlik sürecini hızlandırarak derinleştirme anlamına geliyor. En azından gelecek tasarımı bu yönde.
Ama, bugünden görünen, AB üzerinde, Almanya’nın ekonomik ve siyasi egemenliğinin önümüzdeki dönemde daha fazla artacağıdır.
İngiltere ve Fransa’ya açık arayla ihracat farkı atan, bu nedenle diğer iki rakip karşısında önemli bir avantaja sahip Almanya, bu gücünü “Euro Krizi” döneminde katlayarak artırdı. Böylece, önceki döneme göre, Brüksel’de AB adına hayata geçirilen politikalarda bu ülkenin büyük bir etkisi oldu. Ekonomik gelişmeler, gelecekte Almanya’nın ekonomik olarak, en yakınındaki İngiltere ve Fransa’ya fark atmaya devam edeceğini gösteriyor. Bu da, AB üzerindeki etkisini pekiştireceği ve giderek diğer ülkeleri ekonomik ve siyasi olarak baskı altına alacağı anlamına geliyor.
Gelişmeler, AB’nin “Alman AB’si”ne doğru gittiğini gösteriyor. Hitler ordusunun Akropolis’e çektiği gamalı-haç bayrağını indirerek “ulusal kahraman” onurunu kazanan SYRIZA’nın Avrupa Parlamentosu milletvekili Manolis Glezos, bir yıl önce Der Spiegel dergisinde “Dördüncü Rayş” başlığıyla yayımlanan yazıda, bugünkü durumu şu şekilde özetliyordu: “Bu sefer askerler yok, işverenler ve politikacılar var. Alman sermayesi Avrupa’ya hakim oldu, Yunanistan’ın içine düştüğü fakirlikten yarar sağlıyor. Almanya’nın Yunanistan’a yaklaşımı tiran-köle ilişkisine benziyor. Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, 2000 yılında Avrupa Almanya’nın liderliğinde bir araya gelecek demişti. 10 yıllık bir yanılgıyla Goebbels haklı çıktı.”¹⁵
Nereden bakılırsa bakılsın, Brexit’ten sonra geriye kalan AB’de, kısa vadede asıl karar verici gücün Almanya-Fransa ekseni, uzun vadede ise tek başına Almanya olacağı, diğer ülkelerin söz ve karar hakkının minimuma ineceği görülüyor. Alman-Fransız rekabetinden Almanya’nın üstün çıkacağı da sır değil. Ve bu durumda, Fransa’nın gelecekte gerçekten AB içinde kalıp kalmayacağı da bugünden tartışmalıdır.
Almanya’nın dominantlığı arttıkça tek tek ülkelerde halklar arasında hoşnutsuzluğun artacağı, kopuşların hızlanacağı söylenebilir. Zira, Almanya’nın iki büyük dünya savaşıyla yapmak istediğini bu kez AB şemsiyesi altında hayata geçirmeye yeltenmesi, bu yönde önemli adımlar atması, aynı zamanda Alman burjuvazisinin Avrupa’ya egemen olma hayalinin aslında hiçbir zaman bitmediğini de gösteriyor.
Özetle, AB’nin belirgin bir şekilde Almanya’nın denetimine girmesi, bundan sonra bölünme ve kopuş sürecini hızlandıracak, bir tek Almanya ile kader birliği yapacak küçük ülkelerin etrafta kalma ihtimali bulunuyor. Küçülmüş bir AB, aynı zamanda daha fazla gericilik, sömürü ve militarist politikalar anlamına geliyor.
SONUÇ: HALKLARIN BİRLEŞİK AVRUPASI MÜMKÜN
- yüzyılın ikinci yarısından itibaren dillendirilmeye başlanan, ancak asıl olarak 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra üzerinde tartışmalar yürütülen “Avrupa Birleşik Devletleri” için ilk somut adımlar ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren atılmaya başlandı. Bugünkü AB’nin temellerinin atıldığı 1957’den bu yana geçen yaklaşık 60 yıllık süreçte birleşme yönünde atılan adımlarla çeşitli aşamalardan geçilerek bugünlere gelindi. Denilebilir ki; “Soğuk Savaş”ın bitmesinden ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmaları değişik biçimler ve düzeylerde AB içinde de kendisini hissettirmiştir.
Bütün bunlara rağmen, son 24 yıl içinde (1992-Maastrich Anlaşması) AB’nin mimarisinde önemli değişikliklere gidilmiş; birleşme yönünde ortak mali, siyasi ve askeri politikalar belirlendikçe, halkların ekonomik ve demokratik haklarında ciddi anlamda kısıtlamalar yapılmıştır. Ve gelinen aşamada, halka yukarıdan dayatılan, halkın inşa sürecinin dışında tutulduğu, bu nedenle halka rağmen gerçekleştirilmek istenen ekonomik ve siyasi entegrasyon, pek çok ülkede AB’ye tepkiyi her geçen gün büyütmüştür.
İngiliz burjuvazisinin AB’nin geleceğine dair farklı yaklaşımına bir de halkın Brüksel’de izlenen dayatmacı politikalara tepkisi eklenince, Brexit adeta doğal bir sonuç olmuştur. En önemlisi de, bu sadece Büyük Britanya’ya özgü bir durum değildir. Bütün Avrupa ülkelerinde son birkaç yıl içinde AB’ye güvensizlik ve tepki önemli ölçüde arttı.
Pew Research Center (PEW) tarafından yapılan kamuoyu araştırmasına göre, AB’ye olumsuz bakanların oranı İsveç’te yüzde 44, Almanya’da yüzde 48, Büyük Britanya’da yüzde 48, İspanya’da yüzde 49, Fransa’da yüzde 61, Yunanistan’da yüzde 71.¹⁶
Bu demektir ki, AB ülkelerinde halklar ve emekçiler arasında AB’ye karşı tepki ve hoşnutsuzluk ülkeden ülkeye farklılık arz etmekle birlikte, sürekli artış eğiliminde.
Bunu, daha somut olarak, Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde de görmek mümkün. En son 2014’te yapılan AP seçimlerinde, birçok ülkede AB karşıtı ya da eleştiricisi (Euroskeptiker) parti ve akım önemli oranda oylar aldılar.
Referandumun yapıldığı Büyük Britanya’da, Bağımsızlık Partisi (UKIP) yüzde 27 ile ilk kez birinci olmuştu. Bu nedenle, ırkçı partinin yükselişi sadece “sığınmacı karşıtlığı”ndan kaynaklanmıyor.
AB’nin önemli sembollerinden birisi ve “demokratik katılım”ın göstergesi olarak kabul edilen AP’nin seçimlerine katılım da sürekli azalıyor. 1979’daki AP seçimlerine katılım oranı yüzde 67 iken, bu oran, son iki seçimde (2009 ve 2014) yüzde 43’e kadar düştü. Son seçimlerde Büyük Britanya’da katılım oranı yüzde 36’da kalmıştı. Bütün bunlar, Avrupa halkları ve emekçileri nezdinde AB’nin gerçek karakteri ortaya çıktıkça, ekonomik ve siyasi entegrasyon hızlandıkça, seçimlere katılım oranının da azaldığını gösteriyor. AB’ye karşı yükselen bu tepkiyi, ne yazık ki, günümüzde sağ-popülist ve ırkçı-milliyetçi hareketler yedekliyor. Çünkü ortada, bu tepkiyi toplayacak ve belli bir kanalda buluşturacak emekten yana güçler yok. Sol partiler ve akımlar, AB’yi eleştirme ve AB’den çıkmayı “ulusal sınırlara çekilme” olarak değerlendirip, “ulusalcılığa düşmeme” adına sermayenin Avrupa’sına destek veriyorlar. Hâlbuki “sol”un tarihinde, sermayenin çıkarları esas alınarak kurulan ve halkın dahil edilmediği bir AB’nin emekçilerin yararına olmadığına dair pek çok veri bulunuyor. Bugün AB’ye “evet” diyen İngiliz İşçi Partisi’nin kendisi bile 1975’te AET’den (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ayrılma çağrısı yapmıştı.
Gelinen aşama, Lenin’in bundan 101 yıl önce, Ağustos 1915’te, “Birleşik Avrupa Devletleri Şiarı Üzerine” yazdıklarını doğruluyor: “Emperyalizmin ekonomik koşulları –yani sermaye ihracı ve dünyanın ‘ileri’ ve ‘uygar’ sömürgeci güçler arasında paylaşılmış olması– açısından, kapitalizm altında bir Birleşik Avrupa Devletleri ya olanaksızdır ya da gericidir.”¹⁷
Lenin aynı makalesinde, devamla, “Kuşkusuz, kapitalistler ve gerici güçler arasında geçici anlaşmalar olabilir. Bu anlamda, Avrupa kapitalistleri arasında bir anlaşma olarak, bir Birleşik Avrupa Devletleri olanağı vardır. … ama ne için bir anlaşma? Yalnızca Avrupa’daki sosyalizmi ortaklaşa ezmek, sömürgelerin bugünkü bölüşülmesinde haklarının yendiğini düşünen ve son yarım yüzyılda, yaşlılıktan çürümeye başlayan geri ve monarşist Avrupa’dan çok daha büyük bir hızla güçlenen Japonya ve Amerika’ya karşı sömürge yağmasını ortaklaşa korumak amacıyla. Amerika Birleşik Devletleri’yle kıyaslandığında, Avrupa, tüm olarak ekonomik durgunluğu simgeler. Bugünkü ekonomik temel üzerinde, yani kapitalizm koşullarında, bir Avrupa Birleşik Devletleri, Amerika’nın daha hızlı gelişmesini geciktirmek için gericiliğin örgütlenmesi anlamını taşır. Demokrasi ve sosyalizm davası denince yalnızca Avrupa’nın akla geldiği dönemler bir daha geri dönmemek üzere geçip gitmiştir. (Yalnız Avrupa değil), bir Dünya Birleşik Devletleri, –komünizmin tam zaferi, demokratik devlet de dahil olmak üzere, devletin toptan yok olmasını sağlayana dek– bizim sosyalizme bağladığımız ulusların birliğinin ve özgürlüğünün devlet biçimidir.” diyor.¹⁸
Aradan 100 yıl geçtikten sonra Lenin’in yazdıklarına baktığımızda, Avrupalı kapitalist-emperyalist devletlerin gerçekten geçici bir süre için –sosyalizme karşı olmasa bile deforme edilmiş sosyalist biçimleri kullanmayı sürdüren– modern revizyonist SSCB’ye karşı uzlaştığı görülüyor. Ancak, bu uzlaşma ABD’nin yükselişini durdurmak temelinde değil, –hiç değilse W. Brandt’ın “ost politik”ine kadar– ortak düşman sayılan SSCB’yi “ezmek” için olmuştur. Şimdi, özellikle Almanya-Fransa ekseni ABD’nin yükselişini aşağıya çekmek üzere, ABD’ye kaptırdıklarını geri almanın mücadelesini yürütüyor.
Brexit’le birlikte kapitalizm koşullarında, ulus-devletlerin eşit koşullarda içinde olduğu Birleşik Avrupa’nın mümkün olmadığı artık net olarak görülmüştür. Bundan sonraki süreç, tek tek ulus-devletlerin sermayelerinin gönüllü ya da zorunlu olarak Alman-Fransız denetiminde kalma ya da ayrılma kararları vermeleriyle ilerleyecektir. Bu da, başından beri kurulmak istenen büyük birliğin artık bir hayalden ibaret olduğu anlamına geliyor.
Ancak bu, insanlığın, savaşın olmadığı, barışın egemen olduğu bir “Birleşik Avrupa” hayalinin mümkün olmadığı anlamına gelmiyor.
Zira, “Birleşik Avrupa” düşüncesi ilk olarak nice savaşlara sahne olan Avrupa kıtasında bir daha savaşların olmaması umuduyla dile getirilmiştir. Kıtada bulunan büyük ulusların birbiriyle girdiği kanlı savaşlardan yorgun düşen halklar, bu nedenle “Birleşik Avrupa”ya barış umuduyla yaklaştılar. Bugün de, son 60 yılda büyük savaşların olmaması “AB’nin başarısı” olarak sunuluyor. Varsın öyle olsun. Ancak silahlanmanın hızla arttığı, sürekli savaş dilinin egemen olduğu, askeri stratejilerin belirlendiği bugünkü AB’yle barışın sürekli ve egemen olmasının mümkün olmadığı artık iyice gün yüzüne çıkmıştır.
Bu nedenle, Avrupa halkları ve emekçilerinin bir arada, eşit koşullarda, barış ve kardeşlik içinde yaşamasının olanaklı olduğu sosyalizm için mücadele çok daha büyük bir önem kazanmıştır. Son 60 yıl içinde AB’de, sınırların olmadığı; ortak pazar, serbest mal, hizmet ve kişisel dolaşım alanlarında atılan adımlar, aslında sınırların olmadığı “Birleşik Avrupa”nın hayal olmadığını gösteriyor. Asıl sorun “Birleşik Avrupa”nın hangi sınıfın öncülüğünde, hangi sınıfın çıkarlarına göre kurulabileceğidir. Burjuvazi öncülüğünde “Birleşik Avrupa Devletleri” kurma süreci halen devam etse de, Brexit’le bunun iflas ettiği görüldü. Bundan sonraki süreç, küçülen AB’de emekçilere ve halklara karşı sürekli gericileşmeden başka bir şey olmayacaktır. Bu nedenle, insanlığın çıkarı, işçi sınıfı öncülüğünde kurulacak bir “Birleşik Avrupa”dadır.
Bu olmadığı sürece, Viktor Hugo’nun dediği gibi “Birlik fikri, hiç durmadan yakılıp, kasılıp kavrulan bir kıtanın bin yıllık hülyası olarak her zaman varlığını sürdürecektir.”
Bu “hülya”nın gerçekleşmesi için, öncelikli olarak, kıta genelinde, ister tek tek ülkelerde isterse bütün ülkelerde bir anda olsun, savaşa, sömürüye, yoksulluğa karşı yeni bir Avrupa için son bir savaşımın verilmesi gerekiyor. Bu savaşım kazanıldığında, bugünkü en karmaşık sorunların dahi çözümü mümkün olacaktır. AB ile tam üyelik müzakerelerini yürüten Türkiye’de, bu nedenle, sadece Türkiye-AB ilişkilerine değil, AB’nin bütününe bakılarak bir propaganda ajitasyon çalışması yürütülmesi, Brexit kararıyla birlikte çok daha büyük bir önem kazanmış bulunuyor. Başka bir deyişle, AB’nin kendisine bakıldığında, buna neden üye olunmaması gerektiğini anlatmak çok daha kolay ve ikna edici olacaktır.
Dipnotlar
1. https://de.wikipedia.org/wiki/Vereinigte_Staaten_von_Europa
2. https://de.wikipedia.org/wiki/Vereinigte_Staaten_von_Europa
3. Lenin’in “Birleşik Avrupa Devletleri Şiarı Üzerine” başlıklı makalesi Ağustos 1915’te Sosyal Demokrat’ın 40. sayısında yayınlanmıştı.
4. https://de.wikipedia.org/wiki/Vereinigte_Staaten_von_Europa
5. http://www.konrad-adenauer.de/biographie/zitate/europa/
6. http://www.yenihayat.de/2013/02/02/abde-felsefe-farki/
7. Ragbi, iki takım arasında, oval bir topun el ve ayaklarla kontrol edilerek sayı yapılması esasına dayalı olarak oynanan takım oyunu. Anavatanı İngiltere olan ragbi, sonradan İngiliz sömürgelerine yayılmıştır.
8. http://www.yenihayat.de/2013/02/02/abde-felsefe-farki/
9. Der Spiegel 26/2016.
10. http://www.dw.com/tr/merkel-avrupa-i%C3%A7in-bir-k%C4%B1r%C4%B1lma/a-19352559
11. https://www.auswaertiges-amt.de/DE/Europa/Aktuell/160624-BM-AM-FRA_ST.html
12. https://www.auswaertiges-amt.de/DE/Europa/Aktuell/160624-BM-AM-FRA_ST.html
13. https://www.jungewelt.de/2016/06-29/001.php
15. Der Spiegel 13/2015.
16. http://www.sueddeutsche.de/politik/pew-studie-eu-buerger-immer-unzufriedener-mit-der-eu-1.3025088
17. http://www.mlwerke.de/le/le21/le21_342.htm, Türkçe çevirisi, “Marx-Engels-Marksizm” içinde [s. 236-240] yayınlanmıştır. Sol Yayınları, İkinci Baskı, Mayıs 1990, Birinci Baskı, Kasım 1976.
18. Lenin’in aynı makalesinden
