Zeynep Akay
Britanya’nın Avrupa Birliği (AB) üyeliğine ilişkin 23 Haziran’da yapılan referandumda karar AB’den ayrılma yönünde çıktı. Oy kullanma oranının yüzde 72 ile ortalamanın üstünde olduğu referandumda seçmenlerin yaklaşık yüzde 52’si (17,4 milyon) AB’den ayrılma, yüzde 48’i (16 milyon) de kalma yönünde oy kullandı. Böylece Britanya’nın 43 yıllık AB üyeliğine son verilmesi kararı alınmış, ilk kez bir AB üyesinin birlikten ayrılması gündeme gelmiş oldu.
Bunun bir ilk olması nedeniyle Britanya tarafında da AB tarafında da bu sürecin nasıl işleyeceği konusunda net görüşler ifade edilemiyor. Ancak resmi olarak çıkış işlemlerinin başlaması için Britanya’nın Lizbon Anlaşması’nın 50. maddesini işleme koyduğunu açıklaması gerekiyor.
Şimdilik kimse 50. maddeyi işletmeye başlamak istemese de, AB yasaları, bunun en geç iki yıl içinde devreye sokulmasını ve iki yılda da sonuçlanmasını öngörüyor. Bazı AB üyesi ülke liderleri ve teknokratlar Britanya’yı cezalandırma maksadıyla Brexit işlemlerinin bir an önce başlatılmasından yana görüş belirttiler.
Referandum sonucu istediği yönde çıkmayınca Muhafazakâr Parti lideri ve Başbakan David Cameron istifa etti. Muhafazakâr Parti’de AB üyeliği konusunda on yıllardır devam eden bölünmeye son vermek, 2015 seçimlerinden güçlü çıkmak, AB’deki ekonomik kriz ve mülteci krizinin yükünü üstlenmemek için AB ile pazarlıklarında elini güçlendirmek amacıyla bir koz olarak referandumu gündeme getirmiş, ancak hesapları tutmamıştı.
Ülkeyi belirsiz bir sürece sürükleme ve partideki bölünme tehlikesi karşısında Muhafazakâr Parti, liderlik krizini kısa sürede atlatmak için İçişleri Bakanı Theresa May’i birçok Bizans oyunu sonucunda tek aday kılıp Başbakan olarak adeta atadı. May, 50. maddenin ne zaman devreye sokulacağına dair net bir tarih vermemekle birlikte, bu işlemlerin bu yıl başlatılmayacağını açıkladı. Sadece AB ile ilişkiler açısından değil, Britanya sermayesinin diğer ülkelerle ilişkileri açısından da bu sürecin nasıl sonuçlanacağını, nasıl bir biçim alacağını bu işi yürütecek olanlar da henüz bilmiyor.
Özgürlük Dünyası’nın Haziran 2016 tarihli 277. sayısında, hükümetin AB üyeliği konusunda neden referanduma gitme kararı aldığı ve farklı ekonomik, siyasal ve toplumsal kesimlerin AB üyeliği konusundaki tutumları ayrıntılı olarak incelenmişti. Bu nedenle, bu yazıda daha çok Brexit referandumu sonrasında açığa çıkan bazı olgular üzerinde durulacak.
Referandum sonrasında iktidardaki Muhafazakâr Parti, ana muhalefet partisi olan İşçi Partisi ve referandum sürecindeki AB ve göçmen karşıtı söylemleriyle Brexit kararının çıkmasında önemli bir işlev gören Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) liderlik krizi yaşamaya başladı. Başbakan Cameron istifa etti; onun yerini alan May seçmenin oyuyla Başbakan olmadığı için meşruiyeti tartışılıyor. Referandumda AB’den ayrılma kampının önemli aktörlerinden aşırı sağcı popülist UKIP lideri Nigel Farage da artık “görevini tamamladığı ve hayatını yaşamak istediği” gerekçesiyle liderlikten çekildi. İşçi Partisi’nin senesini doldurmamış lideri Jeremy Corbyn ise, kendi partisinden milletvekillerinin güvenoyunu alamadığı için yeni bir lider seçimi süreciyle karşı karşıya.
Britanya’nın modern siyasi tarihine damgasını vuran siyasi partilerde sadece liderlik krizi ve değişimi olarak değil, bölünme ve birleşme şeklinde taşları yeniden yerine oturtma, siyasi çizgisini yenileme potansiyeli olan, İskoçya ve Kuzey İrlanda’da seçmenlerin çoğu AB’de kalmak istediği için ülkenin siyasi ve idari yapısında değişikliklere gebe gelişmeler olarak değerlendiriliyor bunlar.
Brexit kararı katalizör işlevi görmüş olsa da, bu gelişmeleri sadece referandum sürecine bağlamak elbette doğru değil. Seçmenlerin çoğunluğunu bu karara iten ekonomik, siyasal ve sosyal koşullar, giderek yüze vuran toplumsal çatlaklar ve siyasi temsiliyet sorunu ülkeyi bu sürece taşımış oldu.
Ayrıca Brexit sürecini yürütecek yeni bir hükümet için erken genel seçime gidilmesini talep eden, bu süreçte alınan kararların yeniden halkoyuna sunulması gerektiğini savunanlar da az değil.
NEDEN BREXİT?
24 Haziran’da atılan gazete başlıkları eğilimlerine göre sonucu farklı tanımlıyordu: Sun “Tarihimizde önemli dönüm noktası”, Mail “Siyasi deprem”, Express “Bağımsızlık günü”, Mirror “Dağınık Krallık”, Times, “Britanya’nın Brexit isyanı”, Financial Times “Küresel mali piyasalarda karışıklık” ve Sterlinin değerindeki düşüşten söz ediyordu.
Referanduma birkaç hafta kala ayrılma yönündeki oylar kimi anketlerde önde görülse de, İşçi Partili milletvekili Jo Cox’un faşist bir örgüt üyesi tarafından öldürülmesi, AB’de kalma yönündeki atmosferi güçlendirmişti. Öyle ki, 23 Haziran gecesi sandıklar kapanıp oylar henüz yeni sayılmaya başladığında, ayrılma yönünde kampanyanın önemli aktörü UKIP lideri Nigel Farage, referandum sonucunun AB’de kalmaktan yana çıkacak göründüğünü ve yenilgiyi kabul ettiğini açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde durumun hiç de öyle olmadığı ve 17 milyon kişinin AB’den ayrılmak için oy kullandığı görüldü.
Peki AB’den ayrılma yönünde oy kullanan bu 17 milyon hangi kesimlerden oluşuyordu? Bu konuda coğrafi, sınıfsal ve demografik ayrımlar yapılıyor. Birleşik Krallık’ı oluşturan İskoçya ve Kuzey İrlanda’da AB’de kalma yönünde oylar ağır basarken, İngiltere ve Galler’de çoğunluk ayrılma yönünde oy kullandı. İngiltere’nin Londra ve Manchester gibi kozmopolit büyük kentlerinde çoğunluk AB’den yana oy kullanırken, 1990’larda imalat sanayisi çökertilmiş, üretimin ucuz olduğu ülkelere kaydırıldığı, işsizliğin ve yoksulluğun yoğun olduğu, iş güvencesi, eğitim ve konut olanaklarından yoksun kuzey bölgelerinde hükümete tepkiyi de içeren bir AB karşıtı tutum hakim olmuştu. Aynı şekilde maden ve gemi inşa sanayinin bitirildiği, benzer sorunlar yaşayan Galler’de de aynı sonuç alınmıştı.
İş ve meslek sahibi olan, AB’nin serbest dolaşım nimetlerinden yararlanan orta ve üst sınıflar AB’de kalmaktan, işsizliğin ve yoksulluğun yaygın olduğu, kemer sıkma politikalarından en fazla etkilenen işçi ve emekçilerin, yoksulların önemli bir kısmı ayrılmaktan yana oy kullanmıştı.
Siyasi yorumcular, buna, toplumdaki derin bölünmenin göstergesi olarak dikkat çekiyor. “Birleşik Krallığı Birleştirmek: Brexit Sonrasında Ne Var?” başlıklı makalesinde¹ Anand Menon, bu durumu “küreselleşmenin geride bıraktığı kesimler arasında yöneticilere karşı oluşmuş yaygın güvensizlik duygusu” ve “İngiliz toplumunda eskiden beri var olan çatlakların yüze vurması”, “halkı yeterince temsil etmeyen sisteme karşı bir siyasi protesto” şeklinde ifade ediyor. İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn ise bunu “kendisini siyasal sistemin dışında bırakılmış hisseden kesimlerin tepkisi” olarak adlandırdı.
Neoliberal politikalar ve 2007-8 ekonomik krizi sonrasında yoğunlaşan kemer sıkma politikalarından en çok etkilenen, işsiz kalan, sosyal yardımları kesilen, ücretleri dondurulan, iş güvencesi olmayan, eğitim ve sağlık hizmetleri sınırlanan, konut sorunu yaşayan emekçiler, işsizler, yoksullar hükümete tepkisini AB’den ayrılma oyuyla ifade etmişti.
Bunda, AB’ye sonradan katılan Doğu Avrupa ülkelerinden Britanya’ya olan göçün de etkisi vardı. İş güvencesi olmayan, göçmenleri ucuz işgücü sağlayan tehdit olarak gören emekçiler, AB’den çıkmayı savunan Muhafazakâr Parti kanadı ve UKIP tarafından göçmen sorununun kampanya sırasında sürekli gündeme getirilmesinin de etkisiyle, ayrılma yönünde oy kullandı.
Kimileri bu kesimleri eğitimsiz ve ırkçı olarak niteleyip hor gördü. Bu yaklaşımla hareket eden birçok çevre, ikinci bir referanduma gidilmesi ya da parlamentonun referandum kararını iptal etmesi için İnternet üzerinden başlatılan bir kampanyada 4 milyonu aşkın imza topladı.
Oysa bunların tümünün göçmen düşmanı ya da UKIP taraftarı olmadığı, İşçi Partisi’nin oy tabanını da kapsadığı bir gerçekti. Ayrıca bunlardan tamamen farklı olarak Muhafazakâr Parti’nin Avrupa’ya kuşkuyla bakan kanadının çağrılarına kulak vererek Britanya’nın AB dışında ekonomik ve ticari olarak çok daha büyük gelişme kaydedeceğine inanan, AB’nin siyasal, ekonomik ve askeri bakımdan merkezileşme girişimlerini Britanya açısından sorun olarak gören orta ve küçük sermayeyi temsil eden kesimler de vardı.
Ancak kampanya sırasında göçmenler sorununun ırkçılık düzeyine varacak şekilde gündemde tutulması, referandum sonrasında yabancılara yönelik fiziksel ve nefret saldırılarının artmasına neden oldu.
ESKİYE SÜNGER ÇEKME
Referandum sonucunun kendi istediği yönde çıkmaması üzerine Başbakan David Cameron 24 Haziran’da yaptığı açıklamada, Başbakanlıktan ve Muhafazakâr Parti liderliğinden istifa edeceğini, ancak görevden ayrılmak için partinin yeni liderinin belirlenmesi sürecinin tamamlanmasını ve Ekim ayı başındaki parti konferansına kadar bekleyeceğini söyledi.
Ancak gelişmeler öyle hızlı oldu ki, İçişleri Bakanı Theresa May 13 Temmuz’da yeni Başbakan olarak görevi devralmıştı bile. Muhafazakârlar liderlik yarışını uzatmanın partinin bölünmesi tehlikesini barındırabileceğini fark edip harekete geçmişti. Gerçekten de, bu tehlike tümüyle ortadan kalkmasa da, May’in “akıllıca” görülen kabine seçimi sayesinde şimdilik gündemden düştü denebilir.
May, kendisi AB üyeliğinden yana olsa da, Muhafazakâr Parti içinde Brexit kampanyasının önde gelenlerinden biri olan eski Londra Büyükşehir Belediye Başkanı Boris Johnson’u Dışişleri Bakanı, yine AB’den ayrılma yanlısı olan David Davies’i de Brexit sürecini idareden sorumlu bakan olarak atadı.
Cameron’un kabinesinde yer alan hemen hemen tüm bakanları görevden alması, May’in geçmişe sünger çekme isteğinin ifadesi olarak değerlendiriliyor.
Gerçekten de May, halkın kemer sıkma politikalarına tepkisinin farkındaydı. Cameron’un Maliye Bakanı George Osborne’u da görevden almadan hemen önce, Osborne kemer sıkma programının planladıkları sürede başarıya ulaşamayacağını, daha geniş bir sürece yayılması gerekeceğini açıklamıştı. Parti liderliği ve yeni başbakan olmak için adaylığını açıklarken yaptığı ilk konuşmada May, Muhafazakâr Parti’yi çalışanlara, emekçilere hizmet eden bir parti haline getirme sözü veriyordu.
“İşçiler büyük firmaların yönetim kurullarında yer alacak, bu şirketlerin genel müdürlerinin aşırı yüksek ücretlerine sınır konacak, hisse sahiplerinin bu konudaki önerileri dikkate alınacaktı.”
May, politikacıların işçi sınıfına mensup ailelerin ne zor koşullarda yaşamını sürdürdüğü konusunda fikir sahibi olmadığını, sadece imtiyazlı kesimler için değil, herkes için işleyen bir vizyona ihtiyaç olduğunu ifade etti.
Ayrıca Britanya’nın içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik belirsizlikten çıkması, dünyada yeni bir rol üstlenmesi, partide birliği sağlayacak güçlü bir liderlik ihtiyacından söz ediyordu.
Brexit gibi belirsizlikler içeren ve partideki bölünmenin henüz tümüyle aşılmamış olduğu böylesine zorlu bir dönemde bu tür manevralarla halkın tepkisini hafifletmek amacıyla alınan bu tedbirler, kimileri tarafından neoliberal sisteme çekilen rötuşlar olarak görülürken, kimi de bunu Muhafazakâr Parti’nin sağdan merkeze doğru kayma işareti olarak değerlendiriliyor.
Yeni Başbakan Theresa May ise kendi partisi içinde AB konusundaki bölünmüşlüğü giderme ve hükümetin şimdiye kadar uyguladığı politikalardan hoşnutsuzluğunu referandumda AB’den ayrılma yönünde oy kullanarak gösteren kesimlere yönelik “mavi yakalı muhafazakârlık” olarak ifade eden politikaları hayata geçirme eğiliminde olduğunu gösterdi. Aslında bunlar, partiyi modernleştirmeye yönelik Cameron’un başlattığı girişimin devamıdır denebilir. Halktan kopuk, elitlerin ve zenginlerin partisi olarak tanınan partiye daha geniş kesimlere hitap eden ve daha “insancıl” bir yüz takınarak siyasi kriz yaşadığı bir süreci daha az hasarla atlatma amaçlı bir girişim.
Muhafazakâr Parti destekçisi sağcı Spectator dergisinin 16 Temmuz tarihli sayısında James Forsyth şöyle diyordu: “May, AB referandumunda statükonun yenilgisinin Avrupa sorunundan öte olduğunu, pekçok kişinin ekonominin kendi yararına işlemediği hissinden kaynaklandığını anlıyor. Brexit sonrası Britanya’nın en büyük zorluklarından biri, kapitalizmin kabul edilemez görüntülerine karşı bir şeyler yapmak gerekirken, ülkeyi de yatırımlar için cazip hale getirmektir.”
Fakat May hakkında uyarı da yapılıyor: “Muhafazakâr Parti Theresa May’e yüzünü döndü, çünkü büyük belirsizliklerle karşı karşıya olunan bir zamanda istikrar sunduğu düşünülüyor… Ama beklenmedik radikal girişimleriyle, Britanya’ya Brexit’in ötesine geçecek değişiklikler getirmesi söz konusu olabilir.”
BİRLEŞİK KRALLIK PARÇALANABİLİR Mİ?
Forsyth’ın sözünü ettiği bu değişikliklerden biri de Birleşik Krallığın idari yapısıyla ilgili olabilir. Referandumda Brexit kararı çıktığı için AB’de kalmaktan yana olan İskoçya’nın yeniden bağımsızlık referandumuna gitmesini gerektirmeyecek bir yapılanmaya geçilebilir.
Referandumda İskoç seçmenlerin yüzde 62’si AB’de kalma isteğini ifade etti. Bu, sömürgeci İngiliz burjuvazisine tepkinin, yeni bir bağımsızlık referandumunun yolunu açmanın çabası olduğu kadar, AB ile ilgili yanılsamaların da bir yansımasıydı.
İskoçya’da bölgesel hükümeti oluşturan İskoç Ulusal Partisi (SNP) referandum öncesi yaptığı açıklamalarda, İskoç halkının çoğunluğunun AB üyeliğinin devamından yana olduğunu, Birleşik Krallık genelinde aksi yönde karar çıkması halinde İskoçya’da yeniden bağımsızlık referandumuna gitme koşullarının oluşacağını söylemişti.
1707’den bu yana İskoçya’yı Birleşik Krallık adı altında kendisine bağlamış olan İngiliz hakim sınıfları 300 yılı aşkın bu birliği bozmak, başta petrol gelirleri olmak üzere İskoçya’daki zenginliklerden mahrum olmak, bu ülkeyi kendi hakimiyetinden çıkarmak istemiyor elbette. 2014’teki ilk bağımsızlık referandumunda İskoç ulusalcılarının az bir farkla yenilmesinde onların bu yöndeki yoğun çabası etkili olmuştu.
Başbakan May’in yaptığı ilk işlerden biri, Brexit müzakereleri konusundaki planları görüşmek üzere İskoçya’da ulusalcı SNP lideri ve hükümet başkanı Nicola Sturgeon’ı ziyaret etmek oldu. May, Britanya’nın Brexit yaklaşımı konusunda İskoçya’nın desteğini almadan, AB’den çıkış sürecini başlatacak 50. maddeyi devreye sokmayacaklarını açıkladı. Yani Birleşik Krallığı oluşturan dört ülkenin onayını almadan bu sürecin başlamayacağını ifade ederek, Krallığın bütünlüğünü korumakta kararlı olduğu mesajı verdi. Aynı zamanda, İskoçya’nın AB’de kalma arzusunun dikkate alınacağını ve Brexit sürecinde açık ve esnek olunacağını vurguladı.
Sturgeon ise, İngiltere ve Galler AB’den ayrılsa bile İskoçya’nın hem AB, hem de Birleşik Krallık içerisinde kalması için bir yol bulunabileceğini belirtti. Daha önce görülmedik gelişmeler yaşandığını ifade eden Sturgeon, önceden mümkün görülmeyen şeylerin yeniden düşünülebileceğini vurguladı.
19 Temmuz’da Telegraph gazetesinde yayımlanan bir haber² buna dair ilk ipuçlarını verdi. Parlamentonun Karma Anayasal Reform Grubu, Birleşik Krallığı federasyona dönüştürecek önerilerini açıklamıştı. Buna göre, merkezi hükümetin kendi uygun gördüğü alanlarda idareyi İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda yerel hükümetlerine devretmesi yerine, İngiltere de ayrı bir birim olacak şekilde bunlar ayrı birer ülke halinde kendi seçtikleri alan ve ölçülerde kendi işlerini idare edecek ve yine kendi seçtikleri alanlarda gönüllü olarak merkezi yönetime bağlanacaktı.
Referandumda Kuzey İrlanda da yüzde 55 ile AB üyeliğinin devamından yana oy kullandı. Tıpkı İskoçya hükümeti gibi, K. İrlanda koalisyon hükümetinin küçük ortağı Sinn Fein de Brexit durumunda Kuzey İrlanda halkının AB üyesi İrlanda Cumhuriyeti ile birleşmesi için referandum yolunun açılacağını vurgulamıştı. Federasyon çözümü şimdilik sadece bir öneri olsa da, Cumhuriyetçi-Katolik ve Protestan-Birleşik Krallık yanlısı ayrımları derin olduğu için Kuzey İrlanda’da kabul ve uygulaması biraz daha sıkıntılı olabilir.
Böylece Birleşik Krallığı koruyarak, AB’nin de onayıyla her ülkenin istediği gibi AB üyeliğinin devamının mümkün olup olmayacağını zaman gösterecek.
İŞÇİ PARTİSİ’NDE İÇ SORUNLAR
İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, kazanılmış işçi haklarının korunması ve AB’de kalarak onu dönüştürme gerekçesiyle Britanya’nın AB üyeliğinin devamından yana tutum aldıklarını açıklamış, ancak bu yönde aktif bir kampanya yürütmemişti. Brexit kararının çıkmasıyla bütün oklar Cameron’dan çok ona yöneldi. Cameron istifa ederek suçlanmaktan kurtulmuştu. Corbyn ise, başta kendi partisinden milletvekilleri olmak üzere AB üyeliğinden yana kesimler tarafından kampanyada yeterli çaba göstermemiş olmakla, başarılı bir muhalefet sergilememekle suçlanıyordu.
Corbyn Eylül 2015’te parti üyelerinin yüzde 60’a yakınının oyunu alarak bütün adayları geride bırakmış, parti liderliğine seçilmişti. Fakat başta partinin sağ kanadı olmak üzere milletvekillerinin çoğu Corbyn’in “parlamenter sosyalist” söylemlerine karşı çıkıyor, politikalarını marjinal buluyor ve bu şekilde orta sınıfların desteğini alamayacakları için iktidara gelemeyeceklerine inanıyor. Bunlar, partiyi sola kaydıran Corbyn’e karşı, partinin merkez sol bir parti olarak yoluna devam etmesi gerektiğini savunuyor.
Parti içinde yapılan güven oylamasında Corbyn partili milletvekillerinin sadece beşte birinin desteğini aldı. Bunun üzerine istifası istendi. Fakat Corbyn, üyelerinin oyuyla meşru bir zemine dayandığını söyleyerek bunu reddediyor. Muhalifleri birlik halinde Owen Smith’in adaylığını destekleyeceklerini açıkladı. Eylül ayında parti üyelerinin oyuyla yeni lider belirlenmiş olacak.
Referandum sonrasında, partiye 100 binden fazla yeni üye kaydoldu. Ayrıca Temmuz ayında iki günlük özel kayıt döneminde 183 bin üyelik başvurusu yapıldı. Bunların büyük çoğunluğunun Corbyn’i destekleyeceği tahmin ediliyor. Parti tarihinde üye sayısı ilk kez yarım milyonu aştı. Tarihsel olarak partiyle güçlü bağlara sahip olan sendikaların birçoğu da Corbyn’i destekliyor. Ayrıca tabandan yürütülen Momentum hareketi de partide sol çizgiyi hakim kılmaya çalışıyor.
Ancak herkesin “sol”dan anladığı farklı. Corbyn’in gölge maliye bakanı John McDonnell’in “Yeni Ekonomi” tartışmaları kapsamında atadığı danışmanlar kurulunda yer alan –bunlar arasında 21. Yüzyılda Kapital kitabının yazarı Thomas Pikkety ile Yunanistan’ın eski maliye bakanı Yannis Varoufakis gibi isimler de yer alıyor– ve kendisini radikal sosyal demokrat olarak tanımlayan gazeteci-yazar Paul Mason, İşçi Partisi ile ilgili şu gelişmeleri öngörüyor:
“Eylül’de parti konferansına Corbyn liderliğinde gidersek ciddi yapısal ve politika değişiklikleri göreceğiz. Parti demokratikleşecek, tabandan kampanya yürüten bir örgüte dönüşecek ve temel sorunlarda sola kayacak. MYK’sında da üyelerin politikasını temsil eden Corbyn yanlıları olacak ve partideki düşmanca unsurların yürüttüğü bürokratik sabotajı durdurabilecek.
“Bunu engellemek için yapabilecekleri tek şey parti içinde bir iç savaş çıkarmaktır. Corbyn’i bu liderlik seçimlerine katmamak için ellerinden geleni yapmalarının nedeni bu. Eğer bu dönemeçte kazanamazlarsa İşçi Partisi radikal bir sosyal demokrat parti olacak. Uzun süredir olduğundan tamamen farklı bir yola girecek.”³
Mason, İşçi Partisi tabanının “işçi sınıfı bir baba ile orta sınıf bir anne” olarak nitelendiğini ve bunları aynı proje etrafında birleştirme gibi stratejik bir sorunu olduğunu, Corbyn’in de radikal ekonomik politikalarla buna çözüm getirdiğini söylüyor.
Fakat siyasi yorumcular İşçi Partisi içinde milletvekilleri ile üyelerin seçtiği lider arasında böylesine çatışmalı bir durumun fazla süremeyeceğini söylüyor.
İşçi Partisi ile ilgili bir başka projeksiyon da partinin bölünmesini öngörüyor. Liberal Demokrat Parti lideri Tim Farron, bugünkü siyasi ortamın, Liberal Demokratlar ile İşçi Partili milletvekilleri arasında yeni bir siyasi parti ya da ortanın solu bir ittifak için tarihi bir fırsat olduğunu ifade ediyor.⁴
Ayrıca Cameron’un istifası sonrasında kimin başbakan olacağı henüz belli değilken, Britanya’nın AB’de kalmasını isteyen Muhafazakâr ve İşçi Partili milletvekillerinin, Brexit’i destekleyen bir Muhafazakâr adayın başbakan olması ve Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi lideri olarak kalması halinde yeni bir siyasi parti kurma konusunda gayri resmi ön görüşmelerde bulunduğu ortaya çıktı.⁵
İki partide kutuplaşma oluşması halinde, geçmişteki Sosyal Demokrat Parti benzeri bir merkez partisinin oluşturulması konusundaki görüşmelerin ciddiye alınması gerektiği belirtiliyor.
Bazı yorumcular ise, Corbyn karşıtlarının onu tasfiye etmekten vazgeçmeyeceğini söylüyor, ancak İşçi Partisi’nin bölünme ihtimalini gerçekçi bulmuyor.
Bu gelişmeleri, biraz da, sermayenin ihtiyaçları ve buna göre siyasi aktörleri konumlandırma çabalarının yanı sıra sınıf hareketinin gücü belirleyecek.
Ancak bugün Britanya’da sınıftan yana ilerici güçlerin büyük kısmı, İşçi Partisi’ni halkçı sol bir çizgiye taşıma çabası içinde olan Corbyn’i destekliyor. Bunun sadece Corbyn’in liderlik meselesi olmadığı, uygulanan neoliberal politikalara ve kemer sıkma politikalarına karşı halkın ihtiyaçlarına cevap verecek politikaları desteklemek, yeni kazanımlar elde etmek için ona sahip çıkmak gerektiği vurgulanıyor.
Corbyn’in kilit önemdeki hizmetlerin kamulaştırılmasından çok da öteye gitmeyen, düzen içi sınırlar içinde kalsa da, sosyalist ve halkçı söylemleri, savaş karşıtı politikaları, başta gençler olmak üzere bugüne kadar siyasete uzak durmuş toplumsal kesimlerin ilgisini çekiyor. Ancak baskılanma halinde onun bazı politikalarından taviz verdiği de görüldü. Örneğin daha önceleri Britanya’nın NATO’dan çekilmesini savunan Corbyn, liderlik seçimleri sırasında bu sorun açıldığında, “halk arasında böyle bir eğilim olmadığını” ifade ederek sadece bu kurumun rolünün sınırlanması gerektiğini vurgulamış ya da AB referandumunda olduğu gibi, daha önceki AB karşıtlığından vazgeçerek “AB içinde kalıp orada reformlar yapılmasını sağlama” yönünde tutum açıklamıştı.
BREXİT EMEKÇİLER AÇISINDAN NE İFADE EDİYOR?
Referandum’da Brexit yönünde kullanılan 17 milyon oyun büyük çoğunluğunun bazı kesimlerin nitelediği gibi “göçmen karşıtı ırkçı cahiller”den çok, yoksulluğu, işsizliği, iş güvencesinden yoksunluğu, sağlık, eğitim ve konut gibi temel ihtiyaçlarını karşılamada çektiği sıkıntılardan AB’nin neoliberal politikalarını sorumlu tutan, siyasetçilerin kendisini temsil etmediğini düşünen ya da bunlardan dolayı hükümete tepkisini ifade eden geniş halk kesimlerine ait olduğunu görmek gerekir.
Aynı şekilde, Brexit kampının sıkça kullandığı göçmen karşıtı platforma düşmemek için ve ırkçılığın körükleneceği korkusuyla, AB’ye karşı olduğu halde üyeliğin devamından yana oy kullanan çok sayıda emekçi olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir.
UKIP gibi, mülteci ve göçmenleri geniş kitlelerin yoksullaşmasının sorumlusu olarak gösterip kendisini AB’ye karşı ulusal çıkarların savunucusu ilan eden sözde halkçı aşırı sağ güçlerin aslında halkı bölerek burjuvazinin sömürüsüne, hak ve özgürlüklerini kısıtlamasına hizmet ettiği iyi teşhir edilmelidir.
Britanya’da sınıftan yana güçler dağınık, dar ve zayıf oldukları için, referandum kampanyası sırasında, AB’nin emekçilerin değil tekellerin temsilcisi olduğu, emekçilerin haklarını koruma gibi bir işlevi olmadığı ve bu yönde dönüştürülemeyeceği, AB’den kaynaklandığını düşündükleri sorunlarının aslında kendilerine dayatılan “evet” ya da “hayır” oyuyla çözülemeyeceği, asıl çözümün kendi talepleri için Britanya burjuvazisine karşı mücadeleyi genişletmekten geçtiği gerçeğini geniş halk kesimlerine anlatamadı.
Öte yandan sendikaların, sol reformistlerin AB yanlısı tutum alarak oynadığı aldatıcı rol, işçilerle sermaye arasındaki çelişkilerin üstünü örten tutumları, işçi kitlelerinin sorunları üzerinden demagoji yapan ve AB’yi eleştiren sağ popülist güçlere alan açtı.
AB’nin Britanya’daki işçilerin kazanılmış haklarını koruyacağı inancıyla referandumda üyeliğin devamından yana oy kullanma çağrısı yapanlara ise gerekli cevabı Financial Times gazetesinden bir alıntıyla verelim.
5 Nisan 2016 tarihli gazetenin “Britanyalı işçilerin hakları bakımından Brexit pek bir şey ifade etmiyor” başlıklı makalesinde Sarah O’Connor şöyle diyor kısaca:
“AB sanıldığı kadar çok çalışma hakkından sorumlu değil. Britanya ‘Eşit Ücret’ yasasını AB üyesi olmadan önce 1970’te kabul etmişti. Cinsiyet ve ırk ayrımcılığına karşı yasaları da önceden vardı. Doğum izni ise AB’nin alt sınırı olan 14 hafta devreye girdiğinde ondan daha uzundu.
“Britanya’nın işgücü piyasası AB içinde yasalarla en az düzenlenmiş olanı. OECD istihdam koruma endeksine göre Britanya 34 zengin ülke arasında 31. sırada yer alıyor. Ayrıca uzmanlar AB’den ayrılma halinde hiçbir hükümetin bu hakları sınırlayarak seçmen karşısına çıkamayacağını söylüyor.”
“Sendikaların greve gitmesini zorlaştıran ve güvencesiz işleri artıran uygulamalara karşı kaygılar dile getiriliyor. Fakat bunların hiçbiri AB ile ilgili değil, ülke içi sorunlar.”⁶
Bütün bunlardan hareketle, son söz olarak, Brexit sürecinin Britanya’da emekçiler lehine sonuçlanmasını sağlayacak şeyin, dayatılan neoliberal politikalara, tasarruf tedbirlerine, sosyal hizmetlerdeki kesintilere, işsizliğe, harçlara, çevre talanına, savaşa ve militarizme karşı işçi sınıfının, sınıf bilinçli örgütleri öncülüğünde en geniş emekçi halk kitlelerini katarak yürüteceği mücadeleden geçtiğini söyleyebiliriz.
Bugün pratisyen hekimlerin, öğretmenlerin, öğrencilerin, demiryolu işçilerinin yürüttüğü mücadeleler, tasarruf politikalarına karşı yürütülen kampanyalar üzerinde inşa edilecek bu mücadelenin temellerini oluşturuyor.
Brexit sürecinin işçi ve emekçiler lehine sonuçlanması da bu mücadelenin genişliğine ve kararlılığına bağlı olacaktır.
Dipnotlar
1. Foreign Affairs, 6 Temmuz 2016.
2. Philip Johnston, “To preserve the union we might have to go our separate ways”, The Telegraph.
3. Paul Mason, “Corbyn lives to fight another day”, www.jacobinmag.com, Jacobin Magazine, 29 Haziran 2016.
4. “Tim Farron: I won’t rule out creating new political party out of post-Brexit chaos”, www.indipendent.co.uk, The Independent, 17 Temmuz 2016.
5. http://www.theguardian.com/politics/2016/jul/09/labour-tory-mps-talk
6. https://next.ft.com/content/7067d5e0-fa4e-11e5-b3f6-11d5706b613b
