“Konfederal Komünalizm”in ekonomi-politikası; “liberter belediyecilik”, halk meclisleri ve özyönetim sorunu!

Yusuf Akdağ

Murray Bookchin’in teorik görüşlerinin incelenmesini içeren makalemizin bu üçüncü ve son bölümünde, onun “özerk belediye konfederalizmi”ni; “yeni toplumu inşa kuramı”nın bu en popüler ve denebilir ki daha aktüel olan bölümünü irdeleyeceğiz. Bookchin’in “Toplumsal Ekoloji Projesi”ne göre; sınıf mücadelesi yoluyla bir devrimin artık mümkün görülemeyeceği “bugünkü kapitalizm” koşullarında, oluşturulacak “liberter belediye” alternatif toplum örgütleri aracıyla merkezi devlet iktidarı ve sermaye egemenliği “geriletilecek”; belediyelerin yönetiminde ve elindeki işletmeler ile mağazaların sübvanse edilmesi üzerinden ve milyonlarca insanın “halk meclisleri” ve diğer “özgür toplum örgütleri” aracıyla harekete geçirilmesiyle yeni ve özgür bir “ekolojik komünal toplum” inşa edilecektir! Bookchin’in bu konudaki görüşlerine daha yakından bakalım.

“KONFEDERAL-KOMÜNALİZM” VE “LİBERTER BELEDİYECİLİK”

“Halk meclisleri tarafından demokratik yöntemle formüle edilen düzenlemeler”i, “planlama ve yönetim anlayışı”nı, toplumsal ekoloji kuramının başlıca niteliksel özelliklerinden biri olarak gösteren Bookchin, “ekolojik komünal toplum”un; komünal “özerk toplum örgütleri” aracıyla ve onların ademi merkeziyetçi konfederal ağı üzerinden inşa edileceğini söyler. Komünalizm terimini, “Yirmi birinci yüzyıl sosyalizminin felsefi, tarihsel, politik ve örgütsel bileşenlerini kucaklamak üzere” kullandığını belirterek, “Komünalizm –der–, benim görüşüme göre, liberter belediyecilik ve diyalektik doğacılık da dahil olmak üzere, toplumsal ekolojiye ilişkin olarak enine boyuna düşünülmüş ve sistematik hale getirilmiş görüşleri her yönüyle kucaklamaya en elverişli olan politik kategoridir.”¹

Bu, “enine boyuna düşünülmüş ve sistematik hale getirilmiş görüşler”in cisimlendirilmiş hali olarak “Komünalist Proje”nin, “Felsefe, tarih, iktisat ve politikayı bütünleştiren ussal/sistematik ve tutarlı bir sosyalizmi formüle etme yönündeki temel projeyi Marksizmden” aldığını; diyalektik yöntemi benimsediğini ve “Devletçilik karşıtlığı ile konfederalizme olan bağlılığını” ise anarşizmden devraldığını belirten Bookchin, kendi teorisini “liberter sosyalist toplum” kuramı olarak da niteler. “Komünalizm” kavramını “rastgele” değil, 1871 Paris Komünü’nü; “o tarihte Fransa başkentinde silahlanmış halk”ın, “sadece Paris’in kent konseyini ve onun idari alt birimlerini savunmak üzere değil, aynı zamanda ülke çapında bir kentler ve kasabalar konfederasyonu yaratmak ve onu cumhuriyetçi ulus-devletin yerine geçirmek üzere” de barikatlar kurup savaşmasından hareketle kullandığını ima eden Bookchin’in komünalizmi, üstüne üstlük ve iddiasına göre; “Marksizmin, Bolşevizm’de cisimleştiği haliyle, otoriteryanizminin yarattığı o tarihsel yükü de taşımamaktadır.” Onun komünalizmi, kendi ifadesiyle “temel toplumsal arena olarak fabrikaya ya da başlıca tarihsel özne olarak sanayi proletaryasına odaklanmaz; geleceğin özgür toplumunu hayal ürünü bir ortaçağ köyüne indirgemez.” O, “âdeta özerk yerel toplulukların bir federasyon içerisinde birbirine gevşek bir biçimde bağlanmasını öngören kuram ya da yönetim sistemi”dir.²

“Komünalizm –der Bookchin–, politikayı en geniş, en özgürlükçü anlamda, beledî örgütlenmeyi düşünce ve sözün gelişim arenası olarak taşıdığı tarihsel potansiyeli ifa etmek üzere yeniden kavramayı amaçlar. Belediyeyi, en azından potansiyel olarak, organik evrimin ötesinde, toplumsal evrim alanına doğru bir dönüşümcü gelişme olarak kavramsallaştırır”; ve bunun en önemli gerçekleştirilme mekanı olarak kenti alır. Ona göre, kentler; “ortak insani değerlere dayalı özgür bir toplumun geçirilebileceği alanlar haline gelmiştir” ve bireylerin yurttaş olarak “topluluğa bütünüyle soğurulabileceği yer olma özelliğini korumaktadır”lar(!)

“Belediyenin, fikirlerin özgürce mübadele edilmesine ve bilinç kapasitelerinin özgürlüğün hizmetine koşulması için harcanan yaratıcı çabaya dayalı bir birliğin biricik alanını oluşturduğu”nu ileri süren Bookchin, kendi öngördüğü belediye ve yönetimini, “Maddi sömürüden ve tahakkümden azade olan –gerçekte yaşamın bütün alanlarında beşeri yaratıcılığın ussal arenası olarak yeniden yaratılan– belediye, iyi yaşamın etik mekânı” olarak tarif eder. Kente ve belediyeye atfettiği bu “tarihsel, mekansal ve idari” önem ve konumdan hareketle, komünalizmin, “kentin gelişimini, onun en büyük potansiyelleri ve tarihsel gelenekleriyle uyum içerisinde iyileştirmeyi ve ilerletmeyi” amaçladığını; “belediyeciliği bugün uygulandığı haliyle kabul” etmediğini; ancak, “devletçi pek çok özellikle kaynaşmış” ve “çoğunlukla da burjuva ulus-devletinin bir faili olarak” işlev gören bugünkü modern belediyelerin buna rağmen, “sahip olduğu haklar” nedeniyle “bir kenara atılamaz” olduklarını ileri sürer. Bu “bir kenara atılamaz”lığı ise, belediyelerin “çok büyük ölçüde, ayaktakımının, tarihsel süreç içerisinde egemen sınıfların ve hatta bizatihi burjuvazinin saldırılarına karşı kendisini savunurken büyük bedeller ödeyerek elde ettiği kazanımlar” olduğunu ileri sürerek, gerekçelendirir.³

Burjuva devletiyle “gerilim içinde” bir “alternatif” oluşturacak komünal “toplum örgütleri” aracıyla “halkın erke sahip olduğu bir hükümet” (yani beledi özerk örgütlenmeler) kurulmasını öneren Murray Bookchin, “Yüz yüze demokrasi yaratma fırsatına sahip olduğumuz” şehir, kasaba ve köylerde oluşturulacak “Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclislerine dönüştürebiliriz. Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara gelirsek [erki elde edebilirsek]; bütün meclisleri konfedere hale getirilebilir, ve sonra da bu kasaba ve şehirleri halk hükümetine konfedere hale getirebiliriz – (sınıf yönetimi ve sömürünün bir aracı olan) devlet değil, halkın erke sahip olduğu bir hükümet.” diye yazar. Bunun için, ama ona göre, öncelikle, insanların “asla kendiliklerinden başaramayacakları” bu “yüz yüze demokratik toplum”un kurulması için mücadele edecek “ciddi ve dirayetli bir hareket gereklidir”; ve böylesi bir hareketi, ancak, “radikal solcular” geliştirebilir. Bu “ciddi ve dirayetli hareket”in “Bolşevik Parti türünden yeni bir parti” olmaması gerekir! “Yerel temelde ağır ağır biçimlendiril(erek) konfederal şekilde” örgütlenecek olan bu örgüt, “halk meclisleri ile beraber mevcut güce, [yani] devlet ve sınıf yönetimine karşı bir muhalefet” oluşturacaktır. Bookchin “ben bu yaklaşımı liberter belediyecilik [ing. libertarian municipalism] olarak adlandırıyorum.” diye belirtir.⁴

“Komünalist proje” ve onun “somut politik boyutu” olarak “liberter belediyecilik”, “büyük bir kararlılıkla devletçi beledi yapıları bertaraf etmeyi ve onların yerine liberter politika uygulayan kurumları geçirmeyi” esas alacak; “Kent yönetimiyle ilgili kurumları mahallelere, kasabalara ve köylere dayalı demokratik halk meclislerine dönüştürecek şekilde yeniden yapılandırmayı” amaç edinecek; yurttaşlar bu halk meclislerinde “topluluk meselelerini yüz yüze bir temelde ele alacak, doğrudan demokrasi içinde politik kararlar verecek ve hümanist/ussal bir toplum idealine” böylece “gerçeklik kazandıracak”tır!

“Liberter belediyeci hareket”, “demokratik bir biçimde formüle edilmiş ve onaylanmış kurumsal bir çerçeve”de hareket eden ve “hareketin fikirleri, işleyiş biçimleri ve etkinlikleri içerisinde pişmiş insanlarla” geliştirilip ilerletilecek; komünalistler “toplumsal açıdan dönüştürücü bir rol oynayabilecek, uzun ömürlü örgütler ve kurumlar inşa” ederek belediye seçimlerine aday olacak ve seçildiklerinde de “makamlarının kendilerine verdiği yetkiyi halk meclisleri oluşturmak” için kullanarak ilerleyeceklerdir.

Bu hedefleri “birbiriyle tutarlı hale getirmek için yeni bir programa sahip olan bir örgütün dünyayı değiştirme yönündeki çabalarına” dayanılarak kurulacak olan “ussal komünalist toplum”, “kitlelerin karar almasının biricik haktanır yolu olarak çoğunluğun verdiği kararın benimsenmesinde” ısrar ederek ve azınlık görüşlerini önemseyerek otoritarizm illetini defedecek ve “geleneksel sosyalizmin tikelci sınıfsal varlığının ve ‘yeni insanın’ formasyonunun (Rus devrimcilerinin nihayetinde ulaşmayı ümit ettikleri şey buydu) aşılması” böylece sağlanacaktır!

Öngördüğü Komünalizm’in, “Toplumun salt politik yaşamını değil iktisadi yaşamını da değiştirmeyi” hedeflediğini belirten Bookchin, bu hedefe, “ekonomiyi millileştirmek ya da üretim araçlarının özel mülkiyette olmasını sürdürmek” yoluyla değil, ekonominin beledîleştirilmesiyle; “her üretken girişimin yerel meclisin yetki dairesine düşecek şekilde …. belediyenin varoluşsal yaşamına entegre” edilmesiyle varılacağını söyler. Özyönetim ‘kolektifleri’nin “cemaatçilik anlayışı” ve “mülk sahipliği arzusundan” uzak durmaları gereğine ve “piyasa egemenliği konusunda birbiriyle rekabet etmeye varacak derecede kolektif kapitalizm biçimlerine doğru sürüklenme” tehlikesine karşı öngördüğü çözüm, herkesin sınıf kimliğinden soyunmasıdır. Ona göre, bu tehlikeyi savuşturmak için, “Beledî yaşam yurttaşlara formasyon kazandıran bir okul olmalı”; “Yurttaşlar birer işçi, uzman ve birey olarak kendi tikelci kimliklerinden uzaklaşmalı, esas olarak kendi tikelci çıkarlarıyla ilgilenen insanlar olmaktan kurtulmalı”; “farklı uğraş alanlarındaki işçiler Komünalist politik yaşamda halk meclisleri içerisinde birer işçi olarak –özel mesleki uğraşlara sahip matbaacı, sıhhi tesisatçı, döküm işçisi vb. olarak– değil, fakat içinde yaşadıkları toplumun genel çıkarlarını gözeten birer yurttaş olarak” yerlerini almalı; “insanlar yeni yurttaşlar olarak topluma soğurulurken, meclisler de sadece kalıcı kararların verildiği kurumlar olarak değil, fakat aynı zamanda karmaşık civic ve bölgesel işlerin çekip çevrilmesinde insanları eğiten arenalar olmalıdır”lar!

Komünalizmin, “iktidar problemiyle ilgili” olduğunu belirten Bookchin, “Komünalizm yanlıları”nın bunun için “önemli bir iktidar merkezine -belediye meclisi- seçim yoluyla angaje” olmalarını; ve onu “yasama gücünü haiz semt meclisleri oluşturmaya” zorlamalarını ister. “Bu meclisler kendi köylerini, kasabalarını ve kentlerini halihazırda denetim altında tutan devlet organlarının meşruiyetini tartışmak ve geçersiz hale getirmek, sonrasında da iktidarın gerçek icra organı olarak faaliyette bulunmak için elinden gelen her şeyi yapacak”; “bir dizi belediye Komünalist temelde demokratikleştikten sonra konfederasyon çatısı altında beledî birlikler oluşturacak”; tekil belediyelerin karşılaşacağı problemler konfederalizm aracıyla aşılacak ve “ulus-devletin rolüne meydan okuya”rak, “halk meclisleri ve konfederal konseyler marifetiyle de iktisadi ve politik yaşam üzerinde denetim kurmaya çalışacaktır.”⁵

Bu kurguyu güçlendirmek üzere belediyenin tarihsel doğuş hikayesini yazmaya girişen Bookchin, belediyenin “kentsel bir mekanın mukimlerini kan hısımlığı ve biyolojik olgulardan bağımsız olarak giderek daha fazla kucaklayan büyük toplumsal ve ussal kurumları, hakları ve ödevleri geçiren büyük ve kapsamlı bir sürecin ayrılmaz parçası” olarak doğduğunu; insanların “herhangi bir hasmane duyguya ya da şüpheye kapılmaksızın kendi aralarında yaratıcı bir biçimde fikir alışverişinde bulunabilmeleri ve tartışabilmeleri”ne mekan olduğunu ve bu özellikleriyle “büyük bir tarihsel başarı”yı ifade ettiğini belirterek, belediyeleri ve belediyeciliği ululamak üzere, tarihe göndermelerde bulunur!⁶

Ona göre kent, “insanlığın bütünüyle insani, akıla ve kolektivist olma yönündeki potansiyelinin hayata geçirilmesinin ve böylelikle kan temelindeki yakınlıklara ve farklılıklara, anlamsız göreneklere, korku uyandıran hayal ürünü şeylere ve akıldışı, çoğunlukla da sezgisel bir haklar ve ödevler nosyonuna dayalı ayrışmaları ortadan kaldırmanın zorunlu koşulu”; belediye ise, insanları gerçek anlamda “evrensel insanlara … dönüştürme hedefini gerçekleştirmenin potansiyel arenası”dır! “İçerisinde bütün insanların (etnik kökeni ve ideolojik eğilimi ne olursa olsun) birer yurttaş olduğu belediye, liberter bir komünist toplumun hakiki arenasını oluşturur.”⁷ Çıkardığı sonuç şudur: Kent ile belediyenin bu özelliği, “ussal bir toplumun varlığı” için, beledi mekan ve kuruluşların ele geçirilerek “sınıfsal, ırksal, dinsel çatışmalar ile diğer usdışı çatışmaları” ortadan kaldıracak dayanak olarak kullanılmalarını sadece olanaklı değil gerekli de kılar! (abç)

Kente ve belediyeye atfettiği bu özelliklerden hareketle Bookchin, “liberter belediye”ciliğe yüklediği işlevi, “kentin devlete göre tarihsel açıdan ön alıcı rolüne ve her şeyden önce de civic kurumların” “hâlâ varolduğu olgusuna” dayandırır. Ona göre, “bunlar, ne denli tahrif edilmiş olursa olsun ya da devletin elinde ne denli tutsak hale gelmiş olursa olsun, büyütülmesi, radikalleştirilmesi ve sonunda devletin elimine edilmesi doğrultusunda kullanılması mümkün olan kurumlardır”! “Kent konseyleri”nin Fransız örneğini işaret ederek kendi liberter beledi projesinin gerçekleştirilebilir olduğuna kanıt gösterir.⁸

Belediye’yi, “Birlikte iş görmenin yeri”; “insanlığın telos’u, insanların tarih boyunca akıl, öz-bilinç ve yaratıcılık yönündeki potansiyelini hayata geçirebildiği par excellence arena” olarak tarif eden Bookchin, İsa öncesi beşinci yüzyıl “klasik Atina demokrasisi halk meclisleri ile bu beledî meclislerin oluşturduğu konfederasyonlarda yüz yüze müzakereler”i; sınıf farklılaşmalarının henüz devletin ortaya çıkmasına yol açmadığı eski zamanların ilk yerleşimlerini, “yerel demokrasinin en eski kurumsal yapıları” ve “Beledî demokrasi”nin örnekleri ve “halkın iktidar merkezleri” olarak gösterir.

“Biz de –der Bookchin–, biçim ve yetki bakımından ne denli küçülmüş de olsa hâlâ varolan civic demokratik kurumları yeniden yapılandırma ve büyütme, onları eski ya da yeni halk meclislerine dayandırmayı deneme ve, oldukça kategorik olmak gerekirse, civic demokrasinin kalıntılarının mevcut olmadığı yerlerde yeni yasal ya da yasallık-dışı demokratik halk kurumlarını yaratma göreviyle karşı karşıyayız.” (sf. 88)

Bookchin, projesinin uygulanırlığı konusunda yöneltilmiş eleştirileri de yanıtlamak üzere şöyle devam eder: “Liberter belediyeciler, profesyonelleşmiş iktidarın yerine halkın iktidarını geçirme yönündeki girişimlerine devletin ılımlı bir tepki vereceğini düşünerek kendilerini aldatmazlar. Onlar, egemen sınıfların kayıtsız bir tutumla, Komünalist hareketin devletin kent ve kasabalar üzerindeki egemenliğini bozan haklar talep etmesine izin vereceği yolunda bir yanılsama içerisinde değildirler. (…) Komünalistlerin kent ve kasabaların yetkilerini restore etme ve onları konfederasyonlar halinde bir araya getirme yönündeki girişimlerinin ulusal kurumların giderek artan direnciyle karşılaşması beklenir bir şeydir. Yeni –halk meclislerine dayanan– beledî konfederasyonların, giderek şiddetlenen bir politik gerginlik kaynağı olacak şekilde, devlet karşısında ikili bir iktidar odağını cisimleştireceği aşikârdır. Bu durumda ya Komünalist hareket radikalleşecek ve ortaya çıkan bütün sonuçları büyük bir kararlılıkla göğüsleyecek, ya da bir uzlaşma batağına saplanarak bir zamanlar değiştirmeyi amaçladığı toplumsal düzenin içinde eriyecektir.”⁹ (abç)

Bunun için, “eğitimsel kaynakları, seferberlik araçlarını ve liberter komünist ve beledî hedeflerimize ulaşmada can alıcı önem taşıyan fikirler sağlayabilen bir harekete; sorumlu, iyi yapılanmış ve programatik açıdan tutarlı bir örgüte” ihtiyaç vardır.

“Âdemi-merkeziyetçiliğin, yerelciliğin, kendi kendine yeterliğin ve hatta konfederasyonun, her biri ayrı ayrı ele alındığında, ussal/ekolojik bir topluma ulaşma”yı garanti etmeyeceğinin ve “kendi başına zorunlu olarak demokratik nitelik taşımadığı”nın; dış koşullarla kültürlerin baskısı altında katı hiyerarşik ilişkilere açık olduğunun ve ekolojik toplum yönünde dolaysız güvence oluşturmayacağının farkında olan Murray Bookchin, yerelci sorunların “liberter konfederalizm biçimleri”yle aşılacağını umut eder; bu açığı, “liberter belediyeler”in konfederal dayanışmasıyla aşmaya çalışır. Konfederalizm için “can alıcı öge” toplulukların “ortak kaynaklara, ortak üretime ve ortak karar almaya dayanan otantik bir karşılıklılık yolunda birbirlerine bağımlı olmalarıdır.” Bookchin’in öngördüğü şekliyle konfederalizm ya da “konfederal ekolojik toplum” paylaşıma açıktır, “kooperatif, kapitalist değil, kaynakların toplulukların ihtiyaçlarına göre üleştirilmesiyle yaşanan hazza dayanan bir toplum”dur; ve “ekonomi, yerel çiftliklerin, fabrikaların ve gerekli diğer girişimlerin yerel beledî ellere teslim edilmesi sonucu konfederalize edildiği zaman, yani ister büyük ister küçük olsun bir topluluk, kendi iktisadi kaynaklarını diğer topluluklarla bağlantılı bir ağ içerisinde yönetmeye başladığı zaman kendi eksiksiz gelişimine ulaşmış” olacaktır! “Topluluk”lar, önemli maddi ihtiyaçların karşılanması ve “bütün’le bağlantılı olacak şekilde ortak politik hedeflere ulaşma konusunda” birbirlerine güvenecek; darkafalılık ve tikelcilik böylece aşılarak, “birliğin büyük yapılarını oluşturan topluluklar”ın insanlığın ortak alanlarının aleyhine davranmalarını engelleyebilmesinin olanağı, konfederasyon ve konfederal ağlar üzerinden ve onlar aracıyla yaratılmış olacaktır!

Bookchin, “iktisadi ve politik yaşamın dünya ölçeğinde birbirine tümden kenetlenmesini koyultan küreselleşmenin”, bütüncül kültürel ve politik değişimlerin olmadığı koşullarda, “yerelci izolasyon”a yol açabileceğinin; “kendi kendine yeterliliği vurgulayan âdemi-merkeziyetçilik nosyonları”nın, kültürel darkafalılığa ve yerelci şovenizme yol açabileceğinin; “kendi kendini sürdürebilen topluluklar”ın gereksindikleri her şeyi üretemeyeceklerinin; ulusal ve uluslararası burjuva iktisadi-kültürel ve sosyal koşullarla çevrelenmiş olunduğunun kendi teorisini sorunlu hale getirdiğini ve açmaza aldığını bir ölçüde de olsa görmüş olmasına rağmen, aslında siyasal yaşamında birçok kez yaptığı üzere yabancısı olmadığı çizgi değiştirmeye –son kez olsun– yanaşmaz! “Dünyayı diğer insanlarla ve beşerdışı yaşam biçimleriyle paylaşmanın bir yolunu bulmamız gerektiğini ne denli tekrar etsek azdır” diye söylenmekle ve “Ekoloji hareketindeki kimi insanlar” çoğunlukla dönüp dolaşıp en sonunda “kooperatif kapitalizmini savunma noktasına gelmekteler”¹⁰ şeklinde yakınmakla yetinir.


Buraya kadar olan bölümde, Bookchin’in, “yeni toplum” teorisinin, denebilir ki, tüm önemli belirlemelerini aktarmış olduk. Bunları başlıca üç ara başlık altında toplayabiliriz: ı-) konfederal komünalizmin ekonomisi; ıı-) konfederal komünalizmin politikası ve ııı-) toplumsal ekoloji. Aşağıda, bu Bookchinist belirlemeleri irdelemeye çalışacağız.

I-) KONFEDERAL KOMÜNALİZMİN EKONOMİSİ

Bookchin’in de kabul ettiği üzere, “toplumun ekonomik ve toplumsal değişime maruz kalış oranı” bugün hız kazanmıştır; kapitalist tekeller, “sadece rakiplerini ortadan kaldırmak ya da kendi bünyelerine katmak suretiyle sürekli genişleyen bir yolda gitmekle kalmıyor, aynı zamanda ürettikleri metalar ve silip süpürdükleri kaynaklar da gezegenin her köşesini etkiliyor”; burjuvazi, “yüzyıllardır dışarıya kapalı ve kendine has görünen kültürlere nüfuz etmekte ve doğrudan ya da dolaylı biçimde onları dönüştürmektedir. Günümüz küreselleşmesi açısından alışılmadık olan şey, onun bir zamanlar modern meta üretimi ve ticaretinden ve de ulus-devlet egemenliğinden yalıtık gibi görünen kültürlere yapıp ettiklerinin ölçeği ve meydana getirdiği kapsamlı etkidir.” Ve, evet rahatlıkla eklenebilir ki, kapitalizm bugün “hayatın bütün yönlerine nüfuz etmiş durumdadır.”

Peki, bu durum, sömürülen ve ezilen sınıf ve kesimler açısından neyi ya da ne yapmayı gerektirir? Yanıt, hiç tereddütsüz, kapitalizme karşı tutarlı bir mücadeledir! Sömürülenlerle sömürenler arasındaki mücadelenin sömürülenler yararına kalıcı sonuçlar vermesi için, sömürenlere karşı uzlaşmaz ve hedefi onların iktidarına son vermek olan mücadele önkoşuldur. Kapitalizm sınır kabul edilerek sömürüsüz bir topluma varmak bir yana, “ussal ekolojik bir toplum” da oluşturulamaz.

Bookchin’in sömürüye dayanmayan bir toplum istediğini hareket noktası alarak söylersek, bunun gerçekleşmesi için ilk koşul, işçi sınıfı öncülüğündeki ve tüm ezilenlerin talepleri etrafında sürdürülecek mücadeledir. Oysa, Bookchin, bunu (işçi sınıfı öncülüğündeki mücadeleyi) hem olanaklı görmez, hem de yanlış sayar. Öngördüğü toplum örgütlenmesinin sınıf mücadelesinden ve merkezi devletin baskılarından azade olamayacağını belirtmesine rağmen, bu mücadelenin sınıf karşıtlıkları temelinde yürütülmesini ve proletaryanın devrimci iktidarına doğru gelişmesini reddederek, sınıf mücadelesini esas olarak yadsır. İşçilerin ve öteki toplum kesimlerinden olanların işçi ya da diyelim belediye “çalışanları”, marangoz, terzi, berber vb. olarak değil, sınıfsal kimliklerinden soyunmuş “insan halleri”yle; ve yerel-beledi ve diğer “toplum” örgütleriyle onların konfederal “bütün”ünün “ortak çıkarları” temelinde örgütlenmesi ve mücadelesini savunur. “Sınıf mücadelesi ve iktisadi sömürü hâlâ varlığını sürdürüyor; Marksist sınıf analizi de tolere edilmesi imkânsız olan mevcut toplumsal düzenle ilgili eşitsizlikleri açığa çıkarıyor” olmasına işaretle¹¹, Marx’ın toplumsal gerçekliklerle bağlı ve oradan güç alan kuramı önünde eğilmiş görünmekle birlikte, kapitalizmin tarihsel işlevine; geleneksel toplumu çözme ve proletaryayı geliştirme potansiyeli ve zorunluluğuna; ve yanı sıra teknolojik ilerlemelerin insan soyunun gerçek özgürlüğü için koşulların olgun hale gelmesindeki rolüne açıklık getirmesini çarpıtıp gerekçe edinerek, Marksizm’i, “boş bir lakırdı” olmakla itham etmekten de kaçınmaz.

“Liberter belediye”ciliğin, ekonominin beledîleştirilmesini ve toplulukların maddi çıkarları birbiriyle örtüştüğünde, “ekonominin konfederalizasyonunu” öngördüğünü söyleyen Bookchin, emperyalizm ve tekellerin hakim oldukları “yerel ekonomi”nin nasıl ve hangi tür araçlarla belediyeleştirileceği ve konfederal hale getirileceği sorununu, ‘ucu açık’ bırakır ve toplulukların “maddi çıkarları”nın “birbiriyle örtüşmesi”ni sağlayacak “kerameti” ya da “gizil güç”ü de atlar! Oysa, beledi sınırlar içinde yaşayanlar, “zenginler ve yoksullar” olarak kabaca kategorileştirildiklerinde bile, çıkarları birbirleriyle farklılık gösteren bu kesimlerin farklı çıkarlarının örtüşebilmesi için ya üretim araçlarına sahip olanların bu sahipliği gönüllü terk etmeleri ya da buna zor yoluyla, ellerindeki olanakları alınarak “ikna edilmeleri” gerekir.

Bookchin, yerel düzeyde de olsa, sermayenin; özel mülkiyette olan üretim araçlarının, büyük toprakların “toplumun ortak malı”na nasıl dönüştürüleceği sorusu ve sorunundan özenle geri durur.

Mali sermaye ve tekellerin hakimiyeti koşullarında ve kapitalist uluslararasılaşmanın ileri düzeyinde “yerellikler”in, “kendi özgün ihtiyaçlarını gözeterek gelişme” olanağı bulmaları ve kendilerinin “üretken kaynaklarını korumaları”nın zorluklarından söz edilmiş olmasına, Bookchin’in yanıtı; “toplumun ve ekonominin eksiksiz bir yerinden inşası” üzerine genel-geçer sözler etmekten öteye geçmez. Mekanik formülasyonunu yineleyerek “ancak ve ancak liberter bir belediyeci gündeme ve harekete dayanan bir taban politikasının, küreselleşmenin önünü kesebilme yetisine sahip bir politikanın esaslı bir alternatif sunabileceğini” söyler. Çünkü der, “Küresel sermaye, tam da eriştiği devasa büyüklükten dolayı, ancak ve ancak köklerinden başlanarak kemirilip yok edilebilir, özellikle de toplumun temelinden başlayacak liberter bir beledî direniş vasıtasıyla.” Küresel sermaye, “belediyelerin kontrolündeki endüstrileri ve perakende mağazaları sübvanse etmeyi ve sermayenin kârlı bulmadığı bölgesel kaynakları kullanmayı içerecek bir beledi direniş” aracılığıyla ve “bir taban hareketi tarafından seferber edilen milyonlarca insanın küresel sermayenin kendi yaşamları üzerindeki egemenliğine meydan okuması ve onun endüstriyel operasyonlarına karşı yerel ve bölgesel iktisadi alternatifler geliştirmeyi denemesi sonucu aşındırılacak”; “esas olarak kendi ürünlerinin kalitesini ve üretimin mümkün olan en az maliyetle kotarılmasını gözeten” liberter beledîyeler, pazar ve rekabet ilişkileri içinde adım adım ilerleyecek; ve sermayenin merkezi egemenliğini bir süreç içinde kemirip aşındırarak, “nihayetinde yıkmayı ümit edecek”lerdir!¹²

Bu yanıt her şeyden önce muğlaktır; sermaye hakimiyetinin “nihayetinde” yıkılmasının değil, ama daha çok ufak-tefek yerel tavizlerle sonu gelmez bir sözüm ona aşındırma reformizmini içerir. Kapitalizmin toplumu başlıca iki büyük sınıfa böldüğü; bu bölünmenin en çarpıcı biçimleriyle yaşandığı bir alanda, “her üretken girişimin yerel meclisin yetki dairesine düşecek şekilde … belediyenin varoluşsal yaşamına entegre edilmesi”ne herkesten önce kapitalistlerle merkezi burjuva iktidarı karşı çıkacak, şiddetle bastırmak isteyecektir. Bu ise, “gerilim”/“aşındırma”nın ötesine geçen devrimci bir yoketme mücadelesini gerektirir. Milyonlarca insanın “küresel sermayenin kendi yaşamları üzerindeki egemenliğine meydan okuması”; –bu eğer devrimci tarzda olacaksa– ona karşı mücadeleye girişmesi, hiç kuşkusuz devrimci bir girişkenlik olacaktır. Ancak, şu ya da bu ülkede veya birden fazla ülkede, “küresel sermayenin endüstriyel operasyonlarına karşı yerel ve bölgesel iktisadi alternatifler” geliştirmek için, “deneme”nin ötesine geçen; ürünlerin kalitesi ve fiyatının düşüklüğüyle kapitalist tekellerle rekabet etme hayali yerine; meta-pazar ilişkileriyle ufku kararmamış, sermaye karşıtı bir mücadele gerekir. Toplumsal yaşama egemen durumdaki sermaye ile rekabete girişecek “bölgesel iktisadi alternatifler” oluşturarak varılacak yer ise, ancak kapitalizmin belediyeler eliyle daha dar küçük ya da orta boy işletmeler halinde yeniden üretilmesi olacaktır. Bookchin’in formülasyonunda sermaye egemenliğinin sonlandırılmasına yönelik mücadele gerekliliği, zorunluluk ilişkisinden çıkarılıp “ümit etme”ye bağlanmıştır. O, diyelim, sermaye egemenliğinin sonlandırılmasından değil, “aşındırılması” ve “kemirilmesi”nden daha fazla söz eder. “Liberter belediyecilik” aracıyla kurulacak “komünler Komünü”nün (konfedere edilmiş belediyeler birliği) “toplumsal açıdan önemli mülklerin kolektif kontrolünü” gerçekleştirmesini ya da “sahipliğini üzerine alması”nı ve “doğrudan demokratik halk meclisleri biçiminde konfederasyon çatısı altında birleşmesini” çözüm olarak gösterir. Mevcut “piyasa ekonomisi koşullarında minimal düzeyde bile olsa ekolojik bir bakış açısıyla mal üretmeye çalışan bir şirket ya da girişimci”nin, rakipleri tarafından yutulup yok edileceğini, Bookchin, bilmesine bilir; ve “toplumun gerçek anlamda nefes alması”nın “köklü yapısal değişiklikler” gerektiğini de söyler; ancak bunun gereği olan mücadelenin sınıf karakterini reddederek içinde her türden “toplumcu”nun yer alacağı “liberter” örgütler aracıyla “rekabetin yerine işbirliği, kâr güdüsüyle hareket etmenin yerine ortak ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler”in geçirilmesiyle beledi komünalizme dayalı ekolojik toplumun var edilebileceğini vazetmekten yine de geri durmaz.

Oysa, kapitalizm ya da Bookchin’in çoğunlukla tercih ettiği üzere “piyasa ekonomisi” koşulları, “bütünüyle akıldışı bir toplumsal sistemle karşı karşıya” bulunulduğuna işaret ediyorsa, bireylerin tüketim alışkanlıklarının değişimi ya da “ürünleri yeniden işleyip kullanışlı hale getirmek”le, “azgın anti-ekolojik toplumun” neden olduğu devasa güçlüklerin üstesinden gelmek mümkün olmaz. Güçlükleri aşmak için, “örgütlü, bilinçli ve ileriye dönük bir politik hareket oluşturarak” yürütülecek mücadeleye ihtiyaç vardır; evet, ama en az onun kadar önemli olan bu mücadelenin içeriği, kapsamı ve sınıfsal karakteridir. Bookchin’in komünalizm, konfederalizm ve liberter belediyecilik üzerine kurgusu, bütün öteki sorunlu bağlamları bir yana; kapitalizmin ancak proletaryanın başında bulunduğu bir sınıf mücadelesiyle ve burjuvazinin merkezi iktidarına son verilerek aşılabileceği gerçeğini göz ardı etmektedir. Bu “liberter” ve sözüm ona “radikal sosyalist” kurguda “halkçılık” ve demokratizm söylemi ne denli öne çıkarılmış olursa olsun, sınıf karşıtlığı flulaştırılarak, proletarya ile emekçilerin kendi çıkarları, hak ve talepleri için mücadelesi “ortak çıkarlar” adına önemsiz ve gereksiz gösterilmiştir. Beledi yönetimlere, burjuvazinin verimli saymayarak yatırım yapmadığı yerlere yatırım yaptırarak, satış mağazalarını sübvanse etmesini sağlayarak ve belediyelerin birbirleriyle ihtiyaçları üzerinden yardımlaşmasını örgütleyerek ne kapitalizmin sınırları dışına çıkılabilir ne de gerçek bir özgürlük ve eşitlik toplumuna varılabilir. Kapitalizm, Bookchinci görüş doğrultusunda, beledi yatırımlarla ve sübvansiyonlarla ne denli zorlanırsa zorlansın, sermaye ve merkezi devlet iktidarıyla “gergin bir ilişki içinde olma” ötesine geçilemez; bu “gergin ilişki”, burjuva devletini yıkmayı hedefleyen bir toplumsal güç ve mücadele olmaksızın halk yararına kurulamaz ve sürdürülemez.

“Komünal” köy ve kent ortak işletmeciliğinin, Bookchin reddetse de, kooperatif kapitalizmi ötesine geçmeyeceği başından bellidir. Onu, “ahlaki-etik” tutumlarla önlemek; “birbirleriyle rekabet etmeye varacak derecede kolektif kapitalizm biçimlerine doğru sürüklenme”sini engellemek mümkün olmaz. Bu tür beledi ekonomiler, en ileri gittiklerinde dahi, ancak o örgütlenme içindekilerin “ortak grup işletmeleri” olurlar. Kapitalizmi aşındırma bir yana onun bileşenine dönüşmeleri, en yakın ve en güçlü olasılığı oluşturur. Kapitalizm ve burjuva iktidarı koşullarında belediyelerin elindeki ekonominin konfedere belediyeler inisiyatifinde kolektive edilmesi de mümkün olmaz. Temel önemdeki bu sorunlar bir yana; toplumsal gelişmenin tarihsel seyri içinde kullanıma girmiş ve bazıları, onlara sahip olunmaksızın yapılamayacak olan çeşitli ulaşım, iletişim araçlarının böylesi bir “yerel”-“liberter beledi” yönetimler aracıyla sağlanması, en azından “komünlerin komünü” için yeni bir ekonomik-sosyal temel gerçekleştirilene dek mümkün değildir. Bu araçların kullanılmaları ise, ancak eski çağlara; neolitik döneme geri dönülürse mümkündür. Bilgisayarsız, telefonsuz, uçaksız, hatta biçer-döver ve traktörsüz yaşanmaz mı, yaşanır, yaşanmıştır. Ancak, burjuvazinin merkezi devlet iktidarı ve sermaye egemenliğine “karşı”, ve ona sözüm ona alternatif olmakla kalmayıp onu “köklerinden kemirerek” bir süreç içinde aşan bir toplumu var etme iddiasında bulunuluyorsa, insan soyunun kat ettiği gelişmenin; bunun sağladığı kültürel düzey ve bununla bağlantılı gereksinmelerin de hesaba katılması gerekir. Burjuvazi, özerk ya da özgür halkçı yönetimler oluşsun diye beklemez ve kendi varoluş ve hakimiyetiyle karşıtlık içinde gördüğü oluşumları ezmeye çalışır.

Burada, tarihe dönerek, geçmiş zamanlarda yapılmış bir tartışmaya işaret etmenin yeridir. Murray Bookchin’in “beledi komünalizm” üzerine görüşlerine benzer görüşler yirminci yüzyıl başlarında, Menşevikler tarafından da ileri sürülmüş; ve Lenin, bu görüşleri, “Toprağın Belediyeleştirilmesi ve Belediye Sosyalizmi” başlıklı makalesinde, Kostrov ve Larin adında iki “önde gelen Menşevik”in söylemleri üzerinden mahkum etmişti. Tartışma kısaca şöyleydi: Menşevik Kostrov, “kentsel ve kırsal özyönetimlerin mülkiyetlerinin genişlemesinden ibaret” olan bir eğilimi över ve “Birçok belediyenin gayrimenkulleri var ve bu durum bizim programımızla çelişmiyor. Şimdi belediyelerimiz için parasız (!!) gayrimenkul servet edinme (!) olanağımız var ve bu olanaktan yararlanmalıyız. Elbette el konulmuş toprağı belediyeleştirmek zorunludur.” diye konuşur. Lenin, Engels’in Sorge’ye mektubuna atıfta bulunarak bu görüşü, “son derece oportünist bir eğilim” olarak suçlar. Ardından, menşevik Larin’in, “Belki halkın yerel özyönetimleri, bazı bölgelerde bu büyük işletmeleri, örneğin bugün belediyelerin tramvayları ya da mezbahaları idaresinde tutması gibi, kendi idaresine alabilecektir ve o zaman onların bütün (!!) safi hasılatı tüm (!) halkın hizmetinde olacaktır.” şeklinde ifade ettiği görüşlerini de aktararak, “Yerel burjuvazinin hizmetinde olmayacak yani, öyle mi Bay Larin?” diye, alaysı bir üslupla sorar ve şöyle devam eder: “Batı Avrupa belediye sosyalizminin küçük-burjuva kahramlarının küçük-burjuva hayalleri gün ışığına çıkmaya başlıyor artık. Burjuvazinin egemenliği unutuluyor, sadece yüksek oranda proleter nüfusun bulunduğu kentlerde, belediye idarelerinden emekçiler için üç-beş kuruş koparılabildiği olgusu da unutuluyor.”¹³

Lenin, toprağın belediyeleştirilmesi görüşüne de işaret eder ve bu görüşün, İngiliz Fabianları’nın, sosyal barış, sınıflar arası uzlaşma düşüyle, “kamuoyunun dikkatini iktisat ve tüm devlet düzeninin temel sorunlarından, yerel özyönetimlerin küçük sorunlarına çekmeye” çalışmalarıyla benzerliğine dikkat çekerek, “Birinci tür sorunlar alanında sınıf çelişkileri en keskin durumdadır, tam da bu alan, daha önce de söylendiği gibi, burjuvazinin sınıf olarak egemenliğinin temellerine dokunmaktadır. O nedenle, tam da bu alanda sosyalizmin kısmen gerçekleştirilmesi küçük-burjuva ütopyasının özellikle hiç şansı yoktur. Dikkatler yerel nitelikli küçük sorunlara –burjuvazinin sınıf olarak egemenliği sorununa değil, bu egemenliğin temel araçları sorununa değil, bilakis burjuvazinin ‘halkın gereksinimleri için’ ayrılmasına izin verdiği üç-beş zavallı kırıntının harcanması sorununa çekilir.” diye, söz konusu liberal reformist görüşü mahkum eder.

Burjuvazi –diye devam eder Lenin–, “sınıf olarak egemenliğini sürdürdükçe, egemenliğinin gerçek temellerine sadece ‘beledi’ açıdan da olsa” dokundurtmaz. Buna rağmen eğer o, “belediye sosyalizmi”ne izin veriyorsa, ona göz yumuyorsa, bunu tam da, o bu temellere dokunmadığı, zenginliğinin ciddi kaynaklarına saldırmadığı ve burjuvazinin kendi isteğiyle ‘halk’a bıraktığı sınırlı yerel harcamalarla yetindiği için” yapar. Bu türden beledi uygulamaların “alışılmış olanın, yani küçük, en küçük olanla yetinen, işçilere önemli kolaylıklar getirmeyen idare-i maslahatın biraz dışına çıkma”sı durumunda, burjuva devlet iktidarı, bu yöndeki her türlü girişimi; “sermayeye birazcık saldıran her girişimi”, daima, kesin bir vetoyla karşılar. Lenin’e göre, “Yerel çıkarlar sınırını aşan, devletin idari işlevlerinin sınırının ötesine geçen her şey, yani egemen sınıfların en önemli gelir kaynaklarını, egemenliğini güvence altına almanın temel araçlarını ilgilendiren, devlet idaresine değil, devlet düzenine dokunan her şey”, “belediye sosyalizmi”nin çerçevesi dışındadır.¹⁴

Bookchin’in “beledi iktisat” ve “Liberter belediyeler”in yatırımları ve satış mağazalarını sübvanse etmeleri üzerine söylemiyle Menşevik Kostrov ve Larin’in görüşleri neredeyse birebir çakışıyor! Buradaki tartışma kapsamında şu eklenebilir. “Liberter belediyecilik” ya da “özyönetim”sel “toplum” örgütlerine Bookchin’in atfettiği işlev, “belediye sosyalizmi” anlayışıyla kıyaslanamayacak denli daha oportünist, reformist-liberal bir sistem içi düzenlemeden ibarettir. “Beledi iktidar”lar aracıyla ve çeşitli kesimlerden insanların sınıf aidiyetlerinden soyunup içinde yer alacakları varsayılan “toplum örgütleri” üzerinden konfedere olmuş bir komünal toplum kurgusu sadece proletaryanın önünü kesmenin değil, sınıf mücadelesinin reddi aracıyla burjuvazinin merkezi diktatörlüğünü ve onun sermaye temelini hedef olmaktan çıkarmaya açık olmasıyla da burjuvazi ile uzlaşmacılığın ifadesidir. Bookchin’in projesinde, kentin günümüzdeki kapitalist niteliği; insan ilişkilerinin sınıfsal çıkarlar üzerinden kuruluşu göz ardı edildiği gibi, kent belediyelerinin uluslararası sermaye ile, sanayi, inşaat ve ticari kurum ve kuruluşlarla ilişkilerinin nasıl koparılacağına dair somut bir veri de yoktur. Oysa günümüzde belediye yönetimleri, sadece yerel burjuvaziyle değil tekelci burjuvaziyle de ileri düzeyde ilişkilidirler. Beledi kurumlar, sermaye egemenliği alanında, yerel-ulusal ve uluslararası burjuvaziyle çeşitli türden bağlantıları olan, ihale veren, taşeron işçi çalıştıran, danışmanlar bulunduran belediyelerdir. Bu demektir ki, Bookchinist kurgu çerçevesinde dahi beledi iktidarlar, ancak merkezi bürokratik mekanizma etkisiz kılınarak ve sermaye bağlantıları kesilerek, mümkün olabilir(ler). Yineleme pahasına söylersek, “liberter belediyecilik” projesiyle sosyalizm bir yana, halkçı-demokratik bir toplum dahi inşa edilemez.

Bookchinist “proje”, her şeyden önce kapitalist ekonomi yasalarınca geçersiz kılınır. Küresel olanı bir yana, herhangi ülkede sermaye sistemi varlığını sürdürdükçe “liberter beledi” yönetimlerin kontrolünde kapitalist olmayacak; kapitalist ekonomiye bağlanmayacak alternatif ekonomi adacıkları yaratılıp geliştirilemez. Bookchin çelişkinin farkındadır; “Küçük üreticilerin oluşturduğu birliklerin –hakiki anlamda sosyalist ya da liberter komünist girişimlerin aksine– kapitalizmi yavaş yavaş yiyip tüketeceği beklentisinde olan o Proudhoncu mit”in bir kenara atılması gerektiğini söyler; ancak, “yurttaş birliklerinin kontrolündeki beledîleştirilmiş girişimler”in “ekonomiyi ele geçirme denemesi”nden söz ederek, aynı mitsel hayallere saplanmaktan kurtulamaz.

Kapitalist “piyasa” kurallarının geçerliliğini sürdürdüğü sermayenin genişleyen yeniden üretimi koşullarında, küçük üretici ve işletmecinin iflasa sürüklenerek mülksüzleştirilmesini de içeren bir gelişmenin yaşandığı bilinir. Bu gerçeğe rağmen ve eğer beledi işletmelerin tekelleri pazardan silebilecekleri hayal edilmeyecekse, beledi girişimlerin sermaye egemenliğini “köklerinden kemirmesi” ve “aşındırması” bir yana; ona eklemlenmesi ya da daraltılmış alandaki bileşeni haline gelmesi, daha güçlü bir olasılıktır. Nitekim Bookchin’in kendisi de, “Liberter belediyecilik günümüzde ancak sınırlı bir başarıya sahip olan, bunu da ancak büyük bir ölçekte benimsendiği takdirde sunacağı olasılıklara ilişkin örnekleri belli alanlarda gösterebilecek bir süreç, bir pratik olarak algılanmalıdır” diye belirterek, başarılardan çok başarısızlıklara katlanmaya hazırlıklı olmaktan söz ederken, bu daha güçlü ve kuramı açısından da bir açmaza işaret eden olumsuzluk olasılığına işaret etmek zorunda kalmıştır.

Hakkı kalmasın; Bookchin, burjuva devletiyle “dosdoğru devrimci bir hesaplaşma”dan söz eder, ancak bu hesaplaşmayı sınıf bağlamı ve temelinden soyutlayarak kalıcı bir devrimci sonuca ulaşmasının önüne engeller çıkarır; kendisinin kimi yerel politika yanlılarından farklı olarak, “devlet ile burjuvazinin açık bir mücadele olmaksızın böylesi bir kesiksizliğin gerçekleşmesine izin verecekleri yanılsamasına” kapılmadığını belirterek, “esnek” olunmasını; “eğer belli bazı önlemler belli ölçüde bir merkezileşmeyi içeriyorsa” onların gerekli olduğunca benimsenmesini ister. Çözüm için dönüp-dolaşıp aynı siyasal önlem ya da tutumu; “her zaman doğrudan/yüz yüze demokrasiye, çok iyi koordine edilen, konfederal ama merkezsizleştirilmiş bir topluma bağlı” kalmayı gösterir. Liberter belediyeciliğin, beledi konfederasyonu “ulus-devletin”; “liberter komünizmi ise mevcut özel ve millileştirilmiş mülkiyet sistemlerinin karşısına” koymasını önerir. Siyasal tutum ve kararlarla ekonomik yasaların işleyişinin tümüyle geçersiz kılınabileceği varsayımıyla hareket eder.

II-) KONFEDERAL KOMÜNALİZMİN POLİTİKASI

Bookchin’in, “Konfederal Komünal Toplum Projesi”nin en önemli politik argümanlarından biri, sınıf temeline oturan örgütlenme ve mücadele anlayışının reddidir. Ona göre, kurulacak “toplum” örgütleri günümüz kapitalizmi koşullarında sınıf esasına dayandırılamaz; hem işçi sınıfı devrimci potansiyelini yitirmiştir, hem de “sınıfsallık” ekolojik “ortak çıkar”lar etrafında bir araya gelebilecek geniş kesimlerin önüne engel çıkaracağından sınıf temelli mücadele aşılmalı, terk edilmeli ve geride bırakılmalıdır! Bu görüşüyle uyumlu olmak üzere, Bookchin, burjuvazinin, merkezi devlet aygıtı aracıyla hakimiyetini sürdürdüğü koşullarda ve onun engelleyici eylemine rağmen, “yüz yüze demokrasi yaratma fırsatının olduğu şehir, kasaba, köy yerel hükümetlerinin dönüştürülmesi ve bunların konfedere hale getirilmesi”yle oluşturulacak “alternatif yerel yönetim organları” aracıyla devlete karşı yürütülecek “gerilim” ve “aşındırma” politikasıyla onun bir süreç “elimine” edilmesini savunur. Devletin “sınıfsal baskı ve kontrolü sağlayan kuvvet”; “baskıcı ve sömürücü sınıfın, sömürülen sınıfın davranışlarını düzenleme ve zor kullanarak kontrol etme aracı” olarak asıl işlevine hemen hemen uygun düşecek bir tanımını yapmasına rağmen, burjuva diktatörlüğünün proletarya önderliğindeki bir mücadele ile yıkılmasını ve yerine proletaryanın devrimci iktidarının kurulmasını, “otoritarizm ve bürokrasi” karşıtlığı gerekçesiyle reddeder. Mali sermaye ve tekellerin hakimiyeti koşullarında anti-demokratik baskıcı ve despotik karakteri daha da belirginlik kazanmış olan burjuva diktatörlüğüne karşı tutumu, “muhalefet” gibi anlamı muğlaklaştırıcı bir kavram aracıyla ve esas olarak da sistem içi sınırlarda ifade ederken, burjuva diktatörlüğünün paramparça edilmesi ve yerine sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumu inşa için devletten devletsizliğe geçişin bir biçimi olarak da adlandırılabilecek; artık devletin eski anlamında devlet olmayacak olan proletaryanın diktatörlüğünün (bu, toplumun çoğunluğunun, devrilmiş olan, ancak eski “cenneti”ni geri getirmek için direnci daha da artacak olan burjuva azınlık üzerindeki diktatörlüğü olacaktır) kurulmasını, devlet anlayışının devamı olarak görür. Marksist devlet anlayışının devletsizlik hedefine bağlandığını; sömürü ve sınıfların tümüyle ortadan kalkmasıyla birlikte devletin de gereksizleşerek sönümleneceğini öngördüğünü bilmesine rağmen, anarşist gelenekten gelen otorite-devlet karşıtlığıyla, Marx’ın kuramını çarpıtarak devlet savunusu alanında kalmakla suçlar.¹⁵

Bookchinist “yeni toplum” kurgusunda “Liberter belediye”ler özel bir işleve ve konuma sahiptirler. Halkın “erke sahip olduğu” bir “hükümet” gibi hareket edecek, ekonomiyi belediyeleştirecek, “özgür yaşam alanları”nın yaratılmasında yönlendirici olacaklardır!

Bu varsayım, belediye ve kent gerçeğinin günümüzde artık mümkün olmaktan çıkmış, toplumsal tarihe ilk geliş dönemlerinin “ölçütleri”yle bağdaşır olmayan “ideal” halleriyle var gösterilmelerine; kent ve belediyelerin somut gerçekliğinin, kapitalizm ile girift bağlarının göz ardı edilmesine dayandırılmıştır.

Kentin kapitalizmin en rafine alanı, belediyelerin de sermaye “ağı” ve burjuvaziyle çok yönlü ilişkilerin mekanlarından biri olması gerçekliğinin bu gözardı edilmesi, “ekonomiyi belediyeleştirecek” yerel yönetim organlarının –Bookchin yer yer onları “hükümet” olarak da adlandırır– “Parlamentarizmle, kapitalizmi ‘daha iyi hale getirme’ yönündeki reformist girişimlerle ya da özel mülkiyetin daimi kılınmasıyla uzlaşmaya” hiçbir biçimde yanaşmayacakları hayalini besler. Ne “ulusal yönetimler ile ulus-üstü yönetimler”i ne de “eyalet ve devlet yönetimleri”ni örnek almayacak ve siyasal etkinlik odağını da “belediyeyle sınırlı” tutacak olan “liberter belediye”ciler, “belediye ile devlet arasında alttan alta süren ve genellikle de gerçek bir nitelik taşıyan gerilimi şiddetlendirmek ve komünün hâlâ varlığını sürdüren demokratik kurumlarını devletçi kurumların aleyhine büyütmek” için, devletle gerilim içinde onu elimine edeceklerdir!

Bu görüş açısı sadece söz konusu girift ya da kuşatıcı ilişkileri görmeyecek denli siyasi körlükle değil, kapitalizm henüz varlığını sürdürüyor iken steril bir yerel yönetim düşleyecek denli de somut gerçeklik körüdür! Bundan olmalı, Bookchin, “alternatif yeni toplum” inşasının o denli büyütülecek bir sorun olmadığını söyler. Kıyaslamayı, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra harabeye dönmüş bir Almanya’yı yeniden inşa etmek” için dahi “topu topu beş yıl” gerekmiştir, ve bu süre, “insanların bugün mal ve kaynakların küresel paylaşımını yönetmek üzere devletçi ve bürokratik aygıtı kaldırmayı düşünmeleri için gerekli olan süreden çok daha uzun bir zaman dilimidir” diyerek, kapitalist Almanya üzerinden yapan ekolojist teorisyen, sorunu, “küresel üretim ve paylaşım sistemi” içinde, ve “herkese iyi bir yaşam standardı sağlama” şeklinde, kapitalist tarzda “çözüm” üzerinden reformist platforma çeker. Savaşta yıkıma uğrasa bile güçlü bir sanayi temeline sahip olan Almanya’nın bu kapitalist temel üzerinde yeniden inşa edilmesi ile sömürüsüz olacağını ileri sürdüğü yeni “komünal ekolojik toplum” arasında paralellikler kuracak bir olmazlığa da imza atar.

Konfedere edilmiş komün örgütlenmesi tasarımına Antik Yunan ve Roma dönemi “kent demokrasisi”ni; halk meclislerinde bir araya gelmiş yurttaşların tartışarak kararlar almasını ve uygulanmalarında böylece doğrudan söz sahibi olmalarını örnek gösteren Bookchin, ayrıca Paris Komünü’nün yanı sıra Ekim Devrimi’nde sovyetlerin ve İspanya’da 1930’lu yıllarda ortaya çıkan devrimci işçi konseylerinin gördükleri işlevi hareket noktası olarak aldığını ileri sürmesine karşın, yukarıda da belirtildiği üzere, örnek olarak öne çıkardığı asıl olarak Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi değil, Antik Yunan-klasik Atina kent demokrasisi; sonrasında ise farklı özellikleriyle de olsa Ortaçağ İtalya’sı ve Fransa’sında görülen türden “komün”lerdir.

Bookchin’in örneklediğini ya da örnek olarak alıp kuramını oluştururken yararlandığını/dikkate aldığını ileri sürdüğü bu tarihsel deneyimler arasında, sadece farklı toplumsal koşulların farklı tarihsel bağlamlarına denk düşmeleri yönünden değil, onunla da bağlı olmakla birlikte ama esas olarak demokratik ortak yönlerine karşın, farklı nitelikleriyle birbirlerinden ayrı özellikler göstermeleridir. Bunun bilincinde olarak Bookchin, ilk örnekleri öne çıkarır ve ikincileri belirgin temel karakteristik özelikleriyle geriye atar. Oysa, günümüzde, yararlanılacak ve ders alınacaksa eğer, 2 bin 500 yıl önceki Atina demokrasisi pratiğinden önce, Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi olmalıdır.

Bu örneklere gelmek üzere, 2 bin 500 yıl öncesine geri bakarak kısaca belirtilirse, şunlar söylenebilir: Engels’in deyişiyle, “Henüz halktan ayrı ve ona karşıt olabilecek bir kamu gücü”nün olmadığı eski Atina’da, açık tiyatro ve Agora’da (bunu çınarların altı olarak ifade edenler de var) bir araya gelerek sorunlarını tartışan ve kararlar alan Atinalı özgür yurttaşların –köleler ve yabancılar bu hakka sahip değillerdi– demokrasisi, sonrasındaki dönem(ler)e kalıt bırakan bilenen ilk örnektir. Bu durum, –olağan durumlarda– kendi işlerini kendileri yapan ve kararlarını da kendileri alan kabilelerin¹⁶ kent devletinin “hiç değilse birinci evresi”nde, halk meclisi, halk konseyi türü örgütlenmeler yaratmalarını sağlar. Sonrasında, daha önce “özerk” bir biçimde sürdürülen işlerin en azından bir bölümü Atina’daki “ortak konseye” devredilmesi gündeme gelir. Ardından da; gens, kabile ve aşiret yapısını aşacak şekilde, “kamu görevi hakkı”nın yalnızca soyluların elinde olacağı bir döneme (bunun maddi temeli toprakların özel mülkiyete geçirilmiş olması, ticaretin belirli bir ayrıcalık ve kaynak yaratma olanağı sağlaması, vb. idi) geçilir. Benzer duruma, Roma’nın özellikle ilk döneminde, “kralınkinden başlamak üzere bütün resmi görevler(in) seçim ya da onaylamayla” verilmiş olması; kabilenin rahipleri bile aynı şekilde seçilmesi örneğinde de rastlanır.

Şimdi, ama, 21. yüzyılda soru şudur: “Yüz yüze doğrudan demokrasi”; halkın söz ve karar sahibi olması; her kademedeki görevlileri seçme ve görevden alma hakkı, köy, semt, mahalle, kasaba ve kentlerde komün, konsey ve halk meclisi türü örgüt biçimleri aracıyla ekonomi ve politikada dolaysız son söz sahibi olması için mücadele edilirken, bu tür örgütlenmelerin “liberter belediyeler” tarafından konfedere edilmiş olmalarıyla, kapitalizmi “aşındırıp”- devletle “gerilim içinde” yeni ve sömürüsüz bir toplum var edilebilir mi?

Bu soruya, Bookchin’in yanıtını yukarıda gördük ki, olumludur! O, kent ve belediyeye, kapitalist iktisadi ilişkiler ve merkezi burjuva iktidarı koşullarında sahip olmadıkları özellikler atfederek, kenti, bireylerin “yurttaşlar olarak topluluğa soğurulabileceği yer olma özelliğini koruyan” alanlar; belediyeleri de, “fikirlerin özgürce mübadele edilmesine” uygun mekanlar olarak ulular. Kent ve belediyeye atfedilen bu özgünlük ve özellikler oysa kapitalizm ve burjuvazi yararına ve onun tarafından yurttaşların sisteme bağlanmaları ve boyun eğdirilmelerinin alan, mekan ve kurumları olarak kullanılmaktadır. Bu ise, burjuva devleti ve sermaye egemenliğine karşı doğrudan mücadele etmeksizin onun yerel düzeyde ve yerel “iktidar organları” aracıyla aşılması projesini geçersiz kılar.

Oysa, Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi, devrimci yanıtın bu olmadığını en net şekliyle ortaya koymuşlardı. Yanıt, en net ve kesin tanımıyla; sömürünün olmayacağı bir yeni topluma varmak için burjuva bürokratik askeri devlet mekanizmasının parçalanması, “her gerçek halk devriminin önkoşulu” olduğu idi! Bu önkoşul günümüzde, artık tüm ülkeler devrimi için olmaz ise olmaz özellik kazanmıştır. Sömürülen ve baskı altında tutulan kitlelerin “devrimin tüm seyrine”, “yeni bir toplum kurma yönünde kendi girişimlerinin damgasını vurma”ları için (Lenin); “bu mekanizmayı parçalamak, paramparça etmek” (Marx) zorunludur. Burjuva devleti, burjuvazinin düzenli ve sürekli ordu, polis, bürokrasi, yargıç ve zindan kurulları ve dini bürokrasi aracıyla işçi sınıfı ve kent ve kırın tüm emekçileri ve ezilenleri üzerinde kurduğu egemenliğe son verilmelidir! Baskıcı karakteri tüm önceki zamanlardan da fazla olarak, mali sermaye ve tekeller çağında daha fazla güç kazanan burjuvazinin bu egemenlik mekanizmasını paramparça etmeyi, iktidarının ve yeni bir toplumu inşa hedefinin ön koşulu olarak belirlemeyen işçi sınıfı ve emekçiler, devrimi başarıyla sürdüremezler. Halkın, işçi ve emekçilerin gerçek çıkarı bunu gerektirir, ve bu yapılmaksızın sömürünün son bulacağı, eşitliğin gerçekten sağlanabileceği bir yeni toplum inşası olanaksızdır.

Paris Komünü bu devrim koşulunu en net haliyle açıklığa kavuşturdu. Komün, Marx’ın deyişiyle, “sınıf egemenliğini ortadan kaldıracak olan bir cumhuriyetin” “özgül biçimi…”; “işçi sınıfı hükümeti”ydi. “O zamana dek hükümetin aleti olan polis, tüm politik niteliklerinden arındırıldı ve Komün’ün sorumlu ve her an görevden alınabilir aletine dönüştürüldü. Bütün diğer yönetim dallarının memurları da öyle. Komün üyelerinden başlayarak aşağıya doğru kamu hizmeti işçi ücretiyle yapılmak zorundaydı. Devletin yüksek makam sahiplerinin kazanılmış hakları ve temsil ödenekleri bu makam sahiplerinin kendileriyle birlikte ortadan kalktı … Eski hükümetin maddi gücünün araçları daimi ordu ve polis bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, Komün derhal manevi baskı aracını, papazların gücünü kırmaya koyuldu… Adalet görevlileri o sahte bağımsızlığı yitirdiler… bundan böyle seçilecekler, sorumlu olacaklar ve görevden alınabileceklerdi.”¹⁷

Komün’ün –Bookchin tarafından da başvurulduğu üzere– Ortaçağın İtalyan ve Fransız “komünleri”yle benzeştirilmesini, Marx, “Yeni tarihsel oluşumların, bir ölçüde benzerlik gösterdikleri daha eski ve hatta ölü biçimlerin eşi olarak görülmeleri”nde olduğu üzere, bir tür “yazgı” olarak niteler ve Komünün bu eski biçimlerden ayırt edici niteliğini şöyle belirtir:

“… Komün, Paris’in çeşitli semtlerinde genel oy hakkıyla seçilmiş belediye meclislerinden oluşuyordu. Bunlar sorumluydu ve her an görevden alınabilirlerdi. Çoğunluğu doğal olarak işçilerden ya da işçi sınıfının herkesçe tanınan temsilcilerinden oluşuyordu …” “Komün parlamenter değil, aksine aynı zamanda yürütme ve yasama gücüne sahip bir çalışma organı olacaktı.” “Komün daha ta başından, işçi sınıfı bir kez iktidara geldiğinde, eski devlet mekanizmasıyla idareimaslahata devam edemeyeceğini; bu işçi sınıfının, daha yeni elde ettiği kendi öz egemenliğini yeniden yitirmemek için, bir yandan şimdiye dek kendisine karşı kullanılmış olan tüm eski baskı mekanizmalarını ortadan kaldırmak, öte yandan ise kendi milletvekillerini ve memurlarını istisnasız ve her zaman için görevden alınabilir ilan ederek kendisini onlara karşı güvenceye almak zorunda olduğunu kabul etmek zorundaydı…”

Komün, eski türden bir devlet değil; devletten devletsizliğe geçişin bir ara biçimi; devletten “aslında devlet olmayan”a geçişin ifadesiydi. Lenin’in deyişiyle, “Burjuva demokrasisinden proleter demokrasiye, ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıfların demokrasisine, belirli bir sınıfı baskı altında tutmak için ‘özel baskı erki’ olarak devletten, ezenlerin halkın çoğunluğunun, işçilerin ve köylülerin genel erki tarafından baskı altında tutulmasına dönüşüm tam da burada en açık ifadesini bulur.”¹⁸

Burjuvaziyi –ve eskiyi geri getirme amaçlı direnişini– bastırmak için bir geçiş devletine; kapitalizmden sosyalizme geçiş için, başta üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermek olmak üzere gerekli tüm önlemleri alıp uygulamaya geçiren proletarya iktidarına ihtiyaç vardır. Bu, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşası tarafından bir kez daha ve fakat daha ileriden kanıtlanan tarih dersidir! Kapitalizmin yeniden boy verme olanağı bulabileceği herhangi tavizin, proleter ve yoksul kitlelerini burjuva barbarlığı altına soktuğu ya da sürüklediği; emsalsiz bir büyük kayıp ve yenilgi tarafından yeniden açıklığa kavuşturuldu! Komün, işçi sınıfının tarihteki ilk iktidarıydı. 72 günlük proletarya iktidarı yenilgiyle sonuçlandı. Engels’in deyişiyle, “kendisini ikiye bölen iki parti arasındaki, her ikisi de yapılacak işin ne olduğunu bilmeyen Blankiciler (çoğunluk) ile Prudoncular (azınlık) arasındaki kısır çekişmelerle tükenip gitti.”

Ancak, proletarya “1871’deki zafer armağanı”ndan yararlanmayı unutmadı. Avrupa ülkelerindeki ayaklanmalarına ve iktidara geldiği ülkelerde yapması gerekenlere bu deneyimin tecrübesiyle yaklaştı. Sovyetlerin ortaya çıkışı ve ayaklanma ve iktidar organları olarak oynadıkları rol bu tarihi tecrübe ile de bağlıydı. İlk biçimleri 1905 devrimi döneminde Rusya’da, Petrograd ayaklanmasıyla görülen Sovyetler, 1917 Şubat Devrimi’nde ve Şubat-Ekim arası dönemde ikili iktidar organları; ve Ekim Devrimi’nin başarısıyla birlikte iktidar organları olarak işçi yönetiminin araçları oldular. Şubat-Ekim arası dönemin Bolşevikler tarafından aktüelleştirilen en belirgin sloganı “Bütün iktidar sovyetlere!” idi. İşçi ve kent-kır emekçileri tarafından doğrudan seçilen ve her an görevden geri alınabilen temsilcilerinden oluşan işçi, asker ve köylü sovyetleri doğrudan iktidar organları olarak yönetici görev ve sorumlulukla yükümlüydüler. Proletaryanın devrimci diktatörlüğü, onun sovyetler ve konseyler halinde örgütlenmiş dolaysız iktidarı idi.

1918 Anayasası, “Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi”ni en üst otorite olarak ilan ederken, “Emekçi ve Sömürülen Halkların Hakları Bildirgesi”nde de Lenin, Rusya’yı, işçi, köylü ve asker temsilcileri Sovyetlerinin bir Cumhuriyeti olarak tarif etti. 1918 Anayasası’nın önemli bir diğer özelliği, sovyetlerde yer alacak ve seçime katılacak olanlara ilişkin olarak getirdiği kurallardı. Ücretli işçi çalıştıranlar, rantiyeler, kendi hesaplarına ticaretle uğraşanlar, eski ajanlar, keşiş-papaz ve bürokratlar bu hakka sahip olamazlardı. Devrimin ikinci yılında (1919), ekonomi ve politika alanında atılan adımlardan söz ederken Lenin, büyük toprak sahipleri mülkiyetindeki toprağın, tazminat ödenmeksizin özel mülk olmaktan çıkarılmasını, “hemen bütün büyük kapitalistler”in fabrika, anonim şirket, banka, demiryolu vb. gibi büyük mülklerine tazminatsız el konmasını; büyük sanayi üretiminin devlet tarafından gerçekleştirilmesi ve fabrika ve demiryolu işletmelerinin işçilerce “denetimi” ve sonra onların sovyet “yönetimi”ne verilmesini, sovyetlerin varlığıyla bağlı gelişmeler olarak açıkladı.

Lenin’in deyişiyle Rusya’da bürokratik aygıt tamamen yıkılmış; burjuva parlamento dağıtılmış; “ve özellikle işçiler ve köylülere çok daha erişilebilir bir temsil hakkı” verilmişti. “Memurların yerine onların sovyetleri” geçirilmiş; yargıçların “onların sovyetleri tarafından seçildikleri” bir düzenlemeye gidilmişti. Sovyetler iktidarı, “yani proletarya diktatörlüğünün bu biçimi”, burjuva cumhuriyetlerinin “en demokratiğinden bir milyon kez daha demokratik” idi.¹⁹

Bookchin’in “Konfederal Komünalizm”i, açık olmalıdır ki, Komün ve Sovyet örnekleriyle niteliği ve kapsamı yönünden bağdaşır değildir. “Liberter beledi” özyönetim projesi, halkın burjuva egemenliği ve kapitalist sömürüden “özerk”, ondan bağımsız ve ona karşı devrimci militan mücadelesini değil bir çeşit “denge arayışı” içinde, burjuva devletinin sözüm ona gerilim ilişkisi içinde elimine edilmesini öngören, ancak gerçekte onun içinde erimeye götüren bir projedir. Bu proje, kapitalizme içkinliği nedeniyle ve burjuva devletin tekelci oligarşik yapısına son verilmeksizin gerçekleşemezliğiyle “ekolojik-demokratik konfederal bir toplum”u ancak, yukarıdan beri gösterildiği üzere hayal edebilir. Hayali olan ile somut gerçeklik arasında ise “dağlar kadar fark” vardır!

Modern kapitalizm ve onun bugünkü gelişme aşamasında, iki büyük temel sınıf arasındaki mücadelenin yadsınmasıyla kapitalizme aşkın bir topluma varılamaz. Bu, aynı nedenle ve istense dahi, “kendi kendine yeten” köy yaşamına geri dönüş şeklinde de gerçekleştirilemez. Kapitalizm ve onun devlet gücünün “aşındırma” ve “kemirip” zayıflatma yoluyla aşılacağı hayali gibi, büyük “metropol kentlerin en küçük birimlerine dek bölünmesi” ve bunların komünal konfederal hale getirilmesiyle sağlanacağı ileri sürülen demokrasi de burjuva demokrasisini aşan bir demokrasi olmaz.

Bookchin’in projesi, karmaşık bir düşünme eksersizleri toplamı olarak alınabilir, ama sömürüsüz yeni bir toplum kurmanın kuramı olarak asla! Bu projesel kuramın ekonomi-politikasıyla kapitalist sömürüye son verilemez.

Bütün bunlara rağmen, onun “toplum projesi”nde siyasal-sosyal örgütlenme ve yönetim organları olarak özel bir yer tutmakla kalmayıp, projesinin yaşam bulmasının da başlıca unsurlarını oluşturan “alternatif yerel yönetim organları”; komünler ve halk meclisleri ile birlikte bu organların ademi-merkezi konfederalizmi, ideologun onları içine aldığı bağlama da işaret etmek üzere daha ayrıntılı bir irdelenmeyi gerektirirler. Bunun için bir alt ara başlığa ihtiyaç var.

a) Özyönetim organları; komünler, halk meclisleri ve ademi-merkeziyetçilik

Murray Bookchin’in teorisinde “toplum organları” ya da örgütlerinin “sınıf aşırı” olmaları “gereğine” özel bir vurgu yapılır. Bu formülasyon en net şekliyle “Liberter belediyeler”ce konfedere edilecek “alternatif yerel yönetim organları”na uygulanır. Köy komünleri, mahalle-semt ve kent meclisleri “sınıf aşırı” olarak ve ademi-merkezi şekilde örgütlenecek, ayrı ayrı çalışacak ve fakat “Liberter belediyeciler” tarafından konfedere edilerek birbirleriyle dayanışmaları sağlanacaktır. “Mega kent”lerin büyük belediyeleri küçük bölümlere ayrılarak merkezsizleştirilecek; semt-mahalle, köy ve kasaba meclislerinin belirleyecekleri politika, “Liberter Belediyeciler” tarafından toplumun “ortak çıkarları” esas alınarak pratiğe geçirilecektir.

Bookchin, “Büyük metropoliten alanların yapısal olarak yerinden yönetilen yerler haline getirilmesi” için, New York, Londra ve Paris büyüklüğündeki kentlerin; Meksiko City-Bombay gibi büyük merkezlerin “küçük kentler halinde” parsellenmesini “ve devasa/anlaşılması imkânsız kentsel kuşaklar olmaktan çıkarılıp, bir kere daha, insani ölçekteki topluluklar noktasına gelecek şekilde merkezsizleştirilme”sini önerir.

“Büyük metropolitan kentler”in merkezsizleştirilmesi ve “halk meclislerince yeniden ve küçük parçalara bölünmüş halleriyle yeniden organize edilmeleri” önermesinde, ekolojist teorisyenin anarşist gelenekten beslenen görüşleri yeni ve net bir ifadeye kavuşur. Devrimler için halkın büyük çoğunluğunun seferber edilmesinin şart olmadığını; genellikle küçük bir kesimin başlattığı ayaklanmalara süreç içinde yeni katılımların olduğundan hareketle Bookchin’e göre, halk demokrasisi, “herkesin halk meclislerine katılabileceği, katılacağı ve hatta katılmak isteyeceği fikrini kendine öncül olarak” almayacağından, bölünmüş büyük kentlerin yeni küçük belediyeleri ve belediyecileri de, az sayıdaki görevlilerden oluşan belli sayıdaki konseylerle parça parça bölünmüş eski büyük kentleri sorunsuzca yönetebileceklerdir!

“Yerellikler” der Bookchin, “büyük kentlerde oturulan ya da meslek icra edilen semtlerdir, irili ufaklı köylerdir, hatta bir kentin ya da bölgenin merkezinden belli bir uzaklıkta bulunan çok dağınık yerleşimlerdir”, ve onları, “kapısının katılmak isteyen herkese açık” olduğu mahalle meclisi türünden oluşumlarla yönetmek zor olmayacaktır! Saptırıcı-farklı eğilimlerin gelişmesi ise, “hakikati amaçlayan, akılcı hareket eden ve kamusal bir sorumluluk etiğini ortaya koyan örgütlü bir devrimci yapının, hatta bir fraksiyonun varlığı” tarafından engellenecektir.

Bookchin’e göre, bu türden “koruyucu” bir örgüte, sadece devrimden önce ve devrim sırasında değil, aynı zamanda devrimden sonra da, “yani istikrarlı, dayanıklı ve eğitsel demokratik kurumlar yaratma probleminin en yakıcı problem olduğu dönemde de ihtiyaç” vardır. Bütün bu süreci yönlendirecek bir örgüt olmalı; ancak proletaryanın partisi ve iktidarı olmamalıdır! Bookchin ilkini halk demokrasisi, komün ve konsey yönetimi için gereklilik sayar; ikincisi ise ussa ve demokrasiye aykırı! Proletarya “devleti”nin –bu artık eskisi türden olmayıp büyük çoğunluğun sömürücü küçük bir azınlığın eski düzeni geri getirmesine karşı bastırma işleviyle yükümlü ‘kamusal gücü’dür– yerine, “liberter belediyeler”in konfedere edilmesini de sağlayacak “sağlam, ahlaklı bir örgüt”ü geçirir!

Bookchin’in liberal reformist bir anlayışla da olsa öne çıkardığı halk iradesi, doğrudan demokrasi ya da “yüz yüze demokrasi problemi”, kuşku yok ki önemli bir sorundur; ve fakat en azından onun kadar önemli olan bir diğer yanı da bunun nasıl ele alınması gerektiğidir. Bookchin’in klişeleştirdiği yanıt, “sınıf aşırı toplum örgütleri”nin (komünler, halk meclisleri) ademi-merkezi dayanışmasıyla yürütülecek bir mücadele aracıyla burjuva devletinin süreç içinde “elimine edilmesi”dir! Bunun doğru bir yanıt olmadığını yukarıdan beri göstermeye çalıştık. Burada ama, bir kez daha ve önemi nedeniyle yeniden belirtmemiz gereken birkaç önemli nokta var:

1-) “Yüz yüze demokrasi”ye; her düzeyde halk meclislerine; bütün kamu görevlerini üstleneceklerin halkın iradesiyle dolaysız seçilip gerektiğinde görevden geri alınabilen bir demokratik işlerliğe, evet gereksinim vardır. Bu gerekli ve doğru olandır! Ancak bunun için, burjuva merkezi devlet iktidarına ve sermaye egemenliğine karşı ve onlara son vermeyi açık ve net bir mücadele hattı olarak belirleyen bir görüş açısı ve tutum olmalıdır. Bookchin, “yeni toplum projesi”nde bu zorunlu gerekliliği bulanıklaştırmıştır. O, burjuva devlet(ler)ini, amiyane deyişle yer ile yeksan edecek bir mücadele yerine, diyelim halk meclisleri, komünler, konseyler türü örgütlenmeler bu yönde seferber edileceğine; burjuva devletinin “özgürlükçü belediyeler” aracıyla bir süreç içinde “elimine” edilebileceği ve beledi-konfederal halk yönetimlerinin gerçekleştirileceği üzerine hayalci görüşler yayar. Burjuva devletinin, “özgür belediye”ciliğe ve “özerk yönetimler”e tahammül göstermeyip baskılayacağını söylemesine rağmen, “aşındırma”-“elimine etme” anlayışıyla tersine gelişmeye kapı aralar.

Bu yaklaşımı, ademi-merkeziyetçilik sorununu ele alışı açısından da geçerlidir; sorunu ekonomik toplumsal bağlamlarından kopararak tartışır. Bu belirleyici bağlamdan koparıldığında ise, merkezi yönetimin mi, yerel ya da yerinden yönetimin mi “daha demokratik olduğu?” sorusuna doğru yanıt verilemez. Ademi-merkezi ya da merkezi yönetimlerin siyasal niteliği, yurttaşların hak, talep ve çıkarları karşısındaki politik-sosyal ve iktisadi siyaset tarafından belirlenir. Kapitalizm koşullarında ve burjuva iktidarları pratiğinde, kağıt üzerinde ne yazılırsa yazılsın, yurttaş olarak işçi ve emekçiler –bunlara baskı altındaki her türden azınlıklar eklenmeli– özgür değildirler. Merkezi idarenin yereller lehine güçsüzleştirilmesi ve merkezi kamusal işlerin şu ya da bu kadarının “yerel yönetimlere devredilmesi” belki daha demokratik bir görünüm oluşturacaktır; ama, beledi idareler, –ki Bookchin onları iktidar olarak da alıyor– isterse sosyalist kimlikli olsunlar, kapitalizm bir sistem olarak varlığını sürdürdükçe ve burjuvazinin merkezi iktidarı devam ettikçe, işçi ve emekçiler için demokratik hakları garanti edemeyecekleri gibi, iktisadi sömürü koşullarını da ortadan kaldıramazlar.²⁰

2-) Komün, halk meclisi, “özyönetim organları” ve “ademi-merkeziyetçilik” işçi sınıfının demokrasi ve sosyalizm mücadelesine yabancı ve dışsal değillerdir. Tersine olarak, Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in işçi sınıfının mücadelesi ile ezilen ulusların özgürlüğü; siyasal kaderlerini ellerine almaları üzerine görüşleri arasında diyalektik ve tarihsel bir bağlam bulunur. Marx ve Engels gibi, Lenin ve Stalin de, “gerici küçük devlet ayrılıkçılığını ve bu gericiliğin belirli somut durumlarda milliyetler sorunuyla örtbas edilmesini” eleştirirler, ve fakat bunun uluslar sorununa “yan çizme” olarak anlaşılmasıyla da mücadele ederler. Lenin, “Gerek coğrafi koşulların gerekse de dil birliğinin ve yüzlerce yıllık tarihin tek tek küçük parçalarda milliyetler sorununu ‘halletmiş’ olması gerekir diye düşünülebilecek İngiltere’de bile, burada bile Engels, milliyetler sorununun henüz aşılmadığı açık gerçeğini hesaba katıyor ve bu nedenle federatif cumhuriyette bir ‘ilerleme’ görüyor” diye yazar, ve “Elbette burada da federatif cumhuriyetin eksikliklerinin eleştirisinden ve yekpare, merkeziyetçi-demokratik bir cumhuriyet için en kararlı propaganda ve mücadeleden vazgeçmenin izi bile yoktur.” diye ekler.²¹ (abç)

Engels, “demokratik cumhuriyetçiliği, bir ve bölünmez cumhuriyeti” savunur. Federatif cumhuriyeti ise genelde gelişmenin engeli, ancak “belirli özel koşullar altında” (Lenin, age, sf. 80) istisnai durumlar için, özel olarak da uluslar sorunu bağlantısıyla bir “ilerleme” sayar. Lenin, Engels’in, “Erfurt Program Taslağının Eleştirisi”ne başvurur ve onun, merkeziyetçiliği, “komünler ve bölgeler tarafından devletin birliğinin gönüllü olarak savunulduğu, her türlü bürokratizmin ve her türlü yukarıdan ‘buyurma’nın kesinlikle ortadan kaldırıldığı geniş kapsamlı yerel özyönetimi” dışlamayacak şekilde ele aldığına işaret eder (abç). Söz konusu program taslağında, özyönetim üzerine maddeye ilişkin olarak Engels’in formülasyon önerisi şöyledir: “İllerde” (eyalet ya da bölge), “kazalarda ve komünlerde, genel oy hakkıyla seçilmiş memurlar aracılığıyla tam özyönetim, devlet tarafından atanmış yerel ve taşra makamlarının ortadan kaldırılması.” (…) “(komiserler, kaza polis şefleri, valiler, genel olarak yukarıdan atanmış tüm memurlar) gibi bunları da kararlılıkla men etmeliyiz.”

3-) Proletarya evet, merkezi demokratik cumhuriyetten yanadır. Ancak, proletaryanın devrimci merkeziyetçiliği, özyönetimi, özerklik ya da bölgesel özerkliği reddetmez. Ezilen ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi, bunun biçimlerinin onun kendisi tarafından belirlenmesini de içerir. Siyasal bağımsızlık gibi, bölgesel özerklik, öz yönetim, hatta “otonomi” türünden biçimler ezilen ulus hareketinin siyasal-ulusal örgütlenme biçimleri olarak ortaya çıkmışlardır. Proletarya, sınıf örgütlenmesini ve mücadelenin sınıfsal karakterini asla unutmaksızın ve bir an için olsun ihmal etmeksizin, ezilen ulus ve halkların örnek olsun komünal-özgürlükçü örgütlenmesi ve mücadelesini destekler. Bu örgütlenme ve mücadelenin sermaye egemenliği ve burjuva devlet iktidarını devrimci tarzda aşacak bir hat üzerinden gelişmesi için çaba gösterir. Proletarya ve kent-kır yoksulları için bu durumda önemli olan, kendi bağımsız örgütlenme ve mücadelesine ezilen ulus hareketince engel çıkarılmamasıdır.

4-) Özyönetim, komünler, halk meclisleri sorunu, biri ezilen ulusun siyasal kaderini tayin hakkı kapsamında; diğeri, sermaye egemenliği ve burjuva sınıf iktidarına karşı mücadelenin niteliği ve kapsamına dair olmak üzere iki farklı –birbirleriyle tümüyle kopuk değil– siyasal-sosyal olgu ve gerçekliklerle bağlı olarak irdelenebilir özellik gösterirler. İlki, bizim ülkemizde ve bölgemizde özellikle Kürt ulusal mücadelesi bağlamında gündeme gelen kendi kendini yönetim hakkı ve onun farklı siyasal şekillenişi olarak “öz yönetim”/“özerk yönetim” ve bağlantılı olarak “köy komünleri”, “kent ve mahalle meclisleri” türünden ulusal-siyasal örgütlenmelerdir. Bu makalede ele alınan Bookchin’in görüşleriyle bağlı bir yanı da olmakla birlikte, burada tartışılan ya da eleştiri konusu edilen, ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkı ve bunun farklı siyasal biçimler alması değildir. Güncel olan gelişmeler yönünden Rojava gibi Kürt bölgelerinde, ya da Türkiye Kürdistanı’nda olduğu üzere kendi kendini yönetmek için mücadele eden bir halkın pratiğinde belirli özgünlükleriyle ve fakat emperyalist-kapitalist sermaye ve burjuva gericiliği tarafından kuşatılmış olarak “öz yönetim” organlarının oluşturulması yönünde sürdürülen çabalar, bu halkın hakkı olarak desteklenmeyi hak ederler. Kürt ulusu, –daha önce yayımlanmış çeşitli makalelerimizin de konusu olduğu üzere– ayrı devlet kurma hakkı başta olmak üzere, siyasal kaderini tayin biçimlerine kendisi karar verecektir. Ezilen ulus hareketinin tarihte gündeme getirdiği bağımsız ayrı devlet kuruluşları olduğu gibi, aynı devlet içinde bölgesel özerklik, özerklik ve federasyon türü biçimlenmeler de söz konusu olmuşlardır. Ulusal sorunun kapitalizm koşullarındaki çözülme olanağı ve olasılığı, bu biçimleri mümkün kılar, ve ezilen ulusun, –burada somut olarak Kürtlerin– ulusal haklarını kullanmaları için mutlaka kapitalizmi aşmış olmaları gerekmez. Diğer yandan, ulusal hareket “doğal olarak” tüm sınıf ve kesimlerden “toplum güçlerini” kapsaması nedeniyle “sınıf aşırı” özellik de gösterir. Bu özgünlük ama, ezilen ulusun işçi ve kent-kır yoksullarının hareketin başında bulunmak için özel çaba göstermelerinin, hareketin tutarlı-demokratik ve emekçi karakterde gelişmesi açısından taşıdığı önemi azaltmaz; aksine günümüzde çok daha fazla gerekli kılar.

5-) Burada özel olarak tartıştığımız, ulusal sorun ve bağlantılı oluşumların niteliği ve biçimi olmayıp, Bookchin “Projesi”nde, “sınıf aşırı” olmaları ve sınıf temelli mücadeleden de uzak durmaları istenen “alternatif yerel yönetim organları”; “Halk meclisleri” ve “Komün”lerin, “Liberter belediyeler”in özel işlevle yükümlendirildikleri “konfederal” bir örgütlenmesiyle sermaye egemenliğinin pazar ilişkileri içinde “kemirilip”-“aşındırılması”yla sömürüsüz bir yeni toplumun kurulabileceği varsayımı ya da iddiasıdır.

Yineleyerek söylersek, bu iddia ve varsayım, emekçilerin köy, mahalle, semt, ilçe ve kentlerde halk meclisleri halinde örgütlenmesi, kendilerini kendilerinin yönetmesi talebiyle ortaya çıkmaları; oluşturdukları meclisleri mücadelede dayanışmanın; yığınların içinde örgütlü olmayı yaygınlaştırma ve ‘niteliksel olarak derinleştirme’nin aracı olarak kullanmaları ve burjuvazinin merkezi ve yerel saldırılarına direnişin organları olarak işlevli kılmaları yönünden belirli bir doğruluk göstermesine karşın, a-) fabrika-işyeri örgütlenmesini olduğu gibi, sınıf temelli örgütlenmeyi ve mücadeleyi reddetmesiyle; b-) işçi sınıfına, kendi adına mücadele ve örgütlenmeyi “yasaklaması”yla; c-) “Liberter belediye”(ler)ce konfedere edilmiş “yerel yönetim organları”nın burjuva devletini ve sermaye egemenliğini, “elimine” edebileceği varsayımıyla, iktisadi-sosyal ve siyasal gerçekliklerle bağdaşmaz ve onlara aykırıdır.

6-) Bookchin’in “ademi-merkeziyetçi”liği, her türden otorite ve merkezi örgütlenmeye karşıtlık olarak şekillenen anarşist teoriden ve kendisinin anarşist geçmişinden esinli olup, merkeziyetçiliği bürokratizm ve demokrasi karşıtlığı olarak alan saplantıdan güç almaktadır.

III-) TOPLUMSAL EKOLOJİ

M. Bookchin’in projesinin bağlandığı hedef “Komünal Ekolojik Toplum” idi! Projesinin sınıf mücadelesi gerçekliği karşısında açmaza düştüğünü; geçersizleştiğini görmüş olmalı, Bookchin, sınıf mücadelesi ve sınıflar arası “modern çatışmalar”ın fabrika ve işyerleriyle sınırlı kalmayıp mahalle ve semtlere dek yaşandığını, halk meclis(ler)inin de “birbiriyle çekişen sınıfsal çıkarların istilasına uğrayaca”ğını işaret ederek “Liberter belediyeciler”i, “topluluktaki herkesi” etkileyen ‘çevresel’, toplumsal ve iktisadi eşitsizliklerle ilgili problemleri esas almak gerektiği konusunda uyarır. Ona göre, bu ancak, “liberter komünist hareket”, belediyeyi “sınıf-aşırı problemlerin odak noktası olarak” öne çıkarırsa, başarılabilecektir. Bu sözüm ona birleştirici genelleme içinde, toplumsal ve iktisadi eşitsizliklerin sınıf aşırı olmayıp aksine sınıfsal oldukları gerçeğinin üzeri böylece çizilir; sağlık ve eğitimle ilgili sorunların toplumsal-iktisadi sorunlardan ve oradan kaynaklanan eşitsizliklerden bağışık olmadığı göz ardı edilir (abç).

Çernobil “kazası” türünden felaketlerin “sadece işçileri ve köylüleri değil, santralden yayılan radyasyona maruz kalan herkesi paniğe sevk etmiş” olmasından hareketle, “kirlilik gibi topluluğun tümünü ilgilendiren konular hangi sınıfa ait olursa olsun bu insanları etkilemektedir” diye yazan Bookchin, bunu, Marksist sınıf teorisine karşı bir argüman olarak kullanır ve kapitalist barbarlıktan, emperyalist yağma ve yıkımdan, pazarlar ve mal sürümü için savaşlara dahi yol açabilen rekabetten, havanın, suyun ve toprağın kirletilip yaşam kaynaklarının tahribinden neredeyse Marx’ın kuramını ve Marksistleri sorumlu tutar! Nedeni, kapitalizmin pre-kapitalist toplumlardan tarihsel ve toplumsal bakımdan daha ileride bir sistem olduğu ve teknolojinin kapitalist gelişme içindeki işlevine dair Marx’ın analizidir.²²

Bookchin’in ekoloji sorununa yaklaşımı, ekolojik problemlerin üretim sistemiyle bağını perdeleyici-muğlaklaştırıcıdır. Beşeri yaşam ile beşer dışı doğa ilişkisinin canlı yaşamına zararlı olmayacak bir kuruluşu için, kapitalizm koşullarında da yürütülebilir bir mücadele ve bu mücadeleye katılabilir farklı toplumsal kesimlerden insanlar elbette vardır ve olacaktır. Ancak, doğanın ve canlı yaşamın zararına ve tahrip olması pahasına kâr için yağma faaliyetinin son bulması; ve bunun için de esas olarak “bütün bir toplum”un, evet yeniden yapılandırılması için, “Çevrenin yanı sıra insanları da bozan sınıfsal ilişkiler ile iktisadi sömürünün yanı sıra köklü hiyerarşik ilişkilere ve tahakküm sistemlerine ilişkin olarak da tutarlı bir analiz geliştirme(k)” yetmez; insan ve canlı yaşamı zehirleyen neden ve kaynakların doğru olarak belirlenmesi de –ona karşı tutarlı bir mücadele için– gerekir. Bu yapıldığında ise, görülür ki, günümüzde doğal dünyaya da büyük zararlar vererek canlı yaşamı tehdit eden, tekeller başta olmak üzere kapitalizmdir. Zararlı atıklarla, zehirli gazlarla, tahrip edici ve uzun süreli etkiler bırakan bombardımanlarla çevre felaketlerine yol açan emperyalist güçler ve tekellerdir. O halde mücadelenin buna yöneltilmesi gerekir. Karşı çıkılacak olan teknoloji değil onun insana; canlı yaşam ve doğaya zarar verecek şekilde kullanılmasıdır.

On milyonlarca insanın kentlere yığılması, üretimin ve sermayenin uluslararasılaşması dolayımında emperyalist devletlerin ve uluslararası şirketlerin bağımlı ülkelerin kaynaklarını yağmalamaları; rekabet tarafından körüklenerek teknolojinin insan ve doğaya zarar verecek şekilde kullanımı, açık olmalıdır ki, engellenebilir. Bu durum insan soyu ve insan dışı canlılar için yaşam olanakları ve doğasının korunumu yönünde değişmeli/değiştirilmelidir. Bürokratik burjuva hakimiyetine son vermek üzere yürütülen mücadele kesin başarı sağlayana dek, sömürülüp ezilenlerin sömürücü hakim sınıfa ve onun uluslararası saldırı, yağma ve yaşamı tehdit üzerine kurulu “düzeni”ne karşı, yaşam koşullarının iyileştirilmesi için, birleşilebilir tüm güçlerin birleştirilmesi, evet gereklidir. Ne var ki, bütün bunlar, ve ekolojik sorunların, proletarya dışındaki belirli toplumsal sınıf ve kesimler yönünden de “birleştirici ortak özellik” göstermelerinden hareketle, bu sorunların başlıca kaynağı olarak kapitalizm ve emperyalist tekelci burjuvaziye karşı sınıfsal temelde mücadele edilemeyeceği kuruntusunu –evet kuruntusu– haklı çıkarmaz. “Çevre duyarlılığı” sömüren-sömürülen ilişkisinden bağımsız olmadığı gibi, “çevreye duyarlı pek çok insan”ın sınıfsal konum ve tutumundan da tümüyle kopuk değildir.


Tarihsel deneyimler, proletarya ve ezilen halkların kurtuluş mücadelesine evet zengin ve göz ardı edilemeyecek tecrübeler aktarırlar. İçinde bulunulan koşullarla bağlı yeni biçim ve yöntemler geliştirilirken onlardan da yararlanılabilir. Binlerce yıllık tarihte şurada burada, şu ya da bu zamanda komünal dayanışma ve mücadele örgütlerinin oluşturulduğu; insanların köy kasaba, mahalle ve kentlerde kendilerinin çıkarlarına politikaların gerçekleştirilmesi için değişik zaman ve yerlerde, –adına ne dediklerinden bağımsız olarak– çeşitli birlikler meydana getirdikleri doğrudur. Bu bakımdan, “yurttaşların gruplar halinde toplanıp görüş alışverişinde bulundukları ve kendi politikalarına kamusal ifade kazandırdıkları yer”ler olarak bu alan ve biçimlerden; –yazarın da atıfta bulunduğu– “Klasik Atina”, “Ortaçağ dünyasının özgür kentleri”, “Amerikan Devrimi’nin kent konseyleri” ve devletin “neredeyse tamamen çökmüş” olduğu koşullarda ortaya çıkan “Fransız Devrimi’nin seksiyonları” türünden oluşumlardan söz edilebilir. Sorun, yazarın bunlardan söz etmesi ya da onların en iyi bazı özelliklerinin –o “kurumlarını” diyor– dikkate alınmasını önermesi değildir. Sorun, onun “liberter belediyeci vizyonu” kapitalizm ve burjuva devletiyle bir arada, ama onları sözüm ona aşındıra aşındıra elimine ederek yeni bir toplumu yaratabilir görmesi ve göstermesindedir. İşçiler başta olmak üzere halkın kendi kendini yönetmek için önce burjuva barbarlığından kurtulmak ve sonra kendi iktidarının organları olarak işletmek üzere oluşturduğu örgütler/örgütlenmelerden söz edildiğinde, göz önüne getirilmeden ve deneyimlerinden öğrenilmeden ilerlenemeyecek olan Komün ve Sovyet deneyiminin kanıtladığı üzere, proletaryanın ve kent-kır yoksullarının iktidar organları, yeni bir sosyalist toplum için evet “ilham” verirler! Ne var ki, bu tarihsel yaşanmışlıklardan çıkarılacak en önemli sonuçlardan biri de, egemen güçlerin devlet başta olmak üzere sistem kurumlarını seferber ederek onları yok etmeye soyunduklarıdır. Bu ise, “liberter beledi yönetimler”in burjuva devleti ve sermaye ile bir tür “yarış” halinde yeni-özgür bir toplum yaratabileceği görüşünü geçersiz kılar.

Bookchin’in projesinin çok yönlü açmazı bir yana, tarif ettiği türden beledi bir kurumsal gerçeklik, bugün söz konusu değildir. Kapitalist kente ve belediyesine biçtiği “tarihsel misyon” ve konum, geçmişe dair belirli sınırlar içindeki bazı oluşumları işaret etme ötesinde, bugün açısından herhangi geçerlik göstermez. Beledi “toplumsallaşma”nın tarihe geliş koşullarıyla günümüz kapitalist emperyalist dünyası arasındaki tarihsel-toplumsal ve iktisadi devasa farklılıklar –Bookchin onlardan bazen söz eder–, kentlerin ve belediyelerin bugün onun ileri sürdüğü türden işlevlerle yüklü olmadıklarını ve kılınamayacaklarını da gösterirler.

Bookchin’in teorisi, gerçekleşme olanaksızlığıyla en iyimser deyişle bir iyi niyet teorisidir! Çelişik unsurları ve tutarsızlığı bir yana bırakıldığında, çözüm olarak gösterdiği yerelci-ekolojik ve konfedere edilmiş beledi yönetimlerin her biri için ayrı ayrı geçerlilik göstermek üzere, burjuva merkezi devlet iktidarı ve kapitalist kuşatma ile dolaysız bir savaşa tutuşmaya vardırılmayan bir “aşındırma” ve “gerilimi tırmandırma” yöntemiyle kurulacak/oluşturulacak “eşitçi ve sömürüsüz” bir topluluk ekonomisi ve demokratizminin olanaksızlığı nedeniyle de dayanaksız kalmaya mahkumdur. Kapitalist -ve uluslararası kuşatma altında ve merkezi burjuva devleti yıkılmaksızın, ekonominin yurttaşların denetimine girmesi ve “İş, işyeri, statü ve mülkiyet ilişkileriyle ilgili geleneksel özel çıkarları aşmak ve topluluk problemlerinin paylaşımına dayalı genel bir çıkar yaratmak” istemi, maddi koşulları ve dayanaklarından önemli oranda yoksun bir niyet olarak kalır. Bu iyi niyete, “topluluk çıkarları”nı önemseyen “ahlaki eğitim ile karakter inşası” çabasının eklenmesi, açmazın aşılmasını sağlamaz.

Burjuvazinin hakim sınıf konumuna, onun devlet olarak örgütlenmiş ve toplum üzerinde bir tür özerklik kazanmış egemenliğine son verilmeden ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti devam ettiği sürece, sanayi ve nüfusun “belli yerlerde aşırı derecede yoğunlaşmasının doğurduğu kirliliği önleme ve yerel ya da bölgesel hammaddelerin akılcı kullanımı” için, olsa olsa bazı reformist önlemler alınabilir, hepsi o kadar!

Dipnotlar

1. Komünalist Proje, sf. 44.

2. Agy, sf. 44-45.

3. Komünalist Proje, sf. 47.

4. M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com

5. Agm, s. 56.

6. Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Bir Politika, derleme içinde s. 80-81.

7. Agm, derleme içinde s. 81.

8. Tarihinde çok sayıda devrimci kalkışma yaşanmış Fransız halkının neredeyse “gelenekselleşmiş” mücadele pratiği bir haslete de işaret eder. Ancak, bu tür gelişmeler genel-geçer özellik taşımazlar ve her bir ülke halkı açısından somut durum ve koşullarla olduğu kadar, mücadele deneyimi ve tecrübesiyle de bağlı olarak söz konusu olabilirler.

9. Agy, sf. 49.

10. Özyönetim kapitalizmi ya da “yerelci kapitalizm” örnekleri sadece Tito Yugoslavyasında değil, kooperatif işletmeciliği şeklinde diyelim Barcelona işçilerinin denetimi altına alınan (Temmuz 1936’da) işletmelerin kapitalist tarzda işletilmeleri şeklinde de görüldü.

11. Bookchin’in bir yerde söylediğini bir başka bağlam içinde reddeden eklektik görüşleri ve mekanik mantığıyla ilişkin olarak önceki iki bölümde bir hayli örnek verildiğinden, bu türden çelişkiler üzerine burada bir kez daha durmak gerekmez.

12. Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Bir Politika, Geleceğin Devrimi içinde, sf. 97.

13. “Köylü Sorunu ve Sosyal-Demokrasi”, sf. 66.

14. Seçme Eserler, C. 3, İnter Yayınları, sf. 252-256.

15. “İktisadi sömürünün olmadığı sınıfsız bir topluma” ulaşılsa dahi, kadınların, gençlerin, engellilerin, yaşlıların, derisinin rengi farklı insanların, baskı altındaki çeşitli etnik grupların tahakkümden kurtulamayacağını ileri süren Bookchin, tahakküm ve hiyerarşiyi iktisadi temelleri ve maddi koşullarından soyutlayıp genç-yaşlı; erkek-kadın ilişkilerindeki baskı ve eşitsizliklere indirgemekle kalmaz; baskı ve eşitsizliğin kapitalist kaynağını da gözardı eder.

16. Engels, işbölümünün ve sınıfların söz konusu olmadığı; toprakların birlikte ekilip biçilerek ürünün bölüşüldüğü ve üretim araçlarıyla ürünün mal edinilmesinin özel mülk olarak şekillenmediği dönemde; veya ilkel gens ve aşiret dönemi yaşamında, genslerin temsil edildiği konsey (sonradan senato olarak şekillenecekti), insanların bütün önemli konularda (“kamusal işler”) karar sahibi olduklarını; İrakualar’da kadın ve erkeklerin halk meclislerinde biraraya gelip kararların alınmasına katıldıklarını yazar.

17. Fransa’da Sınıf Savaşımları’ndan aktaran Lenin, Seçme Eserler, C. 7, sf. 52.

18. Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları, sf. 53.

19. Sovyetlerin dolaysız yönetimi çeşitli zorluklarla başa çıkmayı gerekli kılıyordu. Rusya gibi, ekonomik gelişme düzeyi bakımdan geri ve esas olarak bir küçük-burjuvalar ülkesinde, ekonominin ve sosyal hayatın bu yeni örgütlenmesi büyük zorlukların üstesinden gelmeye bağlıydı. Sosyalizmin bu ilk ülkesinde yeni sosyalist inşa, üstelik uluslararası sermaye ve emperyalist devletlerin –içeriyi de karıştırmayı ihmal etmeksizin– sürdürdükleri kuşatma altında gerçekleştirilecekti. Kapitalizmden komünizme geçiş döneminin eskiyle yeninin amansız bir çatışmasına sahne olması kaçınılmazdı. Sovyetler, proleter niteliklerine rağmen içinde doğup geliştikleri toplumun tüm etkilerine açıktılar. Küçük üretim varlığını sürdürüyordu; nesnel zorlukların üstesinden gelmek üzere NEP uygulamasına geçilmişti; ve özel mülkiyetçi eğilimler ile eski saltanatlarını geri getirmeye yönelik burjuva saldırı ve entrikalar devam ediyordu. Bürokratik alışkanlıkları tetikleyen olgusal ilişkiler henüz tümüyle tasfiye edilememişti vb.

20. Belediye seçimlerine katılmak, belediye meclislerinde yer almak, belediyeleri halk yararına hizmetlerde bulunmaya zorlamak ve hatta mümkün ise yönetimini ve meclislerini ele geçirerek işçi sınıfı ve emekçilerin mücadele mevzilerine dönüştürmek kuşkusuz gereklidir. Belediyeler, günümüzde, Bookchin’in ileri sürdüğü üzere “kapı eşiği” mekanlar olmamakla birlikte, ve beledi sorunlara yakın-uzak mekan bağlamında yaklaşılamayacağı gerçekliğine karşın, beledi hizmetlerin daha iyi yapılmasının sağlanmasında, sosyal-kültürel faaliyetlerin emekçilerin yararlanabilecekleri şekilde gerçekleştirilmesi gibi bazı konularda kısmi iyileştirmelerin gerçekleştirilmesinde de etkili olabilirler. Ancak, bu gereklilik ve mümkünlük, mevcut burjuva merkezi iktidarı ve kapitalizm varlığını sürdürdüğü halde, onlar aracıyla yeni bir toplum inşasının mümkünlüğü olarak anlaşılmamak gerekir.

21. Seçme Eserler, Cilt 7, sf. 80-81.

22. Bookchin’in yaklaşımı, “modernizm” eleştirisi adına, bilimsel buluşları, dünya kaynaklarına ve pazarlarına hakimiyet için istismar ederek insan soyuna karşı kullanmaktan kaçınmayan emperyalist gerici politikalardan hareketle, bilim insanlarını –örnek olsun Einstein– suçlayan anarşist, yarı-anarşist küçük-burjuva solculuğunun yaklaşımından farksızdır.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑