Din, laiklik ve laiklik mücadelesi

Nuray Sancar

Yeni bir Anayasa hazırlığı sürecindeyken Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın müstakbel anayasada laiklik vurgusuna gerek olmadığını söylemesi bir dil sürçmesi değildir. Bu ifade, toplumsal hayatın ve bürokrasinin ağır ağır dinselleştirilmesiyle geçen 14 yıldan sonra, hükümetin fiili bir duruma hukuki bir form da kazandırmak niyetinin dışa vurumu, bir tür nabız yoklaması olarak görülebilir. Nitekim Kahraman’ın sözleri hükümetin etkili ve yetkili ağızları tarafından yalanlanmak bir yana “kişisel görüşüdür” denilerek geçiştirilirken, epey geniş bir toplumsal kesim için kırmızı çizgi olarak tartışılmazlar listesinde olan laiklik, tartışılabilir bir konu mertebesine indirgenerek hafifleştirildi. Kahraman’ın “bir kişisel görüş” olarak ele alınmasını imkânsız kılan, önemli bir “dokunulmaz”a kişisel süsü verilmiş dil uzatma cüreti, kuşkusuz AKP Hükümetleri yönetiminde gerçekleşen rejim restorasyonunun geldiği düzeyin de bir işaretidir.

Anayasalar son tahlilde belirli bir uğraktaki toplumsal güç ilişkilerinin yansıtıldığı; egemen sınıfların bu ilişkiler içindeki mevzilerini güçlendirebilme olanaklarını zorladığı, karşısındaki halk kitlelerinin pozisyonunu da kendisi için kabul edilebilir seviyede sabitleyebilme kaygısının ağır bastığı metinlerdir. 1930’lu yılların ortalarından bu yana, önceki anayasalarda laiklik değişmezler arasında yer alır. Bu anayasa metinlerinin gözettiği önemli bir nizami unsurun gereksizliğinden söz edilebilmesi, hükümet nezdinde, bu güç ilişkilerinde artık belirli bir olgunlaşma düzeyine gelindiğinin veya bu düzeyin kalıcılaştırılmak istendiğinin işaretidir.

Türkiye’de laiklik hiçbir zaman kavramın içerdiği anlama uygun olarak “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” biçiminde tezahür etmedi. AKP’den önceki hükümetler ve askeri cuntalar zamanında “din”, baskı ve sömürü politikalarından eziyet çeken emekçilerin “bedenlerindeki zincirin yüreklerine bağlanması” suretiyle gündelik hayatın zorluklarına katlanmayı kolaylaştıran, dağıtımı devlet kaşeli karneyle yapılan afyon muamelesi görmeye devam etti. Devletin kanatları altındaki güvenli alanda korumaya alınan din, egemen sınıfların gelmiş geçmiş bütün hükümetleri tarafından gerekli teveccühe mazhar olduğu gibi, kitle veya oy desteğinin temel dayanaklarından biri olarak her zaman araçsallaştırıldı. Hesapta Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş normları kapsamında; devlet dine mesafe koşmuş; tekke ve zaviyeler gibi kontrol dışı dinsel örgütlenmeler dağıtılmış, sultanın aynı zamanda dini lider olduğu hilafet sistemi yıkılmış, devlet dinle resmi bağını kesmiş ve din, kul ile tanrı arasındaki bir mesele olarak tanımlanarak özel alana havale edilmişti. Ama devlet ve egemen sınıf siyasetinin yürütücüleri aynı toplumla din aracılığıyla temas etmekten imtina etmedikleri gibi, dinin toplumsal alanda etkili bir düzenleyici öğe olarak kalması ve güçlenmesi için ellerinden geleni yaptılar.

AKP Hükümetlerinin farkı yüzde “99’u Müslüman olan bir ülkede” kitle desteğini sosyolojik hassasiyetleri kaşıyarak elde etme kaygısını had safhada taşımaktan daha fazlasıdır. Neoliberal-emperyalist iktisadi ajanda genel çizgileriyle adım adım hayata geçirilirken, din emekçilerin sadece bu durumun yıkıcı sonuçlarına katlanabilmelerini değil, aynı zamanda kendi öz yıkımlarının sebebi olan siyasi anlayışa destek de verebilmelerini kolaylaştırmak için tarihi ve gerçeği gizemleştiren ideolojik malzeme olarak ele alınmıştır. Böylece 90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca devlet eliyle yaşanan bütün mağduriyetlerin, yoksulluğun, sefaletin, siyasi baskıların ağırlaştırdığı esaret zincirlerinin AKP eliyle kırılabileceğine ilişkin bir beklenti oluşabildi.

Bu beklenti aynı zamanda, sosyal güvenlik politikaları tasfiye edilirken mahalle örgütlenmelerinden yerel yönetimlere kadar kurulan telafi ağları; yani AKP’ye oy verme ve dini ritüellere katılımın “gözetleyicinin” önünde sergilenmesi karşılığında yararlanabilinen yardım ve maddi desteklerin dağıtım düzeneği sayesinde, sıradan AKP seçmeni bir emekçide, kendisini iktidara bağlayan volan kayışının bir yerinde durduğu hissiyatını körükleyerek aktif bir beklentiye dönüşmüştür.

İş yaşamındaki güvencesizlik derinleşir, emekçiler giderek kölelik statüsüne mahkûm edilirken seçmenin kendisini içinde bulduğu büyük-geniş bir cemaatleşmede kişinin bütün dertlerinden kurtulacağı bir öteki dünya vaadi durmaksızın işlendi. Din böylece “kalpsiz dünyanın kalbi” olarak sığınılacak bir yer haline getirildi.

Toplumun dindarlaştırılmasının-muhafazakârlaştırılmasının ekonomi politiği bu mühendislik çalışmasının konusu olan emekçilerin, ağır bir sınıfsal şiddet altındayken bile bundan kurtuluş talebinin, gizemleştirme süreçlerinde dini-kültürel bir içerikle yer değiştirmesidir.

Ne var ki, bunun mümkün olabilmesinin koşulları sadece ülkenin iç koşulları, sosyolojik tablonun elverişliliğiyle alakalı değildir. Türkiye yeni bir paylaşım kavgasının konusu olan Ortadoğu’da, petrol üretim ve akışını kontrol altında tutmak, bölgesel bir hegemonya inşa etmek, nüfus üzerinde nüfuz kurmak için mezhep ve din farklılıklarını kaşıyan emperyalist devletlerin kışkırttığı çelişki ve çatışma alanlarının merkezinde durmaktadır. Yerli egemen sınıfların emperyal hevesleri bu çatışma ve çelişkilerle bilenmiş, AKP Irak ve Suriye’deki paylaşım savaşına bölgede hem kendi adına hem de vekaleten savaş yürüten IŞİD, Türkmen Tugayları, El Nusra gibi gerici cihadist örgütleri destekleyerek dahil olmuş; bölge gericilikleriyle dini referanslı ittifaklar kurmuş ve bu ilişkilerin gerektirdiği pozisyonu da almıştır.

Egemen sınıfların ve onun temsilcisi AKP-Erdoğan hükümetinin iç ve dış politikalarının önemli bir ideolojik referansı ve payandası haline gelen dinin, devlet ile mesafesi şimdiye kadar olmadığı ölçüde kısalmış ve din, sayesinde saflaştırabildiği kesimler genişledikçe maddi bir güç kazanmıştır. Zaten son derece iğreti uygulanan laikliğin mevcut kurumsal ve ideolojik dayanakları bile tahrif edilmiş ve nihayet bir “din devleti” kurgusunun giderek vücut bulduğu ortam yaratılmıştır.

Bu politikalar doğal olarak bir direnç de oluşturmuştur. Tasfiye süreci laiklik talebini önemli bir mücadele konusu haline getirmiş; toplumun zora dayalı muhafazakârlaştırılmasına, “kindar ve dindar nesiller” yetiştirmek üzere eğitimin baştan aşağı dinselleştirilmesine, bu yolla geleceğin de ipotek altına alınmasına karşı azımsanmayacak bir tepki birikmiştir. Ancak laiklik ve laiklik mücadelesi çoğunlukla AKP’nin kutuplaştırıcı politikalarının tersten bir karşılığı olarak, bu kutuplaştırmayı yeniden üreten bir söylemle ortaya çıkmakta; laikliği siyasal tahayyülünün merkezine alan siyasal kesimler tarafından da AKP’ye oy vermeyen kesimlerin çözeceği bir sorun olarak ele alındığı ölçüde de dindar-muhafazakâr emekçilerle ayrışmanın gerekçesi haline getirilmektedir.

Bu türden bir algılama biçimi laikliğin demokrasi, insan hakları ve evrensel değerlerin kazanımına yönelik bütünsel bir iktisadi, sosyal ve politik bir mücadelenin konusu olarak görülmemesinin handikaplarını da taşımaktadır. Oysa laiklik sorununun çözümü sadece ideolojik mücadeleye bağlı; muhafazakârlaştırmaya karşı kültürel karşı argümanlarla yürütülecek bir mücadeleyle olamaz.

Burada “sadece” vurgusu yaygın ve çubuğu “kültürel eleştiri”ye büken eğilimin altını çizmek için yapılmıştır. Türkiye koşullarında Hükümetin hemen her gün “Tek parti iktidarı” veya “Kemalist dönem”in laiklik uygulamalarının biçimsel göstergelerine rövanş olsun diye yapıldığı apaçık belli hamlelerin mahiyetinin teşhir edilmesi son derece önemlidir. Örneğin 4+4+4 eğitim sistemi hakkında propaganda yaparken, Erdoğan’ın, Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’u Mehmet Akif Ersoy’un lirik kahramanı Asım’la mukayese ederek söylediği “Biz Asım nesli yaratmak istiyoruz. Kindar ve dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz” lafıyla, hem eğitim sistemindeki değişikliğin Türkiye’nin Çinlileştirilmesine bir adım atmak anlamına geldiğini, ama sadece kültürel bir niyet taşınıyormuş gibi gerçeğin gizlenmesi yoluyla dindar emekçilerin bu sürece nasıl yedeklendiğini hem de laikliğin tasfiyesinde nasıl bir adım daha atılmış olduğunu birlikte ele alan bir perspektifi benimsemeksizin sonuç alıcı bir laiklik mücadelesi vermek zordur.

Bu yazıda, laiklik mücadelesinin sorun ve imkânlarına işaret etmeyi kolaylaştırmak üzere laikliğin hem tarihsel hem de ulusal serencamına ve daha sonra da laikliğin son dönemdeki tasfiye sürecinin mekanizmalarıyla özelliklerine değinilecektir…

DEVRİMLE GELEN…

Tek tanrılı dinler, iktisadi ve toplumsal ilişkilerin belirli bir gelişim döneminde ortaya çıktılar. Her biri ayrı ayrı tanrılara tapan pagan kabileleri ortak bir ideolojik referans altında toplamayı kolaylaştıran İbrahimi dinler, barbar ve düzensiz toplulukları ortak bir tanrının düzenleyici otoritesine gönüllü olarak boyun eğdirdiğinde dünya düzeni için önemli bir adım atılmıştı. Bu “din kardeşliği” çatısı altında, sultan ve krallar şimdi düzene girmiş eski başı bozuk teb’aya kendi iktidarlarının tanrısal bir temsiliyet mevkisi olduğunu söylüyor; teb’a da “hayır ve şerrin” tanrıdan geldiğine inanarak dünyevi dertlerinden kral ve sultanlarını pek sorumlu tutmuyordu. Başlangıçta kabileleri birleştiren din, giderek adına yapılan fetih ve seferler sayesinde dünyanın birkaç merkez tarafından paylaşılmasını kolaylaştırdı. Müslümanlar İspanya-Endülüs’e kadar büyük bir toprak parçasında egemenlik kurdu. Katolik Kilisesinin kurduğu haçlı orduları ise tersine, Doğu’ya doğru yönelerek kanlı bir diktatörlüğün temellerini atmaya çalıştı. Uzak topraklardan elde edilecek rant, yağmadan elde edilecek ganimet, diz çöktürülenlerden tahsil edilecek vergi ile ihya olacak devlet kasası; kafirleri cezalandırma veya yeni müritler kazanmak gibi dinsel ve yüce hedeflerin arkasında bir hayli gizlenmişti.

Bu yağma, toprak rantı ve haraç ekonomisinin egemen olduğu feodal düzenin alacakaranlığı çökerken yeni bir sistemin de ayak sesleri işitilmeye başlamıştı. Köylüler mahsul kıtlığının, salgın hastalıkların, yoksulluğun günahkar kullara karşı tanrının bir cezası olduğuna inanarak papazlarla birlikte dua ettikleri kilise sıralarından sokaklara indiklerinde; kentler oluşmaya başladığında ve bu kentlerdeki ticaretten bir miktar ticaret sermayesi biriktiğinde ve nihayet bu sermaye sahibi sınıf kendi hesabına yapacağı denizaşırı ticaretin ne kadar kârlı olacağına kanaat getirdiğinde tanrının tecellisi olduğunu iddia eden kralların sistemi temelinden çatırdamaya başladı.

Alman Luther, ellerindeki topraklar çoktan küçülmüş, daha fazla haraç veremedikleri için feodal beylerin kırbacı altında inleyen köylüleri, günah çıkarma kabinlerinde “cennet tapusu” dağıtmaktan başka bir şeye yaramadığını anladıkları ruhban sınıfına inanmaktan vazgeçtikleri sırada peşine takmayı başardı ve esasen tüccar sınıfının yolunu açabilecek dinsel bir reform talebiyle Kiliseye başkaldırdı. Böylece sadece dini bir merkez değil, ama aynı zamanda, Avrupa’daki bütün haracın komisyoncusu, krallıkların uzaktan kumandasını elinde tutan iktisadi bir merkez olan Katolik Kilisesi, ticareti dinin müdahalesinden kurtarmaya çalışan yeni sınıfın din kılığına girmiş ideolojik eleştirisiyle, sadece eleştirisiyle değil silahıyla da karşı karşıya kaldı. Luther’in Protestan hareketi, din ile dünyevi işler arasındaki ilişkiyi yeniden tarif etmiş, Kilisenin ve ruhban sınıfının iktisadi yetkilerini sınırlamıştı. Bu harekete katılan köylülerin payına düşen ise fazla bir şey değildi. Bir kölelik sürecinden bir başkasına geçilmişti. Marx’ın deyimiyle şöyleydi:

“Luther, tevekküle dayalı kulluğu kuşkusuz yendi, çünkü onun yerine inanca/itikate dayalı kulluğu geçirdi. Otoriteye olan inancı kırdı, çünkü inancın otoritesini restore etti. Papazları sıradan insana* dönüştürdü, çünkü sıradan insanları papazlara dönüştürdü. İnsanı dışsal dindarlıktan kurtardı, çünkü dindarlığı insana içsel hale getirdi. Bedeni zincirden çözdü, çünkü yüreği zincire vurdu.

Ama Protestanlık hakiki çözümü oluşturmadıysa da sorunu ortaya koyuşun doğru biçimini oluşturdu. Artık mesele sıradan insanın kendi dışındaki papazla mücadele değildi, mesele, kendi içsel papazıyla, kendi papaz doğası ile mücadeleydi.” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi)

Luther’in kurduğu Protestan mezhebi, gelişebilmesi için yeni bir kurumlaşmaya ve toplumsal yerleşik değerlerin yenileriyle yer değiştirmesine ihtiyaç duyan kapitalist sınıfın yolunu açan bir zihniyet değişikliği yaratmıştı. Bu sınıf, kendisini ana karaya bağlayan bağlarını bu sayede çözerek denizaşırı fetihlere çıkabildi ve sermaye birikimini oluşturdu. Onun iplerini çözdüğü kıtada ise, geride kalan Lutheryen kitleler ile Katolikler arasındaki işler hiç de yolunda gitmiyordu; yıllarca süren savaşlarda oluk oluk akan köylü kanıyla sulanan inanç fideliğinde, “sofuluğun köleliğiyle inanç köleliği”nin müritleri birbirini kırarken kapitalizm yeşeriyordu.

Luther Protestanlığına kapılmayan İngiltere’de ise, 8. Henry’nin köylülerin ortak kullanım alanı olan toprakların etrafını çitleyip, yeni gelişen dokuma sektörüne yün sağlamak için buraları koyun otlakları haline getirmesiyle Katolik Kilisesiyle ipleri koparması aynı zamana denk düşer. Henry Luther’in dinini benimsemez ama benzer işleve sahip bir ulusal kiliseyi; serbest girişimcinin ruhunu coşturacak Anglikan Kilisesini devlet eliyle kurar.

Böylece kapitalizm, dinle devlet arasındaki ilişkiye bir çeki düzen verilmesinin gerektiği, yeni sınıfın, kendi çıkarlarına uygun bir mezhep bayrağının altında cemaat teşkil edebileceği bir zaman diliminde, ancak bu yolla ve bu dinsel reformu zorlayarak sahneye çıkabilmişti. Ne var ki, bir iki yüzyıl idare eden bu değişiklik, Fransa’da aristokrasinin yerle bir edildiği, Krallık mührünün ulusal topraklardan ve ekonomiden söküldüğü Fransız Devrimi’ne gelindiğinde artık yeterli değildi. Şimdi artık ekmek isyanlarıyla yola çıkıp radikal bir değişimin eşiğine varan halk, “inanç köleliği”ne karşı da seferber olması gerektiğini biliyordu. Devrimin “eşitlik, özgürlük kardeşlik” bayrağı altında tarih yazarken bundan sonraki dünya düzeninin alacağı şekli de bu hareket belirledi.

İnsanın Lord’un teb’ası veya bir kilise cemaatinin silik üyesi olmaktan çıkarak kendine yeterlik vaat eden bir yurttaş kimliğine terfi etmesi, onun ötekilerle eşit bir birey olarak hakları olduğu anlamına da geliyordu. İnsan Hakları Beyannamesinin devrim meydanlarından ilan edildiği günlerde yöneticinin artık babadan oğula kalıtım yoluyla değil yurttaşın seçimiyle belirlenebileceği, kralın atanmış danışma organındakinden farklı, özerk bir parlamentoya göndereceği temsilciler aracılığıyla siyasi karar alma süreçlerine katılabileceği de söyleniyordu şimdi. Devrim ruhban sınıfına da bir darbe indirdi; Kilisenin devlet üzerindeki nüfuzunu kaldırdı, devletin dinle bağlarını kestiğini ilan etti. Böylece burjuva devrimi bayrağına laikliği de eklemiş oldu.

Fransız Devrimiyle birlikte siyasi hayata eklenen laiklik, devrimin yurttaşlık, demokrasi, insan hakları, evrensel değerlerin tesisi, hukuk, oy ve temsil hakkı gibi siyasal ve toplumsal hayatı düzenleyen yeni bir paradigmanın unsurlarından biridir. Vahyin, fetvanın, engizisyon yargısının; hükmü yönetici aygıtın keyfiyetine bırakan mutlakiyet ve otokrasilerin, Rönesans’tan bu yana tarih sahnesinde görülmeye başlayan rasyonel akılcılığın eleştirisinden zayıflamış gücü, hurafenin karşısına bilimsel düşünceyi çıkarmıştı. Kilisenin elinden bilim, sanat ve felsefe adım adım özgürleşti. Fransız Devrimi ise siyasetin de Kiliseden kopuşunu sağlayarak bu tabloyu tamamladı.

Gelgelelim devrimci dönemlerin tansiyonu içinde temel bir ilke olarak dile getirilen vaat, yeni sistem kendisine önceden ayrılmış yere oturduğu andan itibaren hoş bir seda olarak kaldı. Eşitlik egemen sınıfın lehine, sınıf farklılıklarının üstünü örtmeye çabalamaktan öteye gitmeyen bir norm; kardeşlik burjuvazi ile proletarya arasında lafla kapatılamayacak bir antagonizmanın billurlaşması, özgürlük ise varsıl sınıfların mülkiyetiyle ölçülen bir değer haline geldiğinde laiklik de giderek, işçi sınıfı ve emekçilerin, kapitalist kölelik zincirlerinin yorduğu beden ve ruhlarını yatıştırsınlar diye, gitmeye teşvik edildikleri kilise sunağına dikilen bir mum oldu.

Devrim dönemindeki ateşi söndükten sonra giderek gericileşen burjuvazi, restorasyon döneminde sarıldığı muhafazakârlaştırma seçeneğini elinde bütün zamanlar boyunca tutamadıysa bu, emekçilerin meydanı boş bırakmamaktaki azminden kaynaklanmıştır. Devrimin kazanımları meydanlarda, toplusözleşme masalarında, Fransız Devrimi’nde atılan adımı büyütüp geliştiren ama onun emekçilere vaat edip sadece bir form olarak elde tuttuğu özgürlükleri gerçek bir içerik kazandırarak ve gerçek emekçi inisiyatifiyle korumaya alan Sovyetler Birliği’nde inşa edilen sosyalizmin gölgesinde korunabildi. Bu mücadele olmasaydı “inançların köleliğinden” “sofuluğun köleliğine” kadar olan bir arpa boyu yolun geriye doğru kat edilme potansiyelini durdurabilecek hiçbir engeli olmayacaktı. Fransız Devrimini yapan burjuvazinin bugünkü nesillerinin Ortadoğu’da ve kendi sömürgelerinde kurdukları, kendi yurttaşlarını tevekkül birliğine zorlayarak meşrulaştırmaya çalıştıkları kirli ittifaklar bunun bir göstergesi pekala sayılabilir.

Ancak sömürünün rasyonel analizini yapabilmeyi öğrendikleri bir tedrisattan geçen ve kendi talepleri için mücadele eden, kendi yazgıları üzerinde söz sahibi olmayı bir yurttaşlık ideali olarak benimsemiş işçi ve emekçilerin, bir kısmı bu tuzağa düşse bile, genel nüfusunun bu tevekkül birliğine dahil edilmesi o kadar kolay değildir. Burjuva devriminin ana yurdunda daha çok öyledir.

KURULUŞ…

Uluslaşma sürecinin; Hıristiyan nüfus ağırlıklı milliyetlerin Osmanlıya karşı verdikleri mücadeleler eşliğinde ayrılmasının ve bir kısmının da devlet eliyle hallolmasının (örneğin Ermeniler) ardından oldukça gecikerek yaşandığı Türkiye’de laiklik, Cumhuriyetin kurucu sınıfının hem ulusu şekillendirme hem devlet ile ulus arasındaki ilişkileri düzenleme projesinin unsuruydu. Diğer yandan da, reformlara bir yasal prosedür kazandıran hukuk sisteminin devşirildiği, muasır değerlerin temsilcisi olarak görülen Avrupa’ya entegrasyon kaygısının ifadesi “Batılılaşma”nın gereklerindendi.

Laiklik Kemalist burjuvazi iktidara gelir gelmez keşfedilen bir şey olmadı. Osmanlı İmparatorluğu içindeki azınlık ulusların etkisi, eğitimli orta ve üst sınıfların talepleri, aynı sınıflara mensup kadınların beklentileri, reformcu bürokrasinin yönelimleri vb. toplumsal ve zihinsel bir zemini hazırlamıştı. Tanzimat’tan başlayan yenileşme hareketlerinde başlıca tartışma konusu, Batılılaşmanın ve “terakki”nin (ilerlemenin) hangi biçimler altında olacağıydı. Dolayısıyla Cumhuriyet ilan edildiğinde kurucu kadroların zihnini şekillendiren koşulların arka planında bu tartışmalı yakın geçmişin yarattığı motivasyon zaten hazırdı.

Şimdi iktidara gelen, en gelişkinlerinin uluslararası pazar ve borsalarda çoktan endam gösterdiği ticaret burjuvazisinin siyasi temsilcileri, önlerindeki hedefin muasır medeniyete ulaşmak için hızlıca batılılaşmak, çağdaşlaşmak ve evrensel değerleri benimsemek olduğunu düşünüyorlardı. Temas ettiği her toprak parçasının kendi hareket edebileceği biçimde tanzim edilmesini talep eden uluslararası burjuvazi de Cumhuriyet rejiminin inşasını heyecanla selamlarken Osmanlı devletine benzer bir din-devlet kompozisyonundan pek de haz etmeyeceğini bir biçimde ifade etmişti zaten…

“(Lozan’da) Kapitülasyonları kaldırma konusu gündeme geldiğinde, yabancı devletler hukuk sistemimizin geri kalmışlığına ve dini temellere dayandığına işaret ederek haklı isteklerimizi reddettiler. Kanunların layik olmasının, asri devlet fikrinin icabı olduğunu söylüyorlardı. Sizin kanunlarınız [diyorlardı], dini temellerden alınmış. Tebaamızı Müslüman dininin akaidine teslim edemeyiz. Bizler Hıristiyan olduğumuz halde, kendi memleketlerimizde bile Hıristiyan hukuk sistemini kaldırdık. Kendi tebaanıza dini kanunları tatbik edebilirsiniz. Ama başka dinlere mensup tebaanıza bunları dayatamazsınız. Yirminci asır böyle bir telakkiyi kabul edemez. Vicdanlar hür olmalıdır.” (Mahmut Esad Bozkurt, “Türk Medeni Kanunu Nasıl Hazırlandı?, Alıntı: Andrew Davison; s. 275)

Dolayısıyla 600 yıllık feodal bir imparatorluk yıkıldıktan sonra kalan Misak-ı Milli içinde batılılaşma-laiklik ve çağdaşlaşma yolunda emin adımlarla ilerlemek, yeni siyasi seçkinler için iktisadi bir zorunluluktu.

İkincisi; savaştan arta kalan topraklarda yaşayan halktan, yazılmış bir tarihe sahip, ortak dili konuşan, kendini ortak bir isimle tanımlayan bir ulus inşa etmek gerekiyordu. O ana dek kendilerini ümmetin bir parçası olarak hisseden kitlelerin yeni devletle kuracağı aidiyet ilişkisinin inşasında laiklikten başka bir seçenek düşünülemezdi. Laiklik, değişen iktisadi ve siyasi koşulların işleyişine engel olmayacak bir millet şuurunun ayrılmaz parçası; artık yurttaş haline gelmiş “kul”ların sisteme entegrasyonunu kolaylaştıracak yegâne terbiye edici unsurdu. Ne var ki, Cumhuriyet burjuvazisinin millet şuurunu kökleştireceği sosyal zemin yekpare ve heterojen bir kitleden oluşmuyordu. Çok etnili, mezhepli ve kültürel arka plan bakımından birbirinden farklılaşmış bu kitlenin ortak bir tarih, dil ve inanç birliği ekseninde birbirine lehimlenmesi; “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış” bir kitle olduğunu hissederek Cumhuriyet değerlerine ve onun kendisini ayrılmaz bir parçası hissettiği evrensel değerlere sadakatle bağlanması o kadar kolay değildi. Türk-Müslüman (Sünni)-eril bir yurttaş profili uğruna emekçilerin ve işçilerin sınıfsal iddiasının bastırılmasında, mezhep ve etnik taleplerin sindirilmesinde, çoğu kere, tarafsızlık halesiyle çevrilmesine özen gösterilen Kemalist laiklik anlayışının işleri kolaylaştırıcı, devletle halk arasındaki ilişkiyi disiplinli olarak kurmakta elverişli bir araç ve eğitici bir rolü oldu. Cumhuriyet burjuvazisinin o günkü ekonomik koşullar içinde ihtiyaç duyduğu türdeş bir yurttaş-emekçi-üretici kitleyle, yine türdeş bir kültürel beklentinin, ideallerin ve hayat tarzının kültürel olarak çevrelediği denetlenebilir bir pazarın buluşmasını sağlayan motivasyon da laiklikti.

Üçüncüsü; sadece siyasi ilişkileri düzenleyen bir unsur olarak değil ama aynı zamanda hurafeler, simgeler, ritüeller olarak da halk arasında yaşayan ve gündelik hayatı düzenleyici bir rol oynayan bir dini inancı besleyen kaynağın kesilmesi de bu süreçte önemliydi. Böylece, Avrupalı pozitivistler gibi bilimin “en hakiki mürşid” olduğuna inanan yeni Türkiye burjuvazisinin siyasi kadroları; otoritenin meşruluğunu akılla savunacak kadar rasyonel; Cumhuriyetin muasırlaşma hedeflerine bağlanabilmesini kolaylaştıracak kadar zihni hurafeden arınmış insan-yurttaş profilini Türk adı altında yaratırken, düzene bir felsefi gerekçe sağlamak için gereken itici gücün eskisi gibi dinden değil, pozitivizmden geleceğine inanmışlardı. Hurafenin tekinsizliğinin yerini doğruluğu sınanabilir ve denetlenebilir pozitivist kesinliklerin alması Cumhuriyetin kendi varlığını tartışılmaz kıldığı ölçüde, her gün düşman üretebilecek gündelik ilişkiler de kaygıları giderecek biçimde bir çeki düzen alacaktı.

Laiklik egemen sınıf için yeni toplumun güvencelerinden biri oldu.

Gerekli düzenlemeler hızla yapılmıştı. 1924’te hilafet kaldırıldı. Hemen arkasından Şer’iye Vekaleti tasfiye edilerek yerine Diyanet İşleri Reisliği kuruldu. Tekke ve zaviyeler kapatıldı. İsviçre’den kopyalanmış Medeni Kanun 1926’da yürürlüğe girdiğinde hukuki düzenleme konusunda epey yol alınmıştı.

Ne var ki dinin kontrol altında tutulmasındaki öncelik devletin dinle ilişkisinin, tamamen kesilmesi değil de yeni bir düzeyden ve kurumsal araçlarla sürmesi biçiminde kendisini ifade etti.

Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri, din görevlilerinin atanmasından sorumlu tutuluyor, kurum hutbe dağıtımını ve dini kaynakların basımını sağlıyordu. Böylece “din işleri”nin bir kurum kapsamında devlete bağlandığı sistem, Cumhuriyet tarihinin karakteristiklerinden biri haline geldi. Dinin kontrolü amacıyla kurulduğu iddia edilen Diyanet aslında giderek dinin devlete bağlanmasını, öte yandan da bir devlet dini inşasını mümkün kılmıştır. Başbakanlığa karşı sorumlu olan kurumun, sonradan, partizan kadrolaşmanın konusu olmaması mümkün olmayacaktır. Siyasal iktidarların politik amaçlarına uygun hutbelerin, Anadolu’da halkın toplanma ve sosyalleşme mekânlarından biri olan camilerde okunmasını kolaylaştırarak, Diyanet İşleri aracılığıyla din doğrudan doğruya siyasetin araçlarından biri haline gelebilmiştir. Dolayısıyla sözde dinle ilişkisini kesmiş olan devlet, yine sözde toplumsal hayata gönderilen dini, siyasetin operasyonel bir malzemesi haline getirmiştir.

Diyanet’in varlığı devletin Sünnilik dışındaki diğer mezhep ve dinlere karşı tutumunun da aynasıdır. Tekçi ulus yaklaşımının tezahürü olarak Alevilere, Zerdüştlere, Hıristiyanlara vb. karşı tolerans eşiği zaten düşük olan egemen siyasetin, sözcüleri ve medyası aracılığıyla bu kesimlere yönelik aşağılayıcı ifadeleri ile bu kesimleri sindirmek için uygulanan, zaman zaman lince yol açan şiddet politikasının zemini “tek din tek mezhep” esaslı bir yurttaş yaratma pratiğinden beslenir. Diyanet İşleri Başkanlığı da böyle bir zeminde varlık sürdürmüş ve sürdürmektedir.

Bu, genelde siyasetin hizmetine özelde de o an iktidarda hangi parti varsa onun başbakanına bağlanarak kontrol edilen devlet dini, iç ve dış politikanın rüzgârlarından epeyce etkilenmiştir. 1925’te Şeyh Sait İsyanından itibaren bir devlet güvenlik sorunu olarak gündeme giren “irtica” ile mücadele kapsamında çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile mahkemelere Meclis onayı olmadan idam cezası verme yetkisi tanınmış, böylece resmi dinin çerçevesi kan dökülerek de çizilmiştir. Kendisini dini taleplerle ifade eden bir Kürt isyanı olarak beliren Şeyh Sait ayaklanması karşısında alınan tedbirlerin “irtica” tehdidine yöneldiği iddiası tekrarlandığı sürece, İstiklal Mahkemeleri, asıl, Cumhuriyet kadrolarının Türk milliyetçiliği eksenindeki ulusal sorun çözme stratejisinin şiddet içeriğini de gizlemeye yarıyordu.

Bu sebeple, Kemalist iktidarın elinde resmi dinden boşalan yere yerleştirilen laikliğin çerçevesi sadece irtica hareketlerine karşı alınan cebri önlemlerle belirlenmedi. Cumhuriyetin ilk zamanlarında oluşturulan köy odaları, Halkevleri vb. gibi kurumlar camilere alternatif toplumsallaşma mekanları olarak açılırken Kadro harekatına katılan imam ve öğretmenler hurafeden arınmış halk dini ile muasır medeniyet arasında taşıyıcı “aydınlatıcı” unsurlar olarak istihdam edildiler. Bu bir tür devlet onaylı, ıslah edilmiş dine kazanma harekâtıydı aslında.

Çok partili sisteme geçildiğinde ise, seçmen kazanma taktiği olarak İslami retorik kullanımı apaçık bir propaganda unsuru haline gelecekti. Siyasal alanda dini söylemin giderek ağırlık kazanması, toplumsal alanda denetlenerek yaşatılması uygun görülmüş resmi onaylı “Halk İslamı”nın giderek siyasallaşmasının etkenlerinden de biridir. Gelgelelim propagandada İslami motiflerin kullanılması sadece bir partiye oy devşirmek ve seçimlerle sınırlı bir kitle mobilizasyonunu sağlamak için başvurulan bir avadanlık olmadı. Din özellikle devlet politikalarının gerekçelendirilmesinde elverişli bir söylem kaynağı, emekçi kitlelerin de dini hassasiyetleri üzerinden devlete sürekli olarak bağlanmasının güvencesi olarak ele alındı.

Politizasyonun arttığı; gençliğin, işçi ve emekçilerin giderek hoşnutsuzlaştığı ve bu hoşnutsuzluğun siyasal bir ifade kazandığı 80 öncesi dönemin ardından gelen 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte din, dağılmış toplumsal parçaları birbirine bağlayacak bir zamk olarak yeniden keşfedildi. Kenan Evren miting alanlarından Kur’an ayetlerini okumaya, dine atıf yapmaya başladığında ve kamuda çalışan memurların kılık kıyafetiyle ilgili yönetmelikler çıkarıldığında toplumun yeniden dindarlaşması için ilk adımlar atılmıştı.

Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında, devlet din eğiticilerinin rasyonel eğitimini üstlenmiş imam hatipler ve İlahiyat Fakülteleri açılmıştı. Ondan sonraki süreçte ise, artışı siyasi iktidarın meşrebine bağlı olarak değişecek biçimde, imam hatip okulları, diyanete bağlı kuran kursları pıtrak gibi çoğaldı. 12 Eylül darbesi bu bakımdan bir milattır.

Sendikaların, partilerin, kitle örgütlerinin kapatıldığı, siyasi örgütlenmelerin yeraltına itildiği bu koşullarda hayata geçirilen, Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak Kararları adlı iktisadi liberalleştirme paketinin sonuçlarına karşı herhangi bir karşı çıkış, bir yandan işkence ve hapis tehdidiyle bastırılırken geriye kalanlara da uyuşturucu olarak din afyonu zerk ediliyordu. Yine Marx’ın deyimiyle “Din bu dünyanın genel teorisini, onun ahlaki onaylanmasını, tesellisini ve aklanmasının temelini oluşturmak” üzere ele alınmıştı. (Marx, aynı yer)

Devlet daha önce toplumsal alana gönderildiği ilan edilen dini, irtica tehdidinin yegâne güvencesi görülen, bu uğurda zaman zaman kadro temizliğine giden ordu yönetimi eliyle, işaret edilen, sınırları öngörülmüş toplumsal alandan daha geniş alana yaydı ve siyasetin baş köşesine oturttu. 12 Eylül darbe dönemi Türkiye İslamının siyasallaşmasında bir eşik olmuştur. Ve elbette cunta kurmayları bunu yapabilmeyi Cumhuriyetin kurucu kadrolarının laiklik anlayışında buldukları olanaklara borçludur. Bu anlayış sayesinde devlet ile din arasında bir ayrılma hiçbir zaman yaşanmamış, tersine din devletin ve hükümetlerin icraatını kolaylaştıran, halkın kontrol altında tutulabilmesi için el altında bulundurulan elverişli bir araç olmuştur…

AKP DÖNEMİ: ADIM ADIM TASFİYE

Dinin siyasal hedefler doğrultusunda araçlaştırılması sadece iç egemen sınıfların ulusal sınırlar içindeki “beka” sorunu ile ilgili değildir. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada hem yerel devletler hem de bu bölgede hegemonya mücadelesi veren emperyalist güçler açısından din, düzen kurucu bir araç olarak kullanılmış, hem de ezilmişliklerine yol açan bir düzeni protesto etme biçimi olarak kültürel bir silah olarak gördükleri dine sarılarak mobilize olan kitlelerin radikal örgütler tarafından çekilerek veya onlar tarafından sınırlanarak denetlenmesini kolaylaştırmıştır. Hem de din dışı, laik ve sol muhalefetin bastırılmasında teşvik edilmiştir.

Siyasallaşan İslam’ın radikalleşme potansiyeli taşıyan unsurlarının teşvik ve desteklenmesi, bazen yoktan var edilmesi uluslararası güçlerin bölgede İslam ile ilişkisinin ideolojik düzeyde kalmadığının göstergesidir. Nitekim soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği’ni güneyden kuşatacak biçimde Afganistan başta olmak üzere bölge ülkelerinde “kontrollü kaos” yaratarak inisiyatifi ele geçirme hedefinin sonuçları uzatılmış savaşlar olmuş; mezhepler arasındaki farklılıklar fay hatlarına dönüşmüş, Afganistan bir bataklık haline gelmiştir.

Yeşil Kuşak politikası aynı zamanda yerli gericilikler tarafından iç muhalefeti ezebilmenin de imkânlarını vermişti. Örneğin Mısır’da komünist örgütlerin ve muhalefetin ezilmesinde devlet dışında ama devlet göz yumduğu için örgütlenebilen silahlı İslamcı örgütler önemli bir rol oynadılar. Gelgelelim bu Batı karşıtı bir söylemi olan; yoksulluk ve ezilmişliğin nedenlerinden biri olarak Batı’ya projeksiyon tutan fundamentalist örgütlerin, velinimetleri tarafından sürekli bir kontrol altında tutulması o kadar kolay olmadı. Neron kendisini doğuran anayı da yakmaya kalkıştığında riski yönetebilmenin başka yolları aranmaya başlandı. Bunlardan biri Ilımlı İslam modeliydi.

2000’li yıllardan itibaren Ortadoğu için Ilımlı İslam modeli telaffuz edilmeye başlamışken, AKP tam da bu koşullarda, yeni bir paradigmanın sürüme sokulduğu koşullarda iktidara geldi. Önceli olan Refah partisi liderinin söylediği “değişim kanlı mı olacak kansız mı” sözüne ve tarikat şeyhlerinin belden aşağı hikâyelerine kilitlenmek suretiyle yapılan ve Hükümeti deviren 28 Şubat askeri darbesinden sonra, RP’den kalan kadroların oluşturduğu AKP’nin başkanı Erdoğan’ı ABD’ye takdim eden danışmanları “süpürüp atmayın, alın kullanın” diye tarihe geçen laflarla yaptıkları pazarlıkla Türkiye egemen siyasetinin yol haritasını belirlemişlerdi.

Zaten öncelikli olarak Mısır’da yurtlanan Müslüman Kardeşler “gözetimli” bir biçimde “ılımlılaşmıştı.” Ilımlılaşmaktan kasıt, ABD politikalarına kayıtsız şartsız biat, süper güçlerin bölge politikasında kolaylaştırıcı olmak, İsrail ile Filistin sorunundan kaynaklanan tarihsel nifakı yumuşatmak, iç politikada ise bu politikaların etrafında örgütlenmiş sorunsuz bir halk kitlesinin garantisinin verilmesiydi. Ne var ki Mısır ve Tunus’ta Arap ayaklanmalarından sonra iş başına gelen Müslüman Kardeşler Hükümetleri, kendilerinden bekleneni yerine getirmediler. Mısır’daki hükümet bir darbeyle uzaklaştırıldı, Tunus’ta ise Gannuşi nihayet “din ve devlet işlerini ayıracağız” beyanında bulunmak zorunda kalıncaya kadar Müslüman Kardeşler halk baskısına maruz kaldılar. Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığını da yapan Tayyip Erdoğan’ın partisi ise Suriye politikasında zaman zaman çizginin dışına çıkmış olsa da bölge emperyalist koalisyonun direktiflerini zora sokacak biçimde adım atamadı. Atmaya niyetlendiği zaman ise Irak’ta olduğu gibi “başa çuval geçirme” türündeki uyarılarla belirli bir pozisyonda durmaya zorlandı. Nihayet Suriye krizinde açıktan destek verilen, yurtlandırılan, lojistiği ve transferi için kolaylıklar sağlanan silahlı çetelerle ilişkisini bile açıktan savunamayarak IŞİD karşıtı koalisyona katılmak; üstelik İncirlik başta olmak üzere üsleri ve tüm hava sahasını IŞİD Karşıtı Koalisyona açarak pazarlık yapabilme şansını elde etti.

Elbette Suriye’de silahlı gerici çetelerin desteklenmesinin içerde giderek yoğunlaşan bir muhafazakârlaştırma-dindarlaştırma süreciyle birlikte yürümemesi mümkün değildir. Zira AKP Hükümetleri boyunca iç politika da dış politikayla birlikte senkronize bir biçimde yürütülmüştür. Ne var ki, Türkiye’deki tarihsel birikim, devletin kuruluş biçimi, laikliğin oldukça geniş ve az çok örgütlü toplumsal bir tabanının olması kitle maniplasyonunu zamana yaymış ve laikliğin Anayasa’dan çıkarılması talebinin ifade edilebileceği koşullar yaratılıncaya kadar ustalıklı bir toplumsal mühendislik çalışması yapılmıştır.

HALKIN AFYONU

İlk iki dönemini Gülen cemaati, liberal aydınlar, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumunda “yetmez ama evet” sloganıyla katılan siyasi örgütler dahil bir koalisyon halinde geçiren ve “ileri demokrasi vaadi” ile 12 Eylül darbesiyle hesaplaşacağını söyleyen AKP’nin üçüncü döneminde yoğunlaşmak üzere dindarlaşma atağı hızlandı. 2012-2013 eğitim-öğretim yılında imam hatip ortaokullarında okuyan toplam öğrenci sayısı 94 bin 467 iken, MEB’in bu okulları teşviki sayesinde 2015-2016 döneminde sayı 5 kat artarak 458 bin 997 oldu. 4+4+4 eğitim yasası ve müfredat değişikliği ile “kindar ve dindar” nesillerin yetiştirileceği ilan edildi. Diyanet işlerinin bütçesi artırıldı. Medya operasyonları yapılarak muhalif basın ve gazeteciler kıskaca alındı; neredeyse bütün programlar “genel adaba ve ahlaka uygunluk” bakımından takibe alındı. Televizyon programlarında dini programlar çoğaltılırken yerel örgütlenmeler aracılığıyla dini etkinlikler artırıldı. Kutlu Doğum Haftası adıyla uydurulmuş bir tarih belirlenerek ilkokullarda, mahallelerde, üniversitelerde yoğunlaştırılmış dini programlar uygulanmaya başlandı. Kadınların örtünmesi teşvik edildi. İçki satışına ve içilmesine sınırlar konuldu. Okullarda kılık kıyafet tartışması başlatıldı vb.

Böylece günlük yaşam her yönden kuşatılırken bu dincileştirmeye itiraz eden, açıkçası kendi yaşam alanlarına yönelik bir saldırı altında olduklarını hisseden kesimler “elitizm”, “züppelik”, “dinsizlik” ile suçlanarak, öte yandan, Müslümanların Cumhuriyet tarihi boyunca ezilmişliklerinin, 28 Şubat’ta ikna odalarına alınmalarının hedefi ve gerekçesi ilan edilerek saf dışı edilmeye çalışıldı. Böylece AKP’ye oy veren dindar kesim ile vermeyen kesimlerin farklı iki mahallede yaşadığı, birbirine husumet duyan kitlelerden oluşan “paralel iki toplum” yaratılmış oldu. Biat etmiş yüzde 50’lik bir kitlenin sürekli olarak konsolidasyonu AKP iktidarını güvenceye almanın temel koşulu olduğu için bu seçmenin dini ve muhafazakâr taleplerinin kışkırtılması diğerlerinin ise “şeytanileştirilmesi” biçiminde süren toplumsal dizayn çalışmasının toplumsal sonuçları, Erdoğan-AKP Hükümetinin yüzde 50’nin de desteğini aşan bir nüfuz kazanmasını sağlamıştır. Bunda elbette Kürt sorununun çözümünün askıya alınması, Kürt illerine yönelik savaşın başlaması ile birlikte artan milliyetçilik dozunun dini referansların daha katmerli bir biçimde kullanılmasını mümkün kılmasının payı olmuştur…

Türkiye’de muhafazakârlaştırmanın görünür unsurlarını sayabilmek kolaydır. Ne var ki, toplumsal dindarlaşma oranının artışına paralel biçimde yürüyen “devletin kurucu laiklik nosyonu”nun tasfiyesi sadece kurumsal ve cebri tedbirler içermediği gibi, egemen siyaset açısından “dar bir yolu geçerken” kısa dönemli bir fayda sağlamak için de gündeme gelmemiştir. Çok yönlü ve veçheli olan bu operasyon hem içerde hem de bölgede toplumsal-siyasal ve hukuki bir dizaynın konusudur ve Türkiye bu konuda bir laboratuardır.

Süreç şöyle işletilmiş ve işletilmektedir:

1. Türkiye 20. yüzyılda, ulusal kurtuluş mücadelesi yürüterek siyasi bağımsızlığını kazanan ve ilk ulus-devletleşen ülkedir. 20. yüzyıl boyunca bu süreci diğer bağımlı ve sömürge ülkeler de izlediler. Ne var ki 21. yüzyıla gelindiğinde siyasal bağımsızlıklarını kazanmış ülkelerin kapitalizme entegrasyon ve emperyalizme bağımlılık biçimleri kapitalizmin neoliberal evresinde artık engelleyici bir hukuksal sınır yaratıyordu. Bu bakımdan öncelikle sermaye ihracı, birikimi, pazar ve nüfuz imkânlarını daraltan, iç hukukların geciktirici prosedürlerine bağımlı kılan devlet biçimlerinin değiştirilmesi gerekiyordu. AKP Hükümetinin ilk uygulaması devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması olmuştur. Başlangıçta ordunun, bürokrasinin ve yerel idare kurumlarının da nasibini aldığı bu yeniden yapılanma sayesinde uluslararası sermayenin ülke içindeki dolaşımı kolaylaşmış, içerde devlet desteğiyle palazlanan bir “yeşil burjuva” sınıfı siyasi iktidarla klientalist ilişkilerinin de kolaylaştırıcılığında yeni sermaye birikim alanları ve pazarları yaratabilmiştir. Bu sınıf kentsel dönüşüm, HES-baraj inşaatları, madencilikte rödovans sistemi sayesinde iktisadi güç kazanırken küreselleşme sürecinin yerelleşme çizgisini hayata geçirmiş; en ücra köşedeki araziler, akarsular, ormanlar bunlara peşkeş çekilmiştir. Hükümetle girilen rantiye ilişkisi ise kültürel bir ilişki olarak tanınmış; “dini bütün” iş adamları, laik “TÜSİAD elitizminin” mağdurları olarak gösterilerek açıkça desteklenmiştir.

Ancak AKP’nin burjuvaziden burjuvazi seçiyor görünmesi, “elitizmle” suçlanan burjuva kesiminin bu süreçten nemalanmadığı anlamına gelmez. Nitekim TÜSİAD Erdoğan’ın suçlamalarına ve ithamlarına karşı çekingen yanıtlar vererek yoluna devam etti; zaman zaman, Gezi Direnişi’nde olduğu gibi Koç grubuyla çelişkinin göze görünür olduğu zamanlarda bile, büyük burjuvazi kârını ve pazar payını katlamaya devam etti. Bu kesim siyasi iktidarın kültürel tercihlerini kendi bekası için çok sorun olarak görmemiştir. Neoliberal kapitalist sistemin güçlenmesi için sorunsuzca alanlar açıldığı ölçüde, bunların hangi kültürel söylemlerle gerekçelendirildiği büyük burjuvazinin ve örgütlerinin umurunda olmadığı gibi, kendilerini ihya eden ama halkın daha fazla sömürülmesi için yeni imkanlar yaratan politik ve iktisadi karar ve uygulamalara karşı dindarlaştırmanın ve muhafazakârlaştırmanın emekçileri teskin edici rolünün de kendi çıkarları için elzem olacağının farkındaydılar.

Bu süreçte devlet ihale yasalarının değişmesi sayesinde ve yabancı sermayeye tanınan imtiyazlar aracılığıyla yabancı tekellerle işbirliği yatırımlarında büyük burjuvazinin yolu açıldı.

Muhafazakâr aileler, tüketici kesimler beyaz eşya, elektronik cihaz, otomotiv sektörünün müşterisi oldukları sürece pazar dolaşımı da tehlikeye girmiyor; muhafazakâr kültürel ihtiyaçlara tekabül eden yeni gündelik yaşam gereçlerine duyulan ihtiyaç yeni üretim alanları ve pazar imkanları doğurdukça (konfeksiyon, tekstil, konut, turizm sektöründe olduğu gibi) piyasa ihya oluyordu. Büyük burjuvazinin AKP’nin laikliğin tasfiyesine kadar varan kültürel iddialarından büyük burjuvazinin şimdilik rahatsız olması için önemli bir neden yoktur.

2. AKP hükümeti dindarlaşmayı işçi sınıfı ve emekçilerin kazanılmış haklarını tasfiye etmenin bir aracı olarak görmüştür.

Bu iki biçimde hayata geçirildi:

Birincisi; iki yüz yıldır mücadele eden, örgütlü sınıfların hakları birer birer geri alınır ve emekçiler güvencesizleştirilirken devlet eliyle oluşturulan “sivil toplum” güçleri; yani AKP’nin yerel yönetimleri, yine AKP eliyle kurulan vakıflar, dernekler vb. aracılığıyla hukuki, sendikal güvenceler ve devlet desteğiyle yaratılmış cemaat dayanışmasına ihale edilmiş; geçim ve refah AKP’ye yakınlıkla elde edilebilecek bir konfor haline getirilmiştir. Dindarlaşma ve muhafazakârlaşma bu gerekçelerden de beslenmiştir.

İkincisi; “Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine” inanan bir müminler topluluğu gerçek dünyada yaşanan eza ve cefanın sorumlusunu yeryüzünde aramaz. Hesaplaşmayı ve gönenci vaat edilen öteki dünyada arar. Dindarlaşmanın teşviki, kazanılmış ve hukuki haklarının bilincinde olmayan bir işçi sınıfını biçimlendirmeye hizmet eder. AKP emekçiler arasında din ve muhafazakârlığın yayılmasını bunun için de teşvik etmiş; emekçilerin gerçek talepleri hükümetin el becerisi oranında gerçekleştirebildiği optik bir kaydırmayla kültürel meselelere odaklanmıştır. Gezi direnişinde camide içki içildiği, deri kıyafetli adamların türbanlı bir kadına saldırdığı yalanları, toplumsal bir eylem bu konsolide kitlede de muhtemel bir dağılmaya işaret ettiği zaman sürüme sokulmuştur. Bu kitle kendi yaşam tarzlarına düşman, Hükümetin devrilmesini isteyerek, AKP kurmaylarının iddia ettiği biçimiyle, onları AKP öncesi zulmün ve ezilmenin siyasi ortamına yeniden döndürmeye hevesli bir kitleye karşı yalan dolanla doldurulmuş propagandanın etkisiyle gard alır hale getirilmiş, Müslüman kitlelerin yaşam değer ve çıkarlarını savunur görünen AKP etrafında kenetlenmeleri için her şey yapılmıştır.

3. İki temel sınıf arasındaki ilişkiyi zamana yayılarak yeniden düzenleyen kültürel hamle türban kampanyası ile başladı. AKP’nin üzerine odaklandığı en uzun süreli konuların başında gelen; daha önce de yapılabilecekken AKP iktidarının üçüncü döneminde kaldırılan resmi kurumlardaki türban yasağı, sayesinde toplumsal alana ilke enjeksiyonunun yapılabildiği kritik kalkış noktasıdır. AKP’den önce özel ve kişisel bir alanın konusu olan, “halk İslamı”nın gündelik ritüellerini tamamlayan bir gereç olarak muamele gören türbanın siyasal alanın konusu haline gelmesi, bir değer tartışması eşliğinde gerçekleşti. İnsan hakları, hukuk, özgürlük, eşitlik, yurttaşlık gibi 1789’dan bu yana evrenselleşmiş değerlerin dayanıklılığının üzerinde sınandığı türban, dini bir aksesuar veya düstur icabı olmaktan çıkarılarak itikadın değil siyasal hukukun konusu haline adım adım getirildi. Bu süreç aynı zamanda Cumhuriyetin kuruluş ideolojisinin eleştirisiyle de yürütüldü. Böylece laiklik ile birlikte bir paket halinde bulunan evrensel yurttaşlık normları tam ortasından kat edilerek türbanın çağrıştırdığı bütün kavram ve eylemlere kamusal alanda meşru ve hukuki bir alan açılmış oldu. Onun dışındaki bütün konularda AKP Hükümeti aynı yöntemi izleyerek “Çarşı”nın düzenini ve normlarını değiştirmeye çalışacaktı.

4. Evrensel normların türban sayesinde tartışılır hale gelmesinin mantıki sonucunu Tayyip Erdoğan yakın bir zamanda ifade etti. Devletin başlıca fraksiyonlarının (ordu, bürokrasi, büyük burjuvazinin diğer partileri, daha önce kovuşturmaya maruz bırakılmış kirli işlerin yürütücüsü para militer kesimler, istihbarat vs.) etrafında toplandığı AKP’nin politik çıkarlarını temsil eden, ona uyarlanmış, eğilip bükülmüş ve günlük pragmatizme uygun olarak şu veya bu yönünü öne çıkaran bir keyfiyetin belirlediği “milli ve yerli” değerlerdir. Milli ve yerli bir Anayasa, milli ve yerli bir milletvekili, milli ve yerli bir başkanlık sistemi gibi bir dizi kavrama tamlama olarak eklenebilen milli ve yerli, Türkiye devletini bağlayan bir dizi uluslararası anlaşmaların ve evrensel yaptırımların keyfe bağlı tanınmaması anlamına gelmekte; hukuki çerçevesi çizilmemiş bir millilik ve yerlilik sadece keyfiyeti ve “ben yaparım olur”culuğu değil aynı zamanda toplumsal bir yozlaşmayı da kışkırtmaktadır. Nitekim bütün bu çal-kaç, yap-sat ve rödovans ekonomisinin tamponladığı inşaat sektöründe yaptığı yatırımlarla ibretlik bir figür olarak dönemi simgeleyen müteahhit Ali Ağaoğlu’nun “üç hanımım, dört hanımım” diye konuşabilmesi böylece mümkün olabilmiştir. Hukuki ve yargı sisteminin Saray’a bağlandığı mevcut koşullar sadece bir belirsizlik yaratmaz; bu belirsizlikten doğan boşluğa dini ve muhafazakâr kültürel çağrışımların dolmasına, bunların gündelik hayat içinde başat hale gelmesine ve nihayet bu kavramların bir yönetim retoriği seviyesine yükselmesine alan açar. Rasyonel aklın yerini artık sadece gündelik hayatta değil siyaset alanında da hurafe almıştır.

5. Burjuvazinin ve egemen siyasetin 12 Eylül sonrasında ukde olarak büyüttüğü, dış politik hedefler içerdiği gibi toplumsal bir yeniden yapılandırmanın başlığı da olan “Türk İslam” sentezi programı, AKP hükümeti döneminde büyük ölçüde hayata geçirilmeye başlanmıştır. Yerli ve milli olanın dinle temasından ortaya çıkan bulamaca ait kavramlar okullarda “değerler eğitimi” başlığıyla artık bir ders konusudur. Cumhuriyet döneminde çıkarılan Tevhidi Tedrisat Kanunu, eğitimin içeriği tamamen değiştirilerek tersine bükülmüş; din eğitimi zorunlu hale getirilmiş, kuran kurslarına giden çocuk sayısı artmış, kız çocukları örtünmeye özendirilmeye başlanmış, Cuma namazı sırasında eğitime ara verme normalleşmiş ve nihayet kütüphanelerin kapandığı yerde mescitler inşa edilmeye başlanmıştır.

6. AKP hükümetleri, Türkiye burjuvazisinin emperyal heveslerinin ve fetihçi dürtülerinin palazlanmak için daha önce bulamadığı bir zemini, bölgesel ilişki ve çatışmaların içinde konum belirleyerek, ittifaklar kurup bozarak sağladı. Ortadoğu’da hegemonya mücadelesinde, emperyalist koalisyonun etkin bir parçası olmak için kendisini biledikçe Osmanlı yayılmacılığını iktisadi ve siyasi bir norm, ümmetçiliği de bölge halkları üzerinde nüfuz kurabilme hayallerinin yol arkadaşı olarak seçti. Sünnileri ve Şiileri ayrı ayrı hilaller olarak kategorilere ayırıp sonra da mezhepler arasındaki farklılıkları yönetilebilir bir çatışmanın konusu olarak kışkırtarak halkları ve devletleri birbirine düşüren emperyalist güçlerin uzun vadedeki hedefleriyle birleşmeye elverişli bir tercihti bu. Kemalist kadroların Türk milliyetçiliğini her daim beslemek, Türklüğe bir tarihsel süreklilik kazandırmak için benimsediği tarih yazımının benzerini ümmetçiliğe referanslar sağlamak için yazdıran AKP hükümeti Orta Asya’daki köken devletlerden başlayarak Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının zafer ve fetihlerini her fırsatta yüceltti; Tayyip Erdoğan’ın varoluşuna tarihsel bir zorunluluk, bir gerekçe tarih ilmi aracılığıyla yaratılırken eski hükümdarların, kendileri hakkında iddia ettikleri bir varoluş koşulu çağrışım yoluyla Tayyip Erdoğan’a projekte edildi: Varoluşun tanrı isteği olduğuna dair bir imge yaratabilmek tarihsel olguların zamandışı bir iliştiriciyle bir araya getirilmesini gerekiyordu ki, din bu anlamda da etkin bir ulama aracı olarak kullanıldı. Müslüman ataların tarih içindeki hareketinin kaçınılmaz sonucu AKP ve Erdoğan’a işaret ediyordu. Erdoğan ve partisi zaten geçmişten müjdelenmişlerdi. O halde ümmetin de bu gerçeklik önünde eğilmesi için Suriye’yi işgal ederek Emevi camisine bir gidip namaz kılmak bu müjdelenmiş siyasetin hakkıydı. Ne var ki, düşteki hesap gerçeğe pek o kadar uymaz. Ümmetçi-cihatçı politikalar da emperyalist bloğun kendi hesaplarının rasyonel pragmatizmine çarptı; Selçuklu ve Osmanlı kıyafetleri giydirilmiş askerlerin arasında yabancı konuklarını karşılayan Erdoğan’ın fotoğrafı, yurttaşın nezdinde bir övünç kaynağı olsun diye kendi basınında arşive alındı.

7. Kürt sorununun, Kürtlere eşit haklar temelinde statü ve hukuki haklar tanıyarak çözümünü değil de bir AKP Kürtlüğü inşa etmek için yola çıkan Hükümet bunda başarılı olamadı. MGK’da tehdit algısı yeniden vurgulanarak Kürt sorununda çözüm süreci geriye sarıldı ve şiddet politikası yeniden devreye sokuldu. Kürtlere yönelik saldırılar yeniden başladığında dozu artırılarak körüklenen milliyetçiliğe, Kürt olmayan emekçiler nezdinde imha politikalarına meşruiyet sağlamak için, zaten büyük ölçüde hegemonik hale gelmiş dindarlığın açtığı alandan yakıt sağlandı. Kürt illerinin kuşatılmasında Ortadoğu’da din adına mobilize bir terör aygıtı olarak çalışan çeteler devreye sokuldu; Kendilerine “Esadullah” gibi isimler takan bu çeteler yakılıp yıkılan kentlere imzalarını attılar. Böylece dini mesaj ve örgütlenme bir operasyonun dayanakları haline gelebildi.

8. Aile AKP Hükümeti açısından dönüştürülmesi gereken özel ilişkilerin alanıdır. Ama aynı zamanda iktisadi bir birimdir de. Sosyal güvenlik politikalarının tasfiyesi, işsizliğin artışı, toplumsal bağların çözülmesi, aile ücretindeki reel düşüş, emeklilik yaşının uzatılması vb. bütün ekonomik saldırı süreçlerinde emek gücünün yeniden üretiminin yükü kapitalistten alınarak aileye yüklenir. Yetinmek zorunda olduğu geçim araçlarını elde etme imkanlarının daralmasına karşın sistemin bütün gediklerini kapatması aileden beklenir. Bunun içinse mevcut statükosunu borçlu olduğu hukuki kazanımlarının, anıları unutulmuş olsa da geçmiş mücadelelerin hayrına ayakta duran mevzuatın farkında olan kadının daha az talepkar olması gerekmektedir. Kadınların tevekkülünü, kanaatkarlığını, itaatkarlığını güvenceye alan önce Allah korkusunun sonra da “makbul kadınlık” ölçeri olarak Müslüman mahalle baskısının kışkırtılması bunun için öncelenmiştir. Durumun içselleştirilmesini kolaylaştıracak biçimde kışkırtılmış erkekliğin hedefi haline gelerek ölüm, tecavüz ve tacizle terbiye edilme yolları açık tutulmuş; hukuk bu insanlık suçlarına karşı bir düğmeye basılmış gibi müdahalesiz bırakılmış; böylece toplumsal ve özel hayatın her alanının kendi bedensel ve ruhsal bütünlüğü için tehlikeli olmaya başladığını gördükçe kadının taleplerinin asgariye ineceği düşünülmüştür. Tam da bu noktada, yeni nesillerin anasına sığınacak liman olarak vaaz grupları, AKP’li belediyelerin oluşturduğu hanımlara mahsus kültürel topluluklar ve nihayet evin dört duvarı arasında secde kalmıştır. Din kadın aracılığıyla, kadın sayesinde emek gücünün yeniden üretim maliyetini azaltan bir ideolojik/kültürel terbiye aracı olarak devrededir.

9. Ne var ki bir toplumu sadece terbiye ve uyuşturucularla yönetmek mümkün değildir. Bu toplumun aynı zamanda gerek duyulduğu her durumda aktifleşmesi beklenir. Nitekim bir zamanlar “yüzde elliyi evde zor tutuyorum” diyen Tayyip Erdoğan ve “hükümeti” için AKP kitlesi sürekli bir kışkırtmanın konusu olmuştur. Hükümet, kendisine muhalif olanları sindirmek, AKP’ye oy vermeyen kesimleri köşeye sıkıştırmak ve onları sürekli olarak “geçmişteki Kemalist tek parti diktatörlüğü”nün günahlarından sorumlu tutabileceği bir elitizm parantezine sabitleyebilmek için kendi yüzde ellisine dahil emekçilerin, AKP Hükümeti döneminde ayrıcalık ve özgürlük kazandığını her zaman yinelemiş ve bunların kaybı durumunda sadece dinden-imandan değil iktidardan da olunacağının propagandasını yapmıştır. Din ve iman, emekçilerin nezdinde, eldeki kuşu koruduğu için sakınılması gereken bir levazım durumundadır. Bu, safları her gün yeniden kuran dini duygu AKP’nin yegane dayanağıdır.

Bütün bunlarla; hem devletin hem toplumsal hayatın hem de bu ikisi arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kurumunun AKP normlarına göre yeniden yapılandırılması önemli bir seviyeye gelmiş; Erdoğan-AKP Hükümeti daha önce ayrıştığı kurumlar dahil, sermayenin ve devletin başlıca fraksiyonlarını büyük ölçüde etrafına toplamış; siyasi alanda geniş bir nüfuz elde etmiştir. Halk güçleri ve emekçiler arasında ise derin bir kutuplaşma ile atbaşı giden yüzde ellilik kitle konsolidasyonunun mutlak bir egemenliğe yetmediği noktaya ulaşılmıştır. Tek adam diktatörlüğünden başlayarak egemen siyasetin Türk tipi bir faşizmle ihya edilme eşiğine gelindiği ve mevcut laikliğin anayasal ilgası ve iptalinin de bu operasyonun mütemmim cüzü olarak dile getirildiği bir siyasi düzeye gelindiği söylenebilir.

Bu gelişmelerin acil bir talep haline getirdiği diktatörlüğe karşı demokrasi mücadelesinin ana başlıklarından biri laiklik için mücadele olmuştur. Ne var ki laiklik; bir yandan AKP’nin kutuplaştırma siyasetinin yansıdığı bir karşı siyasal zeminden savunularak diğer yandan da Sünni çoğunluğun kışkırtılmış dini ve siyasi algısını veri alan “Türk toplumunun hassasiyetlerini gözeten” yeni ve postmodern bir laiklik talebi ekseninde tartışılarak, aslında her iki durumda da referansı din olan bir aralığa sıkışmış durumda. Laiklik biçimlerini bu tanımlama biçimleri yönlendirdiği ölçüde mevcut sistemi bir başka veçhesiyle yeniden üretmekten başka bir sonuç alınamayacağı da açıktır.

LAİKLİK MÜCADELESİ, MÜCADELENİN LAİKLİĞİ

Laiklik din ile “devlet işleri”nin birbirinden ayrılması; devletin herhangi bir din ve mezhebe özel bir müsamaha göstererek onu hukuki, kurumsal veya söylemsel olarak güçlendirmesine, kollamasına son vermesi; bütün dinlere karşı tarafsız, ilgisiz bir konumda durması anlamına gelir. Din devlet tarafından gözetilmez, devlet Anayasasında “devletin dini” ibaresi bulunduramaz. O ancak yurttaşların, devlet tarafından güvence altına alınmış inanma veya inanmama özgürlüğü kapsamında “özel” alanının bir konusudur. Ne var ki bu ilgisizlik devletin yurttaşlarının vicdan, ifade ve ibadet özgürlüğü karşısında da nötr olacağı veya din ekseninde siyasallaşarak örgütlenen yıkıcı radikalizme karşı tarafsız olacağı anlamına gelmez.

Devlet dini siyasal hedeflerinin bir manivelası olarak kullanamaz; inanma-inanmama özgürlüğünü berhava etmeye yönelen organizasyonların faaliyet üreteceği zeminin oluşmasını teşvik etmez. Farklı inanç gruplarını, mezheplerin ve dinlerin birbirine karşı kışkırtılmasını bir politik yöntem olarak benimseyemez; bu türden uluslararası ittifaklara giremez.

Bu kapsamda Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum aracılığıyla Sünni çoğunluğu Hükümetin eklentisi ve egemen mezhep gücü haline getirmişken başta Aleviler olmak üzere diğer din ve mezheplerden olanları görmezlikten gelen, onlara yönelik şiddeti el altından örgütleyen veya buna göz yuman, hatta bunları çoğu kere bir mezhep veya din olarak bile görmeyen bir devlet anlayışı laiklikten uzaktır. Ne var ki Türkiye’de siyasi rejim her zaman bu yolu izlemiş Sünniliği bir devlet dini olarak örgütlemiş; tarikat ve cemaatlerin siyasallaşmasını teşvik etmiş; bu cemaatlerin mensupları oy deposu, siyasal partilerin yedek gücü olarak görüldüğü için şimdiye kadar hükümet olan bütün partiler, görünmez koalisyon ortaklarını bunların arasından seçmiştir. Bugün bu cemaatlerin bir kısmı aynı zamanda devlet imkan ve ihalelerinden beslenen birer iktisadi birim olarak da palazlanmışlar; bürokrasiye kadro devşirmek ya da maddi olanaklar sağlayabilmek için pazarlık gücü elde etmişlerdir.

Bugün sibyan mektepleri açarak çocukları çok küçük yaştan itibaren dindarlaştırma operasyonuna dahil eden AKP Hükümeti, müfredata eklenen “değerler eğitimi”nin hocalarının bu cemaat ve tarikatlardan seçilmesini kolaylaştıracak biçimde yasal değişiklik de yapmıştır. Ancak Aleviler, cemevlerine ibadethane statüsü tanınması talebine yanıt alamadıkları gibi, Alevi nüfusun sürekli bir tehdit altında yaşatıldığı siyasal iklim hep korunmuştur. Yine bugün, Suriyeli Sünni göçmen nüfusun Alevi bölgelerine yerleştirilmesi biçiminde uygulanan demografik planlar, kritik dönemlerde Alevi evlerinin işaretlenmesi, bu mezhep sahiplerine yönelik Sünni “mahalle baskısı”nı mümkün kılan nefret suçu kabilindeki tutumlara “takipsizlik” ve ilgisizlik ülkeyi giderek bir korku cumhuriyetine çevirmiştir.

Durum oldukça vahim bir aşamaya gelmiştir. Laiklik hem ezilen mezhep mensuplarının hem de din, milliyetçi ideoloji ve mezhep farklılıklarını kışkırtabilen siyasi güçler sayesinde kolayca bölünebilen, bu ideolojilerin yarattığı körlük nedeniyle ezilmelerinin ve sömürülmelerinin nedenini tespit etmekte zorlanan; birbirini yoldaş değil de rakip olarak gören her dinden mezhepten emekçilerin temel taleplerinden biri olma potansiyelini taşıyor. Üstelik bu talep şimdi her zamankinden daha yüksek sesle dile getirilir olmuştur.

Laiklik için mücadelenin, Kemalist tek parti iktidarı dönemindeki kimi uygulamaları sürekli hatırlatıp vaktiyle “Müslümanlara yapılan eziyeti” laikliğin tasfiyesinin gerekçesi haline getiren hükümetin izlediği yolu tersten izleyerek ayrışmayı derinleştirecek bir karşı kutuptan ele alınmasının başarı şansı yoktur. “Türban devrimi”nin karşısına “şapka devrimi”nin temsil ettiği değerler konularak dillendirilen bir laiklik talebi; her zaman bir totoloji olarak kalmaya mahkûmdur. Çünkü 90 küsur yıl boyunca dinin siyasetin etkin bir aracı olarak kullanıldığı biçimiyle laiklik, kendi tasfiyesinin imkânlarını içinde barındırır.

Laiklik hem ortaya çıkış koşullarında hem de sonraki tarihsel süreçte diğer siyasal taleplerden ayrışmış olarak gerçekleşebilme olanağına sahip olmamıştır. Eşitlik ve özgürlüğün Anayasal bir hüküm olmadığı koşullarda din ve vicdan hürriyetinin; insan haklarını formüle eden evrensel hukuk benimsenmediği sürece inanç ve inanmama hakkının olmayacağı aşikardır. Din devleti kurgusu demokratikleşememenin veya kazanılmış demokratik hakların tasfiyesinin mümkün kıldığı bir aralıkta hayata geçme imkanı bulur.

Ne yazık ki laikliğin algılanışında ve talebin içeriğinin belirlenmesinde sık sık zemin kaybı yaşandığından söz edilebilir. Sıklıkla dine karşı bir mücadele ile karıştırılan laiklik mücadelesi inanan, inanmayan; Sünni-Alevi emekçi kitleleri arasında yeni bir ayrışmanın ya da veya var olan ayrışmanın derinleştirilmesinden başka sonuç vermez.

Lenin işçi partisinin Din Konusundaki Tavrı başlıklı makalesinde şu uyarıda bulunur:

“1874’te, Londra’da göçmen olarak yaşayan Komün mültecilerinin, Blanquistlerin ünlü manifestosunu tartışırken Engels, onların dine karşı gürültülü savaş ilanını bir aptallık olarak ele alır ve böyle bir savaş ilanının, dine ilgiyi yeniden canlandırmak ve dinin gerçekten sönümlenmesini zorlaştırmak için en iyi araç olduğunu belirtir. Engels Blanquistleri, sadece işçi kitlelerinin sınıf mücadelesinin, proletaryanın en geniş katmanlarını çok yönlü bir şekilde sınıf bilinçli ve devrimci bir toplumsal pratiğin içine çekerek, ezilen kitleleri gerçekten dinin boyunduruğundan kurtaracak durumda olduğunu, buna karşılık dine karşı savaşı işçi partisinin politik görevi ilan etmenin anarşist bir lafazanlık olduğunu anlayacak durumda olmamakla suçlar. Ve 1877 yılında, filozof Dühring’in idealizme ve dine en ufak tavizlerini acımasızca eleştirdiği “Anti-Dühring”de Engels, Dühring’in, sosyalist toplumda dinin yasaklanması gerektiği yönündeki güya devrimci düşüncesini en az o kadar kesin mahkum eder. Dine böyle bir savaş ilan etmek, der Engels, “Bismarck’ı fazlasıyla Bismarcklamak”, yani dincilere karşı Bismarck’ın mücadelesinin aptallığını tekrarlamak demektir.” (Lenin, Din Üzerine, s. 15)

Bugün AKP Hükümeti en büyük desteği yoksul emekçilerden almaktadır. Dünyanın, altından kalkamadığı dertleri karşısında dinin gizemleştirici, yatıştırıcı, teskin edici etkisine en açık ve en çok ihtiyaç duyan kesimdir bu. Ancak aynı zamanda, sınıf mücadelesinin düzeyinin elverdiği koşullarda başlangıçtaki barbarca dönemine kolaylıkla geri dönebilen ve vitrin temizliğine geçebilen kapitalizmin bütün baskılarına karşı en duyarlı ve en kolay harekete geçebilecek kesimdir de. Aynı yerde Lenin şöyle yazar:

“Din neden kent proletaryasının geri katmanları içinde, yan-proletaryanın geniş katmanları içinde ve köylü kitlesi içinde tutunuyor? Halkın cahilliği sonucunda, diye yanıt verir burjuva ilerlemeci, radikal ya da burjuva materyalist. O halde: kahrolsun din, yaşasın ateizm, ateist görüşlerin yayılması bizim temel görevimizdir. Marksist şöyle der: bu yanlıştır. Böyle bir anlayış yüzeysel, burjuva dar kafalı bir kültür taşıyıcılığıdır. Böyle bir anlayış dinin köklerini yeterince özenli, materyalistçe değil, idealistçe açıklıyor. Modern kapitalist ülkelerde bu kökler esas olarak sosyal niteliklidir. Emekçi kitlelerin sosyal ezilmişliği, çalışan sıradan insana her gün ve her saat, savaş, deprem vs. gibi bütün olağanüstü olaylardan bin kez daha çok en korkunç sıkıntılar ve dehşetli acılar yaşatan kapitalizmin kör gözüm hareket eden güçleri karşısında onun görünürdeki tamamen acizliği – bugün dinin en derin kökleri burada aranmalıdır.” (Age. s. 18)

O halde laikliğin tasfiyesine toplumsal bir temel sunan emekçi kitleler arasındaki dindarlaşmanın panzehiri; dini eleştiriler içeren bildirileri dağıtmak, emekçilerin dinin aleyhinde sözler işittiklerinde aydınlanacağını umarak din karşıtı propaganda yapmak değildir. Bu ancak siyasi gücünü emekçi sınıflar arasında kültürel/dini bir saflaşmayı becerebilmesine ve böylece gerçek talepleri kışkırtılmış kültürel taleplere projekte ederek kapitalizmi hedef olmaktan çıkarabilen siyasi iktidarı güçlendirir.

Laiklik mücadelesi bu kültürel cendereyi kırmadığı veya egemen sınıf için kendisine işaret edilen minderden çıkmadığı, sermaye sınıfının egemenliğine karşı birleşik, örgütlü, bilinçli bir mücadelenin parçası haline gelmediği, Lenin’in deyimiyle “sömürülen kitlelerin sömürücülere karşı sınıf mücadelesini geliştirmeye tabi olmadığı” sürece din ve mezhep, işçi ve emekçi sınıfların hayatını düzenleyen yegâne düsturların kaynağı olmaya devam eder.

“Bir örnek alalım” diye sürdürür Lenin, “Diyelim ki belli bir bölgenin, belli bir sanayi dalının proletaryası, elbette ateist olan oldukça sınıf bilinçli sosyal-demokratlardan oluşan ileri bir katmanla, tanrıya inanan, kiliseye giden ya da hatta, diyelim ki bir Hıristiyan işçi derneği kuran yöredeki din adamının doğrudan etkisi altında bulunan, henüz köyle ve köylülükle bağlarını koparmamış oldukça geri bir katmana ayrılmış olsun. Ve yine diyelim ki ekonomik mücadele bu yörede bir greve yol açmış olsun. Bu durumda Marksistin görevi, grev hareketinin başarısını ön plana çıkarmak, bu mücadelede işçilerin ateistler ve Hıristiyanlar diye bölünmesine kararlılıkla karşı koymak, böyle bir bölünmeye karşı kararlılıkla mücadele etmektir.” (age. s. 19)

Nokta.

Türkiye’de de Marksistlerin ve emek-demokrasi güçlerinin yapması gereken şey öncelikle budur. Dinin halkın afyonu olduğunu aklından çıkarmayan ve ona göre davranan sermaye sınıfının bugünkü sözcüsü AKP’ye oy verip kapitalist sömürü ve eziyete karşı manevi bir sığınak olarak gördüğü inancına sımsıkı sarılan emekçileri, kendi talepleri etrafında mücadeleye ve harekete geçirecek; onları, yaşadıkları yoksulluk ve sıkıntıların kaynağı olan kapitalist sömürü sistemini kurutmak için harekete geçmedikleri sürece devlet eliyle zerk edilen afyonun kendilerini koruyamayacağını anlayacakları bir örgütlülüğe davet edecek çağrıları ve çalışmayı yürütmektir.

Laiklik dine karşı verilen bir mücadeleyle kazanılmaz. Laikliğe karşı mücadelenin kendisi de laik olmalıdır. Çünkü dinin etkisi ve egemenliği, tek başına din eleştirisi veya inançsızlık propagandasıyla değil kapitalizme karşı mücadele içinde geriletilebilir. Muhafazakârlaşmanın ve dindarlaşmanın mevcut sistemin ve toplumsal ilişkilerin içine gömülü; bu ilişkilerin ayak bastığı iktisadi topraktan beslenen, bu yüzden de burjuva siyasetin rahatlıkla kendi hedeflerine tabi olacak biçimde eğip bükebildiği, kendisine yedeklediği, üzerinde her türlü işlemi yapabildiği kökleri, ancak bu yolla sökülebilir.

Ancak böyle bir mücadele anlayışı, emekçilerin bir kısmı için günlük yaşam adım adım cendereye çevrilir, bir diğer önemli kesim için de gönüllü köleliğin müsait temelin üzerine kat çıkılarak pekiştirildiği bir tasfiye sürecinde muhafazakârlaştırmanın günlük tezahürlerine karşı ideolojik bir mücadelenin sürdürülmeyeceği anlamına gelmez. Muhafazakârlaştırma siyasetinin emekçilerin kendi gerçek çıkarlarını nasıl görünmezleştirdiği, dini söylemlerin hangi siyasi ve iktisadi belayı gizlediği, emekçiler hak mücadelesinde birleşemesinler diye aralarına bu yolla nasıl nifak sokulduğu laiklik mücadelesinin konu başlıkları arasındadır. Yoksul ve dindar emekçilere imam hatip liseleri işaret edilirken, geriye kalanların özel okullara gitmeye zorlandığı koşullarda kamu eğitim kurumları eliyle yürütülen parasız eğitimin altının oyulduğu açıklık kazanmadığı sürece yurttaşlar arasında kültürel bir nifak hep yaşayacaktır.

Laiklik talebi aynı zamanda bu türden kültürel ikame biçimlerinin imkansızlaştırılması talebidir. Bu da ancak; dini bir söylem ve kılıkla paketlenerek yürürlüğe sokulan iktisadi ve siyasi politikaların gizemleştirici, gizleyici, esası görünmezleştirici ideolojik örtüsünü her gün her dakika etkisizleştirmeye çalışmakla olur.

Laiklik talebi aynı zamanda aklın köleleştirilmesine, siyasetin hurafeleştirilmesine bundan en çok mağdur olan emekçi sınıflar tarafından “artık yeter” demenin bir yoludur.

KAYNAKLAR

Andrew Davison; Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik, Çeviren: Tuncay Birkan, İletişim Yayınları, 2012.

Cem Eroğul; “Öznel Bir Hak Olarak Laiklik”, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt XLVI, Sayı 1-2, Ocak-Haziran 1991.

Charles Taylor; Seküler Çağ, Çeviren: Dost Körpe, İş Bankası Yayınları, 2014.

Eğitim Sen Dinselleşme Raporu, Mayıs 2016.

Lenin; Din Üzerine, Çeviren: Süheyla Kaya, İsmail Yarkın, İnter Yayınları, 1998.

Marx-Engels Eserler, Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi, cilt 1, Almanca’dan alıntı çevirisi: Olcay Geridönmez.

Marcel Gauchet; Demokrasi İçinde Din-Laikliğin Gelişimi, Çeviren: Mehmet Emin Özcan, Dost Yayınevi, 2000.

Niyazi Berkes; Teokrasi ve Laiklik, Adam Yayıncılık, 1984.

O. Abel, M. Arkoun, Ş. Mardin; Avrupa’da Etik, Din Ve Laiklik, Çeviren: Sosi Dolanoğlu-Serra Yılmaz, 1995.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑