Emek mücadelesinin genişleyen zemini ve talepleri

İhsan Çaralan

“Bölgede ve Türkiye’de siyaset uzunca bir zamandan beri silahlar tarafından belirleniyor” dersek, gerçeğin önemli bir bölümünü ifade etmiş oluruz.

Siyaset silahla belirlenince elinde silahı olmayan odakların siyasete müdahalesi zorlaşıyor; hatta imkansızlaşıyor.

Erdoğan-Davutoğlu Hükümeti de bunun farkında olduğu ve bölgede değilse de Türkiye’de “en büyük silahı” elinde tuttuğu için, silahı öne çıkarak, gerek Meclisteki muhalefeti gerekse ilerici demokrat güçleri siyasetin dışında bırakarak, gündemi bildiği gibi yönlendirmeye çalışıyor.

1 Kasım seçimini de “silah gücü”yle kazanan AKP Hükümeti, seçimde aldığı yüzde 49.5’lik oyu da arkasına alarak, silahı politikanın aleti olarak daha “özgüvenle” kullanmaya yönelmiş bulunmaktadır. Hükümeti burada sınırlayan tek güç ise elinde silahla siyaset yapabilen Kürt siyasi güçleridir ve son günlerde siyasi mücadele de pratikte, önemli ölçüde bu iki güç arasında cereyan ederken siyasi odaklar da kendi mevzilerini bu biçimlenmeyi dikkate alarak belirlemektedirler.

Hükümet elindeki silahın “büyüklüğüne” güvenerek, bu mücadeleden galip çıkacağını düşünse de silahların sürgit siyaseti belirlemesinin mümkün olmaması bir yana, halkın ve işçi sınıfının siyasete müdahale imkanlarının gelişmesiyle birlikte, siyasi mücadelenin yeni safhalara girmesi de beklenmez değildir.

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE BİR EMEK MÜCADELESİ DÖNEMİ

Siyasetin silahlarla belirlendiği ve işçi sınıf-emekçilerin bu müdahalenin yarattığı iklimin etkisinde olduğu ortamda elbette emek mücadelesini ve onun taleplerini savunmak da olağan dönemlere göre çok daha zorlaşmaktadır.

Hele de;

• Sermaye partilerinin milliyetçilik, din-mezhep ayırımı gibi en gerici değerler üstünden sınıfı böldüğü, kendi siyasetlerinin yedeğine çekebildikleri,

• Sendikal bürokrasinin, sendikaları, işçilerin örgütlendiği birer örgütlenme ve mücadele merkezi olmaktan çıkarıp mücadelenin engelleri haline getirdiği,

• Sınıfın ileri kesiminin sınıf partisi olarak örgütlenmemiş olduğu, bu nedenle de siyasete sınıf olarak etkin müdahale edemediği koşullarda; sınıfın kendi talepleri etrafındaki mücadelesi de son derece güçleşmektedir.

Ancak şu da bir gerçek ki Türkiye’nin işçi sınıfının ileri kesimleri, az çok mücadeleden yana sendikaları (sendikacıları) ve partisi bilmektedir ki, sınıf mücadelesi “laboratuvar şartlarında” değil, doğrudan dünya ve ülkenin içinden geçtiği nesnel koşullarda cereyan etmektedir. Ve işçi sınıfı da bu koşullarda talepleri için mücadele ederek kendi birliğini sağlamak, siyasete müdahale etmek, sermaye güçlerine karşı tüm emekçilerin, halkın sözcüsü olmak durumundadır. Bu yüzden de sınıfın ileri kesimleri, partisi, sınıfın dostları; koşulların zorluğundan yakınmak yerine, “Bu koşullarda (her koşulda) nasıl bir mücadele yürütüleceği?” sorusuna yanıtı vererek, sınıfın tarihsel rolünü oynaması için gerekli mücadele hattına girmesini sağlamak durumundadır.

Evet, bugün işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi çok ağır koşullarda ilerlemektedir. Dahası hareketin zayıflıkları zorlukların etkisini büyümektedir. Ama aynı zamanda bugün, zaman zaman geriye düşse de mücadelenin (metal işçilerinin mücadelesi, taşerona karşı mücadele, iş güvenliği için verilen mücadelenin,…) ezilmemiş olması, çeşitli biçimlerde sürüyor olması … gibi dönem açısından çok önemli, başka ülkelerde pek de görülmeyen üstünlükleri de vardır.

Elbette ki burada, bu tartışmada önemli olan mücadelenin üstünlükleri, onu ileriye taşıyacak özelliklerin canlı ve gelişmeye açık olmasıdır.

“Ek zam talebi”nin yaygınlaşma eğiliminin güçlü olması, metal mücadelesinin taleplerinin canlılığı ve her an sektörün yeni patlamalara adaylığı, taşerona karşı mücadelenin yeni adımlar için gerekçelerinin büyümesi, güvenceli çalışma talebi, kıdem tazminatını savunma, kamu emekçilerinin iş güvencelerini savunma,… gibi sınıfın başlıca mücadele alanlarında talepler canlıdır ve işçilerin bu talepleri savunmak için harekete geçeceğini gösteren belirtiler de hızla çoğalmaktadır.

Bu yüzden bu yazı çerçevesinde, bütün bu gelişmeleri de dikkate alarak, bugün Türkiye işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyi, ülkenin içinden geçtiği koşullar, bölge ve dünyanın gidişatı içinde işçilerin, emekçilerin talepleri için mücadelesi ve siyasete müdahalesinin ilerletilmesi için sınıfın ileri kesimlerine, mücadeleci sendikalara, sınıf partisine ve emek mücadelesinin ilerlemesinden yana çevrelere düşen görevler ve ilerlemenin adımlarını tartışacağız. Tartışmayı da doğrudan, bugün işçilerin ve kamu emekçilerinin sıcak talepleri üstünden yapacağız.

‘EK ZAM TALEBİ’ İÇİN MÜCADELE

Bugüne kadar işçi hareketi içinde “ek zam talebi” zaman zaman gündeme gelmiştir. Ama ilk ciddi, sınıfın ana kitlesini harekete geçiren “ek zam talebi” geçtiğimiz yıl metal işçileri tarafından gündeme alınmıştır.

MESS ve Türk Metal tarafından işkolu bazında imzalanan ihanet sözleşmesinin kabul etmeyeceklerini ilan eden metal işçileri, “Bosh’la yapılan sözleşmenin tüm sektör için uygulanması” talebiyle harekete geçmişlerdi. Başlıca otomotiv fabrikalarının işgal edilmesiyle gelişen direnişe 40 bin dolayında işçi fiilen katılmıştı. Hemen bütün başlıca metal fabrikalarında işçiler, “Renault işçilerinin talepleri bizim de taleplerimizdir” diyerek, harekete geçen işçilerle dayanışmaya girmişti.

Tek tek patronların, MESS ve Türk Metal’in girişimleri ve küçük tavizlerle direniş kontrol altına alındıysa da işçilerin talepleri yerine getirilmediği gibi işten atamalar ve baskıların artırılmasıyla mücadele için yeni gerekçeler de ortaya çıkmıştı.

Dahası, asgari ücretin yıl başından itibaren 1300 TL’ye çıkarılmasıyla birlikte bir yandan yapılan TİS’lerin ipliği pazara çıkarken (Çünkü böylece yapılan TİS’lerle, elde edilen ücretlerin asgari ücretin altında kaldığı görülmüştür) öte yandan da asgari ücretli işçinin bir kez daha aldatıldığının açığa çıkmasıyla, “ek zam talebi” için zemin çok genişlemiştir.

Dahası yılın sonunda emekçilerin tükettiği başlıca gıda maddelerine zam yağmaya başlamış, “Çarşı-pazarda yangın var!” denecek biçimde yaş sebze ve meyve fiyatları da hızla yükselmiştir. Emekçilerin başlıca besin maddesi ekmeğin fiyatı yüzde 25-33 gibi fahiş oranda artmıştır. İlaca da zamlar başlamış, düşük fiyatlı yüzde 10 dolayındaki zamların şubatta tüm ilaçları kapsayacağı ilan edilmiştir. Elektriğe, vergilere, cezalara, harçlara zam yapmaktan da Hükümet elini sakınmamıştır.

Asgari ücrete yapılan zammın 300 TL olduğu söylenmesine karşın aslında 100 TL bile olmadığı, 100 TL’nin de devlet tarafından karşılandığı dikkate alındığında, emekçiler bir kez daha soyulurken asgari ücret zammının patronlar için yeni bir fırsata dönüştüğü gerçeği de geniş emekçi çevrelerce görülmeye başlanmıştır. Emeklilere yapılan seyyanen 100 TL’lik zam ise daha emeklinin cebine girmeden uçup gitmiştir.

Öte yandan Renault işçileri geçtiğimiz yıl metal direnişinde yaptıkları önderliği “ek zam talebi”yle ilgili de yapacaklarını gösteren bir mücadele hattına girmişlerdir. Renault işçileri, işyeri önünde toplanıp taleplerini patrona bildirme, “mesaiye kalmama” gibi eylemlerle, ek zam taleplerini yüksek sesle dile getirmeye başlamışlardır ki, bu da “ek zam talebi”nin önümüzdeki günlerde ve aylarda metal işçilerinden başlayarak yayılacağını göstermektedir.

Bu yılın, tekstil işkolunda “gurup sözleşmesi yılı”, MESS dışındaki kimi metal fabrikalarında da TİS yılı olduğu dikkate alındığında çeşitli sektörlerdeki “ek zam talebi”nin aynı zamanda yeni TİS’leri de doğrudan etkileyeceğini, ortak eylemler ve dayanışma için yeni fırsatlar yaratacağını söyleyebiliriz.

Dolayısıyla 2016 yılının “ek zam için mücadele yılı” olacağını söylemek abartılı bir değerlendirme olmaz.

TAŞERONA KARŞI MÜCADELE VE GÜVENCELİ ÇALIŞMA TALEBİ

İşçiler, en azından taşeronlarda çalışan işçiler, çeyrek yüzyıldan beri “taşeron çalışmaya” karşı mücadele ediyor. Ama son yıllarda taşeron çalışmanın; Kara Yolları’ndan madenlere, eğitim ve sağılıktan yerel yönetimlere, özel sektördeki “asıl üretim” alanlarına kadar hemen her sektörde yaygınlaşmasıyla birlikte mücadele, “güvenceli çalışma” mücadelesiyle de birleşerek “taşeron çalışma yasaklansın” talebi etrafında dikkate değer bir boyut kazandı.

Metal işçilerinki bir yana bırakılırsa geçtiğimiz 3 yıl içinde en yaygın mücadelenin taşeron çalışmasına karşı verilen mücadele olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, geçtiğimiz iki seçimde sermaye partilerinin işçilere “taşeron çalışmayı yasaklayacakları” sözünü vermeleri, AKP’nin “kamuda taşeron çalışmanın yasaklanacağı ve taşeron işçilere kadro verileceği” vaadinde bulunması bu mücadelenin geldiği aşamayı göstermesi bakımından önemlidir.

1 Kasım’dan zaferle çıkan AKP Hükümeti, “kamuda çalışan taşeron işçilere kadro” vaadinden vazgeçmiş, kamuda bir milyonu aşkın taşeron işçiden “en fazla 150 binine kadro verileceğini” söylemeye başlamıştır. Ki bu işçilerin elinde zaten yaptıkları iş itibarıyla “taşeronda çalışmamaları gerektiği” konusunda mahkeme kararı da vardır.

Giderek “Taşeron yasaklansın, taşeron işçilere kadro verilsin” talebi sadece taşeronda çalışanların talebi olarak kalmamış aynı zamanda kadrolu işçiler ve kamu emekçileri arasında da yaygınlaşmıştır. Çünkü bu süre içinde “kadrolu”, nispeten “iş güvenceli” olan işçiler ve kamu emekçileri de taşeronun sadece taşeron işçisi için değil kadrolu çalışanlar için de tehdit olduğunu görmüştür.

Şunu söyleyebiliriz ki, gelinen aşamada, “Taşeron yasaklansın, taşeron işçilere de kadro verilsin” talebi, işçilerin ve kamu emekçilerinin “güvenceli çalışma” talebiyle birleşmiş bulunmaktadır.

Bu da önümüzdeki dönemde taşerona karşı mücadelenin geçmişte olduğundan farklı olarak daha kitlesel, tüm sınıfın mücadelesinin konusu olabileceğini göstermektedir.

Daha şimdiden işçilerin ve kamu emekçilerinin önemli bir kesimi içinde taşerona karşı mücadele ve taşeron sisteminin yasaklanmasına dair talepler tartışılmaktadır. Bu amaçla, çeşitli işyerleri ve sektörlerde “kadro talepli eylemler” de gündeme gelmektedir. Süreç ilerledikçe ve Hükümetin, vaadini yerine getirmeme niyeti ortaya çıktıkça eylemlerin yaygınlaşıp kitleselleşmesi de kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla önümüzdeki dönem, güvenceli çalışma talebiyle de birleşen taşerona karşı mücadelenin, sınıfın gündemi içindeki yerinin çok daha önemli olacağını söylemek yanlış olmaz.

Taşeron çalışmasına karşı mücadele ve güvenceli çalışma, bugüne kadar böyle bir sorunu olmayan kamu emekçilerinin de sorunu haline gelmiştir. Bu sorun her geçen gün daha da büyümektedir.

Çünkü Davutoğlu Hükümeti, bir yıllık eylem planına kamu emekçilerinin iş güvencelerinin kaldırılmasını da koymuş bulunmaktadır. Böylece kamu emekçilerinin iş güvencesi amirlerin iki dudağı arasında olacaktır.

İş güvenceli çalışma kamu emekçilerin, kazanılmış en eski hakkıdır. Ancak AKP Hükümeti bu en eski hakkı gasp etmeyi gündeme almıştır. Ki bu, 3 milyon kamu emekçisi için hayati bir haktır. Bu yüzden kamu emekçilerinin iş güvencesi mücadelesi önümüzdeki dönemde en önemli mücadele alanlarının başında gelecektir. Daha şimdiden, Hükümetin “teröre karşı mücadele”, din ve milliyetçilik değerleri üstünden gündemi böylesine domine ettiği bir dönemde bile, işyerlerinde sendikalı sendikasız kamu emekçileri bu hayati taleplerinin tehdit edildiğinin farkındadır.

Bu konuda Memur Sen’in hükümetin tutumu doğrultusunda davranacağı düşünüldüğünde mücadelenin aynı zamanda Memur Sen şahsında “hükümet güdümlü”, “işbirlikçi” sendikacılığa karşı bir mücadele olarak da biçimleneceğini söylemek yanlış olmaz.

KIDEM TAZMİNATINI SAVUNMA

Sermaye ve hükümetlerinin son çeyrek yüzyılda işçilerin kazanılmış haklarını tasfiye ederken, göz diktikleri bir başka konu “kıdem tazminatı” hakkıdır. Aslında işçi haklarının tasfiyesini amaçlayan çeşitli “karşı reform” paketleri hazırlanırken, her seferinde kıdem tazminatının tasfiyesi de bu paketlere dahil edilmiş ama son anda işçilerden gelen tepkiler karşısında paketten çıkarılmıştır.

Nitekim bugüne kadar sendikal konfederasyonlar, kıdem tazminatlarının kaldırılmasına karşı tutum almayı “kırmızı çizgileri” olarak görmek zorunda kaldılar.

1990’lı yıllarda hatta AKP iktidarının ilk yıllarında da kıdem tazminatını savunan Hak-İş, son yıllarda AKP Hükümeti ve patronların gerekçeleriyle, “kıdem tazminatının fona bağlanmasını” savunmaktadır. Türk-İş (hiç olmazsa son günlere kadar) kıdem tazminatını savunurken DİSK de kıdem tazminatını dokunulmasın karşı çıkmaya devam etmektedir.

Türk-İş’in geçtiğimiz sonbaharda yapılan 21. Genel Kongresi’nde de 1990’lı yıllarda alınan “Kıdem tazminatına dokunulması genel grev nedenidir!” biçimindeki kararı yenilenmiştir.

Ancak son günlerde Hükümet tarafından “İşçi kesimi ile işveren kesimi bir uzlaşmaya varmıştır” denilerek, kıdem tazminatını fona bağlanmak yoluyla tasfiye eden tasarının önümüzdeki günlerde Meclise verileceği açıklaması yapılmıştır. Hükümetin bu açıklamayı yapmasının anlamı ise şudur: DİSK itirazının sürdüğünü açıklamaya devam ettiğine göre, Türk-İş’in de Hak–İş gibi “kıdem tazminatının fona bağlanmasını” savunan bir çizgiye çekilmesidir.

Kıdem tazminatının fona bağlanmasını savunan Hükümet sözcüleri ve sendika bürokratları, “kıdem tazminatının çok az işçi tarafından alınabildiğini” gerekçe göstermektedirler. Ki bu, yasları tanımayarak işçilerin tazminatlarına el koyan patronlara teslim olmak anlamına gelmektedir.

Oysa Kıdem tazminatı;

• Bir ay çalışan işçinin de 12’de bir oranında sahip olacağı,

• İşçinin kendi isteğiyle işten çıktığında bile hak ettiği bir tazminat olarak yeniden düzenlenmesi,

• Kıdem tazminatını ödemeyen patronlara yaptırımlar getirilmesi,

• İflas eden işletmelerde işçi alacaklarının birinci sıraya getirilmesi,

• Alt sınırı yılda bir aylık ücret olan kıdem tazminatının üst sınırının toplu sözlemlerle belirlenmesi gibi… önlemlerle her işçinin alabileceği bir biçim kazanabilecekken Hükümet, patronlar ve sendika bürokrasisi kıdem tazminatını tasfiye ederek bu en temel işçi hakkını gasp etmeyi seçmişlerdir.

Şu da bir gerçek ki, kıdem tazminatı işçilerin sadece işten çıkarıldıklarında aldıkları bir para miktarı değildir.

Tersine kıdem tazminatı, patronun, kıdemli işçiyi işten atarken yüklü bir ödeme yapması gerektiği için zorlayan, ve aynı zamanda işçi için de, işten atıldığında kullanabileceği bir “güvence parasıdır.” Dahası kamu emekçilerinin aldığı emeklilik ikramiyesi gibi, emekli olduğunda işçinin eline toplu para geçmesidir.

Bu yüzden de kıdem tazminatı özellikle bugünkü koşullarda işçinin iş güvencesinin en önemli dayanağıdır.

Bugünkü koşullar dikkate alındığında, kıdem tazminatının tasfiyesine karşı mücadele sendikalı ve büyük işletmelerde başlayacak bir mücadele olarak görünmektedir. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi, yasa bir işyerinde bir yılını dolduran her işçiye kıdem tazminatı hakkını ön görmektedir. Ama fiiliyatta, kıdem tazminatı ancak az çok örgütlü işyerinde alınabilmektedir. Dolayısıyla kıdem tazminatının tasfiyesinden en çok bu işletmelerdeki işçiler zarar görecektir. Bu yüzden “ek zam talebi” gibi, kıdem tazminatı mücadelesi de metal işkolu ve büyük metal fabrikaları başta olmak üzere az çok örgütlü ve nispeten büyük işletmelerde başlayıp gelişecek bir mücadele olacaktır.

ESNEK ÇALIŞMAYA HAYIR!

Sermayenin İşçi sınıfı ve emekçilerin çalışma yaşamında kapitalist sömürünün sınırlandırılması için mücadele ederek elde ettiği kurallı çalışmaya dair tüm kazanımların ortadan kaldırılması sermaye sahibi sınıfın çeyrek yüz yılık hayaliydi.

Bunu için burjuvazi ve hükümetleri, kıdem tazminatını tasfiye etmek için her vesile ile yeniden yeniden “esnek çalışmanın yasalaştırılmasını”, bunun için çalışma hayatındaki tüm kural ve düzenlemelerin kaldırılmasını istiyorlar. Bunu kolaylaştırmak üzere iş gücü pazarının Özel İstihdam Büroları eliyle düzenlenmesi başlıca hedef olarak belirlendi. Ancak esnek çalışma birçok bakımdan fiiliyatta hayata geçirilse de bu iki saldırı biçimi de işçi cephesinde sert tepkiyle karşılandı.

Nitekim patronlar hemen her önemli sözleşmede esnek çalışmayı TİS’lere sokarak işçiler için meşrulaştırmak istemişlerse de başaramamışlardır.

Nitekim Hükümet ve sermaye güçleri giderek “kıdem tazminatının tasfiyesini”, Özel İstihdam Bürolarını ve esnek çalışmanın yasalaştırılmasını bir “paket” olarak gündeme getirdiler.

Öyle anlaşılıyor ki, şimdi de, kıdem tazminatının kaldırılması Meclise getirilirken esnek çalışma ve Özel İstihdam Büroları da pakete dahil edilecektir. Üstelik benzer durumlarda hep yaptıkları gibi, “Kıdem tazminatını yeniden düzenliyoruz ama bütün işçiler bundan yararlanacak”, “Bakın esnek çalışmayı getiriyoruz. İsteğiniz zaman çalışacak istediğiniz zaman dinlenip eğleneceksiniz. Bundan daha iyi bir çalışma özgürlüğü olur mu?…” diyerek allayıp pullayacaklar; Özel İstihdam Bürolarını da “iş gücü pazarının genişletilmesini sağlayacak, herkese iş bulacak, işsizliği sıfırlayacak yeni kurumlar” olarak sunup “müjdeli” haber olarak vereceklerdir.

Ancak bunlar kıdem tazminatı gibi işçiler tarafından bugüne kadar hep reddedilen tasfiyeyi gizlemeye yönelik, sermaye ve hükümetlerin işçiler, emekçilere çeyrek yüz yıldır yutturamadığı şekerle kaplanmış zehirlerdir. Bu yüzden de önümüzdeki günlerde emek cephesinin mücadelesinin bir yönünün kıdem tazminatının tasfiyesini, taşeronlaştırma, esnek çalıma, Özel İstihdam Büroları’nı hedef alan; sınıfın bir kazanımı olan çalışma yaşamındaki “kuralları” savunan bir mücadele olacağını söylemek yanlış olmaz.

Bu konuda gerek sınıf partisinin, gerekse Özgürlük Dünyası’nın önceki saylarında geniş bir literatür vardır. Dolayısıyla bu literatürden de yararlanarak sınıf içinde ajitasyonu (ve propagandayı) yoğunlaştırmak, sermaye ve hükümetlerinin getirmek istediği düzenlemelerin işçileri nasıl bir kölelik düzenine mahkum ettiğini göstermek oldukça kolay olacaktır. Ki bugünkü performansa dayalı ücret, işçiler arasında rekabet, çalışma zamanı ve mekanının esnekleştirilmesine ilişkin uygulamalar vb. de getirilmek istenen düzenin habercileridir. Dün bu alanlarda göz yumulan uygulamalara karşı mücadeleyi bu vesileyle yenilemek ayrıca önem kazanacaktır.

SENDİKAL BÜROKRASİYE KARŞI MÜCADELE

“İşçi sınıfının mücadelesinin önündeki en önemli engel sendikal bürokrasidir” dersek gerçeğin en önemli yanını ifade etmiş oluruz. Bu yüzden de bugün işçi sınıfı hangi talebi için mücadeleye girişse, karşısına sendikal bürokrasi çıkmaktadır. Geçtiğimiz yıl metal işçileri MESS’e karşı mücadeleye giriştiğinde karşısındaki en önemli engel Türk Metal bürokrasisi olmuştur. Yine Birleşik Metal, metal işçilerinin mücadelesinden korkarak, Türk Metal’e savaş açan işçilerin Birleşik Metal’e katılmasının önünü bilinçli biçimde kesecek bir tutum takınabilmiştir.

Sendikalaşma mücadelesi gibi, sonuçta sendikal bürokrasinin de işine yarayacak mücadelelerde bile sendikal bürokrasi, uzak gelecekte bile olsa kendisini de tehdit edecek bir eğilim gördüğünde, sendikalaşmak için mücadele eden işçileri işten attırmaktan, sendikalaşma mücadelesini arkadan hançerleyerek tümden yenilgiye uğratılmasına yol açmaya kadar her yolu denemiştir, denemektedir de.

Bugün de “ek zam” tartışmaları şimdiden göstermektedir ki, “ek zam talebinin karşısına patronlardan önce sendikacılar çıkmaktadır. Çünkü sendika bürokratları için işçinin “ek zam” talep etmesi toplu sözleme yasasına, ahlakına ve geleneğine aykırıdır; doğru olan bir dahaki sözleşmeyi beklemektir! Bu yüzden işçiler, eğer ek zam mücadelesinden başarıyla çıkacaklarsa sendikal bürokrasiyle de hesaplaşmak durumundadırlar. Daha doğrusu yukarıda sözü edilen taleplerin tümü (ister teker teker, ister hepsi bir arada) açısından da bakıldığında işçiler sendikal bürokrasiye, patronlara ve hükümete karşı mücadele etmek zorunda kalacaklardır. Bu yüzden de önümüzdeki süreci, sendikaların demokratikleştirilmesi ve sendikaların bürokratlardan temizlenmesi mücadelesiyle birleştiren bir mücadele çizgisinde yürütmek zorundadırlar.

TALEPLERDE ISRAR VE SINIFIN BİRLİĞİ MÜCADELESİ

Türkiye işçi sınıfının bir yandan şoven milliyetçilik, mezhep ayrımları öte yandan sermaye partileri tarafından bölünmüş, yedeklenmiş olması dikkate alındığında, talepler üstünden mücadelenin sınıfın birleşik bir sınıf olarak hareket etmesi için ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır.

Çünkü sınıf bugün ancak sınıfın acil talepleri etrafında birleşerek diğer ayırımları aşabilecek bir bilinç ve örgütlenme düzeyindedir. Sınıf, bir yandan milliyetçilik öte yandan tarikatlar, cemaatler ve çeşitli dini odaklar tarafından bölünmüş, çeşitli sermaye partileri tarafından da yedeklenmiş bulunmaktadır. Ancak geçtiğimiz yıl metal işçileri, kendi aralarında aşırı bölünmüş olmalarına karşın, “Bosh’taki sözleşmenin kendileri için de uygulanması” talebi etrafında birleşerek bir sınıf tavrı göstermeyi başarabilmişlerdir. Onun ötesinde camilerde “din otoritesi” sayılan kişilerin, bağlı oldukları, oy verdikleri partilerin karşı çıkmasına karşın işçiler kendi talepleri etrafında birleşip, ortak tutum almayı, yine onları bölen odakların itirazlarına karşın Türk Metal’den istifa etmeyi başarmıştır. Metal işçilerinin geneline göre daha örgütlü olan ve daha istikrarlı bir mücadele sürdürmeyi başaran Renault işçileri ise bir adım daha atarak, bağlı oldukları siyasi odakların “PKK sendikasıdır”, “Verdiğiniz aidatlar PKK’ye gidecek” biçimindeki kara propagandasına karşın Birleşik Metal’e üye olmuşlardır.

Yukarda sözü edilen taleplerin her biri tüm sınıfı ilgilendirmektedir ve işçilerin kendilerini bölen sermaye partilerine, milliyetçilik, mezhepçilik gibi bölücü etkenlere karşın bu talepler için bir araya gelmeyi başarmaları mümkündür. Bu yüzden de geçtiğimiz yaz metal işçilerinin sağladığı sınıfsal birliği, şimdi de çeşitli sektörlerden işçilerin, yukarıdaki talepler etrafında gerçekleştirmesi hiç de olanaksız değildir.

Bu yüzden taleplerde ısrar etmek çok önemlidir ve burada da işçilerin ileri kesimlerine, mücadeleci sendikacılara ve sınıf partisine önemli görevler düşecektir.

SİYASETE MÜDAHALE VE SINIF PARTİSİNİN ROLÜ

İşçiler kendi talepleri etrafında birleşmeyi nispeten daha kolay gerçekleştiriyorlar. Ama hareket geriye düştüğünde, eğer yeterince örgütlü değillerse bir panik görünümü de ortaya çıkıyor, birleşme hızla bölünmeye, kendi içinde didişmeye dönüşüyor. Buna da metal mücadelesi sırasında, Renault dışındaki işletmelerde tanık olunmuştur.

Milliyetçilik ve din istismarcılığı üzerinden politika yapan odaklara, çeşitli sermaye partilerinin işçileri bölme ve mücadeleyi akamete uğratma girişimlerine karşı mücadelede sınıf partisinin tutumu, onun etrafında birleşecek ileri işçilerin gidişata müdahalesi önem kazanmaktadır. Çünkü bu mücadelede sadece taleplerde ısrar yetmemektedir. İşçilerin nasıl politika yapması gerektiğinden aralarındaki birliğin anlamı ve enternasyonalist karakterine; sermayeye ve onun ülkeyi yönetme tarzına karşı müdahaleye; örneğin Kürt sorunu, Alevilerin talepleri, Hükümetin Suriye politikası, mülteci işçilerin talepleri vb.nin işçi sınıfı bakımından anlamı ve önemine, bunların çözümünde sınıfın nasıl bir çıkarının olduğu, bu sorunların sürmesini isteyenlerin ise nasıl bir mevzide durduğu; dinci, mezhepçi propaganda ve bölücülüğün kime yaradığı, en önemlisi de bütün bu sorunlar karşısında sınıfın nasıl bir tutum alması gerektiği, çözümde işçi sınıfının rolünün ne olduğu gibi konulara açıklık getirecek geniş yelpazede sistematik bir propaganda mücadelenin başarıyla sürmesi için hayati önemdedir.

Bu propaganda ve bu propagandanın yaygınlaştırılması son derece önemlidir. İşçilerin siyasete müdahalesinin sınıf partisi olmadan gerçekleşemeyeceği dikkate alınmalıdır. Bu bakımdan sınıf partisinin bu mücadele içindeki rolü önemlidir.

Evet, işçiler talepleri etrafında sınıf partisi olmadan da birleşebilirler; deneye yanıla da olsa birliklerini güçlendirebilirler. Ama işçiler sınıf içindeki dinci,milliyetçi odakların faaliyetlerinin yıkıcı ve bölücü etkisini engellemeyi, sermaye partilerinin mücadelenin yönünü saptıran girişimlerini aşmayı kendiliklerinden başaramazlar.

Çünkü işçiler sermaye partilerinin, dinci ve milliyetçi odakların sahip olduğu plan ve programa sahip değildir. Ancak böyle bir programa sahip olan partisinin programı, stratejisi ve taktiği ile birleşerek mücadele edebilir. Onun içindir ki, sermaye partilerini alt etmek için işçilerin kendi partisi içinde örgütlenmesi, parti olarak örgütlenmesi zorunludur.

Onun içindir ki, sınıf partisi mücadelenin her aşamasında hareketin içindeyse görevini yerine getirebilir. Çünkü, yukarıda sözünü ettiğimiz sınıfın talepleri etrafında birleşmesi de sermaye partilerinin yedekleme girişimleri de aynı mücadele içinde va aynı mekanlarda olmaktadır. Bu yüzden sınıf partisi, mücadelenin her aşamasında yer alıp sınıf içine nüfuz edilebildiği, sınıfın ileri unsurlarının parti içinde örgütlendiği ölçüde görevini yerine getirebilecektir.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑