Bülent Falakaoğlu
Marksist analiz yapanlar açısından darbeye ilişkin şu tespit net: Başarılı ya da başarısız darbelerin genel ve temel nedenleri, esas olarak egemen kapitalist sistemin, onun devlet ve toplum düzeninin iç çelişkileri, çatışmaları içerisinde yatar.
Kapitalizmde egemen sınıflar (kapitalist sınıfının çeşitli fraksiyonları) hem karşı sınıfla (işçi sınıfı) hem de kendi içinde çatışma ve çelişme halindedir.
Savaş, denetlenemeyen bir toplumsal muhalefet gibi “olağanüstü” ve “geçici” dönemlerde sermaye fraksiyonları birleşir. Kendi içindeki çatışmalara son verir ya da onları minimuma indirir. Sermayenin topyekûn arkasında durduğu darbeler de egemenlerin sınıf içi çatışmayı askıya aldığı dönemlerin eseridir. Ve böylesi darbeler emir komuta zinciri içinde gerçekleşen, bütün kapitalist fraksiyonlarının, uluslararası bağlantılarıyla birlikte desteklediği darbelerdir.
12 Eylül darbesi buna örnektir. 1973’te Şili’de, yerli egemen sınıfın ve ABD’nin suç ortaklığıyla, Salvador Allende hükümetini deviren darbe de…
Darbeler bazen de devlet örgütlenmesi içerisinde çeşitli sermaye kliklerinin, kapitalistlerin iktidar kavgalarının bir yansıması olarak ortaya çıkar. 15 Temmuz darbe girişimi bu türden bir kavganın sonucudur.
Türkiye’de şu iki olgu egemen sınıf içi gerilim ve çatışmayı her geçen gün artırıyordu.
Birincisi; devlet, parti-lider “bir”leşmesi. Bu durum, devleti, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki denge gözetme tutumundan uzaklaştırır. Çatışmayı derinleştirir. İkincisi ise; ekonomik süreçlerin siyasileşmesi. Bu durum da, ekonomik sürecin, sermaye fraksiyonları arasında rekabete izin veren piyasa kurallarının dışında hareket etmesine yol açtığı için gerilimi artırır.
Devlet içinde iki örgütlü yapının bir süredir birbirleriyle çekişmeleri gözümüzün önünde cereyan ediyordu zaten. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “sır küpüm” dediği MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında özel yetkili savcının soruşturma girişimi… 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları… Daha da uzatılabilecek örnekler söz konusu çekişmenin gözümüzün önünde yaşananlarıydı. Giderek şiddetleniyordu ve sürdürülebilirliği kuşkulu bir süreci olgunlaştırıyordu.
Darbenin nedenselliğini, bağlamını, bu çelişkilerden ve çatışmalardan bağımsız ele almak düşünülemez. Bu, darbe, savaş gibi olguları, “öncesinde izlenen, ama artık eski araçlarla sürdürülemez olmuş politikaların başka araçlarla sürdürülmesi” olarak tanımlayan görüş açısından da böyledir.
Darbeyi olgunlaştıran sürecin beslendiği damarlardan biri de ekonomi. Diğer damar ise, darbeye zemin hazırlayan iç ve dış siyasete yönelik çatışma ve politikalar olarak özetlenebilir.
(Bunlara, bağımlı ülke devletlerinin içine emperyalist güçlerin, ek bir iktidar odağı olarak nüfuz ettiği emperyalizmin çağında göz ardı edilemez bir unsur olarak uluslararası etkenler de eklenmelidir.) Bu yazıda sürecin sadece ekonomik boyutu irdelenmeye çalışılacak.
‘MAŞA’DAN SERMAYEYE…
Bir soruyla başlayalım. Devlet içinde 40 yıl örgütlenmiş, itibar görmüş, önü açılmış ve bugüne kadar (“post modern darbe” olarak adlandırılan 28 Şubat sürecinde de görüldüğü üzere) devletle uzlaşmayı seçmiş bir cemaat neden 15 Temmuz kalkışmasının öznesi şimdi? Ya da soruyu şöyle soralım: Sadece devlet içi pozisyonu kaybediş miydi, cemaati harekete geçiren; yoksa yaşananlar sermaye birikiminin kaçınılmaz sonucu muydu?
Kısa bir tarih hatırlatması sorunun cevabını netleştirir sanırım. CIA tarafından örgütlenen Komünizmle Mücadele Dernekleri (benzeri kontra yapılar da) Türkiye’de iki kaynaktan beslendi. Faşistler ve İslamcılar. Söz konusu derneğin ilk şubelerinden birisi Erzurum’da Fethullah Gülen’in de içinde yer aldığı kişilerce oluşturuldu. Sovyetler Birliği’ne karşı “Yeşil Kuşak” projesi kapsamında uluslararası destek gören cemaatin sırtını 12 Eylül cuntası da sıvazladı. Cunta rejimi sonrası başbakan olan Turgut Özal ise tüm cemaatlere (Gülenciler de dahil) iktisadi planda da büyük bir enerji verdi. 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Ortadoğu ve Orta Asya’ya uzanan geniş Türk-İslam coğrafyasında cemaatler yeni misyonlarla sahaya sürüldü.
Tüm bunlar, Türkiye’de geleneksel büyük sermayenin ve askerî-sivil bürokrasinin geçmişte işçi sınıfına karşı kullanıp beslediği İslamcı akımları başka bir noktaya taşıdı. İslamcı akımlar sadece siyasal güce ulaşmakla kalmadılar, aynı zamanda sahaya sürenlerin istemedikleri ölçüde büyük bir rakip sermaye gücüne ulaştılar.
En güçlü olanlarından biri de kuşkusuz ki Gülen Cemaati oldu. Yurt içi ve yurt dışında bankadan yatırım kuruluşlarına, madencilikten inşaata, eğitimden sağlığa, perakendeden medyaya kök salmış milyarlarca dolarlık sermayeyi kontrol eden Gülenciler için “tekelci bir sermaye grubu” tanımı rahatlıkla yapılabilir.
Kapitalizmde bir güç odağından bahsedilecekse, bu, sermayesiz tarif edilemez. Türkiye’de sıkça yapıldığı gibi, güç ve iktidarı, devlet, ordu, bürokrasi üzerinden tanımlamak yetersiz kalır. Çünkü devlet, ordu, bürokrasi gibi kurumların üzerinde, kapitalizmin temel mekanizması olan sermaye birikimi ve öznesi sermayedarlar —görece özerklik alanını genişletip daraltan özel koşullar bir yana— tayin edicidir.
Ordunun bile bu ülkede siyasette etkili olabilmesinin nedenlerinden biri de, kendisinin bizzat sermaye grubu olmasıdır. Ordu gücünü, Cumhuriyetin kuruluşundaki özel yerinden aldığı kadar, (bu yere dayanarak kendisine Cumhuriyeti kollamak gibi bir misyon biçse de) kendisinin de kapitalist olmasından alıyor. OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) üzerinden ordu bizatihi kolektif bir sermaye grubu olarak hareket ediyor. Sınai, ticari ve finansal yatırımlarıyla (27 ana şirket ve 17 yan şirket) ülkenin en büyük sermaye grupları arasında yer alan bir kurumun başka türlü hareket etmesini beklemek yersiz olurdu. Aynı şekilde, Gülen Cemaati’nin de sahip olduğu büyük sermaye birikiminden bağımsız hareket ettiğini düşünmek de…
Büyük bir sermaye grubu olduğu gerçeğini kabul ettiğimiz noktada, Gülen Cemaati’ni, sermaye reflekslerinden azade, “sadece birilerinin maşası” olarak tarif etmek temelsiz kalır.
Daha önce Kemalistlerle yaşanan kavganın arkasında da benzer bir sermaye çatışması yatıyordu.
2000’li yılların ortalarında, yani AKP iktidarının ilk döneminin sonlarında kamuoyuna yansıyan “AKP’yi ve Gülen Cemaatini bitirme planları”, “27 Nisan Muhtırası” gibi gelişmeler de aynı çatışmanın ürünüydü. Geleneksel egemen güçler (TÜSİAD-asker ve sivil bürokrasi) ile devlet olanaklarıyla palazlanarak gelişen sermaye ve devletteki temsilcileri arasındaki çatışmanın bir ürünü.
Şeriat-laiklik mücadelesi çekişmesi gibi yansıtılan çatışmada, cemaatin, genelde devlet aygıtı ve özelde de kritik bir önem taşıyan polis ve yargıdaki örgütlenmesi etkin rol oynuyordu. Fakat, İslamcı sermayenin en güçlü parçası Fethullahçıların ulaşmış olduğu düzey geleneksel egemen güçler açısından çatışmanın asıl belirleyeniydi. Ve bu durum “şeriat” eksenli analizlerin ötesinde sınıfsal analizleri zorunlu kılıyordu. Çünkü yaşananlar, egemen sınıfın değişik kesimleri arasında (aynı zamanda dış faktörlerle de belirlenen) bir çıkar ve iktidar mücadelesiydi. Yani ulusalcıların yansıtmaya çalıştığı gibi, büyük sermayenin demokratlığından ötürü değildi yaşananlar!
İslami-muhafazakâr bir görünüm arz eden bu kapitalistler, siyasal-toplumsal güce sahip olunca, olanakları çok iyi kullanarak çok hızlı büyüdüler. Yeni sermaye kesimlerinin hızlı gelişimi ve siyasal etkisinin geleneksel büyük sermaye temsilcisi TÜSİAD’ı tedirgin etmesi doğaldı. Nitekim yeni sermaye grupları MÜSİAD, TUSKON çatısı altında TÜSİAD’cı sermayeye rakip olarak şekilleniyorlardı. Doğal olarak egemen sınıf içi çatışmayı¹ derinleştiriyorlardı.
CEMAATİN SERMAYE BÜYÜKLÜĞÜ NE KADAR?
Sermaye içi çatışmaları körükleyecek büyüklükte bir Cemaat sermayesinden söz edebilmek için ortada yoğunlaşmış ve merkezileşmiş bir sermaye yapısının olması gerekir. Var mıdır, varsa, ne kadardır? Yukarıda “tekelci sermaye grubu” tanımı yaptığımıza göre, bu sorunun cevabının verilmesi gerekir.
Hem soruya yanıt verebilmek, hem de bugünkü çatışmayı anlayabilmek için Türkiye’nin 2000’li yılların başlarına dönelim. “İşadamlı” sıfatlı kişileri bir araya toplayan “Dünya Ticaret Köprüsü” adlı uluslararası organizasyonun düzenlenmesine 2006 yılında başlandı. Düzenlendiğinden beri 145 ve üzeri ülkeden binlerce kişilik katılım sağlandı. Yine bir başka uluslararası organizasyon olan ve ilki 2003 yılında yapılan “Türkçe Olimpiyatları”na da 100’ün üzerinde ülkeden yüzlerce öğrenci katılıyordu.
Bu iki organizasyonun iki ortak yanı var. Birincisi, örgütleyicisinin Gülen Cemaati olması. İkincisi, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonundan sonra bu organizasyonlara izin verilmiyor olması. Bizim için ise bu iki organizasyonu anlamlı kılan şey, Cemaatin 2000’lerin başında ulaştığı güç ve etkinlik düzeyi hakkında çarpıcı bir veri sunuyor olması.
Cemaat sermayesinin AKP etrafındaki sermaye ile çatışması da bu yıllara, AKP ile siyasi kavganın öncesine denk düşüyor. İslami sermaye içindeki öbekleşme ilk çatırdamasını bu yıllarda yaşadı.
Şöyle ki… Geleneksel büyük sermaye ile çekişen yeni palazlanıp güçlenen sermayenin (“Yeşil sermaye” denen sermayenin) ilk öbekleşmesi 1990 yılında kurulan MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) çatısı altında gerçekleşmişti. Gülen Cemaati’ne bağlı sermaye grupları büyüdükçe MÜSİAD ile ayrıştı. Ayrışmanın bir sonucu olarak da, Gülen’e bağlı “işadamları” 2005 yılında TUSKON’u (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) kurdu. Bu gelişme, aslında Cemaat’le AKP arasında ittifakın kurulduğu anda başka bir rekabetin başladığının önemli bir işaretiydi.
Fethullahçı Cemaat’in “işadamı” örgütlenmesi TUSKON, kısa sürede bütün illerde faaliyet gösteren, binlerce üyeye sahip etkin bir kuruluş haline geldi. Cemaatin bürokrasideki etkinliğini arkasına alan TUSKON üyelerinin hızla büyümesi MÜSİAD’ı rahatsız etti ve 2007 sonrasında şikâyetlerini AKP Hükümeti’ne açıktan iletmeye başladı. Söz konusu çatışma, İstanbul Ticaret Odası 2012 seçimlerine açıktan yansıdı. MÜSİAD’ın adayı, AKP’nin kurucu üyelerinden İbrahim Çağlar, TUSKON’un adayı ile yarıştı. Sandığın galibi MÜSİAD olsa da, sahanın galibi Cemaatti. Seçimden bir yıl sonraki verilere (2013) bakıldığında, TUSKON’un ihracat alanında MÜSİAD’ın 2,5 katı kadar önde olması gerçek galibin kim olduğunun göstergesiydi.
TUSKON’un sermaye büyüklüğü ve ihracatı açısından önde olması, sadece Gülencilerin bürokraside etkin olmasıyla açıklanamaz. Elbette bürokratik güç, kalkınma ve yatırım ajansları aracılığıyla yapılan kaynak dağıtımında cemaate yakın sermayedarların kayırılmasına (hem de MÜSİAD’ı rahatsız edecek biçimde kayırılmasına) zemin hazırlayan bir olanak. Ancak Cemaat’in sermaye gelişkinliğini sadece bu durumla açıklamak mümkün değil. Cemaat’in uluslararası bağlantıları ve 100’ü aşkın ülkeye yayılmış ağları sadece birer misyonerlik faaliyeti değil. Aynı zamanda büyük bir ticari ve ekonomik faaliyet. Çin’den Rusya’ya, Romanya’dan Kazakistan’a, Hollanda’dan Kırgızistan’a, içinde “Türk İşadamları” tanımı bulunan (örnek: Çin Türk İşadamları Derneği) dernekler üzerinden sürdürülen büyük bir ekonomik faaliyet. Yukarıda bahsettiğimiz Dünya Ticaret Köprüsü üzerinden kurulan ticari bağlantıların toplam hacmi milyar dolarlarla ifade ediliyor.
Söz konusu ağların gelişkinliğini ve bazı yerlerdeki etkisini anlamak için Kırgızistan ve Türkiye arasında yaşanan tartışmaya bakmak bile yeterli. Ankara’nın “FETÖ Kırgızistan’da da darbe yapabilir” “uyarısı” karşısında Bişkek’ten sert cevap gelmişti: “Ülkeler birbirlerine hiçbir şart olmaksızın yardım etmeli. Bizim her şeye evet diyeceğimiz zannedilmemeli. Yoksa, bize öyle yardım lazım değil. O yardımı geri alabilirsiniz.”²
Türkiye’nin “Abi-Kardeş” muhabbetine gölge düşüren “küstahlık” olarak yorumlandığı bu çıkışın bir yanı bağımsızlık hatırlatması idiyse, diğer yanı da cemaatin Kırgızistan’daki ekonomik etkinliğinin büyüklüğüydü. Çünkü, “Kırgız Türk İşadamları Derneği” aracılığıyla ülke ekonomisinde önemli bir yer tutan cemaat sermayesi kovulsa Kırgızistan’ın ağır bir darbe alacağı açık.³
Etkisi ve yaygınlığı açık olan Cemaat sermayesinin yoğunluğu (büyüklüğü) nedir? Soruya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla hazırlanan MİT’in raporu üzerinden cevap verilebilir. MİT, Cemaat’in sermayesinin 150 milyar dolar olduğunu ve 65’i büyük olmak üzere 700 şirket tarafından desteklendiğini belirtiyor.⁴ Cemaatin emrindeki milyarlarca dolarlık şirketler, yüzlerce vakıf, dünya üzerindeki iki bin okul, radyo, televizyon, dergi, internet sitelerinden oluşan onlarca medya kuruluşu, finans ve patron kulüpleri düşünüldüğünde, MİT’in rakamlarının hiç abartılı olmadığı söylenebilir. Ve söz konusu rakamın Türkiye ekonomisinin yaklaşık 5’te biri büyüklüğünde olduğu göz önüne alınırsa karşımızdaki sermaye büyüklüğü daha net anlaşılabilir.⁵
VİTRİNDE SİYASET TEMELDE EKONOMİ
Cemaat ve sermayesi, hem AKP hem de çeperindeki “İslami” olarak adlandırılan diğer sermaye gruplarıyla hem hısım hem de büyüdükçe hasım oldular. Hısımdılar; TÜSİAD dışındaki kesimlerin etkin olduğu Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde ortak hareket ediyorlardı örneğin. Söz konusu ortaklık o kadar etkili oldu ki, TÜSİAD hükümetten, Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin tasfiye edilmesini talep etti. Hükümet ise talebi dikkate almaktansa, 2010 yılında ayrım gözetmeksizin İslami sermayeyi adeta resmileştirdi. Yaklaşık 30 yıldır Türk-Amerikan ticari ilişkilerini yürüten DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi) çatısı altında “yeşil sermaye”nin temsilcisi olarak kabul edilen MÜSİAD ve Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen TUSKON temsilcilerinin de yer aldığı yeni bir konsey oluşturdu.
Hısımlığa ilişkin veriler bugünlerde bir bir açığa çıkıyor. AKP’li belediyelerin olanaklarının parsel parsel cemaate aktarılmasına dair belgelerin saçılması gibi. Bergamalıların büyük direnişine sahne olan altın madenciliğinden yabancı şirketlerin kovulmasının ardından, bugün Cemaat operasyonu kapsamında kayyım atanan Koza İpek’in önünün AKP Hükümeti tarafından ardına kadar açıldığını kanıtlayan belgeler gibi.
İşte bu hısımlıklar sürerken yaşandı hasımlıklar; 7 Şubat MİT krizi, Mavi Marmara krizi, dershaneler krizi, 17-25 Aralık krizi vs. İşte bu çelişki (hısım-hasım), şu gerçeği hatırlamamıza vesile oldu: “Egemen sınıflar arasındaki her iktidar mücadelesi sonuçta bir egemen sınıf mücadelesidir ve altında eninde sonunda sermaye birikimi, yani ekonomik temel yatar.” AKP-Cemaat kavgasının da son tahlilde temelinde sermaye birikimiyle ilgili iktidar ve bölüşüm kavgaları var.
Tarihsel kökleri siyasi-dinsel bir olgu olarak İslamcı akım olsa da, karşımızda, İslamcı akımdan doğmuş tekelci bir “İslamcı” sermaye var. Ve o sermaye de büyüdükçe, sermayenin gereklilikleri ne gerektiriyorsa onu yaptı. Sınıf içi rekabete girişti ve kavgaya tutuştu.
Şimdi de, sınıf içi rekabeti kızıştıran, Cemaat’i hem AKP hem de etrafındaki sermaye ile kavgaya tutuşturan sürecin köşe taşlarına bakalım.
2002 yılında AKP-Cemaat ortaklığı iktidar oldu. 2007 yılına kadar, dış dünyadan gelen bol para akışından “testi” iyi dolduruldu. Özelleştirmeler yolunda gitti. Yabancı yatırımcılar geldi. Ekonomide ortalama yüzde 6-7’yi bulan büyüme oranları yaşandı, ekonomik pasta büyüdü. Bu, iki şeye yol açtı. Bir: Pasta büyük olduğu için paylaşması kolay oldu, sınıf içi çatışmalar çok sertleşmedi. İki: Bu ekonomik performansa yaslanan AKP, dışarının da (ABD ve AB) desteğiyle, “yol” temizliği adına Ergenekon, Balyoz, Kürt siyasetine karşı KCK gibi operasyonları başlattı. Ana rol, yargıda ve emniyette kadrolaşmış Cemaat’indi. AKP arkasında duruyordu. Söz konusu süreç yol arkadaşlığı sağlarken, Cemaat’i devlet içinde güçlendirdi.
2008 dünya krizinin etkisiyle pasta küçülüp ekonominin büyüme performansı yüzde 3’lere düşünce, kavga sertleşti. Yılda ortalama 40 milyar dolarlık dış kaynak (ağırlıkla dış borç) girişinin döviz kazandıran değil, döviz harcayan sektörlerde, başta da inşaatta kullanılması yönündeki iktidar tercihi, her yıl çemberin daralmasıyla sonuçlandı. Buna bir de, kendisi de sermaye birikim ve iktidar meselesine bağlı olan, dış politikadaki (İsrail ve Suriye politikası) ayrışma eklenince, çatışmanın okları iyice sivrileşti.
Körfez ülkelerinin (küresel güçlerin bilgisi ve onayı ile) Türkiye’ye aktardıkları milyarlarca dolar da ayrı bir kavga havuzuydu. Suriye’de savaşı finanse eden Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerin muhalif gruplara aktardıkları milyar dolarlar Türkiye bankalarına aktarılıyordu. El Kaide’ye finansman sağlayan El Yasin Kadı gibilerin paraları Halk Bank’a yönlendiriliyordu.
Bu akıştan Cemaat’e koklatmamak ve bir süre sonra küresel güçlerin ekonomik desteğini çekmeye başlaması, AKP-Cemaat çatışmasının ateşine odun taşıdı.
Şüphesiz AKP-Cemaat savaşının en önemli sebeplerinden biri de, ekonomik merkezlerin kontrol edilmesi ve rantın kime yakın şirketlere aktarılacağı meselesiydi. Pasta küçüldükçe bu mesele çok daha elzem bir hal aldı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AKP’ye yakın bazı şirketler giderek belli alanları parsellediler. Örneğin Cengiz Holding, enerji, madencilik ve inşaatta adeta ihya edildi. Limak ve Kolin ortaklığı son dönemin enerji ve inşaat ihalelerinin gözdesi haline getirildi. Kalyon İnşaat İstanbul’un ihalelerinin bir numarası oldu. Şirketin şimdiye kadar devletten aldığı ihalelerin 130 milyar lirayı aşan değerde olduğu tahmin ediliyor. Tivnikli, TOKİ ile ortak çalışan Ağaoğlu Şirketler Grubu gibi isimlerle iktidardan nemalanan şirketler listesi uzatılabilir.
Uzayan liste Cemaat’in işine gelmiyordu. Nitekim söz konusu nemalanmanın çok ciddi oranda rüşvet ve yolsuzluklar üzerinden döndüğünü bilen Cemaat’in (yargıdaki ve polisteki gücüne dayanarak) 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonu silahını çekmesi bundandı. AKP’ye yakınlığıyla bilinen 40’a yakın “işadamı”nın ve onların sahip olduğu şirketlerin “rüşvet ve yolsuzluk” operasyonuna dâhil edilmesi sürpriz değildi.
Cemaat’in, Türkiye’nin önemli gelir kaynaklarının ve özellikle milyar dolarlarla ifade edilen ihalelerin AKP’ye yakın işadamlarına verilmesinin engellenmesine yönelmesi son derece anlaşılırdı. Çünkü rekabet dar bir alanda yaşanıyordu. İslamcı sermaye grupları (MÜSİAD ve TUSKON üyeleri) millî gelirin ancak yüzde 10’unu üretebiliyorlar, ihracatın da ancak yüzde 13’ünü gerçekleştirebiliyorlar. Bu rakamlar başat sermaye grubu TÜSİAD’ın çok gerisinde.⁶
Söz konusu geri kalmışlığı AKP vasıtasıyla edindikleri siyasi ve bürokratik avantajla bertaraf ediyorlar. Yani İslami-muhafazakâr bir görünüm arz eden bu kapitalistlerin sahip oldukları sermaye gücünden çok daha hızlı büyümeleri, ekonomik ataklıktan değil, siyasete bağımlılıktan/siyaseten beslenmekten kaynaklanıyor. Bu da, ister istemez AKP’nin etrafındaki sermayenin rekabetini dar alana sıkıştırıyor. Dolayısıyla aralarındaki dağılımın paylarını azıcık artırmanın dahi kavgası büyük oluyor.
17-25 Aralık sonrası AKP’nin karşı hamleleri art arda geldi. Cemaat’in önemli kuruluşlarından Bank Asya başta olmak üzere önemli şirketlere kayyumlar atandı. Cemaat sermayesinin yurt dışındaki etkinliğini kırmak üzere DEİK bir gecede Ekonomi Bakanlığı’na bağlandı.⁷ İçinde yer alan sermayedarların yapacakları her türlü faaliyeti Ekonomi Bakanlığı’na bildirmeleri zorunluluğu getirildi. Amaç, Masonik bir dayanışma içinde dünyanın en ücra köşelerinde, Afrika gibi uzak diyarlarında bile iş bağlayan Cemaat’i etkisiz kılmaktı. Ne de olsa, bir zamanlar Hükümet’in işine gelen ve çok övündüğü bu dış bağlantılar ile Erdoğan’ın yurt dışı seyahatlerinde uçağın en ayrıcalıklı sermayedarları artık lanetliydi. Öte yandan yurt dışındaki Cemaat okullarını kapattırıp, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde kurulacak Maarif Vakfı ile Hükümet’in kendi okullarını yaptırma planı devreye sokuldu. Haliyle Cemaat’in boğazı sıkıldıkça öfkesi arttı. İş birçok mesele ile birleşip, Cemaat’in bir darbe girişiminin öznesi olmasına kadar vardı.
Sonuç olarak şu denebilir: İslamcı iki grup arasındaki yolsuzluk, nüfuz ticareti vb. dünyevi meseleler üzerinden yürüyen kavganın altında sağlam bir ekonomik altyapı bulunuyor.
ŞİMDİ SIRA SERMAYE AKTARIMINDA
AKP’nin “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirdiği darbe girişimi sonrası Cemaat’le ilişkili şirketlere ve kurumlara ya kayyum atandı ya da kurumlar kapatıldı. Bundan sonraki adım “Cemaat” sermayesinin AKP’nin etrafındaki sermaye gruplarına aktarılması olacak. Tarihsel süreç ve biçimi çok farklı olmakla birlikte, nasıl ki 1942 tarihli Varlık Vergisi uygulamasıyla Gayrimüslimlerin birikimlerine sistemli bir şekilde el konulup Müslüman Türk kapitalistlere aktarılması sağlandıysa… Hitler Almanya’sında, Yahudilerin sermayesine el konulup birilerine teslim edildiyse öylesi bir aktarım yaşanacak şimdi.
Enerji ve inşaat gibi kırılgan sektörlerde yatırım yapan, fakat kredi ihtiyacı duyan mevcut iktidara yakın şirketlerin finansal yapısını güçlendirmek için de sermayenin egemen blok içinde el değiştirmesi gerekiyordu. AKP etrafındaki sermaye için de 15 Temmuz bir “lütuf” oldu denebilir. Ne de olsa, yeni sömürü alanları inşa edemedikleri, pazarlarının daraldığı bir ortamda mevcut pastadan büyük bir pay alacaklar.
Mesela şu an kayyum atanmış olan büyük ve kârlı işletme Koza Altın Madencilik için el ovuşturan AKP’li şirket çok. Çünkü altın üretimi şirketler için, hem yaptıkları yatırımlarının kredi aracı işlevi görmesi açısından, hem de uluslararası sisteme entegre olmak bakımından çok önemli bir meta üretimidir. Altını çıkartan ve buna sahip olan firmaların uluslararası sistemde daha güçlü olacağı kesindir. Enerjide etkinliği olan AKP merkezine yakın blokların son zamanlarda hızlıca altın sektöründe varlık göstermek istemesi bundandır. Örnek; Artvin Cerattepe’de Cengiz, Erzincan’da Çalık Holding.
Koza-İpek’e kayyum atanınca hisseleri yüzde 70 değer yitirmişti. 1 Eylül’de TMSF’ye (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) devredildikten sonra Koza-İpek grubuna ait şirketlerin hisseleri en fazla yükselenler listesinde.⁸ Piyasa kokuyu iyi alır. Ayrıca ne de olsa, TMSF’deki varlıkların “fiyatı düşür, yandaşa sat, yargı kararını uygulama” yöntemleriyle elden çıkarıldığı herkesin malumu.⁹ Ya da kayyum atanan Boydak Holding kuruluşu olan İstikbal reklamlarının ekranlarda boy göstermesi bu şirketin güçlü tutulmaya çalışıldığının bir göstergesi.
Cemaat’le ilişkili olduğu gerekçesi ile kapatılan okullara ilişkin yeni “yandaş” talipler çıkıyor.
Cemaat bağlantıları nedeniyle kayyum atanan şirketlerin tamamının TMSF’ye devredilmesi yandaşa aktarmanın zemininin hazırlandığının habercisi. Çünkü TMSF, Özelleştirme İdaresi gibi şirketleri sadece satmaya yetkili değil. İsterse şirketlerin faaliyetini sürdürmesini sağlıyor, isterse varlıkları ile şirketi ayrı ayrı satabiliyor. Ya da şirketi direkt feshedip tasfiye sürecine götürebiliyor. Hangisi işe gelirse!
SONUÇ NİYETİNE!
Egemen sınıf içi mücadelenin bir sonucu olarak karşımıza çıkan darbenin sınıfa etkisinin olmayacağını düşünmek saflık olur. Hem AKP’nin dikta hamlelerine hem de sermayenin zoraki el değiştirme süreçlerine bakıp, (sürecin önüne barikat kurulamaması halinde) işçi sınıfına ağır bedeller ödetileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Jürgen Kuczynski tarafından yazılan Nazi Yönetimi Altında İşçi Sınıfı ve Çalışma Koşulları adlı kitabın anlattığı 1930’ların Almanya’sına bakıp günümüz Türkiye’sinde olacakları tahmin edebiliriz. Kitapta Nazi döneminin başlıca özellikleri şöyle özetleniyor: Artan çalışma süreleri ve iş yoğunluğuna karşılık reel ücretler düşük, hastalık izinleri oldukça sınırlı. İnsanlık dışı çalışma koşulları, fabrika içi zor kullanılarak sağlanan denetim, hak gaspları. Artan iş kazaları yanında daha fazla çocuk emeği kullanılması. Ayrıca sendikal faaliyetleri tümüyle yasaklamadan önce temsilci seçimlerine müdahale edilmesi. İşçi ücretlerinden birtakım adlarla sürekli kesintiler yapılması. İşsizlik fonunda biriken paraların savaş sanayiini güçlendirmeye aktarılması.
Türkiye’de Varlık Vergisi uygulamasıyla Gayrimüslimlerin mallarına el konulduğu yıllar da Hitler Almanya’sından farksız. O yıllar, aynı zamanda işçi eylemleri üzerindeki baskıların daha da yoğunlaştığı, çalışma sürelerinin 14 saate kadar çıkarıldığı yıllardır.
Tarihsel deneyimler ışığında vurgulayalım: Üstteki kavga tamamlandıkça aşağıya atılan tekme sertleşiyor!
Dipnotlar
1. Burjuva sınıfın bileşenleri arasındaki ayrımları çok keskin hatlı, katı ve kalıcı ayrımlar olarak görmek doğru değil. Aksine, bu ayrımlar belli ölçülerde bulanıktır, çıkar ortaklıkları, geçişler ve bir değişim her zaman vardır. TÜSİAD’ın ana çizgileriyle has bir sermaye “partisi” karakteri taşıması dolayısıyla AKP’nin politikalarından yana olmasına rağmen bazen AKP ile karşı karşıya gelmesi bundandır.
2. http://www.milliyet.com.tr/feto-nun-sebat-karti-o-ulkede-dunya-2310392/
3. Gülen Cemaati eğitim alanında Kırgızistan’da “Sebat Uluslararası Eğitim Kurumları” adı altında faaliyet gösteriyor. Sebat Okulları bünyesinde 9 ilk ve ortaokul, 16 lise, Silk Road ve Cambridge adı altında iki uluslararası okul ile Uluslararası Atatürk Alatoo Üniversitesi bulunuyor. Büyük alışveriş merkezleri ve otellerin tamamı cemaat sermayesi tarafından işletiliyor.
4. http://odatv.com/iste-mitin-the-cemaat-raporu–1008121200.html
5. Cemaat sermayesi ağı içinde iki önemli nokta daha var. Biri, bağışlar. Gülen grubu, dünya çapında faaliyet gösteren Kimse Yok Mu Derneği’nden, Cemaat tabanının topladığı kurban bağışlarına kadar geniş bir yelpazeden besleniyor. Diğeri ise, enerji. SOCAR-Türkiye ve Petkim’in önemli yöneticileri Cemaatçi oldukları gerekçesi gözaltına alındı. Azeri devlet fonu SOCAR-Türkiye, Petkim’de çoğunluk hisseyi elinde bulunduruyor. Grubun 5 milyar dolarlık Socar & Star Rafineri projesi devam ediyor. Türkiye’nin önemli boru hattı projelerinin bulunduğu bir alanda Cemaat’in kilit noktaları parsellemiş olması dikkate değer.
6. “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu”, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu” verileri, “www.iso.org.tr”.
7. Hükümetin yurt dışı temaslarında DEİK’in rolünün son yıllarda iyice azaltılıp ibre daha çok Cemaat’e yakınlığı ile bilinen TUSKON’a kırılmıştı. Ancak Cemaat ile aranın açılmasıyla dış ilişkilerde “mecburen” DEİK tekrar önem kazandı. Kontrolü Hükümetin elinde olan bir DEİK’in yurt dışı örgütlenmesi nedeniyle önümüzdeki dönemde daha aktif olarak ön plana çıkarılması hedefleniyor.
8. http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2016/09/19/fetoden-tmsfye-gecti-hisseleri-ucusa-gecti
9. Boğazköy’deki 55 bin metrekarelik Erol Aksoy arsasının, el konulmuş birçok gazete ve televizyonun, BMC Otomotiv Fabrikasının, TMSF’nin elindeki daha nicesinin veriliş biçimi ve yeni sahipleri konu hakkında yüksek bir bilinç oluşturdu.
