Zeynep Akay
İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık, 23 Haziran’da Avrupa Birliği (AB) ile ilişkisini belirleyecek bir referanduma gidiyor. Seçmenler, AB üyeliğinin devamı ya da AB’den ayrılma yönünde karar verecek. Kısaca Britanya olarak anılan bu ülkenin AB’den çıkışının oylanması anlamında “Brexit” olarak ifade ediliyor bu referandum.
‘Evet’ ve ‘Hayır’ kampanyaları, her kesimin kendi yararına çarpıtmaktan kaçınmadığı olgu ve veriler eşliğinde tüm hızıyla devam ediyor. Son kamuoyu yoklamaları, şimdilik ‘Evet’in önde olduğunu gösteriyor. Financial Times gazetesinin bütün kamuoyu anketlerinden derlediği sonuca göre, 19 Mayıs itibariyle halkın yüzde 47’si AB’den yana, yüzde 41’i karşı oy kullanma eğiliminde; yüzde 12’si ise henüz kararsız. 8 Mayıs’taki rakamlar ise, sırasıyla, 46, 43 ve 11 idi.
28 üyeli AB içinde, daha önce üyelik, Maastricht, Euro gibi AB’nin önemli dönemeçlerinde bazı ülkeler referanduma başvurmuş olsa da, ilk kez bir ülke AB’ye katıldıktan sonra üyeliğin devamı sorununu oyluyor.
Üstelik bu, İngiltere’nin AB konusunda yaptığı ikinci referandum. 1973’te Muhafazakâr Parti Hükümeti döneminde o zamanların Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılan İngiltere, daha sonra İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle 1975’te üyeliği halk oyuna sunmuş, halkın %67’si üyeliğin devamından yana oy kullanmıştı.
Tıpkı bugün gibi, o gün de, referanduma gidilmesinde siyasi hesaplar önemli rol oynamıştı. 1974 genel seçimlerinde İşçi Partisi, manifestosunda referandum sözü vermiş, başbakan olan Harold Wilson bu yolla parti içindeki sol kanadın yarattığı AB karşıtı bölünmeye de son vermişti.
Bu makalede, ülke içi dinamikler ve AB’deki gelişmeler ışığında referandumu doğuran siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlere, siyasi yelpazenin sağında ve solunda referanduma ilişkin bölünmeye, hangi kesimlerin hangi gerekçelerle konumlandığına ve bunların muhtemel sonuçlarına değinmeye çalışacağız.
NEDEN REFERANDUM?
Britanya’nın AB üyeliği konusunda referanduma gitme kararı, halk arasında çokça tartışılan ve kendisini dayatan bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmadı. Muhafazakâr Parti Hükümetinin seçim hesapları, parti içinde kökü eskilere dayanan AB konusundaki bölünmeye son vererek partiyi güçlendirme, göçmen sayısının artmasına karşı halk arasında oluşan tepkilere cevap vermiş olma gibi ikincil denebilecek iç nedenlerden söz edilebilir.
Ancak bunun yanı sıra ve daha ağırlıklı olmak üzere, Euro Bölgesi’nde yaşanan kriz ile AB’de daha da derinleşen sancılı entegrasyon sürecinin ve AB’ye göçmen akınının olası sonuçlarına karşı İngiliz burjuvazisinin elini güçlendirmek ve Britanya’nın öteden beri sahip olduğu özerk konumunu muhafaza etmek amacıyla ‘Brexit’e dönüşebilecek bir referandum tehdidinin AB ile müzakerelerde pazarlık unsuru olarak kullanıldığını vurgulamak gerekir.
2010’da Liberal Demokratlarla koalisyon hükümeti kuran Muhafazakâr Parti, 2008 krizinin ardından daha da ağırlaşan ve 170 milyar sterlini bulan bütçe açığını kapatmak için kamu harcamalarında yüzde 10’a varan büyük kesintiler ve kemer sıkma programlarını uygulamaya koymuştu. Bu, sosyal devlet politikalarına son verme ve devleti küçültme hedefinin de bir parçasıydı. Gerek halkın tepkileri gerekse krizin etkileri nedeniyle borçlanmanın devam etmesi sonucu bu kesintilerin ancak bir kısmı hayata geçirilmiş olsa da, beş yıllık hükümet döneminde her iki parti de oldukça yıpranmıştı. Öyle ki, 2015 seçimlerinde Muhafazakârların tek başına hükümet olması imkânsız görünüyordu.
Öte yandan, 1993’te kurulan ve varlık nedenini AB’den ayrılma konusuna bağlayan milliyetçi ve “sağcı popülist” olarak tanımlanan Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi UKIP, başta göçmenler sorununu kullanarak, “AB üyeliği ile Brüksel’e devredilen egemenliğin yeniden parlamentoya geçmesi” sloganıyla epeyce güç topluyordu.
Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye katılmasıyla, önce Polonya’dan, ardından Romanya ve Bulgaristan’dan İngiltere’ye çok sayıda göç olması, daha sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya mülteci akını ile bu sorunun ağırlaşması, kesintiler nedeniyle sosyal hizmetlerin sınırlanması, toplumda tepkilerin gelişmesine neden oluyor, bu tepki UKIP’in elinde önemli bir siyasi malzemeye dönüşüyor, bundan göçmenler sorumlu tutuluyordu. Alt orta sınıf muhafazakârların yanı sıra işçi sınıfının da en alt kesimleri arasında destek buluyordu, bu söylemler.
UKIP 2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerinden birinci parti olarak çıkmış, 2015 genel seçimlerinde ise 4 milyon oy almış (yüzde 12,7), Liberal Demokratların önüne geçerek üçüncü sıraya yükselmiş, ancak dar bölge seçim sistemi nedeniyle parlamentoya sadece 1 milletvekili gönderebilmişti.
Hiçbir partinin tek başına hükümet kuramayacağı öngörülen Mayıs 2015’teki genel seçimlere bu koşullarda girdi, Başbakan David Cameron. Partisi içinde öteden beri süregelen AB konusundaki bölünmeye bir son vermek ve UKIP tabanından da oy alabilmek için, AB üyelik koşullarının yeniden müzakere edileceği vaadini hatırlatıyor ve daha önce 2017 sonuna kadar yapılacağını açıkladığı referandum tarihini öne çekebileceğini söylüyordu. Zira UKIP lideri Nigel Farage, AB referandumu için partisinin Muhafazakârların azınlık hükümetini destekleyebileceğini açıklamıştı. (The Telegraph, 14 Mart 2015)
Cameron, beklenmedik şekilde seçimlerden galip çıktı ve tek başına hükümet kurmayı başardı. Şubat 2016’da, AB üyesi ülkelerle Britanya’nın AB üyeliği koşullarının yeniden müzakere edildiğini ve “özel statü” kazanıldığını ilan ederek, 23 Haziran’da referanduma gidileceğini açıkladı.
Princeton Üniversitesi’nde siyaset profesörü ve Avrupa Birliği Programı direktörü olan Andrew Moravcsik, 8 Nisan 2016 tarihli Financial Times gazetesinde ‘Brexit İllüzyonu’ başlığıyla yazdığı makalede, ılımlı Avrupa yanlısı Cameron’un içerideki siyasi sorunlardan kurtulmak ve partisindeki AB karşıtlarını susturmak amacıyla referanduma gittiğini söylüyor ve şöyle diyordu:
“Cameron, Brüksel’de yaptığı müzakerelerde elde ettiği sonucu, Britanya’ya ‘özel statü’ kazandıran ‘köklü ve geniş kapsamlı’ bir anlaşma olarak ifade etti. Ama aslında Britanya’daki göçmenlerin ülke içinde olmayan çocuklarına çocuk yardımlarının sınırlanması, ki Almanya da bunu istiyordu, ve göçmenlere yönelik sosyal yardımda geçici bir kesinti gibi sembolik maddelerden ibaretti bu.”
Ancak kimileri de, AB’de özellikle Almanya ve Fransa tarafından teşvik edilen siyasi birliğin güçlendirilmesi girişimlerine Britanya’nın çekincelerinin kayıt altına alınmış olması bakımından bir kazanım elde edildiğine inanıyordu. Zira AB’de, “daha yakın birliğe ilişkin referanslar Birleşik Krallık açısından geçerli değildir” diye bir şerh düşülmüştü anlaşmaya.
Bu Britanya açısından hep önemli bir konu olmuştu. İmparatorluk geleneğine sahip İngiliz burjuvazisi, hem ABD ile yakın ortaklığa dayanan “özel ilişkisi” nedeniyle, hem de ekonomik ve siyasal olarak kendi manevra alanını daraltacağı endişesiyle, Almanya ve Fransa’nın ezelden beri gündeme getirdiği “daha yakın ekonomik ve siyasi birlik” dayatmasına sürekli karşı çıkmıştı. AB ile ilişkilerinde hep bir özerkliği olmuş, örneğin kendi para birimini korumuş ve Euro’ya geçmemişti.
Ancak AB’deki birlik öngörüsü de giderek sorunlu bir hal alıyordu. Örneğin para birliği süreci, düşük işgücü maliyeti avantajının da etkisiyle Almanya’nın rekabet gücünü artırmasına yaramıştı. Küresel ekonomik krizin bir parçası olarak 2010’dan beri Euro Bölgesi’ni sarmalayan borç krizi, İrlanda, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkeleri iflasın eşiğine getirmişti. Almanya ve Fransa, bankalarının bu ülkelere verdiği kredileri kaybetme kaygısıyla, AB kurumları ve IMF ile ortak kurtarma paketleri hazırlamış, bu amaçla oluşturulan fonlara AB ülkelerinin farklı oranlarda katkıda bulunma zorunluluğu getirilmişti. Bu durum vergi ödeyen halka karşı hükümetleri zor duruma sokuyor, ayrıca “kurtarılan” ülkelere kamu harcamalarında kesinti, özelleştirme, emeklilik yaşının artırılması gibi politikalar dayatılarak, emekçi sınıflar daha fazla yıkıma sürükleniyordu. Bunların başarılması için AB çapında tek tek ülkelerin bütçe dengelerini sağlamaya yönelik “mali sıkılaştırma” anlaşmaları imzalanıyordu. Britanya bunu önlemeye çalışmış, başaramayınca da Çek Cumhuriyeti ile birlikte, 2012’de imzalanan bu anlaşmanın da dışında kalmıştı.
AB’nin içinde olduğu sancılı süreç, böylesine merkezileşmeci adımların daha da çoğalmasını gerektirebilirdi. Ancak Britanya’nın Euro Bölgesi içinde yer almaması, orada alınan kararlar üzerindeki etkisini sınırlıyordu. Ayrıca başta Almanya ve Fransa olmak üzere, diğer AB ülkeleri, Britanya’nın farklı baş çekme çabasından rahatsız oluyordu. Britanya tekelci sermayesi, AB’nin ortak pazar nimetlerinden yararlanıyor, fakat gelecekte elini kolunu bağlayacak türden dayatmalar karşısında özerk konumunu da korumak istiyordu. AB’ye karşı “Brexit” referandumu tehdidini kullanarak, üyelik koşullarının yeniden müzakeresinde pazarlık gücünü artırabilirdi. Nihayetinde farklı koşullarda ve farklı gerekçelerle de olsa böyle bir adım daha önce Yunanistan için de gündeme gelmişti ve bundan sonra zor duruma düşen diğer AB ülkelerinde de zincirleme bir etki yaratabilir, AB’deki sorunları derinleştirebilirdi.
‘EVET’ÇİLER
İngiltere’nin ünlü düşünce kuruluşlarından Chatham House’un belirlemelerine göre, UKIP tarzı Avrupa karşıtlığı, daha çok göçmenleri ve AB’yi sorun olarak gören, aynı zamanda iç politikanın işleyişinden hoşnut olmayan beyaz, yaşlı, az eğitimli işçi sınıfının alt kesimlerine ve serbest meslek sahiplerine dayanıyor. Ekonomik güvencesi ve sosyal mobilitesi olan, eğitimli ve kalifiye kişiler Avrupa’daki entegrasyondan en fazla yararlananlar olurken, mali bakımdan güvencesiz, herhangi bir vasıflı niteliği olmayan, tek pazarın getirdiği rekabete ve işgücünün serbest dolaşımının olumsuzluklarına maruz kaldığını ve hızlı ekonomik değişimin tehdidini üzerinde hisseden kesimlerin Avrupa projesine şüpheyle baktığı ifade ediliyor.
Referandumda hangi kesimlerin AB üyeliğinin devamından yana, hangilerinin karşı olduğu konusunda net çizgiler çizmek zor; siyasi yelpazenin sağında da solunda da bölünme var bu konuda. En bariz bölünme ise, Muhafazakâr Parti’nin kendi içinde. Başbakan Cameron ile partinin çoğunluğu AB üyeliğinin devamından yana tutum alıyor. Fakat partinin ünlü isimlerinden ve gelecekteki lider adaylarından olduğu söylenen eski Londra Belediye Başkanı Boris Johnson ile kabineden beş bakan ve çok sayıda milletvekili ayrılma yönünde kampanya yürütüyor.
Britanya tekelci büyük sermayesi AB üyeliğinin devamından yana. CBI ve EEF gibi sanayici ve işveren örgütleri, üyeliğin devamını destekleyen açıklamalar yayınladılar. Britanya Ticaret Odası –BCC– üyelerinin yüzde 55’inin AB’de kalmaktan yana olduğunu söyledi. Merkez Bankası da bu yönde açıklamalar yaptı ve “Brexit”in ülkeye maliyetinin büyük olacağını vurguladı.
İşçi Partisi’nin lideri Jeremy Corbyn ise, partinin resmi tutumu olarak “AB içinde kalıp orada reformlar yapılmasını sağlama” yönünde açıklama yaptı. 1983’ten bu yana milletvekili olan ve parti içindeki zayıf sol kanatta yer alan Corbyn, bütün karşı kampanyalara rağmen geçen yaz parti tabanının desteğini alarak büyük bir farkla lider seçilmişti. Ancak o günden bu yana hem hükümetin, hem medyanın hem de partili milletvekillerinin saldırısına maruz kalan Corbyn, daha önce bireysel olarak AB’ye karşı olsa da, parti çoğunluğunun kararı olarak AB’den yana tutum aldıklarını, Yunanistan eski maliye bakanı ve partisine danışmanlık yapan “yeni dostu” Yannis Varoufakis’in kendisini bu konuda ikna ettiğini açıkladı.
Corbyn AB üyeliğinin devamından ve reformdan yana olduğunu şöyle açıklıyordu: “AB yatırım, istihdam, işçilerin, tüketicilerin ve çevrenin korunmasını ve 21. yüzyılda karşı karşıya olduğumuz sorunlara en iyi çözüm olanaklarını sağlıyor.” Corbyn gibi partinin sol kanadında yer alan “gölge maliye bakanı” John McDonnell’in de aralarında bulunduğu bazı milletvekilleri ve politikacılar, 17 Nisan’da The Guardian gazetesine gönderdikleri bir mektupta, “Avrupa’yı değiştirmek için Avrupa lehinde oy kullanacağız” diyordu. Ancak partide 12 kadar milletvekili AB’den ayrılma yönünde kampanya yürütüyor.
Liberal Parti ve Yeşiller de ‘Evet’ kampanyasında yer alıyor. İşçi Partisi aktif bir ‘Evet’ kampanyası yürütmeyeceğini ifade etmiş olsa da, gözlemciler, bu partinin desteği olmasa referandumun kesinlikle kaybedileceğini vurguluyor.
İskoçya ve Kuzey İrlanda
‘Evet’çiler arasında İskoç Parlamentosu’nda çoğunluğu elinde bulunduran İskoç Ulusal Partisi SNP de bulunuyor. İskoçya’da yapılan anketler, seçmenlerin yüzde 76’sının AB’de kalmaktan yana olduğunu gösteriyor.
SNP, 1975’teki referandumda AB’ye ‘Hayır’ oyu kullanmıştı. Bu referandumda ise, AB üyeliğinin devam etmesi gerektiğini, ‘Hayır’ sonucu çıkması halinde İskoçya’da yeni bir bağımsızlık referandumu için koşulların doğmuş olacağını ifade ediyor.
2014’te İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılıp bağımsız bir ülke olması için yapılan referandumu SNP yüzde 45 ile kaybetmiş, ancak koşulların değişmesi halinde yeniden referanduma gidilebileceğini vurgulamıştı. Avrupa gibi önemli bir ticaret ortağını yitirmek istemeyen ve kuzeydeki petrol gelirlerinden daha fazla pay almaya çalışan SNP, AB referandumunda ayrılma yönünde bir sonuç çıkmasının yeni bir bağımsızlık referandumu için gerekçe oluşturabileceği düşüncesindedir.
Kamuoyu yoklamaları, Kuzey İrlanda’da da seçmenlerin yaklaşık üçte ikisinin AB’den yana olduğunu gösteriyor. Birleşik Krallığın bir parçası olan Kuzey İrlanda’daki yerel hükümette koalisyonun küçük ortağı olan ve IRA’nın siyasi kanadı olarak bilinen Sinn Fein de AB üyeliğinin devamından yana. Hükümette Başbakan Yardımcılığı görevini yürüten eski IRA lideri Martin McGuinness, Britanya’nın AB’den ayrılma yönünde karar alması halinde, İrlanda adasında iki halkın İrlanda’nın birleşmesi konusunda oy kullanmasının “demokratik bir zorunluluk” olacağını söyledi.
Sinn Fein, böyle bir oylamanın İrlanda genelinde yapılmasını öngörüyor. Ancak, İrlanda sorununun çözümünde önemli bir adım olarak görülen ve uluslararası kabul gören 1998 tarihli Kutsal Cuma Anlaşması, anayasal bir değişikliğin ancak Kuzey İrlanda içerisinde oylamaya sunulmasını zorunlu kılıyor. Bu durumda çoğunluğun Birleşik Krallığın bir parçası olarak kalmaktan yana irade bildireceği varsayılıyor.
Sendikaların ve reformist solun tutumu
Mücadeleci bir geleneğe sahip demiryolu sendikası RMT gibi birkaç istisna dışında sendikaların büyük çoğunluğu da, AB üyeliğinin devamından yana. Sendikalar Konfederasyonu (TUC) Başkanı Francis O’Grady, işçilerin ücretli tatil, doğum izni, yarım zamanlı çalışanların eşit hakları gibi birçok konunun “AB’nin güvencesi altında olduğunu”, patronlarla bazı görüşmelerin AB düzeyinde yapıldığını ve sendikaların bu hakları elde etmek için çok mücadele ettiğini söylüyor.
“Brexit işçileri tehlikeye sokar” başlıklı makalesinde O’Grady şöyle diyor: “AB’nin kökeni ortak pazara dayalı olsa da 1988’de TUC kongresinde Jacques Delors’un yaptığı konuşma dönüm noktası oldu. Delors, serbest piyasanın da kuralları olması ve sendikaların da müzakere masasında eşit konumda yer alması gerektiğini, Avrupa’nın işçi haklarını güvence altına aldığını söylemişti. Bazı işçi hakları AB direktifleri sayesinde İngiltere hükümetinin vereceğinden daha fazla ve daha hızlı bir şekilde elde edildi. AB’nin yasal güvenceleri ortadan kalkınca bazı kötü işverenler bu hakları geri alabilir. TUC bu nedenle Brexit riskleri konusunda işçileri uyarıyor. İşçilerin kaybedeceği çok şey var. Ama biz AB’nin özelleştirme ve kemer sıkma politikalarını da eleştiriyoruz.” (Morning Star, 9 Mart 2016)
Aslında bu, kendi tabanına güven duymayan, onu harekete geçirme gibi bir derdi olmayan sendikal bürokrasinin genel tutumunu yansıtıyor.
İngiltere’de 1970’lerde AB karşıtlığının hakim olduğu soldaki tutum değişikliğinde Fransa’daki Sosyalist Parti Cumhurbaşkanı François Mitterand hükümetinin Maliye Bakanı ve neoliberalizmin mimarı olarak görülen Jacques Delors’un önemli etkisi olduğu vurgulanıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı sıfatıyla 1988’de TUC Kongresi’nde yaptığı konuşmada Delors, birey ile toplum arasındaki dengeye, sosyal dayanışmaya, toplu iş sözleşmelerine, zayıfın korunmasına dayalı yeni bir toplum modelinin kaynağı olarak Avrupa Birliği’ni gösteriyor, İşçi Partisi ile organik bağları olan TUC’nin delegeleri de onu ayakta alkışlıyordu.
Bunlar, Thatcher Hükümeti’nin neoliberal saldırıları eşliğinde, 1980’lerin başlarında İşçi Partisi içinde Tony Benn’in temsil ettiği sol reformizmin yenilgisi ve Britanya ve diğer ülkelerde işçi hareketinin geri çekilişi gibi gelişmelerin ardından yaşanmıştı. Thatcher’in madencileri ezişine, sendikalara yönelik saldırılarına tanık olan sendikacı ve reformist solcular, AB’yi sosyal devletin güvencesi ve kendi ulusal hükümetlerinden daha ilerici politikalar izlenmesinin kaynağı/dayanağı olarak görmekteydiler artık.
Bu kesimler, AB’nin ayrıca ulus-devletlerin aşılmasını ve onlar arasındaki çelişkilerin giderilmesini sağladığına, Avrupa’da yeni bir savaşı engellediğine, Amerikan emperyalizmini dengeleyici işlev gördüğüne vb. inanıyorlardı.
‘Başka Bir Avrupa Mümkün’
Bazı sendikacılar, milletvekilleri ve kampanya temsilcileri ise, AB’den ayrılmanın milliyetçiliği ve sağcı hareketleri, UKIP gibi partileri güçlendireceğini ve İngiltere’deki sıradan halka zarar vereceğini ileri sürerek, “Avrupa’yı değiştirmek için Avrupa’da kalın” sloganıyla kampanya yürüttüklerini açıkladılar.
18 Şubat’ta The Guardian gazetesine gönderdikleri ‘Başka Bir Avrupa Mümkün’ başlıklı mektupta şöyle deniyor: “Britanya’nın AB’den çıkmasının kişilerin serbest dolaşımı, sendikal haklar ve insan hakları üzerinde, çevrenin korunması, uluslararası işbirliği ve diğer önemli konularda ciddi olumsuz etkileri olacaktır. AB’nin demokratik bir dönüşüm geçirmesi acil bir ihtiyaç olsa da, bugünkü koşullarda oradan ayrılmak sağcı hareketleri ve partileri güçlendirir ve Britanya’daki sıradan insanlara zarar verir. Avrupa politikası çok uzun zamandır neoliberal düşüncenin etkisinde. Yunanistan’da yaşananlar da bunun bir göstergesi. Ancak bunu değiştirmek için, Avrupa çapında kemer sıkma karşıtı hareketlerin güçlenmesi için çalışmak gerekiyor, terk edip gitmek değil.”
AB yanlılarının argümanları
Yukarıda sıralananlar, reformist ‘sol’ olarak ifade edilen kesimlerin AB yanlısı tutumlarının nedenleri olarak sayılabilir. Peki, İngiltere’nin AB üyeliğinin devamından yana olan diğer kesimler hangi argümanları kullanıyor? Bunlar, AB’den çıkma halinde oluşacak belirsizlik durumunun yaratacağı tedirginlik ve korkuları körükleyecek her tür veriye başvuruyor.
Hükümetin hazırladığı “Britanya Avrupa’da Daha Güçlü” başlıklı resmi kampanya bildirisinde, 3 milyon istihdamın AB ile ticarete bağlı olduğu ve AB ülkelerinden her gün 66 milyon sterlinlik yatırım geldiği, AB’den çıkılması halinde 2020’ye kadar 950 bin istihdamın kaybedileceği, genel ekonomide 100 milyar sterlin, fiyat artışları nedeniyle hane başına 1700 sterlin yıllık kayıp yaşanacağı, sağlık alanında yatırımların duracağı, AB sayesinde kazanılan ücretli tatil, ücretli doğum izni gibi hakların zarar göreceği, iş dünyasının yüzde 89’unun AB’de kalmayı desteklediği vurgulanıyor.
Maliye Bakanı George Osborne, Britanya’nın AB’den çıkması halinde, Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) ve diğer kamu hizmetlerinde milyarlarca Sterlinlik kesinti yapılacağını söyleyerek, halkın en çok hassasiyet gösterdiği konularda korku sopasını sallıyor; Brexit’in resesyona, ihracatta azalmaya ve fiyatların artmasına neden olacağını, bundan dolayı her hanenin gelirinde yılda 4300 sterlin azalma olacağını sıralıyordu. (The Telegraph, 17 Nisan 2016)
Ayrıca, Britanya burjuvazisi ve sözcülerine göre, Brexit halinde, Londra’nın finans merkezi konumunu yitireceği, bankacılık sektöründeki birçok istihdamın Euro Bölgesi’ne kayabileceği ifade ediliyor. Goldman, Morgan Stanley, Citi ve JPMorgan gibi finans şirketlerinin resmi kampanyaya bağış yaptığı biliniyor. Merkez Bankası Başkanı Mark Carney de, Brexit’in finans sektörünü riske sokacağı (The Telegraph, 8 Mart 2016), IMF baş ekonomisti Maurice Obstfeld ise “kurulu ticari ilişkileri kesintiye uğratarak şiddetli bölgesel ve küresel tahribat yaratacağı” uyarısında bulundu. (The Guardian, 12 Nisan 2016)
Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (NIESR) de, Brexit’in hemen ardından Sterlinin yüzde 20 değer kaybedeceğini, bir yıl içinde fiyatların yüzde 1 artış göstereceğini, GSYİH’de ise 2030’a kadar yüzde 3,7 kayıp yaşanabileceğini bildirdi. (The Guardian, 10 Mayıs 2016)
Hatta Başbakan Cameron işi savaş tehditlerine kadar götürdü. Britanya’nın AB’den çıkması halinde barışın riske gireceğini söyleyen Cameron, AB’nin birbirine düşman ülkeleri uzlaştırmayı başardığını belirterek, birlikten çıkılması durumunda “Avrupa’da rekabetçi milliyetçilik çağına geri dönüleceğini” iddia etti.
Bunun üzerine 9 Mayıs tarihli The Telegraph gazetesine yazdığı makalede, James Kirkup, “Cameron’un AB’den ayrılmanın savaş getireceği tehdidine Cameron’un kendisi bile inanmıyor” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Bugün olası bir Brexit’ten ve bunun potansiyel sonuçlarından söz etmemizin tek nedeni Cameron’un referandum tercihinden kaynaklanıyor. Bunu yapmak zorunda değildi. Evet, yapmazsa kendi partisi ve UKIP ile sıkıntıları artacaktı. Ama sonuçta siyasi bir tercihti bu.”
Öte yandan, IMF ve NATO gibi uluslararası kuruluşların yanı sıra ABD, Almanya, Avustralya ve Çin de ‘Evet’ kampanyasına müdahil olup Britanya’nın AB üyeliğinin devamından yana olduklarını açıkladı. ABD Başkanı Barack Obama, Nisan ayında Britanya’ya yaptığı ziyaretin ardından bu düşüncesini dile getirerek, yeni ticaret anlaşmalarının yıllar alacağı uyarısında bulundu. Başka bir ülke liderinin bir referandum öncesinde bu şekilde ağırlığını koyması daha önce görülmüş değildi. Birçok ülke, Britanya’yı, ABD’nin AB içindeki freni, Almanya ve Fransa’nın Avrupa Birleşik Devletleri’ne evrilecek daha güçlü siyasi birlik arzusunu içeriden engelleyecek müttefiği olarak görüyor.
‘HAYIR’CILAR
İngiltere’nin AB üyeliğinin son bulmasını isteyen ‘Hayır’ kampanyası da, siyasal olarak farklı noktalarda duran farklı kesimler tarafından yürütülüyor. Muhafazakâr Parti içindeki AB karşıtlarının yürüttüğü ‘Vote Leave’ (Ayrılmaya Oy Ver) resmi kampanya ilan edilip, devlet ödeneğinden payını aldı. UKIP’in yürüttüğü kampanya ise, ‘Grassroots Out-GO’ (Taban Dışarı). Muhafazakârlar, lümpen gördükleri UKIP ile aralarına mesafe koymaya ve mesajlarını daha rafine bir şekilde vermeye çalışsa da, vurgu noktaları örtüşüyor: göçmenler sorunu ve AB kararlarının ulusal yasaların önüne geçmesini ifade eden egemenlik sorununa son vermek.
“Ayrılmaya oy ver, kontrolü geri al” sloganıyla yürütülen resmi kampanyada İngiltere’nin “ticaret, vergi, ekonomik düzenlemeler, enerji ve gıda fiyatları, göçmenler, suç ve özgürlükler gibi konularda kontrolü geri almak” istediği vurgulanıyor. Kampanya bildirisinde şunlara dikkat çekiliyor:
“Geçen yıl AB’den İngiltere’ye gelen insan sayısı 250 binden fazla. AB yasaları üyelerin ‘serbest dolaşımını’ gerektiriyor…. Biz katıldığımızda 9 üye vardı, şimdi 28. Arnavutluk, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Türkiye de sırada. Katıldıklarında, onlar da diğer üyelerle aynı haklara sahip olacak.” Ayrıca, her hafta AB’ye 350 milyon sterlin ödeme yapıldığı, bu parayla her hafta bir hastane açılabileceği vb. ifade ediliyor.
‘Brexit’i savunanlar, Türkiye’nin AB üyelik ihtimali üzerinden de kampanya yürütüyor. Mevcut hükümetin eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Iain Duncan Smith, referandumda aslında Türkiye’nin üyeliğinin de oylandığını ve AB’ye katılması halinde Türkiye’den kontrolsüz bir göç yaşanacağını söyledi. (The Guardian, 10 Mayıs 2016) Başbakan Cameron ise, açıklamalarında Türkiye’nin AB’ye katılımının on yıllar sürecek bir mesele olduğunu ifade etmişti.
Taraflar, kampanyada, sadece kendi argümanlarını destekleyecek türden verileri kullanma, korku ve endişeleri körükleme, göçmen sorunu üzerinden milliyetçiliği kışkırtma yoluna sıkça başvuruyor.
Ayrıca, ayrılma durumunda, Britanya’nın AB dışı ülkelerle daha güçlü ticari bağlar geliştirebileceği vurgulanıyor.
Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP)
AB karşıtı kampanyada gündeme gelen önemli konulardan biri de, AB ile ABD arasında gizli olarak müzakere edilmekte olan TTIP anlaşması. Bu anlaşma ile, büyük tekeller önünde ticari engel olarak görülen tek tek ülkelere ait yasal düzenlemelerin karşılıklı kaldırılması öngörülüyor.
İşçi Partisi’nin ekonomi danışmanlarından Nobel ödüllü ünlü Amerikalı ekonomist Joseph Stiglitz, AB’nin, ABD ile gizli müzakerelerde bulunduğu Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nı (TTIP) imzalaması halinde, Britanya’nın AB’den ayrılmayı düşünmesi gerektiğini söyledi. Huffington Post’a verdiği demeçte, Stiglitz, AB’nin mevcut haliyle Britanya’nın kalmasını desteklediğini, ama TTIP’in onaylanması durumunda bu fikrinin değişeceğini ifade ederek “hiçbir demokrasinin” bunu yapmaması gerektiğini söyledi.
TTIP’in yanı sıra AB, Kanada ile de başka bir ticaret anlaşmasının (CETA) müzakerelerini yapıyor. Bu anlaşmalar, hükümetlerin tüketicileri şirketlere karşı korumak amacıyla getirdiği yasal düzenlemelerin kârlarını azalttığı gerekçesiyle, şirketlerin, “serbest ticaret” ilkesine sığınarak mahkemeye başvurup tazminat almasını kolaylaştırıyor.
KOBİ’ler de ‘Hayır’ diyor
Küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin (KOBİ) birçoğu da ‘Hayır’ kampanyasında yer alıyor. KOBİ temsilcileri, büyük tekelleri koruyan AB düzenlemelerinin kendilerine yaşam hakkı tanımadığını söylüyorlar.
200 küçük işletme temsilcisi 2 Mart’ta The Telegraph gazetesine yazdıkları mektupta, Britanya halkını Brexit’ten yana oy kullanmaya çağırdı. Mektupta, Brexit’in kendilerine “uzun vadede başarı açısından önemli olan esneklik ve uyum imkanı sağlayacağı” vurgulandı.
İngiltere’de yeni kurulan Metro Bank’ın yöneticilerinden Lord Flight, “oligopolcu konumlarından” dolayı büyük yatırım bankalarının AB’de kalmak istediğini, ancak AB’nin belirlediği kural ve yasal düzenlemeler nedeniyle KOBİ’lerin piyasada tutunamadığını ifade etti. Küçük işletmelerin, özellikle de girişimcilerin çoğunun Brexit’ten yana olduğunu vurgulayan Lord Flight, AB düzenlemelerinin getirdiği maliyet ve işlemlerinin AB’ye yönelik olmaması nedeniyle KOBİ’lerin bu piyasaya giremediğini söyledi. (Financial Times, 9 Mayıs 2016)
Ekonomik kriz, AB’nin açmazları ve bunların zorunlu kıldığı tedbirlerin vb. başta orta ve küçük burjuvaziyi ürküttüğünü ve bu koşullarda, Cameron’un “Brexit” kumarını da değerlendirerek, AB üyeliğini onlar açısından ayrıntılı bir muhasebe konusu haline getirip, ‘Hayır’ı acilleştirdiğini, bu kesimlerin bir kısmının siyasal ifadesini Muhafazakâr Parti’de, bir kısmını ise UKIP’te bulduğunu söylemek yanlış olmaz.
‘Sol’un tutumu
Ne yazık ki, kendi konumunu idrak etme bakımından aynı dinamik durum ve bilinç, işçi hareketi içerisinde görülemiyor. Referandum konusu, kendisini ‘sol’, ‘sosyalist’ olarak tanımlayan siyasi kesimler içinde de bölünmeye neden oldu.
Bazı kesimler, sorunları olsa da, AB’nin ulusalcılığın aşılmasını ifade ettiğini, enternasyonalizmin gereği olarak, milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı AB’de yer almak gerektiğini söylüyor. Kimi küçük gruplar ise, referandum gündeminin üstten dayatıldığını ifade ederek, boykotu savunuyor.
AB’nin sermayenin serbest dolaşımını kolaylaştırma ve neoliberal politikaları yaygınlaştırma amacı güden emperyalist-kapitalist karakterini öne sürerek, AB’den ayrılmaktan yana tutum alanlar da var. Bunlar arasında, Britanya Komünist Partisi (CPB), Sosyalist İşçi Partisi (SWP), Sosyalist Parti, Counterfire, Hindistan İşçi Derneği gibi örgüt ve partilerin yanı sıra bazı aydınlar da var.
‘Brexit’e karşılık olarak ve düzen içi ‘Hayır’ kampanyasından kendisini ayırmak amacıyla “Left Exit” (Sol Çıkış) ya da kısaca ‘Lexit’ olarak adlandırılan bu kampanya, AB’yi işçi sınıfı karşıtı gerici bir proje olarak tanımlıyor. Ancak İngiltere’de solun içinde bulunduğu mecalsizlik, marjinallik, bölünme ve işçi sınıfı ve emekçilerle bağlarının zayıf olması bu kampanyanın etkisiz kalmasına ve halk içinde geniş bir yer bulamamasına neden oluyor.
Bir başka deyişle, işçi hareketinin mücadeleci kesimleriyle milliyetçi, gerici çevrelerin ‘Hayır’da ortaklaşması durumu ortaya çıktığı gibi, söz konusu zayıflıklarından dolayı birinciler bu hareketin asıl dinamiğini oluşturmaktan uzak kalıyor.
NE OLACAK?
AB, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı emperyalist güçlerin en önemli stratejik projelerinden biri olarak görülüyor. Ancak bu proje, hem 2008 küresel krizinin bir parçası olarak, hem de kendi iç dinamiklerinden kaynaklı sorunlar nedeniyle önce bir Euro krizi yaşadı, şimdi de başta Suriye olmak üzere, savaşlara, siyasi, sosyal, ekonomik istikrarsızlığa mahkum etmede büyük pay sahibi olduğu Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan göçmen akınını engelleme gibi bir sorunla karşı karşıya.
Bu oluşumu sermaye açısından ihtiyaç olarak gündeme getiren 60 yılı aşkın zaman önceki koşullar ile günümüz koşulları aynı değil. Bu nedenle, tıpkı Soğuk Savaş sonrası dönemde yeniden düzenlenme ihtiyacı duyulan NATO gibi, AB de, bugünkü “çok kutuplu dünya”da diğer rakipler karşısında avantajlı hale gelmek için genişleyince içindeki bölünmeler daha belirgin bir hal aldı. AB içinde zengin üyeler ile borç krizi yaşayan “güneyli ülkeler arasında, kredi veren ve borç alanlar arasında, göç veren yeni üyelerle göç alan üyeler arasındaki sorunlar, ekonomik birliği siyasi birliğe doğru ilerletmek isteyenlerle bunda söz sahibi olamayacağı için kaybetme korkusu yaşayan ülkeler arasındaki ayrılıklar da derinleşiyor.
Bazı yorumcular ise kriz durumları devam ederken, kemer sıkma, borç krizi ve göç sorununda AB kurumlarının ne kadar işlevsiz kaldığını gören halkın tepkilerini de gözeterek tek tek ülkelerin daha fazla entegrasyonu dillendirmek yerine kendi köşelerine çekilmeyi tercih edebileceğini söylüyor. (T. Piketty, J. Adelman, AL Delatte, ‘How to save Europe from itself’, Foreign Policy, April 4, 2016)
Bu koşullarda, kendi tekelci sermayesinin manevra alanını geniş tutma güdüsüyle ‘Brexit’ kumarını oynadı, Cameron. Amacı, Britanya lehine daha fazla taviz kopararak AB’de kalmak, aynı zamanda kendi kamuoyuna yönelik manevra yapmak, UKIP oylarına oynamak ve partisindeki bölünmeye bir son vermekti. Ancak üyelik şartlarının Şubat ayında AB ile yeniden müzakere edilmesinden istediği sonuçları tam olarak alamadı. Üstelik şimdi kendisi ve temsil ettiği büyük sermaye AB’de kalmaktan yana olduğu halde, referandumda tersi bir sonuç çıkması ihtimali, giderek azalsa da, devam ediyor.
Ayrılma halindeki belirsizlik durumunun yarattığı korku ve tedirginliğin seçmeni ‘Hayır’ konusunda temkinli davranmaya itebileceği, fakat kemer sıkma, kesintiler, vergi kaçırma, göç, uluslararası terörizm gibi sorunlar devreye girdiğinde seçmenin tepki oylarına da yönelip beklenmedik bir sonuç alınmasına neden olabileceği belirtiliyor.
Ayrıca, AB üyeliğinin devamından yana ve karşı olanlar arasındaki kıyasıya mücadele referandum tarihine kadar farklı biçimler alarak devam edecektir. Örneğin ‘Britanya için Ekonomistler’, ‘Britanya için Tarihçiler’ gibi oluşumlar kurularak, 200-300 işverenin imzaladığı mektuplar gazetelerde yayımlanarak ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ kamplarına destekler açıklanıyor. Britanya’da çok sayıda işçi çalıştıran Aviva, Microsoft gibi uluslararası şirketler de bütün çalışanlarına gönderdikleri e-postalarla AB üyeliğinin bu şirketler ve genelde Britanya ekonomisi açısından önemini vurgulayan büyük bir propaganda savaşı yürütüyor. Bunlar son anda bazı dengelerin değişmesine neden olabilir.
‘Gitmeli mi Kalmalı mı?’ başlığıyla Foreign Affairs dergisinde yayımlanan bir makalede şöyle deniyor: “Birçok uzman, Britanya halkının AB’den ayrılma sonucu çok şey kaybedeceğini düşünüp birlik içinde kalmaktan yana oy kullanacağına inanıyor. Ama bir süre önce Jeremy Corbyn’in [İşçi Partisi’nde] lider seçilmesi gibi, çağdaş Britanya siyasetinde her şey olabilir. Halk siyasi elitlerden bıkmış ve egemen sınıfa darbe vurmak için referandum iyi bir fırsat olarak görülebilir. AB birçok krizle karşı karşıya iken Britanya halkı mücadele havasına girebilir. Bu da az bir oy farkıyla AB’den ayrılmayı gündeme getirebilir…. Brexit AB’ye büyük bir darbe olacak, diğer üye ülkelerde de benzer referandumları gündeme getirebilecektir.” (R. Daniel Kelemen/Matthias Matthijs, ‘Should it stay or should it go? The Brexistential crisis’, Foreign Affairs, 28 Şubat 2016)
Princeton Üniversitesi’nden siyaset profesörü Andrew Moravcsik ise referandumda şu sonucu öngörüyor: “Muhalefet de, iş dünyası, dış yatırımcılar ve en eğitimli yorumcular da hükümeti desteklediği için AB üyeliğinin devamından yana olan kamp kazanacak gibi görünüyor. Ayrıca kararsızlar da referandumlarda statükodan yana oy kullanmaya meyillidir. İngiltere’nin AB’den çıkması sonrasında ne yapacağının belirsiz olması da bu eğilimi güçlendiriyor. Ama Cameron’un ateşle oynadığı eleştirileri de haklı. Referandumda ne olacağı belli olmaz; hele ki göçmenlik ve terörizm gibi sorunları da içeriyorsa.
“Referandum gerçekten de önemli olsaydı bu belirsizlik daha da sıkıntı yaratırdı. Ama vatandaşlar ayrılma yönünde oy kullanmış olsa bile, Britanya’nın Avrupa’dan çıkması pek mümkün görünmüyor. Danimarka, Fransa, İrlanda ve Hollanda bu tür oylamalardan sonra ne yaptıysa hükümet de muhtemelen onu yapacaktır. Eskisine çok benzer yeni bir anlaşma müzakere edecek, bunu bulanık bir dile büründürüp onaylayacak, Avrupa hakkında pek bilgisi olmayan halk da buna uyacaktır.”
Cameron’un iç siyasi hesaplar ve kendi tekelci burjuvazisinin AB karşısında elini güçlendirmeye yönelik bir taktik olarak gündeme getirdiği referandumda işçi sınıfı ve emekçiler açısından sorun, AB üyeliğinin kendilerine bir şey kazandırıp kazandırmadığı, statükonun devamının ya da bozulmasının kendileri ve mücadeleleri için taşıdığı anlamla ilgilidir.
Bütün korku kampanyasına karşın, bu koşullarda ‘Brexit’ işçi sınıfının ve geniş toplumsal kesimlerin korkması gereken bir seçenek olmadığı gibi, bazı ‘sol’ grupların ifade ettiği şekliyle Avrupa’daki sınıf kardeşleriyle dayanışmak ve mücadelelerini ortaklaştırmak, kendi ülkesindeki haklarını güvence altına almak için Britanyalı emekçilerin Avrupa Birliği’ne ihtiyacı da yoktur. Zira bunların başarılması esas olarak kendi ülkesindeki tekelci burjuvaziye karşı, sorunlarının asıl kaynağı olan kapitalizme karşı vereceği mücadeleyle bağlantılı olacaktır.
Oysa geniş toplumsal kesimler açısından, bu referandumda alınan tutum ister ‘Evet’ ister ‘Hayır’ yönünde olsun, bu tutuma atfettikleri beklentileri aslında referandumun sonucuna bağlı değil. Sorunlarının asıl ve dolaysız kaynağı AB üyesi olup olmamakla ilgili olmadığından, bu konuda verilecek karar ne yönde olursa olsun beklentilerini karşılamayacak.
Büyük sermayenin azami olarak faydalandığı AB üyeliği, geniş toplumsal kesimler için dezavantaj aracına dönüştürülüyor. Bu durum, referandumda büyük sermayenin ‘Evet’, diğer kesimlerin ise ‘Hayır’ demesini gerektiriyor. Ancak bu ‘Hayır’ kendi sosyal hareketlerinin ve mücadelelerinin belli bir gelişme düzeyine ulaşması sonucunda ortaya çıkmıyor; örneğin Danimarka’daki gibi AB karşıtı bir halk hareketinin talebi olarak gündeme gelmiyor.
Başka bir ifadeyle, politik-sosyal hareketler ve işçi hareketi saflarında sadece ‘Evet’ diyenler değil, ‘Hayır’ diyenlerin büyük bir kesimi açısından da yanılsamalar söz konusu. Buradaki sendikalar ve ilerici kesimler, AB karşıtı tutumlarını doğru siyasal ve ekonomik temellere oturtup hayati sosyal-politik taleplere doğru genişletemedikleri sürece, kısa vadede ideolojik ve politik bakımdan bu süreçten kazançlı çıkan büyük sermaye ve onun milliyetçi ve gerici güçleri olacaktır.
Bu nedenle, işçi sınıfının bilinçli kesimlerinin, geniş halk kitlelerine bugün yaşadığı sorunların emperyalist kapitalist sistemden kaynaklandığını, mücadele okunu, çıkarları bu sistemin devamını gerektiren egemen sınıfa, kendi ülkesindeki tekelci burjuvaziye karşı yönlendirmesi gerektiğini, AB’nin ise bu sınıfın hem ulusal hem uluslararası egemenlik araçlarından sadece biri olduğunu ve yarın başka bir isim alabileceğini, başka bir şekle bürünebileceğini vurgulayarak, en geniş toplumsal kesimlerin taleplerini kucaklayacak şekilde hareket etmesi önemlidir.
