Rıza Zeyrek
2015 1 Haziran seçim sonuçlarını yok sayan AKP, zorun her çeşidini kullanarak, ideolojik, etnik, dinsel farklılıkları kutuplaştırarak, Kürt sorununda girdiği çözümsüzlük üzerinden bölünme paranoyası yaratarak, kaybettiği 9 puanlık oyu geri alıp tek başına iktidar oldu!
Seçimlerde toplumsal destek sağlamak ve muhalefetin baskısını bertaraf etmek için bir dizi vaatte bulunan AKP, vaatlerinin bir kısmını gerçekleştirmek için, emekçilerin yarattığı kaynakları emekçilere ayırmak yerine, “almadan vermek olmaz!” tutumuyla ve dayandığı uluslararası ve yerli tekelci büyük patronların beklentilerini karşılamak üzere, onların sömürü olanaklarını geliştirme isteklerine uygun icraatlarına hiç zaman geçirmeden başladı! Yeni yıla zam yağmuru ve hayat pahalılığını artıracak ağır verilendirmelerle giriliyor!
Savaş, rant ve yolsuzluk ekonomisinin yarattığı büyüme zorluğu, artan dış borçlar, yüksek cari açıklar AKP Hükümetini 100 günlük bir ivedi plan yapmaya, bu plan doğrultusunda bütün kaynakları daha artan bir oranda büyük sermayenin emrine vermeye zorunlu kılıyor: İşçi sınıfı ve emekçi halk katmanlarından alıp kapitalizmin tıkanan çarklarını yağlamak, arabasını düze çıkarmak! AKP içerde ve dışarıda kaynakları tükettiği için genel olarak içinde yer aldığı G 20 ülkelerindeki “sıkışıklıkları aşma” yolu olarak seçilmiş kamu hizmetlerini piyasalaştırarak tasfiyeyi birinci adım olarak önüne koyuyor! Seçimle elde ettiği kahir ekseriyetin kendisine tanıdığı fırsatı değerlendirmek için de elini çabuk tutuyor!
657 Sayılı Devlet Memurları Yasası değiştirilerek iş güvencesinin kaldırılması planlanıyor!
1 Kasım Seçimleri sonucu gelişmelere bakıldığında, AKP hükümetinin içeride ve dışarıda bir savaş siyasetine yönelmek dışında bir yolunun kalmadığı anlaşılıyor. Mısır, İran, Ermenistan, Suriye, Irak, en son Rusya ile her alanda bozulan ilişkiler, ambargolar, uçak düşürmeler, Yeni Osmanlıcı macera ile Ortadoğu’da kırıntı kapma girişimlerinin sonuçsuz kalması ağır bir kuşatılmışlıkla ABD, AB ve İsrail’in önünde diz çöküşle sonuçlanan dış ilişkilerin düş kırıklığı, her yanı düşman görme… İçeride bu düş kırıklığını ve çöküşü engellemek üzere; Kürtlere, işçi emekçi kitlelere, basına, üniversiteye, kadınlara, “paralel” bahanesiyle (kendisinin yarattığı düşmanlara karşı mücadele adı altında) burjuva muhalefete büyük bir seferberlik halinde saldırı hız kesmeden sürüyor! Sermayenin ve sistemin istemleri için, sürüklenilen ekonomik, siyasi, askeri açmazlarının faturasını işçi sınıfı ve kamu emekçileri başta olmak üzere geniş halk kesimlerine ödetmek isteyen sermaye ve hükümet, gözünü kamu emekçilerinin iş güvencesine dikti! Devasa bir sömürü ve gelir alanı olan kamuyu, kamu emekçilerini tasfiye etmeden, onların örgütlülük geleneğini kırmadan talana açabilmek zordu! İş güvencesinin kaldırılmasından ise, SSGSS düzenlemesinden beri ısrar ediyorlar.
AKP, hükümet programında “Personel rejimi reformu” ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda değişiklik yapacağını açıkladı.
Gerekçe olarak; “kamu alanında zaman içinde dağınık bir yapı oluştuğu ve sistemin karmaşık hale geldiği” ileri sürülerek,” kamu yönetiminin daha dinamik ve etkin hale getirilmesi, verimliliğin, hesap verilebilirliğin, şeffaflığın ve etkinliğin arttırılması amacıyla, uluslararası örnekler de dikkate alınarak yeni bir personel rejimi oluşturulacağı” söylenmekte ve “yeni oluşturulacak rejimle kamu personelinin performansının ölçülmesine ve değerlendirilmesine imkan verilecektir” denmektedir. Böylece, değişiklikle, performans sistemi tüm kamu alanında yaygınlaştırılırken, performans sisteminin sonuçları üzerinden kamu emekçilerinin ücreti ve işte kalıp kalmayacağı belirlenecektir.
NEDEN İŞ GÜVENCESİ HEDEFLENİYOR?
657 Devlet Memurları Kanunu 1965 yılında çıkarıldı. O yıllar dikkate alındığında kamu hizmetleri devlet tekelinde idi. Dünyada sosyalizm ve işçi sınıfının kazanımlarının baskısı altındaki bütün kapitalist ülkelerin hükümetleri bu hakları tanımak, kabullenmek durumundaydılar. 1980’li yıllara kadar mücadelelerin etkisi ile işçi ve kamu emekçilerinin iş güvencesi görece yaygın ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve piyasa açılması ise sınırlıydı. 24 Ocak Kararları, 12 Eylül Darbesi ve 1995 yılında imzalanan GATTS anlaşması ile kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve piyasaya açılması ile birlikte, işçi ve emekçilerin haklarına yönelik saldırıların arttığı bir süreç yaşanıyor. 2002’de işbaşına gelen ve 12 Eylül’ün bir devamı ve özelleştirme ve neoliberalizmin en acımasız uygulamalarının takipçisi olan AKP Hükümetleri, kamu alanında piyasalaşma saldırısının son halkasıdır. Kamu hizmetlerinin piyasaya tam ve yaygın açılıp patronlara altın tepside sunulmasının altyapısını oluşturacak bir dizi düzenleme yapılmış, kamu emekçilerinin iş güvenceleri esnetilmiş, birçoğu “torba yasa” marifetiyle yok edilmiştir. Ama bugüne değin yapılanlar “milletin anasına küfrederek” kamu ihaleleriyle kodamanlaşan AKP yandaşları başta olmak üzere “iş çevreleri”ni, sermayeyi kesmemektedir!
AKP, kamu alanında, halk yığınlarına en ağır faturayı sağlık ve eğitim alanında ödetmiştir.
Eğitim alanındaki gelişmelere baktığımızda bunu çarpıcı bir şekilde görebiliriz. Eğitim Sen’in verilerine göre, 2012’de 2848 olan özel okul sayısı 4+4+4 sisteminden sonra, 2015 itibarıyla 9754’e çıkmıştır. Son bir yıl içerisinde 230 bine yakın öğrenci özel okullara yönlendirilmiştir. Özellere, 2008’den 2014 yılına kadar ayrılan pay, 8 milyar 804 milyon TL olmuştur. Devlet okullarında ise velilerin eğitime katkısı olmuş, 2003 yılında öğrenci başına 720 TL harcama yapılırken, bugün bu harcama öğrenci başına 5 bin TL’ye çıkmıştır. En yıkıcı etki “özgür akıl, bilim, üniversite, dünyevi eğitim, eğitim bilimi” alanlarındadır! Artık neredeyse bütün orta öğretim imam hatipleştirilmiştir. İlkokullarda “değerler eğitimi” adı altında çocukların dinci bir ideoloji ile şekillenmesi istenmektedir. Okul öncesi eğitim bırakılmıştır ve “Sübyan mektepleri” modeli varoşlarda öğrenci sayısı olarak örgün eğitimi geçmiştir! IŞID benzeri örgütlerin insan kaynağı AKP’nin yarattığı bu iklimdir! Suruç, Ankara, Diyarbakır, Reyhanlı katliamlarının canlı bombaları ve azmettiricileri bu iklimin zehirli meyveleridir!…
AKP döneminde çalışma koşulları işçi sınıfı için ağırlaşırken, kamu alanında ise taşeron çalışma, esnek çalışma, sözleşmeli çalışma biçimleri yaygınlaştırılmıştır. 1985-1995 yılları arasında işçi sınıfı mücadeleleri ve beraberinde büyüyen kamu emekçileri mücadeleleri saldırıları bir süre durdursa da, sermayenin saldırıları hız kesmedi.
AKP, 657 sayılı Yasa’dan iş güvencesini çıkarmayı, parti memuru oluşturmayı hedeflerken, 1965 yılından bu yana kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi politikalarına bağlı olarak Devlet Memurları Kanunu’nda 691 değişiklik yapıldığı gerçeğini gizlemeğe çalışmaktadır. Örneğin 13 Şubat 2011 tarihinde TBMM’de kabul edilen 6111 sayılı Torba Yasa ile birlikte DMK’nda birçok değişiklik yapıldı. Yapılan değişikliklere iki örnek verelim:
657 sayılı DMK madde 100 (3.Fıkra): “Memurların yürüttükleri hizmetin özelliklerine göre, bu madde uyarınca tespit edilen çalışma saat ve süreleri ile görev yerlerine bağlı olmaksızın çalışabilmeleri mümkündür. Bu hususa ilişkin usul ve esaslar Devlet Personel Başkanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenir.”
Bu madde ile “kısmi süreli çalışma”, “uzaktan çalışma”, ”evden çalışma” gibi uygulamalar yasal hale getirilmiştir. Bunların tam anlamıyla uygulanması için iş güvencesinin tamamen kaldırılması gerekmektedir.
657 sayılı DMK madde 110 (4.Fıkra): “Kamu kurum ve kuruluşları yürütmekte oldukları hizmetlerin özelliklerini göz önünde bulundurarak, memurların başarı, verimlilik ve gayretlerini ölçmek üzere, Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşü alınmak kaydıyla değerlendirme ölçütleri belirleyebilir.”
Bu madde ile angarya çalışma, iş yükünün arttırılması ve emekçiler arasında rekabet körüklenmek istenmiştir. Performans sistemi ölçütlerini belirlemek için DPB yıllarca çalışmalar yapmaktadır. Bugüne kadar yapılan tartışma ve uygulamalar ölçütün temel sonuçları açısından “müşteri memnuniyeti” ve kâr oranları temel alınmakta ve verimliliğin bunlara göre ölçüleceğini/ölçüldüğünü göstermektedir. Kasım 2014’te Devlet Planlama Başkanlığı’nın yaptığı verimlilik toplantısında, kamu hizmetleri bakımından en piyasacı ülkeler durumundaki İngiltere, Japonya, Güney Kore’deki uygulamaların yanında özel sektör deneyiminden de yararlanılacağı açıklanmıştır. Verimliliğin sadece ölçümle bırakılamayacağı, buna bağlı olarak ücretlinin “işte kalıp kalmayacağı” gibi yaptırımlarının olması gerektiği belirtilmiştir. 657’deki ceza sisteminin değiştirilip ödüllendirme anlayışının yerleştirileceği “çok çalışanın çok kazanacağı” söylemi ön plana çıkartılmıştır.
Performans sisteminin başarı ile uygulandığı söylenen sağlık alanına bakalım. Doktorlar performans ücretlerini artırabilmek için hastalardan bütün tahlilleri yapmasını istemektedir. Tek bir tedavi yöntemi ile hastasını iyileştiren doktorun performansı düşük sayılmakta, hastayı süründürenin ise performansının yüksek olduğu kabul edilmektedir. Bir günde birçok hastaya bakmasını da yanına eklersek, sağlık personelinin/doktorun hem iş yükü arttırılmakta hem de birinci öncelik hastaneye daha çok para kazandırılması olarak belirlenmiş olmaktadır. Bunun adı kamu hizmeti değil ticari işletmeciliktir (adı bu kapitalist işletmeyi gizlemek için “Döner Sermaye” konmuştur).
• Hükümet, verimlilik (Performans) tartışmaları üzerinden çalışmayanın, paralelcilerin, teröre destek verenlerin işte kalmalarının doğru olmayacağı yönünde kamuoyu yaratmaya girişmiştir. Bunun gerçek olmadığı, kamu emekçilerinin iş güvencesinin olduğunun Çalışma Bakanınca söylendiği şu günlerde, Devlet Memurları Kanunu’nun 124, 125, 128 ve 129. Maddelerine dayanarak hak arama ve demokrasi mücadelesine katılmaları nedeniyle, 18 KESK üyesi kamu emekçisinin işine son verilmiş olmasından daha net anlaşılmış olmalıdır.
• AKP döneminde kamu hizmetleri özel sektöre devredilmiş, devredilmeyenler ise piyasaya açılmıştır. Azami kâr etmek için emeğin ucuzlaması, kölece çalışma koşullarının yaratılması gerekmektedir. İş güvencesinin kaldırılması bu politikalardan bağımsız değildir. Özel sektör haksız rekabet oluştuğunu söylemekte, işsizler ordusundan (atanamayan öğretmenler gibi) mutluluk duymakta, şimdi ise çalışma koşullarının değiştirilmesini istemektedir… Hizmeti alan halk açısından sağlık alanında, eğitim alanında yaşandığı gibi hizmetin niteliği düşmekte ve nitelikli ve parasız olması gereken kamu hizmeti daha pahalıya mal olmaktadır.
• Çalışmayanın(!) işte kalmaması adına, performans ölçüm sisteminin uygulanmasının zorunlu olduğu ve ücretlerin buna göre belirlenerek çalışanın ödüllendirileceği tüm hükümet yetkilileri tarafından açıklanmaktadır. Bu yolla sendikaları “sivil toplum kuruluşları” haline getirmek hedefi güdüldüğü açıktır. Ücretlerin ve diğer sosyal hakların emekçiler için dayanışma ve mücadele örgütü olan sendikaları tarafından TİS ve grev hakkı kullanılarak belirlenmesinden yoksun bırakmak amaçlanmaktadır.
• 64. Hükümet eylem planında “esnek çalışma ile düzenleme yapılması” başlığındaki açıklamada; “işgücü piyasalarına esneklik sağlayan çalışma biçimleri iş ve sosyal güvenlik mevzuatına eklenecek, öncelikle mevcut esnek çalışma sistemlerindeki sorunlar giderilecek, sonrasında yeni esnek çalışma sistemleri geliştirilecek, bu kapsamda kamu sektörü başta olmak üzere, söz konusu çalışma biçimlerine yönelik çeşitli kurumlarda pilot uygulamalar gerçekleştirilecektir.” denilmektedir.
Yine aynı eylem planında yer alan “kıdem tazminatı sisteminde yaşanan sorunların çözümü amacıyla ilgili sosyal taraflarla istişare içinde gerekli mevzuat düzenlemesi yapılacaktır” pasajıyla kıdem tazminatlarının iş güvencesinin kaldırılmasına koşut olarak ortadan kaldırılacağının işareti verilmiştir.
AKP Hükümeti, eylem programında, esnek çalışma biçimleri ve patronların daha rahat işten atmasını kolaylaştıracak düzenlemeleri 21 Mart’a kadar bitirmeyi planlamaktadır. Görüldüğü gibi, işçi ve kamu emekçilerinin çalışma biçimler ve iş güvencesi ile ilgili düzenlemeler bütünlüklü olarak ele alınmaktadır.
• AKP Hükümeti tekelci sermaye ve onların ortağı emperyalist ülkelerin ekonomik çıkarlarını gözeterek eylem planı yaparken, bugüne değin gerekli yaygınlık ve nitelikte, ulaşılabilir ve parasız yapılmayan kamu hizmetlerinin sorumluluğunu “iş güvencesi nedeniyle hiçbir iş yapmadan maaş alıyorlar”, “yan gelip yatıyorlar”, “üç ay tatil yapıyorlar!” dediği kamu emekçilerine yüklemektedir! Toplum, reform, iyileştirme ve kamu yararı gözetildiği yalanlarıyla maniple edilmektedir. Gerçek bunun tam tersidir. Hükümetin söylediğinin aksine, OECD ülkeleri arasında en uzun süreli çalışma (hem haftalık hem de yıllık olarak) ülkemizdedir. Ve burada, kamu emekçilerinin iş güvencelerini kaldırmak için performans ve esnek çalışmayla verimliliğin artacağı iddia edilmektedir! AKP hükümetlerinin bugüne kadar yaptığı terfi, atama ve kadrolaşma çizgisine bakıldığında, en fazla gözetilen şeyin “liyakat ve verimlilik” değil ama yandaşlık olduğu açıkça görülmektedir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunuyla iş güvencesini ortadan kaldırmayı hedefleyen AKP’nin bir başka gerekçesi ”iş güvencesinin olması tembelliğe, iş veya hizmeti savsaklamaya, bir kişinin yapacağı işi birden çok kişinin yapmasına yol açıyor” şeklindedir.
Gerçek bu mudur? 2,7 milyon kamu emekçisi 78 milyona hizmet üretmektedir! OECD ülkelerinde bir kamu emekçisi 17 kişiye hizmet verirken, Türkiye’deyse bir kamu emekçisi 29 kişiye hizmet vermektedir!
657 sayılı yasayı değiştirmenin bir gerekçesi de şudur: “Memurların işten atılmasını kolaylaştıran düzenlemeler olmaksızın ‘paralel yapı’ devletten ayıklanamaz!”
Yalanın kuyruklusuna bakın! Yukarıdaki tepişmeler ve iktidar bloku içindeki çatışmalar kamu emekçilerinin kazanımlarını ortadan kaldırmanın kılıfı, demokrasi ve özgürlük isteklerini bastırmanın bahanesi yapılmak isteniyor! Kamu emekçilerinin tutumu iktidar sahiplerinin hukuksuzluklarını teşhir etmek olmalıdır, olacaktır. Kaldı ki, 657 sayılı yasanın 124. ve 125. Maddeleri işini yapmayan memura bir zırh değildir!
Hükümetin iş güvencesini ortadan kaldırırken ileri sürdüğü bir diğer gerekçe de, 13 yıllık hükümetleri döneminde toplumu muhafazakarlaştırmayı üzerlerinden gerçekleştirdikleri, günde ortalama 5-6’sının katledilmesinde ideolojik ve siyasi katkılarının olduğu kadınlarla ilgilidir: “Kadınlar ağır yük altındadır, işyerlerine gelmeden, uzaktan çalışsınlar, ev işlerini, çocuk bakımlarını yapsınlar, para da kazansınlar!”. Fıtratlarında kadınlarla erkeklerin eşit olmadıkları ve olamayacakları var!
Ama kadınların ağızlarına bir parmak bal da çalınıyor: Kamu kreşlerini kapatalım, bakım sorumluluğunu üstlenin, iş yaşamından ve terfi etme, emekli olma hakkından vazgeçin! Kadınlara yönelik gerici, yok edici, “toplumun ahlak bekçisi”, “erkeğin namusu”, “ailenin direği” argümanlı faşizan burjuva-feodal saldırı ve muhafazakar bakışın dayattığı son nokta budur!
• Yasada öngörülen bir başka değişiklikle, “Amirin verdiği her işin yapılması” istenmektedir!
Böyle bir çalışma düzenini 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü bile isteyememişti! Bu gerçekleştirilebilmesi halinde, angarya ve mobbing daha da fazlalaşacak, işini kaybetmemek için daha fazla çalışan bir kitle oluşacak ve en küçük itirazın iş güvencesi ve emekliliğin elinden alınmasına yol açacağını düşünecek kamu emekçisi yeniden “Kapı Kulu!” olacaktır!
Kamu emekçisinin iş güvencesinin en önemli ve ayrılmaz parçası emeklilik hakkıdır. Bu düzenleme, emeklilik hakkını bir hak olmaktan çıkarıp, ayrıcalık haline getirecektir.
İŞ GÜVENCESİ KAMU EMEKÇİLERİNİN SON KALESİDİR!
Kamu emekçileri 657 DMK’nu yeni tartışmamaktadır. Hükümetlerin tek taraflı ücret ve sosyal haklarını belirleme politikalarına karşı çıkarak, grevli toplu sözleşmeli sendika mücadelesi yürüterek, 657’deki “sendika kuramazlar” maddesini değiştirmişlerdir. 657 gibi antidemokratik yasayı kabul etmek mümkün değildir. Kamu emekçileri insanca yaşayacak ücret ve çalışma koşulları için mücadele ederken, kamu hizmetlerinin nitelikli, parasız, ana-dilinde olması için de mücadele yürütmüşlerdir. Bu ilişki önemlidir. Piyasaya açılmış kamu hizmetlerinin çalışma biçimleri de piyasaya açılmaktadır. Kamu hizmeti insana, topluma yöneliktir. Kamu hizmetinin başlıca faaliyet kolları toplumun yeniden üretimi ile ilgilidir. Maddi ürünlerin üretim süreçleri gibi yaklaşarak bu alanı rekabetçi baskı altına almak, sadece kamu emekçilerinin hak kaybı anlamına gelmez, eninde sonunda toplumsal olarak sağlığı ve eğitimi krize sokar ve sürdürülemez kılar. Bugün sağlık ve eğitimde yaşanan tam da budur!
Ortada yandaş basının allayıp pulladığı AKP Hükümetinin ortaya attığı bir “pembe tablo” da, yandaş sendikaların söylediği “tarihi bir başarı” da yoktur. Kamu emekçileri ellerinde kalan son kale olan iş güvencelerini yok ettirmemek, daha ileriden ve güçlü birleşik bir mücadele örmek göreviyle karşı karşıyadırlar. İş Güvencesinin korunmasının, daha güvenli ve demokratik bir çalışma düzeni ve insanca yaşanacak ücret elde etmenin “grevli toplu sözleşmeli” sendika, “Örgütlü toplum, demokratik Türkiye”yi kazanıp inşa etmekten geçtiği de ortadadır. Bu saldırı, 2,7 milyon kamu emekçisinin hayat damarını kesmeye yönelik olduğu kadar; aldıkları hizmetlerin niteliği, ulaşılabilirliği ve satın alma güçleri bakımından on milyonları da yakından ilgilendirmektedir.
Kamu emekçilerinin bugüne kadar yürüttükleri mücadelenin eksiklerini görerek, çalışma tarzları ve sendikal-politik dillerini geniş emekçi kitlelerin birleştirilmesi istekleriyle örtüştürerek, sadece en ileriden birleşebildikleri sendikal mesleki örgütler ve kendi üye ve yakın çeperleriyle değil, en geniş kamu emekçisi ve halk kesimleriyle birleşerek, iş güvencelerine yönelik saldırıyı püskürtebilecekleri kuşkusuzdur. “İş güvencesi kamu emekçilerinin kırmızı çizgisidir” diyen sendika konfederasyonlarını bu mücadeleye katmak geçmişten daha olanaklı hale gelmiştir. Bu saldırı, işyerlerinden, hastanelerden, okullardan, işletmelerden hareketle, saldırının niteliği ve amacı emekçi yığınlara anlatılarak, kentin en yoksullarıyla genç işçi kuşağının oturduğu varoşlardaki evlere gidilerek, kentin en işlek yerlerinde stantlar açılıp aydınlatma faaliyetleri düzenlenerek, tabanlarının işkollarındaki sendikaları baskılandırmaları sağlanarak, en geniş emekçi kitleleri görüşmelerle mücadeleye, ortak çalışmalara katarak, alan eylemleri yaparak, yasanın meclise getirilmesinin önü kesilerek engellenebilir!
Unutmamalıdır ki, iş güvencesinin ortadan kaldırılmasının sağlanabilmesi için küçük ödünler verilecektir; kamu emekçilerinin bunları ellerinin tersiyle itmeleri şarttır. SSGSS ilgili düzenlemeler ve emeklilik yaşı artırılırken de, örneğin “şu an çalışanları kapsamıyor!” denilmiş ve bizden geleceğimiz çalınmıştı! Bu kez bu tuzağa düşülmemelidir!
Haydi, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda iş güvencemizi kaldırılmasına karşı birleşik mücadeleye!
