Evrim ve ortak yaşam

Günseli Bayram

Kapitalist bilim anlayışı karşısında, sınıfın bilim anlayışını koyan ve bunu hayatının her alanına yansıtan, bilimin toplumsal işlevlerinin, bilimin toplumsal dönüşümdeki yerinin unutturulduğu, ortaçağ karanlığının dört bir yandan bilimi abluka altına almaya çalıştığı bir dönemde bu konuların güncel gelişmeler ışığında ülkemizde yeniden tartışılmasının önünü açan Kenan Ateş’in anısına saygıyla…

Darwin’in öncellerinden günümüze, bilim insanları canlılardaki değişimi gözlemledi ve değişimin nedenlerini ve mekanizmalarını açıklamaya çalıştı. Darwin, 1859’da yazdığı Türlerin Kökeni-Doğal Seçilim Yoluyla isimli kitabıyla, canlılarda görülen değişimin, yani canlıların evriminin doğal seçilim yoluyla olduğunu ortaya koydu. Darwin’in bulguları, canlı organizmalara dair olan bakışı yerle bir etti. Oysa Darwin buzdağının görünen yüzüne değinmişti. Suların altında ise buzdağının görünmeyen yüzü bulunmaktadır. Buzdağının Darwin tarafından yansıtılan kısmı bile dönemin baskın bilim anlayışını temelinden sarstı. Darwin’in devrimci katkısı, değişimi ortaya çıkaran mekanizmayı keşfetmesinde ve evrimi ilk kez sistematik, bilimsel bir temele oturtmasında yatmaktadır. Ünlü paleontolog Stephen Jay Gould, Darwin’in kendi doğa yorumuna tutarlı bir materyalizm felsefesi uyguladığını söyler.¹ Hem Marx, hem de Engels’in, Darwin’in evrim kuramını, eksikliklerine rağmen büyük bir heyecanla karşıladıkları bilinmektedir. 16 Ocak 1861’de Marx, Alman sosyalistlerinden Ferdinand Lassalle’a şunları yazmıştı: “Darwin’in kitabı çok önemli ve tarihteki sınıf savaşımı açısından doğal bir bilimsel temel olarak işime yarıyor. İngilizlerin kaba tartışma yöntemine katlanılmalı kuşkusuz. Tüm eksikliklerine rağmen, kitap yalnızca doğa bilimlerindeki ‘teleolojiye’ ilk kez ölümcül bir darbe indirmekle kalmıyor, aynı zamanda onun rasyonel anlamını da ampirik olarak açıklıyor.”² Marx, bu mektuptan yaklaşık on yedi yıl önce kaleme aldığı 1844 Elyazmaları’nda ise şöyle diyor: “Daha sonra, insan biliminin doğa bilimlerini kapsayacağı gibi, doğa bilimleri de insan bilimini kapsayacaklardır: sadece bir tek bilim olacaktır.”³ Marx, Darwin’in evrim kuramını geliştirdiği yıllarda, Türlerin Kökeni’nin basılmasından yaklaşık on beş yıl önce, doğanın tıpkı insan toplumu gibi tarihsel ve materyalist ilkelerle açıklanabileceğinden emindi. Marx ve Engels’in insan ve toplum bilimleri alanında başardığını, Darwin doğa bilimleri alanına bağımsız bir şekilde uygulamıştı. Yaşamın da insan toplumlarının tarihine benzer bir tarihi olduğunu göstermişti. Bu nedenle Darwin’in çalışması büyük önem taşımaktadır.

Darwin’den günümüze evrim kuramını destekleyen, genişleten, geliştiren pek çok bilimsel bulgu ortaya çıktı ve çıkmaya devam ediyor. Bugün doğal seçilimin evrimin tek oluşum mekanizması olmadığını, Darwin ve öncellerinden günümüze evrim kuramının evriminden de söz etmek gerektiğini biliyoruz. Bilim insanları arasında evrimin olup olmadığına dair bir tartışma bulunmamakta. Asıl tartışma ise canlılarda gözlenen değişimin, yani canlıların evriminin hangi yollarla olduğu, hangi mekanizmalarla gerçekleştiği üzerine.

  1. yüzyılda Darwin’in evrim kuramı büyük tartışmalar yaratsa da, ilk büyük ivmeyi Modern Sentez ile 20. yüzyılda kazanmıştır. Evrim kuramına böylece genetik bilimi ile doğa tarihi de dahil edilerek “tür nedir?” ve “türler nasıl oluşur?” sorularına cevap aranmıştır/aranmaktadır. Böylece genetik, paleontoloji, sistematik ve diğer pek çok disiplin biraraya getirilerek, mutasyonlar ile doğal seçilimin büyük çaptaki evrimsel değişimleri nasıl ortaya çıkardığına dair teoriler oluşturuldu. 19. yüzyılda doğa bilimleri alanında/evrim alanındaki en devrimci görüşler Darwin tarafından ortaya atıldı. 20. ve 21. yüzyılda ise genetik bilimi, DNA’nın yapısının çözülüşü, buna paralel olarak geliştirilen yeni teknikler ve hızla artan bilgi birikimimizle birlikte, canlıların evrimine dair bildiklerimiz değişmektedir. Bugün, Darwin’in Türlerin Kökeni’nde çizdiği evrim ağaçları, DNA-RNA-protein dizilerinden oluşturularak canlılar arasındaki akrabalık ilişkileri, evrimsel ilişkiler incelenmektedir. Darwin’in not defterine basitçe çizdiği evrim ağacının bugün çok daha karmaşık olduğunu görüyoruz. Darwin’in evrim kuramı tedrici idi ve canlıların evriminde görülen Kambriyen patlama gibi sıçramaları açıklayamıyor, bunu fosil kayıtlarının eksikliğine bağlıyordu. 20. yüzyılın sonlarında, Niles Eldridge ile Stephen Jay Gould’un geliştirdiği kesintili denge teorisi Kambriyen patlamayı açıklamakta ve evrimin niceliksel birikimlerin niteliksel sıçramalara dönüşmesi ile oluştuğunu ifade etmektedir.
  2. yüzyılın ortalarında DNA’nın yapısının çözülüşü ile 20. yüzyılın ikinci yarısında Lynn Margulis tarafından endosimbiyotik teorinin ortaya atılarak kanıtlanması ise, doğa bilimleri alanını dönüştüren devrimci gelişmelerdir.⁴ Simbiyoz (ortak yaşam) teorisini ilk olarak Lynn Margulis ortaya koymamıştır. 1883 yılında Andreas Schimper yeşil bitkilerde yer alan kloroplast organellerinin bölünerek çoğalmasının, serbest yaşayan siyanobakterilere benzediğini gözlemledi ve yeşil bitkilerin iki organizmanın simbiyotik birleşimi sonucu ortaya çıktığını öne sürdü. Kloroplastlar bitki hücresinin içinde yer alan küçük organlardır ve bitkiye yeşil rengini verirler ve fotosentez yani bitkinin su ve karbondioksitten ışığı kullanarak besin yapması bu organellerin görevidir. Siyanobakteriler ise, bitkiler gibi fotosentez yapabilen bakterilerdir. 1918 yılında Fransız Biyolog Paul Portier, “Les Symbiotes” isimli eserinde, mitokondrinin ortak yaşam sonucu ortaya çıktığını öne sürdü.

Rus Botanikçi Boris Kozo-Polyansky 1924 tarihli kitabında ise, teoriyi ilk defa Darwinci evrim terimleri ile ifade etmiştir. Simbiyogenez terimi ilk olarak, Rus Botanikçi Konstantin Mereschowsky tarafından 1926 tarihli “Simbiyogenez ve Türlerin Kökeni” kitabında, Ivan Wallin tarafından ise 1927 yılında “Simbiyontizm ve Türlerin Kökeni” kitabında formüle edilmiştir.⁵ Lynn Margulis 1967’de, Journal of Theoretical Biology dergisinde yayınladığı makalesi ile endosimbiyotik teoriyi öne sürdü. Endosimbiyoz kuramı, hücrenin biyolojik evrimini anlayışımızda büyük çığır açmıştı. Buna göre, bugünkü modern hücreler, ortak yaşam süren bakterilerin birleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Buna göre, hücrelerde enerji üretimini yapan mitokondri ya da bitkilere yeşil rengini veren klorofili içeren ve fotosentezi sağlayan kloroplast organelleri aslında bir zamanlar ayrı birer mikroorganizma idi ve hücrelerle ortak yaşam sırasında evrimin oldukça erken dönemlerinde zamanla hücre içine alınarak hücrenin bir parçası haline geldi. Lynn Margulis’in endosimbiyoz teorisini ortaya attığı 1967 makalesinin yayımlanmadan önce on beş farklı bilimsel dergi tarafından reddedildiğini belirtmekte fayda var. Margulis henüz kariyerinin başında idi ve red cevaplarının bir kısmının makaledeki hatalar yüzünden olduğunu kabul etse de endosimbiyotik teori o güne kadar ki paradigmayı değiştirecek bir önerme idi, bu nedenle de endosimbiyoz teorisinin genel kabulü için onlarca yılın geçmesi ve bu teorinin genetik kanıtlarla desteklenmesi gerekti. Siyanobakteriler ile kloroplastların yapılarını karşılaştıran elektron mikroskobu çalışmaları sonrasında ve bu organellerin kendi DNA’larına sahip olduklarının keşfi sonrasında teori geniş kabul görmeye başlamıştır. Mitokondri ve kloroplastların kendi DNA’larının olması en büyük kanıttı. Margulis, türlerin kökeninde ve evriminde, mikroorganizmaların en büyük evrimsel güçlerden birini oluşturduğunu ve bakterilerin endosimbiyozunun, yaşamın daha karmaşık formlarının oluşmasından sorumlu olduğunu öne sürdü. Margulis, canlıların evriminde, çekirdeksiz tek hücrelilerden çekirdekli ökaryotların oluşmasında ve yaşamın organizasyonel olarak daha karmaşık formlarının ortaya çıkışında ortak yaşamı evrimin itici güçlerinden biri olarak bilimin gündemine soktu. Geçen yüzyılın en önemli evrimsel biyologlarından Ernst Mayr’a göre “ökaryotik (çekirdekli) hücrenin evrimi organik dünyanın tarihindeki en önemli olaydır.”⁶ Bugün pek çok canlının evriminde ortak yaşamın önemini, ortak yaşam süren canlılar arasında yatay ve dikey gen geçişlerinin olduğunu ve bazı genlerin bu yolla diğer organizmalara geçebildiğini ve evrimleştiğini biliyoruz. 4-6 Haziran 2015 tarihleri arasında Paris’te toplanan ve katılımcısı olduğum 13. Avrupa Fungal Genetik Konferansı’nın (ECFG 13) ikinci gününde yapılan birçok konuşmada araştırmacılar fungusların (mantarlar) evriminde ortak yaşamın rolüne dikkat çeken sunumlar yaptı. İtalyan bir araştırmacının sunumu mikorizal funguslar adı verilen ve bitkilerin köklerinde yaşayarak onlarla ortak yaşam süren funguslar üzerine idi. Bu funguslar, kökler ile toprak arasında köprü görevi görürler ve topraktan köklere besin maddelerini taşırlar. Araştırmacılar bu fungusun hücreleri içinde yaşayan ve onlarla ortak yaşam süren bir bakteriyi ve bir virüsü tespit ettiklerini açıkladılar. Bitki-fungus-bakteri-virüs ortak yaşamının dört boyutlu karmaşık bir ağ oluşturduğunu ve bu konuda daha derin araştırmalara yöneldiklerini açıkladılar. Bugüne kadar, bu ilişkinin iki ya da üç boyutlu olduğu düşünülmekte idi.

Margulis endosimbiyotik teoriyi geliştirirken ve savunurken, canlıların evriminde işbirliğinin (kooperasyon) önemine de dikkat çekti. Ancak bugün dünyada baskın olan burjuva bilim anlayışı ve onun ortaya çıkardığı bilimsel indirgemecilik, neo-Darwinizm gibi bilim dünyasında popüler olan görüşler, yalnızca varolma savaşını, bireyleri ve bireyler arası yarışı yüceltirken, Margulis bunu kıyasıya eleştirdi ve karşısına mikroorganizmaların ortak yaşamını ve işbirliğini koydu. Margulis kapitalist maliyet-yarar ilişkisinin ortak yaşam terimlerinde kullanılmasını da reddetti. Margulis, canlılığın tarihinin genellikle bundan beşyüz milyon yıl önce ortaya çıkan hayvanlarla başlatılmasına karşı çıktı ve mikroorganizmaların evrimsel süreçlerdeki rolünü göstererek bu tarihi dört milyar yıl öncesine çekti. O da tıpkı Darwin gibi yaşama ve canlılığa dair algımızı kökünden değiştirdi. Margulis’in ortak yaşama dair ortaya koyduğu görüşler, canlıların evriminde görülen niteliksel sıçramaları açıklamaya aday. Margulis’in bazı konularda eleştirilebilecek görüşleri olsa da, neo-Darwinizm’e karşı takındığı tavır, evrim kuramının ortodoks ele alınışına başkaldırısı ve endosimbiyotik teorinin popülerleştirilerek yaygınlaşmasına olan katkıları unutulmamalıdır.

Kapitalizm, bilimsel indirgemecilik ve neo-Darwinciliğin gölgesinde algısı daraltılmış bir bilim dünyası, canlı organizmayı ve evrimsel süreçlerini organizmanın içinde bulunduğu çevre ve diğer organizmalarla olan etkileşimleri ile bir bütün olarak ele almaktansa, onu yalıtarak ele almayı, salt genlere indirgemeyi tercih etmekte idi. Bugün bu indirgemeci bakış açısının, canlıların evrimini ve canlılar arasındaki etkileşim ve ilişkileri açıklamada yetersiz kaldığı aşikar.

Dipnotlar

1. Stephen Jay Gould (1979), Ever Since Darwin, sf. 13.

2. Karl Marx ve Friedrich Engels (1975), Marx-Engels Toplu Eserler, Cilt. 41, sf. 246-247.

3. Karl Marx (1976), 1844 Elyazmaları, Ekonomi Politik ve Felsefe.

4. Lynn Sagan (1967) “On the origin of mitosing cells”. J Theoret Biol 14:255–274, Lynn Margulis (1970) Origin of Eukaryotic Cells (Yale University Press, New Haven, CT).

5. http://www.isepp.org/Pages/San%20Jose%2004-05/MargulisSaganSJ.html

6. http://discovermagazine.com/2011/apr/16-interview-lynn-margulis-not-controversial-right

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑