İhsan Çaralan
15 Temmuz darbe girişiminin ve “darbe tehdidi sürüyor” bahanesiyle ilan edilen OHAL’in üstünden iki aydan biraz fazla bir zaman geçti. Bu geçen sürede AKP ve lideri (artık fiili veya doğal gibi önekler yapmak yersiz) Erdoğan’ın, başarısız darbe girişimini kendisi için “başarılı bir darbeye dönüştürmek” için devletin ve iktidar olmanın bütün imkânlarını kullandığına tanık olduk.
Erdoğan-AKP yönetimi bu dönemi bir yanda ideolojik platformunu yenileyip popülerleştirmek, aynı zamanda devletin başlıca kurumlarında “kadrolaşmayı” gerçekleştirerek, “tek parti, tek adam rejimi” doğrultusundaki adımlarını hızlandırmak için kullandı. Dahası önümüzdeki dönemde bu doğrultudaki girişimlerin daha da ilerletilerek sürdürüleceği anlaşılmaktadır.
15 Temmuz darbe girişiminin hemen sonrasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP’nin 15. yıl etkinliğinde “tele-konferans”la verdiği mesajda, darbe girişiminin hemen sonrasından başlayarak, 15 Temmuz’un bir “milat” olduğu, “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” biçimindeki mesajlarını yinelemiş; “Bu millet varsa, biz varız. Bu ülke varsa, biz varız. Bu devlet varsa biz varız. Bu bayrak varsa biz varız. Bu ezanlar varsa biz varız. 15 Temmuz’da hepsine birden saldırdılar. Meclis’e, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne, polisimize, askerimize, insanlara saldırdılar. Tüm bunlara şahit olduktan sonra artık 15 Temmuz öncesi gibi davranamayız. En başta ben davranamam. İktidar partisi olarak AK Parti böyle davranamaz” demişti.
Başbakan Binali Yıldırım da OHAL’in ilanından başlayarak, “OHAL’i vatandaşa karşı değil, devlete karşı, kendimize karşı ilan ettik. OHAL’in hiçbir uygulaması halkı rahatsız etmeyecek. Özgürlükler asla kısıtlanmayacak…” diye söz üstüne sözler vermişti. Dahası, “demokrasi nöbeti” adı altındaki mitingler ise, bu mitinglere katılanların önemli kısmının “yandan” yönlendirilen “Allahuekberli”, “yukarıdan” yönlendirilen “idam isteriz”li haykırışlarına ve özgürlükleri umursamazlıklarına karşın, sürekli “halk iradesi”ne, demokrasinin yüceliğine ve “demokrasi şehitliği”ne vurgu yapılarak sürdürülmüştü.
“Yenikapı ruhu” üstünden yapılan propaganda ile de partiler arasındaki laf düellosundan bıkmış kesimlere, bundan böyle partiler arasında “istişare ve işbirliğine” dayanan bir siyasi düzenin olması için çalışılacağı, hatta AKP’nin “başkanlık sistemi” dayatmasından vazgeçip tüm partilerin üstünde anlaşacağı bir “yeni anayasa” için uğraşacağına kadar açık ya da üstü örtülü vaatler yapılmıştı.
DARBE GİRİŞİMİNİ KENDİLERİ İÇİN DARBEYE DÖNÜŞTÜRDÜLER
Bu ortamda, yandaş basının ve Erdoğan severlerin, “Erdoğan ne diyorsa gerçek odur. Başka doğru da yoktur” haykırışlarını bir yana bırakırsak, basın ve siyaset dünyası da adeta ikiye bölünmüştü.
Bunlardan birinci taraf; Erdoğan-AKP yönetiminin, “Cumhurbaşkanının da dediği gibi”, herkesin artık eskisi gibi gidilemeyeceğini gördüğünü; bu yüzden de darbe girişiminin yarattığı sorunları ve elbette Türkiye’nin diğer büyük sorunlarını demokrasinin niteliğini yükselterek, özgürlüklerin alanını genişleterek aşacağı bir yola gireceğini, en azından böyle bir yola girmesinin kuvvetli ve ciddi bir olasılık olduğunu savunuyordu. Ki, bu görüşte olanlar “Yenikapı ruhu” diye de propaganda edilen ve Yenikapı mitinginde buluşan (buluşturulan) odaklar arasındaki “uzlaşmayı” ve “darbeye karşı oluşan ortak tepki”yi bu tezlerine kanıt olarak gösteriyorlardı.
Gerçi darbenin bastırıldığının artık netleşmesinden itibaren darbeye karşı Meclisteki diğer üç partiyle birlikte “darbe karşıtı” bildiriye imza atan HDP’nin “Yenikapı ruhu” ve geleceğin “demokratik Türkiye’si” için “uzlaşılacak” siyasi güçler arasından dışlanmış olması gibi bir “pürüz” olsa da, Erdoğan-AKP yönetiminin ülke sorunlarını demokrasiyi geliştirerek, özgürlüklerin sınırlarını genişleterek çözme umudunu taşıyanlar için bu da “zamanla aşılacak” bir sorundu!
Bu gelişmelere yaklaşım bakımından oluşan ikinci taraf ise, Erdoğan-AKP yönetiminin demokrasi ve özgürlüklere ilişkin söyleminin sadece söylemde kaldığını ve onun siyasi-kültürel geleneği ile demokrasi ve özgürlük fikrinin çatıştığını bildiğinden, dahası çeşitli halk kesimleri ve demokrasi ve özgürlük talepleriyle AKP’nin “demokrasi talebinin” farklı olduğunu yaşayarak gördüğünden AKP ve demokrasi adlarını yan yana getirmekten çekinmiş, en azından ihtiyatlı olmuştur. Bu yüzden de “darbe sonrası” ortamında demokrasi ve özgürlükler üstüne verilen vaatleri inandırıcı bulmamışlar, AKP-Erdoğan yönetiminin bastırılan darbe girişimini kendisi için bir darbeye dönüştüreceğini savunmuşlardır. Nitekim Erdoğan-AKP yönetimi, dün “demokrasi”, “özgürlük” derken nasıl hep “kendisi için Müslüman” olmuş ama karşıtlarının talepleri söz konusu olduğunda hak-hukuk, demokrasi gibi değerleri umursamamışsa, darbe girişiminin üstünden geçen iki ay içinde bir kez daha görüldü ki, AKP sadece kendi amaçlarına yürümek için özgürlük istemekte, asıl özgürlüğe ihtiyacı olan halk kesimlerinin taleplerini ise “terörle bağlantılı” olduğu iddiasıyla şiddetle ve çeşitli yöntemlerle baskı altına almaya, bastırmaya yönelmiştir.
“Yenikapı ruhu” çevresinde oluşturulan girişimlerin ve propagandanın da sadece AKP’nin hiçbir partiyle kıyaslanamayacak “pragmatizmi”nin bir yansıması olduğunu, bu “ruhun”, iktidarın kendisi dışındaki siyasi odakları siyaset dışına düşürerek yedekleme amacına hizmet etmek için kullanıldığını geçen iki ay içinde görmemek için ısrar edenler dışında herkes görmüştür.
Kısacası darbe girişimi sonrasından bu yazının yazıldığı güne kadar geçen iki aylık dönem, bu ikinci tezin savunucularının haklı olduğunu göstermeye yetti. Çünkü bir yandan “FETÖ”cülüğe karşı mücadele adı altında gerçek “FETÖ”cülerin arkasına sığınacağı “mağduriyetler” oluşturulurken öte yandan da “FETÖ” ve “FETÖ”cülükle hiçbir ilgisi olmayan on binlerce kişi; yasa, hak-hukuk, insan hakları bile tanınmayacak biçimde açığa alınmış, meslekten ihraç edilmiş, gözaltına alınmış, yakınları da gözaltına alınmış, işten atılmış, kazanılmış hakları gasp edilmiş, eşlerinin pasaportlarının iptaline kadar varan, ancak açık diktatörlüklerde görülen uygulamaların devreye sokulmasıyla bir “cadı avı” ortamı oluşturulmuştur. Bu ortamı deşifre edebilecek medya organları ise AKP iktidarının en azından son 5-6 yılı içinde kuşatılmış, büyük sermaye basını çok yönlü olarak baskı altına alınarak “havuz medyası”nın eklentisi haline getirilmiştir. Bu tehditlere boyun eğmeyen medya organları ise OHAL Yasası’nın imkânları da kullanılarak kapatılmakta, kapatılmakla tehdit edilmekte, muhabirleri, editörleri, yazarları her vesileyle gözaltına alınmakta, tutuklanmaktadır. Oto sansür ancak sıkıyönetim dönemlerindekiyle ölçülecek biçimde basının üstüne bir kâbus gibi çökmüştür.
Kısacası açıkça görülen odur ki Erdoğan-AKP yönetimi, 15 Temmuz darbe girişimini kendi amaçlarına, “tek parti, tek adam rejimi”ne varmak için bir olanağa dönüştürmeyi esas almıştır. Dahası Erdoğan-AKP yönetimi 15 Temmuz darbe girişiminin bu amaca varmak için yürünecek yolu çok kısalttığını düşünmekte ve halk yığınlarının neyin ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden mümkün olan en hızlı biçimde bu yolu kat etmeyi istemektedir. Bu amaçla darbe girişiminin yarattığı kaos ortamından faydalanan Erdoğan-Hükümeti; KHK’lar yoluyla TSK, Milli Eğitim, yargı, emniyet, yerel yönetimler gibi başlıca kurumlarda AKP’nin “tek parti rejimi”nin dayanağı olacak biçimde kadrolaşma anlamına da gelecek “yeniden yapılandırma” için harekete geçmiştir.
AKP’NİN YENİ İDEOLOJİSİ ERDOĞANİZM!
AKP kuşkusuz ki “ideolojik” yönü en belirgin olan sermaye partilerinden birisi, hatta birincisidir.
Sermaye partileri dünyaya kapitalizmin penceresinden bakmaktadır. Ama AKP, kapitalizmin sosyalizmin baskısı altında olduğu dönemde terbiye edilmiş sermaye partilerinden farklı olarak (sosyal demokrat, sosyalist, geleneksel muhafazakâr partiler) dünyaya neoliberal kapitalizmin penceresinden bakmaktadır. Kuşkusuz bugün bütün sermaye partileri, kendilerine sosyal demokrat ve sosyalist diyen partiler bile bugün neoliberalizmden etkilenmektedir, ama “Bugün ülkemizdeki sermaye partileri içinde AKP en rafine neoliberal partidir” dersek yanlış bir şey söylememiş oluruz.
Ancak AKP’nin ideolojik platformunu diğer partilerden ayıran ve en öne çıkan özellik, bu partinin ideolojik tutumunun İslami dünya görüşüyle sıkı bağlantısıdır. Ve son yıllarda bölgedeki İslami yükselişe paralel olarak AKP’nin İslami dünya görüşüyle bağları sıkılaşmış; Hamas, Mısır, Tunus, Suriye… gibi ülkelerin Müslüman Kardeşleriyle “resmî” bağlar kurularak, uluslararası planda cihadist güçlerle de ilişkilere girerek, çeşitli platformlarda İslam’ın kurtarıcısı rolüne soyunan bir vücut dili ve söylem kullanılmış (yerine göre Batı ve İsrail düşmanlığı, İran’la, Mısır’la rekabet), AKP’nin ideolojik platformunun İslamcı bileşeni zaman içinde güçlendirilmiştir. Bu uluslararası ilişkilerin yanı sıra AKP ülke içinde de en radikal İslamcılarla işbirliği, cemaat ve tarikatların toplumsal etkisinin artırılması; devlet olanaklarının dinî amaçlar için seferber edilmesi; toplumsal yaşamın her alanına dinî referansların etkisinin derinleştirilmesi için girişimler yapılması; Diyanetin bakanlıklar üstü bir organizasyon ve “fetva merkezi” olarak güçlendirilmesi; Milli Eğitimin İmam Hatip kökenli yöneticilerin yönetim ve denetimine verilmesi… gibi girişimlerle toplumda dinî etkiyi artıracak girişimleri sürdürürken ideolojik platformunun dayanaklarını genişletip zenginleştirmiştir. Son yıllarda ise “toplumun İslami esaslara göre (elbette neoliberal kapitalizmin ihtiyaçlarıyla da uzlaşarak) yeniden inşası”na karşılık gelen “muhafazakâr toplum inşası” ve “dindar nesil yetiştirilmesi” planları aynı zamanda AKP’nin ideolojik platformunun yenilenmesinin, bir tür güncellenmesinin vesilesi olarak değerlendirilmiştir.
Kısaca ve biraz kabalaştırma pahasına şunu söyleyebiliriz: AKP dünyaya, biri neoliberal kapitalizme öteki İslamcılığa ait iki pencereden bakmaktadır. Ve bu iki pencere büyük ölçüde aynı alana baksa da aralarında farklılıklar da vardır. Bu yüzden AKP, örneğin IŞİD, El Kaide gibi odaklardan farklı olarak eklektik bir dünya görüşüne (ideolojik tutuma) sahiptir. Dahası aşırı pragmatist bir geleneğe sahip AKP böyle çelişkileri önemsemeyecek bir parti olarak tanınmıştır. Ama 21. yüzyıl İslamcılığında bu kadar kusur kadı kızında da vardır!
Son yıllarda, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının gündeme gelmesinden beri, AKP’nin ideologları ve propagandacıları, bir “tek adam kültü” oluşturmaya yönelmiş, buna bağlı olarak “başkanlık sistemi”ni de yasalaştıracak bir “Yeni Anayasa yapma”yı gündeme getirerek, “başkanın” ve partisinin “ebediyen” iktidar olacağı bir yönetim biçimi için harekete geçmişlerdir.
Kısacası AKP başka “millî ve yerli” partilerin de parlamentoya girdiği, ama çoğunluğun sürekli olarak “tek partide” (başkanın partisinde) ama asıl iplerin de “tek adam, başkan”da olduğu bir siyasi sistem için seçim sonuçlarını tanımama (7 Haziran seçimi) ve bölgede savaşın yeniden başlatılmasına kadar her yola başvuran bir siyasi hatta girmiştir.
Böylece 14 yıllık iktidarından sonra, hiç seçim kaybetmeyeceğini ve iktidardan düşmeyeceğini zanneden AKP ve onun yönetici erki, mevcut şartlarda bir seçimle iktidardan gidebileceğini görerek (7 Haziran bunu gösterdi), en azından Erdoğan’ın ömür boyu iktidarda kalacağı bir “tek adam, tek parti rejimi” için kolları sıvamış, bunun için yasal veya yasadışı her imkânı kullanan bir siyasi hatta oturmuştu.
Onun için Özgürlük Dünyası’nın literatüründe bu amaç, “tek parti, tek adam rejimi”, “tek parti, tek adam diktatörlüğü” olarak adlandırılmaktadır.
Bütün bu gelişmelerin üstüne gelen 15 Temmuz darbe girişimi, Erdoğan-AKP yönetimi tarafından, amaca giden yolu kısaltan “Allah’ın bir lütfu” olarak görüldü. Ve darbe girişiminin yarattığı kaostan yararlanarak Erdoğan-AKP yönetimi, siyasi hedeflerine doğru yürürken, ideolojik platformunu ilerletmek için de adımlar atmaya başladı.
Burada; bilinen neoliberal ve İslamcı platformu yenilemede en önemli ve öne çıkarılan motif “Erdoğan’ın tek adamlığı”nın kutsanması, Tayyip Erdoğan’ın kişiliği ile ilgili nitelemelerdir. Çünkü daha önceki diktatörlük deneyleri de göstermektedir ki, hareketin başında “efsanevi”, olağanüstü hatta doğaüstü niteliklere (ne kadar abartılırsa o kadar iyi) sahip bir lider olmadan “kişisel diktatoryal” rejimlerin ayakta kalması olanaklı değildir. Bu yüzden öncelikle onun, “Allah’ın planının bir uygulayıcısı olduğu”, “göklerin kararı” tarafından “seçilmiş bir kişi” olduğu (dinen “seçilmiş kişi”lik olmasa da “göklerin kararı” demekte bir sakınca görmüyorlar) efsanesini parti tabanında yayarken, öte yandan da ona yeni ve dünyevi sıfatlar bulunması için de harekete geçilmiştir.
“Göklerin kararı” ve “Allah’ın insanlığın gidişatına yön veren planı” ile AKP’nin ve Erdoğan’ın kaderinin bağlantısına dair vurgular eskiden beri de başvurulan bir AKP propagandasıdır. Yine örneğin Erdoğan’ın, Binali Yıldırım’ın seçildiği AKP’nin 1. Olağanüstü Kongresi’ne gönderdiği mesajın okunmasını AKP’nin en önde gelenlerinin (Divan Başkanı Bozdağ’ın) girişimiyle ayakta dinlenmesi gibi ritüellerle de Erdoğan’ın “tek adam”lığı konusunda 15 Temmuz öncesinde adımlar atılmıştı.
15 Temmuz sonrasında ise bu eski girişimlerin üstüne, Anayasadaki sembolik anlamlı Cumhurbaşkanının “başkomutan olduğu”na dair madde öne çıkarılarak, hiçbir savaş kazanmamış bir sivil kişi olsa da Erdoğan’a çeşitli vesilelerle başkomutan olarak seslenilmiş ve bu başkomutanlık meselesi kamuoyunda tartışmaya açılmıştır; ne var ki burada amaç orduyu yöneten kişi imasında bulunmaktan çok, “başkanlık sistemi”yle ilgili tartışmalarda anayasal dayanak sağlamaktı. Yine bu tarihten itibaren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her vesileyle “başkomutan” olduğu yinelenmekte, bu sıfat yandaş basın ve resmî söylem tarafından mesajların “köşe taşı” yapılmaktadır. Ki, bu sıfat bir yanıyla sembolik anayasal nitelemeye gönderme yapmakta ama asıl olarak da 15 Temmuz’da “milleti darbeye karşı savaşta yöneten kişi”nin sıfatı olarak öne çıkarılmaktadır. Böylece “başkomutanlık” bir millete savaşta komuta etmiş olmakla bağdaştırılmıştır. En azından propaganda düzeyinde böyle ele alınmaktadır.
“Başkomutanlık” Erdoğan’ın misyonunu tarife yetmemiş olmalı ki, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından verilen Kurban Bayramı mesajında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir de “Başöğretmen”lik yakıştırılmıştır. Cumhuriyet tarihinde sadece Mustafa Kemal Atatürk’e verilen “Başöğretmenlik” sıfatı böylece Tayyip Erdoğan’a da uygun görülmüştür.
Özellikle önümüzdeki günlerde ve aylarda Milli Eğitim 15 Temmuz’u her dereceden okullarda ders, kültürel sanatsal etkinlikler, kutlamalar, anmalar… gibi vesilelerle gündeme getirirken, Erdoğan’ın “Başkomutanlığı”nın yanında “Başöğretmenliği”ni de (kuşkusuz daha sık) gündeme getirecek, belki bir vesile yaratarak, örneğin bir öğretmenler gününde ona “Başöğretmenlik beratı” da verecektir! Ki giderek bu övgü sıfatının “resmî sıfata” dönüştürüleceğini söylemek de bir abartı olmaz.
Yine 15 Temmuz darbe girişimini yenilgiye uğratan yığınları sokağa Erdoğan’ın çağırması üzerinden yapılan propaganda ile Erdoğan “demokrasinin ve halk iradesinin koruyucusu”, “darbeciliği tarihe gömen bir demokrasi kahramanı” olarak da zırhlandırılmak istenmektedir. Böylece Erdoğan, bütün eleştirilerden muaf tutulmak da istenmektedir.¹
Eğitim yılının başlamasıyla da açıkça görüldü ki, okullar 15 Temmuz darbe girişiminin anlatılması ile başladı, ilk hafta boyunca da bu konu çeşitli boyutlarıyla “işlendi”. Dahası bütün eğitim yılı boyunca bu konunun gündemde tutulacağı, bu amaçla okullarda çeşitli etkinlikler düzenleneceği belirtilmektedir. Bu sırada elbette “Başkomutan ve Başöğretmen”in kahramanlıklarına ve çektiği sıkıntılara başrol verilecektir. Dahası, onun kişiliği ve ilahi güçlerin arkasında olduğuna dair “işaretler”, “kitapta yer bulmalar” vb. propagandasıyla darbe girişimine karşı mücadelenin dinî ve efsanevi boyutunun da bu dönemde “Erdoğan miti” etrafında şekillendirileceğine dair alametler fazlasıyla şimdiden ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla girilen yol Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal’in “tek adam” ilan edilme girişimlerine benzer biçimde örneğin “başkomutan ve başöğretmenlik” sıfatlarına kadar taklit edilmektedir. Ama, Cumhuriyetin bu ilk döneminin modern bir toplum oluşturma ve Batı’nın ileri kültürüyle birleşme hedefinin tersine doğru yürünerek, toplumun ileri kazanımlarının tasfiyesinin ve dinî referanslara göre örgütlenmiş bir toplum inşa etmenin yoluna girilerek!
Nitekim son günlerde; bayrak, vatan-millet, kan, şehitlik, gazilik, “tekbir”, ümmet kardeşliği, top-tüfek, savaş, “terörle mücadele” üstünden oluşturulan “millî birlik-bütünlük” propagandası, önümüzdeki dönem AKP ve Erdoğan’ın ideolojik platformunun hangi motiflerle yenileneceğini göstermektedir.
Toplam açısından bakıldığında AKP ideolojik platformunu yenilerken popülarize de etmek istemektedir. Çünkü geniş kitleleri etkilemek ve yedekleyebilmek için bu popülarizasyon çok önemlidir. Burada merkeze konulan figür Erdoğan’dır. AKP’nin, onun kişisel ve tarihsel misyonunu öne çıkararak, Kemalizme de seçenek olmak üzere bir Erdoğanizm yaratmak üzere harekete geçtiğini söylemek yanlış olmaz.
15 Temmuz darbe girişiminin kendilerine bu imkânı tanıdığını düşünen AKP ideologları ve propagandacıları, Erdoğan’dan bir “tek adam” yaratmayı başaracaklarını ummaktadırlar. Ancak gerek AKP’nin ideolojik konulardaki açmazları (cihadizm, Şiilik, Vahabilik İslami bir ideolojik platform oluşturmanın alanını daraltmakta) ve gerekse AKP’nin kültürel geleneğinin bunu başarabilme imkânları dikkate alındığında AKP ideologlarının böyle bir, Atatürk’le kıyaslanabilecek ya da onun yerine ikame edilebilecek bir “tek adam” kültü oluşturması hayli zordur. Ama onların başarıp başaramamasından bağımsız olarak bir Erdoğanizm oluşturma sürecine girildiğini söylemek yanlış olmaz.
‘TEK PARTİ REJİMİ’NİN ‘KURUMSAL’ İNŞASI GİRİŞİMLERİ
Uzunca bir zamandan beri Erdoğan ve AKP’nin, “tek adam” yaratmada olduğu gibi bir “tek parti” düzeni oluşturmak için de girişimler yaptığı tartışılmaz bir gerçektir.
7 Haziran Seçimi’nde “400 milletvekili” talebi, 1 Kasım’da “550 millî ve yerli milletvekili” propagandası, parlamenter sistemin “bekleme odası”na alınıp “fiilî başkanlık” düzeninin kurulduğuna dair ilanlar, hep bu amaç doğrultusunda ortam oluşturmanın adımlarıydı. Bu sistemi tasarlayan AKP’nin ideologları, partilerinin girdiği her seçimi kazandığı, hep iktidarda olduğu ama “yerli ve millî” başlıca ekonomi, iç ve dış politika konularında AKP’den farklı davranmayacak birkaç partinin daha Meclis içinde olmasında sakınca görmüyor ve görünüşte “çok partili” ama gerçekte başında “başkan”ın, “tek adam”ın olduğu “tek partili bir siyasi rejim”in oluşturulması için (inşa etmeyi de diyebiliriz) çaba harcıyorlar.
Ancak tek partinin kendisini ne kadar korumaya alırsa alsın, iktidarı elinde tutabilmek için sadece halk içinde siyasi olarak örgütlenmesi yetmiyor, aynı zamanda devlet olarak da örgütlenmesi gerekiyor. Bütün “tek parti rejimleri” hem 1945 öncesi CHP örneğinde hem de 20. yüzyıldaki Hitlerci, Mussolinici, Peroncu, Francocu tek parti rejimlerinde, “tek parti” devlet olarak da örgütlenmiştir. Bu da partinin sadece yüksek bürokrasi içinde değil aşağıdan yukarı tüm devlet bürokrasisi içinde örgütlenmesi (kadrolaşması) demektir.
Kuşkusuz ki AKP önderliği bu gerekliliği herkesten iyi bilmektedir. Ve bu doğrultudaki girişimleri daha iktidara geldiği günden beri, çeşitli biçimlerde yapagelmekteydi. Geçtiğimiz yıl, henüz ortada FETÖ’nün darbe girişimi yokken, Milli Eğitim’deki tüm okul müdürlerinin ve yardımcılarının müstafi sayılması ve yerlerine AKP’ye yakın kişilerin atanması, yargıdaki partizan atamalar, hemen her kurumda giderek daha göze batacak biçimde partizanlığın öne çıkarıldığı bir kadrolaşma, AKP’nin devletin kurumlarında aşağıdan başlayan “kadrolaşması” bunun için yapıldı. Darbe girişimi ise AKP’ye bu konularda hamle yapmak için geniş bir fırsat sundu: OHAL’in ilan edilmesiyle yoğunlaşan KHK’lara dayanarak TSK’da, yargıda, Milli Eğitimde, yerel yönetimlerde, yukarıda yapılmış kadrolaşmanın, “aşağıdan kadrolaşma”yla (gerçekte AKP’lileştirme) tamamlanması için atağa geçildi.
Erdoğan-AKP yönetimi büyük sermaye güçleri ve NATO’nun başaramadığını darbe vesilesiyle önemli ölçüde başararak TSK’yı Prusya (Almanya) ekolünden kesin biçimde koparmayı başararak, teşkilatlanma, eğitim, silah gücünün oluşturulması bakımından yenileyerek, her bakımdan “Amerikan askeri ekolü”ne bağlamak için belirleyici adımlar atmıştır.²
17-25 Aralık skandalından beri Emniyette, Fetullahçıları temizleme gerekçesiyle sürdürülen tasfiyeler darbe girişimi sonrasında binlerce polisin bir gecede açığa alınması, meslekten ihracı ve tutuklanmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Emniyetteki bu kadrolaşmanın aralıksız sürdürüleceğini, Emniyette tam bir AKP’lileşme sağlanmadan AKP önde gelenlerinin bir gözleri açık uyuyacağını söylemek yanlış olmaz.
Darbe girişimi ile Milli Eğitim’de girişilen operasyonun da iki yanı olduğu açıkça görülmektedir. Bunlardan birisi, Milli Eğitimin Cumhuriyet’ten beri süren Batı kültürü ve Türkiye’nin modernleşme değerleri üstünde yükselen temellerinin yıkılması iken diğer yanı da Milli Eğitimde AKP kadrolaşmasının tamamlanmak istenmesidir.
Yine yargıda darbe girişimi öncesi başlatılan AKP’lileştirme, yargının Hükümetin (yürütmenin) faaliyetini denetleyen bir “güç” olmaktan çıkarılıp yürütmeye bağlanmasıyla sonuçlanmıştır. Darbe girişimi sonrasında Hükümet, bu alanda adımları daha da ileri götürmek için üç bin dolayında savcı ve yargıcı bir KHK ile açığa alıp meslekten ihraç ederek, kendi mahkemelerini de kurmuş, yetinmemiş, fiiliyatta da Yargıtay ve Danıştay’ı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na bağlamıştır. Erdoğan-AKP yönetimi, bu yapılanları meşrulaştırmak için bir “mini Anayasa değişikliği” için CHP ve MHP ile de uzlaşarak bu alandaki girişimlerini “derinleştirmeye” devam etmektedir.
Yerel yönetimlerde ise bölge illerinden başlayan “kayyum” atama ve bölge belediyelerinde taşeron işçilere kadar genişletileceği anlaşılan “kadrolaşma” hamlesinin diğer illere de yayılabileceğini, yayılacağını Hükümet sözcüleri saklamamaktadır.
Yani KHK’larla kamu kurumlarında yapılan düzenlemelerin hak-hukuk, adalet tanınmayan bir operasyona dönüştürülmüş olması, Hükümetin “acemiliği”yle, darbe girişiminin yarattığı dalgalanmanın sonucu “sersemlik”le açıklanamaz. Tersine Erdoğan-AKP yönetiminin, devlet kurumlarında “tek parti rejimi” oluşturmak için yapılan “AKP kadrolaşması” girişiminin bir adımıdır. Gerek eğitimde gerek yerel yönetimlerde şimdi kayyum atamalarıyla ve önce bölge illerinden başlatılan süreç, operasyona “terörle mücadele” yapılıyormuş görüntüsü vererek asıl niyetin üstünü örtmek amaçlıdır. Oysa bu aşağıdan yukarıya kadrolaşma, TSK, Emniyet, Milli Eğitim ve yargıda başlayan bu operasyon diğer kurumlara ve tüm ülke sathına yayılarak sürdürülecektir. En azından Erdoğan-AKP yönetiminin planı budur. Bu planı hayata geçirmek üzere girişimlerin hangi yaygınlıkta ve ne hızla sürdürüleceği, hatta sürdürülüp sürdürülemeyeceği bu girişimler karşısında kamu emekçileri ve işçilerin, emekçilerin, demokrasi güçlerinin mücadelesiyle doğrudan bağlantılı olacaktır.
NASIL BİR TÜRKİYE’DE YAŞAYACAĞINA HALKLAR KARAR VERECEKTİR!
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin planı bellidir. Türkiye’yi “tek parti tek adam rejimi” ile yönetmektir. Dahası bu amaca varmak için her yola başvurmakta; adeta “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” demektedir.
15 Temmuz darbe girişimini bu yola hızla girmenin bir gerekçesi yapıp, darbe girişimini, yukarıda belirtildiği gibi, kendileri için bir darbeye dönüştürmeyi “en meşru hakları” olarak görüyor, gösteriyorlar. En azından olup biteni bu doğrultuda kullanmak istiyorlar.
CHP ve MHP gibi muhalefet partilerinin bu gidişata dur demesi de beklenemez. Bu yüzden de bugün yapılması zorunlu olan, Türkiye’nin demokrasi güçlerinin, bütün bu girişimleri püskürtecek tek güç olan halk yığınlarını “tek parti, tek adam rejimi” girişimlerine karşı birleştirecek bir strateji etrafında hareket etmeleridir. Son aylarda olup bitenler bu zorunluluğu daha da acil hale getirmiştir.
Bu yüzden de olup bitenlerin çeşitli siyasi çevrelerden öte işçiler, emekçiler arasında, elbette ki AKP’ye karşı olan emekçi çevrelerde olduğu kadar, belki daha da fazla AKP’ye oy veren işçiler ve emekçiler arasında tartışmaya açılması önemlidir. Elbette bu teşhir faaliyeti iş yerlerinden, hizmet birimlerinden emekçi semtlerine kadar her alanda laik ve demokratik Türkiye mücadelesi etrafında birleşildiği ölçüde anlamlanıp ete kemiğe bürünecektir.
Şu çok açık ki, AKP’nin ne yapıp ne yapmadığını eleştirmek bir teşhirdir ama bundan daha ileri gidip bu teşhiri mücadeleyle, demokrasi ve özgürlük mücadelesi etrafında birleştirmek asla ertelenemeyecek bir görevdir.
Bugün görev Erdoğan-AKP yönetiminin “tek parti, tek adam rejimi” girişimleri (kayyum atamaları, eğitimcilerin ve diğer kamu emekçilerinin açığa alınması, meslekten ihracı, tek adamı kutsallaştırma girişimleri, eğitimin dinileştirilmesi…) karşısında, birleşebilecek bütün güçleri birleştirmektir.
Ancak böyle yapılabildiği ölçüde Türkiye’nin halkları, işçi sınıfı nasıl yaşayacağına kendisi karar verebilir. Aksi halde bugün olduğu gibi seçimlerde halkın oylarını alan sermaye partileri halk adına en gerici güçlere ve en büyük sermaye güçlerine hizmet eder.
Dipnotlar
1. Son yıllarda Erdoğan’a yönelik her eleştiri “Cumhurbaşkanına hakaret” kapsamına sokularak binlerce dava açılması bir tesadüf değildir. 15 Temmuz vesilesiyle bu davalardan vazgeçilmiştir. Ama önümüzdeki dönemde Erdoğan’a dokunulmazlık kazandırma gayretlerinin daha da artacağını söylemek bir kehanet olmaz.
2. Darbe girişimini bahane ederek Erdoğan-AKP yönetimi, TSK içinde giriştiği operasyonla, general sayısını yüzde 30 azaltmış, FETÖ’cü subayların tasfiyesi adına askerî ortaokulları ve liseleri kapatarak “ocaktan” askerliğe, askerî yargıya, askerî hastanelere son verirken, kalabalık ve zorunlu askerliğe dayanan, kendine has gelenek ve hiyerarşiye ve “dokunulmazlığa” sahip “özerkliğe” de son verme doğrultusunda bir yola girmiştir. Ki bu alanda niyet, ihtiyaca göre profesyonel, çevik, iyi donatılmış, vurucu gücü artırılmış bir ordu oluşturulması için adımlar atmak olarak görülmektedir. Kürt güçlerine karşı ciddi bir savaş sürdürülürken öte yandan Suriye bataklığına dalınması da ordunun yeniden inşa sürecinin “savaş içinde doğmuş bir gazi ordu” olarak gösterilmesi için bir imkân, ideolojik-propagandif bir dayanak olarak yabana atılmaz değerdedir. Kuşkusuz bu süreç bir yandan büyük sermaye kliklerinin NATO’nun ve emperyalist güç odaklarının istekleri doğrultusunda bir ordu teşkilatlanmasına geçiş olduğu gibi aynı zamanda “TSK’nın yukarıdan aşağı AKP’lileştirilmesi projesi” olarak da ilerleyecek bir süreçtir. Akıncı 4. Hava Üssü’nün boşaltılması ve adının, “dinden dönmüş”, “kâfir” anlamına da gelen (bu üssün eski adıdır) “Mürted”e dönüştürülmesi, zırhlı birliklerin İstanbul ve Ankara’nın içinden uzak illere (Tekirdağ, Antep, Maraş, Çankırı) sürülmesi, Hükümetin TSK’ya bir güç gösterisi olarak tezahür etmiştir. Ki bu değişim Yeniçeri Ocağı’nın yıkılarak Nizami Cedid’in kurulmasından beri ordudaki en ciddi değişikliktir.
