İhsan Çaralan
Egemen güçlerin ve onların her renkten siyasi temsilcilerinin yönettiği; üç tarafı denizler, dört tarafı düşmanlarla çevrili, yakın tarihi, her seferinde faturası halka çıkarılan, iç ve dış düşmanların darbe ve darbe girişimleriyle dolu Türkiye, 15 Temmuz’da bir darbe girişimine daha sahne oldu!
Ve her darbe ve darbe girişiminden sonra olduğu gibi bir “olağanüstü yönetim”e geçildi. Ama ortada güvenilebilecek bir askeri birlik kalmadığı için, “askerlerin yönetimi” demek olan sıkıyönetim yerine tabii ki hükümetin komutasında¹ “valilerinin yönetimi” olarak tarif edilebilecek OHAL ilan edildi.
Rutini, Cuma’yı Cumartesi’ne bağlayan sabaha doğru, gece yarısından sonra askerin büyük kentlerinde stratejik noktaları tutmaya başladığı ve sabahın 03.00’ünde TRT’den darbeci generallerin oluşturduğu cuntanın imzasıyla ilan edilen darbeler geleneğinden farklı olarak, 15 Temmuz darbe girişimi, hava kararmadan köprülerin “tek yönlü kapatılması” ve Genelkurmay Başkanı’nın rehin alınmasıyla başlatıldı. Daha herkesin sokakta olduğu bir zamanda sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edilerek başlatılan 15 Temmuz darbe girişimi, ilk saatlerinde “darbe yapılıyor” haberine herkesin, “böyle darbe mi olur!” diye gülüp geçtiği “trajikomik”² bir darbe girişimi olarak, Türkiye’nin darbeler tarihinde, darbe girişimleri bölümündeki yerini aldı.
Son yarım yüz yılı kapsayan yakın tarihinde 10 kadar darbe ve darbe girişiminin yaşandığı Türkiye’de gerçekleştirilen son 15 Temmuz darbe girişimi, önceki darbelerin deneyimlerinden öylesine uzaktı ki, TV kanallarından “naklen yayınlanan” bu girişimin başarılı olacağına kimse inanmadı. Dahası, bu darbenin esas hedefi olduğu iddia edilen Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha darbe girişimi henüz bastırılmamışken, kalabalıklara yaptığı konuşmada, bu darbe girişimini kendilerine “Allah’ın bir lütfü” olduğunu ilan etmekten kendisini alamadı. Onun için de sosyal medyada komplo teoricilerinin geliştirdiği, “Darbeyi bizzat Erdoğan ve hükümeti, kendi amaçlarına ulaşmak için tezgahladı!”, “Bu darbe değil, tiyatro oyunu” biçimindeki aşırı saçma iddialar bile azımsanmayacak bir taraftar kitlesi buldu. Öyle ki, CNN International’in muhabiri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Darbe bir tiyatro muydu?” sorusunu sorma ihtiyacını duydu! Çünkü 15 Temmuz’daki darbe girişimi, sanki “Başarı ihtimali sıfır olacak darbe nasıl hazırlanır?” diye sorulmuş ve bu soruya verilen yanıta uygun olarak hazırlanmış gibidir!
Bu trajikomik duruma ciddiyet kazandırmak ve darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL’e meşruiyet sağlamak için medya üstünden kahramanlık hikayeleri kurgulanmaya, böylece darbenin çeşitli girişimleri bir efsaneye dönüştürülerek, sadece darbecilerle sınırlı olmayacağı anlaşılan ve hak ve özgürlükler hedef alınarak “tek adam-tek parti diktatörlüğü” inşasının taşlarını döşemeye hizmet edecek bir “temizlik” için bir propaganda kampanyası başlatıldı.
‘BU BİR FETÖ DARBESİDİR’ DEMEK AÇIKLAYICI MIDIR?
Daha darbenin ilk anından itibaren Cumhurbaşkanı, Başbakan, ağzını açan her AKP sözcüsü, bu darbenin bir “FETÖ organizasyonu” olduğunu kanıtlanmış, bu nedenle de tartışılmaz bir gerçek gibi ilan ettiler.
Darbe girişimi, son iki buçuk yıldır lanetlenen Fetullah Gülen ve onun Cemaati’ne bağlanınca, Türkiye’nin darbelere fırsat veren, darbecileri cesaretlendiren ülkenin en önemli sorunlarının sürekli ertelenerek büyütülmesi, iç ve dış politikadaki gerilimler ve açmazlar, bu gerilimin kimin ve hangi odakların politikalarının ihtiyacı olarak beslendiği… gibi sorulara yanıt aranmasına hiç gerek olmayacaktı.
Peki, darbe girişiminde FETÖ’nün bir rolü yok mudur?
Kuşkusuz ki vardır, hem de darbede bu grubun çok önemli yeri vardır denecek sayısız belirti bulunmaktadır. Bu konuda gazetelerde incelemeler, araştırmalar, makaleler yayınlanmış, haberler yapılmış, kitaplar yazılmış, savcılıklara, mahkemelere suç duyuruları yapılmış, ama şimdi her şeyi FETÖ’ye bağlayarak ülkeyi yönetenler, bu makalelerle kitapları yazanların söylediklerini ciddiye almak yerine, bu kişileri tutuklayarak Fetullah Gülen ve adamlarını dokunulmaz kılmaya çalışmışlardır. Yaratılan bu koruma zırhından dolayı, “Fetullah’a dokunan yanar!” sözü, dönemi tarif eden bir ibare haline gelmiştir.³
Kuşkusuz ki oldukça deneyimli, disiplinli ve organize bir güç olarak FÖTÖ bu darbe girişiminin içindedir, hatta onun örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bundan kuşku duymak için bir neden yok. Bu örgütlenme içinde FETÖ’nün gücü, ne ölçüde etkiye sahip olduğu, eğer darbeciler ciddi bir biçimde yargılanabilirse önemli ölçüde ortaya çıkacaktır. Ama, ciddi ve gerçek kanıtlara dayanan bir yargılama yapılarak darbeciler ve arkalarındaki güçlerin hak ettikleri cezalara çarptırılacakları bir yargılama yapılacak mı denirse, bunun yapılamayacağını söylemek için de pek çok neden vardır. Daha şimdiden Kuleli’deki 14 yaşındaki askeri öğrenci ile ordu komutanlarının, zorunlu askerlik görevini yapan erle Cumhurbaşkanı’nın başyaverinin, darbenin planlayıcısı ile bir biçimde cemaatin çengeline takılmış, cemaatin adamlarının kurduğu sendikaya üye yapılmış öğretmenlerle sair devlet memurlarının aynı muameleye tabi tutulup aynı suçlamaların hedefi yapıldığı dikkate alındığında, bu yargılamaların meşruiyet zemininin şimdiden çökmeye başladığını söylemek için pek çok neden var. Erdoğan’ın gayri resmi “savcılığı”nda, FETÖ’nün polislerinin, savcılarının ve yargıçlarının organize ettiği, Ergenekon, Balyoz, Casusluk… davaları, 12 Eylül Cuntası’nın yargılanması tiyatrosu, benzeri gerçeklerin üstünü örtme yargılamalarının en yakın örnekleridir. Bu yüzden de, darbe girişiminde kimin ne kadar rolü olduğu gerçeğini de bugün öngörülen türden OHAL mahkemelerinden çok, siyasi ortam “normalleştiği” ölçüde ve az çok özgürlüklerin kullanılabildiği koşullarda tartışarak ve olup bitenin az çok inanılır tanıklıkları ortaya çıktıkça öğreneceğimizi söyleyebiliriz. Sonuçta, bugün AKP’nin polisleri, savcı ve yargıçlarının eğitmenleri FETÖ’cülerdir ve dolayısıyla da onlardan öğrendikleriyle hareket etmektedirler ve böyle hareket etmeye devam edeceklerinin de sayısız belirtisi var.
Darbeler, orduda bir araya gelen kimi “kafadarların” eylemi olarak ortaya çıkmaz. Tersine, darbeye baş vuran güçler ister emir komuta zinciri içinde hareket eden darbeciler olsunlar, ister “cuntalar” biçiminde ortaya çıksınlar, darbeler sonuç olarak, sermaye güçlerinin birbirleriyle hesaplaşmada başvurdukları yöntem ya da araçlardan biridir. Ki, sermaye klikleri diğer yollarla başa çıkamadıkları durumlarda darbeleri kullanmaktan çekinmezler. Böylece amaçlarının engeli olarak gördükleri anayasa, yasalar, gelenek, teamül, legal siyasetin kuralları, hükümetlerin politik kaygıları, bürokrasinin kaprisleri… gibi “engelleri” silah gücüyle kenara iterek yollarını açmayı amaçlarlar.
Fetullahçı organizasyon da, yaygın kanının tersine, asıl olarak bir sermaye kliğidir. Sadece Gülen Cemaati’nin sermaye gücüyle değil TUKSON etrafında toplanan çeşitli sermaye gruplarıyla birlikte bir sermaye kliğidir. Ve son yıllarda, rakip sermaye klikleri ve etkisindeki hükümet tarafından hayatiyetlerine kast edilecek ölçüde köşeye sıkıştırılmıştır. Bu yüzden de, Fetullahçı kliğin, üzerinde hükümet eliyle oluşturulan baskıyı yok etmek üzere, TSK içindeki hükümetin iç ve dış politikasıyla ekonomi politikasından hoşnut olmayan diğer güç odaklarının uzantılarıyla şöyle ya da böyle ittifak içinde harekete geçmiş olması en akla yakın olanıdır. Nitekim “FETÖ organizasyonu” denilen darbe girişimi de, elbette ki, ülkede siyasetin bunca gerilmesi, Kürt sorunu üstünden ülkenin iç savaşa doğru sürüklenmesi, sürdürülmekte olan savaşın silahlı güçlerin içinde yarattığı psikolojik sorunlar, başkanlık sistemi dayatması, Alevilerin inanç özgürlüğü taleplerinin umursanmaması, dokunulmazlıkların kaldırılması, yerel yönetimlere yönelik kayyum atama girişimleri, eğitim alanı başta olmak üzere “muhafazakar toplum inşası” amaçlı yapılan girişimler… gibi girişimlerin yarattığı siyasi ortamı kullanmak istemiştir. Bütün bu hoşnutsuzlukların gerilimleri ile toplumun çeşitli kesimlerinde oluşan tepkilerin kendilerine geniş ve çok yönlü bir destek sunacağını ummuş olmalıdırlar. Nitekim TSK içinde bütün kuvvetlerden ve en seçkin savaşçı birliklerden bir biçimde destek almış olmaları da bunun ifadesidir.
DARBEYİ KİM ÖNLEDİ?
Başbakan Yıldırım’a bakarsanız, darbeyi Cumhurbaşkanı’nın dirayetli liderliği önlemiştir. Cumhurbaşkanı ise, kendi çağrısından sonra sokağa çıkan halkın darbeyi önlediğini söylüyor. Kılıçdaroğlu’na göre de, darbeyi asıl önleyen, ölümü göze alarak darbe girişimi sürerken toplanan Meclistir! MHP ise, Hükümet’in dik duruşunun darbeyi önlediğini söylüyor.
Bu söylenenlerin her birinin bir rolünün olduğunu söyleyebiliriz. Ama şunu da söyleyebiliriz. Daha önceki darbelerde toplumun az ya da çok bir kesimi bu darbeleri desteklerken 15 Temmuz darbe girişiminde darbeciler toplumun hiçbir kesiminden destek bulamamıştır. Hatta darbenin düzenleyicisi ve yöneticisi ilan edilen FETÖ örgütünün resmi ve gayri resmi sözcüleri de 15 Temmuz darbe girişimine karşı olduklarını söylemektedirler.
En çok tartışılan ise, Erdoğan’ın çağrısıyla sokağa çıkan kitledir. Çünkü bu kitle bir yandan “demokrasiyi savunma” iddiasıyla öne çıkarken, öte yandan da “tekbir”li şeriatçı ritüeller, cihadist çağrılarla hareket eden ve laisizm düşmanlığını haykıran, demokrasi ve özgürlükle ilgili bir talebi olmayan bir kitleydi. Ama aynı zamanda, bu kitle içinde AKP ve MHP’ye oy vermeyen, ama darbeye karşı bir çağrı olduğu için alana çıkmış olanlar da azımsanacak sayıda değillerdi.
Burada “darbeye karşı” alanlara çıkanların homojen olmadığını, ama en azından radikal cihadistlerle şeriat talebi olmayan bir kitlenin bir arada bulunduğunu dikkate almak gerekir.
Öte yandan darbeye karşı olanlar alana çıkanlardan ibaret değildir. Tersine, yukarda belirtildiği gibi, bu darbe girişimine önceki darbelerden farklı olarak hiçbir kesimden destek gelmemiştir. Ama, çağrıyı yapan Erdoğan’ın amaçlarından endişe ettikleri için, geçmiş darbelerin asıl mağduru olmuş ve demokrasi ve özgürlüklerin savunulması için bedel ödemiş olan kesimler sokağa çıkmamışlardır.⁴
AKP Hükümeti kuşkusuz ki, kitlelerin zayıflıklarından ve hassasiyetlerinden yararlanmak için her yola başvuracak, sokaklara çıkan kalabalıkları kullanarak darbe girişimini halka karşı kendi darbesi olarak biçimlendirme anlamına da gelmek üzere “tek parti tek adam rejimi”nin yedeğine takarak ilerlemek için kullanacak ve bunu kitle sokaktan çekildikten sonra da kullanmaya devam edecektir. Bugünden kullanmaktadır, kullanmıştır.
Kısacası, alanlara çıkan bu kitle homojen olmayan ve süreç ilerledikçe belki bir bölüm daha çok militanlaşırken ana kitlesi de bu radikalleşmeden rahatsız olarak ayrışabilecek bir kitledir. Bu yüzden de, sokaktaki kitle içinde daha örgütlü kesimlerin çıkardığı gürültüye ve kitlenin hassasiyetlerini kullanma becerilerine bakarak, bu kitleyi tümüyle “gericiliğin”, “ortaçağ düzeni” özlemcilerinin, “tek parti tek adam rejimi”nin planlayıcılarının takipçisi olarak görmek yanlış olacaktır.
‘ÇALIŞMA HAKKI’NI SAVUNMANIN ÖNEMİ
15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasından hemen sonra 2. ve 3. Ordu komutanlarıyla en vurucu ve “seçkin birliklerin” komutanları, ordunun en üst makamlarındaki yaver, emir subayı, özel kalem müdürü, askeri yargıç ve savcılar… gibi özel görevliler, kara, hava, deniz ve jandarma kuvvetlerinden 100’den fazla general ve amiralle çeşitli rütbelerden subaylar, astsubaylar, er ve erbaşlar gözaltına alındı. Bunların önemli bir bölümünün tutuklanacağı; tutuklanmayanların da itibarsızlaştırılıp artık eski pozisyonlarına gelemeyeceği, büyük çoğunluğun devlet memuru olma hakkının elinden alınacağı anlaşılmaktadır.
Darbe sonrasında askeri zevatın suçu; FETÖ adlı organizasyonun yönettiği darbe girişiminde bulunmak; Hükümeti devirmeye ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüstür.
15 Temmuz darbe girişimi bir askeri darbe olduğuna göre, darbenin faillerinin de askerler olması olağandır, belki beraberlerinde, bu askerlerle organik ilişki içinde bulunan kimi siviller olabilir. Ve elbette darbe girişimi yapanların yargılanması gayet doğaldır.
Ancak darbe girişiminden sonra gözaltılar ve tutuklamalarda işkence ve kötü muamele ile “toptan” suçlamalar yapılması gibi hak ihlalleri olduğuna dair iddialar ve ciddi belirtiler vardır ki, AA tarafından işkence ve kötü muamele görmüş üst düzey generallerin fotoğrafları servis edilmektedir. Dahası, gerek yargıçlar gerekse eğitimciler içinde sadece Gülen çevresinin kurduğu sendikalara üye olan, hatta bu çevrelerle hiçbir ilişkisi olmadığı gibi laik yaşamı benimseyen azımsanmayacak kişinin de olduğu belirtilmektedir. Bunun da ötesinde, adım adım, AKP’nin kendine muhalif saydığı çeşitli kamu emekçisi kesimlerinin de operasyonların hedefi haline getirilmekte olduğuna dair belirtiler her geçen gün artmaktadır.
Darbenin üstünden bir hafta geçtikten sonra ortaya çıkan tablo, açığa alma, gözaltı ve tutuklamalarla yürütülen “temizlik” kampanyasının çeşitli kamu kurumlarında darbeciler ve onlarla bağlantılı olan çevreleri çok aşan boyutlara ulaştığıdır.
Milli Eğitim’den İçişleri Bakanlığı’na, Başbakanlık’tan Diyanet İşleri Başkanlığı’na, Başbakanlık’tan –hukuki dayanağı olmamasına karşın Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay üyelerinin tutuklanmasına kadar vardırılarak– Yargıya, hemen bütün kamu kurumlarından on binlerce memur (bu yazının yazıldığı 20 Temmuz’a kadar bu sayı 60 bin dolayına ulaşmıştı) görevden alınmış, büyük çoğunluğu için gözaltı ve bir bölümü için de tutuklama kararları verilmişti.
Gelişmeler dikkate alındığında ve OHAL’in daha yeni ilan edildiği ve sözü edilen görevden alma, gözaltı ve tutuklamaların OHAL ilanından önce gerçekleştirildiği düşünüldüğünde, bu sayının ucu açıktır. Gelişmeleri izleyenler, kamu emekçilerine yönelik bu görevden alma, gözaltı, tutuklama uygulamalarının dalga dalga sürdürüleceği, sayının da yüz binlere varabileceğini belirtmektedirler.
Ancak şu da bir gerçek ki, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan 21 bin eğitimcinin darbeye bulaşmış olmasının, yargıda 2745 yargıç ve savcının ya da Maliye Bakanlığı’nda binlerce memurun darbecilerle koordineli bir faaliyet içinde bulunması ve bu nedenle açığa alınma, gözaltı ve tutuklanmalara muhatap edilmesinin inandırıcılığı yoktur.
Olsa olsa bu kişilerin belki Gülen Cemaati’yle ideolojik yakınlıkları iddia edilebilir ve bunun kanıtı olarak 17-25 Aralık skandalı sonrasında Memur Sen’den ayrılanların kurdukları Aktif Sen adlı konfederasyona bağlı sendikalara üye olmuş olmaları ileri sürülebilir. Yani günlerdir TV’lerden görevden alındılar, gözaltına alındılar, tutuklandılar… gibi haberler eşliğinde on binlerce kişinin kamudan atılması doğrudan darbe ile bağlantılı değildir. Örneğin kendi halinde bir öğretmenin yalnızca ideolojik yakınlığı nedeniyle darbeci sayılması olacak iş değildir ve bunun iddia edilmesi olsa olsa haksızlık olur. Tersine bu kişiler, en fazla cemaate yakın görüşlere sahip olmakla, sempati duymakla “suçlanabilir”. Ama az çok düşünce ve ifade özgürlüğünün olduğu bir ülkede de insanlar şu ya da bu örgüte ve çevreye yakınlık duyuyor, sempati besliyor diye suçlanamazlar.
Bu yüzdendir ki, burada ölçüt; darbe girişimiyle bağlantılı bulunmak olmak durumundadır ve hiç kimse ideolojik ve siyasi görüşü nedeniyle suçlanmamalıdır. Burada asıl rol kamu emekçisi sendikalarına düşmektedir ve sendikal rekabet bir yana bırakılarak, kamu emekçilerinin iş güvencesine sahip çıkılarak insanların düşüncelerinden dolayı darbecilikle suçlanmasına karşı çıkılması, hükümetin kamu emekçilerini sindirmek için keyfiliği bunca kullanmasının önünün kesilmesi için de, sendikal hareketin geleceği açısından da izlenecek yol olmalıdır.
Bu yüzden kamu emekçileri sendikaları, hatta bütün sendikalar “çalışma hakkı”nın ihlaline ve istenmeyen bir sendikaya üye olunduğu için şu ya da bu illegal örgüte üye gösterilmeye göz yumarlarsa, bu, hükümetin hoşuna gitmeyen her kamu emekçisinin işten atılmasına ve haksız hukuksuz yargılanmasına da göz yumulacağı anlamına gelecektir.
DEVLETİN AKP’LİLEŞTİRİLMESİ ADIMLARI
Darbe girişimi, her şey kendi doğal seyrinde giderken birden gökten düşmedi. Tersine, yukarıda belirtildiği gibi, darbe girişimi, Hükümetin yıllardır sürdürdüğü iç ve dış politikanın, “tek parti tek adam rejimi” için yaptığı girişimler ve dayatmaların oluşturduğu siyasi ortamda yarattığı dalgalanmaları fırsata dönüştürme girişimleri üstünden, bunların ve neden olduğu hoşnutsuzlukların ürünü olarak gelişti. Bu yüzden de darbe girişiminin başarısız olması üstünden Erdoğan-AKP Hükümeti darbe girişimini “Allah’ın bir lütfü” olarak değerlendirerek, kendi rejimlerini oluşturma doğrultusunda yeni ve hızlı adımlar atmaya dönüştürdüler.
Böylece, darbe girişimi; bir zamandan beri AKP Hükümetinin yargıda giriştiği “yargının AKP’lileştirilmesi” girişimleri devletin geri kalan sektörlerine yaygınlaştırılarak, TSK’nın AKP’lileştirilmesi, –eksik gedik ne kalmışsa onlar da halledilerek– Milli Eğitimin AKP’lileştirilmesi, yerel yönetimlerin AKP’lileştirilmesi ve giderek tüm devlet kurumlarının AKP’lileştirilmesine giden bir kadrolaşma bakımından toprağın işlenmesi için fırsata dönüştürülmek istenmektedir. Bunu, darbe girişimi öncesi AKP Hükümetinin açıklamış olduğu amaçlar ve hazırlıklarından biliyoruz. Darbe girişimi sonrasında ortaya çıkan kaos, girişimin yarattığı “mağduriyet” ve hassasiyetleri de kullanılarak muhalefeti de önemli ölçüde sindiren Erdoğan-AKP yönetimi, oluşan ortamı değerlendirmektedir. Darbe girişimi sonrasında girişilen operasyonların boyutları bunu açıkça göstermektedir.
DARBE GİRİŞİMİNİN HALKA İLK FATURASI OHAL OLDU
Son yarım yüzyıllık darbeler tarihinin gerçeği yine değişmedi; 15 Temmuz darbe girişiminin faturası da, önceki darbeler ve darbe girişimlerinde olduğu gibi, yine halka çıkarıldı.
Bu yazı yazıldığında darbe girişiminin üzerinden sadece bir hafta geçtiği halde, “Paralel Devlet Yapılanması”nın (PDY) tasfiyesi adı altında on binlerce kamu emekçisinin (sayılarının giderek yüz bini aşabileceği de belirtiliyor) çalışma hakları, hukuklarının ayaklar altına alınması biçimindeki uygulamalardan sonra, OHAL ilanıyla halka kesilen fatura büyüdü.
Artık ülkemizde 81 adet “derebeyi” yetkisiyle donatılmış vali var!
OHAL, insanların üstlerinin, çantalarının, arabalarının mahkeme izni olmadan aranmasından, kişilerin ya da belirli bir topluluğun bir bölgede ikamete zorlanması ya da belirli bir bölgede ikametinin yasaklanmasına, basın özgürlüğünün sınırlandırılması, bu sınırlamanın bildiri, dergi, film vb. yayınların, gazetelerin basımının ve dağıtımının yasaklanması, toplu gösterilere izin verilememesi ya da yasaklanması, TİS, grev, direniş… gibi sendikal faaliyetlerin sınırlandırılması, yasaklanması ya da çalışma sürelerinin uzatılıp kısaltılması, çalışma şartlarına müdahale edilmesine kadar her tür demokratik hakkın, bireysel ve toplumsal özgürlüklerin valilerin iki dudağının arasında olduğu/olacağı bir yönetimdir.
Gerek Cumhurbaşkanı gerekse Hükümet sözcüleri, OHAL’in sadece darbe girişimi ve bu girişimle bağlantılı tehditlerin kaldırılması için kullanılacağına vurgu yapsalar da, aslında bugüne kadar her cunta, her sıkıyönetim ve her OHAL’in, benzer şekilde, özgürlükleri ve demokrasiyi savunmak için ilan edildiği iddia edilmiştir. Ama OHAL uygulamaları başlayınca, baskı gücünü ellerinde tutanlar, OHAL yasasının kendilerine tanıdığı baskıları sonuna kadar uygulamaktan geri kalmamışlardır.
Ve OHAL sadece bireysel toplumsal özgürlükleri sınırlamak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda, OHAL, Meclis’in seçilmiş vekillerinin faaliyetlerini de sınırlıyor. Aslında OHAL, Meclis’in görevlerini askıya alıp, Meclis’i sadece hükümetin çıkardığı Kanun Hükmünde Kararnameler’e meşruiyet kazandıran bir “noter” derekesine düşürerek, bir bakıma darbecilerin yapmak istediğini, arkadan dolanarak yapmak, bunun koşullarını yaratmak demektir. Dahası OHAL’le ilgili düzenlemeler, içerik ve şekil bakımından Anayasa Mahkemesi’nin denetiminin dışındadır. Yani, OHAL, hukukun rafa kaldırılmasıdır da.
Erdoğan-AKP yönetiminin, “parlamenter sistemin dinleme odasına alındığı” ve “fiilen başkanlık sistemine geçildiği”ni ilan ettiği darbe girişiminin bastırılmasından sonra kamuda çalışan 60 bin dolayında kişinin sorgusuz sualsiz görevlerinden uzaklaştırılıp haklarında gözaltı kararları çıkarıldığı dikkate alındığında, OHAL’le birlikte, darbe girişimi öncesinde atılan adımlara yenilerinin ekleneceğini, üstelik bunların daha hızlı adımlar olacağını söylemek yanlış olmaz. Örneğin atılan memurların geri dönüşünü engellemek için 657 Sayılı Devlet Personel Kanunu’nun iş güvencesiyle ilgili maddelerini kaldırmak, kıdem tazminatının fona bağlanması amaçlı düzenleme, vatandaşların haklarını savunmak için idari yargıya baş vurmalarının önlenmesi, çeşitli emek örgütlerinin faaliyetlerinin sınırlandırılması, Meclis İç Tüzüğü’nde muhalefetin girişimlerinin sınırlandırılması, yerel yönetimlere atanacak kayyumların yetkilerinin artırılması, yargı bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırılması amaçlı düzenlemeler… gibi “olağan hal”de önemli sıkıntılar çıkaracak netameli pek çok düzenlemenin Kanun Hükmünde Kararnamelerle düzenleneceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok.
HALK NEDEN DARBELERE KARŞI OLMALI?
Darbelerin faturası hep halka çıktığı için, 15 Temmuz darbe girişiminde de halkın çeşitli kesimleri darbeye karşı tutum almışlardır. Ancak darbeye karşı çıkmak şart olmakla birlikte, çoğu zaman, hele de bizimki gibi demokratik kazanımların cılız, faşizan uygulamaların güçlü olduğu bir ülkede darbelere karşı çıkmakla sınırlı bir demokrasi yanlılığı ile gidilebilecek çok bir yol yoktur. Onun içindir ki, böyle durumlarda darbe girişimi başarısızlığa uğratılsa bile, anlamlı demokratik kazanımlar elde edilmesi söz konusu olmaz. Nitekim 15 Temmuz darbe girişimine halk ve işçi sınıfı, onun çeşitli sendikaları ve emek örgütleri karşı oldukları, bu karşıtlıklarını çeşitli biçimlerde ifade ettikleri halde, darbenin bastırılması sonrasında görüldü ki, darbe girişiminin bastırılması, sadece Erdoğan-AKP yönetiminin güçlendirilmesinin dayanağı yapılırken, emekçilerin tarihsel kazanımlarının ortadan kaldırılması ve tüm halkın aleyhine olan “tek parti tek adam rejimi”ne dayanak olacak biçimde ve OHAL’i meşrulaştırmak üzere kullanıldı.
Bu yüzdendir ki, işçi sınıfı ve emekçiler, her kesimden halk, kendi taleplerini savunan bir çizgide hareket etmek, darbeye karşı tutum alırken aynı zamanda demokrasiyi ve özgürlük mücadelesinin mevzilerini güçlendiren taleplerle hareket etmek zorundadır. Bu nedenle, işçiler, emekçiler, halkın çeşitli kesimleri Türkiye’nin demokrasi güçleriyle ittifak içinde darbecilere karşı çıkarken, egemen sınıfların siyasilerinin demokrasicilik oyunlarını da bozan bir mücadele hattını tutmak zorundadırlar: İdam talep etmenin demokrasiyle ilişkili bir yanı yoktur, idam demokratik bir hak da değildir, ama darbe girişiminden yararlanarak sıradan insanların işten çıkarılmalarına ve OHAL’le çoğaltılacak yasaklara karşı çıkılması demokrasinin sahiplenilmesi olacaktır.
İşçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyi, sendikaların içinde bulunduğu koşullar dikkate alındığında darbe girişimine karşı çıkan işçi kesimleri içinde demokrasi mücadelesinin önemi, bu mücadelenin işçilerin sömürüye karşı mücadelesiyle bağlantısı, darbelerin hangi sınıfların çıkarları uğruna yapılmak istendiği, çatışan sermaye kliklerinin mücadelesiyle işçi sınıfının çıkarlarının karşıtlığı, demokrasi ve özgürlükler mücadelesine işçi sınıfının nasıl ve niçin katılması, hatta neden bu mücadelenin başına geçmesinin gerektiğini işçi çevreleri ve mücadeleci sendikacılar arasında tartışmaya açmak, derinlemesine sistemli bir çalışmanın yapılması, emekten yana güçler ve sınıf partisinin en acil görevi olarak ortaya çıkmaktadır.
Darbe girişiminin halka çıkarılan en önemli sıcak faturası OHAL olduğuna göre, bu faturayı ödeyip ödememek de halkın tutumuyla belirlenecektir. Burada en önemli sorumluluk, elbette ki sendikalara, emek örgütlerine ve demokrasi güçlerine düşmektedir. Ama şimdiden şunu söyleyebiliriz ki, olağan dönemlerde bile işçi haklarını değil sermayenin çıkarlarını gözetmeyi esas alan sendika yöneticilerinin büyük bir çoğunluğu, OHAL’i bahane göstererek, “Ne yapalım OHAL var. Yoksa biz yapacağımızı bilirdik” türünden manevralara girecek, işçileri oyalamanın ve mücadeleyi pasifize etmenin çarelerini arayarak, mücadeleden uzak durmanın yollarını bulacaklardır. Ama mücadeleden yana olmaya devam eden sendikacıların, işçilerin, emekçilerin ileri kesimlerinin, sınıf partisinin, Türkiye’nin demokrasi güçlerinin, akademisyenlerinin, aydınlarının sorumluluklarının farkında olarak öne çıkmaları (darbe girişimi sonrasında nitekim bu çevreler tepkilerini ortaya koymaya başlamışlardır) belirleyici önemde olacaktır.
Olup biteni doğru bir biçimde açıklamaya devam etmek, darbeye karşı olmanın yetmediğini ortaya koyarak, ama aynı zamanda özgürlüklerin, demokratik hakların sınırlandırılmasına ya da ortadan kaldırılmasına karşı ve demokrasi ve özgürlüklerin kazanılması bakımından bütün güçlerin birleştirilmesi için mücadele etmenin, darbe öncesi döneme göre şimdi daha da önem kazandığı tartışılmazdır.
Dipnotlar
1. Hemen her Bakanlar Kurulu’nu “Aksaray”da kendi başkanlığında toplayan ve anayasanın başkanlık sistemine geçilmek üzere değiştirilerek “fiili durum”a uydurulması gerektiğini ileri süren bir Cumhurbaşkanı’na sahip olunan bugünkü koşullarda tabii ki asıl komuta, aynı zamanda “başkomutan” da olan Erdoğan’da olacaktır.
2. Darbe girişimi, hazırlanışı, girişimin başlatılması ve hedeflerini gerçekleştirmede gösterdiği başarısızlıklarla ve Cumhurbaşkanının darbe haberini MİT, polis istihbaratı, Jandarma istihbaratı, Genelkurmay istihbaratından değil de eniştesinden alması, Cumhurbaşkanı’nın başyaveri ve dört yardımcısının tümünün de darbeci olması, darbeci diye görevden alınan 2. Ordu Komutanı’nın yerine atanan vekilinin de iki gün sonra darbeci olduğu için gözaltına alınması… gibi işlek zekalı bir mizah yazarına taş çıkaracak örnek yönleriyle “komik”, ama bu komik girişimin bile 240 cana (20 kadar darbeci askerin de hayatını kaybettiği belirtiliyor), 1500’e yakın yaralıya, Meclisin bombalanması… ve Erdoğan ve AKP yönetiminin darbe girişimini kendi hedeflerini gerçekleştirmelerine yarayacak halka karşı bir darbeye dönüştürmelerine fırsat sağlayan sonuçlarıyla “trajik” bir girişimdir.
3. Hükümetin, ABD’den Fetullah Gülen’i resmen istemediği de bu vesileyle açıkça ortaya çıktı. ABD’den gelen “Gülen Türkiye Hükümeti tarafından resmen istenmedi” iddiasına yanıt olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sözlü olarak ben de Başbakan (Davutoğlu kastediliyor) da sözlü olarak istemiştik” diyerek ABD’nin bu iddiasını kabul etti.
4. Oysa sokağa çıkanları çekip çevirmeye soyunanların gerçekte demokrasi ve özgürlüklerle ilgili talepleri olmaması bir yana, özgürlük ve demokrasi düşmanı IŞİD ve El Nusra gibi teröristlerin etkisiyle “gaza gelerek” sokağa çıkan kesimler geçmişte darbelere en çabuk biat edenler olmuştur. Bugün de, darbe başarılı olsaydı, bunların yine darbeye en çabuk teslim olanlar arasında olacaklarını söylemek yanlış olmayacaktır.
