Yusuf Akdağ
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki gerginlik, çatışma ve savaş(lar) üzerine dergimizde çok sayıda makale yayımlandı ve her seferinde mevcut koşullarla birlikte olay ve gelişmelerin sunduğu veriler üzerinden durum irdelenmeye çalışıldı. Ancak, Türkiye’nin de dahil edilebileceği daha geniş bölgedeki gelişmeler o denli hızlı akışkanlık içindedirler ki, aktüel olanlarla sınırlı değerlendirmeler kısa sürede “eskimekte”; gelişmeler yeniden irdelenmeyi ihtiyaç haline getirmektedir.
Bu gereklidir; çünkü Suriye ve Irak’ta savaş devam ediyor ve buna bağlı olarak savaş sürecine askeri, diplomatik ve diğer biçimlerde dahil olan veya müdahalede bulunan güçlerin her birinin kendi çıkarları doğrultusunda izledikleri politikalara bağlı geliştirdikleri taktiklerin askeri güç kullanımıyla “test edildiği” bu geniş “saha”da halklar açısından durum giderek ağırlaşmaktadır. Son olarak Almanya’nın Münih kentindeki toplantıda alınan “karar”ın da işaret ettiği üzere, ABD ve Rusya’nın başını çektiği “şiddetin sonlandırılması” açıklamaları belirli bir beklenti oluşturmasına rağmen, çatışmaların büyüyen ve yayılan ateşi ya da diyelim Türkiye yöneticileriyle Suudi Krallığının provokasyon politikası, aksi yöndeki gelişme olasılığının göz ardı edilmemesi için yeterince tehdit edici birikimin var olmaya devam ettiğini göstermektedir. Savaşın sona erdirilmesi olasılığı tümüyle yok sayılamasa da, kısa sürede sonlandırılmasının zor, orta vadede ise çeşitli etkenlere bağlı ve bölge koşullarının ateşin yayılmasını nedenleyecek provokasyonlara açık olduğu söylenebilir.
Bu durumda ve bölgedeki gelişmelerden hareketle belirtirsek, bütün ötekilerden daha fazla öne çıkan ve bu özellikleriyle tartışmaların en fazla etrafında yoğunlaştığı başlıca üç önemli unsurdan söz edilebilir: Bunlar a-) Bölgedeki fiili savaş durumuyla birlikte savaşçı politikaların hangi yön ya da yönlerde evrileceği; b-) bununla da bağlı olarak emperyalistlerin bölge stratejileri ve bölgedeki fiili varlıklarının bölgenin “yeniden şekillendirilmesi” açısından potansiyeli ve anlamı; ve c-) Bölgenin çözümsüzlüğü devam eden; aynı nedenle de bugünün ve ne kadar süreceği şimdiden belirlenemeyecek önümüzdeki dönemin en önemli gerginlik ve çatışma nedeni olarak kalmaya devam eden, bu özelliğiyle de emperyalist büyük güçlerin bölge politikalarında istismara açık duran başlıca olarak Kürdistan ve Filistin sorununun çözümü –veya çözümsüzlüğü– açısından durumun ne ve nasıl olduğudur.
Bu kısa makalede, –önceki irdelemeler de gözetilerek– bu üç sorun ya unsur son gelişmeler bağlamında yeniden ele alınmaya çalışılacak.
YOĞUNLAŞAN ASKERİ HAREKETLİLİK, BÜYÜYEN SAVAŞ TEHDİDİ
Akdeniz’in büyük güçlerin savaş gemileriyle; Türkiye, Suriye ve Irak başta olmak üzere bölge ülkeleri toprakları ve ‘sema’larının süpersonik savaş uçaklarıyla ‘dolup-taştığı’ bir dönemden geçiliyor. ABD ve Rusya başta olmak üzere hegemonya ve etkinlik alanları için rekabette iddia sahibi olan veya bu potansiyele sahip görünen hemen tüm güçler askeri, diplomatik ve mali güçleri ve araçlarıyla bölgede güç gösterisindeler. Karşılıklı tehditlerin bini bir para. Suudi gericiliği ve Katar gibi monarşist uşak yönetimler dahi, emperyalistlerle işbirlikçi burjuvazinin son on yıllarda politik alana daha etkin şekilde ikame ederek kullandığı dini-mezhebi politikalardan da güç alarak, Yemen’de doğrudan, Suriye ve Irak’ta dolaylı olarak savaş sahasında bulunuyorlar.
ABD askeri gücüyle Irak ve Suriye’de; Rusya Suriye’dedir. Rusya, Suriye yönetiminin yanında ve IŞİD ve öteki terörist çetelere karşı savaş halindedir. Etkili savaş silahlarını devreye koymuş, savunma ve saldırı savaş uçaklarıyla bombalamaları sürdürmekte; Türkiye-Suudi gericiliği ve Katar “cephesi”ne karşı İran’la birlikte hareket etmektedir. ABD ile hem belirli bir işbirliği içindedir, hem de her birinin kendi çıkarları ve öncelikleri dolayısıyla rakip güç konumundadır.
ABD ise, Rusya’nın en büyük rakibi ve bölgenin hâlâ en etkili gücüdür. Esat yönetimine ve onun geleceğine Rusya ile farklılaşan yaklaşımı bir yana bırakılırsa, İran ile yaptığı anlaşmayı da kullanarak, Irak ve Suriye’deki varlığından güç alarak bölgedeki etkisini genişletmeye; bunun için işbirlikçi yönetimleri mümkün olduğunca çoğaltmaya çalışmakta; mali, askeri ve diplomatik gücünü bunun için kullanmaktadır. Obama’nın son “Birliğin Durumu” konuşmasına da konu olduğu üzere, bölge ile sınırlı kalmayıp dünya ölçeğinde genişleyecek bir savaşın başlatıcısı olmayı, bugünkü aşamada çıkarlarına uygun görmemektedir.
AB’nin Alman, Fransız, İngiliz ve Hollandalı emperyalistleri ise, Rusya ve İran ile dolaysız çatışmaya girmeksizin ABD’nin yanında durmakta, ancak ikiyüzlü bir yararlanma politikasını da sürdürmektedirler. Türkiye yöneticileriyle Suudi Krallığının monarşisit burjuva çetesi tarafından kışkırtılan çatışmaların ve Suriye’deki iç savaşının neden olduğu bölgesel göçle yüz binlerin Avrupa topraklarına gelişini önlemek üzere Erdoğan yönetimiyle zindan bekçiliği pazarlığı yapmakta; Suriye’de “toplama kampı kurulması” yönündeki Türk politikasına güç vermekte; Türk devletinin Kürdistan’da sürdürdüğü katliamlara ve ülkenin işçi ve emekçileriyle ilerici aydınlarına yönelik saldırılarına sessiz kalarak destek olmaktadırlar.
İsrail ise, Arap milliyetçiliğinin düşmanlığını körüklemeyecek bir taktikle ABD’nin başını çektiği güçlerin yanında durarak bölgedeki etkin rolünü güçlendirmeye yönelmiştir. IŞİD türü Ortaçağ fanatizminin Arap halkları içinde güç kazanması onun aleyhinedir ve aynı nedenle o, kendisi için kuşatma anlamına gelecek bir bölgesel şekillenmeyi engellemek üzere çok yönlü faaliyet içindedir. İran’ın bölgede güç kazanmasını istememekte; Filistin halkının özgürlük mücadelesinde mevzi kazanmasına olanak sağlayacak ya da bu mevzileri genişletecek gelişmeleri engellemeye çalışmaktadır.
Bölgenin diğer önemli gücü olarak İran, ABD ve “Batı”nın koyduğu ambargoyu yarma olanağından da yararlanarak, Şiilik aracılığıyla ve askeri desteklerle etkisini genişletmeye çalışmaktadır. Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de önemli bir etkiye sahiptir.
Erdoğan yönetimindeki politik-askeri kast tarafından (mali oligarşik gücün en vurucu kesimi) Ortadoğu “bataklığı”na çekilen Türk devleti ise, IŞİD-Nusra çetelerine askeri, politik, mali ve diğer türden desteklerinin dünya ve bölge kamuoyunda teşhir olmasıyla bölgede en fazla yalnızlaşan güç durumundadır. “Kırmızı çizgi” ilanlarının; “yıkarım, vururum, kimse engel olamaz!” yönündeki söylem ve tehditlerinin ve askeri eylemlerinin savaş kışkırtıcı provokatif karakterine karşın, Suudi Krallığıyla Katar Emirliği dışındaki bölge ülkeleriyle de ciddi sorunlar yaşamaktadır. Suriye’yi yıkma, Irak’ta söz sahibi olma, Musul-Kerkük bölgesi üzerine “tarihsel” emellerini gerçekleştirme; Mısır’da “İhvan” (Müslüman Kardeşler) ve Kuzey Afrika’da aynı çizgide faaliyet yürüten partileri kullanarak bir tür yeni-Osmanlıcı yayılmayı gerçekleştirme politikasının Rusya ve ABD gibi büyük güçlerin barikatıyla ve İran gibi bir bölge gücünün karşı hamleleriyle –bunlara ortaya çıkması kaçınılmazlık gösteren Arap milliyetçiliği de eklenebilir– hemen hemen boşa çıkarılmış olması, provokatif ve savaş kışkırtıcı politikada yoğunlaşmasının etkenleri arasındadır.¹
TÜRKİYE YÖNETİMİNİN PROVOKATİF “ÖZGÜN” POLİTİKASI
Erdoğan yönetiminin izlediği bölge ve Suriye politikası, bölgedeki gelişmeler açısından ayrıca irdelenmeyi gerektiren özellikler göstermektedir. Türkiye yönetimi, bölgede çatışmaları körükleyen ve savaş kışkırtıcılığı yapan bölge güçlerinin ilk sırasında yer alıyor. Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye, Suriye’ye girme ve Kürt özerk bölgesini dağıtarak Kürtlerin ulusal haklarına sahip olarak yaşamak için yürüttükleri mücadeleyi kana boğma öncelikli politikasını, Rojova’yı top atışına tutarak, savaş körükleyiciliğini daha üst düzeye çıkardı. Uluslararası ve bölgesel düzeyde provakasyon ve şantajı da içeren bu politika, Suriye’den ve Rojova Kürtlerinden karşılık verilmesini kışkırtarak, Suriye’ye bir askeri saldırıyı “haklı gösterme” ve –“Ey NATO, saldırıya uğradım, Haydi Yardıma!”– çığlıklarıyla ABD’nin patronajında NATO güçlerinin Rusya’yı vurmasını sağlamayı; Suriye’ye yönelik emellerini gerçekleştirme olanaklarını böylece daha geniş şekilde elde etmeye kurguludur.
Provokatif olduğu ölçüde yüzeysel de olan bu kumarbaz politikası, daha önce H. Fidan, A. Davutoğlu ve F. Sinirlioğlu tarafından “Suriye’den Türkiye tarafına füze fırlatarak Suriye’ye saldırı gerekçesi yaratmak” şeklinde yazılan senaryo ile de uyumludur. Rojova vurulurken, Azez’e Gurka birlikleri sokuldu ve Ankara’da Genelkurmay önünde onlarca kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırı gerekçe edinilerek “fail” ilan edilen YPG-PYD’ne (yani Suriye Kürtlerine) saldırı yoğunlaştırıldı. Ellerinde herhangi kanıt olmaması ya da bombalı eylemi “TAK adlı bir başka örgüt”ün üstlenerek bombacının resimli bilgilerini yayımlaması, utanmazlığı ve yalanı yönetim politikasının unsuru olarak kullanmada ustalaşmış olanlar için önem taşımıyor. A. Davutoğlu ile T. Erdoğan için gerçek durumun ne olduğu önemsizdir; ve gerçeklere değil yalana gereksinim vardır.
Erdoğan yönetimindeki işbirlikçi gericilik, Kürt halkının ulusal haklarının gaspı politikasını sürdürmek üzere Kürdistan’ın kana boğulması ve Ortadoğu’da parsa toplamak için yanıp-tutuşmakta; ABD ve öteki Batılı emperyalistlerin Rusya, İran ve Suriye yönetimi ile açık ve topyekûn bir savaşa tutuşmasını provoke etme politikasını sürdürmektedir.² Bundandır ki, bugün bölgedeki gelişmelerin nereye doğru evrileceği sorusu, başka birçok etkenin yanı sıra karşı karşıya bulunulan bu provokasyon politikasının pratiğe geçirilip geçirilmemesiyle; içeride siyasal-sosyal hakları tümüyle gasp etmeye hazırlanan ve faşist baskıyla kitlesel sessizliği sağlamayı planlayan Erdoğan yönetiminin Türk ordusunu Suudi Kral mangaları ve Katar silahlı güçleriyle birlikte Suriye’ye saldırıya yöneltip yöneltmemesiyle de bağlı hale gelmiştir.
Ancak iki büyük emperyalist gücün Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’nun “paylaşılması”nı kesin sonuçlarına ulaştırabilecek kapsamlı ve büyük bir savaşa henüz “mecbur olmamaları”; bölgedeki gelişmeler bunun için birikim yapmaya devam etmesine karşın henüz bunun zorunluluk hali almamış olması, Türk gericiliğinin plan ve amaçlarını da açmaza düşürüyor. Bölgeye üşüşen büyük güçlerin çıkarları, işbirlikçi de olsa “kendi hesabına ve aykırı politikaları gerçekleştirmek isteyen” Türk yayılmacı politikasını “had bilme” sorunuyla yüz yüze getiriyor. Bölgedeki güç ilişkileri, Rusya’nın “saha”daki fiili varlığı, özellikle de “stratejik baş efendi” ABD’nin kendi çıkarlarına bağlanan “olmaz”ı, başka birçok etkenle birlikte, Türk devletinin Suriye politikasının güncel engellerini oluşturuyor. Buna karşın, onun Suriye’ye girmesi savaş alanının genişlemesine yol açacak, Türkiye’yi Rusya ve Suriye ile birlikte İran askeri gücüyle karşı karşıya getirecektir. Herhangi saldırıya uğramamasına karşın bir başka ülkeye yönelik askeri harekatı NATO’nun üye ülkelere saldırıyla ilgili 5. Maddesini geçersiz kılmasına yol açacak ve John Steltenberg gibi azgın bir ırkçı saldırganın tehditlerine rağmen, ABD patronajındaki NATO, Rusya ile savaşa girmeyebilecektir. Nitekim, Lüxemburg Dışişleri Bakanı bu “ihtimal”e işaret etmiştir. T. Erdoğan bundandır ki, ikide bir “Eyy ABD!” diye sözüm ona kabadayılık taslayarak “El zaten iplemiyor, bari tebaam tatmin olsun!” çabasındadır.
“Suriye’de siyasal çözüm” için Rusya ile işbirliği içinde olduğunu ve Türkiye yöneticilerinin “terörist” çığırtkanlığını hiçe sayarak “IŞİD’e karşı PYD ile işbirliği yapmaya devam edeceğini” açıklayan bir ABD’nin, Kral ve “nevzuhur” Türk Sultan tarafından tuzağa düşürülmesine gözü kapalı durmayacağı söylenebilir. “Kürt koridoru”nu vurma isteğiyle yanıp tutuşan Erdoğan yönetimi, ABD açısından da provokatif özellik gösterecek böylesi bir adımı kolayca atamayacaktır. Öyleyse, ABD ve NATO desteği almamış Suudi-Türkiye “cephesi”nin Suriye, Rusya ve İran’la savaşı göze alması, ancak bile isteye bir provokasyon girişimi olabilir. Ama bu durumda bile, onlar, ummadıkları karşı kuvvetlerle yüz yüze gelecek; bölgenin ve dünyanın kana bulanması provokasyonunun başlıca sorumluları olarak lanetlenecek ve herhangi mevzi kazanmaları bir yana, her biri kendi içlerinde de büyük kayıplara uğramaktan kurtulamayacaklardır.
NE OLACAK SORUSU VE GELİŞMELERİN YÖNÜ
Emperyalist büyük güçlerin farklı araç ve yöntemlerle dahil oldukları “savaş konsepti”, fiili savaş hali ve onun daha da genişlemesini tahrik eden gelişmeler, bölgenin “yeni paylaşıma tabi tutularak yeniden oluşturulacağı” propagandasını güçlendiren yeni olayların desteğinde giderek karmaşık hale gelirken, aynı durum, önümüzdeki dönemde nelerin yaşanabileceği üzerine kesin belirlemelerin bugünden yapılmasını da olanaksız kılmaktadır.
Buna karşın, askeri çatışmaları da içeren çok yönlü, çok bileşenli ve karmaşık gelişmelerin çelişkileri keskinleştirecek yeni unsurlar kazanarak “ilerlediği” söylenebilir. İstikrarsızlık derinleşmiş, çatışma unsurlarına yenileri eklenmiştir. Gelişmeler, ‘sahaya inen’ ve çeşitli “bağlaşıklıklar oluşturarak” mevzi kazanmaya çalışan büyük güçlerden herhangi birinin tek başına ve tüm diğerlerini etkisiz kılarak tam bir denetim ve hakimiyet sağlamasını olanaksız kılacak yöndedir. Her biri diğerinin güç kaybetmesi için çeşitli araç ve yöntemlere başvurarak kendi etki alanını genişletmeye çalışmakta; bu da, onları karşı karşıya getirerek hedeflerine varmalarını zorlaştırarak, ilişkilerin daha fazla gerilmesine yol açmaktadır.
Buna rağmen, bölgede daha geniş sahaya yayılacak ve yeni bir dünya savaşına genişleyecek savaş politikasının, ABD ve Rusya gibi, şu anda bölgedeki en etkili güçler açısından henüz bir ivedilik göstermediği; rakip emperyalistler olarak güç dalaşı içinde olmalarına; bölgedeki işbirlikçilerini de kullanarak etkinliklerini artırmak üzere askeri güç kullanmalarına karşın henüz kaçınılmaz hale gelmediği söylenebilir. Ne var ki, bölge provokasyonlara oldukça açıktır ve provokatörce politikalar izleyen güçler az değildir. Bu bakımdan savaşın büyüyerek yayılması tehdidi ve tehlikesi devam etmektedir. Bütün öteki etkenler bir yana, emperyalist büyük güçlerin bölgedeki varlığı; onların dolaysız olarak ve işbirlikçileri aracıyla sürdürdükleri politikalar, ulusların özgürlüğü, halkların demokratik ve eşit haklara dayalı kardeşliği; ya da bölgenin huzur ve güveniyle değil, kendi çıkarlarıyla bağlıdır. Emperyalistler, istikrarın değil istikrarsızlığın etkeni ve gücüdürler. Diğer yandan İran, Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’ın aşırı silahlanmaları ve askeri politikaları öne çıkarmaları başlı başına bir tehdit oluşturuyor. Bölgenin etkin gücü olma ve etkisini daha geniş alana yaymak için İran, Türkiye ve Suudi gericiliğinin gerginlik ve çatışmaları körükleyen ve askeri eylemlere başvurmaktan geri kalmayan politikaları çelişkileri keskinleştirici ve yeni çatışmaları kışkırtıcı işleve sahiptir. İsrail yöneticileri ise, bölgenin en önemli nükleer gücünü ellerinde tutmalarına güvenerek ve Araplar başta olmak üzere bölge ülkeleri yönetimlerinin kendi aralarındaki çelişkiler nedeniyle halkların Siyonist barbarlığa karşı birleşik mücadelesinin örgütlenememesinden güç alarak, sinsice beklemektedir.
ABD ve Rusya’nın “çözüm planı”nı bozma anlamına gelen Türk saldırısının ABD onayı olmaksızın gerçekleşmesi olanaksız değil, ancak zordur.³ Amerikan yönetimi, “Tampon Bölge”, “Güvenlikli Bölge” adı altında Suriye topraklarında işgal edilmiş bir alan oluşturulmasını savunan Erdoğan yönetimini reddetti. ABD, kendi çıkarlarına öncelik vereceğini, günümüze dek, denebilir ki, yüzlerce kez göstermiştir. Obama’nın son “Birliğin Durumu” konuşmasında ileri sürdüğü üzere Vietnam ve Irak işgallerinden “çıkardığı ders”, yeni işgal ve saldırıları tümüyle dışlamamakla birlikte o, hakimiyetini askeri savaşa girmeksizin de sağlamak için yeterince güce ve olanaklara sahiptir. IŞİD’e karşı askeri operasyonları önemli oranda Rusya’ya ihale etmiş görünmesinin nedeni, Rusya’nın zayıflaması ve ambargonun da etkisi altında rekabette güç kaybetmesi taktiğiyle bağlıdır. Ancak, Rusya’nın bu bölgede etki alanını genişletmesi, ilan edildiği üzere, ABD’nin çıkarlarıyla karşıtlık gösterir ve bu durum iki büyük güç arası rekabetin en önemli unsurlarından biridir. ABD’nin “Rus yayılması”na boyun eğmesi beklenemez. Arap milliyetçiliğini kışkırtıcı “Türk hırsı”, Şiiliğin güçlenmesini körükleyecek Suudi çılgınlığı ve özellikle de İsrail’e karşı tehdit oluşturacak dini-etnik hareketlerin güç kazanmasının –onlar kullanılma olanağı yaratmalarına rağmen– çok ciddi tehdit içerdiği ortaya çıkmıştır. Irak’ta işgal sonrası gelişmelerin yol açtığı derin istikrarsızlık ve mezhep çatışması dünya halkları tarafından Amerikan “özgürlükçü” ikiyüzlülüğüne ayna tutan bir özellik göstermiştir. Kendi aleyhine artan hoşnutsuzlukların ve güven yitiminin farkında olan Amerikan emperyalizmi, bu nedenle “barışçıl çözümler” üzerine ikiyüzlü açıklamalara daha fazla ihtiyaç duymaktadır.
O, Türk milliyetçiliği ve İslami politikalardan yararlanma deneyimine sahiptir ve Türk devletinin bölgeye yönelik yayılmacı emellerini yakından bilmektedir. Bunun içerdiği tehlikelerin farkında olarak, ve asıl kendi emperyalist çıkarlarının ihtiyaçları nedeniyle, yeni Osmanlıcı yayılmacılık çizgisi izleyen Erdoğan’ın kendi hesabına maceracı eylemlerine teşne olmamakta; onun Suriye’ye “birlikte girme” ısrarına rağmen “oyuna gelmemekte”dir! Irak’ta ve Suriye’de “birlikte olma” isteminin ABD’cesi, “benim komutam altında bana tabi olarak ve benim çıkarlarıma bağlılık göstererek hareket edersen seni gölgeme alabilirim” şeklindedir! Türkiye gericiliğinin İsrail ile ilişkilerinde Amerikan rotası ve etkisi ile yöneldiği politika düzeltmesi ve son olarak Mısır yönetimiyle yaşanan gerginli ve Müslüman Kardeşler’le ilişkilerin seyrinde aldığı tutumda görünen değişiklikler, örnekler arasındadır. ABD temsilcilerinin Rojava’yı ziyaret ederek Kürt siyasi-askeri yöneticileriyle aynı fotoğraf karesinde görünmeleri; Türkiye’nin politik-askeri üst yönetimi için yolların engellerle dolu olduğunun diğer bir göstergesidir.⁴
Bütün bunlara rağmen, olgular ve gelişmeler, bölgenin ezilen ulus ve halkları açısından savaş tehdidi başta olmak üzere sermaye ve devlet saldırılarının giderek yoğunluk kazanacağı bir sürece girildiğine işaret etmektedir. Savaşın şiddetlenerek ve daha geniş alana yayılarak büyüyüp büyümeyeceğinden bağımsız olarak, saldırı ve şiddet politikalarının öne çıkması başlı başına bir tehlikedir. İçeride hakların gaspı, biçimsel demokratik görünümlere son verilmesi, milliyetçilik ve mezhepçiliğin artan istismarı; dışarıda diğer ülkelere karşı düşmanlık, provokasyon ve çatışmalarda artış beklenebilir gelişmeler arasındadır.
Diğer yandan, bölge barışı ve ülkelerin toprak bütünlüğü üzerine lafazanlıklara karşın eylemleri farklı olan emperyalist (ve işbirlikçi gerici) lafazanların tümü yıpranmaya ve inandırıcılıklarını yitirmeye mahkûmdurlar. Sahip oldukları etkiyi artırarak denetim ve kaynaklara erişim olanaklarını genişletmek isteyen büyük emperyalist güçler dahil olmak üzere, bölgeye dışarıdan müdahale edenlerin hemen tümü, bölge halkları önünde ve nezdinde güven kaybına uğrayalı uzun zaman oluyor.
Rusya’nın, başarabilirse eğer, etki alanını genişleterek elde edeceği kazanç, ekonomik, mali, siyasi ve askeri güç kaybı pahasına olacaktır. Ancak o, savaş “sahası”nın en etkili –ve eğer “Cenevre III” türü “barış” ve “siyasal çözüm” üzerinden bir sonuç sağlanabilirse– bölgedeki konumunu güçlendirecek güçlerinden biri durumundadır.
En az yıpranmayla en etkili güç olmayı hesaplayan ve Rusya’nın yıpranması ve güç kaybına uğramasından yararlanmayı da içeren politikasıyla ABD’nin, IŞİD ile “gerçek bir savaşa tutuşmadığı” görüşü yaygındır. AB ülkelerinin “insan hakları” söylemi dahil her konuda ikiyüzlü ve alçakça bir izleme ve yararlanma politikası izledikleri, giderek daha fazla açıklık kazanıyor. Avrupalı yöneticiler için savaştan kaçıp ölümü göze alarak yollara düşen yüz binlerce “yeni göçmen” istismar ve pazarlık nesnesi durumundadır.
Türkiye ise, yöneticilerinin izledikleri savaş kışkırtıcı provokatif ve saldırgan politikasıyla en güvenilmez; en fazla tecride mahkum ülke –ve devlet– durumuna düşmüştür. Rusya ve İran’a karşı ve Suriye’yi “fethe hazır!”; Kürt özerk bölgesini yıkmak için “can atan” ve ABD’nin stratejik-taktik çizgisiyle uyumsuzluk sancıları yaşayan provokasyon gücü konumundadır. Türkçü şoven ve ayrımcı politika izlemekte; Kürt ulusal direnişini ve demokratik siyasal-sosyal haklar için mücadeleyi “düşman icadı ve girişimi” göstererek ezmeye çalışmakta; gericiliğin tahkimi ve kitlelerin yedeklenmesiyle güç toplayarak yayılmacı emellerini gerçekleştirmek istemektedir.
“YENİ SYKES PİCOT” MU?
Bölgedeki gelişmelerden hareketle ve özellikle de Suriye Kürtlerinin Rojova’da özerk-otonom bir oluşum gerçekleştirerek kendi kaderleri üzerinde etkin olmaya başlamalarını örnek göstererek, Türk şoven politikacılarla ırkçı-faşist propagandacılar, “Yeni Bir Sykes Picot Anlaşması”nın⁵ gündeme getirildiğini ileri sürerek, Türk burjuvazisiyle birlikte Türk halk kitlelerini Kürt karşıtlığında birleşmeye çağırıyorlar. Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin emperyalist politikalar dolayımına alınarak haksız gösterilmesi ve Kürtlere karşı inkarcı imha savaşının haklı ve meşru sayılmasının entrikalarla dolu bir yöntemidir, bu.
Mevcut durum ve gelişmeler bu demagojik söylem ve kara propagandayı inandırıcı kılacak unsurlara sahiptir. ABD’nin IŞİD karşıtı “koalisyon” kapsamında Suriye Kürt hareketi (PYD) ile birlikte hareket etmesi ve Rojova’daki oluşumu yıkma yönündeki Türk devlet politikasına destek vermemesi, Rusya’nın “Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin kendi haklarına sahip olarak yer alacakları” yönündeki açıklamaları ve PYD’nin özelikle de iki büyük güçten gördüğü destek, bu propagandanın en önemli ve güçlü argümanını oluşturuyor. Erdoğan ve onu izleyerek Davutoğlu-Çavuşoğlu, “Ey ABD, sen kimin müttefikisin?” diye bağırdıkça, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan, sözcü John Kirby aracıyla, Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin “terörist grup olarak görülmediği ve desteklenmeye devam edileceği” açıklamalarının gelmesi, milliyetçi-şoven propagandaya güç vermekte; “ülkemizi bölecekler, birlik-bütünlük halinde devletimizin ve hükümetimizin etrafında kenetlenelim” söylemini etkili kılmaktadır.⁶
Emperyalistler kuşku yoktur ki, ezilen ulusların koruyucuları değillerdir. Çıkarları gereği ulusal sorunları kullanmaktan, ulusal hareketlerin kendilerine bağlı bir çizgide şekillenmelerini sağlamaya çalışmaktan geri durmazlar. Onların yeraltı-yerüstü kaynaklarını sömürmek ve yaşadıkları toprakları, stratejik konumuna bağlı olarak ve geçiş yolları çerçevesinde denetim altında tutmaya çalışırlar. Emperyalist devletlerin bu politikası, Kürtler açısından da somut bir tehdit ve tehlike oluşturur. Öncesi bir yana; Irak Kürdistanı Federe Devleti’nin ABD ile ilişkiler çerçevesinde geçirdiği “evrim” ve Barzani yönetiminin izlediği çizgi bu bakımdan bir tecrübe olmuştur. Türkiye Kürt ulusal hareketi, gerek bu olumsuz tecrübenin tanığı olarak, gerekse sosyal dayanağının ana kitlesinin kent ve kır yoksulları, başta yoksul köylüler olmak üzere Kürt emekçileri ve küçük burjuva kesimler olması gibi özellikleriyle ve uzun mücadele sürecinin kazanımlarını heba etmeyecek bir tutuma sahip olmasıyla emperyalist ve işbirlikçi tuzaklara karşı daha donanımlıdır.
Bölgeye üşüşen emperyalistler için asıl hedef, bölge üzerinde, bölge ülkelerini ve kaynaklarını denetleyecek bir etkinlik kurmaktır. Bunun için bölge ülkeleri ve devletleri arasındaki çelişkilerden olduğu kadar, ulusal, dini ve mezhebi anlaşmazlıklardan da yararlanmaktan geri durmayacaklardır. Bölgesel etki gücüne sahip ya da emperyalistlere sorun çıkaran devletlerin –ki onların işbirlikçi olmaları sorunsuz bir uyum gösterildiğini kanıtlamaz ve bunun örnekleri Türkiye açısından da gösterilebilir– hizaya getirilmeleri ve o da olmazsa, daha yıkıcı politikaların deneme tahtasına dönüştürülmeleri mümkündür. Türkiye ise, özellikle devletin Kürt politikası bağlamında, Kürtlerin ulusal kendi kaderlerini tayin hakkının reddi politikasıyla bölgenin bölünmeye aday ülkelerinden biri durumundadır. “Aynı ortak vatanda ve fakat ulusal haklara tam sahip olarak yaşama”, “anadilde eğitim ve özerk yönetim” taleplerini silah gücüyle etkisiz kılarak Kürtleri teslim almakta direnen Türk devlet politikası, bölünmeye götürecek asli faili de işaret ediyor. Bu fail, Kürtler değil, inkarcı-şoven hakim güçler; onların askeri-politik temsilcileridir ya da bölünme bir gün söz konusu olacaksa eğer, faili onlar olacaklardır.
Buna rağmen ve bugünden bakılarak söylenirse, Türkiye’nin Amerikan emperyalizmi açısından hali hazırdaki önemi, bölünmesini değil “bütünlüklü peyk olarak tutulması”nı; taşeron güç olarak kullanılmasını gerekli kılıyor. Rusya’nın politikası ise, denebilir ki, daha özgün olmuştur. Çarlık-Osmanlı savaşları dönemi bir yana bırakıldığında, Rusya’nın Türkiye’nin bölünmesine götürecek bir politikası günümüze dek somut olarak söz konusu olmamıştır. Sosyalist Sovyetler Birliği, Türkiye’nin Batılı emperyalistlerin hegemonyasına girmemesi için çaba göstermiş; ulusal kurtuluş savaşını desteklemiştir. Günümüz Rusya’sı ise, Türkiye’nin Kafkas halklarını Rus düşmanlığı çizgisinde ayrılmaya kışkırtıcı eylemleri nedeniyle Türkiye yönetimine diş bilemesine ve Rojova Kürtlerine desteğine karşın, “Türkiye’yi bölme”ye yönelik bir politik-askeri pratiğe henüz girişmiş değildir. Türkiye Kürt hareketine karşı kitlesel katliamları da içeren saldırılara ve Kürt kentlerinin yıkılmasına verilen emperyalist destekle birlikte Türkiye toprakları ve askeri üslerinin Amerikan emperyalizmine açılması ve yine AB üyesi ülke yöneticilerinin Kürtlerin direnişinin ve işçi ve emekçilerle ilerici aydınların istemlerinin tank ve top atışlarıyla ve polis-jandarma zulmüyle ezilmek istenmesine destekleri, başka şeylerin yanı sıra, Kürt ulusal direnişinin demokratik karakteriyle de bağlıdır. Emperyalistler, Kürt ulusunun Türk hakim sınıflarına bağlı ve ezilen ulus konumunda tutulması politikasını desteklemekte, ancak bunun oluşturduğu potansiyel tehlikenin farkında olarak, Türk devlet ve hükümetinden daha esnek ve –tabii ki görünüşte– “demokratik” bir politika izlemesini istemektedirler.
“Sykes Picot”a gelinirse, o, devrimci Rusya (SSCB) tarafından deşifre edilmesiyle önemli oranda akamete uğratılan ve tam olarak uygulanamayan bir anlaşma olarak tarihe geçti. Üzerinden yüz yıla yakın zaman geçti. O zamandan bu yana uluslararası koşullar ve güç ilişkileri çok yönlü ve kapsamlı değişimler gösterdi. Bugün, aynı türden bir paylaşımdan değil, güç ilişkilerindeki ve sömürge politikasındaki değişime bağlı yeni türden etki alanları ve kaynakların denetimde tutulması stratejisinden söz edilmelidir. Ortadoğu kaynamaya devam etmektedir ve dış emperyalist müdahalelere açık olmakla kalmamakta, fiili müdahalelere sahne olmaktadır. Irak, Suriye ve Libya eskisi türden olmayacak düşmanlaştırıcı fiili bölünmelere tabi tutulmuş; halklar arasına “nifak ekilmiş”tir! Ancak bölge ülkeleri için sınırların emperyalistler eliyle yeniden çizilmesi, yüz yıl öncesi olduğu üzere, kolay değildir. Uluslaşmanın düzeyi, antiemperyalist pratikler, sınıfların ortaya çıkması ve farklı çıkarları üzerinden mücadeleleri, koşullara bağlı ve koşulları da değiştiren önemli etkenlerdir. “Şu ülke şu emperyalistin payına, bu ülke ötekinisin” dayatması artık daha zordur. Emperyalist büyük güçler açısından da, ülkeleri ve kaynaklarını sömürmek için paylaşımın farklı biçim ve yöntemleri söz konusudur.
Tüm bunlar, “Yeni Sykes Picot” propagandasının asıl hedefinin emperyalist paylaşım karşıtlığı olmayıp halkların sömürücü egemen sınıflara ve onların siyasi-askeri yönetici kastına bağlı ve sessiz kalmaları olduğunu göstermektedir. Bölge ülkeleri halkları bu gerici propagandanın tuzağına düşmemeli, emperyalist gericiliğe ve işbirlikçi hakim sınıfların devletlerine karşı mücadeleyi birleştirmelidirler.
KÜRT DİRENİŞİNİ EZME GAFLETİ VE TÜRKİYE EMEKÇİLERİNİ FELAKETE ÇEKME PROVOKASYONU
Tayyip Erdoğan, Amerikan “Neocon”larının 2000’li yıllara girerken Türkiye’deki yeni “yıldızı” olarak parlatıldı. “Ecdat” ve “İslam” armalı “yeni halife sultan”, kaftanını sarınmış olarak AKP’nin başında ve ekibiyle birlikte zaten içinde şekillenip güç topladığı devlet kurumlarını bir süreç içinde ele geçirip yeniden şekillendirirken, Sünni kitlelerin kendisini destekleyen kesimlerini en geri değer yargıları ve hurafelerin etkisinden yararlanarak yedeklemeyi de başardı; ve içerde ve dışarıda gerginlik, çatışma ve savaş politikasını yönetim tarzı olarak benimsedi. Bu politika, şimdi Kürdistan’da yıkım ve katliamlarla, ülkenin batıdaki büyük kentlerinde hak talebinde bulunan işçi ve emekçileri, gençleri ve ilerici aydınları baskıyla dize getirmek üzere dizginsiz bir barbarlıkla sürdürülmektedir. Ezilen ulusun tam hak eşitliği istemine karşı ezen burjuva tiranlığı ve gericiliğinin ırkçı-şoven militarizmini tank-top ve bombardıman uçakları desteğinde tırmandıran ve bunu da “Türk yurtseverliği” olarak reklam ederek Türk halk kitlelerini yedeklemeye çalışan bu şiddet, provokasyon ve yalan yönetimi, ülkeyi giderek artan şekilde savaş ortamına sürüklemektedir.
Peki, Cizre, Sur, Slopi, Nusaybin, Yüksekova, İdil ve Kürt ulusal başkaldırısının ileri düzeyde güç toplamaya devam ederek sürdüğü kent ve kır bölgelerinin hava ve kara bombardımanlarıyla “düşürülmesi” ya da Erdoğan-Davutoğlu ve Hulisi Akar’ın söylemiyle “terör”ün ezilmesi (!) durumunda, Erdoğan yönetimindeki devletin Kürt politikası başarı mı kazanmış olacaktır? Hayır, Erdoğancı “tek ulus”çu politikanın başarılı olması olanaklı değildir! Kürt direnişi geçici olarak geriletilebilse dahi, önceki on yıllarda olduğu türden bir geriye atma mümkün olmaktan çıkmıştır.⁷ Artık feodal-aşiretçi ve lokal düzeydeki başkaldırılar değil, kapitalist gelişmenin olanaklı hale getirdiği ve önceki başkaldırıların zayıflık ve başarısızlıklarını nedenleyen koşulların değişimiyle aktüel Kürt uyanışını ulus çapında ve modern bir hareket düzeyinde gerçeklik olarak ortaya çıkaran koşullardan ve bunun sosyal dayanaklarından/güçlerinden söz edilmelidir.
Bölgedeki genel gelişmelerin yarattığı yeni duruma yukarıda işaret edildi. Bu gelişmelerle bağı içinde Kürt ulusal mücadelesinin Irak Kürt Federe Devleti, Suriye’deki özerk yönetim ve Türkiye Kürdistanı’ndaki ulusal uyanış ve direnişin bölgesel ve uluslararası ‘arena’da kazandığı ya da sahip olduğu yeni mevzi ve olanaklar, onun eskisi türden yöntemlerle bastırılmasını mümkün olmaktan çıkarmıştır.
Kürt sorunu bölgesel ve uluslararası karaktere sahip bir sorundur. Kürdistan, kuşkusuz kökleri tarihin geçmişine uzanan bölünmüşlüğü nedeniyle bir tek yurt/ülke ve devlet durumunda değildir ve henüz bundan uzaktır. Farklı ülkelerde ve farklı devletlerin yönetimi altında uzun yılar kalmış olmaları nedeniyle Kürtlerin bu farklı ülkelerde yaşayan ve belirli bazı farklı şekillenmelere yol açan toplumsal gerçekliği, birleşme ya da her birinin olduğu topraklarda kendi kaderini belirlemiş olarak yaşamasının başlıca tayin edici etkenleri arasındadır. “Tek ülkede birleşmiş ulus” olarak yaşamının gerçekleşip gerçekleşmemesi çok bileşenli, çok yönlü gelişmelerle, büyük güçlerin ve bölge ülkeleri yönetimlerinin ilişkileri ve politikalarıyla bağlı olduğu kadar, her bir ülke ya da “parça”daki Kürtlerin ilişkilerinin önümüzdeki orta-uzun vadeli süreçteki gelişimiyle de yakından bağlıdır. Kürt özgürlük mücadelesi bölgenin stratejik önemi ve konumu nedeniyle de birbiriyle ilişkili çok sayıdaki gücün müdahalesine, bölge ülkelerinin etnik/dini ve mezhebi farklılıklarının istismarı üzerinden şekillenen milliyetçiliklerin baskısına ve daha farklı biçimde değerlendirilebilir olan kendi iç yapısına bağlı zorluklara açık durumdadır.
Bütün bunlara rağmen o artık yeni ve gelişkin farklı olanaklara da sahiptir. Irak’ta Kürt Federe Devleti’nin varlığı, Rojova’da şekillenen özyönetim ve Türkiye Kürdistan’ında ulusal demokratik bir başkaldırının kitlesel boyutlarda devam ediyor olması, ulusal hak eşitliği için yürüttüğü mücadelenin başarısı için büyük ve önemli bir dayanak oluşturmuştur. Türkiye Kürtlerinin kendi kaderlerini kendilerinin belirlemeleri için yürüttükleri özgürlük mücadelesinin barbarca yöntemlerle ve eski zamanlarda yapıldığı üzere bastırılarak ezilmesi, –geçici yenilgiler alsa dahi– artık mümkün olmayacaktır. Erdoğan yönetiminin Rojova’daki Kürt özerk şekillenmesini yıkmaya bunca soyunuk olmasının nedeni, Rojova’nın Türkiye Kürdistanı ve Türkiye Kürdistan’ındaki direnişin de tersinden Rojova için oluşturduğu dayanaktır.
Bu nesnel durum ve gelişmeler Kürt direnişinin tümüyle bastırılmasının ve ulusal taleplerin bir kez daha gündeme gelmeyecek şekilde “tarihe gömülmesi”nin engelidir. Barbarlık ve vahşet ile bir ulusun teslim alınması devri geçmiştir. Kürt yoksul yığınları mücadelenin en önemli ve başlıca gününü oluşturuyorlar ve milyonlarcadırlar. Birkaç bininin katledilmesi –ki tarihe düşülmüş leke olarak bu barbarlık her zaman lanetlenecektir– mücadelenin devamını engelleyemez.
Diğer yandan Kürt mücadelesi ve direniş hareketi ciddi tehditlerle karşı karşıyadır. Bölgedeki gelişmeler ve emperyalistlerin bölgedeki fiili varlıkları, aralarındaki çelişkilerden yararlanma olanağı doğurmakla birlikte, tüm bölge halkları için olduğu kadar ezilen Kürt ulusu açısından da tehlikelerle doludur. Bağımsızlıkçı çizgideki özgürlük mücadelesi emperyalist çıkarlarla karşıtlık gösterir ve şüphesiz emperyalistler, hareketi etki altına almak için bin türden manevradan kaçınmayacaklardır. Özgürlükçü çizgide ısrar ve devrimci uyanıklık günümüzde çok daha büyük önem kazanmıştır.
SAVAŞA KARŞI BARIŞ, İÇİŞLERİNE KARIŞMAMA, HAK EŞİTLİĞİ VE ÖZGÜRLÜK İÇİN MÜCADELE
Askeri-politik diplomasi ve fiili eylemlerin son birkaç haftada kazandığı yoğunluk dahi, bölge ülkeleri halkları aleyhine tehdit ve tehlikenin giderek büyüdüğünü göstermektedir. Halklara karşı saldırganlığın ivme kazanması ve savaş kurbanları olarak büyük bedeller vermelerini tetikleyen düşmanlaştırıcı ve güvensizleştiri politik-askeri gelişmeler milliyetçiliğin ve dini-mezhebi fanatizmin güç kazanması için verimli ve geniş alan oluşturmuş; halkların kendi hakları için ülkelerinin egemen güçlerine karşı mücadele yerine diğer ulus ve haklara karşı tepki biriktirmeleri için uygun ortam yaratmıştır. Sermaye iktidarları bu durumdan azami ölçüde yararlanmakta; ve Tayyip Erdoğan yönetiminin yaptığı türden “milli öfkeyi dalgalandırma” sinsi taktiğiyle emekçileri tuzağa düşürmeye çalışmaktadırlar. Bölge halklarının ve her bir ülkedeki emekçilerin aleyhine olan bu durum şoven-ırkçı ve mezhepçi girişimlerin güç kazanmasına olanak sağlamakta, bölge halklarını büyük tehlikelerle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu durum, işçi ve emekçileri, kendi burjuva egemenlerinin hain ve halk düşmanı şoven politikalarına yedeklenmeksizin, barış, ulusların hak eşitliği, halkların kardeşliği ve özgürlüklerin kazanımı için mücadeleden alıkoymamalıdır. İşçi sınıfı ve emekçilerin; kent ve kır yoksullarının uyanıklığı bu bakımdan özel bir önem kazanmıştır.
Emperyalistler ve işbirlikçilerinin çıkarlarıyla bağlı ve politikalarının ürünü olan çatışma ve savaşların daha da büyümesi, başından itibaren görüldüğü üzere, en büyük zararı halklara verecek; onlar savaşın başta gelen kurbanları olacaklardır. Bunun içindir ki, tüm bölge ülkeleri halklarının anti emperyalist, işbirlikçi yönetimlerin provokatif ve mezhepçi kışkırtmalarını boşa çıkaran mücadelede birleşmeleri ve bölge düzeyinde dayanışma içinde hareket etmeleri yaşamsal önemdedir. Etnik-ulusal ve dini-mezhepsel çelişkilerin burjuva yönetimlerle Ortaçağcıl gerici kesimler tarafından kullanılmasına on yıllardır tanık olan bölge halkları, kendi gerici hükümet ve devletlerinin yanında değil, özgürlük ve demokrasinin kazanılması ve bu temelde halkların kardeşçe yaşamasının olanaklı hale gelmesi için, işbirlikçi burjuva yönetimlere; burjuva monarşist uşaklara ve emperyalist güçlere karşı mücadeleye atılmalıdırlar. Savaş karşıtı ve barış için mücadeleyi yükseltmek tek doğru yoldur.
Dipnotlar
1. Erdoğan yönetimi Irak’ın Musul-Beşika bölgesine asker çıkardı. Irak devlet yöneticilerinin protestolarını ve bu durumu Irak topraklarının işgali olarak gördüklerini ve derhal çekilmelerini istemelerine ve bu yönde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi‘ne şikayet etti. ABD’nin “askerinizi geri çekin!“ tepkisi üzerine bir bölümü geri çekilirken diğerlerinin yerleri değiştirildi. Irak askeri harekat haklarının doğduğunu açıklayarak protestosunu sürdürdü. Erdoğan-Davutoğlu yönetimi bununla da kalmadı; Suudi Arabistan sözcüleri, Suriye’ye asker göndermeye hazır olduklarını açıklayınca, A. Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı da yanına alarak Suudi Arabistan’a gitti ve Türk heyeti Kral’ın önünde eğilerek onunla birlikte Suriye’de destekledikleri terörist çetelere yardımın yeni biçimlerini; Cenevre III görüşmelerini akamete uğratmak üzere baş vuracakları taktikleri görüştüler. Çavuşoğlu, Suudi savaş uçaklarının İncirlik’e konuşlanacağını ve Suudilerin ortak askeri harekat için asker de göndereceklerini, “bu şimdilik bir temenni“! eklemesiyle açıkladı. Ardından, Erdoğan, Katar Emiri’ni Türk-Sünni Sultanlık Sarayı’nda (M. Kemal’in “Anıtkabir“i karşısına kondurulmuş intikam ve ihtişam kompleksi) ağırladı. Buna, bölgenin Ortaçağcıl yönetimleriyle bu “birlikte hareket“in bir sonucu olarak “askeri stratejik işbirliği“ ve Suriye’ye karşı ortak savaş cephesi açma yönündeki açıklamalar eklendi.
2. Türkiye gericiliğini temsilen burjuva devlet-hükümet yönetimleri bölgeye yönelik yayılmacı emellerini “yeniden şekillenen Ortadoğu masasına oturma fırsatı” yla izaha çalıştılar. Ne var ki, emperyalist pazar ve etki alanı için mücadele ve rekabetten yararlanarak “kemik kapma“ çabası her seferinde akamete uğradı ve uğramaya devam ediyor. Suudi Krallığı ve Katar Emirliği’nin eteklerine yapışmış düşkünlük bu durumdan bağımsız değildir. Açmazları büyüdü, ruh halleri daha fazla bozuldu ve daha fazla saldırganlaştılar.
3. Türkiye ile birlikte, ve askeri işbirliği anlaşması da imzaladıklarını açıklayarak Suriye’ye kara operasyonu yapacaklarını ilan eden Suudilerin “Biz sadece koalisyon güçleriyle birlikte ve IŞİD’e karşı olmak üzere Suriye’ye girebiliriz“ açıklaması, bir geri adım göstergesi olarak bu zorluğu da ifade eder.
4. Bağımlı devletleri ve vasalları çıkarları için kullanmak üzere emperyalist büyük güçler, onların zayıflıklarını, iç toplumsal çelişkilerini kullanmaktan kaçınmaz; ve hegemonya politikaları çerçevesinde hareket etme koşuluyla belirli “serbesti“ler tanırlar! Türkiye gericiliğinin “PKK Terörüne karşı mücadele“ adına Kürt Ulusal direnişine ve Kürt halk kitlelerine karşı giriştiği yıkım ve kitlesel katliamın, Batılı emperyalistler tarafından Türkiye toprakları, üsleri, kaynaklarıyla birlikte Türk ordusunu çıkarları doğrultusunda kullanma karşılığında desteklenmesi yakın örneklerden biridir.
5. Emperyalist büyük güçlerin bölgedeki askeri hareketliliği ve bölge ülkelerinin hem kendi iç durumları ham de birbirleriyle ilişkilerinin kullanılması üzerinden konumlarını güçlendirmesinden hareketle bölgenin Birinci Dünya Savaşı koşullarında olduğu türden “yeni bir Sykes Picot” paylaşımına hedef tutulduğu yönündeki görüşler bu makalemizin konusunu oluşturmuyor. Ancak şu kadarını belirtmeliyiz ki, özellikle toprakları bölünmüş şekilde farklı devletlerin idaresinde ve ezilen ulus olarak bırakılmış ya da tutulmuş Kürtlerin “gecikmiş” görünen ve fakat tarihsel-toplumsal koşullar ve güç ilişkileriyle dolaysız bağlı günümüzdeki ulusal özgürlük mücadelesi söz konusu edilerek ileri sürülen bu iddia, mevcut koşullarda ve gerçeklikle bağı açısından dayanaksızdır. Etnik-ulusal ve mezhepsel farklılık ve çelişikler üzerinden bölünme ve çatışma yeni şekillenmeler için potansiyel oluşturmakla; ve büyük güçler açısından küçük-küçük devletleri/devletçikleri hakimiyet altında tutmak daha kolay olmakla birlikte Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın ve Türkiye’nin iki-üç ve daha fazla parçaya(yeni devlete) bölünmesi günümüzdeki güç ilişkileri yönünden, bütün bölgeyi kan deryasına boğacak ve tarifi zor yıkıma sürükleyecek büyük savaşlar olmaksızın gerçekleşir olmaktan uzaktır. “Toprak bütünlüğü” üzerine söylemler emperalist-burjuva ikiyüzlülüğe işaret etse dahi, bağımlı ülkelerin “bütünlük içinde bağlı tutulması”, emperyalist politika dışına hala tümüyle düşmüş değildir ABD’nin, Erdoğan iktidarının tüm provokatif tahriklerine rağmen “Türkiye’nin üniter bütünlüğü”nden yana politikasını sürdürmeye devam etmesi yalnızca Kürt hareketinin ulusal demokratik karakteri ve potansiyeli nedeniyle olmayıp çıkarlarının günümüzdeki öncelikleriyle de bağlıdır. Değilse, Rusya ve ABD’nin yanısıra Batılı büyük güçlerin de bölgeye “konuşlandıkları” ve mali-iktisadi ve askeri olarak koşulların Türk devletinden yana olmadığının politika acemisi kesimler bakımından dahi oldukça görünür olduğu ve Kürtlerin ulusal haklarını özgürce kullanma isteminin kanla boğularak teslim alınmak istendikleri bir dönemde, bölünmenin ve “bölme”nin koşullarının olgun olmadığını düşünmek için, kişinin hayli avanak olması gerekir.
6. Tayyip Erdoğan, Barack Obama’nın “IŞİD’le mücadele özel temsilcisi“ Brett McGurk’un Kobani ziyaretini eleştirerek “ABD, Türkiye ile mi yoksa teröristlerle mi iş birliği yapacağına karar vermeli“ dedi. Bunun üzerine Kirby, Amerikan tutumunun değişmediğini ve Kürt savaşçılarla birlikte IŞİD’e karşı savaştıklarını yineleyerek, “Türkiye’nin NATO ülkesi ve IŞİD ile mücadelede kilit öneme sahip bir ülke olduğunu; PYD hakkındaki kaygılarını ilk kez dile getirmediğini“; “Türkiye ile mümkün olduğunca yakın çalışmaya devam edeceklerini“ söyledi. ABD bakanlık sözcüsü,“Kürt savaşçılar Suriye’de IŞİD’in üzerine giden en başarılı gruplardan. Kendilerine çoğunluğu havadan olmak üzere destek verdik ve bu destek sürecek” diyerek, tutumlarının net olduğunu bir kez daha belirtti.
7. Cizre, Sur ve Slopi’de kent yıkımlarını ve toplu katliamları gerçekleştiren tanklı-toplu saldırganın kendi zulmünü örtmek için bir başka gücün eylemlerini öne çıkarması, AKP yönetimi ve Erdoğan trollerinin kitle ileşitişim yöntemleriyle bağlı kara propaganda kapsamındadır. Suriye’de bir iç savaş çıkarmak için özel bir rol üstlenerek IŞİD’e cephe gerisi olan ve ona her türden silah ve cephane vererek Esat yönetimini devirmeye çalışan bir yönetimin, kendi suçlarını örtmek için dönüp, “Suriye‘yi kan gölüne çevirenler bu yaptıklarının hesabını elbet bir gün vereceklerdir“ diye ahkam kesmesi tam da bu türden bir riyakarlık örneğidir. Genel Kurmay Başkanlığı, herhanği dış “düşman devlet“e karşı girişilmiş savaşta kazanılmış zafer örneği gösteriler tertipliyor; Kürdistan’ın düşürülmüş kentlerini Türk bayraklarıyla donatıyor ve binin üzerinde olduğunu açıkladığı Kürt çocukları, gençleri ve kadınlarının ulusal haklarına sahip olmak istedikleri için katledildiği gerçeğini tanklarının paletleri altında bırakmak için, yıkım ve katliamları “Birlik, huzur ve demokrasi“ için yapılmış göstermeye çalışıyor.
