Savaş, tırmandırılan milliyetçilik ve seçimler
Kadir Yalçın
1 Kasım Seçimleri, cumhurbaşkanından başlayarak, başta liderleri olmak üzere, teşkilatı açısından da sürpriz olan bir sonuçla “AKP’nin zaferi”yle sonuçlandı. “Pirus zaferi” oluşu, kırılganlığı ve geleceğinin olmayışı, bu “zafer”in nedenleri üzerinde durulmasını elbette engellememelidir. Çünkü bu, aynı zamanda, emek ve demokrasi güçlerinin kayıplarından çok kazanamayışı ve nedenleri üzerinde durmak da demek olacaktır.
1 Kasım ve sonuçlarını karakterize eden; istikrar arayışıyla da güçlendirilmiş milliyetçiliğin tırmandırılışını ve korku ortamı yaratılışını esas alan halka ve özellikle Kürtlere yönelik katliamları da kapsayan şiddet politikası ve savaşın pervasızlıkla yürürlükte olması olmuştur.
O halde, tırmandırılan milliyetçilikle başlayalım.
Tarih; 12 Ekim 2015. İki IŞİD katilinin bellerine sardıkları bombaları patlatarak 102 kişinin canına kıydıkları Ankara Katliamı’ndan iki gün sonra. Yer; Konya Torku Arena Futbol Sahası. Türkiye ile İzlanda Milli takımları arasında Euro 2016 Finallerine yükselme maçı oynanacak. Maç başlamadan Katliam’da öldürülenler anısına saygı duruşu yapılmak isteniyor. “Geçici Başbakan” Davutoğlu da “Şeref Locası”nda, ayakta. Birden uğultu kopuyor; yoğun bir ıslıklama ve hemen beraberinde “tekbir” getirmeler: “Ya Allah Bismillah Allahüekber!”
“Olay” içeride “düşük yoğunluklu” ve bir milli maçta “yabancı gözlemciler” de dahil herkesin gözü önünde gerçekleştirildiği için yansıdığı uluslararası alandaysa ciddi ölçülerde tartışılıyor. New York Times örneğin eleştiri konusu ediyor ve “olay”ı değil ama eleştiri konusu edilmesi TGRT tarafından Başbakan Beye soruluyor. Yanıtı şöyle oluyor: “Bu yabancı bir gözlemcinin ifadesi, ama maalesef doğru bir gözlem. O kadar üzülüyorum ki. Biz Dağlıca saldırısı olduğunda Hollanda’yı 3-0 yendiğimizde stattaydım haberi alınca terk ettim. Ertesi gün Dağlıca’ya ağlayacaklarına bizi eleştirdiler. Hollanda zaferine sevineceklerine bizi eleştirdiler. Şimdi de öyle bir tablo ortaya çıkıyor ki, maalesef kederde ve sevinçte bir araya gelemeyen bir tablo.”¹
Zeytinyağı, mübarek! Anında, üste çıkma telaşı yaşıyor. Dağlıca çatışmasının ardından oynanan Hollanda Maçı’nda da öyle olmuş. Çıkmış stattan, ama çıkmasına rağmen, sanki çıkmamış da maçı izlemeyi sürdürmüş gibi eleştirmişler. Hem de “Hollanda zaferine sevineceklerine” kendisini eleştirmişler!
“Allahtan” “olay”ı inkar etmiyor– “maalesef doğru bir gözlem”miş! Ve çok “üzülüyor”muş! Çok! Saptaması şu: “Maalesef kederde ve sevinçte bir araya gelemeyen bir tablo”! Allah Allah, kimin marifeti, acaba? Konyalılar ya da Türkler ve o yörede başka yaşayan kim varsa, “anadan doğma” katliam-sever olamayacaklarına ve olmadıklarına göre, kim oluşturmuş olabilir bu tabloyu? Tek kişilik “ekip işi” değildir tabii; en çok bir “reis”, belirli bir “lider” uğraşmış ve aslan payı onun olsa bile, geniş bir ekip işi olmalıdır. Belirli bir an ve zamanda/dönemde mi oluştu/oluşturuldu tarihselliği mi var ve üst üste binmiş/bindirilmiş belirli bir birikimin mi ürünü –tartışılmalıdır, ancak kendiliğinden oluşmadığı ve öyle şöyle bir rüzgar esintisi gibi gelip geçmediği tartışmasızdır.
Tartışmasız oluşu şuradan kanıtlı ki, aynı sahneler, örgütlendirilmiş hissini vererek, yine IŞİD katiller çetesinin 132 cana kıydığı 13 Kasım’daki Paris Katliamı’ndan bu kez üç gün sonra, 16 Kasım’daki Türkiye-Yunanistan Milli Maçı’nda tekrarlanıyor. Maç, hazırlık maçı ve hiçbir skor, eleme vb. önemi bulunmuyor; maç heyecanına da verilemez özetle, ama aynı öfke kusuluyor. Bu kez “iç” ve “yerli-milli” bir “olay” nedeniyle değil, ama tamamen “dış” ve ulusal olmayan bir “olay” nedeniyle.
Fail, yine aynı: IŞİD. Asli fail olup olmadığı burada önem taşımıyor –tabii ki aslına uygun ölçekli, öyleyse geniş gerçek planda asli fail olmak bir yana, IŞİD, “yardımcı fail” bile değil, ancak “piyon” olabilir. En çok, beslenilip büyütülen, Amerikan Irak İşgalinin peydahladığı, AKP Türkiye’si gibi bir kısım bölge gericiliğinin eğitim, tedavi/bakım ve lojistiğinden yararlandırıldığı kadar, sınır geçişleriyle asker sevkiyatı ve askeri harekat olanağı yanında üs ve hatta karargah da sağlanan, sonra Musul Konsolosluk baskını, Reyhanlı ve Paris Katliamları türünden eylemleriyle, IŞİD, “besle kargayı oysun gözünü” örneğidir.
Diyarbakır, Suruç ve Ankara Katliamlarını saymadık. Paris de sayılmayabilir. Hatta Reyhanlı da. Tümü, emperyalistlerle bölge gericilerinin işine gelen “eylemler”dir.
Reyhanlı Bombası, Türkiye’nin, sıkışık zamanında, bombalama dolayısıyla, Esad’ı suçlayarak, işin içinden sıyrılmasına yaramıştır. Suruç Katliamı, doğrudan devrimci gençlere yöneliktir ve Türkiye’den Kürt halkına el uzatılmasını hedef almıştır ki, tamamen Türk gericiliğinin amaç ve yönelimlerine uygundur. Ankara Katliamı, gerek seçimlere yönelik etkisi gerekse Türk gericiliğinin düşman bildiği barış ve demokrasi güçlerini hedef alması dolayısıyla, aynı şekilde, yine Türk gericiliğinin amaç ve yönelimlerine uygundur. Paris Katliamıysa, II. Dünya Savaşı da denen Büyük Anti-Faşist Savaştan bu yana Fransız emperyalist burjuva gericiliğine ülkede OHAL ilan etme ve işçi ve emekçilerinin demokratik kazanımlarını budamak üzere harekete geçme imkanı sağlamıştır.
IŞİD, yine, aynı katliamcı; üyeleri, bellerine bomba bağlayıp, önce insanları rasgele ellerindeki otomatik tüfeklerle tarayan ve ardından kendilerini de patlatıp etraflarındakileri öldüren İslamcı terör çetesidir. Ancak katliam mahalli farklıdır; Paris’tir ve ölenlerin ezici çoğunluğu Fransa yurttaşlarıdır.
Bu kez İstanbul Başakşehir Fatih Terim Stadında düzenlenen Paris Katliamı kurbanlarına yönelik saygı duruşundaki ıslıklama saygısızlığıyla, üstüne binen “Allahüekber” ve “Şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganların “yerli-milli” saikleri de yoktur. Özetle, Paris’te IŞİD terörüyle öldürülenler, Türkiye’de öldürülmedikleri gibi Türkiye bağlantılı da değillerdir ve böyle bir bağlantı nedeniyle de öldürülmemişlerdir. Paris Katliamının, Türkiye’deki türden, din ve dinselliğin yanında üzerinden ırkçı şoven milliyetçi fırtınalar estirilerek toplumun gerilip kutuplaştırıldığı ikinci belli başlı zemin olan Kürt sorunu olarak şekillenmiş millet ve millilikle de ilgisi bulunmamaktadır. Öldürülenler, ne Kürttürler ne de Kürt hareketinin destekçileri sayılabilecek kişilerdir.
Ölüm ve ölen ayırt edilemeyeceği, “senin-benim”i olamayacağı gibi, “ölenin arkasından konuşulmaz” da genel kural durumundadır, ama takılmamaktadır, takılmamıştır. Ölümün ve ölenin Türkü, Kürdü, Fransızı, Almanı kuşkusuz olmaz, olmamalıdır. Ölüm ve ölen karşısında, hele tamamen suçsuz, hele hele Paris’te olduğu gibi, yoldan geçen ya da kafede çay/kahve içen masum insanlar söz konusu olduğunda, insanlık, ancak saygı gösterilmesini gerektirir. Ama böyle olmamış, saygısızlık, hakaret boyutuyla düşmanlığa varmıştır.
Ankara Katliamının ardından Konya Torku Arena Stadında yaşananların ancak bir açıklaması bulunabilir: Kışkırtılmış ırkçı şoven milliyetçilik! Peki, ya Paris Katliamının ardından Başakşehir Fatih Terim Stadında yaşananlar ne ile anlamlandırılacaktır?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biz bir ülkenin istiklal marşına karşı saygı göstermeyecek kadar tahammülsüz bir millet değiliz. Bu milletin genlerinde bu yok.”² demiştir. Doğru mudur?
Zamanında M. Kemal, galiplerin mağrurluğuyla, Kurtuluş Savaşı’nın son muharebesinde yendiği Yunan Başkomutanı General Trikopis’e kılıcını geri verirken, ayağının altına serilen Yunan bayrağını da yerden kaldırarak alicenaplık göstermiş, özellikle arkadan sökün edecek olanca milliyetçi yönelimlerini bu gibi simgesel davranışlarla kamufle etmeye çalışmıştı. Ama Balkanlarda başlayan Yunan, Bulgar vb. ulusal isyanları karşısında çare olarak sarılınan Osmanlıcılık ve Pan-İslamizmden istibdat karşısında hürriyet arayışının yanında milliyetçilik ve Pan-Türkizme geçişin akım/örgütleri olan Jön Türkler ve İttihat Terakki’den bu yana milliyetçilik bu topraklarda öylesine güçlü köklere sahiptir ki, yok sayılabilme olanağı yoktur. İttihatçıların iktidar yıllarıyla başlayan hürriyetçiliğin hızlı törpülenmesi ve hürriyet arayışının ancak onlar tarafından temsil edilen iktidara karşı ileri sürülebilir oluşu, Osmanlı’nın çöküşü ve son padişah Vahdeddin’in halkın geniş kesimlerinin gözünde bir işbirlikçi hain olarak belirmesiyle zorunlu hale gelen ulusal hürriyet arayışının başına M. Kemal’in geçtiği Türk burjuvazisi tarafından da savunulmasıyla bir yönüyle ara verilir gibi olsa da, yine bu topraklar, burjuvazi tarafından kaldırılıp bir yana atılan hürriyet ve demokrasiyi hiç tanımamış, ancak milliyetçilikten hiç mi hiç taviz vermemiştir!
Başlangıcında milliyetçilik, Türk burjuvazinin, emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında cılız da olsa bir “eşitlik” talebi, ve kuşkusuz zorunlu olarak tekelci olan her milliyetçilik gibi, aslında üstünlük taslayışıdır. Savaş yorgunluğu ve kısa sürede içine sürüklendiği 29 Bunalımı’nın kendi dertlerine döndürücü etkisi yanında 1917 Sovyet Devrimi’nin sağladığı destek, ama en çok da küçük nüfusuyla sunduğu önemsiz pazar olanağı ve petrol türünden bilinen ciddi hammadde rezervlerine sahip olmayışı, büyük emperyalist devletlerin genç Kemalist Türkiye’nin üzerine varmamasına neden olurken, devlet olanaklarıyla palazlandırılmasına girişilen burjuvazi, gücü ve “üstünlüğü”nü emperyalistler karşısında sınama tehlikesinden kaçınabilmiş ve belirli bir toparlanma şansı bulabilmiştir. Emperyalistler tarafından Türkiye’nin üzerine varılmamasında, ne denli milliyetçi olursa olsun geri bir ülkenin burjuvazisinin kendileri karşısında direnme gücüne sahip olmadığı bilgisiyle “nasıl olsa elimize düşecekler” yaklaşımı da etkili olmuş, nitekim tarih bu yönde akmış ve Dışişleri Bakanı olarak İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon’un Lozan’da dediği gibi olmuştur: “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi cebimden çıkartıp önünüze koyacağım.”
Türk milliyetçiliği ve elbette sosyal dayanağı ya da sahibi/öznesi Türk burjuvazisi emperyalistler karşısında direnmemiş/direnememiş, belirli bir süreç içinde teslim bayrağını çekerek emperyalizmle birleşme ve işbirlikçileşme yoluna girmiş –2. Savaş’ın hemen ertesinde açılan “soğuk savaş”ta SB’ne karşı “hür dünya”da yer alarak NATO’ya katılma bu eğilimin hem sonucu hem de net göstergesi olmuş–; ancak “büyükler” karşısında boyun eğerken “küçükler” karşısında aslan kesilmiş, gerçekleşebilir her alanda elinden gelenin hakkını vermekten de geri durmamıştır. İşte günümüzde, örneğin Suriye “sorunu”nda, “milli/özel çıkarlar” peşinde, Yeni Osmanlıcı hülyalarla, İslamcı terörist çetelere gönderilen “bin TIR’dan fazla sevkiyat” türü çok sayıda “herze” yendikten sonra, dönülüp dolaşılıp, “ortak çıkarlar”da karar kılınıp İncirlik ve sair havaalanları açılarak, yine Batılı büyük emperyalistlerin, özellikle Amerikalıların dediği yere gelinmiştir. Bugünkü gibi az-çok mızıkçılık ya da “özel çıkarlar”la kaygılanmak işbirlikçiliğin şanındandır ve karşılığında alınacak “komisyon”un artırılma çabasına delalet eder. Ve emperyalistlerle “ortaklaşılan” çıkarların peşinde oluş, sadece günümüzün karakteristiği değildir; ama Kurtuluş Savaşı’nın “nemlenmiş” ve itme kuvveti iyice düşmüş cılız milli devrimci “barutu”nun kısa sürede tüketilmesiyle hızla gelinen “yer”dir!
Genç Türkiye’nin kuruluşunun daha ilk yıllarında, M. Kemal döneminde başlayan, kökü devrim yıllarında ve devrimin cılızlığında; burjuvazinin feodal bağları ve tefeci-tüccar karakterinde, toprak ağalarıyla ittifakında ve demokrasi ve bir toprak devrimiyle devrimin derinleştirilmesine ihtiyaç duymak bir yana işçi ve köylülerle demokrasiden duyulan ölesiye korkuda olan uzlaşma eğilimi giderek emperyalizmle birleşmeye ve gericileşmenin ilerleyişine götürmüştür. Kapitalizmin yukarıdan önce tek elden ve devlet olanaklarıyla palazlandırma yoluyla ve giderek tekelci devletçi niteliğiyle gelişmesi, bu gericileşmenin sosyal dayanağını da güçlendiren ekonomik temelini sağlamıştır.
Kemalist milliyetçilik de tekelci üstünlük iddiasında olmuş, ancak bu iddiayı uluslararası sermaye ve özellikle büyük emperyalist devletler karşısında ileri sürme aymazlığından kaçınmıştır. Bu ulusal “iddiasızlık”ın sloganı, kimilerince barışçıllığı dolayısıyla yüceltilen “yurtta sulh cihanda sulh” olmuştur. Kuzeyi devrimin kalesi Sovyetler Birliği ve kalan üç yönü batılı emperyalistler ve sömürgeleri ya da hegemonya alanlarıyla çevrilmiş, savaşın yaralarını sarma ve toparlanıp az-çok “kalkınma” gayretinde olan genç Türkiye’nin konumuyla iç ve dış koşulları yeni milli iddialarda bulunarak maceralar aramaya hiç elverişli değildi ve –Hatay’ın ilhakı dışta tutulursa– bundan kaçınılmış; “çağdaşlaşma” adı da takılmış “Batılılaşma” sürecinin emperyalizmle birleşmeye götüren ilerleyişiyse zaten bu tür macera olasılıklarını sıfırlamıştır.
Ancak bütün bunlar şüphesiz ki genç burjuvaziyi milliyetçilikten azade kılmamış, yalnızca milliyetçiliğin çerçevesinin belirlenişini koşullamıştır. Dışa yönelik olmasından kaçınılan milliyetçilik; üstelik ırkçı şoven özellikler kazanmış haliyle içe yönelik olarak dizginsiz bir hal almıştır. Kırım ve katliamları da kapsayan ulusal bastırma seferleri en başta –28 isyanının bastırılmasıyla öğünülen– Kürt halkını ve isyanlarını hedef almış, genel bir inkar ve asimilasyon politikası, millet ve milliyetler sorununa dair uygulamaların özünü oluşturmuştur. Ezilen millet ve milliyetlere ilişkin Osmanlı’dan devralınan politika düzeyine yükseltilmiş zorbalık ve zulüm, Kurtuluş Savaşı dönemindeki zorunlu aldatıcı eşitlikçilik gösterisi bir yana bırakılırsa, hemen hiç ara verilmeden sürdürülmüştür.
Osmanlı’nın son dönemi de katılarak konuşulursa, yüz yılı aşkın bu milliyetçi politika ve uygulamalar ve tekrarlana tekrarlana zihinlere kazınan halk üzerindeki etkilerinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “tahammülsüz bir millet değiliz” iddiasına dayanaklık etmesi düşünülebilir mi? Yalnızca son 13 yıl da değil, AKP’nin de bu yönüyle geleneğini sürdürdüğü bütün bir Cumhuriyet tarihinin Erdoğan’ın “bu milletin genlerinde başka milletlere saygısızlık yok” iddiasını boşa düşürdüğü tartışmasız değil midir?
“Milletin genleri”, eğer varsa –tabii ki yoktur; gen, toplumlara değil insana, toplumbilime değil, moleküler biyolojiye ve genetiğe özgüdür– Erdoğan’ın iddiasının tam tersi yönde etkili olabilir. Ya da doğru deyişle, yüzyılı aşkındır katliamlara başvurulmasına varıncaya kadar en gelişkin biçimleriyle izlenen milliyetçi politika ve uygulamaların, ırkçı şoven milliyetçiliğin toplumsal şekillenmede uğraşılıp giderilmesi zorunlu bir dizi olumsuz etkisinin olmasında şaşılacak şey herhalde olamaz. Gerçeklerden kopmadan ya da iflah olmaz bir şoven milliyetçilikle malûl olmadan “başka milletlere saygısızlık bu milletin genlerinde yok” iddiasında bulunulamaz, ulusal yücelti ve başkalarına saygısızlığın sadece varlığı değil sahip olduğu yüksek doz tartışma bile götürmez.
Ve bu, –ulusal eşitlik için mücadele ihtiyacında olan ezilen milletler burjuvazisi için öne çıkma ihtimali pratikte neredeyse hiç olmayan– tekelci karakter ve üstünlük iddiasında beliren bütün milletlerden burjuvaziye özgü milliyetçi şoven “doz”, “genlerimizde yok” iddiasında bulunan Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP döneminde azalmamış, ama artmıştır.
İslamcılığı belirgin olmasına ve İslam milletle değil ama ümmetle kaim olmasına karşın, hem AKP sıradan bir İslamcı parti değil ama İslamcılığının yanında neoliberal bir sermaye partisidir; hem de kapitalist emperyalizm koşullarına ayak uyduran İslam –çoğu durumda bir kral kararı ya da yasaya gerek olmadan– reformdan geçip değişerek, bir yandan ümmetçiliği uluslararası burjuvazinin kozmopolitizmi içinde erimiş, bir yandan da “millileşerek”, başka İslam ülkelerinin siyasal ideolojik akımları ve burjuvazileri gibi, AKP ve dayanağı olan “yeni yetme” burjuvazinin de “Türk-İslam sentezi” çerçevesinde ihtiyaçlarını karşılar olmuştur. Bir Müslüman Kardeş şubesi durumundaki AKP’nin, bu nedenle bütünüyle “yerli ve milli” sayılamasa ve kökleriyle Ortaçağda güncelliğiyle –üstelik neoliberal– tekelci kapitalizmde olan bir kozmopolitizmle bulaşık olsa bile, milliyetçiliğinden kuşku duyulamaz. Bu, üstelik, az-çok özel bir tür milliyetçilik; ırkçı şoven düzeyiyle, Türk-İslam sentezini gerçekleştirmiş bir dinci milliyetçiliktir.³
Uzatmadan, iki yönüne işaret etmekle yetinelim: Bir; Kemalist milliyetçilik yükseliş yıllarının arayışlarından olan “Türk tarih tezi” ve “Güneş-dil teorisi” ile Türkçülüğüne vurgu yaparken, AKP’nin “sentez”ci İslamcı milliyetçiliği “yeni Osmanlıcılık”ıyla –kan ve– şan şöhret peşine düşmüştür. Ve iki; Kemalist milliyetçilik “Batılılaşma” yandaşı pozitivist bir “çağdaşlaşmacılık”ken, AKP dinci milliyetçiliğinin kökü ve –şüphe edilemeyecek burjuva içeriğinin yanı sıra– yön verici ideolojik motifi yüzyılların gerisindedir ve bu milliyetçilik “muhafazakarlık”la karakterizedir. İçerik ikisinde de gösteriş ve şatafattır, ancak Kemalizm kadına seçme-seçilme dahil kısmi burjuva demokratik haklar, bale, klasik müzik ve senfoniyle Cumhuriyet Balolarıyken, dinci AKP milliyetçiliği Saray’la birlikte, Çamlıca ve Kadıköy’e dev camiler, bilim-dışılıkla el ele zorunlu din dersi ve Kur’an kurslarıyla İmam Hatipler, kürtaj yasağı ve kadının biçimsel olarak da aşağılanmasıdır.
AKP, bir yanında Vahdettin’de işbirlikçi ihanete varan Abdülhamid’in büyük emperyalist güçler arasındaki tahterevalli oyunculuğuyla emperyalistlere yaslanma bulunan Osmanlı’nın çöküş yıllarından bu yana Türkçülük, İttihatçılık, Kemalizm… vb. olarak milliyetçilik adına ne varsa beslenip, içeriğiyle oynayarak, tümünün üzerine oturmuştur ve IŞİD’çi acımasızlık ve hunharlık türü İslamcı takviyelerle sentezleyip yenilediği şoven bir milliyetçiliği temsil etmektedir.
Bu “özel”liği, ama, AKP Türkiye’sinde Yunan ulusal marşının ıslıklanmasının açıklanmasında belirli bir pay sahibidir. AKP milliyetçiliği, sonucuna ulaşacak ve üstünden “iş” çıkacak olmasa bile, yalnızca Yunan’ı değil, ama bütün bir Avrupa’yı “Hıristiyan Klubü” sayan bir üstünlük iddiasındadır. Avrupa “büyük” gelmekte ve örneğin zaman zaman ve özellikle iç politika ihtiyaçlarıyla sesini yükseltse bile AB karşısında yaltaklanma, ama Yunanistan karşısında “büyüklük” taslama el ele gidebilmekte, “genler”in oluşumuna örneğin, AKP tarafından bu yönlü katkılarda bulunulmaktadır.
AKP İslamcı şoven milliyetçiliği asıl olarak iki belirgin yönüyle öne çıkmıştır: Bir, Ortadoğu ve özellikle Suriye; ve iki, Kürt sorununda.
İsrail ve Mısır’dan Irak ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne kadar Türkiye’nin –Batılı emperyalistlerle ayrılık noktalarıyla birlikte– bölgeyle ilişkileri, dergimizin bir önceki sayısındaki makalede ele alınmıştı; yeniden değinmeyeceğiz. Ancak konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla, tartışmasızdır ki, AKP Türkiye’si Suriye topraklarında “hak” iddiasında bulunmuş yayılmacı bir milliyetçi tutum içinde olmuştur ve –ayrılık noktalarından vaz geçilmiş ve hemen bütünüyle Batı ve özellikle Amerikan emperyalizminin çıkar ve yönelimiyle uyumlanmış olarak– hala bu tutumunu sürdürmektedir: “Osmanlı bakiyesi topraklar” üzerinde hak iddiası, AKP Türkiye’sinin Suriye’ye yönelik politikasının çıkış noktası durumundadır. “Emevi Camii’nde namaz kılma” hedefinin, hele Nusra, IŞİD vb. İslamcı terör örgütleriyle içli dışlı oluş dikkate alındığında, “Esed zulmü” karşısında ileri sürülmüş “insaniyet namına” bir hedef olduğunu iddia edecek aklı başında kimse çıkmayacaktır. Ama sorun zaten aklın başta olup olmamasıyla ilintilidir ki, milliyetçiliğin, hele şovenizm düzeyine yükselmiş biçiminin akıl ve başla değil ama ancak çıkarlarla, üstelik AKP şahsında olduğu gibi hayalci/maceracı çıkarlarla bağı kurulabilir.
“Karşıda” ya da hesaplaşma alanında sadece Esad ve Suriye’si değil, ama en son Rusya’nın da dahil olmasıyla –İran da içinde bölge gericiliklerinin yanı sıra– neredeyse dünyanın bütün büyük devletlerinin bulunuşu ve Ortadoğu’ya dair geleneksel “bataklık” algısının halkın şu ya da bu eğilime sahip bütün kesimlerinin zihniyle birlikte bilinç altına da kazınmış oluşu, bir “İslam ülkesi” oluşundan daha çok Suriye’ye yönelik bir maceranın önünü kesmektedir. Anketler halkın %60-70’inin Suriye’de bir savaş ihtimaline karşı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bütün bunlar yine de yeni Osmanlıcı AKP dinci milliyetçiliğini bir Suriye macerasından bütünüyle caydırmaya yetmemekte, onu yalnızca “özel” çıkarlarını törpülemeye ve özellikle Amerikan emperyalizmiyle daha da yakınlaşmaya götürmektedir.
Bunun temel bir nedeni, ciddi büyüklükte tehlikeleri göze almayı dayatan Suriye sorunuyla Kürt sorununun özel ilişkisi, “içerideki” Kürt sorunuyla da bağlantılı olarak Türkiye’nin güneyinden bir Kürt egemenliğiyle kuşatılma tehdididir ki; bu, yalnız Suriye’ye yönelik ataklığın değil, ama aynı zamanda 7 Haziran öncesinden başlayarak gelen ve 1 Kasım öncesi tırmandırılan Kürtlere karşı açılmış tam seferberlik ve savaşın halinin de açıklamasını vermektedir. Bu kapsamıyla güncel şoven milliyetçi şahlanış, AKP milliyetçiliğinin yönelimleriyle sınırlı kalmayıp onu aşmakta, aralarında “özel” hesap farklılıkları ve sürtüşmeler olsa bile, tüm burjuva gericiliğinin topyekûn tekçilik iddiasıyla saldırganlığını ifade etmektedir. “Genel” içinde AKP’nin “özel” hesap ve yönelimleri barizdir ve –en başta iktidarını koruma amacına bağlanmış haliyle– Kürt halkına karşı açılmış savaşta “aslan payı” kuşkusuz ki onundur.⁴
Bu “aslan payı”nı hak edişi, tabii ki, AKP’nin özel olarak harekete geçirdiği gericiliğin güçlerinin etkinliği ve bu etkinlikle –canlı bombaların yanı sıra doğrudan halkın hedefe konulduğu kentlerin günler süren sokağa çıkma yasaklarıyla kuşatılıp ateş altına alınarak yakılıp yıkılmasını, dağ-taş-askeri-sivil hedeflerin ağır bombardımanını, cenazelere buzluklarda saklanma ve yerde sürüklenmenin dayatılmasını, duvar yazılamalarını vb. kapsayan– stratejik ve taktik hunharlığın özellik ve boyutlarıyla ilgilidir.
Kürt halkını ve ulusal hareketini hedef almış “özel harekat”, topyekûn imhaya ulaşılamayacağının ayırdında olunsa bile; diz çöktürmeyi gerçekleştirmeye yetecek ölçüde bir imha boyutunu elde etmeyi amaçlamasının yanında en az bunun kadar önemli olarak estirilen dizginsiz terörle korku yayarak diz çöktürmeyi amaçlamaktadır.
İçeride ve dışarıdaki (başlıca Suriye’nin kuzeyindeki) Kürt etkinliğinin tekçi milliyetçilik bakımından tahammül edilmez hal alması karşısında “çözüm masası” bu nedenle tekmelenip devrilmiştir. Elinde hiç “koz” kalmayacak ya da en az kalacak şekilde mümkün olabilir en uç noktaya püskürtülüp geriletilmiş ve olabilirse hiç taviz verilmeden anlaşmaya zorlanmış, hatta teslim alınmış bir Kürt hareketiyle “anlaşmak” ya da diz çöktürmek –hedef budur! Bu çerçevede; “özel harekat”, doğrudan Kürt silahlı güçlerine ve imhalarına, lokal imhalarla gücünün kırılmasına yöneliktir; ancak bundan ibaret değildir, asıl olarak, kitlesel terörle korku yayıp bıktırıp bezdirerek, ulusal hareketi, çoğu yerde %80-90’lara varan ölçülerde destek aldığı Kürt halkından koparmaya yöneliktir.
Harekete geçirilen gericiliğin güçleri, eski bilinenlere ilaveten, Suriye’de örneğin Kobanê’ye yönelik saldırısı desteklenmiş IŞİD’in korku salan imajından da yararlanmak üzere, 7 Haziran öncesinden Diyarbakır, Adana ve Mersin HDP Mitinglerinde patlatılmaya başlanan, Suruç ve Ankara Katliamlarıyla toplumun tam bir terörize edilmesi aracı olarak kullanılan “canlı bomba”lar, kuşatılmış kentlerde önce Arapça konuştukları rivayeti yayılan üniformalı “sakallı ekipler”, “Allahüekber” sloganları atarak saldıran Hizbullah/Hüda-Par’dan, Ülkü Ocakları’yla Osmanlı Ocakları’ndan derlenenlerle takviye edilmiş; eski ağırlığına kavuşması bakımından önü açılarak kırsalın yanı sıra doğrudan “kent savaşları”na katılmaya çağrılan silahlı kuvvetlerle ilişki yenilenmiştir.
“Özel olarak” kattığı takviyelerin yanı sıra, ortalama bir burjuva düzen partisinden fazlası olan AKP, son şiddet kampanyası ve savaşı, M. Kemal ve İ. İnönü CHP’lerinin tek parti diktatörlüğü dönemleri dışta tutulursa, tüm kurumlarıyla devlet iktidarını en ileri ölçüde tekelinde toplamış ve bütün bir egemenlik sistemini, baştan ayağa, keyfince harekete geçirebilme ve etkinliğini belirli hedeflere teksif edebilme yeteneğine sahip bir güç olarak, devletin tüm gücü ve olanaklarını kullanabilme üstünlüğüyle yürütmüştür.
Özellikle “90’lara dönüş” tartışması kışkırtılmış, “beyaz Toroslar” olanca gaddarlığıyla zamanın faili meçhullerine gönderme yoluyla bilinçaltlarını rahatsız ederek özellikle korku salmaya yönelik olarak gündeme getirilmiş, “Yeşil” “burada” denerek duvar yazılarına konu edilip günümüzün “Yeşilleri” olarak ortalıkta dolaştırılan “Arapça konuşan” “uzun sakallılar”la aynı amaç pekiştirilmeye çalışılmış, devletin “meşruiyet” kaygısına da aldırılmadan “Esedullah Timi” imzalı üniformalı slogan yazıcıların peydah olmaları yanında aynı kar maskelilerin öldürdükleri gençlerin cenazelerini zırhlıların arkasına bağlayıp sürükleme sahnelerini bir de videoya kaydedip yayınlamalarıyla Kürt halkını hedef alan harekatın korku salıcılığının yükseltilmesi yoluna gidilmiştir.
Varto.. Cizre.. Sur.. Silvan.. Nusaybin.. Yüksekova.. sıraya bindirilerek, her birinde “operasyonlar”ın ardında üçer, beşer, onar, yirmişer ölü bırakarak Kürt kentlerinde birbiri peşi sıra terör estirilmesi, yine aynı amaca yöneliktir.
Kürdistan’ın bütün bu terörize edilişine, tekçi, tekelci Türk milliyetçiliğinin, Türk-İslam sentezci özel dinci biçiminin dizginsiz uygulanışı olarak tanıklık edilmektedir. “Zerdüştlük” olarak “kafirlik”in ve mezhepçiliğin kışkırtılmasıyla, İslamcılıkla İslam’a inanan geniş kitle içinde dayanaklar güçlendirilmeye çalışılırken; Türkçülükle ise, “şehitler ölmez vatan bölünmez”le “şehitlik”e ve “bölünme” korkularına oynanarak Kürt düşmanlığı kışkırtılan Türk kökeninden halk kitleleri içinde dayanaklar sağlamlaştırılmaya girişilmektedir.
Kürtlere yönelik özel harekat ve operasyonlarla korku salma, hareketsizleştirme ve teslim almayı hedef alan terör estirme ve savaş… Türk ve kendisini Türk sayanlara yönelik kazanma ve dayanak haline getirme ya da kazanılmışlık ve dayanaklığı pekiştirme…
1 Kasım Seçimlerine, savaş ve korku ortamı yaratılarak, bu koşullarda gidilmiştir.
“400 vekil kazanılsaydı böyle olmazdı” lafları boşuna edilmemiştir. Böyle gittiği takdirde “beyaz Toroslar”dan kaçınılamayacağı sözleri boşuna söylenmemiştir. Hiç de dolambaçlı olmayan, herkesin kolaylıkla anlayabileceği ve anladığı Türkçe tercümeleri “savaş ve korku ortamından kaçınmak isteyen seçimde bana oy versin” olan ve savaştan güç alan bu propagandanın, aynı zamanda “istikrar” vurgu ve yine “istikrar için AKP’ye oy verme” çağrılarıyla güçlendirilmesinin seçmenlerin o çok sözü edilen “milli irade”sini koşullayıp belirlediği tartışma götürmez. 1 Kasım’da seçim sosyolojisi ve seçmenin siyasal ruh hali kanlı ve gaddar bir toplum mühendisliğiyle buradan şekillendirilmiştir.
Her gün çok sayıda insanın ölümüne yol açarak ve korku salarak tırmandırılan savaş, 1 Kasım Seçimi sonuçlarının asıl belirleyeni olmuştur.
7 Haziran’dan 1 Kasım’a ülke koşullarında başka herhangi bir temelli değişiklik yaşanmamış, ne siyasal ne iktisadi ne sosyal koşullarda savaş hali ve yol açtıkları dışında önemli denebilecek bir farklılaşma olmuş ne de kitlelerin belirli hak talepleri az-çok karşılanmıştır. Dolar kuru da üç aşağı beş yukarı aynıdır faiz dışı fazla da.. Asgari ücret de değişmemiştir yoksullaşmada artış eğrisi de. Hukuksuzluk aynı hukuksuzluk olmaya devam etmiş, komşularla ilişkiler önemli farklılaşmalar yaşanmadan sürmüştür. Siyaset yine üst sınıflar içine sıkıştırılarak yürütülmüş, “tek seçici”likte bir farklılaşma olmamıştır. Farklı olan, emperyalistler ve burjuva gericiliğin tümünün saldırganlığı olarak, “sivri ucu” Kürt halkına yöneltilmiş, ama bütün halkı hedef alan bir saldırı ve savaş siyasetine geçilmiş olmasıdır. Canlı bombalar dahil bombalamalar, havadan ve karadan açılmış tenkil seferleri, yoğun çatışmaların kentlere taşınması, sokağa çıkma yasaklarıyla kuşatılan kentlerde katliamlarla savaş, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a, denebilir ki tek “yenilik” olarak dayatılmıştır.
Şiddet ve savaşa başvurmada Erdoğan ve AKP’sinin “özel” hesabı “tek başına iktidarı sürdürme” olanağına yeniden kavuşmaktı ki, bu amaca ulaşılmış görünmektedir.
Yaklaşık 5 milyon oy ve %8,5 puanlık bir artış, elbette başarıdır.
Bu başarı, şiddet ve savaş ortamının birkaç cephede birden yol açtığı sonuçlar üzerinden derlenmiştir.
1) Savaş, halka ve ama özellikle Kürtlere yöneltilmiş bir saldırı olarak İslamcı şoven milliyetçiliğinin en uç noktada kışkırtılmasını getirmiştir ki, milli maçlarda stadlarda, anılarına bile saygı gösterilmeyerek, Ankara ve Paris’te katledilmiş suçsuz insanların tekbirlerle yuhalanmasında yansıyan budur. Ankara’da barış isteyen, Paris’teyse düpedüz kendi hallerindeyken “nedensiz” katledilen insanların bile “düşman” sayılmasına götüren, savaşla bilinçli şekilde ve bir siyaset olarak tırmandırılan İslamcılıkla takviye şoven milliyetçiliktir. Amerikan verilerine göre Türkiye’de %8 görünen IŞİD’e duyulan sempati bir diğer saygısızlık etkeni olabilir, ancak bunun da, yine uzun süre IŞİD’i destekleyegelmiş, hala İslami terör örgütleri olarak Nusra ve Ahrar-üş Şam’ı desteklediği gibi, kendisi de Sultan Murat ve Sultan Hamit Tümenlerini kurup yöneten AKP İslamcı milliyetçiliği üzerinden etkili olduğu söylenmelidir.
Seçimlerde en “aşağı” sınıf ve tabakalarına varıncaya kadar, Batı’da seçmenler, bu tırmandırılmış milliyetçi şoven etkilenme altında sandıklara gitmişlerdir ki, savaşın düğmesine basıldığı koşullarda seçimin yenilenmesinden Erdoğan ve AKP’sinin “özel” beklentisi, bu koşullarda kullanılacak oyların “tek başına hükümet etmeyi sürdürme”lerini sağlamak üzere kendilerine akmasıydı ve bu gerçekleşmiştir. MHP, “her şeye hayır” demesi bir yana, sadece laf üreterek, savaşın yürütücüsü ve milliyetçiliğin tırmandırıcısı AKP ile milliyetçilik yarışında yaya kalmış, AKP’nin beklediği üzere, milliyetçi etkilenme altındaki seçmenlerin yaklaşık 2 milyonu %4,5’lik oy kaybına uğrattığı MHP’den kendisine kaymıştır.
7 Haziran’a gelinen süreçte, başlıca AKP ve hükümetinin talepleri karşısındaki olumsuz pozisyon ve tutumu nedeniyle ondan kopmaya ve uzaklaşmaya yönelmiş, bir bölümü de çeşitli nedenlerle küstürülmüş yaklaşık bu büyüklükte bir Batılı seçmen kitlesiyse, yine tırmandırılan şoven milliyetçiliğin etkisiyle ve savaşla korkutulup “her şeye rağmen toparlarsa AKP toparlar” diye davranmaları sağlanarak, kerhen ya da değil, yeniden AKP’ye oy vermeye “ikna” edilmiştir.
Bu iki birbirine yakın büyüklükteki toplumsal grubun ezici çoğunluğunun Türkler ve kökenleri değişik olsa bile kendilerini Türk sayanlardan oluştuğu kolaylıkla tahmin edilebilir.
Savaşın böyle sürüp gitmesi ihtimali, yalnızca “sağda-solda” patlayan bombalarla katliamlar ve şiddetten duyduğu korku ya da kör milliyetçilikle hıncının bilenmesi nedeniyle değil, ama siyasal istikrarsızlığın geleceği hiç de parlak görünmeyen iktisatta da istikrarsızlığı getirebileceği ve küçük sermayesini yatırdığı, zaten pek iyi gitmeyen işlerinin iyice bozulabileceği kaygısı nedeniyle de, –kendi emeğini de katarak geçimini sağlamaya çalışan– esnaf ve geniş küçük burjuva tabakaları, kimi isteyerek kimi istemeyerek de olsa, “tek başına hükümet”inin savaşı bitireceği algısıyla AKP’yi desteklemeye yöneltmiştir. Bunda, güçlendirici bir etken olarak, hükümeti tek başına ya da bir araya gelerek kurabilecek başka bir alternatifin olmayışı ve 7 Haziran ertesinde “muhalefet”in bu yönde bir beklenti oluşturmaktan uzak kalışının da payından söz edilebilir.
Burada işçi ve diğer sömürülen yığınlar için bir büyük parantez açmak zorunlu görünüyor; çünkü zaten çok büyük çoğunluğuyla sahip oldukları milliyetçi muhafazakar ideolojik eğilimleriyle, bu yığınlar, sözü edilen şiddet ve savaş yoluyla terörize edilen ortamdan ve bu ortamda dinci milliyetçiliğin atağa kalkışından en ileri ölçüde etkilenenler arasında olmuşlardır. Belki düzenli ücret gelirlerine güvenerek yaptıkları harcamalar, imzaladıkları senet ve kredi kartı borçları geri ödemeleri bakımından önem kazanabilecek “ekonomik istikrar” vurgularının da payı olsa bile, bu pay dolayısıyla bile siyasal istikrar ve “bunu bozan Kürtler”e kızgınlıkla, kendini, en başta onlara karşı açılmış savaşın tarafı hissetme, öyleyse milliyetçi muhafazakar etki altında oluş, yine de tayin edici asıl etken durumunda gözükmektedir. Bunun göstergeleri arasında, ucu AKP’ye dokunan/dokunabilecek ücret, sosyal haklar vb. ile ilgili taleplerin dillendirilmesinden geri durma, bu içerikli tartışmalardan kaçınma, ama taraf olunduğu çeşitli biçimlerde ortaya konan savaşa dair sert tutumlar alıp açıklama, hatta barış talebinin ileri sürülmesi dolayısıyla “bölücülük”ün desteklendiği düşüncesiyle Ankara Katliamında öldürülenler için “iyi oldu” hissiyatının benimsenmesi sayılabilir.
1 Kasım Seçimleri’nin ortaya koyduğu sonuçlar bakımından en önemli olanı kuşkusuz ki, işçilerin, kendilerini sınıf yapacak olan nesnel çıkarları doğrultusunda tutumlar benimseyerek sadece kendisine değil başkalarına da yöneltilmiş haksızlıklara –kendisine yöneltilmiş gibi– karşı çıkmak ve demokrasi ve özgürlük mücadelesinin başına geçmek yerine, bulunduğu milliyetçi muhafazakar etki altında neoliberal AKP gericiliğince yedeklenip sürükleniyor olmasıdır ki, bu, sosyalistler bakımından, değişmeden sürmesine katlanılabilecek bir durum değildir. Değildir; çünkü, işçi sınıfı müdahil olmadan, bırakalım seçimlerde gelişkin mevziler tutmayı, burjuvazi tarafından güdükleştirilip ikiyüzlüleştirilmemiş içeriğiyle özgürlük ve demokrasi mücadelesinin ilerletilmesi ve hele içeriksizleştirilmeden başarıya ulaştırılması olanaksızdır. Aynı şey emperyalistlerle burjuva gericiliğin platformunu aşacak az-çok kalıcı bir barış mücadelesinin ilerletilmesi ve başarısı için de geçerlidir. İşçisiz olmaz değildir, işçi ve sömürülen yığınlar AKP türü bir burjuva gerici partinin yedeğiyken de barış teorik olarak mümkündür, ezilen halklar, bugün Kürt halkı, barışa ya da hatta az-çok bir hak eşitliğine ulaşabilmek için şüphesiz ki bir işçi iktidarını ve sosyalizmi beklemek zorunda değildir; ancak burjuvazinin platformunda ulaşılabilecek bir barış ve hak eşitliğinin, yarım bile olmayacağı, güdüklüğü, aynı platformda zıddına dönüşebilirliği de, tarihin bir dersi olarak, gerçektir.
Ancak işçi ve sömürülen yığınların günümüzdeki durumu belirtildiği gibidir ve az-çok solcu olanlar, burjuva ve küçük burjuva sosyalistleri, bugünkü burjuva çerçeveyi esas alarak yaptıkları hesaplamalarda on yılların fazlaca değişmeyen bir verisi olarak görünen “sağın oyunun %60-70, solun oyununsa %30-40” oluşundan sürekli yakınmaktadırlar. Böyledir; ancak “iktidar”ı muhalefeti, sağı soluyla burjuva düzen değişmez veri alınarak, sağ burjuva sağı sol da burjuva solu olarak anlaşıldığında böyledir. Asıl kapitalist düzen muhalifi olarak, nesnel çıkarları gereği burjuvazinin karşısına dikilmesi gereken işçiler burjuvazinin yedeği durumundayken ve sağıyla soluyla burjuva düzen partileri arasında bölünmüşken, durum budur ve asıl değişmesi gereken de bu durumdur. İşçilerin sınıf olarak kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde örgütlenip mücadeleye girişmeleriyle temelli bir değişiklik gerçekleşmedikçe, bilinmelidir ki, yakınılan tablonun %60-70 burjuva solu %30-40 burjuva sağı olarak değişmesi fazla bir anlam taşımayacak, işçiler, bu “değişiklik”le de burjuvazinin yedeği olarak kalmaya devam edecek ve düzen dokunulmaz olarak kalacaktır.
2) “Teröre karşı” açıldığı söylense de, bütün bir halka, ama en başta kendisine yöneltilmiş bir saldırganlık olduğunu, “kent savaşları”yla 35 günlük bebeklerine, cenazesi buzlukta bekletilmek zorunda kalınan 12 yaşında çocuklarına varıncaya dek yaşamla ölüm sınırına sıkıştırılarak sınaması sağlanmış Kürt halkı da, şüphe yok ki, bu şiddet politikası ve savaşla korku salınıp toplumun terörize edilişinden etkilenmiştir. Bu etkilenme, 1 Kasım Seçimleri kapsamında, Diyarbakır ve Van gibi Kürt kentlerinin küçümsenmeyecek bir bölümünde AKP’nin %20’lere varan oy artırımında yansımış, HDP, neredeyse 1 milyon (yaklaşık 900 bin) oy kaybetmiştir ki, bu kaybın daha küçük bir bölümü başlıca CHP’den gelmiş “emanet oylar”ken, büyük bölümü, kerhen ya da değil, yeniden AKP’ye dönmüştür.
Oysa HDP, 7 Haziran’a gelinirken yol açtığı sonuçlar fark edilerek “terör örgütüne yarıyor” denip tekmelenerek “çözüm masası” devrilse bile, 2 yıllık cenazelerin gelmediği “çift taraflı” denebilecek ateşkes süreciyle yaratılmış görece barış ortamında, –“Türkiyelileşme” adı takılmış Batıya açılma yönelimiyle de güçlendirerek– savunduğu barışçıl politikalarla hem batıda hem Kürdistan’da desteği ve seçmenleriyle oyunu artırmış, özellikle Kürt kent ve köylerinde halkın büyük çoğunluğunu etrafında toplamıştı. Bazı yörelerde HDP’nin %80-90’lara ulaşan oranlarda desteklenmesinde, izlediği barışçıl politikaların yanında özellikle AKP’nin “düştü düşecek” deyip hakir gördüğü Kobanê’de IŞİD’e verdiği destekle Diyarbakır, Adana ve Mersin mitinglerinin bombalanmasına duyulan tepkinin de önemli bir rolü olmuştu; ancak yine de barış umudunun yeşertilmiş olması belirleyici olmuştu.
1 Kasım’daysa tersi gerçekleştirilmek için, batıda milliyetçiliği tırmandıran savaş ve korku salmaya yönelik olarak ortamın –Suruç ve Ankara Katliamlarıyla kalınmayıp, katliamcılığın sıraya bindirilerek Kürt kentlerini de kapsamasının sağlanmasıyla– özellikle Kürt illerindeki terörizasyonu belirli sonuçlar vermezlik etmemiştir.
PKK’nin de ateşkesi bozup savaşa yönelmesiyle güçlendirilen şiddetin politika aracı kılınarak savaş ortamının genelleşmesi barış umutlarını kırarken, korkunun yanında yaşamını sürdürme kaygısının öne çıkmasında herhalde anlaşılmayacak bir yan yoktur. Devletin “meşruluğu” algısının tamamen yok edilmesine de aldırılmadan, savaş hukuku da dahil bütün hukuk kuralları çiğnenerek, milliyetçiliğin tırmandırılışıyla toplumun gerilmesi ve ulusal kutuplaştırmanın bekleneceği gibi, başlıca iki sonucu olmuştur. Bir; İslamcı şoven milliyetçiliğin karşıt etki olarak demokratik içerikli Kürt milliyetçiliğini de yükselişe yöneltmesinin de katkısıyla Kürt halkının büyük bölümüyle savaşa karşı direniş etrafında kenetlenmesidir ki, bu, terörizasyon aracılığıyla bütün zorlamalara ve hatta hemen hiç seçim faaliyeti yürütemez kılınmasına karşın, Kürt illerinde yüksek oy oranlarını büyük ölçüde koruyan HDP’nin barajın üstünde oy toplayarak başarısız denemeyecek bir sonuç almasının başlıca dinamiği olmuştur. Ve iki; Kürt halkının daha küçük bir bölümü savaştan duyduğu korku kadar barışa olan özlemiyle –bir protesto eğilimi özelliği de taşıyarak– oy kullanmazken, belirli bir bölümü de yeniden AKP’ye oy vermiştir.
Bu ikinci eğilimin gelişmesinde karşılıklı olarak barışın bozularak savaşa başvurulmasının etkisi yadsınamaz, ancak bu eğilim ifadesini daha çok oy kullanılmamasında bulmuştur.
Yeniden AKP’ye yönelme eğiliminin ise, başlıca bir küçük tacir/esnaf eğilimi olarak, Kürt burjuvazisi tarafından özellikle örgütlendirildiği belirtilmelidir. Bir yandan halkın doğrudan kendisine yöneltilmiş hunharlıklar karşısında savaş ve yıkımdan duyduğu korkuyla barış ve huzur arayışının istismar edilerek yedeklenmesi, diğer yandan da anlaşılır bir şey olan boşalan sokaklarda kapılarına kilit vurulan ya da çatışma yaşanmayan durumlarda dahi en zorunlu sayılan tüketim maddelerinin satışlarında bile yaşanan zorluklarla çalışamaz hale gelen veya en düşük ritimle çalışabilen dükkanlar ve daralıp düşen ticaret ve yatırımsızlık dolayısıyla küçük tacir ve esnafın kışkırtılması ve çatışmasızlık-barış-huzur-olağan yaşam beklentisinin “HDP barışı getiremedi, getirse getirse AKP getirir” algısı zorlanarak AKP’ye yöneltilmesi –bütün bunlar, seçim sürecinde Kürt burjuvazisinin özel mücadele konusunu oluşturmuştur. Bu mücadelesinde, Kürt burjuvazisi, tamamen doğal sayılması gereken yaşam kaygısından başlayarak özellikle esnafın mülkiyet ve kâr hırsını birer dayanağa dönüştürüp kullanmasının yanında, 7 Haziran’a gelen süreçte barışçıl gelişmelerle birlikte Kobanê ve HDP mitinglerine yönelik saldırılara duyulan tepkilerin neredeyse dağıttığı ya da önemli ölçüde zayıflattığı başlıca AKP etrafındaki örgütlülüğünün saflarını, –kaybetmiş olmanın ve eğer toparlanılmazsa AKP etrafındaki bu örgütlülükten tamamen yoksun kalınabileceği ve belki de her şeyin kaybedilebilecek olmasının verdiği korku ve hırsla– onarmaya özel önem verdi ve sıkı çalıştı. Bu çalışmasında, gericiliğin bütün güçlerini değerlendirip kullanmaktan kaçınmadı; yalnızca “piyasanın güçleri”ni değil, ama bir önceki seçimde AKP’nin ayrı düştüğü, seçime bağımsız adaylarla katılan Hizbullah/Hüda-Par’la, ayrı parti olarak katılan SP’yle birlik ve dayanışma oluşturulmasını ve kırılganlık konuları giderilerek kızdırılıp küstürülenler dahil tüm cemaat ve tarikatlar seferber edilerek Ortaçağın bütün güçlerinin harekete geçirilmesini sağladı. Ve tüm devlet imkanlarının sınırsızca kullanılması, HDP’ninse “taziye dışında” seçim faaliyeti yürütemez kılınmasıyla, şurada burada %5, 10, 20’lik destek artışları elde edilebildi.
Yaklaşık 5 milyon oy ve 8,5 puan artışı, AKP için, elbette bir başarıdır. Ama nasıl bir “başarı”dır ve AKP neden amacına sadece ulaşmış “görünmektedir”?
1 Kasım Seçimleri, AKP’nin, hiç değilse belirli iyileştirmeler aracılığıyla halkın sosyal ekonomik ve siyasal taleplerini bir ölçüde de olsa karşılayarak kazandığı bir seçim olmaktan uzaktır. Seçim, milliyetçiliği kışkırtıp korku yaymak üzere, başlıca, savaşın politika düzeyine yükseltilmesiyle “kazanılmıştır” ki, bu kazanım, “süngünün üzerine oturmak” gibidir, ama böyle bir oturuş şekli sürekli kılınamayacağı için, baştan ayağa çürük ve küçük rüzgarlarla yerle yeksan olmaya açık haliyle kırılgandır. Neoliberallerin pek sevdikleri moda tabirle “sürdürülebilir” değildir. Savaşla hiçbir zaman hiçbir yerde abad olunmamış, egemenler şiddetle kalıcı bir huzura kavuşamamıştır!
Öte yandan 1 Kasım Seçimleri, parlamento tarihine, adaletsizliğiyle çok eleştirilmiş 1946 Seçimleri’ni de geride bırakmak üzere, eşit ve adil koşullarda gerçekleştirilmemiş bir seçim olarak geçecektir. 7 Haziran’da kimi partiye saatlerce kimilerine birkaç dakika yer veren TV kanallarının tarafgirliği eleştiri konusu olurken, bu kez, işe yaramazlığı sınanmış olan bu eşitsizlikle yetinilmeyip elde avuçta olan tüm devlet olanakları kullanılarak –yarım yamalak seçim faaliyeti sürdürebilen MHP bir yana– AKP dışındaki partiler seçim kampanyası örgütleyip yürütemez hale sıkıştırılmışlardır. Bu nedenle 1 Kasım Seçimleriyle oluşan parlamentonun meşruiyetinden söz edebilmek de mümkün değildir.
Bitirirken, ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’nın geçen sayısındaki 1 Kasım’da Erdoğan ve AKP’sinin kazandığı türden bir seçim başarısının “ihmal edilebilecek kadar küçük bir olasılık” olacağı yorumuna da yer verilen “Sonuna Yürüyen AKP ve Burjuva Gericiliğin Tırmanan saldırısı” başlıklı makalede seçim sonuçlarının tahmininde yanlışa düşüldüğünü belirtmeliyiz. Bunda, savaş ve ortamın terörize edilişiyle bunun milliyetçiliğin yükselişi türünden yol açabileceklerinin boyutlarının yeterince değerlendirilemeyişinin payı belirleyici olmuştur. Ancak, 1 Kasım sonuçlarının Erdoğan ve AKP kurmayları dahil hiç kimsenin tahmin edemediği şekilde AKP lehine oluştuğu da bir gerçektir. En iddialı AKP yandaşları bile, “çıta”yı en yükseğe koyup gönüllerinden geçeni dillendirerek %42-45 bandından söz açarlarken, AKP’yi %47 gösteren son A&G anketi bir yana bırakılırsa, yine hiçbir anket kuruluşunun da 1 Kasım sonuçlarını doğruya yakın tahmin edemediği bilinmektedir. Yine de, seçim sonuçlarının, geleceğe dair tahminlerde daha dikkatli olunması gerektiğini gösterdiği bir gerçektir.
Dipnotlar
2. haberler.com, 19 Kasım 2015
3. Yanlış sonuç çıkarılmaması için, söylemeliyiz ki, tekelci karakteri ve üstünlük iddiası, bütün milletlerin burjuvazilerine özgü milliyetçilikleri az-çok kendine özgü ve özel kılar; bu “özel”lik, yalnızca Türk ya da Türk-İslam sentezci milliyetçiliğe özgü değildir.
4. Batılı emperyalistlerle de ilişkileri içinde geleneksel ve “yeni yetme” burjuvaziyle örgütleri arasındaki ayrılık ve birlik noktalarını ilgilendiren bu konu dergimizin geçen sayısındaki makalede ele alınmıştı.
