Y. Yılmaz Karataş
Devlet/AKP-Erdoğan rejimi, son dönemde Ankara ve İstanbul’da ardı sıra yapılan bombalı ‘terör’ saldırılarını toplumda yaratılan ‘terör’ korkusu üzerinden Kürt halkına, ülkedeki emek, barış ve demokrasi güçlerine karşı devlet terörünün dayanağı haline getirdi. Kendisini fiili başkan ilan eden Erdoğan, “terörle mücadelede ya bizdensin ya da düşmanımızsın” diyerek ve “terörün tanımının genişletilmesi gerektiği”ni söyleyerek, ülkede kendi politikalarına teslim olmayan bütün toplum kesimlerine karşı “topyekûn savaş” ilan etti. Öte yandan iktidarın medyadaki uzantıları “terörle yaşamaya alışmalıyız” söylemi üzerinden bütün toplumda terör korkusu ve güvenlik kaygısını kışkırtarak, bu korku ve kaygıyı baskı rejimini kurumsallaştırmanın ve bir dikta rejimi inşa etmenin aracı olarak kullanan bir politikaya gerekçe yaratmanın peşinde koşmaktadır.
Bugün ülkede ‘terör’, iki kaynaktan; birincisi İslami çeteler/IŞİD üzerinden ve ikincisi de Kürt sorununda uygulanan politikaların bir sonucu olarak ortaya çıkan TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) saldırıları üzerinden tartışılmaktadır. AKP/Erdoğan iktidarı, bugüne kadar bütün terör saldırılarını kendi politik çıkarları o gün neyi gerektiriyorsa o temelde kodlayarak topluma sunmuş; bu saldırıları kendi bulunduğu politik çizginin doğrulanmasının ve güçlendirilmesinin bir fırsatına dönüştürmeye çalışmıştır. IŞİD tarafından gerçekleştirilen 10 Ekim Ankara saldırısı sonrasında “kokteyl terör” söylemi üzerinden gerçek karartılmaya çalışılmıştı ki, medya üzerinden, günlerce, AKP/Erdoğan iktidarı ile ilişkisi bütün dünya tarafından bilinen IŞİD’in bu saldırısının PKK, PYD ve Esad rejimi ile birlikte planlandığı gibi gerçeklikle zerrece ilgili olmayan söylemler pompalanmıştı. Yine TAK’ın bombalı saldırıları ile o dönem sınırdan topçu ateşi ile bombalanan PYD/Demokratik Suriye Güçleri arasında bir ilişki kurulmaya çalışılmıştı ki, Başbakan Davutoğlu, bu bombalı saldırıların hemen ardından faillerin PYD’li olduğunu söylemiş, ancak PYD’li olmadıkları ortaya çıkınca, PYD kamplarında eğitildikleri, PYD tarafından destek aldıkları gibi yalanlara sarılmıştı.
Ülke gündemine sokulmuş bulunan “terör” tartışması için ilk söylenebilecek şey, ülkenin böylesine terör saldırılarının alanı/hedefi haline gelmesinin dolaysız olarak iktidarın bölgede (Suriye ve Rojava üzerinden) ve ülkede uyguladığı politikalarının bir sonucu olduğudur. Öte yandan “terör” tartışmasının iki kaynağını da birbirinden ayırmak, bu kaynaklar ile iktidarın farklı tutum ve ilişki halinde olduğunun altını çizmek gerekmektedir.
Bugün IŞİD’in ülkede yaptığı bütün saldırılar –Diyarbakır, Suruç, Ankara ve Sultanahmet ve Taksim–, Adıyaman-Antep’teki hücreleri tarafından gerçekleştirildi. Peki, bu hücreler/yapılanma ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Burada örgütlenen ve ‘Dokumacılar’ olarak adlandırılan IŞİD yapılanması, 2013 yılında AKP/Erdoğan iktidarının Suriye’ye yönelik müdahale girişimleri sürecinde ve bu temelde radikal İslamcı çetelerle işbirliğini sürdürdüğü koşullarda ortaya çıkmıştı. O dönemde bu yapılanma ile ilgili haber yapan muhabirler hedef yapılmış, hatta çocuklarının IŞİD tarafından Suriye’ye götürüldüğünü söyleyen ve çocuklarının yakalanmasını isteyen aileler gözaltına alınmıştı. O dönem “oğlum eşini de aldı, gitti” diyen bir anneye Başbakan Davutoğlu’nun verdiği “iyi ki beraber gitmişler, birbirlerine destek olurlar” cevabı hala hafızalardadır. Elbette sadece bu da değil. İktidarın Esad rejimini devirmek ve Rojava’da Kürt özerkliğini (kantonlarını) ortadan kaldırmak için IŞİD’e her türlü desteği verdiği bilinmektedir. MİT TIR’ları ile taşınan silahlar, ülke içinde militanların dinlenmesi için tahsis edilen tesisler, yaralı militanlar için kurulan hastaneler ve İstanbul’daki irtibat bürosu üzerinden dünyanın dört bir tarafından gelen militanların cihat için Suriye’ye taşınması…
İktidarın IŞİD ile ilişkileri üzerine çokça şey söylenebilir, ancak burada uzatmanın gereği yok. AKP’nin tek başına iktidar olma çoğunluğunu sağlayamadığı 7 Haziran Seçimleri’nden sonra bombaların ardı sıra patlaması ve 1 Kasım Seçimleri’nde yeniden tek başına iktidar olmasında, başka bir deyişle ‘savaş ve kaos planı’nda IŞİD önemli bir rol oynamış; iktidarın imdadına yetişmişti. Ancak Suriye’de ABD-Rusya arasındaki uzlaşma sürecinde dengelerin değişmeye başlaması ve bu süreçte IŞİD ile eskisi gibi işbirliğini sürdürme koşullarının ortadan kalkmaya başlaması –ki, ABD-Rusya anlaşması ve bu temelde Kürt güçlerine verdikleri destek IŞİD’in elindeki stratejik öneme sahip toprakların PYD’nin eline geçmesini de sağlamıştı– iktidarın ABD-NATO eksenine dönmesini zorunlu hale getirmişti. Bu temelde, ülkedeki askeri üsler de IŞİD’e karşı kullanılmak üzere ABD’ye açıldı. Nihayetinde Türkiye için IŞİD öncelikli bir tehdit olarak görünmese de –ki bunca bombalı saldırıya rağmen IŞİD’e karşı hiçbir ciddi önlem ya da müdahale hala söz konusu değildir– eskisi gibi desteklenen bir güç olmaktan çıktı. Dolayısıyla IŞİD’in son terör saldırıları, devlete aralarındaki ‘derin’ ilişkileri hatırlatan ve bu temelde kendisine karşı tutum alınmaması konusunda uyaran saldırılar olarak değerlendirilebilir. Öte yandan iktidarın bu saldırılardan ne kadar rahatsız olduğu da şüphelidir. Çünkü bu saldırılar ABD ve Avrupa’ya hem IŞİD ile işbirliği içinde olunmadığının bir kanıtı olarak sunulmakta, hem de Suriye meselesinde Türkiye’nin pozisyonunun hassasiyetini gösteren, dolayısıyla atılmayan adımların gerekçesi haline getirilen olgular olarak öne sürülmektedir.
Aslında iktidarın IŞİD ile ilişkileri, IŞİD terörüne karşı ne yapılması gerektiğini de göstermektedir. ABD Başkanı Obama bile, Mayıs 2013’te ABD’de yapılan görüşmede, MİT Müsteşarı Fidan’a, “Suriye’de radikallerle ne yaptığınızı biliyoruz” diyerek bu ‘derin’ ilişkilere işaret etmişti. Öyleyse Suriye ve Rojava’ya müdahale politikasına son verilmeli ve bu temelde IŞİD ve diğer radikal İslamcı çetelerle ilişki ve işbirliği kesilmelidir. Bu temelde sınırlar bu çetelere kapatılmalı ve ülke içindeki bu terör odaklarına yönelik ciddi tedbirler alınmalıdır ki, bu odakların çok büyük bir bölümü, Obama’nın dediği gibi, MİT’in izni ve bilgisi dâhilinde oluşturulmuştur. Ancak bırakalım böylesi bir politik yönelim içine girmeyi, Erdoğan bu politikaya yönelik en ufak bir sorgulamayı bile “terör destekçiliği” ilan etmektedir. Yani uzatmadan söylersek, bugün IŞİD teröründen kurtulmak ile Erdoğan rejiminden kurtulmak birbirlerinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe geçmiş durumdadır.
Son iki-üç ayda ülke gündemine girmiş bulunan TAK’ın bombalı saldırıları ise, iktidarın Rojava’da sürdürdüğü Kürt kantonlarını ortadan kaldırma siyasetinin başarısızlığa uğramasına ve onunla iç içe geçmiş bulunan ülke içindeki Kürt sorununda Kürt hareketine kendi politikalarını/kendi çözümünü dayatma koşullarının ortadan kalkmasına bağlı olarak savaş politikalarına yönelmesinin bir sonucudur. 2013 başlarından 2015 Nisan’ına kadar yaklaşık iki buçuk yıl sürdürülen “görüşme süreci”nin artık çözümün konuşulacağı bir “müzakere süreci”ne geldiği noktada, Erdoğan, ortaya çıkan mutabakatı –Dolmabahçe mutabakatı– tanımadığını söylemiş ve görüşme masasını devirmişti. Bu süreçte yapılan operasyonlarla yeniden çatışmalı süreç başlamıştı. Bu süreçte, Kürt gençlerinin askeri ve siyasi operasyonlara karşı bir tepki ve direniş biçimi olarak ortaya çıkan hendekler, devletin Kürt kentlerini sokağa çıkma yasakları eşliğinde kuşatma altına almasının ve tanklarla toplarla yakıp yıkmasının gerekçesi yapıldı ki, bu süreç, bu yazı yazıldığında Şırnak, Yüksekova ve Nusaybin’de devam ediyordu. En vahşi biçimini Cizre’de bodrumlara sıkışan insanların kadın-çocuk, yaşlı-genç demeden yakılıp katledilmesinde gördüğümüz “terör makinesi”nden başka bir şey olmadığını bir kez daha kanıtlayan devletin vahşi saldırıları, bu teröre bir tepki olarak ortaya çıkan TAK’ın terör eylemlerine zemin hazırladı. Elbette, Kürt sorunu gibi, bu ülkede yaşayan ama varlığı ve ulusal hakları cumhuriyet tarihi boyunca inkâr edilen bir ulusun eşit haklar temelinde kendi geleceğini belirlemesi sorunu olan bir ulusal sorunun “terör” kıskacına alınması, bugün bu sorunun eşit haklar temelinde birlikte yaşama dayalı çözümünü ciddi biçimde tahrip etmekte ve kopuş duygusunu kışkırtmaktadır.
Bugün bu sorunu “terör” kıskacından çıkarmanın yolu açıktır ve bu yolu tıkayan da iktidarın/devletin politikalarından başka bir şey değildir. Yasaklamalara rağmen gerçekleştirilen son Newroz kutlamalarında görüldüğü gibi, Kürt hareketi, devletin Kürdistan’da yürüttüğü kirli savaşa rağmen demokratik çözüm ve müzakere sürecine; başka bir deyişle sorunun barışçıl demokratik yöntemlerle çözümüne hazır olduğunu açıkça ilan etmektedir.
“TERÖR” KORKULUĞU İLE DİKTA REJİMİNE RIZA ÜRETME ARAYIŞI
Ülkeyi bu terör girdabından kurtarmanın ilk koşulu iktidarın politikalarının sorgulanması olduğu halde, ülkeyi yönetenler için bu politikaya en küçük bir itiraz bile “terör” destekçiliği ile damgalama için yetmektedir. Barış bildirilerine imza atan akademisyen ve aydınlara yönelik baskı, görevden uzaklaştırma ve tutuklamalar, yine iktidarı eleştiren yayınlar yapan bütün medya organlarının hedef haline getirilmesi rutin uygulamalar durumundadır. Yani iktidar, toplumun güvenlik kaygısı ve terör korkusundan, bütün toplumu zapturapt altına alacağı bir dikta rejiminin inşası için rıza üretmeye çalışmaktadır. İçişleri Bakanı Efkan Ala, polis merkezlerini, jandarma ve korucuların bulunduğu noktaları arttıracaklarını, her mahalle ve sokağın polislere/kolluk güçlerine zimmetleneceğini söylemektedir. Bu uygulama, Erdoğan’ın “terörün tanımının genişletilmesi” yaklaşımı ile tamamlanmaktadır. Erdoğan, “kalemini, unvanını teröristin bombası gibi kullanan silahsız teröristler”den söz etmekte; yukarıda da belirttiğimiz gibi, kendisi gibi düşünmeyen herkesi “terörist” ilan edeceği bir dikta rejiminin koşullarını yaratmaya çalışmaktadır.
Bu dikta rejimini inşanın ilk adımlarından biri de, Meclis’teki HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması, başka bir deyişle, Meclis’ten aykırı ses çıkmasının önünün kesilmesi yönündeki girişimlerdir. Erdoğan, her fırsatta “terör uzantısı” olarak ilan ettiği HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını gündeme getirmekte, dahası bu yönde karar alınmazsa hesabını veremeyeceği üzerinden her fırsatta Meclis’i tehdit etmekten de geri durmamaktadır. Erdoğan, kendisine başkanlığın yolunu açacak yeni anayasanın da, HDP’lilerin Meclis’ten atıldığı ve CHP’nin susturulduğu –ki daha sonra değineceğimiz gibi, CHP bu politikayı güçlendiren bir hatta durmaktadır– koşullarda AKP ve MHP tarafından yapılabileceğini söylemektedir.
Peki, Kürt coğrafyasında savaşın tırmandırıldığı ve ülkede 12 Eylül darbesini aratmayan bir baskı rejiminin kurulduğu koşullarda nasıl bir yeni anayasa yapılacaktır? Elbette, bu anayasa, kendisi gibi olmayan/düşünmeyen herkese savaş açmış bir rejimin “yerli ve milli anayasası” olacaktır. Erdoğan, bu konuda AKP ve MHP arasında “asgari değil, azami müşterekler” bulunduğunu da belirtmektedir –ki haksız da sayılmaz. 12 Eylül’de “biz hapisteyiz, fikrimiz iktidarda” diyen MHP, bugün rejimin sürdürdüğü savaş ve baskı rejimine koşulsuz destek sunmakta, iktidarın uzantısı ve adeta onun içinde giderek eriyen bir parti konumunda bulunmaktadır. Özetle bu politik hat, toplumun geniş kesimlerini, “terör” korkusu üzerinden rejimin Kürt halkına ve bütün emek, barış ve demokrasi güçlerine karşı baskı ve şiddet politikalarına rıza üretmeyi ve bu rıza üzerinden bir dikta rejimi inşa etmeyi amaçlamaktadır. Ötesinde toplumu kamplaştıran bu siyaset ‘sivil’ uzantılarını da yaratmakta, hak eylemi için sokağa çıkan emekçi halk kesimleri bu ‘sivil’ uzantıların hedefi haline getirilmektedir.
SAVAŞ POLİTİKALARI VE ORDUNUN YENİDEN YÜKSELİŞİ!
AKP/Erdoğan’ın iktidar olma süreci, en önemli güç odaklarından biri konumunda bulunan ordunun siyaseten etkisizleştirilerek böyle bir gidişin önünde engel olmaktan çıkartılmasını gerektiriyordu. İşte, AKP-Erdoğan’ın Gülen Cemaati ile iktidarı paylaştığı dönemde yapılan Ergenekon operasyonları, bu amaca hizmet ediyordu. Bu süreçte görevi başındaki ya da emekli birçok ordu mensubu “hükümete karşı darbe girişimi” içinde olmak gerekçesiyle tutuklandı. Bu süreç, o dönemde, liberaller tarafından –ki sonradan o liberaller bir bir yanıldıklarını açıkladılar– rejimin demokratikleştirilmesi süreci olarak pohpohlanıp alkışlandı. Oysa, tutuklanıp yargı önüne çıkarılan ordu mensuplarının büyük bir bölümü JİTEM’in kurulduğu ve Kürt halkına karşı özel savaşın sürdürüldüğü sürecin savaş suçlarının failleri oldukları halde, hiçbiri bu suçlarından dolayı yargı önüne çıkartılmadı. Ordunun siyaseten etkisizleştirilmesi sürecinde, TSK’nın yönetmeliklerinde de değişiklikler yapıldı, TSK’nın görev tanımı “dış tehdit”lerle (TSK İç Hizmet Yasası 35. Madde) sınırlandı.
Ancak ordunun siyaseten etkisizleştirilmesinden sonra AKP-Erdoğan ile Cemaat arasında iktidar mücadelesinin kızışması ve bunun bir sonucu olarak AKP-Erdoğan’ın ‘Cemaat’in devlet içindeki yapılanmasının tasfiyesine yönelik politikalara yönelmesi, iktidarın Ergenekon davaları ve orduya yaklaşımını da değiştirdi. Cemaate karşı ordu ile ittifak kurmaya yönelen Erdoğan iktidarı –ki Erdoğan, daha önceleri kendini Ergenekon davalarının savcısı ilan etmişti– “milli ordumuza kumpas kurulduğu”nu söylemeye başladı ve bu kumpasın sorumlusu olarak Cemaati işaret etti. Ardından on binlerce sayfalık Ergenekon davaları bir bir düştü ve yargılananlar da beraat etti. Artık ordu ve Perinçek gibi nasyonal faşist çevreler AKP-Erdoğan ile “milli cephe”de birlikteydi.
Kürt coğrafyasında kentlerin kuşatıldığı son savaş sürecinde bu ittifak yeni bir boyuta taşındı. Önceleri AKP döneminde “iç güvenlik” görevine son verildiği için kentlere girmeye “gönülsüz” olan ordu, iktidarın verdiği güvencelerle tankları ve toplarıyla kent savaşlarına dâhil oldu. Uzun bir süredir sessizliğini koruyan Genelkurmay’dan yeniden açıklamalar duymaya başladık. Nihayetinde, hükümet, ordunun savaş içindeki konumunu güçlendirmek üzere er-subay ayrımı yapmadan, bütün askerlerin yargılanmasını Milli Savunma Bakanlığı’nın iznine ve Başbakan’ın onayına bağlı hale getiren yasal düzenlemeler hazırladı.
Uzatmadan söylersek, dün ordunun siyasal etkisini kırmak için her yolu deneyen iktidar, bugün sarıldığı savaş politikaları ile ordunun yeniden güçlü bir siyasal aktör haline gelmesinin önünü açtı. Bundan, elbette ordunun bugün-yarın darbe yapacağı vb. sonuçlar çıkarmak gerekmemektedir. Ancak, emperyalist güçlerin ve burjuva gericiliğin yeri geldiğinde (zorunda kaldığında) Erdoğan rejiminden kurtulmak için orduyu devreye sokmayacağının da garantisi yoktur. Ve dikta rejiminin inşa edilmesi süreci, ordunun siyasal etkisinin artmasına/arttırılmasına bağlı olarak, bu olasılığı bugün dünden farklı bir şekilde gündeme getirmektedir.
DIŞARIDA DA KÜRT KARŞITI İTTİFAK ARAYIŞI
Ülke içinde devletin Kürt kentlerinde ayları bulan sokağa çıkma yasakları eşliğinde sürdürdüğü savaş ve gerçekleştirdiği yıkıma dünya gözlerini kapatmış durumdadır. Rojava’da PYD’yi desteklemeyi sürdüreceğini açıklayan ABD ve Batı –ki orada başka bir dayanakları olmadığı için bu desteği sürdürmek zorunda kalmışlardır–, Türkiye’nin askeri üslerini açması, yeniden NATO’nun ileri karakolu pozisyonuna girmesi ve mülteci pazarlığında uzlaşma konumuna gelmesi nedeniyle ülke içinde sürdürülen savaşa sessiz kalmakta, dahası bu savaşı devletin kendini savunması, “terörle mücadelesi” olarak değerlendirdiklerini açıklamaktadır. Türkiye’yi sıkıştırmak gerektiğinde her fırsatta Türkiye’yi mahkûm eden kararlar veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu siyasi yönelimlere paralel biçimde, Cizre’de “vahşet bodrumları”ndaki yaralı insanların tahliyesi için bile tedbir kararı almayı gerekli görmemiş, en hafifiyle buradaki katliama göz yummuştur.
AKP-Erdoğan iktidarının bölge siyasetine gelince… Esad rejimini devirmenin gündemden düştüğü bugünkü koşullarda –bu süreçte radikal İslamcı terör çeteleri ancak rejime karşı pazarlığın bir aracı olarak desteklenebilmektedir– iktidarın bölge siyasetine de Kürt düşmanlığı, Kürtlere karşı ittifak arayışı yön vermektedir. Şubat ayında YPG’nin en güçlü bileşeni olduğu Demokratik Suriye Güçleri’nin radikal İslamcı çetelerin elinde bulunan Azez bölgesindeki ilerleyişini durdurmak için sınırdan 40 km. menzilli toplarla atışlar yapan ülke gericiliği, Mart’ta Kürt karşıtı girişimlerine yeni bir boyut kazandırdı. Başbakan Davutoğlu, 5 Mart’ta uzun bir süredir Esad rejiminin en büyük destekçisi ve Türkiye’nin bölgedeki en önemli rakibi olan İran’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Belirttiğimiz gibi, Esad’ın geleceği konusunda iki ülke arasında önemli ihtilaflar bulunmasına rağmen, bu konuda Türkiye’nin yapabileceği fazla bir şey olmaması nedeniyle, AKP-Erdoğan iktidarı iki ülkenin birleşebileceği Suriye Kürtlerinin (Rojava) konumu konusunda ittifak arayışına yönelmiştir. Davutoğlu’nun ziyareti, Kürt hareketinin bölgesel alanda güç kazanmasının ülkelerindeki Kürtleri etkileyeceği endişesiyle daha önce defalarca Kürtlere karşı birleşen bu iki ülke arasındaki ittifak arayışının en somut adımı oldu. Nihayetinde, İran da, hem ülkesindeki Kürtleri etkileyeceği endişesiyle, hem de müttefiki konumunda bulunan özerk ya da federe bölgelere bölünmemiş bir Suriye istediğinden, böylesi bir Kürt karşıtı ittifaka açık bir yerde durmaktadır.
Aynı dönemde, hem Türkiye’nin girişimleriyle şimdiye kadar Cenevre-3 görüşmelerinin dışında bırakılmış olmalarına, hem de yalnızlaştırma girişimlerine karşı Rojava Kürtlerinin Kuzey Suriye’deki diğer halklarla birlikte Rojava-Kuzey Suriye Federasyonu’nu ilan etmesine, Türkiye ve İran gibi, Esad rejimi de itiraz sesini yükseltmiştir. Elbette Kürtlerin federasyon ilanı, Suriye ve bölgenin geleceği belirlenirken kendilerini saf dışı bırakmak isteyenlere cevap niteliğinde bir hamledir. Ve bu hamle, Rojava’daki kantonları yıkmayı bölge siyasetinin en başat hedeflerinden biri olarak gören ülke gericiliğini fazlasıyla rahatsız etmekte ve bu oluşumu yok etmek için her türlü gerici pazarlığa açık hale getirmektedir. Çünkü AKP-Erdoğan gericiliği, Rojava’da kaybettiği koşullarda ülkede Kürt halkına ve emek, barış, demokrasi güçlerine karşı kazanmanın çok daha zor olacağını görmekte ve her türlü kirli yöntem ve pazarlığa açık olarak sürdürdüğü içeride ve dışarıda savaş siyasetini bu hesap üzerinden yürütmektedir.
CHP’NİN TARAFI!
Denilebilir ki, AKP’nin baskı rejimini kurumsallaştırma politikaları bakımından en önemli avantajlarından biri de, saflarında demokratik-ilerici güçleri de barındıran ‘ana muhalefet’ partisi CHP’nin muhalefet tarzı, başka bir ifadeyle, muhalefet yaparken durduğu yerdir. CHP lideri Kılıçdaroğlu’na göre, ülkede terörün tırmanmasının nedeni “çözüm süreci”dir ki, CHP’liler “çözüm süreci” hakkında suç duyurusunda bulunarak bu süreci yargıya taşımıştır. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun AKP-Erdoğan iktidarının Rojava’ya müdahale politikasına yönelttiği eleştiri de, iktidarın PYD lideri Salih Müslim’i, Öcalan’la görüşmelerin sürdüğü süreçte Ankara’da ağırlamış olmasıdır. Kılıçdaroğlu, Hükümetin “teröre yataklık ettiği”ni söyleyerek büyük muhalefet yaptığını sanmaktadır! Yine Kılıçdaroğlu, son terör saldırılarından sonra, “terörü bitirmesi için Hükümete açık çek verdiği”ni söylemekten de geri durmamıştır.
Öncelikle hiçbir çatışmanın yaşanmadığı “görüşme süreci”ni bugün Kürt sorunundan kaynaklı çatışma ve terörün nedeni olarak görmek, en hafif deyimiyle gerçeği ters yüz etmektir. Hakkını yemeyelim, Kılıçdaroğlu ve CHP kurmayları, zaman zaman sorunun çözüm yerinin Meclis olduğunu söylemektedirler. Ancak, bu söylem, Kürt hareketinin ve İmralı’daki Öcalan’ın muhatap alınmasının alternatifi olarak sunulmaktadır ki, çözüm yeri neresi olursa olsun, sorunun, muhataplarıyla görüşülmeden çözülmesi mümkün değildir. O yüzden ülkenin terör girdabına sokulmasına karşı muhalefetin ilk koşulu, Kürt sorununda savaş ve şiddet politikalarına son verilmesi ve sorunun muhataplarıyla çözümüne yönelik yeni bir sürecin başlatılması olmak gerektir ki, yukarıda da değindiğimiz gibi, Kürt hareketinin farklı temsilcileri bu sürece hazır olduklarını açıklamaktadırlar. Bu bakımdan, devlete/AKP-Erdoğan iktidarına bu çağrılara yanıt vermesi gerektiğini söylemesi ve bu temelde baskı yapması, etkilediği toplumsal kesimleri harekete geçirmesi gereken CHP’yse, tam tersini yaparak, aslında ne kadar karşı olduğunu söylese de, Kürt coğrafyasındaki, kentlerindeki savaş ve yıkım politikalarını meşrulaştıran ve iktidarın değirmenine su taşıyan bir yerde durmaktadır.
Yine bugün sadece Suriye’de değil, Türkiye ve diğer bölge ülkelerinde de terörün en büyük kaynağı olan IŞİD ve diğer radikal İslamcı çetelere karşı halkların en önemli direnç odağı konumunda bulunan ve bu konumunu Suriye’de egemenlik mücadelesi halinde olan iki kampa da –ABD ve Rusya’ya– kabul ettiren PYD’ye CHP’nin yaklaşımı da, AKP’nin müdahale ve savaş politikalarını haklı çıkaran bir içeriktedir. Kılıçdaroğlu ve CHP’nin, AKP-Erdoğan iktidarının ülke için hiçbir tehdit taşımayan Suriye’deki en laik ve demokratik güç olan PYD/Demokratik Suriye Güçleri’ne saldırılarına karşı çıkması gerekirken, AKP’yi “PYD liderine yataklık” yapmış olmakla suçlayıp buradan vurmaya çalışması, AKP’nin müdahale politikalarını güçlendirmekte, dahası aslında AKP’nin bugün doğru yaptığının kabul edilmesi anlamına gelmektedir.
Zaten bütün bu yaklaşımların bir sonucu olarak, CHP lideri “terörle mücadele için hükümete açık çek verdiğini” söylemektedir. Oysa “açık çek vermek”; ülkeyi terör girdabına sokan politikaların devamına destek olmaktır. Çünkü terör bu ülkenin bir gerçekliği haline gelmişse, elbette bunun baş sorumlusu iktidar ve uyguladığı politikalardır. O yüzden yapılması gereken iktidara ‘açık çek’ vermek değil; iktidarın politikalarına karşı ülkedeki bütün barış ve demokrasi güçleri ile birleşmek ve bu politikaların sona erdirilmesi için mücadele etmektir. Kılıçdaroğlu ve CHP, emek, barış ve demokrasi güçleri ile birleşmek yerine böylesi bir muhalefet tarzı ile daha “makul” bir muhalefet yaptıklarını düşünüyor ve bu muhalefet tarzı ile ulusalcılığın etkisindeki kesimleri etkileyebileceklerinin hesabını yapıyor olabilirler. Ancak hem ulusalcı-Ergenekoncu çevreler ve ordu büyük oranda AKP’yle aynı savaş arabasına binmiş oldukları için bu muhalefet tarzının kendilerini etkilemesi mümkün değildir, hem de bu tarz muhalefet hangi amaçla yapılmış olursa olsun eninde sonunda savaş politikalarını meşrulaştırmakta ve dikta rejimine giden yolda AKP-Erdoğan’ın elini güçlendirmektedir.
EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN SORUMLULUĞU
Yukarıda ana hatları ile özetlemeye çalıştığımız tablo, önümüzdeki süreçte ülkeyi nasıl bir tehlikenin beklediğini de göstermektedir. Kürt sorunundan kaynaklı çatışmaların tırmandırılması ve büyük kentlere taşınması, bağlı olarak Türk ve Kürt emekçilerin birbirlerine düşmanlaştırılması, baskı, yasak ve şiddet politikalarıyla ülkede her türlü hak eyleminin engellenmesi, savaşa ve dikta rejimine karşı barış ve demokrasi isteyen bütün halk kesimlerinin “terörle mücadele” üzerinden hedef yapılması… Elbette iktidar, bu sürecin “yerli ve milli anayasa” ve “başkanlık” üzerinden dikta rejimini kurumsallaştıracağı bir süreç olmasını da amaçlamaktadır.
İktidarın uyguladığı politikalar ve hedefleri bu kadar açık olduğuna ve üstelik bu politikalar geniş emekçi halk kesimlerini de etkilediğine göre, savaş politikalarının ve dikta rejiminin önüne geçmek için ülkedeki emek, barış ve demokrasi güçlerine, daha önce olmadığı kadar önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Açıktır ki, bu tablo içinde ne HDK-HDP’nin, ne Haziran Hareketi’nin, ne de herhangi başka bir oluşumun “ben kendime yeterim” deme şansı yoktur. Bu bakımdan bu süreçte ülkedeki emek, barış ve demokrasi güçlerine düşen ilk görev, kendi oluşum ve yaklaşımlarını ya da bir araya gelmeyi zorlaştıracak herhangi bir programatik platformu dayatmadan, en geniş kesimleri kucaklayacak bir demokrasi ve barış cephesinin oluşturulmasıdır. CHP içindeki böyle bir cephede yer alabilecek kesimleri de kucaklamayı hedeflemesi gereken bu oluşum, iktidarın/rejimin ülkeyi sürüklemek istediği felakete karşı acil talepler üzerinden kurulmalıdır. İçeride Kürt halkına karşı sürdürülen savaşa karşı demokratik çözüm ve barışın savunulması, dışarıda Suriye ve Rojava’ya yönelik müdahale politikalarına son verilmesi ve halkların kendi geleceklerini belirleme hakkına saygı. ‘İç güvenlik yasası’ gibi bütün yasakçı yasa ve uygulamalara son verilerek devlet eliyle örgütlenmiş terör odaklarının dağıtılması. İşçi ve emekçilerin sosyal kazanımlarına yönelik saldırıların son bulması, ek zam vb. talepleri karşılanarak çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve örgütlenmeleri önündeki bütün engellerin kaldırılması. Basın, akademi ve sanat dünyası üzerindeki baskıların son bulması; düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması. Eğitim başta olmak üzere her alanda gericiliğin örgütlenmesine karşı, dinin devlet tarafından örgütlenmesine son verecek ve inanç özgürlüğünü sağlayacak bir laisizm savunusu. Kadınlara yönelik bütün ayrımcı yasa ve uygulamaların son bulması ve kadın-erkek arasında tam hak eşitliğinin sağlanması. Halkın yaşam alanlarının ve çevrenin yağmasına yönelik politikaların son bulması. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere kamu hizmetlerinin ücretsiz ve kamusal hizmetler haline getirilmesi ve bütün yurttaşların sosyal güvenceye kavuşturulması gibi programatik bir birlik gerektirmeyen acil talepler etrafında kurulacak bir birlik…
Ülke bir yol ayrımındadır; ya ülke gericiliğinin ülkeyi felakete sürükleyecek ve halklarımızı yıkıma uğratacak politikalarının geleceğimizi teslim almasına seyirci kalacağız ya da savaş ve baskı yasaları üzerinden bir dikta rejiminin inşa edilmesine razı olmayan bütün halk kesimleri olarak barış ve demokrasi cephesinde birleşip mücadele edeceğiz. Açıktır ki, ülkenin geleceği bakımından hayati bir önem taşıdığı bir süreçte, kim/hangi politik çevre böylesi bir birliğin oluşmasını engelleyici yaklaşım içinde olur ya da çeşitli gerekçelerle bu birlikten uzak durmaya çalışırsa, aynı zamanda ülkenin felakete sürüklenmesinde tarihsel bir vebalin/sorumluluğun da sahibi olacaktır.
