Y.Y. Karataş
Davutoğlu’nun Erdoğan tarafından istifaya zorlanması ve Binali Yıldırım’ın başbakan yapılması her ne kadar “başkanlık” konusundaki anlaşmazlıklar üzerinden tartışıldıysa da, bu değişimin en görünür sonucu dış politikada ortaya çıktı. Geçtiğimiz süreçte AKP-Erdoğan iktidarının, Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” adı altında teorisyenliğini yaptığı –ve 2009-14 arasında dışişleri bakanı ve 2014-16 arasında ise başbakan olarak uygulayıcılardan biri olduğu– “yeni Osmanlı”cı dış politika iflas etti. Bölgesel liderlik iddiası ile çıkılan yolda varılan yer “değerli yalnızlık” oldu! Türkiye’nin bölgede adım atamaz hale gelmesi ve başta ABD olmak üzere müttefikleri tarafından sorun haline gelen bir ülke, bir “ayak bağı” olarak görülmeye başlaması; ülke içinde de adımları başarısız darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL’den daha önce Kürt savaşı ve bütün emek-demokrasi güçlerinin baskı altına alınması üzerinden atılan bir dikta rejimi kurmaya yönelen Erdoğan iktidarını giderek sıkıştırıp zorlayan bir hal almıştı. İşte Binali Yıldırım’ın başbakan yapılması süreci, başarısızlığın faturasının Davutoğlu’na kesildiği ve dış politikadaki sıkışmışlığı –ki bununla bağlantılı olarak aynı zamanda ekonomide yaşanan büyük daralmayı– aşmak için yeni adımların atıldığı bir süreç oldu. Yıldırım’ın “bölgede ve dünyada dostlarını artıran, düşmanlarını azaltan bir dış politika anlayışıyla bölgesel işbirliğini güçlendireceğiz” sözleriyle ortaya koyduğu bu politik manevraya bağlı olarak, önce İsrail ile ilişkiler normalleştirildi. Ardından Suriye’de Rus uçağının düşürülmesi ile gerilen ilişkileri düzeltmek üzere Rusya’dan özür dilendi. Sonra Başbakan ve Dışişleri Bakanı’ndan Mısır, Irak ve Suriye ile de ilişkilerin geliştirilebileceğine dair açıklamalar geldi.
Peki, “bölgesel liderlik iddiasından ‘dostları çoğaltıp düşmanları azaltma’ politikasına nasıl gelindi?”, “bu sürecin sorumlusu gerçekten Davutoğlu mu?”, “dış politikada girilen bu yönelimin sınırları ve olası sonuçları neler olabilir?”, “dış politikadaki bu değişim iç politikaya nasıl etki edebilir?” – yazımızda bu ve benzeri sorulara yanıt bulmaya çalışacağız.
Bilindiği gibi 2001 11 Eylül’ünde El Kaide tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinden sonra, ABD, “terörle mücadele” ve “güvenlik” söylemi eşliğinde bölgeye kendi politik çıkarları üzerinden müdahale etme amacına yönelik olarak “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”ni (GOP) gündeme getirmişti. “Önleyici Savaş Stratejisi” adı altında ABD’nin tehdit olarak görülen ülkelere müdahale hakkı olduğu savunusu eşliğinde ilk hedef Afganistan olsa da, GOP’u uygulamaya koymanın merkezi olarak Irak belirlenmiş ve bu temelde Mart 2003’te Irak’a müdahale edilmişti. Ancak o zaman ABD’nin başında bulunan Bush’un beklentisinin aksine, Irak’tan sonra başta İran ve Suriye olmak üzere müdahaleyi diğer ülkelere yaymak bir yana, Irak’ta iktidarın Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasında bölüştürülmesine rağmen istikrar bir türlü sağlanamadı. Irak, bugüne kadar devam eden ve bugün IŞİD’in de yaşam alanı bulmasını sağlayan gerilim ve çatışmalara sahne oldu. Bu durum, 2005-2006’da hazırlanan raporlar üzerinden ABD’nin Irak’tan çekilmeyi tartışmaya başlamasına neden olmuştu.
Bu süreçte, ABD’nin Irak’a Türkiye üzerinden müdahale etmesini öngören “2003 1 Mart Savaş Tezkeresi”nin Meclis’ten geçmemesi, ABD-Türkiye ilişkilerinde gerilime yol açmıştı. Bu dönemde, Türkiye’nin “kırmızı çizgi” olarak gördüğünü ilan etmesine rağmen, Saddam rejimi devrildikten sonra Irak’ın kuzeyinde (Güney Kürdistan’da) Kürtler federe yönetim oluşturmuştu. ABD-Türkiye geriliminin somut bir ifadesi olarak, 2005’te Irak Kürdistanı’nın Süleymaniye kentinde ABD askerleri Türk askerlerinin başına çuval geçirmişti. 2005’te başbakan olan Erdoğan’ın Başdanışmanı Cüneyt Zapsu, katıldığı bir toplantıda ABD’ye “Erdoğan’ı deliğe süpürmeyin, onu kullanın” çağrısı yapmıştı. Zaten Irak’tan çekilme süreci ABD’nin yerini dolduracak bölgesel bir taşeron bulmasını zorunlu kılıyordu ki, bu role en uygun ülke Türkiye idi. Bu temelde, önce Türkiye ve Kürdistan Federe Yönetimi arasında ilişkiler geliştirildi. 2007 Kasım’ında yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde iki ülke arasındaki “stratejik ortaklık” yeniden ilan edildi. ABD’de 2008 Kasım’ında yapılan seçimlerde Irak’tan çekilme süreciyle bağlantılı olarak savaşçı Bush yerine “barışçı” Obama başkan oldu. Önce Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Mart 2009’da Türkiye’ye geldi ve ardından da komşusu Kanada’yı saymazsak, Obama ilk dış ziyaretini, Nisan 2009’da Türkiye’ye yaptı. Bu ziyaretlerde Türkiye’nin bölgenin lider ülkesi olduğu vurgulandı. Türkiye, bölgesel taşeronluk rolüne hazır hale getirildi.
Bu dönemde Türkiye’ye verilen “bölgesel liderlik/taşeronluk” rolüyle birlikte ele alınması gereken iki gelişmeden bahsedebiliriz. Birincisi, AKP-Erdoğan iktidarının “aktif dış politika” yönelimi ve bağlı olarak istihbarat örgütü MİT’i aktif dış politikanın uygulayıcı “operasyonel gücü” haline getirilmesi. En son örneğini Suriye’de IŞİD, Nusra gibi radikal İslamcı çetelerle kurulan ilişkilerde gördüğümüz gibi, MİT, bölge ülkelerinin siyasetine gizli ilişkiler-örgütlenmeler üzerinden müdahaleye dayalı bir politika uyguladı. Burada Irak’ta birçok bombalı-kanlı eylemden sorumlu tutulan Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Irak İslam Partisi lideri olan Tarık Haşimi ile kurulan ilişkilerle –ki Haşimi yargılanacağı için Irak’tan kaçtıktan sonra Türkiye’ye sığınmıştı– yine Lübnan’da Hizbullah’a karşı Hariri ailesi ile kurulan ilişkileri hatırlatmak bu ilişkiler konusunda fikir vericidir.
Erdoğan’ın bütün Arap coğrafyasında prestijini arttıran diğer önemli hamle ise, 2008 sonu ve 2009 başlarında Gazze’ye yönelik kapsamlı bir saldırı düzenleyen İsrail’e karşı çıkışı oldu ki, Gazze’de yönetim Erdoğan’la aynı ideolojik bağlara sahip olan Filistin İhvanı’nın, yani HAMAS’ın elindeydi. Binden fazla insanın yaşamını yitirdiği bu saldırının ardından Ocak 2009’da yapılan Davos zirvesinde Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “siz çocuk öldürmeyi iyi bilirsiniz” dediği “one minute” çıkışı gerçekleşti. Arapların 1948’den beri hiçbir ciddi başarı kazanamadıkları İsrail’e kafa tutan lider imajı, Erdoğan’ı Arap ülkelerinde yapılan gösterilerde posterleri taşınan bir lider haline getirdi. Bir yıl sonra, MİT’in müdahale ettiği her yere “yardım” götüren İHH’nın öncülüğünde Mavi Marmara adlı bir vapur, İsrail müdahale edeceğini önceden açıkladığı halde, Gazze’ye gönderildi ve İsrail’in müdahalesiyle vapurda bulunanlardan 9 kişi katledildi. Türkiye-İsrail ilişkileri kopma noktasına geldi, ama Türkiye, bütün Arap coğrafyası üzerinde etkili, sorunların çözümünde taraf olarak kabul edilen bir ülke konumuna yükseldi. Bu dönemde Türkiye’nin İsrail’e karşı çıkışına ABD’den de ciddi bir itiraz gelmedi. Çünkü, tam da Türkiye’ye biçilen taşeronluk rolüne uygun olarak, Erdoğan ve Gül o dönem boyunca İran ve Arap ülkelerine ABD’nin mesajlarını taşıyan büyükelçiler gibi dolaştılar.
Türkiye’nin bölgesel liderlik/taşeronluk rolüne soyunduğu dönemde dikkat çeken bir diğer gelişme de, dış politikanın başına Ahmet Davutoğlu’nun getirilmesi oldu. 2003-2009 yılları arasında Erdoğan’ın dış politikadaki danışmanlarından biri olan Davutoğlu, 2009’da Dışişleri Bakanı oldu. Davutoğlu, AKP dış politikasına da yön veren “Stratejik Derinlik” adlı çalışmasında Türkiye’nin dün Osmanlı’nın at koşturduğu topraklarda yeniden birleştirici bir güç haline gelebileceğini iddia ediyordu. Bu yüzden Türkiye’nin Osmanlı’nın tarihsel-kültürel mirasına da dayanarak bölgede yeniden “oyun kurucu”, gelişmelere yön veren bir güç olabileceği iddiasına dayanan bu politikaya “yeni Osmanlı”cı dış politika da denildi/deniliyor. Özetle “yeni Osmanlı”cı strateji, bölgesel taşeronluğun bölgeye egemen olma/hükmetme için bir fırsata çevrilebileceğini söylüyordu ki, bu, tam da Erdoğan’ın yapmak istediği şeydi. Dolayısıyla bugün artık başarısızlığa uğradığı kabul edilen bu politikanın tek sorumlusunun Davutoğlu olduğu iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Davutoğlu’nun teorisyenliğini yaptığı ve 2009’da uygulamak için göreve çağrıldığı bu politika, o dönem Erdoğan iktidarının ve bu iktidarla birlikte yükselen ve Ortadoğu pazarında güç olmak isteyen yeni (muhafazakâr) burjuvazinin yönelimini ifade ediyordu. Dolayısıyla ne Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi Davutoğlu’nun masum olduğu iddia edilebilir –çünkü Davutoğlu, ilk dönemden bu yana bu gerici politikanın savunucu ve en başında olmasa da uygulayıcılarından biridir– ne de Erdoğan iktidarının Davutoğlu’nu tasfiye ettikten sonra yaptığı gibi bu politikanın bütün sorumluluğunun Davutoğlu’na ait olduğu iddia edilebilir.
2009’da Türkiye, Arap coğrafyasında prestij sahibi, politik etkisi artmış bir konuma gelmişti. Yani koşullar “yeni Osmanlı”cı politikaya hayat vermek için uygun görünüyordu. Zaten Davutoğlu bunun için Dışişleri Bakanlığı’na getirilmişti. Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde dış politikadaki slogan “komşularla sıfır sorun” idi. Türkiye, komşuları ile sorunlarını çözmek için adımlar atıyor ve hatta başka ülkelerdeki sorunların çözümünde arabuluculuk yapıyordu. Her şey yolunda görünüyor, ABD cephesinden Türkiye’ye övgüler geliyordu.
“Komşularla sıfır sorun” politikası dönemi, Kıbrıs, Ermenistan, Suriye, İran gibi ciddi sorunların yaşandığı ülkelerle ilişkilerin düzeltilmesi için manevraların yapıldığı bir dönem oldu. Bu dönemde sorunların kalıcı çözümü yönünde adımlar atılmış olmasa da –ki bugün söz konusu ülkelerle sorunlar derinleşmiş durumdadır–, ilişkilerin yumuşatılması bakımından ses getirici adımlar atıldığı bir dönem oldu. Cumhurbaşkanı Gül ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan arasında yapılan karşılıklı ziyaretler o dönem oldukça dikkat çekmiş, ses getirmişti. Türkiye-Suriye ilişkileri, ortak bakanlar kurulu toplantısı yapacak kadar ilerlemiş, Erdoğan Esad’a “kardeşim” derken, iki aile birlikte tatil yapma noktasına gelmişti. Bu dönem İran ile ilişkilerin de geliştiği bir dönem oldu. ABD, Türkiye üzerinden İran’a baskı uygulayabileceği hesabı üzerinden ilişkilerin geliştirilmesine ses çıkarmazken, 17 Aralık soruşturması (Reza Zarrab) sürecinde görüldüğü gibi İran’a yönelik ambargonun delindiği ve ciddi kara para aklandığı bir ilişki ağı geliştirilmişti, ki Erdoğan, Osmanlı gibi muktedir bir güç haline gelmek için zaman zaman ABD ile karşı karşıya gelmeyi de göze almaktan geri durmayacaktı.
Sonuç olarak, 2011’de yaşanan gelişmelere kadar devam eden bu süreç, Türkiye’nin Arap coğrafyasında daha etkin hale geldiği ve komşularla gerilimin düşürüldüğü bir süreç oldu. Ancak sonrasındaki gelişmeler bu “açılım” ve yumuşama politikasının hiçbir soruna esaslı bir çözüm getirmediğini, aksine bu politikanın ne kadar temelsiz bir politika olduğunu gözler önüne serdi.
2010 sonu ve 2011 başlarında önce Tunus ve sonra Mısır’da patlak veren halk ayaklanmaları, bu iki ülkede ABD-Batılı emperyalistlerin iki sadık müttefikinin –Bin Ali ve Mübarek– devrilmesiyle sonuçlandı. Üstelik ayaklanmalar yolsuzluk ve baskılara karşı diğer Arap ülkelerine de yayıldı. Ancak bu durum ABD ve Batılı emperyalistlerin –özellikle Fransa– halkların ekmek, demokrasi, değişim taleplerini yedekleyerek 2003 Irak müdahalesi ile yapamadıklarını yapmak için harekete geçmelerine uygun koşullar da yarattı. Bu temelde Arap coğrafyasının “ılımlı İslam”cı güçler –ki bu güçler AKP gibi emperyalizmle işbirliği halindeki güçlerdi– üzerinden yeniden dizayn edilmesi için harekete geçildi. Tunus ve Mısır’da diktatörlerin devrilmesinden sonra en örgütlü güç konumunda olan ılımlı İslamcı güçlerin –Nahda ve Müslüman Kardeşler– iktidara getirilmesi için adımlar atıldı. Libya’da NATO destekli İslamcı muhalif güçler Kaddafi’yi devirdi. Ardından ayaklanmalar Ürdün, Bahreyn gibi ülkelere yayılsa da, müdahale için yeni merkez olarak ABD-Batı emperyalizminin bölgesel hegemonyası önünde engel olarak görülen rejimlerden biri olan Suriye belirlendi.
Tunus’ta yapılan seçimlerde Gannuşi’nin en Nahda’sının ve Mısır’da da Mursi’nin İhvan’ının (Müslüman Kardeşler) iktidara gelmesi, AKP-Erdoğan iktidarı tarafından coşkuyla karşılandı. Çünkü bu iki örgüt de AKP ile aynı ideolojik dayanaklara sahipti. Dahası Gannuşi, açıkça AKP modelini örnek aldıklarını söylüyordu. Türkiye artık İslam coğrafyasının model ülkesiydi. Burada AKP-Erdoğan, önce Libya müdahalesine anlam veremese de –çünkü Türkiye’nin önemli ticari ilişkilerinin olduğu Libya, aslında petrol-enerji ihtiyaçlarını önemli oranda Libya’dan karşılayan Fransa ve İtalya gibi ülkeler için öncelikli bir hedef durumundaydı– bölgenin dizayn edilmesi politikasının öncü gücü olmak için harekete geçti. Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’da ne işi var?” demesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden, Libya’ya müdahale eden NATO kuvvetlerinin merkez komutanlığı İzmir’de kuruldu. Sonra Erdoğan iktidarı, ABD-Fransa’nın desteğiyle dün “kardeşim” dediği Esad’ın Suriye’sine müdahalenin öncülüğüne soyundu.
Aslında Beşşar Esad, Batı ile ilişkileri geliştirmeye açık, Suriye’de liberal dönüşüm yönünde adımlar atan bir liderdi. Ancak bölgeyi saran halk hareketleri ABD-Batılı emperyalistlerin bununla yetinemeyeceği bir durum ortaya çıkarmıştı. Çünkü Suriye rejiminin yıkılması, “direniş ekseni” olarak adlandırılan İran-Suriye-Lübnan ve Filistin eksenine ciddi bir darbe vuracaktı. Dahası İran açık bir hedef haline gelecek ve Rusya-Çin blokunun bölgeye girişinin önüne set çekilecekti. Erdoğan iktidarı içinse gerçek kardeşleri olan Suriye İhvanı’nın iktidar yapılması fırsatı doğmuş, dahası bölgesel liderlik iddiasının gerçekliğe dönüştürülmesinin yolu açılmıştı. AKP-Erdoğan’ın Suriye politikasının “Kardeşim Esad”tan “katil Esed”e bu kadar hızlı dönüşmesinin sırrı burada yatıyordu.
Türkiye’nin Suriye’ye müdahale politikasının öncülüğüne soyunmasından sonra ilişkilerin iyi olduğu dönemde Erdoğan’ın Suriye yönetiminden İhvan’ın yasal bir örgüt olarak kabul edilmesi için taleplerde bulunduğu ortaya çıktı. Suriye İhvanı, 1982’deki Hama ayaklanmasının kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra yeraltına çekilmiş ve rejimin öncelikli hedeflerinden biri haline gelmişti. İşte nasıl İhvan, rejime karşı ayaklanınca Sünni çoğunluğun kendi safına geçeceği yanılgısına girdiyse, Erdoğan da İhvan’ı destekleyerek Esad rejimini kısa sürede yıkabileceği ve Şam’daki Emevi Camii’nde Cuma namazı kılabileceği yanılgısına kapıldı.
Bu temelde, ilk önce Suriye’de Mart 2011’de başlayan barışçıl gösterilerin silahlı bir çatışmaya dönüştürülmesi için hızla adımlar atıldı. Haziran ayında Cisr eş Şuğur kasabasında rejim askerlerinin silahlı muhalif güçler tarafından pusuya düşürülerek 120’yi aşkın kişinin katledilmesi, sürecin iç savaşa dönüştürülmesinde bir dönüm noktası oldu. Türkiye başta olmak üzere, müdahale peşindeki güçler, bu saldırıyı rejimden kaçmaya çalışan askerlere karşı rejim güçlerince yapılmış bir katliam olarak sunmaya çalıştılar. Sonra Suriye ordusundan kaçıp ayaklanma örgütlemek için kullanılan Riyad Esad gibi subaylar, yapılan propagandalar eşliğinde Türkiye’ye getirildi. Türkiye’de kurulan kamplar, rejime karşı askeri mücadelenin merkezi oldu. Bir yandan İhvan’ın ağırlıkta olduğu SUK (Suriye Ulusal Konseyi) üzerinden alternatif yönetim ilan edildi, öte yandan Riyad Esad’ın başına getirildiği “Özgür Suriye Ordusu” (ÖSO) kuruldu. Suriye ordusundaki Sünni askerlerin çoğunun kaçıp ÖSO’ya katılacağı beklentisi yaratıldı. Ancak bu beklenti de gerçekleşmedi. Ama artık dönüşü olmayan bir yola girilmişti. Türkiye, yanına S. Arabistan ve Katar’ı alarak, müdahale yönünde girişimlerini sürdürdü. Suriye’den yüz binlerce kişinin Türkiye’ye kaçışı teşvik edildi. Kamplarda silahlı eğitim verildi. Yetmedi, Suriye’nin sosyo-politik gerçekliği göz ardı edilerek Alevi (Nusayri) azınlığın Sünni çoğunluğa zulüm ettiği söylemi geliştirildi. Mezhepsel gerilim kışkırtılarak rejimin yıkılabileceği hesabı yapıldı ki, bu hesabın aksine Suriye’de çatışmalar nedeniyle “iç göç”e zorlanan ve çoğu Sünni olan yaklaşık 7 milyon kişinin büyük çoğunluğu, rejimin elinde olan ve Alevilerin çoğunlukta olduğu Lazkiye, Tartus ve Humus gibi güvenli bölgelere kaçtılar.
Türkiye, S. Arabistan ve Katar’ın mezhepsel gerilimi tırmandırmaya yönelik politikaları Suriye’ye içeriden müdahale etmek bakımından istenilen sonuçları doğurmasa da, radikal İslamcı militanların dünyanın dört bir yanından Suriye’ye cihat için akınının önünü açtı. Türkiye ve Ürdün üzerinden binlerce radikal İslamcı-selefi-el Kaideci militan Suriye’ye geçiş yaptı. Önce Nusra ve sonra IŞİD, rejime karşı savaşta egemen güç haline geldi. ABD ve Batılı emperyalistlerin radikal çetelere karşı “ılımlı” muhalefeti SMDK (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu) altında toplama girişimleri de beklenen sonucu doğuramadı. Sahada Kaide ve türevlerinin egemenliği engellenemedi.
Bu süreçte, Türkiye’nin Irak politikası da, Suriye politikası gibi mezhepçi bir temelde ilerledi. Şii Maliki hükümetine karşı Sünni güçler, Irak siyasetine müdahalenin dayanağı olarak kullanıldı. Irak İslam Partisi lideri Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi ile yine Sünni Meclis Başkanı Usame Nuceyfi’nin en büyük destekçileri Türkiye idi. Irak’ta Haşimi’nin Saddam’ın eski istihbaratçılarından oluşturduğu “ölüm timleri”nin istikrarsızlık yaratmaya yönelik yüzden fazla bombalı terör saldırısı düzenlediği ortaya çıktı. Haşimi, Türkiye’ye sığındı. Mayıs 2012’de İnterpol tarafından “kırmızı bülten”le aranan Haşimi için dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ “Türkiye olarak başından beri desteğimizi verdiğimiz birini iade etmeyiz” açıklamasını yapmıştı. Usame Nuceyfi de AKP-Erdoğan ile yakın ilişkilere sahipti ve Irak’ta Sünni federe bölgesi oluşturulması konusunda Türkiye’den destek alıyordu. Türkiye’nin de kışkırttığı –Burada Şii Maliki yönetiminin de Sünnilere karşı baskıcı ve dışlayıcı politikasıyla buna zemin hazırladığını da vurgulamak gerekiyor– mezhepsel gerilim, Suriye’de muhalefet içinde denetimi sağlayan IŞİD’in Irak’ta kısa sürede etkili olmasının önünü açtı. Bilindiği gibi, Haziran 2014’te IŞİD hiç çatışmadan Musul’u ele geçirdi ki, Musul’u IŞİD’e teslim eden vali de Usame Nuceyfi’nin kardeşi Esil Nuceyfi’den başkası değildi.
Bu dönemde, Türkiye’nin Irak siyasetine müdahale etmesinin bir diğer dayanağı da, Kürdistan Federe Yönetimi ile geliştirdiği ilişkilerdi. Barzani yönetimi ile merkezi hükümet arasında Kerkük referandumu, yetki ve petrol gelirlerinin paylaşımı gibi çözülemeyen sorunlar sürekli gerilim yaratıyordu. Bu dönemde ABD’nin itirazlarına rağmen Türkiye ve Barzani yönetimi arasında petrol anlaşmaları imzalandı. İki yönetim arasındaki ilişkiler geliştirildi. Barzani, PKK/PYD’ye karşı Türkiye’ye destek olan bir çizgi izledi.
Ancak bu dönem, Türkiye’ye “bölgesel taşeronluk” rolü veren ABD ve Batılı emperyalistler ile AKP-Erdoğan iktidarının uyguladığı politikalar arasındaki makasın giderek açıldığı ve çeşitli alanlarda Batılı güçleri Türkiye ile karşı karşıya getirecek gelişmelerin yaşandığı bir dönem oldu.
Öncelikle Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmesi ve Mursi’nin cumhurbaşkanı olmasından sonra yaşanan gelişmeler, bu iktidarın ABD’nin gözünden düşmesine neden oldu. Çünkü ABD için Mısır’daki bir iktidarın güvenilirliğinin turnusolü İsrail’e yaklaşımıydı. Bu konuda Mursi, Enver Sedat ve Mübarek dönemi siyasetini sürdürme konusunda güven verici bir politik tutumdan uzaktı. Kasım 2012’de Gazze’de İsrail ve Hamas arasında yaşanan çatışmalarda Mursi, Hamas’tan yana –ki Hamas, daha önce belirttiğimiz gibi Filistin’in İhvancı örgütü idi– bir tutum takındı. Oysa ABD Başkanı Obama, bu konuda hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde “İsrail’in kendini savunması konusunda desteğimiz tam” demişti. Bu durum, Mısır’da halkın önemli bir kesiminin Mursi’ye karşı alanlara çıkmasını da fırsat bilen ABD’nin Mursi’yi devirmesine yol açtı. Temmuz 2013’te darbe yapan Mısır Genelkurmay Başkanı Sisi, Mursi’nin yerine cumhurbaşkanı oldu. Sadece ABD değil, bütün Batılı güçler tarafından desteklenen darbeye en büyük itiraz Türkiye-Erdoğan’dan geldi. Sisi, Hamas’a karşı Mübarek’ten de daha sert bir çizgi izledi, Filistin’den Mısır’a açılan onlarca gizli tüneli yok etti ve çatışma dönemlerinde Filistin’in Mısır’a açılan Refah sınır kapısını tıbbi-insani yardımlara bile tamamen kapattı. Yani Sisi, ABD-İsrail’in Mısır’dan beklentilerini fazlasıyla karşılayan bir politika izliyordu.
Bu dönemde, ABD’nin müdahale politikalarında daha temkinli bir çizgi izlemesine yol açan bir diğer sarsıcı gelişme Libya’da yaşandı. Eylül 2012’de, Libya’nın Bingazi kentinde ABD’nin Libya Büyükelçisi Chris Stevens ve üç elçilik çalışanı, Kaddafi’yi devirme sürecinde ABD tarafından desteklenen İslamcı güçler tarafından linç edilerek öldürüldü. Üstelik ABD’nin Ortadoğu uzmanlarından olan Stevens, Suriye’ye müdahale politikasında önemli bir rol oynuyor; Libya’dan Suriye’ye silah gönderilmesi işini organize ediyordu!
Yine Suriye’de el Kaideci-radikal İslamcı çetelerin egemen hale gelmesi de, hem ABD’nin bölge egemenliği ve hem de İsrail’in güvenliği için bir tehdit olarak görülüyordu. Ve bu nedenle Türkiye’nin Nusra, IŞİD, Ahrar’uş Şam gibi çetelerle ilişkileri ABD tarafında rahatsızlık yaratıyordu.
Türk dış politikasının ABD politikaları için ayak bağı haline geldiği bir diğer alan da, Irak’tı. ABD, Irak’ta Şii ve Sünni Araplar ve Kürtler arasında iktidar paylaşımına dayalı düzenin devamını istiyordu. ABD’nin 2003 Irak müdahalesi sonrasında kurduğu bu düzenin devamı, Irak’ın Şii çoğunluğunun İran-Rusya çizgisine kaymasının engellenmesi ve ABD egemenliğini zorlayacak bir bölünmenin önüne geçilmesi bakımından gerekli görülüyor ve bu nedenle de son birkaç yıldır bağımsızlık talebini yüksek sesle dillendiren Barzani’nin isteği geri çevriliyordu. Oysa Türkiye, tam da bu güçler arasındaki ayrımları kışkırtan bir politika yürütüyordu.
Gelinen yerde Türkiye, bölgesel taşeronluk rolünü yerine getirmek bir tarafa, attığı her adımda ABD önünde engel teşkil ediyordu. Ancak ABD’yle çeşitli biçim ve alanlarda karşı karşıya gelmesine rağmen, AKP-Erdoğan iktidarı, Katar ve S. Arabistan ile birlikte bölgeye müdahale politikasını sürdürdü.
S. Arabistan ve Katar’ın AKP-Erdoğan iktidarı gibi müdahale politikasında –ki sonraki dönemlerde Katar ABD çizgisine yakınlaşsa da, S. Arabistan Türkiye ile işbirliği çizgisinde kaldı– ısrar etmesinin nedenleri, özetle Şii eksenin lideri İran’la aralarındaki bölgesel egemenlik mücadelesi ve öte yandan petrol ve özellikle doğalgaz rezervlerinin önümüzdeki süreçte taşınması için geçiş güvenliğinin sağlanıp Akdeniz’e ulaşabilmekti.
AKP-Erdoğan iktidarının da müdahale ısrarının iki nedeninden söz edilebilir. Birinci olarak, müdahale politikasından vazgeçmek, Esad rejiminin varlığını kabul etmek; dolayısıyla aslında “Yeni Osmanlı”cı Sünni İslam’ın liderliği politikasının iflas ettiğini kabul etmek anlamına geliyordu ki, AKP-Erdoğan iktidarı, o günkü şartlarda bedeli bu kadar ağır olacak bir adımı atmaya yanaşmayı düşünmüyordu. Bu nedenle, Suriye rejiminin devrilmesi için Türkiye cihatçılar için bir “otoban”a, geçiş yoluna dönüştürülmekle kalmadı, radikal İslamcı çetelere her türlü silah ve lojistik destek sağlandı.
Diğer nedeni de, müdahale politikasının ilk dönemlerinde öngörülmeyen sonuçlardan biri olan Kürtlerin Rojava’da kendi demokratik kantonlarını oluşturmaları idi. Kandil’deki PKK’yi kuşatacak yeni bir cephe açma hesabıyla yapılan müdahalenin yarattığı koşulları iyi değerlendiren Kürtler, Öcalan’a ideolojik olarak bağlı olan PYD’nin öncülüğünde yönetimi ele geçirmişti. Ve bu durum, AKP-Erdoğan iktidarının ülke içinde Kürt sorununun çözümünde Kürt hareketine kendi politikalarını dayatma koşullarını ortadan kaldırıyor, statüsüz çözümü imkânsız hale getiriyordu. AKP-Erdoğan iktidarı bu sıkışmışlığın bir sonucu olarak 2013’te Öcalan ile görüşme sürecini başlattı, ama 2015’e kadar süren bu dönem boyunca zaman kazanmaya ve IŞİD üzerinden Kobanê başta Kürt kantonlarını yıkmaya dayalı bir politika izledi. Kobanê Direnişi ve sonrasında ortaya çıkan bölgesel dengeler nedeniyle Kürt kantonlarını yıkma politikasının başarısızlığa uğraması ve gene ülke içinde Erdoğan’a başkanlığı getirecek bir tablonun ortaya çıkması bir tarafa, 7 Haziran 2015 Seçimleri’nde AKP’nin tek başına iktidar olacağı çoğunluğu kaybetmesi de, ülke içinde Kürt hareketine karşı savaşın yeniden tırmandırılmasına neden oldu.
Burada Kürtler için bir parantez açmak gerekiyor. İlk başlarda Türkiye gibi, ABD de, Kürtlerin özerklik ilanının kendi politikası için sorun yaratacağını düşünüyor ve bu nedenle PYD’nin muhalif grupların toplantılarına katılmasını engelliyordu. Ancak IŞİD’in Irak’ta Musul’u ele geçirip etkin bir konuma gelmesinden sonra, Obama, 2014 Eylül’ünde IŞİD ile mücadele stratejisi açıklamıştı. Fakat ABD’nin önünde ciddi bir açmaz bulunuyordu. Irak’ta IŞİD’e karşı ciddi mücadele edebilen güçler İran destekli Şii milisler ile Şengal bölgesinde PKK ve Peşmerge güçleriydi. Suriye’de ise, IŞİD ve diğer çetelere karşı rejimle birlikte savaşan Lübnan Hizbullah’ı ve Rojava’da ise PYD/YPG güçleri vardı. ABD’nin IŞİD ile mücadele stratejisinin tartışılmaya başlandığı bir dönemde Kobanê’ye IŞİD saldırısı başlamış ve öte yandan da bu saldırıya karşı bütün dünyanın dikkatini çeken görkemli bir direniş ortaya çıkmıştı. İşte ABD Kobanê Direnişini destekleyerek hem kendisine yönelik eleştirileri savuşturma olanağını elde etti, hem de Suriye’de Rus müdahalesi sonrasında sahada işbirliği yapabileceği başka bir gücün kalmadığı koşullarda Kürtlerle işbirliğini Suriye sorununa siyasi çözüm bulma konusunda Rusya ile olası bir uzlaşmada rejime karşı bir denge unsuru olarak değerlendirebilme olanağına kavuştu. Bu temelde Kürtlerle birlikte birleşebilecek gruplar –bazı ÖSO grupları, Arap aşiret güçleri, Süryaniler vd.– bir araya getirilerek, Demokratik Suriye Güçleri (QSD) oluşturuldu. Bugünlerde stratejik öneme sahip Mınbiç’te IŞİD’i kuşatmış olan bu güçler, IŞİD’e karşı önemli başarılar kazandılar. Özellikle Suriye sorununa siyasi çözüm bulmak amacıyla yapılan Cenevre-3 görüşmelerine PYD’nin katılmasının/çağrılmasının engellenmesine karşı Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nu ilan ederek cevap verdiler. Bugün hem ABD ve hem de Rusya, Suriye’de Kürtler olmadan bir çözüm olamayacağını söylüyor ve dahası bu iki güç de Kürtleri kendi yanına çekerek kendi politik dayanaklarını güçlendirmek istiyor. Kürtler ise, en başından ilan ettikleri gibi, bu ilişkileri/çelişkileri kendi demokratik yönetimlerini kurmak için bir olanak olarak değerlendirmeye çalışıyor.
Yukarıda Türkiye ile müdahale politikasının ilk dönemlerinde onu destekleyen emperyalist güçler arasındaki makasın açılmasına neden olan, dahası bu güçleri Rojava başta çeşitli alan ve biçimlerde karşı karşıya getiren gelişmeleri ana hatları ile özetlemeye çalıştık. Ancak Türkiye’nin Suriye savaşının en başından karşı karşıya geldiği güçlerle ilişkilerinin daha gerilimli/çatışmalı hale gelmesini sağlayan gelişmelere de değinmek gerekiyor.
Öncelikle İran, daha önce belirttiğimiz gibi “direniş ekseni”ni parçalayacak ve kendisini açık hedef haline getirecek olan Suriye’ye yönelik müdahale politikalarına açık tutum aldı. ABD-Batılı emperyalistler için IŞİD’in öncelikli tehdit haline gelmesinden sonra Irak ve Suriye’de İran’ın eli güçlendi. Irak’ta ABD ve İran fiili olarak aynı cephede savaştı. Zaten bu süreç, aynı zamanda, İran’la olan gerilimin düşürüldüğü ve İran’ın 5+1 ülkeleriyle nükleer sınırlandırılması ve ambargonun kaldırılması konusunda anlaştığı bir noktaya evrildi. İran’ın bölgesel egemenlikte eli Türkiye ve S. Arabistan karşısında oldukça güçlendi ve bu durum bu iki ülkenin Suriye’de destekledikleri grupları “Fetih Ordusu” adı altında bir araya getirmeleri gibi yeni arayışlar peşinde koşmalarına neden oldu.
Baştan beri Suriye rejimini destekleyen ve Lübnan’da İsrail’e karşı en önemli direniş merkezi olan Hizbullah’ın Suriye savaşına fiili olarak dâhil olması, 2013 yazında Lübnan sınırına 10 km. mesafedeki Kuseyr’de oldu. Lübnan için de tehdit olan çetelerin Kuseyr’den temizlenmesinde belirleyici bir rol oynayan Hizbullah militanları, o tarihten sonra çeşitli cephelerde savaştı. Hizbullah’ın savaşa dâhil olmasına ve dolayısıyla rejimin elini güçlendirmesine Türkiye’nin tepkisini Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ “Adlarını Hizbulşeytan yapsınlar” sözleriyle ortaya koydu ki, bu, aslında Lübnan’ın kapılarının da Türkiye’ye tamamen kapanması anlamına geliyordu.
Ve Rusya. Batılı emperyalistler 2013’te Rusya’yı “zayıf karnı”ndan vurarak Ukrayna’da Rus yanlısı Yanukoviç yönetimini devirdiler. Bu hamleye, Rusya, önce 2014 başlarında Kırım’ı ilhak ederek ve sonra da Doğu Ukrayna’da (Donbass) Rus yanlısı güçlerin yönetimi ele geçirmelerini sağlayarak yanıt verdi. Hem Doğu Avrupa’daki egemenlik mücadelesi bakımından önemli ve hem de Rusya’yı Suriye’den uzak tutmaya yönelik bu girişimlerin boşa çıkarılmasından sonra Suriye’ye silah yığınağı yapan Rusya, 2015 Eylül’ünde etkin bir müdahale başlattı. Rusya’nın havadan ve rejim güçleri ile Hizbullah’ın karadan müdahalesi sonucu, kısa sürede Türkiye-S. Arabistan destekli çeteler geriletildi. Zaten Türkiye ve Rusya arasında büyük krize neden olan Türkiye’nin Rusya’ya ait SU-24 uçağını düşürmesi de, Rus uçaklarının Lazkiye’nin kuzeyinde Türkiye destekli çetelere karşı operasyonu sırasında gerçekleşti. Ancak bu saldırı, Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek üssü olan Tartus’taki üsse Lazkiye ve Humus’ta yeni üsler eklemesini ve bu üslere S-300 ve S-400 uzun menzilli füzeleri yerleştirmesini kolaylaştırdı.
Özetle, Kürtlerin (PYD/YPG) belirleyici konumda bulundukları Demokratik Suriye Güçleri IŞİD’i ve Rusya destekli rejim güçleri de diğer radikal çeteleri ciddi biçimde geriletti. Bu tablo, Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edebilme dayanaklarını büyük oranda ortadan kaldırdı.
Sonuç olarak, “Yeni Osmanlı”cı hayallerle 5 yıl önce girişilen müdahale politikasının bakiyesi hiç de iç açıcı değildi.
• Suriye’de Esad rejimini devirmek ve Kürt kantonlarını yok etmek için sürdürülen politikadan geriye Azez kasabasına sıkışan çeteler kaldı. Artık bölgede egemenlik mücadelesi içindeki hiçbir güç Esad’ın devrilmesinden söz etmiyor ve öte yandan da hem ABD ve hem de Rusya Kürtleri meşru muhatap, işbirliği yapılabilecek bir güç olarak görüyorlardı.
• Suriye’ye –özellikle Rojava’ya– müdahalenin dayanağı olarak uzun süre işbirliği yapılan IŞİD ciddi bir biçimde kuşatılmış durumdadır ve dahası artık herkesin dikkatinin IŞİD ile mücadeleye odaklandığı koşullarda ne işbirliğinin, ne de sınırlarını IŞİD’e açmanın koşulları kalmamıştır. Yani IŞİD’e oynayarak kazanmak artık mümkün olmaktan çıkmıştır.
• Irak’ta İran etkisi artarken, Musul yakınlarındaki Başika kampına asker ve zırhlı araç gönderme girişimi geri tepen Türkiye, istenmeyen güç durumuna düştü. Dolayısıyla Musul’un IŞİD’den temizlenmesi gündeme geldiğinde, Nuceyfi’ye bağlı Sünni güçleri oraya ikame etme girişiminin başarısızlığa uğraması, Türkiye’nin Irak siyasetine müdahale olanaklarının da –ki gerilimi tırmandırıcı bir rol oynadığı için ABD de bölgede Türkiye’nin silahlı güçlerinin varlığını istememektedir– ciddi biçimde sınırlandığını göstermektedir.
• Mısır’da Sisi yönetiminin özellikle Türkiye’nin müttefiki S. Arabistan ve ABD tarafından ekonomik ve siyasi olarak desteklenmesi, Mısır’ı yeniden bölge siyasetinin etkili bir gücü haline getirmiş, bu yönetimi tanımadığını söyleyen Erdoğan yönetimi ise dış politikanın yanı sıra Kürtlere karşı savaş, basın üzerindeki baskılar başta olmak üzere ülke içindeki uygulamaları ve IŞİD ile işbirliği nedeniyle Batı’da ciddi biçimde tartışılır hale geldi.
• Rus uçağının düşürülmesi sonrasında tırmanan Rusya ile gerilim, Erdoğan iktidarını ekonomik ve siyasi olarak ciddi biçimde sıkıştırmış ve yeniden ABD-NATO’ya sığınma/tamamen teslim olma noktasına getirmiştir.
• Dış politikada içine düştüğü açmazlar ve yaşadığı sıkışmışlık, Mısır gibi Batılı emperyalistler tarafından doğrudan desteklenen İsrail ile de siyasi ilişkilerdeki gerilimin sürdürülebilme koşullarını ciddi biçimde ortadan kaldırmıştı.
• Burada en büyük desteği gördüğü Suriye’ye, Türkiye-Erdoğan’a güvenerek sırt çeviren ve Suriye’deki karargâhını kapatan HAMAS’ın da, AKP-Erdoğan gibi siyaseten sıkıştığını ve liderlerinin sığınacak ülke arar hale geldiğini eklemek gerekiyor.
• Dış politikadaki bu sıkışmışlığın maddi külfeti de Türkiye için altından kalkılabilir olmaktan çıkmaya başlamıştı. Türkiye’nin en önemli yatırım ve gelir kaynakları olarak görülen turizm ve inşaat sektörü bitme noktasına gelmişti, ki Erdoğan’la Afrika’ya pazar arayışına çıkan Türk Müteahhitler Birliği Başkanı Mithat Yenigün, yılda ortalama 30 milyar doları bulan yurtdışı müteahhitlik (inşaat) sektörünün son birkaç yılda büyük düşüş yaşadığını söylüyordu. Yine Türkiye’nin yıllık 30 milyar doları aşkın gelir kaynağı olan ve yaklaşık bir buçuk milyon kişinin istihdam edildiği turizm sektöründe doluluk oranı yüzde 20’ler seviyesine düşerek, alarm verme noktasına geldi. Üstelik ekonomik ve siyasi ilişkilerin durma noktasına geldiği Rusya ile yıllık ticaret hacmi de 30 milyar doları (2014’te 31,2 milyar dolar) aşıyordu.
Gelinen yerde bölgeye hükmetme ve Ortadoğu-Kuzey Afrika pazarından büyük payı kapma hayalleriyle çıkılan yolda uygulanan politikanın ekonomik ve siyasi faturası oldukça ağırlaşmıştı. Artık bu politikada çeşitli manevralar yaparak nefes almaya çalışmanın dışında çıkar bir yol kalmamıştı.
Aslında Türkiye iflasa sürüklenen dış politikasını revize etmeye, müttefikleri ile –ABD ve Batılı emperyalistler– arasındaki makası kapatmaya yönelik adımlardan başladı. Üstelik bu adımlar Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde geçen yılın yaz –2015 Temmuz– aylarında atılmaya başlandı. Artık IŞİD ile ilerlemenin olanaklarının kalmadığı koşullarda ülkedeki üsler koalisyon güçlerinin operasyonlarına açıldı. Üstelik sembolik de olsa –sembolik, çünkü üsleri açmak zorunda kalmış olsa da Türkiye asıl tehdit olarak IŞİD’i değil; PYD/YPG’yi, yani Kürtleri görüyordu– Türkiye bu operasyonlara katıldı. Bu adım artık Türkiye’nin sınırlarının da denetime açılması anlamına geliyordu. O tarihlerden sonra, IŞİD Türkiye’ye yönelik çeşitli bombalı terör eylemleri gerçekleştirmeye başladı.
Bu süreçte atılan bir diğer önemli adım, mülteci meselesinde AB’nin beklentilerini karşılayan “Geri Kabul Anlaşması”nın imzalanması oldu. Bu anlaşma ile hem mültecilerin denetimsiz bir şekilde Avrupa’ya akını engellenecek ve hem de AB’nin ihtiyaç duyduğu nitelikli işgücünün mültecilerden karşılanması sağlanacaktı. Bu anlaşmanın imzalanması sürecinde Almanya Başbakanı Merkel defalarca Türkiye’ye gelip Erdoğan’la görüşmüş ve Merkel özellikle 1 Kasım 2015 seçimleri öncesinde yaptığı ziyaretle Erdoğan’a destek görüntüsü vermesi nedeniyle ciddi eleştirilere maruz kalmıştı.
Türkiye’nin dış politikadaki ekseninin ABD-Batılı emperyalistlerle uyumlu bir çizgiye çekilmesi yönünde atılan bu adımlardan sonra, sıra bölgede benzer yönde politik manevraların yapılmasına gelmişti. İşte yeni Başbakan Binali Yıldırım’ın “dostları çoğaltma” açıklaması da bu dönemde yapıldı. Sonra “Yeni Osmanlı”cı sosa büründürülmüş bölgesel liderlik iddiasına nereden başlanmışsa, bu iddianın iflas ettiği noktada ilişkilerin “tamir edilmesi” yönündeki girişimlere de oradan başlandı: İsrail’den! Zaten Erdoğan’ın İsrail’e kafa tutan lider imajından geriye bir şey kalmamış, Türkiye terörü destekleyen ülke imajıyla bölge halkları nezdinde de itibarını ciddi biçimde kaybetmişti.
Erdoğan, 2016 yılının ilk günlerinde “İsrail’le birbirimize ihtiyacımız var” açıklamasını yaparak anlaşmanın sinyalini verdi. Aslında Türkiye, İsrail ile “barışma” için 3 şart koşuyordu: “Özür”, “tazminat” ve “Gazze ambargosunun kaldırılması”. Ancak resmi anlamda bu şartlardan sadece Mavi Marmara vapurunda öldürülenlerin ailelerine tazminat ödenmesi –ki bu tazminat karşılığında İsrail’e karşı açılan bütün davalar geri çekilecekti– kabul edildiği halde ilişkiler normalleştirildi. Özür mevzusu ise, bölgede kendi politikaları için iki önemli “karakol” olan Türkiye ve İsrail’in işbirliğine ihtiyaç duyan ABD-Obama’nın girişimiyle telefonda gerçekleşmişti. Obama’nın baskısıyla İsrail Başbakanı Netanyahu, Erdoğan’ı arayarak üzüntülerini bildirmişti! Türkiye ve İsrail arasında yapılan anlaşmada Gazze ablukasının kaldırılması da yoktu. Anlaşmaya göre, Gazze’ye yönelik deniz ablukası devam edecek ve gönderilecek yardımlar İsrail’in Aştod limanı üzerinden gönderilecekti, ki zaten daha önce başka ülkelerce gönderilen yardımlar için yapılan uygulama da bu idi.
Yani Erdoğan, “terörist devlet” olarak adlandırdığı İsrail’le barışma için ön şart koştuğu maddelerden de vazgeçerek İsrail ile anlaşma noktasına gelmişti.
Burada İsrail ile ilişkilerde bir noktaya daha değinmek gerekiyor. Türkiye ve İsrail ile siyasi ilişkilerin koptuğu dönemlerde bile ekonomik ilişkiler büyümeye devam etti. Dahası İsrail ile yapılan bütün askeri anlaşmalar siyasi gerilim yokmuş gibi devam etti. Türkiye Ekonomi Bakanlığı verilerine göre Erdoğan’ın “one minute” çıkışını yaptığı 2009’da iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2.603.186 milyar dolardı. Ancak bu ticaret hacmi siyasi ilişkilerin koparıldığı 2010’da 3.439, 2011’de 4.448, 2012’de 4.039, 2013’te ise 5.067 milyar dolar düzeyinde gerçekleşerek, sürekli arttı. Yani Erdoğan’ın “terörist-katil devlet”e verip veriştirdiği dönemlerde ticaret tıkırında devam ediyordu!
Sıra Rusya’ya gelmişti. Kasım 2015’te Suriye sınırında Rus uçağı düşürülürken dönemin Başbakanı Davutoğlu “emri ben verdim” demiş, Erdoğan da “Rusya ateşle oynamasın” tehdidini savurmuştu. AKP-Erdoğan iktidarı Rus uçağının düşürülmesi hamlesi ile NATO’yu Suriye’ye etkin müdahale eden Rusya’ya karşı daha etkili-önleyici bir konuma getirebileceği ve dahası Rusya’nın Türkiye destekli çetelere karşı operasyonlarını durdurabileceği hesabını yapmıştı. Ancak bu hesap tutmadı. NATO, Türkiye’yi destekleyen bir söylem kullansa da, gerilimin tırmandırılmasını istemeyen bir tutum ortaya koydu. Dolayısıyla, daha önce belirttiğimiz gibi, uçağın düşürülmesi, Rusya’nın durdurulması bir yana, Suriye’ye müdahalesinin arttırılmasının bir gerekçesi haline geldi. Yani silah tersine döndü; Türkiye, Rusya’yı durdurmak isterken, –özellikle Suriye’de– kendisi adım atamaz hale geldi.
Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesi süreci, Haziran ayında Erdoğan’ın Putin’e “özür mektubu” göndermesiyle başlatıldı. Rusya ile ilişkilerin normalleşmesi, Erdoğan iktidarına ekonomik olarak küçük de olsa bir nefes aldırabilir, dahası ABD’nin başını çektiği koalisyonun Rojava-Kuzey Suriye’de Kürtlerle ilişkileri geliştirdiği bir dönemde Türkiye’ye yeni manevra alanı sağlayabilirdi, ki Türkiye, bugüne kadar Rusya ile ilişkilerini her fırsatta ABD-Batılı emperyalistlere karşı seçeneksiz olmadığını göstermek için kullanmaktan geri durmadı. Erdoğan, gönderdiği mektupta özrün ötesinde öldürülen Rus pilotun ailesinden de af diliyordu. Mektubun ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Suriye’de Rusya ile ortak operasyonlar yapabilecekleri açıklamasını yaptı. Elbette Rusya da karşısında yer alan bir Türkiye’nin yerine kendisine daha fazla muhtaç ve işbirliğine hazır bir Türkiye’yi tercih ederdi. Bu temelde Rusya’nın Türkiye’ye uyguladığı ambargonun kaldırılması yönünde adımlar atıldı.
Rusya hamlesinin ardından Başbakan Yıldırım, “Irak, Suriye ve Mısır ile kavga etmemiz için neden yok. İlişkilerin ileriye taşınması için çok neden var.” açıklamasını yaptı.
Aslında Mısır ile siyasi ilişkilerin yeniden kurulması için bir süreden beri S. Arabistan’ın arabuluculuğunda bazı görüşmelerin yapıldığına dair haberler daha önce basına da yansıdı. Erdoğan, bu ilişkilerin kurulması sürecinde çok zor durumda kalmamak için Mursi’nin mahkumiyet kararı ile ilgili düzenlemeler yapılmasını istiyor. Türkiye ile yakın ilişki halinde olan S. Arabistan Kralı Selman, Mısır’ın da en önemli destekçilerinden biri. Dolayısıyla ara bir çözüm bulunması halinde Mısır ile siyasi ilişkilerin yeniden kurulması, dolayısıyla Erdoğan’ın darbeci Sisi’yi tanıması yönünde adım atılması sürpriz olmayacaktır.
Suriye ile istihbarat örgütleri düzeyinde görüşmeler yapıldığı da önce basına yansıdı, sonra Suriye lideri Esad tarafından dile getirildi. Bu görüşmeler Mart ayında Rojava’nın Rimelan kentinde Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun ilanından sonra Türkiye’nin girişimleri sonucu Cezayir’in arabuluculuğunda gerçekleştirildi. İran’ın da katıldığı bu görüşmelerin, Davutoğlu’nun başbakanlığının son günlerinde yaptığı İran gezisi sırasında gündeme gelmiş olması ihtimali yüksektir. Çünkü Kürtlerin federasyon ilanından Türkiye ile birlikte rahatsızlığını en açık ifade eden ülkelerin başında İran gelmektedir. Yine İran’ın Suriye’de ABD-Rus ateşkesi ve görüşmeleri konusunda Rusya’dan farklı düşünmesi de, nasıl sonuçlar doğurabileceği, daha doğrusu sonuç alıcı olup olmayacağından bağımsız olarak bu tür arayışların önünü açmaktadır.
Nihayetinde Türkiye’nin ülke içindeki Kürt sorunuyla doğrudan bağlantılı ve dolayısıyla öncelikli tehdit olarak gördüğü Suriye Kürtlerine karşı Esad rejimine bazı tavizler vermesi şaşırtıcı olmayacaktır. Suriye lideri Esad’ın geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda “bize siyasi olarak saldırıyorlar. Ardından da özellikle güvenlik konularında el altından anlaşmak için yetkililer gönderiyorlar” açıklaması bu bakımdan dikkat çekicidir. Ancak belirttiğimiz gibi, hem ABD’nin ve hem de Rusya’nın Suriye sorununun çözümünde bir denge rolü oynayabilecek olan Kürtleri karşılarına almak istemedikleri koşullarda, bu arayışların başarı şansı oldukça zayıftır. Öte yandan, Esad’ın işaret ettiği iki yüzlü siyaset, başka bir deyişle pragmatik yaklaşımlar “dostları çoğaltma” siyasetinin de iç yüzünü gözler önüne sermektedir.
Geçen ay eski “Doğu Bloku”nun NATO’ya karşı kurduğu “Varşova Paktı”nın merkezinde, Varşova’da yapılan NATO zirvesi, Türkiye’nin NATO içindeki rolünün ve “dostları çoğaltma” siyasetinin sınırlarının görülmesi bakımından dikkat çekici kararların alındığı bir zirve oldu. NATO’ya üye 28 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı ve Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temsil ettiği zirve, NATO’nun en büyük tehdit olarak Rusya’yı gördüğünü bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla sonuç bildirgesinde Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin kınandığı ve Suriye’ye müdahalesinin “büyük risk” oluşturduğunun belirtildiği zirvede NATO’nun Rusya ve ABD-Batılı emperyalistler arasındaki egemenlik mücadelesinde daha ileriden bir rol-pozisyon üstlenmesine yönelik kararlar alındı. Karadeniz’de NATO’nun askeri varlığının güçlendirilmesi, Akdeniz’de “Deniz Muhafızı” adı altında yeni bir “güvenlik gücü”nün oluşturulması, Türkiye-İspanya ve Romanya’daki füze savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve “casus uçakları” olarak bilenen AWACS’ların Türkiye üzerinden komşuların sınırlarını izlemesi zirvede alınan kararlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla zirveyi Türkiye’nin “NATO’nun ileri karakolu” rolünün daha belirgin hale getirilmesi yönünde kararların alındığı bir zirve olarak tanımlamak mümkündür. Bu zirve aslında “dostları çoğaltma” siyasetinin de sınırlarını çizmiştir. Rusya’nın en büyük tehdit olarak tanımlandığı ve Türkiye’ye bu tehdide karşı yeri görev/pozisyonların verildiği koşullarda Rusya başta ABD-Batılı emperyalistlerle aynı çizgide/blokta yer almayan güçlerle “normalleşme”, ancak NATO’nun ileri karakolu rolünün izin verdiği kadardır!
İç ve dış politikanın birçok yönden iç içe geçmiş olduğu, birbirini doğrudan etkiledikleri dikkate alındığında Erdoğan rejiminin dış politikadaki “dostları çoğaltma” açılımının iç politikaya etki etmemesi düşünülemez. Ancak bu etkileşimden, Erdoğan rejiminin ülke içindeki savaş ve baskı politikalarına dayalı yöneliminden kısa sürede vazgeçeceği sonucu çıkarmak yanıltıcı olacaktır, ki başarısız darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL ile devletin kendi hukukunu bile askıya alması, yakın dönemde yönelimin hangi yönde olduğu/olacağı konusunda yeterince fikir vericidir.
Peki, dış politikadaki bu yönelimin iç politikaya olası etkileri neler olabilir?
Öncelikle şunu hatırlatmak gerekiyor. Erdoğan rejiminin ülkedeki üsleri ABD-Koalisyon güçlerinin kullanımına açtığı ve AB ile mültecileri geri kabul anlaşmasını imzaladığı dönem, Kürt kentlerinin sokağa çıkma yasakları eşliğinde tanklı-toplu kuşatma altında tutulduğu, basın, akademi dünyası ve bütün demokrasi güçlerinin ciddi bir baskı altında tutulduğu bir dönem oldu, ki bu politikalar bugün darbe girişimi ve OHAL ilanından sonra artarak devam etmektedir. Ve bu dönem boyunca Rojava’da PYD ile işbirliği yapan ABD, “Türkiye’nin kendini savunma hakkı olduğu” açıklamaları eşliğinde savaş politikalarına karşı sessiz kalmış, dahası bu politikaya arka çıkmıştır. “Demokrasinin beşiği” AB ise, mülteci pazarlığı nedeniyle üç maymunu oynamış, bunun da ötesinde hak ihlalleri, bodrumlarda sıkıştırılmış insanların yakılıp katledilmesine karşı AİHM’e yapılan başvurular yanıtsız bırakılmıştır.
Dolayısıyla dış politikadaki manevra ve tavizlerin ilk görünür sonucu, emperyalist güçlerin iç politikadaki savaş ve baskı politikalarına sessiz kalmasını sağlamak olmuştur.
Bu politikalara sessiz kalanlar sadece dışarıdaki “dostlar” olmadı. 1 Kasım Seçimleri öncesinde her fırsatta Erdoğan rejimini eleştiren TÜSİAD gibi sermaye örgütleri de, bu dönem boyunca sessizliğe bürünmüştür. Çünkü Kürde karşı savaş, emek ve demokrasi güçlerine baskı siyasetinin uygulandığı dönem, aynı zamanda Erdoğan iktidarının sermaye yanlısı saldırıları, yasal düzenlemeleri en fazla gündeme getirdiği bir dönem oldu. İşçiler tarafından “kölelik yasası” olarak adlandırılan kiralık işçilik ve özel istihdam büroları uygulaması bu dönemde yasalaştı. Kamu emekçilerinin iş güvencesinin ortadan kaldırılması için adımlar atılıyor, ki darbe girişimi sonrasındaki büyük tasfiye hareketi, bu sürecin “darbecilerin temizlenmesi” görüntüsü adı altında bu politikaya karşı çıkabilecek güçlerin ileri kesimlerinin kamudan atıldığı ve geri kalanlarının da sessizleştirileceği bir noktaya doğru götürüldüğünü göstermektedir. Yine kıdem tazminatının kaldırılıp yerine primlerinin tamamen işçiden kesileceği BES (bireysel emeklilik sigortası) uygulamasına geçilmesi içinse gerekli düzenlemeler yapıldı. Bunlara her fırsatta kamu kaynaklarının “teşvik” adı altında sermayeye peşkeş çekilmesini de eklemek gerekiyor. Darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL sürecinde TÜSİAD, MÜSİAD gibi sermaye örgütlerinin “demokrasi” değil, sermayenin çıkarları temelinde atılan bu adımların hız kaybetmeden devam etmesidir!
Burada Rojava’daki gelişmelerle bağlantılı olarak Kürt sorunu konusunda şunlar söylenebilir. ABD, daha önce “bölgesel liderlik” rolü verdiği Türkiye’nin yeniden kendi politik çıkarlarına daha fazla hizmet edebilecek bir konuma gelmesini elbette istemektedir. Bu temelde Rojava’da Kürtlerle işbirliğini geliştirdiği ve Mınbiç operasyonuna Türkiye’yi razı ettiği dikkate alınırsa, önümüzdeki dönemde, ABD’nin ülke içinde de Kürt soruyla ilgili yeni adımların atılmasını gündeme getirmesi/getirtmesi mümkündür. Ancak bugün böylesi bir sürecin başlatılmasının önündeki en büyük engel, zaten Kürt kantonlarını yıkamayıp ülke içinde de Kürtleri başkanlığa razı edemeyince savaş politikalarına sarılan Erdoğan’ın darbe girişimi sonrasında içine girdiği yönelimdir.
Özellikle ordu içinde Fetullahçı güçlerin öncülük ettiği başarısız darbe girişimi ve ardından bunlarla mücadele adına ilan edilen 3 aylık OHAL, Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” olarak gördüğü bu girişimi kendisini ülkenin mutlak hâkimi/lideri yapmak için bir fırsata çevirmeye çalıştığını göstermektedir. Bu koşullarda Kürt savaşının da kısa sürede bitmeyeceği açıktır, ki darbe girişiminin engellenmesi üzerinden iki gün bile geçmemişken, PKK kampları yine bombalandı. Ancak her şeye rağmen bölgesel gelişmelerin seyri ve Türkiye’nin yaşadığı sıkışmışlık nedeniyle Erdoğan da fazla zamanının olmadığının farkında olduğu için adımlarını hızlı atmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, bugünkü OHAL koşullarında eğer Kürt sorunu konusunda bir adım atılması beklenecekse, bu adım büyük bir olasılıkla yumuşama, görüşmelerin yeniden başlaması değil, Kürt belediyelere el koyma (kayyum atama) adımı olacaktır.
Sonsöz olarak söylersek, “dostları çoğaltma” siyasetinin ne bu ülkedeki halklara ve her milliyetten işçi-emekçilere, ne de bölge halklarına bir hayrı olmayacaktır. Aksine Erdoğan rejiminin emperyalist güçler ve bölge gericilikleriyle arasındaki “dostluk”, mazlum halklar ve işçi sınıfı için baskı ve sömürünün katmerleşmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır. Ve elbette savaş ve baskı, sömürü ve yağma ne bu ülkenin, ne de bölge halklarının kaderi değildir. Bu “şer ittifakları”nın alternatifi ezilen bölge halkları ile bütün milliyetlerden işçi-emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışmayla kendi kaderlerini ellerine almasından geçmektedir.
