kürt sorununda güncel gelişmeler ve yarattıkları etkiler üzerine

Ali Yaşar

Bazen tarihin hızlandığı dönemler olur. Yüzyıllara, yarım asra, çeyrek asra sığdırılamayacak gelişmeler, on yıllara, yıllara, bazen de aylara sığar. Büyük savaş ve bunalım dönemleri, bunların üzerine gelen devrimler, sarsıcı ve köklü değişikliklere yol açarlar. Bu kısa dönemler içerisinde halk kitlelerinin olup bitenin farkına varması hızlanır, uyanışı, politikaya katılışı geçmişle kıyaslanamayacak biçimde ivme kazanır. Rusya’da 1905 ve 1917 Şubat burjuva devrimleri arasında 12 yıl, Şubat ile Ekim Devrimi –yeni takvimle Kasım– arasında ise neredeyse 9 ay vardır. Bu süre içerisinde işçi sınıfının, başta köylülük olmak üzere emekçi sınıfların politikaya uyanışı, politik gelişmelere müdahalesi, bu müdahalenin nasıl ve hangi yöne doğru yapılması gerektiği konusundaki tecrübesi olağanüstü gelişti. Sovyetlerde azınlık olan Bolşevikler çoğunluğu ele geçirdi ve Ekim Devrimi’ne giden yol açıldı.

Bugün, ABD’nin Irak müdahalesinden bu yana, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesinde de halkların yaşamını derinden sarsacak gelişmeler yaşanıyor. Kuşkusuz bunlar, Rusya örneğinde olduğu gibi, bir ülkenin içinde ve oradaki kadar net ve açık politik gelişmeler olarak yaşanmıyor. En başta da, sosyalizm, o dönemdeki gibi, gelişkin ve uluslararası işçi sınıfı ve dünyanın emekçi halklarının nezdinde prestijli bir noktada değil, komünistlerin içerisinde neredeyse yönetici güç olarak yer aldıkları bir işçi hareketi bulunmuyor. Emperyalist gericilik bugün daha etkili ve sosyalizmi geçici olarak da olsa yıkma tecrübesine ve ulusal kurtuluş mücadelelerini denetleme ve yolundan saptırma olanaklarına sahip. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin de Rus işçi sınıfı ve onun kurduğu sosyalizm gibi bir destekçi ve yol göstericileri de bulunmuyor.

Ama bütün bunlara rağmen, halkların, uluslararası işçi sınıfının ve ezilen ulusların tekelci kapitalizme, emperyalist sisteme karşı mücadelesi gelişiyor ve güçleniyor. Bu mücadelelerin gerek gelişme özellikleri, gerekse üzerlerinde yükseldikleri coğrafya karmaşık özellikler sergiliyor ve bu özelliklerin kavranması, onların gelişim yönlerini anlamak, onlara yardım etmek bakımından büyük önem kazanıyor. Ortadoğu bu bölgelerin başında geliyor ve bu bölgede Irak, Suriye ve Türkiye’de yaşayan Kürtleri içine alan gelişmelerin, emperyalist müdahalelerin ve yerli gericiliklerin manevralarının doğru bir biçimde kavranması, mücadele yöntemlerinin bunun üzerinden geliştirilmesi gerekiyor.

Örneğin, bölgede hem halkların mücadelesi sonucu, hem de emperyalist rekabetin yol açtığı sonuçların etkisiyle, Sykes-Picot anlaşmasının kurduğu düzenin yıkıldığı tespitleri yapılmaktadır. Bunun, başta Kürtler olmak üzere, bölge halkları üzerindeki etkileri neler olacaktır? Dahası, bu düzenin yıkılmasında Kürt halkının mücadelesi nerede durmaktadır? Irak Kürdistan’ındaki, Suriye Kürdistan’ındaki gelişmeler, Türkiye Kürdistanı’ndaki mücadeleler genel olarak Kürt halk hareketini nasıl etkilemekte, bölge halklarının bu uyanışı, özellikle de Türkiye işçi sınıfı ve halkının mücadelesi ile ne tür bağ kurmaktadır?

Tarihsel gelişmelerin soyut teorik yanıtları bulunmuyor. Kitapları benzer sonuçlar bulmak amacıyla karıştırmak pek fazla fayda sağlamıyor. Ama Marksizm bize gelişmelerin somut olarak tahlil edilmesi ve üzerinden tespit ve politikaların geliştirilmesi konusunda sağlam bir yöntem veriyor. Lenin’in şu yaklaşımını rehber edinebilirsek, ciddi yanılgılara düşmeden gelişmeleri doğru tahlil edebiliriz. “Marksizmin bütün ruhu, bütün sistemi, her önermenin (a) yalnız tarihi bakımdan, (b) ancak diğerleri ile ilgili olarak, (c) tarihin somut denemeleri yönünden incelenmesini ister.”¹ Kısacası her politik gelişmede uygulamak zorunda olduğumuz, somut durumun somut tahlili de diyebileceğimiz bu yaklaşım, elimizde güçlü bir rehber olarak duruyor.

Eğer Ortadoğu’da Kürt sorununa yukarıda Lenin’den aktarılan anlayışın ışığında yaklaşabilirsek, “Kobani düştü düşecek”, “IŞİD Kobani’den püskürtüldü”, “Irak’ta halkın Barzani diktatörlüğüne karşı mücadelesi”, “Şengal kurtarıldı”, “Türkiye’de bazı yerleşim yerlerinde Kürtler Demokratik Özerklik ve Özyönetim ilan ettiler”, “Silvan’da, Nusaybin’de vb. yeniden sokağa çıkma yasağı ilan edildi”, “PYD Fırat’ın batısına geçmemelidir”, “Kürt Ulusal Kongresi toplanacak mı”, “masa da yok, taraf da yok”, “PKK da PYD de birdir”, “Suriye’de oldu bittilere izin vermeyiz”, “IŞİD’e karşı savaşan en etkili güç Kürtlerdir” vb. vb.” gibi bütün gelişme ve yaklaşımları yerli yerine oturtma olanağını elimizde bulundurabiliriz.

Aksi durumda, emperyalist ideologların, “jeo-strateji” uzmanlarının gerici tahlillerinin, emperyalistlerin bölgeyi yeniden dizayn etme hamlelerinin yarattığı etkilerin, bölge gericiliklerinin “ülke bütünlüğü” demagojilerinin, birbiri ile bağlantısı yokmuş gibi görünen gelişmelerin sonsuz ilişki ve çelişmesi içerisinde kaybolabiliriz. “Sol ve sosyal şoven” koroyu da bunların içine katınca ortaya daha karmaşık bir tablo çıkacaktır.

Şimdi, özellikle bölgedeki Kürt sorunu temelinde bütün bu gelişmeleri ele alıp irdelemeye çalışalım ve aralarında onları birbiri ile ilişkilendiren, neredeyse bir bütünün parçalarıymış gibi görünen olay ve olguların anlamını çözmeye girişelim.

KÜRT SORUNUNUN BÖLGE AÇISINDAN KAZANDIĞI YENİ ANLAM

Yukarıda rasgele aktardığımız gelişmeler arasında bir bağlantı var mı? Böyle bir bağlantı varsa, bu bağlantının nedeni bölgedeki Kürt sorunu mu? Ve bu bağlantı ne tür bir bağlantıdır ve bölge halkları, özellikle de Kürtler ve Türkler açısından bu bağlantının anlamı nedir? Bu sorunun yanıtına geçmeden önce kısa bir tarihi hatırlatma yapmamız gerekiyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ve bu savaştan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp paylaşılması ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’nin sınırlarını çizen anlaşmanın kabul edilmesiyle, bölgede Kürtler açısından şöyle bir tablo ortaya çıkmıştı: Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları topraklar Türkiye Kürdistan’ı, daha sonra İngiliz emperyalizminin denetiminde kurulacak olan Irak devleti, Suriye devleti ve İran devleti sınırları içerisinde kalmışlardı. Kürtlerin Türkiye, İran ve Irak’ta sürdürdükleri mücadeleler zaman zaman ayaklanmalara dönüşmüş, bölge gericilikleri Kürt sorununu bazen birbirleri üzerine yıkmaya çalışmış, genellikle de kendi Kürtlerini ezmede fiili bir birlik sağlamışlardı. Kürtler açısından ezici, bölge devletleri açısından “istikrar unsuru” olarak kabul edilen ve emperyalist büyük devletler tarafından da onaylanan bu gerici statüko, ABD’nin farklı emperyalist gerekçelerle Irak’a müdahalesi ve sonrasında işgali ile parçalanmaya başlamıştı.

Türkiye’de geçmiş ayaklanmalar bir yana, 80’li yılların ortalarından itibaren istikrarlı bir biçimde yükselen ve PKK önderliğinde gerilla savaşını hayata geçiren bir Kürt mücadelesi oldu. Bu mücadele, giderek Kürt halk kitlelerinin ulusal baskıya karşı uyanışını ve mücadelesini geliştirdi; Kürt ulusunun mücadelesi, tarihte diğer ulusal hareketlerde tam görülmeyen bir desteğe ve kitleselliğe ulaştı. Kürt gençliği ve kadınları, yoksul emekçi kitleler bu mücadelenin taşıyıcısı oldular. Artık Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde, birkaç istisna dışında seçim zaferleri, neredeyse ortalama yüzde 70’leri bulan rakamlarla tam ve kesindir. Bu mücadelenin diğer Kürt bölgeleri üzerindeki sarsıcı etkisi şuradan kaynaklanmaktadır ki, bu mücadele ekonomik ve siyasal olarak en ileri Kürt bölgesinde gelişmektedir.

ABD’nin Irak’a müdahalesi Irak Kürtleri için trajik sonuçlar doğurmuş olsa da, Kürtlerin mücadelesi giderek gelişti ve Irak Kürtleri, merkezi Irak devletinin otoritesini kaybetmesinin de etkisiyle kendi özerk bölgelerini kurdular ve bu durumu meşru Irak Anayasası’nda da yasallaştırdılar. Talabani ve sonrasında Mahsun Irak Cumhurbaşkanı oldular. Barzani ve Irak Kürtleri zaman zaman bağımsızlık özlemlerini dillendiriyorlar. Ancak Irak Kürdistan’ında Barzani’nin “tek adam diktatörlüğüne” karşı ciddi bir mücadele de söz konusu. Bir kaç ay önce, Barzani’nin Ağustos ayında dolan başkanlık süresini uzatmak istemesine karşı ciddi gösteriler yapıldı ve aşiret ve geleneksel bağlar dışında gelişen demokratik tepkiler yükselme eğiliminde.

Suriye Kürdistan’ında ise, Esad’a karşı başlayan gösteriler ve ardından muhalefetin hemen silahlı mücadeleye dönüşmesi ve emperyalist müdahalelerin yaratığı ortam, Suriye Kürtleri için de tarihsel bir fırsat yarattı. Rojova Kantonları kuruldu ve Suriye Kürtleri demokratik bir biçimde kendi kendini yönetme olanağına kavuştu. Ardından IŞİD’in vahşi saldırıları Kürtleri bir varlık ve yokluk savaşı ile karşı karşıya bıraktı. Kürtler kendilerini doğrudan imhaya gelen IŞİD çetelerine karşı destansı bir direniş verdiler ve bu direnişte uluslararası ilerici kamuoyunun desteğini kazandılar ve IŞİD’e karşı mücadele etme iddiasında olan başta ABD olmak üzere diğer emperyalist güçleri de aktif tutum almak zorunda bıraktılar. Bu durum, Suriye Kürtleri için hem olanakları, hem de riskleri beraberinde getiren koşulları yarattı. Ancak kesin olan bir şey varsa, o da şu ki, Suriye Kürtleri emperyalist manevra ve şantajlara açık olsa da, artık dönüşü olmayan ulusal demokratik bir yola girdiler. Bu, bölgedeki demokratik Kürt uyanışının zirve noktası oldu.

Bütün bu Kürt mücadeleleri, bölge devletlerinin devlet sınırları ile çevrelenmiş olsa da, değişik devletlerin sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerin birleşik bir ulus olma eğilimlerini ve kaderlerinin ortak olduğu duygusunu güçlendirdi ve bu yöndeki özlemlerini uyandırdı, sınırlar parçalanmaya başladı. Kürtlerin hep bu yönde özlemlerinin olduğu elbette ileri sürülebilir ve bunun da anlaşılır nedenleri bulunmaktadır. Ancak bugün ortaya çıkan durumun özgünlüğü şu ki, a) bölgedeki gelişmeler, yani Irak ve Suriye devletlerinin çözülüyor olması, bu iki bölgede kurulan farklı içerikteki özerk yönetimlerin ortaya çıkması (b) Türkiye Kürtlerinin bir üst aşamaya sıçrayan mücadeleleri –demokratik özerklik ve özyönetim ilanları vb.– (c) Bölgeye yönelik emperyalist müdahale ve içişlere karışmalar, (d) Bölge gericiliklerinin eskisi gibi Kürtlere karşı anlaşma ve uzlaşma zeminini bulamamaları vb. gibi etkenler, bölgenin farklı devletlerindeki Kürt sorununu sıkıca birbirine bağlamakta, Kürtler arasında ortak bir kadere ve geleceğe sahip olma ve bunun için mücadele etme eğilimlerini her geçen gün daha fazla güçlendirmektedir.

SADECE ULUSAL DEĞİL SİYASİ BİRLİĞİN DE YOLU AÇILIYOR

Ancak Kürtlerin birleşik ulus olma eğilimlerinin güçlendiğini söylemek ve bunun koşullarını sıralamak gerçeğin sadece bir yönüdür. Bölgeye ve soruna gerçekçi olarak bakan hemen herkes bu durumu tespit edebilir. Ama tespit edilmesi gereken diğer bir önemli gerçek daha bulunmaktadır. Bu tespit edilip anlaşılmadan bölgedeki Kürt sorununun ne yönde gelişeceği, içeriğinin ne olacağı daha da önemlisi özgünlüğü anlaşılamaz.

Bunu anlamak için Türkiye Kürdistan’ına ve Kürt siyasi hareketine bakmak gerekiyor. Türkiye Kürdistan’ına bakıldığında şu rahatlıkla görülebilmektedir:

A) Türkiye Kürdistan’ı ekonomik ve sosyal gelişme açısından diğer Kürdistan bölgeleri ile kıyaslanamayacak ölçüde ileridedir ve en büyüğüdür. Kapitalist ilişkiler yaygınlaşıp derinleşmiş, feodal kalıntılar dar bir alana doğru sürülmüştür. Ağalık, aşiretsel bağlılık ve gelenekler var olmasına karşın bunların ulusal uyanış karşısında ciddi bir barikat olamayacağı görülmüştür. Kürt kadınları, yoksul Kürt emekçileri, uyanan Kürt gençliği her türlü gerici ve çağ dışı barikatı parçalayacak enerjiye sahip olduklarını kanıtlamışlar, Kürdistan işçi sınıfının gövdesi gelişip büyümüştür.

B) Kürt siyasi hareketi içerisinde PKK-KCK kesin olarak önderliğini ve etkisini kabul ettirmiştir. Türk gericiliğinin sayıları epeyce azalmış olan ulusal uyanış karşıtı Kürt gericilerini devreye sokmasına, devlet gücünü ve şiddetini tüm çıplaklığı ile kullanmasına karşın bu etki zayıflatılamamış, önderliğine ciddi bir darbe vurulamamıştır. Eğer bir veri ise, örneğin son seçimlerin Kürt illerindeki sonuçları, bu durumu açıkça göstermiştir. Tüm baskı ve şiddete karşın bölgedeki kayıplar önemsiz derecede küçüktür.

C) Türkiye Kürdistanı’nın bu konumu ve burada etkin olan Kürt siyasi hareketinin Irak Kürtleri arasındaki prestiji gelişmekte ve güçlenmekte, onların demokratik hareketini kışkırtmaktadır. Suriye Kürtleri ise zaten uzun süredir PKK ile organik bir ilişki içerisindedir ve bu durum onların politik yönelimlerini de doğrudan belirlemektedir. Bu durum, Irak ve Suriye Kürtleri için Türkiye Kürdistanı’nı tayin edici bir yere oturtmaktadır. Karşılıklı etkileşim, tarihin hiçbir döneminde görülmeyen ölçüde yoğundur.

Bütün bunların bölgede yaşayan Kürt halkının mücadelesinin ne yöne doğru ilerleyeceği konusunda son derece önemli bir etkisi bulunmaktadır. Kürt halkı sadece ulusal birliğinin değil, siyasi birliğinin de koşullarının olgunlaştığı bir döneme adımlarını atmaktadır. Bölgedeki demokratik Kürt uyanışı ve mücadelesinin merkezinde PKK bulunmaktadır ve artık bölgedeki Kürt sorunu gibi PKK sorunu da bölgesel düzeyde ve tek tek bölge devletlerinin sınırlarını aşan bir sorun düzeyine yükselmiştir. Bu “sorun” nitelemesi bizi yanıltmamalıdır.

Biz burada “sorunu” olumlu anlamı ve etkisi ile ele alıyoruz ve değerlendiriyoruz. Yani başını Erdoğan’ın çektiği Türk gericiliğinin “PKK uluslararası bir sorundur” ve “uluslararası bir mücadele gerekir” anlayışının tam zıddı bir anlayış! Ama onların bu tespitlerinin mevcut gerçeğin tersinden bir başka biçimde itiraf edilmesi olduğunu da tespit etmek durumundayız. Onlar için durum umutsuzluğu, artık kontrolden ve tek başına burada “bir çözüme bağlanmaktan” çıkmayı; bizim için ise, bölge halklarının demokratik, laik ve anti-emperyalist hareketinin başarı olanaklarını işaret ediyor. Tek cümle ile özetleyecek olursak, PKK-KCK bölgedeki Kürtlerin ortak enternasyonal örgütü olmaya doğru ilerlemektedir ve bu durum sadece ulusal birliğin değil, siyasi birliğin de önünü açan bir özelliğin her geçen gün biraz daha güç kazanması anlamını taşımaktadır.

Şimdi bölgedeki Kürt sorununun belki de en önemli yanını tespit etmemiz gerekiyor ki, o da şudur: D) Kürt siyasi hareketi, Türklerin ilerici ve demokratik hareketleri ile birlikte ilerleme konusunda genel bir politikaya sahiptir ve bu yönelim ve bu yönelimin ilerici ve demokratik güçler üzerindeki etkisi politik koşullara göre değişim gösterse de, kalıcı olma eğilimi göstermekte, bugüne kadar bu konuda yaşanmış olan deneyimlerin geliştirilmesi gerektiği konusunda genel bir kavrayış yaygınlaşmaktadır. Görülüyor ki, ülkedeki demokrasi sorununun, siyasi demokrasinin kazanılması mücadelesinin ortak bir dava olduğu tutumu ve inancı yaygınlaşmaktadır.

Eğer Türkiye demokratikleşecekse, bugün için onun en dinamik gücü Kürt ulusal hareketidir. Bu gerçek açık seçik tespit edilmeden, demokrasi mücadelesi konusunda ileriye doğru olumlu tek bir adım bile atılamaz. Türkiye işçi sınıfının da demokratik bir bilince sahip olması için bu konu tartışılamayacak bir öneme sahiptir. Demokratik görevler ve demokrasi mücadelesi konusunda doğru bir tutuma sahip olamayan bir işçi sınıfının sosyalizm mücadelesini geliştirmesi düşünülemez bile. Ancak Türkiye’de işçi hareketinin zayıflığı ve demokratik görevleri yerine getirme konusundaki zayıflığı da diğer bir veridir. Bu durum, Kürt hareketinin önüne farklı gelişme ve çözüm yolları açmaktadır. Bu durum kesinlikle dikkate alınması gereken bir özelliktir.

Eğer mümkün olabilirse, demokratik Kürt uyanışı ve bu hareketin Türk işçi ve emekçileri ile birleşme olanağı, bölgede demokratik, anti-emperyalist bir halk hareketinin güçlü bir biçimde gelişmesi ve bölgenin diğer halklarını da etrafında toplama potansiyeli taşıması ile, bu bölgenin ve halkların kaderini kökünden değiştirme olanağını ortaya getirmektedir. Elbette gelişmelerin bu yönde olacağının bir garantisi bulunmamaktadır. Ancak bu olanak güçlü bir olasılıktır ve değerlendirilebildiği oranda gerçekliğe dönüşebilir. Eğer bu gerçekleşmezse, yukarıda dikkati çekildiği üzere Kürtler kendi yollarında ilerleyeceklerdir.

OLANAKLAR VE RİSKLER

Buraya kadar Kürt sorununu tek tek ülkelerdeki Kürt mücadelesi, bunun gelişmesi, bu gelişmenin özellikleri bağlamında ele aldık ve emperyalist müdahalelerin yarattığı ortamın avantajları üzerine durarak, Türkiye Kürdistanı ve Kürt siyasi hareketinin tayin edici önemi üzerinde durduk. Ve tabii ki, bütün bunların Türkiye’deki demokrasi mücadelesi üzerindeki etkilerine dikkati çekmeye çalıştık. Ancak bölgede, Araplar başta olmak üzere, diğer büyük halklar da yaşamaktadır ve emperyalist müdahaleler ve Filistin sorunu gibi bir başka önemli sorunlar da bulunmaktadır. Ama bu yazının konusu Kürt sorunu ile sınırlı olduğu için onların hareketleri ve mücadelesine girilmemiştir.

Şimdi sorunun diğer bir önemli yanına dikkat çekmek istiyoruz. Bu sorun, bölgeye yoğun emperyalist müdahale ve karışmanın yarattığı risklerdir. Ortadoğu’nun Kürt bölgelerini de içine alan coğrafyası bugün yoğun bir emperyalist kuşatma altındadır. Bu kuşatmanın, IŞİD’in son kanlı Paris saldırısından sonra daha da yoğunlaşacağını tespit etmek için kahin olmak gerekmiyor. Bölge gericileri de, eski “statükoya” dönmenin hayallerini kuruyorlar, fırsatlardan kendi gerici amaçları için yararlanmanın yollarını arıyorlar.

Irak Kürdistan’ı ve Rojova’ya yönelik IŞİD saldırıları, buralarda yaşayan Kürt halkını doğrudan imha etmek üzere gündeme getirilmişti. IŞİD’çi çeteler hızlı ilerlemeler kaydetmişlerdi. ABD müdahalesi bu dönemde gündeme geldi. IŞİD havadan bombalanmaya başladı. Ortak düşmana karşı mücadelede bir paralellik ortaya çıktı. Ardından bu mücadelenin getirdiği bazı ortak adımlar da gündeme geldi. Suriye Kürtleri açısından durum “kırk katır ile kırk satır” arasında bir tercih yapma sorununa dönüştü. Bir taraftan acımasız ve katliamcı bir katil sürüsü, diğer taraftan başta ABD olmak üzere yardımlarını şantajlara, koşullara bağlayan emperyalist devletler. Kürtler doğrudan imha olmak ile belirli koşullarda yaşamlarını sürdürmek, varlıklarını korumak arasında bir seçim yapmaya zorlandılar.

Kürtler, doğal olarak ikinci yolu seçtiler. Bu ikinci yolu seçmeleri konusunda Kürtlerin eleştirilmeleri ve kınanmaları anlamsızdır. Bunu yapmak sorumsuzca ve koşulların dayattığı gerçeklerin ağırlığını görmezden gelmek olacaktır. Bir katile karşı canını kurtarmak için bir soyguncu ile geçici anlaşmalar, işbirlikleri yapmanın anlaşılamayacak bir yanı bulunmamaktadır. Bu tür anlaşma ve işbirlikleri, PKK ve KCK’da temsil edilen Kürt siyasi hareketinin demokratik, anti-emperyalist karakterini değiştirecek bir gelişme değildir. Ama şurası kesindir: uluslararası müdahale ve karışmalar Kürtler için yüzyılların köleliğinden kurtulma olanaklarını ve koşullarını ortaya çıkarırken, yine bu aynı müdahaleler onları emperyalist zincirlerle bağlama tehlikesini de potansiyel olarak ortaya çıkarmıştır.

Ama şu yalın gerçek de akılda tutulmalıdır: İmha olmayıp yaşayanlar, ayakta kalmayı başaranlar, kendi mücadelelerini geliştirmenin ve kazanımlarını korumanın da bir yolunu da mutlaka bulacaklardır. Kürt siyasi hareketi Ortadoğu’nun kan ve ateş denizi içerisinde, her gün değişen politik koşulları arasında bugünlere gelmiştir. Emperyalist manevraların ve emperyalistlerin hizmetindeki, ama kendi emelleri de olan yerli gericilerin hamlelerini boşa çıkaracak politik kıvraklığa ve manevra yeteneğine sahiptir. Ortadoğu’da Kürtler için ok artık yaydan çıkmıştır. Eğer bu harekete Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı da katılabilirse, hedef 12’den vurulacaktır.

Dipnot

1. Lenin, İnessa Armand’a Mektup’tan, 30 Kasım 1916, Mektuplar, Evrensel Basım Yayın, sf. 106.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑