Ekim Devrimi’nin güncelliği

A. Yaşar

Ekim Devrimi hâlâ güncelliğini koruyor mu, yoksa bir kere yaşanmış ve tekrar yaşanmayacak olan bir olay olarak kapanmış bir tarih sayfası mı? Kuşkusuz bu soruya partilerin, kişilerin durduğu yere göre farklı yanıtlar verilebilir. Ama ne tür yanıt verilirse verilsin, eğer verilen yanıtlar sadece tarihte kalıyor, güncellikle canlı, köklü bir bağ kurmuyorsa, bugünün toplumunun çelişkileri ve bunların mevcut toplumun ancak devrimci dönüşümü yoluyla çözülebileceklerine işaret etmiyorlarsa, bu yanıtlar eksik ve ölü yanıtlar olacaklardır.

Ekim Devrimi’nin güncelliğinden bahsederken acaba kastedilen bugün de devrimin eşiğine gelmiş şu ya da bu ülkenin varlığı mı kastedilmektedir? Yoksa kastedilen, Ekim Devrimi’ne yol açan ve devrimin çözmek için harekete geçtiği çelişkilerin bugün hâlâ ülkelerin iç yapısında tazeliğini ve canlılığını koruyor olması mıdır? Yani ücretli emek sömürüsünün ortadan kaldırılması, emperyalizm, savaşlar, ulusal baskının son bulması ve insanlığın yeni bir dünya kurma özlemine ve mücadelesine yol açan sorunların hâlâ varlığını sürdürüp sürdürmediği sorunları… Eğer bu sorunlar hâlâ güncelse ve çözülmek üzere insanlığın önünde duruyorlarsa, işte o zaman Ekim Devrimi’nin güncelliğinden söz etmeye hakkımız vardır ve bu soruya ancak bu nesnel gerçeklerin ışığında doğru bir yanıt verebiliriz.

Şu gerçekler apaçık ortadadır: Bugün işçi sınıfının yoğunlaştırılmış sömürüsüyle kapitalist sınıf semirmekte, en güçlülerinden birkaç emperyalist devlet dünya halklarının kanını emmekte, dünyayı istedikleri gibi yönlendirmekte ve yönetmektedirler. Hem bu söz konusu devletlerin içinde, hem de dünyanın bağımlı halklarında bu egemen devletlere karşı bir mücadele sürmekte, ezilen ve ezen uluslar gerçeği tüm güncelliği ile varlığını sürdürmektedir. Tekelci kapitalizmin varlığı ve emperyalist sistem hâlâ savaşlara yol açmakta, yerel ve bölgesel düzeyde halkların ve ulusların mücadeleleri devam etmektedir.

Diğer yandan tüm diğer çelişkilere kaynaklık eden sömüren-sömürülen çelişkisi, yani işçi sınıfının sermaye tarafından ücretli köleliğe mahkûm edildiği gerçeği halen her ülkede varlığını sürdürmeye devam etmekte, güncelliğini korumaktadır. Bazı eski mitolojiler dünyanın öküzün boynuzları üzerinde durduğunu hikâye ediyorlardı. Bugünün dünyası ise proletaryanın omuzları üzerine yerleşmiş durumda ve emek-sermaye ilişkisi güncel modern toplumların temel çelişkisi olmaya devam ediyor. Emek ile sermaye arasındaki bu ilişki bugünün toplumunun temel ilişkisi ve bu çelişki üzerinden türeyen, bu temel ilişkiyi örtülemeye çalışan tüm ilişki ve görünüm biçimleri sonunda gelip bu yalın gerçeğe tosluyorlar.

Bu yazı da, bazı kalın çizgileri ile yukarıda söz edilen güncel çelişkilerin hâlâ varlığını sürdürdüğünü, bu çelişkilerin bugünün dünyasında ve her ülkenin iç yapısında kendisini gösterdiğini, bu anlamda Ekim Devrimi’nin çözmek için yola çıktığı çelişkilerin güncelliğinin devam etmekte olduğunu hatırlatma amacı taşımaktadır. Elbette hangi ülkede, ne zaman bir devrim olacağını bilme olanağımız bulunmuyor. Ama güncel toplumun her yerdeki yapısını ve iç çelişkilerini biliyoruz ve bu çelişkilerin en fazla olgunlaştığı toplumların veya toplumun er veya geç Ekim Devrimi’nin yolunu tutacağını öngörebiliyoruz. Ayrıca kabul edilsin veya edilmesin, şu da artık net bir biçimde ortaya çıkmıştır: Kapitalist emperyalist sistem insanlığın önüne hiçbir umutlu gelecek koyamamakta, insanlığı, toplumları sarıp sarmalayan, onların enerjisini tüketen, yarınlarını karartan çelişkilerini hafifletmek, ortadan kaldırmak bir yana, varlığı ile doğrudan yol açtığı sonuçlarla onları daha da ağırlaştırmaktadır.

GÜNCELLİĞİNİ KORUYAN BİR ÇELİŞKİ: EMEK VE SERMAYE

Ekim Devrimi’nin güncelliğinden söz edildiğinde, kuşkusuz ilk olarak bugünün burjuva toplumunun iç yapısına, ona egemen olan çelişkilere bakmak gerekir. Yani burjuvazi ve proletarya arasındaki temel ve uzlaşmaz çelişkiye.

İşçi sınıfı, kapitalizmin özel ve temel ürünüdür. Kapitalist toplumda işçiler hiçbir üretim aracına sahip değillerdir ve yaşamlarını ancak işgüçlerini kapitalistlere satarak sürdürebilirler. Üretim araçlarına sahip olan burjuvazi böylece işçinin işgücünü satın alarak artı-değer sömürüsünü gerçekleştirir. Yani kapitalizm, işgücünden başka satacak bir şeyi bulunmayan, işgücünü kapitaliste satan, onun sermayesini çoğaltırken kendisi hiçbir üretim aracına sahip bulunmayan özel bir sınıf meydana getirmiştir. Emek ile sermaye arasında uzlaşmaz çelişki, işte bu ilişkide kendisini açığa vurmaktadır.

İşçi sınıfı devrimci niteliğini bu ilişkiden alır ve onun sınıf çıkarı sermaye egemenliğinin bütünüyle yok edilmesindedir. Yani işçi sınıfı, sömürülen ve ezilen farklı sınıf ve katmanlardan —küçük burjuvazi vb.— farklı olarak, kapitalist toplumda temel sömürü ilişkisinin üzerinden üretildiği bir sınıftır ve devrimci özelliği bu ilişkinin yıkılmasında ifadesini bulur. Onun devrimciliğini “sonuna kadar” korumasının “sırrı” buradadır. Genel olarak işçi sınıfının ya da tek tek işçilerin o anki bilinçlerinden bağımsız olan bu gerçek, işçi sınıfını sermaye egemenliğini yıkmaya mahkûm eder.

İşçi sınıfının kapitalist toplumdaki bu özel ve temel konumu o kadar kesin bir gerçektir ki, bugün de somut olarak gözlenebileceği gibi, yönetilen diğer bütün sınıflar modern sanayi karşısında sürekli olarak dağılır, istikrarsızlığa sürüklenir ve kararsızlık içerisinde yeniden farklı düzeylerde oluşurken, işçi sınıfı varlığını korur ve gelişmelerin de kanıtladığı gibi, daha geniş kesimler artı-değer sömürüsü içerisine çekilirler. Bunun nedeni, emek-sermaye ilişkisinin kapitalizmin temel ilişkisi olması, sermayenin ücretli emeği sömürmeden kendisini üretip genişletemeyeceği gerçeğidir.

Sermayenin yeniden üretimi, işçi sınıfını ve devrimci niteliğini de durmaksızın yeniden ve yeniden üretir. İşçilerin kullandıkları aletler, işin örgütlenmesi, işgücünün sömürülmesindeki yoğunluk derecesi, kapitalist ülkeler arasında işçi sınıfının dağılımı sürekli olarak değişebilir. Hatta modern sanayinin kendisi de sürekli bir yapılanma içerisindedir. Ama ücretli emeğin sömürülmesi hep değişmeden kalır. Çünkü bu ilişki kapitalizmin temel ilişkisidir ve artı-değer sömürüsü sadece ücretli emek sömürüsü üzerinden gerçekleştirilebilir. Emek ile sermaye arasındaki bu çelişki bugün kapitalist ülkelerin tamamında varlığını sürdürmekte, güncel burjuva toplumu tam da bu nedenle yeni Ekimlere gebe toplum olma özelliğini sürdürmektedir.

Tam da burada, şu hatırlatmayı yapmak zorunludur. 1917’de genel olarak bir köylü ülkesi, bir küçük-burjuvalar ülkesi görünümü sergileyen Rusya’da, işçi sınıfı, nasıl oldu da tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin önderliğini yaparak devrimi gerçekleştirebildi? İlk devrimin Rusya’da gerçekleşmesi, uluslararası işçi hareketinin bayrağının Rus işçilerinin eline geçmesi “tesadüfi” sayılabilir mi? Rusya’nın koşullarına ve devrimin gerçekleştiği zemine bakıldığında gerçek durum daha iyi anlaşılacaktır. Rusya’da, 19. yüzyılın sonlarından itibaren kapitalist gelişmenin temposu oldukça hızlanmıştı. Bu ülkede devrim öncesinde sadece sanayi proletaryasının sayısı yaklaşık 3 milyona ulaşmış bulunuyordu. Daha da önemlisi, bu sanayi proletaryasının önemli bir kesimi 500’den fazla işçinin çalıştığı büyük işletmelerde yoğunlaşmıştı. Kapitalizmin gelişmesi sonucu gerçekleşen bu yoğunlaşma, genç ve gürbüz bir işçi hareketine yol açmıştı. Bu işçilerin örgütlenme çabaları, grev ve gösterileri, bu ülkenin politik yaşamına damga vurmaya başlamıştı.

Uzayan emperyalist savaşın yıkıcı etkileri, Rus işçilerinin üzerinde olduğu gibi, topraksız geniş köylü yığınlarının üzerinde de, Çarlık tarafından ezilen ve sömürgeleştirilen, bir biçimde mücadeleye atılan ulus ve halkların üzerinde de derin bir etki yaptı. Emperyalist savaşa karşı barış, toprak ve ekmek mücadelesi Çarlığa ağır darbeler indirmeye başlamıştı. Kısacası, Rusya, emperyalist dünyanın en zayıf halkası olarak öne çıkıyordu ve Ekim Devrimi, Rus işçilerinin önderliğinde, işte bu zayıf halkayı parçaladı. Bütün bu hareketi başarıyla örgütleyen ve yöneten Bolşevik Partisi’nin varlığı, Rus işçi sınıfının ve emekçi halkının ilk sosyalist devrimi gerçekleştirmesi ve sosyalizmi inşa ederek, sosyalist bir uygarlık kurmasıyla sonuçlandı.

İlk işçi devrimi, bütünüyle bu nesnel koşulların ürünü olarak ortaya çıktı. Önemli olan şu ki, eğer işçi sınıfı gerekli mücadele tecrübesine sahip olmasaydı, bütün bu mücadeleler içerisinde işçi kitleleri içinde “erimeyi” başarmış Bolşevik Partisi olmasaydı, Rusya’da burjuva demokratik devrim belki sınırlı bir biçimde gerçekleşecek, sosyalizme geçiş, işçi iktidarı ulaşılamayan bir hedef olarak kalacaktı.

Evet, bugün daha gelişmiş bir dünyada yaşıyoruz. Günümüz modern toplumunun ücretli köleleri hâlâ işçiler ve emek-sermaye mücadelesi bu toplumların temel çelişkisi olarak varlığını koruyor ve keskinleşiyor. Hatırlanacağı gibi, işçi sınıfının yapısının değiştiği üzerine epeyce bir teori kırıntısı bulunuyor. Ama gerçekler hükmünü sürdürüyor ve onlar daha farklı şeyler söylüyor. Şu gerçeklere bir bakalım: Dünyada bugün sayıları sürekli artma eğilimi içinde olan yaklaşık 700 milyon dolayında sanayi işçisi bulunuyor —ILO rakamları—. Kapitalizmin ileri ölçüde geliştiği ülkelerde sanayi işçilerinin sayısında ciddi düşüşlerin olduğuna ilişkin çok ciddi veriler bulunmamaktadır. Bazı ülkeler ve bazı sanayi kollarında işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaymalar olmuş, buna karşın, “göç veren” ülkelerde hizmetler gibi bazı alanlarda işçi sayısında büyük artışlar gündeme gelmiştir. Dünya ölçeğinde genel olarak işçi sayısı 1 milyar 200 milyon dolayındadır. Sanayi, hizmetler, tarım birlikte ele alındığında, bu sayı, neredeyse 3 milyara ulaşmaktadır.

Hizmet sektörünün bazı alanlarında kol gücü ile çalışma hâlâ çok yaygındır. Örneğin ABD’de hizmet sektöründe çalışan 112 milyon işçinin 42 milyonunun kol emeğine dayanan işlerde çalışmakta olduğu bilinmektedir.

Burada, bazı önemli ülkelerde işçi ve çalışan sayısı ile ilgili verileri topluca vermek yararlı olacaktır.

Dünya Bankası verilerine göre, 2011’de dünyadaki toplam çalışan nüfus 3.264.688.006’dır.

ABD: 158.415.787
Rusya: 76.307.744
Çin: 806.026.432
Almanya: 42.237.922
Japonya: 66.615.344
Türkiye —çalışan-işçi sayısı—: 26.984.806
İsviçre: 4.541.780

Bu rakamlar mal ve hizmet üretiminde çalışan 15 yaş üzeri işçi ve işsiz kalanları kapsamaktadır. Yani çocuk işçiler bu rakama dahil değildir. Kol gücüyle çalışanları, mevsimlik işçileri, ilk kez iş arayanları, evde çalışanları, kayıt dışıları içermemektedir.

Ayrıca OECD istatistiklerine göre dünyada işçilerin durumu ise şöyledir —2013 ilk çeyrek rakamları—:

ABD: 143.366.700
Türkiye: 25.421.570
Avrupa alanı —17 ülke—: 139.999.600
Avrupa Birliği —27 ülke—: 215.953.200
G7 ülkeleri: 342.070.000
OECD toplamı: 554.576.300 —2011’de 550.381.400—

2011’de diğer bazı ülkelerdeki işçilerin sayısı:

Fransa: 29.057.200
İngiltere: 31.632.000
İspanya: 23.103.600

Ayrıca, dünyada çalışan nüfus toplamının yüzde 30,5’i kırsal/tarımsal alanda çalışmaktadır. 15 yaş üzeri toplam dünya kadın nüfusunun yüzde 51’i çalışmaktadır. Yine 15 yaş üzeri toplam dünya erkek nüfusunun yüzde 77’si çalışmaktadır.

Peki, işçilerin ve çalışan kitlelerin ücretleri ve yaşam koşulları ne yönde gelişmektedir? Kuşkusuz bu yönde çeşitli araştırmalar bulunmaktadır. Örneğin Prof. Boratav şunları aktarmaktadır:

“Bu soruların yanıtlanmasında Branko Milanovic’in Küresel Eşitsizlik başlıklı kitabında (Global Inequality: A New Approach for the Age of Globalization, 2016, Harvard) yer alan bulgular kullanılıyor. Milanovic 1988-2008 yılları için ülkelere ait kişisel gelir dağılımı verilerini yeknesaklaştırıyor; birleştiriyor ve dünyayı kapsayan gelir dağılımı tabloları oluşturuyor. Bu tablolara göre yirmi yıl boyunca kimler kaybetmiş; kimler kazanmıştır? Batılı yorumcular, bu bulguları tek bir cümle ile özetliyorlar: ‘Neoliberalizmin yükseliş konjonktüründe ABD ve Batı Avrupa’nın yerli (‘beyaz’) işçileri kaybetmiştir.’ Batı işçi sınıfının kayıpları hem göreli, hem de mutlak boyutludur: Sadece toplam gelirden payları aşınmakla kalmamıştır. Dünya millî gelirinin alım gücü hesabıyla yüzde 96; kişi başına yüzde 48 oranında büyüdüğü 1988-2008 yılları içinde bu sınıfın gelir düzeyi artmamıştır; bu anlamda da kayıp söz konusudur…”

Diğer taraftan McKinsey Global Institute tarafından geçenlerde yayınlanan bir analizde, son on yılda, geliri artmamış veya azalmış olan hane halkı oranının ABD’de yüzde 81, İtalya’da yüzde 97, İngiltere’de yüzde 70, Fransa’da ise yüzde 63 olduğu görülmüştür.

Bu verilerin kanıtladığı kesin gerçek şudur: Bugünün modern burjuva toplumları kendi içerisinde emek ve sermaye arasındaki derin bölünmeyi tüm canlılığı ile yaşamaktadırlar. Bu çelişki halen günceldir ve Ekim Devrimi’nin güncelliği dendiğinde asıl olarak işte bu gerçek dikkate alınmak durumundadır. Ekonomik krizler ve bunalımlar bu toplumlarda grevleri, genel grevleri, sert sınıf mücadelelerini gündeme getirmekte, uluslararası işçi hareketinin örgütlenme ve bilinç düzeyi geri olsa da işçi sınıfı bu mücadelelere girmekte, bu mücadeleler içerisinde bilincini ve örgütlenmesini ilerletmektedir. Modern toplumlarda burjuvazi ve proletarya arasındaki bu uzlaşmaz karşıtlık ve çelişki, Ekim Devrimi “hayaleti”nin bu toplumlar üzerinde gezindiğini göstermekte, emperyalist gericilik tam da bu nedenle bu toplumları yabancı düşmanlığı, ırkçılık, dinsel, mezhepsel bölünmeler kışkırtmasıyla sürekli gericileştirmeye çalışmaktadır.

EMPERYALİZM VE HALKLAR

Ekim Devrimi emperyalist savaşın içerisinde patlak vermişti. Sermaye düzeni ve gericilik en zayıf halkasından yarılmış, işçi sınıfı köylülüğün büyük kitlelerini de ardından sürükleyerek iktidarı almıştı. Emperyalist ve sömürgeci ülkeler savaş öncesinde dünyanın paylaşımını tamamlamışlar, yeni bir paylaşım için savaştan başka yol kalmamıştı. Birinci Paylaşım Savaşı, ardından İkinci Paylaşım Savaşı ve hiç bitmeyen bölgesel ve yerel savaşlar ve çatışmalar hep emperyalist politikaların ürünü olarak gündeme geldiler.

Bazı halklar ve devletler arasında var olan tarihsel anlaşmazlıklar ve çekişmeler emperyalizm dönemi ile farklı bir düzeye sıçradı ve emperyalist politikaların halkaları olarak işlev görmeye başladı. Bağımsızlık ve kurtuluş savaşları bu koşullarda ortaya çıktı ve emperyalizme karşı bağımsızlık mücadeleleri çeşitli görünümler altında halen varlığını sürdürüyor. Açıkçası emperyalizme, tekelci kapitalizme karşı mücadele Ekim günlerinde ne kadar gerekliyse, bugün de o kadar gerekli ve güncel.

Ortadoğu, hiç bitmeyen egemenlik ve güç mücadeleleri ile halen sarsılıyor ve artık savaş ve çatışmaların süreklilik kazandığı bir bölge görünümü gösteriyor. Başta ABD ve Rusya olmak üzere, güce sahip hemen her emperyalist ülke burada boy gösteriyor ve gücü oranında etkinlik mücadelesi veriyor. Sahra altı Afrikası emperyalist mücadelelerin yerel çatışmalara dönüştüğü bir diğer bölge. Pasifik, sürekli bir gerginlik merkezi ve geleceğin büyük mücadeleleri burada patlamaya aday. Balkanlarda yaşananlar ise, daha dün olmuş gibi insanlığın belleğine kazınmış durumda.

Ancak emperyalizmin gerek halklara karşı saldırısı, gerekse emperyalist devletlerin kendi aralarındaki mücadeleler savaşlardan ibaret değil. Emperyalizmin en önemli belirtisi olan mali sermaye egemenliği, gerek tek tek ülkelerin politikalarında, gerekse oluşturulan emperyalist finans kuruluşları ile halkların ağır bir boyunduruk altına alınmasına varıyor. IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar, karşılıklı ticaret anlaşmaları, kendi içlerinde amansız bir emperyalist rekabeti sürdüren ticaret bölgeleri ve birlikler, büyük emperyalist devletlerin dev bankaları bu emperyalist egemenliği tamamlayan halkalar oluyorlar.

Bütün bu soygun ve sömürü ilişkilerinin niteliğini daha iyi kavrayabilmek için Lenin’in mali sermaye üzerine yaptığı tespite bakmak gerekiyor:

“Kapitalizmin gelişmesi öyle bir noktaya varmıştır ki, meta üretimi hâlâ ‘egemenliğini’ korumakta ve ekonomik yaşamın temeli sayılmakla birlikte, aslında sarsılmıştır ve esas kârlar mali dolaplar çeviren ‘deha’lara akmaktadır.”
(Emperyalizm, Seçme Eserler, Cilt 5, s. 33)

Bugün bu “dahilik”in sadece kişilerde somutlanmadığı, oturmuş ve kurumsallaşmış emperyalist yapılar tarafından genişletilerek sürdürüldüğü bir aşamadayız. Uluslararası finans kurumları, dev bankalar bütün bu ilişkilerin yürütüldüğü bir ağ kurmuşlardır ve dünya halklarının kanı böyle emilmektedir.

IMF politikalarını uygulayan 89 bağımlı ülkenin, 1965’ten 1995’e kadarki ekonomik büyümesi Bryan Johnson ve Brett Schaefer tarafından incelenerek, bazı sonuçlara varılmıştır. Buna göre, “ülkelerin 48’i, borç aldığı yıla göre, kişi başına düşen zenginlik açısından bir ilerleme kaydetmemiş, bu 48 ülkeden 32’si daha da fakirleşmiş, bu ülkelerden 14’ünün ekonomisi borç aldığı yıla oranla en az yüzde 15 küçülmüştür.” Bunların bütünüyle küçük ekonomiler olduğu sanılmamalıdır. Arjantin gibi gelişmiş bir ülke bile çöküntüye sürüklenmiş, ekonomisi yağmalanmıştır.

Şu tablo, emperyalist soygun ve bağımlılık hakkında kesin ve çarpıcı bir fikir vermektedir. Geri ve bağımlı ülkelerin 1970 ile 1982 yılları arası dönemde, toplam borç miktarı on bir kat artmış; 62,5 milyar dolardan 743,5 milyar dolara yükselmiştir. Bugün ise, bu borç miktarının 2 trilyon doları çok fazla aştığı kabul edilmektedir. 2014 rakamlarına göre, dünyada 1,5 milyar kişi sefalet koşullarında yaşamaktadır.

OXFAM International’in yaptığı bir araştırma son derece çarpıcı gerçekleri ortaya koymuştur. Buna göre, 2015’te dünyanın en zengin 80 kişisinin toplam geliri 2 trilyon dolar artmış, buna karşın en fakir 3,6 milyar insanın geliri 1 trilyon dolar düşmüştür. Yine bu araştırma, 2015’te en zengin 62 kişinin servetinin dünyanın en fakir 3,6 milyar kişisinin servetine eşit olduğunu ortaya koydu. Dahası, 2016’da en zengin yüzde 1’in küresel servetten alacağı pay, yüzde 99’un alacağı paya eşit olacak! Tekelci kapitalist sistemin, emperyalizmin çürüme ve asalaklığının zirvesidir bu.

Emperyalist ekonominin politikaya yansıması da koyulaşmış bir gericilik biçiminde kendisini göstermektedir. Emperyalizm kendi merkez ülkelerinde bile zaten iyice güdükleşmiş “demokrasi”yi bütünüyle ortadan kaldırma eğilimi gösteriyor. Artık geçmiş burjuva demokrasilerinden söz etmenin olanağı ortadan kalkmış durumda. Güdük bir emperyalist demokrasi buralarda egemen durumdadır. Emperyalizm gelişmiş halkların bile içişlerine karışma, oralardaki demokrasiyi ayaklar altına almada hiçbir sınır tanımıyor. İtalya ve Yunanistan gibi ülkelere teknokrat hükümetler atanması, seçimlerin, referandumların hiçe sayılması artık olağan gelişmeler sayılıyor.

Diğer taraftan emperyalist büyük devletler arasında bloklaşma eğilimleri gelişiyor ve askerî harcamalar rekor seviyelere yükseliyor. Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü —SIPRI— tarafından bu yılın Nisan ayında açıklanan raporda dünya genelinde silah endüstrisinde “patlama”nın yaşandığına işaret ediliyordu. Rapora göre, dünya genelinde silahlanmaya ayrılan bütçe, 2011-2015 arasında 2006-2010 yıllarına oranla yüzde 14 artmış. Başka bir deyişle, 2011-2015 arasında toplam 1,7 trilyon dolar askerî giderlere harcanmış. Askerî harcamalara en fazla bütçe ayıran ülke 595 milyar dolarla ABD. Onu Çin, Suudi Arabistan ve Rusya takip ediyor. Bu tablo dikkate alındığında, ABD Savunma Bakanı Ash Carter’ın artık “yeni bir büyük güçler arası rekabet dönemine girildi” sözleri emperyalistler arası mücadelenin ulaştığı aşamayı göstermesi bakımından önem taşıyor.

Açıkçası, emperyalist soygun ve sömürü ne kadar güncelse, dünya halklarının da emperyalizme karşı mücadelesi o kadar güncel ve 20. yüzyılın başından itibaren dünyaya damga vuran çelişkiler halen egemenliklerini sürdürüyorlar. Ekim Devrimi bütün bu çelişkileri çözmek üzere, emperyalist egemenliğe, sermayenin sömürüsüne karşı atılmış bir adımdı ve eğer bugün Ekim’in güncelliğinden söz edilebiliyorsa, bunun gerçek anlamı, gerek tek tek ülkelerin iç bünyelerinde, gerekse dünya genelinde bütün bu çelişki ve çatışmaların varlığını tüm ağırlığı ile sürdürüyor olmasıdır. Ekim Devrimi’ne yol açan tüm çelişkiler daha da ağırlaşmış ve çürümeye dönüşmüş olgunlaşmalarıyla halen varlığını sürdürmekte, işçi sınıfının, ezilen ve bağımlı halkların emperyalist bağımlılık ve sömürü ilişkilerinden kurtuluşunu, bugünün temel sorunu olarak, proletaryanın ve dünya halklarının önüne getirmektedir.

EKİM DEVRİMİ VE ULUSAL SORUN

Ekim Devrimi’nin güncelliğine vurgu yapıldığında, hiç kuşkusuz ulusal soruna da ana hatları ile kısaca bakmak gerekir. Devrim öncesi Rusya’sı, yani Çarlık Rusya’sı “halklar hapishanesi” olarak tanımlanmaktaydı. Çarlık’ta nüfusun yarısından biraz fazlasını sömürgelerin halkları, ezilen ulus ve milliyetler oluşturuyordu. Bu halklar üzerinde dizginsiz bir gericilik hüküm sürüyor, kırımlara —pogrom— varan politikalar uygulanıyordu.

Sosyalist iktidar ulusların kendi kaderini tayin hakkını —UKKTH— tavizsiz bir biçimde uyguladı. Bolşevik Partisi zaten kapsamlı bir ulusal programa sahipti. Bu program güncel ihtiyaçlarla geliştirilerek, uluslar, bölgesel özerklikten, sosyalist cumhuriyetlere kadar varan gönüllü bir birlik temelinde yeniden örgütlendiler. Hiç kuşkusuz Ekim Devrimi’nin ulusal sorun konusunda en çarpıcı politikalarından birisi Finlandiya’nın bağımsızlığının tanınması olmuştur.

Bugün de pek çok ülkede ulusal sorun, ezilen ulusların KKTH sorunu hâlâ güncel bir sorundur ve bu tür ülkelerin başında da Türkiye gelmektedir. Ulusal sorunda başından beri Bolşeviklerin ve devrimden sonra işçi iktidarının aldığı tutumlar, bugün de ulusal soruna yaklaşım ve onun çözümünde örnek alınması gereken deneyler barındırmaktadır. Bu deneyimler, ulusal sorunun her somut tarihsel anda ve durumda nasıl ele alınması gerektiği konusunda zengin bir içerik sunmaktadır. Bu deneyimler, Marx’ın İrlanda, Polonya ve Güney Slavlarının hareketine yaklaşımı, bu yaklaşımın özgünlüğü, Lenin’in Norveç’in İsveç’ten ayrılması karşısında işçi sınıfı adına UKKTH’yi inkâr edenlerle giriştiği polemikler, yine Rosa Luxemburg’la Polonya ve UKKTH konusunda yürüttüğü tartışmalar, Finlandiya konusundaki tutumu vb. ile geriye oldukça eğitici ve öğretici bir miras bırakmıştır.

Bu miras, farklı ulusal hareketlere yaklaşımda işçi sınıfının enternasyonalist tutumunu yansıttığı gibi, aynı zamanda bir ülkede eğer işçi sınıfı kendi devrimci rolünü oynayabilirse, ulusal sorunun nasıl bir yolla çözülebileceğinin somut örneğini de ortaya koymuştur. Hatırlanacağı gibi, Rusya’da güçlü bir işçi hareketi ve onunla sağlam bağlar kurmuş bir parti bulunuyordu. Bu durum, ezilen, sömürge ulusların kurtuluşu için de büyük bir olanaktı. Çeşitli uluslardan işçiler aynı partide örgütlenmiş, işçi hareketi ve parti, ezilen uluslar için de bir çekim merkezi haline gelerek, onların kurtuluş umutlarının da taşıyıcısı olmuştu.

Kuşkusuz milliyetçi hareketler ve eğilimler de vardı —bunlar özellikle yenilgi dönemlerinin ardından güçleniyorlardı!— ama bunların güçlü bir işçi hareketinin olduğu koşullarda ondan farklı bir yol izleme şansları bulunmuyordu. Rusya’da ezilen ulusların kurtuluşu da, işte bu nedenle, işçi hareketi önderliğindeki bir devrimle gerçekleşmiştir.

İşçi hareketinin ve onun gerçekleştirdiği devrimin özellikle Doğu’nun sömürge ve ezilen ulusları için bir umut ışığı olduğunu ve bu ulusların özellikle emperyalizme karşı mücadeleye giriştiklerini tarihsel tecrübe ortaya koymaktadır. Ancak son çeyrek yüzyılda iki bloklu dünyanın —sosyalist blok olarak adlandırılan ama sosyalizmle ilişkisi kalmamış Doğu Bloku ve ABD önderliğindeki Batı Bloku— çökmesinin ardından ortaya çıkan bazı “ulusal hareketler” içinde emperyalizme yamanma eğilimi güç kazanmış, Balkanlar örneğinde olduğu gibi kanlı hesaplaşmalar da gündeme gelebilmiştir.

Sonuç olarak; Ekim Devrimi’nin çözmek üzere önüne aldığı temel sorunlardan birisi de ulusal sorun olmuştur ve bu sorun, halen günümüzde hem bazı tek tek ülkelerin içinde ezilen ulusların mücadelesi biçiminde yaşanmakta, hem de ezilen ve bağımlı ulusların emperyalizmden kurtuluş mücadelesiyle genel bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Ekim’in güncelliği bu sorunda da yaşanmakta, işçi sınıfının sermayeye karşı, halkların ve ezilen ve bağımlı ulusların emperyalizme karşı mücadeleleri günümüz dünyasının temel sorunu olarak orta yerde, çözülmemiş olarak durmaktadır. Dünya yeni Ekimlere gebedir ve devrimin 99. yıldönümünde işçi sınıfı ve dünya halkları Büyük Devrim’in çözmek için önüne aldığı sorunlarla nihai olarak hesaplaşma görevi ile karşı karşıyadır.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑