El Khomri İş Yasasına karşı mücadele ve Fransa’da sınıf hareketinin dinamikleri

Nihat Polat

Fransa’da Çalışma Bakanı Myriam El-Khomri’nin gündeme getirdiği iş yasası tasarısına karşı mücadele son 3 aydır tüm dünyada ilgiyle izleniliyor. 2012 yılında “Sosyalist Parti” adayı François Hollande’ın seçilmesiyle birlikte işçi ve emekçilere karşı hayata geçirdiği yoğun saldırılardan dolayı “zenginlerin Cumhurbaşkanı”¹ olarak ün yapan Nicolas Sarkozy döneminde var olan güçlü işçi ve emekçi direnişleri geriye düşmüş ve “bekleme sürecine” geçmişti. Sağcı Nicolas Sarkozy’ye yönelik tepkiler üzerinden iktidara gelen François Hollande kısa süre sonra işçi ve emekçi kesimler içerinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı ve bugünkü büyük mücadelenin bu oranda güçlü ve direngen olmasının esas nedeni Sarkozy dönemi de dâhil olmak üzere uzun süredir biriken tepkilerin artık üst safhalara çıkmış olmasıdır.

FRANÇOİS HOLLANDE NİCOLAS SARKOZY’Yİ SAĞDAN SOLLADI

2012 Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda, aralarında CGT sendikası ve ilerici parti ve örgütlerden oluşan “Sol Cephe” bileşenlerinin önemli bir kesiminin, Nicolas Sarkozy’nin yenilmesi için “solun adayı” olarak piyasaya tek alternatif² olarak sunulan François Hollande’a oy kullanma çağrısında bulunmuş olmaları, sınıflar mücadelesinin seyrini anlama açısından zayıflıklarını ortaya koyduğu gibi, 1990’lardaki “sosyalist yenilgi”nin doğurduğu siyasi ve ideolojik tahribatın boyutlarını somut olarak gözler önüne seriyor. Nicolas Sarkozy gibi, François Hollande da, öz itibariyle aynı sosyal sınıfın adayları olarak, sermayenin ihtiyaçlarına en iyi ihtimalle farklı yol veya yöntemlerle cevap veren iki adaydı. Sarkozy açıktan saldırgan bir çizgi savunmasından dolayı geniş emekçi kesimler ve gençler içerisinde büyük tepkiler birikmesine neden olmuş, Hollande ise, “düşmanım finanstır” diye haykırmış, seçim programının merkezine ise gençlerin “daha iyi bir toplum” özlemini koyduğunu belirtmiş olmasına karşın, verdiği birçok demeçte, aslında 2008-2009 kapitalist krizinden büyük aksamalarla yavaş yavaş çıkan Fransız büyük burjuvazinin çıkarlarına uygun çalışacağını, ama rakibine göre daha yumuşak davranacağını itiraf ediyordu. “Sarkozy olmasın da kim olursa olsun” eğilimine düşen sol ve ilerici güçler çok kısa bir süre sonra büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak, ne kadar yanıldıklarını yaşayarak görmüş oldular.

İktidara geldiği günden itibaren, verdiği ufak tefek vaatleri de göz ardı eden 5. Cumhuriyetin 2. sosyalist Cumhurbaşkanı³ sermaye lehine yoğun bir şekilde seferber oldu ve birçok alanda emekçiler açısından gerçekten zor yıllar olan Nicolas Sarkozy yıllarında yapılandan çok daha ileri gitti. Nicolas Sarkozy’nin iktidar yıllarının sonlarına doğru patlayan kapitalist kriz esnasında banka ve tekelleri kurtarmaya yönelik aktarılan milyarlar, artık art arda gündeme gelen “kemer sıkma” politikalarıyla işçi, emekçi ve gençlerin sırtına yıkılmalıydı. Buna Sarkozy başlamıştı, ama Hollande’ın da devam etmesi gerekiyordu. Diğer taraftan kriz dünya çapında yeni tekelleşmeleri hızlandırmış, bunların “rekabet güçleri”nde de yeni bir dengesizliğe neden olmuştu. Her ülkenin siyasi iktidarı gibi, Fransa’da “sosyalist” Hollande da sermayenin bu ihtiyaçlarına cevap vermeli ve kısa bir süre önce bulunduğu vaatlerle uğraşıp durmamalıydı. Pazar kavgalarının, paylaşım savaşlarının, emperyalist rekabetin giderek sertleştiği bir dünyada tekellerin “sırtlarındaki” tüm “yüklerin” yok edilmesi, olmuyorsa en azından hafifletilmesi gerekiyordu. Tüm şirket vergilerinin aşağı çekilmesi, şirketlerin kimilerinden muaf tutulması, işçi haklarının azami şekilde kırpılması, sömürü koşulları ve işten atmaların kolaylaştırılması, sendikal hak ve işçi örgütlenmelerinin kısıtlanması, Fransız sermayesinin dönemsel ihtiyaçları ve dolayısıyla da Hollande’ın programının temel yönlerini oluşturan başlıklar arasındaydı. Tüm iktidarını giderek bu ihtiyaçların karşılanması üzerinden açıktan şekillendiren Hollande, Sarkozy döneminde bile yapılamayanları yapıp atılamayan adımları attı.

Örneğin bugün tekellerin “artı-değer vergisi”, Sarkozy döneminden daha fazla düşürüldü. Oysa ki Hollande’ın seçim programında, artı-değer vergisinin arttırılarak iş gücü üzerinden alınan vergi ile aynı düzeye getirilmesi sözü vardı. Seçildikten tam 5 ay sonra basının “küçük işyerleri”, kendilerinin ise “güvercin” diye tanıttıkları şirketlerin internet üzerinden, daha yasa gündeme gelmemesine karşın başlattıkları protesto büyük sermaye örgütü MEDEF’in desteğiyle basında büyük bir yankı bulunca, Hollande verdiği sözün tam tersine “artı-değer vergisini”, Sarkozy döneminden daha da aşağıya çekerek Cumhurbaşkanlığı sürecinde neler yapacağının rengini daha ilk baştan açıktan ilan etti.

Birkaç gün sonra (5 Kasım 2012), kendisini “solcu” olarak tanıtan ve hükümetin şirketlerin rekabet gücünü artırtmaya dair önerilerini yazmakla görevlendirdiği eski Renault Başkanı Louis Gallois raporunu yayınlandı. Bu rapor üzerinden Fransız tekellerin rekabet güçlerinin diğer tekellere nazaran ne kadar düşük olduğu gündeme getirilerek, kamuoyu yaratılmaya çalışıldı. Başbakan, hemen kolları sıvayarak, şirketlere 20 milyarlık bir vergi muafiyeti projesini gündeme getirdi (CİCE projesi). Her iş yerininin asgari ücretten 2,5 kat fazla olan ücretlerin tümüne denk düşen bir miktarda vergisinin düşürülmesi kararlaştırıldı. Yüksek maaş alan kadrolu personel üzerinden hesapların yapılmasının esas hedefi ise, bu muafiyetinin temel hedefinin büyük tekellere hizmet sunuyor olmasıydı. Ancak dünyada emperyalist ülkeler ve tekellerin rekabetinin keskinleştiği sert koşullarda Fransız tekelleri için bu yeterlili sayılmıyordu. 2013’ün sonuna doğru, büyük sermaye örgütü MEDEF’in sonbahar çalışma kampına katılan dönemin Ekonomi Bakanı Pierre Moscovici, CİCE projesinin yeterli olmadığını ve hükümetin yeni projeler üzerinde çalıştığını ifade ederek, büyük sermayeye yeni müjdeler verdi. Ardından Hollande, geleneksel yılbaşı konuşmasında ise, “Sorumluluk paktı” adıyla yeni bir proje ilan etti. Ona göre, bu pakt şunları ifade ediyor: “İş gücü üzerindeki vergileri azaltma, çalışma yasasının dayattığı kimi zorlukları azaltma, bunun karşılığında ise daha fazla işçiyi işe alma ve daha fazla sosyal diyaloğu hayata geçirme.”⁴

Yani bu “sorumluluk paktı”nın iki temel ayağı var: bir yandan tüm hızıyla tekellerin vergilerini düşürmeye devam etme, diğer yandan ise tüm işçi hak ve özgürlüklerini yazılı hale getiren iş yasasını parçalama.

Hollande Hükümeti birkaç ay sonra bu “sorumluluk paktı”nın ilk ayağının gereklerini somut olarak attı ve tekellerin işçi ve emekçiler üzerinden ödediği vergilerin 10 milyar avro, ödemek zorunda kaldıkları diğer iki farklı verginin ise (dayanışma vergisi ve şirket vergisi) 11 milyar avro düşürüleceğini açıkladı. Böylelikle iktidara geldiği günden itibaren François Hollande Fransız tekellerin vergilerini yaklaşık 50 milyar avro miktarında hafifletmiş oluyordu. Bunlara ek olarak, Hollande, çalışma yasasındaki kimi “zorlukları” da azaltma sözü verdi. İşte bu zorlukları azaltma projesinin adı, El Khomri İş Yasası’dır.

EL KHOMRİ YASASI FRANSIZ SERMAYESİNİN İŞ YASASINI TAMAMEN PARÇALAMA YASASIDIR

Hükümet iş yasasında uzun zamandır planladığı değişikleri, bu konuya dair öneriler sunmakla görevlendirdiği Badinter Raporu’na dayandırdı. Robert Badinter, iş yasası veya iş dünyasına dair özel bir birikimi olan birisi değil, 1981’de 5. Cumhuriyet döneminde iktidara gelen ilk sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterand’un Adalet Bakanlığını yapmış ve bu görevinde, sonraki yıllara iz bırakacak olan ölüm cezasının kalkmasını onaylatmıştı. 1986 ile 1995 yılları arasında ise, Anayasa Mahkemesi başkanlığını yapmıştı. Mesleği avukattır ve yasalarla haşır neşirdir, ama iş dünyasına veya iş yasasına dair herhangi bir özel yeteneği yoktur. Hükümetin Badinter’e verdiği iş yasasını değiştirmeye dair öneriler sunmakla görevli komisyonun başkanlık yetkisi, aslında onun uzun zamandır insan haklarını savunmasından kaynaklı toplum içerisinde var olan “saygınlığı” değerlendirmeye yöneliktir. Badinter, iş yasasında yapılmasını öngördüğü önerileri içeren raporunu, 25 Ocak 2015’te, yani “sorumluluk paktı”ndan tam bir yıl sonra, televizyon kameralarının önünde Başbakan’a sundu. 17 Şubat’ta ise Valls Hükümeti yasa tasarısını kamuoyuna sundu. Avrupa Komisyonu’nun dayatmalarına tamamen uygun, işçilerin asırlık hak ve özgürlüklerini kısıtlayan ve işyeri düzeyinde patronlara önemli haklar sunmayı öngören bir içeriği sahip olan bu tasarı, emekçiler arasında hemen büyük tepkilere neden oldu. Fransız büyük sermaye örgütü MEDEF’in Başkanı Pierre Gattaz derhal yasanın “doğru eğilimde olduğunu” ifade ederek, geniş işçi ve emekçi kitlelerinin sunulan tasarının kendileri açısından ne kadar tehlikeli olduğunu anlamalarına yardımcı oldu. Gattaz, sadece temsil ettiği Fransız büyük burjuvazisinin sözcülüğünü değil, yanı sıra Avrupa burjuvazisinin de uzun zamandır gündeme getirdiği bir talebin sözcülüğünü yapıyordu. Zira Avrupa’nın birçok ülkesinde bu yönlü somut adımlar atılmasına rağmen, Fransız burjuvazisinin geriden gelmesinden, daha doğrusu Fransız işçi ve emekçilerin diğer ülkelere “yanlış” örnek olmasından uzun zamandır şikâyetçiydi.

Örneğin son yıllarda ekonomik sıkıntıları bahane olarak gösteren sermaye, İspanya’da, işten atmaların koşullarını genişletilmiş, patronların işçiler üzerinden ödediği vergileri düşürmüş ve orta büyüklükteki işyerlerinde gençlere bir yıllık deneme süresi dayatan iş sözleşmelerini de onaylatmıştı. Üstelik bu bir yıllık deneme süreci içinde patron hiçbir gerekçe göstermeden genç işçileri işten çıkartabilme hakkına sahip olmuştu. Yine aynı gerekçeleri işleyerek, AB Komisyonu, Yunanistan’da da asgari ücretin düşürülmesini dayatabilmiş, 25 yaşın altındaki gençlere bir yandan asgari ücretin altında bir ücret ödenmesini yasallaştırmış, diğer yandan ise iki yıllık bir deneme sürecini dayatmıştı. Üstelik bu iki yıl içinde işten kovulmaları durumunda bu gençlerin işsizlik hakları da olmayacaktı. 2013’de Euro para birimine geçerken, Hırvatistan’a ise, AB Komisyonu toplu işten çıkartma kurallarını kolaylaştırma, geçici ve sosyal haklardan büyük oranda yoksun işçiliğin yaygınlaştırılmasının önündeki tüm engellerle aylık azami mesai saatini sınırlayan kuralı ortadan kaldırmayı dayatmıştı. Aynı şekilde, 2009’dan bu yana Çek Cumhuriyeti, Portekiz, İspanya, Slovakya, İngiltere, Estonya, Yunanistan ve Romanya’da işçilerin örgütsüzlüğü güçlendirilirken, işten atmalar da kolaylaştırıldı. Bu ülkelerde, kendi aralarında farklılıklar olmakla birlikte, işçinin her an işten atılmasının en “kolay” yöntemlerinden birisi olan “işe uygun olmama”nın çerçevesi büyük oranda genişletildi. Yine birçok ülkede, işten atılan işçilerin kıdem tazminatları olağanüstü oranda düşürüldü. Örneğin İtalya’da Renzi Hükümeti’nin gündeme getirdiği Jobs act’a göre, işten atılma durumunda işçilerin kıdem tazminatları düşürüldü. Aynı yasa, “zaman içerisinde büyüyen sosyal koruma” prensipli iş sözleşmelerini de gündeme getirdi. Giderek kural haline getirilmek istenen bu sözleşmelere göre, bir işçi çalıştığı işyerinde ne kadar uzun süre çalışabilirse o kadar yasal sosyal korunma hakkına sahip olacak ve aynı orana göre de kıdem tazminatı alabilecek. Yani işçi işyerinde ne kadar uzun çalışırsa patrona o kadar “yük” olabilecek. O zaman “en kısa sürede işten çıkart, gerekirse tekrar al” sistemiyle, işçi, her zaman sıfırdan başlayabilecek. Yine İngiltere’de işçi mahkemelerine başvurmanın ekonomik yükü arttırıldı. Bu yükün birçok işçinin işten atılmasına itiraz etmesini caydırıcı olduğu açık, zira mahkemeyi kazanma garantisi yok. Diğer taraftan, İngiltere’de, Avrupa’nın tüm sermayesi için bir örnek olarak görünen bir iş sözleşmesi gündeme geldi: “Sıfır saatli iş sözleşmesi”! 2012’den bu yana hızla yaygınlaşan ve 2015’de 740 bin işçiyi kendi girdabına çeken bu sözleşmeyle, işçinin ay içerisinde ne kadar çalışacağı sabit değil ve mutlak bir esneklik içinde, işçi, her an patronun hizmetinde olacak.

Avrupa’nın tüm ülkelerinde işçilerin sözleşmelerinde de ciddi değişiklikler yapıldı. Süresiz iş sözleşmeleri giderek yok ediliyor ve işçilere kısa süreli iş sözleşmeleri dayatılıyor. Örneğin Çek Cumhuriyeti’nde, aynı işyerinde 3 defa yenilenebilecek 3 senelik süreli iş sözleşmeleri imzalamak mümkün. Yani bir işçi, aynı şirkette toplam 9 yıl süreli iş sözleşmeleriyle çalıştırılacak. Romanya’da hayata geçirilen son iş yasalarına göre, süreli sözleşmeler 5 yıla çıkartıldı. Yunanistan, Portekiz ve İspanya’da ise, süreli iş sözleşmesi süresi 3 yıla uzatıldı.

Sermayenin saldırılarının yoğunlaştığı temel alanlardan bir diğeri ise, işçilerin TİS haklarıdır. Avrupa’nın her yerinde “ademi merkeziyetçilik” ilkesi dayatılıyor ve buna göre, işçiyle patron arasındaki görüşme, sözleşme ve her türlü müzakerenin ulusal çapta olması ve yerellere dayatılmasından çok, tam tersine, artık bunların tümünü yerel düzeye, teker teker iş yeri düzeyine indirilmesinin esas kural olması isteniyor. Birçok ülkede de bu alanda somut adımlar atıldı. İspanya’da örneğin, 2012’de onaylanan yasaya göre, işyeri düzeyinde ücret, mesai saatleri ve çalışma saatlerinin dağılımı konularında patron ile işyeri ve işçi temsilcileriyle müzakereler sonucu onaylanan anlaşma, şirketin bağlı olduğu branştaki toplu sözleşme karşısında öncelik kazanıyor. Yine İrlanda, Portekiz, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde çıkarılan birçok yasa toplu sözleşmelerin belirleyiciliğini azalttı. Bu ülkelerde toplu iş sözleşmelerinden etkilenen işçi sayısı giderek azaldı. Örneğin 2008 ile 2013 yılları arasında iş kollarına göre imzalanan toplu iş sözleşmeleri iki kat azaldı. Toplu iş sözleşmelerinden etkilenen işçi sayısı ise, 12’den 7 milyona düştü. Yine Belçika, Bulgaristan, Kıbrıs, Almanya ve Slovakya’da da imzalanan TİS sayısı da giderek azalıyor. Bu ülkelerde, işçinin patronun karşısına tek çıkması öngörülüyor, işçinin, kendi çıkarlarını örgütsüz, tek başına savunması sağlanmak, yani bir sınıf olarak hareket etmesi engellenmek isteniyor.

İşte bu alanların tümünde Avrupa’nın değişik ülkelerinde saldırılar yüksek boyutlara ulaşmış olmasına karşın Fransa “geriden” geliyor ve bu ülkelerin işçi ve emekçilerine “kötü” örnek teşkil ediyor. Daha önce bu saldırılar farklı boyutlarda gündeme gelmiş, ama Fransız işçi ve emekçilerinin mücadeleci geleneği nedeniyle sermaye ancak küçük adımlarla ilerleyebilmişti. Aslında uzun zamandır gündemde olan bu sosyal saldırılar, bugün “sosyalist” Hollande Hükümeti’nin Çalışma Bakanı Myriam El-Khomri’nin adıyla gündeme geldi. 52 maddeden oluşan bu iş yasasının her maddesinde ciddi sosyal saldırı ve özgürlük kısıtlamaları var, ancak bu yasa tasarısını bugüne kadar gündeme gelen tüm saldırılardan daha tehlikeli kılan, yasanın omurgası omurgası durumundaki 2. maddesi. Bu madde, her ülkede var olan normlar hiyerarşisini altüst ediyor. Hukuk kurallarına göre yasalar arasında var olan “normlar hiyerarşisi” de olan bu iş yasası, işyeri düzeyinde onaylanan anlaşma ve kurallar arasında bir yer değişimi öngörüyor. İş yasası ile şirketlerin kendi çalışma kuralları (işe başlama/bitirme saatleri, işe alma, sözleşmeler, güvenlik önlemleri vs…) arasında bir yer değişimi yaşanarak, işyeri düzeyinde yapılan tüm anlaşmaların branş anlaşmalarından göre öncelik kazanmasını öngörülüyor. İş yasası, ulusal düzeyde yok edilmeyecek, ama bir nevi her işyerine uygun bir “iş yasası” oluşturulacak. Hükümet iş dünyasına dair temel konularda tüm anlaşmaların işyeri düzeyinde işçi temsilcileri ile patronlar arasında yapılmasını dayatarak, işçi ve emekçilerin sorunlarına sadece ve sadece yerel düzeyde sahip çıkabilmelerini, sınıf bilincinin geriletilmesini, sınıf olarak hareket edememelerini, sınıf örgütlerinin zayıflatılmasını ve tam tersine işçiler arasında rekabetin artmasını hedefliyor. İşte bu yasa tasarısını, bugüne kadar gündeme gelen diğer tüm sosyal saldırılardan tehlikeli kılan da budur. Fransız sermayesi, bu yasayla işçi ve emekçilerin devrimci ve mücadeleci geleneğini yok etmenin ve böylelikle daha sonraki saldırılarının “başarıyla” sonuçlanmasının zeminini hazırlıyor. Aslında burada yapılmak istenen, diğer Avrupa’nın diğer ülkelerinin sermayeleri karşısındaki geri kalmışlığı aşmaya yönelik olarak atılacak hızla adımların önündeki tüm engelleri kaldırmaktır. Tüm zorluklara rağmen, Başbakan Manuel Valls’ın yasa tasarısının 2. maddesini geri çekmeyi ret ederek, bu maddenin “yasanın felsefesinin kalbi”ni⁵ oluşturduğunu ifade etmesi boşuna değildir. Diğer maddelerin tümü bu süreci hızlandıracak ciddi saldırılar içeriyor kuşkusuz, ama öz itibariyle değerlendirmek gerekirse, bu madde, yerel müzakere sürecinde işçilere karşı patronun elini güçlendiriyor. Örneğin yasa tasarısında patronların işçileri “ekonomik nedenler”le ya da “ağır hata” nedeniyle işten kovmalarının olanakları genişletiliyor. Bir yandan “alın sorumlu kişiler olarak kendi aranızda anlaşın, bizi bu işe katmayın” deniliyor, diğer taraftan ise patrona da “al sana da daha fazla işten kovabilme olanakları sunuyorum” deniliyor. Bu olanaklar içinde işten atmalar (ekonomik nedenlerden dolayı işten kovmaların olanakları olağanüstü derecede genişletiliyor, işyerinin ihtiyaçlarına göre çalışma saatlerinde uzatmalarla kısaltmalara uyulmuyor diye işten atmaların olanakları daha da arttırılıyor vs..). Bunun en temel sonuçları, çalışma koşullarının kötüleşmesi, ücretlerin düşürülmesi, sendikasızlaşma oranlarının artması vs… olacaktır.

EL KHOMRİ İŞ YASASINA KARŞI MÜCADELENİN ÖRGÜTLENMESİNDEN HÜKÜMETE KARŞI MÜCADELEYE

17 Şubat’ta El Khomri İş Yasası’nın kamuoyuna sunulmasının ardından ilk tepkiler internet üzerinden bir imza kampanyasıyla başladı. Sosyalist Parti’ye yakınlığıyla bilinen, birçok bakana danışmanlık yapmış Caroline de Haas bu yasaya karşı bir imza kampanyası başlattı. 23 Şubat günü 10 işçi ve öğrenci sendikası (CGT, CFDT, FO, FSU, Solidaires, CGC, UNSA, UNEF, UNL, FIDL) bir araya geldiler ve 9 Mart’ta, yani tasarının Bakanlar Kurulu’na sunulacağı gün için yürüyüş çağrısında bulundular. Yürüyüşten birkaç gün önce, imza kampanyası hiç beklenmedik bir şekilde 1 milyon kişiye ulaştı. Toplum içerisinde büyük tepkiler vardı ve “sosyal diyalogcu” CFDT sendikası ise hükümete değişiklikler yapma çağrısında bulundu. CFDT sendikası, esas olarak iş mahkemelerinin vereceği tazminat cezalarına azami sınırların konulmasına tepki gösterir ve hükümete müzakere çağrısında bulunur. Yükselen tepkileri önce çok da ciddiye almayan Valls Hükümeti, Bakanlar Kurulu’nda tartışmayı erteler, çünkü biriken bir tepkinin yükseldiğini doğru okur. Aynı gün ülke çağında 200 civarında farklı noktada yapılan gösterilerde 500 bin işçi, emekçi ve genç tepkilerini haykırır. Bu eylemlere gençlerin yoğun katıldığı ve seçim kampanyasının merkezine “gençleri koyduğunu” belirten Cumhurbaşkanı François Hollande ile gençlik arasında da ciddi bir kopuşun olduğu artık herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Bu başarılı eylemlerin olduğu akşam sendikalar tekrar bir araya gelir ve yükselmekte olan bir dinamizm olmasına karşın, özelliklede CFDT, CGC ve UNSA sendikalarının dayatmalarıyla bir sonraki eylem günü 31 Mart olarak belirlenir, yani eylemler 22 gün sonraya ertelenir. Bu sendikalar, Hükümet’le bir müzakerenin başladığını, buna zaman tanınması gerektiğini ifade eder, ama yükselmekte olan bir sınıf dinamizmi onları da ürkütmüştür ve bunu yavaşlatıp yatıştırmayı isterler. 14 Mart’ta Hükümet CFDT’nin önerdiği kimi noktalarda⁶ değişiklikler yapmayı kabul etiğini açıklar ve sendika da, artık mücadele etmenin bir anlamı olmadığını ifade ederek sendikal platformdan geri çekilerek artık yasayı savunur bir pozisyona geçer. Bu sendika için iki taraf da “tavizler” vermiş ve artık savunulabilir bir “denge” bulunmuştur. Yalnız başkanlık koltuğu için şimdiden iç kavgaların yoğunlaştığı büyük sermaye örgütü MEDEF’in bugünkü Genel Başkanı Pierre Gattaz, bir yandan da seçimlere hazırlık amacıyla hükümetin “geri adım” atmasını eleştirmeye başlar. Yine, 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için aday adayları ciddi rekabet içerisine girerlerken, hükümetin sürekli zayıflatmaya çalıştığı sağcı “Cumhuriyetçiler Partisi” de aynı şekilde hükümetin sendikalara taviz vermesini eleştirmeye başlamış ve gelecek Cumhurbaşkanlığı yarışması hedefinden hareket ederek hükümeti yıpratma taktiğini benimsemiştir. CFDT sendikası ise, bir yandan hükümetin sunduğu olanaklarından güç toplamak ve emekçiler içerisinde kendi pozisyonunu güçlendirip yaygınlaştırmak, bir yandan da 31 Mart’ta planlanan eylem gününü baltalamak için hemen bir çalışmaya seferber olur. Ancak üniversiteli ve liseli gençler 31 Mart eylemini beklemeden yürüyüş çağrısında bulunurlar. İktidarda olan Sosyalist Parti’ye yakın olan UNEF öğrenci sendikası ve liseli UNL ve FİDL sendikaları, bir yandan Sosyalist Parti içerisinde muhalif sol kanadın teşviki, diğer yandan ise sınıf sendikacılığı eğilimlerinin güçlendiği CGT’nin desteğiyle 17 ve 24 Mart’ta art arda iki yürüyüş çağrısında bulunur. Sendikal birliğin bozulmaması adına CFDT’nin 31 Mart’tan önce yürüyüş yapmama dayatmalarını kabul eden CGT ve Solidaires sendikaları, CFDT, UNSA ve CGC sendikalarının sendikal birlik platformundan ayrılmalarıyla, gençlerin bu eylemlerine destek çağrısında bulunur, eylemlerin güçlü geçmesi için tüm yerel şubelerini seferber olmaya çağırırlar. 24 Mart güçlü işçi ve gençlik yürüyüşü olarak gerçekleşir ve CFDT’nin kısmen baltalayabildiği dinamizm tekrar canlanır. 31 Mart gösterisi ise CFDT, CFTC, UNSA ve CGC sendikalarının eylem yapmama çağrıları, hatta baltalama girişimlerine rağmen, “yasa geri çekilmelidir” ana talebi etrafında 1 milyon emekçiyi sokağı indirir. Uzun zamandır Fransa’da bu kadar büyük bir eylem gerçekleşmemiştir ve hemen büyük heyecan yaratır. Aynı akşam yüzlerce genç aydın Paris’in sembolik Republique Meydanı’nı “işgal” eder. Nuit debout (gece ayakta) Hareketi de sınıf mücadelesiyle doğrudan ilişki içinde, onun bir uzantısı olarak doğmuştur. Burada, her gece bir araya gelen yüzlerce genç, işçi ve aydın uzun zamandır neoliberal sistemin antidemokratik özelliklerini teşhir eden, ama esas olarak doğduğu sosyal koşullardan dolayı sınıf mücadelesiyle bağlarını hiç koparmayan, kendisini onun üzerinde ya da dışında görmeyen bir hareket olarak, bu hareketin olumlu bir rol oynadığı söylenebilir.

Hareket, 31 Mart kitlesel mücadelesinden sonra daha da radikalleşmeye başlar. Art arda yapılan kamuoyu yoklamalarıyla toplum içerisinde yasaya karşı olanların yüzde 70’lerde olduğu gerçeğinin görülmesi de mücadeleci sendikaların pozisyonlarını güçlendirir. Sendikal platform, ilk önce toplumsal desteğini genişletme, küçük işyerlerinde çalışan ama greve gitme konusunda sıkıntılı olan emekçilerin katılmasına olanak sunma amaçlı olarak, kısa bir süre sonra, hafta içerisinde değil de Cumartesi gününe bir gösteri çağrısı yapar. O güne kadar yapılan eylemlere esas olarak ya büyük işyerlerinde ya da kamu sektöründe çalışan ama sendikal örgütlenmelerin şu veya bu şekilde güçlü olduğu işyerlerinden emekçilerin yanı sıra lise ve üniversiteli gençlik katılıyordu. 9 Nisan Yürüyüşü’nde, yasa tasarısına karşı olan küçük işyerlerinde çalışan işçi ve emekçilerin de tepkilerini gösterme olanağı oldu. 200 farklı noktada gerçekleşen gösterilere 500 bin kişi katıldı. Büyüyen ve daha da önemlisi giderek örgütlenen tepkiye karşı Hükümet harekete geçerek, bir yandan CGT’ye, onun üzerinden de daha mücadeleci bir çizgiyi savunan yeni genel sekreteri Philippe Martinez’e saldırmaya başladı, diğer yandan ise hareketi daha da fazla bölme girişimlerine hız verdi. İlk önce 11 Nisan’da, o ana kadar çok aktif olan öğrenci ve işçi sendikaları Bakanlığa davet edildiler ve gençlerin uzun zamandır savundukları ve bu vesileyle tekrar tekrar haykırdıkları taleplerinin bir kısmının hükümetçe kabul edildiğini açıkladılar. Örneğin okulu biten öğrencilere iş bulma sürecinde birkaç aylık maddi yardım, öğrenci burslarının yükseltilmesi ve sürelerinin uzatılması, çırak maaşlarının artırılması, yüksek teknik liselerde öğrenci sayısını arttırma, süreli iş sözleşmeleri üzerindeki vergilerin artırılması, gençlerin bu eylemler arasında kazandığı kimi haklardır. Gençler bunları büyük şevkle karşıladılar, ama bu görüşme ve koparılan tavizler, Hükümet’in umduğunun tersine, mücadelenin hükümete geri adım attırdığı fikrinin yaygınlaşmasına neden oldu. Dolayısıyla gençlik örgütleri iş yasasına karşı mücadeleden ve sendikal platformdan geri çekilmedikleri gibi, daha ileriden mücadelenin meyvelerinin daha fazla olabileceği düşüncesini öne çıkardılar. Sendikal Platform, 28 Nisan ve hemen ardından da 1 Mayıs için çağrı yaptı. Bu 1 Mayıs, Fransa’da uzun zamandır emek ile sermaye arasında bölünmüşlüğün bu kadar açık ve belirgin olduğu bir ortamda kutlandı ve yine uzun zamandır ilk defa bir sendikal mücadele bu oranda polis baskı ve şiddetine maruz kaldı. Hükümet, sendikal platformda bölünmeyi sağlayamadığı için OHAL’in kendisine sunduğu olanakları açıktan işçi ve sendikal harekete yönlendirmişti. Valls Hükümeti’nin bu saldırgan tutumu, bir yandan demokratik yöntemlerle işçi hareketini söndürebilme konusunda ne kadar aciz olduğunu gösterirken, diğer yandan da yasa tasarısını geçirmek için neler yapmaya hazır olduklarını yansıtıyordu.

5 Mayıs’ta yasa tasarısı Meclis’in gündemine geldi. İlk tartışmalar ve alınan tavırlar iktidar partisi içerisinde ciddi bölünmelerin olduğunu ortaya koydu. Öz itibariyle yasayı destekleyen, ama sırf hükümeti zayıflatma amacıyla tasarıya karşı oy kullanacağını açıklayan sağın tavrının netleşmesiyle birlikte, Hükümet’in Meclis’te azınlığa düştüğünü artık herkes teyit etti. 10 Mayıs’ta Başbakan Manuel Valls 5. Cumhuriyet’in en antidemokratik maddelerinden olan 49. maddenin 3. fıkrasını kullanacağını açıkladı. Anayasanın bu maddesiyle Hükümet yasa tasarısını tartıştırmadan onaylatabiliyor, ama bu durumda, 58 milletvekilinin başvurusuyla ona karşı gensoru da verilebiliyordu. Sağcı Cumhuriyetçiler Partisi derhal bir gensoru verdi, soldan ise Sosyalist Parti’nin muhalifleri, komünistler ve Yeşiller Partisi’nin muhalifleri soldan bir gensoru verebilmek için harekete geçtiler, ama Hükümet’in baskıları karşısında geri adım atmayı tercih eden birçok milletvekilinden dolayı 2 oy eksik kaldı ve sol muhalif güçler gensoru sunamadılar. Ardından Sosyalist Parti’nin kendi üyelerinden sağın gensorusunu destekleyenlere ceza vereceğini açıklaması, parti içi muhalif milletvekillerini de ikna edemediğinin itirafı oldu. Hükümet’in Meclis’i bu şekilde by-pas etmesi, tüm demokratik tartışmaları engellemesi, daha da kötüsü sendikaların ve toplumunun ezici bir çoğunluğuna sırt dönmesi ve Meclis’te çoğunluğu sağlayamamasına rağmen zorla yasa tasarısını geçirmeye hazır olması, işçi ve emekçilerin öfkesinin daha da derinleşmesine neden oldu.

17 ve 19 Mayıs’ta üst üste iki önemli gösteri tertiplendi ve aynı sırada CGT sendikası uzun süreli grev hazırlığına girdi. Nakliyat, rafineri, nükleer santraller, tersane, liman, havayolları işçileri art arda grev çağrısında bulundular. Demiryolları işçileri de, biraz gecikmeli de olsa, grev çağrısında bulundular. Ülke ekonomisini zora sokacak bu stratejik sektörlerdeki grev iki gün içinde ülke çapında etkisini ciddi olarak hissettirdi. Rafinerilerdeki grev ve mazot depolarının önündeki işçi barajları benzin istasyonlarında uzayan kuyruklar, Hükümet’i daha da sıkıştıran bir eylem oldu. Hükümet bir yandan birçok sektörde geri adım atmak zorunda kalırken, diğer yandan ise eylemcilerin üzerine polis gönderme ve baskıyı artırma yöntemini seçti. Burada, esas olarak CGT sendikasına karşı devasa bir karalama kampanyası başlatıldı. MEDEF Başkanı Pierre Gattaz, CGT sendikasını “terörist”⁷ ilan ederken, Le Point dergisinin başyazarı⁸ IŞİD ve CGT arasında paralellik kurmaya kadar götürdü işi. Bu koşullarda, 14 Haziran’da Paris’te Ulusal bir yürüyüş düzenlendi ve onca baskıya rağmen 1,3 milyon emekçi sokaklarda El Khomri iş yasasının geri çekilmesini talep etti. Büyüyen ateşi söndürmek için artık Hükümet’in elinde baskı ve şiddete başvurmaktan başka bir araç kalmadı⁹. Ama bu hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesi anlamına gelir ki, 23 Haziran’da Paris Valisi’nin Hükümet’in emriyle yürüyüşleri yasaklama kararı vermesi de tesadüf değildir. Gelen ciddi tepkiler karşısında Hükümet’in 2-3 saat sonra tekrar geri adım atması ve yürüyüşü yasaklama cesareti gösterememesi de, toplumun öfkesinin boyutlarını ortaya koymak açısından bir ölçü olarak değerlendirilebilir. Kuşkusuz hareketin birleştirici sloganı “El Khomir iş yasasının geri çekilmesi”dir, ama hareket içerisinde Hükümet’in giderek sağa kayışına karşı tepkiler de giderek daha da radikalleşiyor ve sınıf mücadelesine ayrı bir özellik katıyor.

HÜKÜMETİN SAĞA KAYIŞI VE DAHA DA OTORİTERLEŞMESİ KARŞISINDA İŞÇİ SINIFININ OLANAKLARI

Hollande Hükümeti aldığı birçok tavır ve onaylattığı yasalarla emek düşmanı Sarkozy dönemini çoktan aştı. 2008-2009 Krizi’nden sonra Fransız sermayesinin ekonomik ihtiyaçlarının yanı sıra dünyada güç kaybeden bir emperyalist ülke olmasından kaynaklı olarak daha saldırgan bir çizgiye geçti. Fransız emperyalizminin son 10-12 yıllık sürecine genel bir göz atılırsa, 2003’de Jacques Chirac’ın Irak Savaşı’na karşı çıkması ve BM’de ABD’ye karşı veto hakkını kullanacağını belirtmesinden, Sarkozy’nin Fransa’yı NATO’nun askeri yönetimine dahil etmesine, Libya’nın altüst edilmesinde birincil derecede rol oynanmasına, buradan da François Hollande’ın Mali, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Irak ve ardından da Suriye Savaşlarını yürüterek 5. Cumhuriyet’in en savaşçı Cumhurbaşkanı unvanını almasına gelen dönemin fotoğrafı görülür. Dünya çapında belki de son 20-30 yıldır hiçbir zaman savaşın ateş çemberi, barut fıçısına bu kadar yakın olmamıştı. Her geçen gün daha da yaygınlaşan, dünyanın tüm emperyalist güçlerini bir şekilde içine çeken, en gerici güçlerin değirmenine su taşıyan bir süreçten geçiliyor ve rakiplerine göre daha fazla zayıflayan Fransız emperyalizmi de daha saldırgan bir çizgiye çekildi.

İşte bu koşullarda, daha birkaç yıl önce, “uzlaşmacı”, “orta yolcu” “kendine has bir siyasi çizgi belirlemeden aciz” diye ün kazanan François Hollande, 1958’de, yani Soğuk Savaş’ın en “sıcak” olduğu yıllarda kurulan 5. Cumhuriyet’in en savaşçı, en çok savaş yürüten Cumhurbaşkanı oldu. Dışarda Mali, Merkez Afrika Cumhuriyeti, Irak, Afrika’nın birçok ülkesine açık ve “gizli” askeri müdahaleler ve ardından da Suriye’de savaş yürüten Hollande, içerde de daha saldırgan bir çizginin baş temsilcisi oldu. Eskiyi bir yana bırakırsak, 13 Kasım terör saldırılarından sonra yürütülen politikalara bakmak, bunu açıkça gösterecektir. 16 Kasım’da Hollande’ın Ulusal Kongre’de yaptığı konuşmada OHAL’i anayasaya işleme, çifte vatandaşların vatandaşlıktan çıkartılması, sürekli savaş hali önlemlerinin alınması, ordunun ülke içine sürekli yayılması, Cumhurbaşkanı’nın geleneksel sosyal demokrat çizgiden hızlan sağa kaydığının göstergeleridir. OHAL’i anayasaya işleme ve El Khomri iş yasasında bulunan birçok madde sağın, hatta aşırı sağın bile uzun yıllar hayal edemeyeceği önlemlerdi. Peki, “solcu” olarak seçilen Hollande’ın neden artık “sağcı” olarak politika yürüttüğü sorusu ülkenin en fazla sorulan soruları arasındadır.

Her şeyden önce Hollande’ın Sarkozy’ye alternatif olarak aday olduğunu ve geniş bir emekçi kesiminin oyunu aldığını belirtmek gerek. Ancak iktidara gelir gelmez aldığı tüm önlemler, onaylattığı tüm yasalar büyük sermayenin ihtiyaçlarına cevap veren önlemlerdi. Kısa bir süre sonra büyük bir hayal kırıklığıyla, emekçiler Hollande ve Sosyalist Parti’den uzaklaşmaya başladılar. Kamuoyu yoklamalarında Hollande’ın desteği neredeyse 3 yıldır yüzde 17 ile 20 arasında sabitlendi ve 5. Cumhuriyet’in en az destek alan Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçti. Bu koşullarda, 2017 Nisan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanabilmesinin tek şansı, en büyük rakibi Cumhuriyetçileri geçerek, neredeyse 2. tura kalmasına artık kesin gözle bakılan aşırı sağcı Le Pen’e karşı tek “alternatif” olarak kendisini dayatmasıdır. Aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi’nin son yıllarda başına gelen Marine Le Pen, partisini merkez sağa doğru çekme eğilimine girmiş olmasına rağmen, siyasi arenada hala, özellikle de sol içerisinde, bir “korkuluk” olarak kullanılan bir partidir. Tüm kamuoyu yoklamalarında yüzde 20 ile 25 arasında oy potansiyelinin olduğu gözleniyor ve artık 2. tura kalmasına garanti olarak bakılıyor. Ona karşı seçimlerin 2. turuna kalan partinin Ulusal Cephe’yi bir korkuluk olarak kullanması seçilmeyi neredeyse garanti altına alması demek olur. François Hollande ve danışmanlarının hesabı da aslında budur. Zaten bütünüyle sermayenin ihtiyaçlarına cevap vererek geleneksel sosyal demokrat çizgiden hızla uzaklaşan Hollande’ın, terör örgütlerinin Fransa topraklarında gerçekleştirdiği Charlie Hebdo ve Bataclan saldırılarından sonra hızını alamayarak, aşırı sağın bile çekinerek dile getirdiği vatandaşlıktan çıkarma meselesine sarılmasının nedeni de budur. Yalnız bu taktik kendi bağrında da zayıflıkları taşıyan bir taktiktir. Bir yandan merkez sağ partisi Cumhuriyetçileri zayıflatırken, diğer yandan da aşırı sağı güçlendiren bir taktik olarak rol oynayabilir. Ama bununla da sınırlı değildir, bu hesapların gerçekleşebilmesi için Cumhuriyetçiler Partisi’nin de zayıflatılmaya boyun eğmesi gerekir. Bunun farkında olan Cumhuriyetçiler Partisi de kendi ideolojik ve siyasi düşüncelerine bazen ters düşecek tavırlar içerisine girmeye başladı. Örneğin OHAL’in anayasallaşmasını tamamen savunmalarına rağmen karşı oy kullanıp Hollande’ın hesaplarını suya düşürerek, onu zayıflattıkları, yine El Khomri iş yasasını tamamen savunmalarına rağmen “yeterince ileriye gitmiyor” bahanesiyle “hayır” oyu kullandıkları ve Hükümet’in anayasanın 49-3 maddesine başvurmasını “zorunlu” kıldıkları gibi. Belirtmek gerekir ki, iş yasasını onaylatmak için Hollande’ın tercihi Meclis’te normal bir tartışma sürecinin yaşanmasıydı, ama Sarkozy’nin yönettiği merkez sağ partisi Valls iktidarını zayıflatmaya yönelik bir hamleyle, aslında 49-3’ü zorunlu kılmış ve bu, dolaylı yönden de emekçilerin mücadelesinin daha da radikalleşmesinin vesilesi olmuştur. Burjuvazinin iki kliğinin 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlıkları sürecinde aynı fikirde oldukları konularda bile bir bölünme yaşamaları ve birbirlerini zayıflatmaya yönelik hamlelerde bulunmaları da aslında gerçek doğalarının geniş emekçi kitleleri içinde anlaşılması açısından önem teşkil ediyor. Bugünkü iş yasasına karşı mücadelenin bu oranda büyümesinde bu klikler çatışmasının da payı var kuşkusuz.

Hollande’ın sağa kayarak merkez sağın seçmenlerine oynamayı merkezine koyan bu seçim taktiği izlemeye yönelmesi kendi bağrında ciddi zayıflıklar taşıyor ve işçi mücadelesine küçümsenmeyecek dinamikler katıyor. Her şeyden önce Hollande ve danışmanları, sol seçmenlerin, her ne kadar sokaklarda iktidara karşı mücadele ediyor olsalar da, aşırı sağcı Ulusal Cephe “korkuluğu” karşısında Hollande’a oy vereceklerini garanti görüyor ve sendikalara ve sokağa sırtını bu kadar büyük oranda dönmesinin nedeni de bu. Hollande’ın bu desteği “cepte keklik” saymasının nedeni ise, 2002 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşananlardır. Bu seçimlerde 2. tura kalan Jean-Marie Le Pen karşısında seçmenlerin yüzde 82’si merkez sağın adayı Jacques Chirac’a oy vermişti. Ama aradan geçen süre içerisinde bu “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” taktiğinin emekçilere bir şey kazandırmadığına dair görüş güç kazandı. Diğer taraftan bunun farkında olan ve 2011 yılında babasının yerine Ulusal Cephe’nin başına gelen Marine Le Pen partisinin çizgisini merkez sağa çekti, imajını tazeledi, faşizan kimi unsurları partisinden uzaklaştırdı ve tüm bu eğilimlere karşı çıkan babası ve partisinin kurucusu olan Jean-Marie Le Pen’i bile partiden ihraç etmekten çekinmedi. Merkez sol ile merkez sağ partilerinin birbirlerine yaklaştığı koşullarda, bunlar Ulusal Cephe’nin güç toplamasına bile olanak sağladı. Dolayısıyla bu “korkuluk”un eskisi gibi iş yapmayacağı hemen herkesin hem fikir olduğu bir konu. Ama Hollande yine de sol seçmenlerin önemli bir kısmının Sosyalist Parti adayının ikinci turda Le Pen’le karşı karşıya kaldığı ortamda destek vereceğini umuyor.

Burada da, iki zayıflıktan daha bahsetmek gerekiyor. Birincisi, merkez sağa kayan Hollande emekçilere karşı sadece sosyal alanda saldırmakla kalmıyor, her yürüyüş ve gösterinin üzerine polis gönderiyor, sendikacıları mahkemelerde mahkûm ediyor, CGT sendikasına karşı terör saldırılarını anımsatan kelimeler kullanıyor, Meclis’te demokratik tartışmalar ve anayasal hak olan gösterileri bile yasaklayacak kadar çıkmaz bir yola giriyor… Daha fazla otoriterleşen bir Hükümet’in, onca saldırı ve baskıya rağmen emekçileri sadece Le Pen korkuluğuyla ikna edebilmesi çok da kolay değildir. İkinci zayıflık ise, bu merkez sağa kayma, parti içerisindeki sol eğilimli akımların daha ilerden muhalefete yönelmelerine, hatta kendi partilerine karşı tavır almalarına neden oluyor. Örneğin siyasi iktidarın daha sağa kayması partinin sağ kanadını temsil eden Manuel Valls’ın¹⁰ başbakan ve eski bankacı milyoner Emmanuel Macron’un ise ekonomi bakanı olmasına neden oldu, ama 3 yıllık süre içerisinde yapılan kabine değişikliklerinde Ekonomi Bakanı Arnauld Montebourg, Kültür Bakanı Aurelie Filippetti, Eğitim Bakanı Benois Hamon, Adalet Bakanı Christiane Taubira’nın da Hükümet’ten ayrılmalarına neden oldu. Yine hükümet ortağı olan Yeşiller Partisi’yle iplerin gerilmesi ve hatta kopmasına neden oldu. Resmi olarak Meclis’te çoğunluk olmasına karşın, hükümetin El Khomri yasasını onaylatamamasının arkasında bu sağa kayma ve parti içerisinde derin çalkantılarının ortaya çıkması var. Bu akımlar partiden daha henüz ayrılmış değiller, ama Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Hollande lehine bir çalışma yürütecekleri de çok şüpheli. Hatta belirtmek gerekir ki, Sosyalist Parti’nin bu sol akımları UNEF öğrenci sendikasını, UNL ve FİDL liseliler sendikasının yönetimlerini ellerinde tutuyorlar, öğretmenler sendikası FSU yönetiminde temsilcileri bulunuyor, CGT yönetiminde üyeleri var… ve parti içerisinde yaşanan ciddi çalkantılardan dolayı bu sendikaların mücadelenin önünü açmasına engel olmuyorlar. Tam tersine, mücadeleyi teşvik ediyor ve Hükümet’in otoriter tavrından vaz geçerek en azından kimi konularda geri adım atmasını istiyorlar. Ama hükümetin içine girdiği çıkmaz buna engel oluyor.

Fransız sermayesinin sözcüsü Hollande’ın geleceğe yönelik siyasi hesaplarının tüm bu zayıflıkları göz önünde bulundurulduğunda, yükselen işçi ve gençlik hareketinin olanakları daha yakından algılanabilir. Hareketin büyümesi, biriken tepkilerin ve mücadelenin daha da keskinleşmesi, bir yandan siyasi iktidarın tüm hesaplarını bozarken, diğer yandan da sendikaların gelişmeler karşısında daha kesin bir tavır almasını zorunlu kıldı. Burada, esas olarak iki örnek ilgi çekici: bir yandan CFDT sendikası artık açıktan sermayenin yasasını savunur bir pozisyona düşerken, diğer yandan da daha kısa bir süre öncesine kadar “sosyal diyalog”cu olan CGT’nin de artık daha da ilerden bir mücadeleye yönelmesini zorunlu kıldı. Hatta daha da ileri giderek, ilk başlarda El Khomri iş yasasını savunan UNSA ve CGC sendikaları yönetimlerinde de ciddi çalkalanmalara neden olarak, bunların, Hükümet’in destekçisi olmaktan uzaklaşmalarına neden oldu. Kuşkusuz başta farklı iş sektörlerinin aynı anda aynı hedefe yönelik ortak hareket edememesi olmak üzere, mücadelenin de zaafları bulunuyor, ama işçi ve emekçiler bugün zayıflamış, bölünmüş ve giderek de yalnızlaşan bir Hükümet ve partisiyle karşı karşıyalar. Fransız emekçilerinin mücadelesi ve bu mücadele içinde örgütlenmesini ilerletmesi, tüm Avrupa ve Türkiye işçi sınıfının da kazanımı olacaktır ve bu mümkündür.

Dipnotlar

1. Michel Pinçon et Monique Pinçon-Charlot, Le Président des riches, Paris, La découverte, 2010.

2. Fransa’nın yarı başkanlık sisteminde Cumhurbaşkanı her 5 yılda bir iki turlu seçimlerle seçilir. İkinci tura en fazla oy alan iki aday kalırken, diğer adayların ezici çoğunluğu da aldığı oy potansiyelini kalan adaylarla pazarlık malzemesi haline getirip, “kötünün iyisi”ne oy verilmesi çağrısında bulunur. 2012 seçimlerinde de asgari oranda sınıf perspektifinden yoksun olan tüm siyasi partiler Sarkozy’ye karşı Hollande’a oy verme çağrısında bulunmuşlardı.

3. 1958’de Charles de Gaulle tarafından inşa edilen 5. Cumhuriyet’in merkezinde Cumhurbaşkanlığı fonksiyonu vardır. Sol güçlerin birlikte güçlü olduğu koşullarda kaleme alınan Anayasa öyle inşa edilmiştir ki, 1958’den 1981’e kadar hiçbir sol aday Cumhurbaşkanlığına seçilememiştir. İlk sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterand 1981 ile 1995 yılları arasında iktidara gelmiştir. İkinci sosyalist cumhurbaşkanı ise François Hollande’dır.

4. Liberation gazetesi, 14 Ocak 2014.

5. 25 Mayıs Meclis konuşması.

6. Bu noktalar içerisinde şunlar sıralanabilir: İş mahkemelerinin vereceği tazminatların azami miktarları “sadece” referans olacaktır ve duruma göre hâkimler bunlar aşabilirler, çırakların çalışması süresinin uzatılması artık önceden iş müfettişlerinin vereceği izne bağlanır, işçinin izin hakkını paraya çevirebilmesi ve iş piyasasında büyük zorluklar çeken 16-24 yaş arasındaki gençler için yoğun bir formasyon sürecinin başlatılması dayatılır.

7. 30 Mayıs 2016 tarihli Le Monde gazetesi.

8. Franz-Olivier Giesbert’in başyazısı, 3 Haziran 2016, Le Point haftalık dergisi.

9. İş yasasına karşı düzenlenen yürüyüşler esnasında tutuklanan 753 kişi hakkında dava açılmıştır.

10. Manuel Valls Sosyalist partinin küçük en sağ kanatlarından birisinin temsilcisidir. 2007 yılında Nicolas Sarkozy iktidara geldiğinde Valls’a bir bakanlık teklifinde bulunmuş ama daha yüksek kariyerleri düşünmesinden dolayı bunu ret etmiştir. Manuel Valls’ın parti içinde %5 gibi küçük bir sağ kanadı temsil etmesine rağmen önce İç işleri bakanı, daha sonra ise Başbakan seçilmesinin nedeni 2012 aday adayları yarışmasının ikinci turunda François Hollande’a destek çıkmasındandır.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑