Louis Althusser’e karşı Marksizmi savunma

Deniz Uztopal

2015 yılı ünlü Fransız Filozof Louis Althusser’in “Marx için” adlı kitabının basılmasının 50. yılı ve ölümünün 15. yıldönümüydü. Bu vesileyle başta Fransa olmak üzere birçok ülkede birçok dergi Althusser’i tekrar konu edindi, üniversitelerde konferanslar düzenlendi. Fransa’nın en prestijli Presses Universitaires de France (PUF)¹ ve Flammarion yayınevleri bir yandan Fransız filozofunun eski eserlerini diğer yandan yaşarken basılmamış kitaplarını basıyor. 1970’lerde Althusser’in öğrencileri olan ve hâlâ hocalarıyla felsefi bağlarını koparmayan birçok aydın² ona atıfta bulunmaya devam ediyor. Doktora tezlerinin yanı sıra akademik dergilerde Althusser’le ilgili her yıl onlarca makale yayınlanıyor. 2008 krizinden sonra “Marx’a dönüş” tekrar gündeme gelince, Althusser’in hayat ve düşüncelerini konu eden birçok kitap, konferanslar sadece Fransa’da değil Avrupa’nın değişik ülkelerinde de gündeme gelmeye başladı.

Ülkemizde Fransız filozofun kitaplarını basan birçok yayınevi bulunuyor. 2000’li yıllardan bu yana kitaplarının önemli bir kısmı tekrar basıldı. Batıda komünist aydınlar içinde yoğun teorik ve ideolojik tartışmaların yaşandığı tarihsel koşullarda, Althusser Marksizmin tavizsiz savunucusu ve Marksizmin sadık sürdürücülerinden birisi olarak tanıtıldı. Ülkemizde de bu şekilde tanıyan küçümsenmeyecek bir genç aydın kuşağı var. Bugün Batı’da olduğu gibi ülkemizde de Althusser üzerine akademik çalışmaların yürütülmesinin yanı sıra onlarca Marksizme yönelmiş, ilgi gösteren, onu öğrenmek isteyen genç aydın Marksizmi Althusserci gözlüklerle okumak durumunda kalıyor. 2008 krizinden sonra “Marx’a tekrar dönme” adı altında sunulan teorik birikime bakıldığında, Etienne Balibar, Slavoj Szizek, Antonio Negri gibi açık ya da gizli olarak Althusserci tezlerden etkilenen filozoflar sürekli öne sürülüyorsa, Louis Althusser’in düşüncelerinin gerçek Marksizmle karşılaştırılması, daha doğru bir deyişle Marksist diyalektik yöntemle ele alınması acil bir iş olarak önümüzde duruyor.

Yazımız üç bölüm olarak hazırlandı. İlk bölümde Louis Althusser’in ortaya çıktığı ve kısa bir süre içerisinde dünyaca ünlü bir “Marksist” filozof olmasını sağlayan koşulları değerlendireceğiz. Diğer bölümler ise Althusserciliğin bir ekol olarak gelişimini sağlayan temel kavramları ve bunların eleştirisini konu edecektir.

1. ALTHUSSERCİLİĞİN BİR EKOL OLARAK OLUŞUMUNUN ULUSLARARASI VE ULUSAL KOŞULLARI

a. SBKP’nin 20. Kongresi ve “Marksizmin Krizi”

Şubat 1956’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) 20. Kongresi toplandığında, dünyanın hiçbir yerinde bu kongrenin bir dönüm noktası olacağı tahmin edilemezdi. 3 yıl önce ölen Josef Stalin’den sonra partisinin en üst kademelerinde önce politik, daha sonra ise ideolojik değişiklikler yapılmaya zaten başlanmış ve bu kongrede “Stalinizmin olumsuz sonuçları” iddiası üzerinden daha köklü değişiklikler yapılabileceği sonucuna varılmıştı. Partinin genel sekreteri Nikita Kruşçev burada gizli³ bir rapor sunmuş, ama bu raporun politik zemini Merkez Komitesi (MK) adına sunulan “açık” raporda zaten ifade edilmişti. Kruşçev’in sunduğu ve MK çoğunluğunun onayladığı ortak raporun yanı sıra, esas olarak iki Prezidyum üyesinin, Suslov ve Mikoyan’ın kongredeki konuşmaları Stalin’in politik ve dolayısıyla ideolojik tutumunu açıktan eleştiriyordu. Bu kongre tüm dünyada bir tartışma yaratmışken, 4 Haziran’da New York Times CIA’nin kendisine verdiği gizli Kruşçev raporunu yayınlar. Gizliliğini zaten aylar önce yitiren rapor ilerleyen günlerde dünyanın belli başlı ülkelerinde de çevrilerek yayınlanır. Fransa’da Le Monde gazetesi 6 Haziran’dan itibaren raporu birkaç güne yayarak yayınlar. SBKP yönetimi bu yayınları yalanlamayarak dolayısıyla kabul etmiş olur. Ama Stalin’in şahsına saldırıdan çok “geçmiş hataları düzeltme” adı altında teorik ve politik birçok değişikliğe gidilir. Bunlar gizli rapordan da öte MK’nin kongre raporunda zaten bir şekilde yer alıyordu. Gizli rapor, burada gündeme gelen teorik ve politik değişikliklerin gerekliliği ve bundan da öte olası itiraz ve karşı mücadeleleri engellemeye yönelik yalan, abartı ve çarpıtmalar doluydu. Dolayısıyla burada gizli raporun iddialarını incelemekten çok, MK’nın raporunda yer alan ve gelecek yıllarda derin tartışmalara neden olacak teorik değişikliklere bakmak daha verimli olacaktır.

Kruşçev öncelikle savaşlar konusuna değiniyor. Ona göre “savaşların kaçınılmazlığı kader değildir”, zira “bugün artık bu sistem içindeki barışsever güçler, bir saldırıyı geri püskürtmek için yalnız manevi değil, maddi olarak da tüm araçlara sahiptir.”⁴ Oysa ki Stalin’e göre, “kapitalist ülkeler arasında savaşların kaçınılmazlığı”, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da geçerliliğini devam ettiriyor ve “bugünkü barış hareketinin amacı, halk yığınlarını barışı korumak için mücadeleye sürüklemek ve yeni bir dünya savaşını önlemektir. Dolayısıyla, bu hareketin amacı, kapitalizmi devirmek ve sosyalizmi kurmak değildir – o, barışı sürdürmek için demokratik mücadele amaçlarıyla yetinmektedir.”⁵

Burada sorunun özü barış değil, emperyalist sistemin özüne dair yapılan değerlendirmedir. Stalin’e göre, emperyalist kapitalizm yıkılmadıkça gerçek bir barışın sağlanması mümkün değilken, Kruşçev’e göre barış güçleri bunu sağlayabilirlerdi. Eğer, barış hareketinin kitlesel mücadelesi barışı sağlayabilecekse, SSCB 1930’lı yılların sonlarından itibaren olduğu gibi öncülüğü sosyalist vatanı savunmaya değil, artık tüketim mallarının üretimine verebilirdi. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, kapitalizmle sosyalizmin ilişkisi artık barış içinde bir arada yaşamaya ve barış koşullarında rekabete dayanacaktı. Dolayısıyla ülke içinde de sınıf mücadelesi farklı bir boyuta sıçrayabilir ve artık güvenlik önlemleri asgariye çekilebilirdi. Anlaşılacağı gibi, barış üzerinden tartışılan teorik mesele aslında politik olarak hem ülke içinde, hem de diğer ülkelerle ilişkilerinde çok önemli farklılıklara yol açan bir sorundu.

Yapılan diğer bir temel teorik değişiklik ise sosyalizme geçiş yollarının ne olduğuna dairdir. Kruşçev’e göre “sosyalizme geçiş biçimleri git gide daha fazla çeşitlenecektir. Ve bu biçimlerin hayat bulması her koşulda iç savaşa neden olmak zorunda değildir.”⁶ Ona göre, barış güçlerinin büyüdüğü ve güçlü örgütlerinin olduğu yerlerde “sosyalizme geçişin parlamenter yolu”⁷ olabilirdi. Uluslararası Komünist Hareketin (UKH) en önemli partisi olan SBKP’nin genel sekreterinin bu sözleri, kapitalist ülkelerde iktidarı ele geçirmenin taktik ve stratejisinde belirleyici temel değişikliklerin yapılmasını zorunlu kılıyordu. Özellikle de Fransa ve İtalya gibi komünist partilerin güçlü olduğu ülkelerde, parlamenter yola gitgide daha fazla önem verilebilirdi. Kruşçev, kendi ülkesinde sınıflar mücadelesini yumuşatmanın teorik temellerini ifade ettikten sonra, UKH için de aynı çizgiyi temellendiriyordu. Üstelik bu ülkelerde yaşanması kaçınılmaz olacak olumsuz eğilimlere uluslararası düzeyde mücadele etmeyi engellemek için 20. kongreden iki ay sonra, Nisan 1956’da Kominform’u da fesh etme kararı aldırır ve böylelikle emperyalizme karşı ortak mücadelenin önemli platformlarından birisini yok etmiş olur.

Önceki dönemle kıyaslandığında yapılan önemli değişikliklerden birisi ise Tito Yugoslavya’sı ile kurulan ilişkilerdir. Stalin yaklaşık 2 yıllık bir tartışma ve eleştiriden sonra 1948’de Tito ile tüm ilişkileri kesmiş ve Yugoslavya’daki yönetimin sosyalist olmadığını ifade etmiş, hatta SBKP’nin 1952’deki 19. Kongresi bu ülkeyi “Amerikan sömürgesi”⁸ olarak tanımlamıştı. Kruşçev ise Yugoslavya’yı çok farklı değerlendiriyordu. Ona göre, “Yugoslavya’da da sosyalizm inşasında kayda değer kazanımlar görülmektedir”⁹ ve bu ülke de “kardeş”¹⁰ ülkedir. Kruşçev’e göre, “iktidarın emekçilere ait olduğu, toplumun ise üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyete dayandığı Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyetinde, sosyalist inşa sürecinde ekonominin idaresi ve yönetim aygıtının örgütlenmesi özgün ve somut biçimler alıyor”du.¹¹ Yugoslavya üzerinden yapılan tartışma, aslında Stalin ile Kruşçev arasındaki sosyalist toplumun ne olduğu tartışmasıdır. Stalin bu ülkeyi Amerikan sömürgesi kapitalist bir ülke olarak nitelendirirken, Kruşçev tam tersine sosyalist bir ülke olarak adlandırıyordu. Sosyalizmin ne olduğu tartışması, haliyle nasıl olacağı tartışmasını da beraberinde getiriyor ve Kruşçev, aldığı ve daha sonraki dönemde de almaya devam edeceği politik ve ekonomik önlemlerin ve SSCB’de gerçekleştirilecek olan kapitalist restorasyona yönelik eleştirilerin önünü önceden kesmiş oluyordu.

Diğer taraftan, Kruşçev parti içi demokrasinin, Lenin tarafından belirlenen parti kurallarının yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizerek, Stalin dönemine yönelik başka bir ciddi eleştiri daha yapar.¹² Aynı kongrede MK Prezidyumu’na seçilen Suslov ve Mikoyan’ın konuşmalarında eleştiriler daha da ileri gider. Suslov’a göre, “kişiye tapma dogmatizm ve skolastiğin gelişmesine büyük oranda katkıda”¹³ bulunmuştur. Başka bir şekilde ifade edilirse, Stalin döneminde ideolojik bir dogmatizm ve skolastik eğilim egemendi. Yine Mikoyan’a göre, “yaklaşık 20 yıla yakın bir süre boyunca, kolektif bir yönetimimiz yoktu, çünkü bizde kişiye tapma egemendi.”¹⁴ Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde ise Mikoyan şunları ifade eder: “modern kapitalizmin ekonomisinin durumunu incelediğimizde, Stalin’in ‘Sosyalizmin Ekonomik Sorunları’nda ifade ettiği ABD, Büyük Britanya ve Fransa’ya dair tezinin doğru olduğu ve bize yardımcı olacağı şüphelidir.”¹⁵ Konuşmasının son bölümüne doğru ise, Mikoyan şunları ifade ediyordu: “Ekonomik sorunları’nda ifade edilen diğer başka tezler de ekonomistlerimizin daha derinlemesine incelemelerini ve Marksist-Leninist eleştirel bir yaklaşımla bunları revize etmelerini zorunlu kılıyor.”¹⁶

SBKP’nin 20. Kongresi’nde gündeme gelen ve kabul edilen değişiklikleri toparlamak gerekirse: emperyalizmin niteliği, sosyalizme geçiş yolları, sosyalist toplumun niteliği ve parti içi normlar üzerine radikal değişiklikler. Bu konuların tamamını, sonraki yıllarda Althusser’in yürüteceği tartışmalarda karşılaşacağımız için bir köşeye yazmak gerekir.

Althusser’in tezlerinin ortaya çıkışı ve hızla yaygınlaşmasına dönecek olursak, SBKP’deki değişikliklerin Fransa’da, özellikle de komünist aydınlar içinde nasıl tartışıldığına bakmak gerekir.

b. Fransız komünist aydınlar içerisinde yaşanan siyasi kriz ve teorik bulanıklık

Althusser’in polemik yazılarının yayınlandığı 1960’ların başlarında Stalin üzerinden Marksizmin son 40 yıllık birikimine yönelik ideolojik saldırıyı gerçekleştiren modern revizyonizm egemen olmuş ve “Lenin’in partisi” ve dünyada sosyalizmi inşa eden ilk ülke olmanın prestijine de yaslanarak bu saldırıyı uluslararası boyuta da taşımıştı.

  1. Kongre tutanakları Mart 1956’da Fransız Komünist Partisinin (FKP) merkez yayın organı Cahiers du Communisme’de, gizli rapor ise Haziran’da büyük sermayenin Le Monde gazetesinde yayınlandıktan sonra parti içinde büyük çalkantılar yaşanmaya başlar. Bunun birçok nedeni vardır, ama en önemli nedenlerinden birisi; “soğuk savaş” koşullarında dünya çapında 1947-1948’den itibaren CIA’nın yönetim ve denetimi ile yürütülen devasa antikomünist ideolojik ve politik kampanyanın modern revizyonizmin saldırısı ile birleşmesinin komünist partiler, özellikle de komünist aydınlar içinde büyük oranda etkili olmasıdır.¹⁷ Diğer bir neden ise, geçmişte FKP yönetiminin yaptığı politik ve ideolojik hataların başka bir perspektifle yeniden okunması ve bunların sorumlusu olarak da “kişiye tapma” kültü olarak belirlenmesinin giderek daha da artması ve etkili olmasıdır.

Geçmiş hataların yeniden ama bu sefer modern revizyonizmin sunduğu kalıp üzerinden tekrar okunmasının sadece bir somut örneğini sunmak gerekirse, FKP yönetiminin Şubat 1949’da teorileştirmeye çalıştığı ama bir türlü çözemediği “proleter bilim” tartışmasının 1956’dan sonra yeniden canlanarak doğrudan Stalin’in suçlanmasının vesilesi haline getirilmesidir. Oysa ki, Stalin’in bizzat kendisi bu teoriyi 1950’de dil bilimi üzerine yazdığı denemelerde eleştirmiş ve FKP yönetiminin bu konuda geri atmasına neden olmuştur. Parti üyesi diğer aydınlar gibi, Althusser de “burjuva bilimi – proleter bilim” ayrıştırmasından ve buna bağlı olarak FKP yönetiminin yaptığı büyük hatalardan etkilenmiş ve bunları daha sonraki çalışmalarında bir zemin olarak kullanmıştır.¹⁸ Ama diğer FKP’li komünist aydınlardan farklı olarak Althusser bu hatayı sadece “Stalinizmin olumsuz etkilerinde” aramıyor, daha da ileri giderek bu hatanın bir nevi kaçınılmaz olduğunu belirtiyor ve köklerini Fransa’daki Marksist teorik geleneğin fakirliği ile açıklıyordu. Marksist gelenekten yoksun bir ülkenin komünisti olarak Althusser kendisine böylelikle bir misyon biçiyordu: Marx’ı yeniden okuyarak geçmişin hatalarını çözecek Marksist yorumu yaygınlaştırma.

Fransız filozof ülkedeki Marksist geleneğe dair şunları söylüyor: “Eğer Fransız partisi, iki bilim genel teorisine radikal bir ilan biçimi verecek kadar kendisini ileri götürebildiyse, eğer bunu politik cesaretinin bir testi ve kanıtı haline getirebildiyse, bu aynı sırada teorik birikiminin zayıflığı üzerinde yaşadığındandır da.”¹⁹ Althusser’e göre, bu zayıflığın kanıtı Fransa’da teorik olarak referans olabilecek bir Marksistin olmayışıdır. Dolayısıyla, teorik araştırmaya girilmesi, Marx’ın yeniden incelenmesi ve eksik bıraktığı yerlerin tamamlanması, dersler çıkartılması gerekiyordu. Bu çağrı kuşkusuz Kruşçev’in Stalin şahsında oluşmuş birikimi yeniden gözden geçirme çağrısıyla da birleştiğinde, uluslararası boyutta estirilen rüzgârdan güç ve enerji alıyor ve en azından teorik teşebbüsü belirli bir dönem açısından meşruiyet kazanmış oluyordu.²⁰ Bu meşruiyet ve FKP içinde yaşanan siyasi tartışmalar ise Althusser’in Marksist aydınlar içinde etkisinin artmasına yol açmıştır.

Louis Althusser’in 1950’li yılların başından itibaren yayınlanmış birkaç makalesi olmasına rağmen, esas olarak tartışma yaratan yazıları 1960’ların başından itibarendir.²¹ Ve bu yıllarda FKP’de, Roger Garaudy gibi revizyonizmin Fransa’da ideoloğu olmaya soyunanlar da, Louis Althusser gibi spekülatif bir zihin jimnastiği üzerinden “yenilik” içinde olan partili aydınlar da, 20. Kongre’den sonra doğan teorik kriz ortamında bir arayış içindedir. Haliyle bu yıllar yoğun ideolojik ve siyasi tartışmalara sahne olmaktadır. Aydınların önemli bir çoğunluğu örneğin FKP’nin Politbüro üyesi ve aydınlara yönelik çalışmasının sorumlusu Laurent Casanova’nın Şubat 1949’da²², Sovyet tarımcı Lisenko’yu savunma adı altında soğuk savaş koşullarında bir toplantı esnasında teorileştirmeye çalıştığı, bu tarihten sonra tüm partinin savunmak zorunlu bırakıldığı, ama 18 ay sonra Stalin’in Dil Bilimi ve Marksizm konulu makalelerinin Fransızcasının yayınlanmasından sonra birden bire terk etmek zorunda kaldığı “proleter bilim” kavramı ile hâlâ doğru dürüst hesaplaşılmadığını düşünüyordu.

Zira, Stalin’in Dil üzerine makaleleri Ağustos 1950’de MK’nın yayın organı Komünizmin defterlerinde²³ yayınlandığında Laurent Casanova komünist aydınlara 18 ay boyunca dayatılan ve onlarca aydının partiden uzaklaşmasına neden olan bu yanlış kavramdan artık vazgeçmek zorunda kalmıştı, yalnız MK bu hatanın kökenlerini tespit etme, aynı hataya bir daha düşmemenin önlemlerini almamıştı. Üstelik 33 ay sonra Laurent Casanova bir özeleştiri yapmak zorunda kaldığında bunu da yanlış yapar.²⁴ Ona göre; “proleter bilim”den bahsettiğinde kendisi değil başkaları bu kavrama yüklenen anlamı yanlış anlamıştır. O “proleter bilim”den bahsederken, sadece Sovyetler’de hayata geçirilen bilimi kastettiğini savunur, ama açıktı ki bu doğru değildi. 18 ay boyunca FKP’ye bağlı dergilerin hemen hemen tümünde “proleter bilim” çok kaba bir şekilde savunulurken, birçok aydın açıktan bu kavrama destek çıkmamakla suçlanmış, eleştirilmiş ve hatta ünlü biyolog Marcel Prenant örneğinde olduğu gibi politik olarak herkesin önünde mahkûm edilmişti. Oysa ki şimdi Laurent Casanova yanlış bile yaptığını söylemiyordu. “Proleter bilim” kavramı artık eleştiriliyordu, ama partinin aydın örgütlenmesinin sağlam temeller üzerine oturmuş olmaması,²⁵ aydınlar içinde hoşnutsuzluğun devam etmesine neden oluyordu.

Partili aydınların rahatsızlığının 1956’dan sonra başladığını söylemek kuşkusuz doğru değildir, zira daha önceki yıllarda da birçok defa bu hoşnutsuzluk patlak verir. Birkaç örnek vermek gerekirse: Mayıs 1953’te komünist biyologlar konferansında, Kasım 1953’te “ideolojik çevrelerin” sorumlularının toplantısında, Nisan 1954’te ikinci komünist biyologlar konferansında, Haziran 1954’te FKP’nin 13. genel kongresinde, Mart 1955’te Paris’in 5. Bölge Örgütü’nün konferansında onlarca aydın ile parti yönetimi arasında ciddi tartışmalar yaşanır ve tüm bu tartışmaların ortak yanı partinin yürüttüğü ideolojik mücadele ve aydınlar içinde çalışmanın çok ciddi sorunları olduğunu ortaya koymasıdır. Tüm bu tartışmaların tutanaklarına bugün bakıldığında,²⁶ birkaç istisna dışında, komünist aydınların çoğu partinin ideolojik mücadelesindeki hatalarını eleştiriyor, örgütsel olarak zaaflarına dikkat çekiyor, ama bunu yaparken olağanüstü bir ideolojik mücadele koşullarında olduklarının farkında olarak eleştirilerine özel olarak dikkat ediyorlardı. Ancak 1956’da SBKP’nin 20. Kongresi, Kruşçev’in açık ve gizli raporları tüm bu birikimi altüst ederek, uluslararası komünist hareket içinde bir boşluk yarattı. Emperyalist kapitalist kampı hiç ummadığı kadar güçlendirerek, parti içi demokrasi ve disiplini reddeden tavırların güçlenmesine güçlü bir zemin hazırladı. Haliyle, eski hoşnutsuzluk ve tartışmalar, iç sorunlar alevlendi, büyük bir kargaşaya yol açtı. Ancak bununla da sınırlı değil, Ekim ve Kasım 1956’da yaşanan Macaristan Olayları ve Sovyetler’in askeri müdahalesi meseleyi daha da karışıklaştırır. Ama Fransa örneğinde, buraya özgü olan bir başka yön daha vardır; o da FKP’nin Cezayir’in bağımsızlık savaşı karşısında aldığı olumsuz tutumdur.

FKP yönetici organlarının tutanakları (Politbüro, Sekretarya, Merkez Komitesi) ve o dönem partiye üye olmuş aydınların arşivlerinde bulunan onlarca belge SBKP’nin 20. Kongre tutanaklarının yayınlanmasından sonra ortaya çıkan olağanüstü durumunun boyutlarını daha iyi anlamamıza olanak sağlıyor. 1956 yılında FKP içerisinde onlarca aydın açıktan muhalefet etmeye başlar, hatta bunu daha da ileri götürtmek isteyen kimileri Parti içinde hizip oluşturur. 7 Ocak 1957’de Merkez Komitesi üyesi ve artık aydınlar komisyonunun sorumlularından birisi olan Victor Michaut’un hazırladığı bir iç rapor tartışmaların nasıl geliştiğine dair somut bilgiler sunmaktadır.²⁷ Michaut raporunda Paris ve çevresinde “150 doktor, 70 bilim araştırmacısı, 120 üniversiteli (orta ve teknik öğrenim öğretmenleri de dahil), 50 sinemacı, 60 ressam ve mimar” ile toplantıların yapıldığını belirtir. Bunlarla MK’nın kararları “açık ve samimice” tartışılmış ve genel olarak toplantılar olumlu geçmiştir. Toplantıların tümünde partinin birliğinin devam etmesi, hizip çalışmasının mahkûm edilmesi onaylanmış, ama partinin aydınlar içindeki ideolojik çalışması ve geçmişte yapılan hatalar da gündeme gelmiştir. Michaut raporunda, parti içinde kalmaya karar veren “bir avuç” “hizipçi”nin olduğunu ifade eder ve bunların yenilebileceğini belirtir.

Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; 1956 ile 1960’lı yılların başlarına kadar bir yandan FKP içinde parti karşıtı bir aydın kümelenmesi vardır, diğer yandan bu eğilimi güçlendiren uluslararası komünist hareket içinde ise “Marksizmi yeniden okuma”, yanlış yorumlara karşı tekrar Marx ve Lenin’in orijinal metinlerine dönme iddiası vardır. Zira bunlara göre “Stalinizmin dogmatik ve skolastik eğilimi”, Marksizmi çarpıtmış ve “Marx’ı yeniden okuma” da onun gerçek doğasını ortaya çıkartacaktır. Ama başta Stalin üzerinde başlayan bu saldırılar, çok kısa bir süre sonra tüm batılı partiler içinde egemen olunca, ilerleyen bölümlerde Althusser örneğinde detaylı bir şekilde göreceğimiz gibi, Engels’in teorik ve felsefi çalışmalarına yönelmiş, bunların Marx’ın çalışmalarının özünü çarpıttığı fikri egemen olmuş, 1970’lerden itibaren de Lenin’e saldırılar biçimine dönüşmüştür.²⁸ Eğilimin bu yönde olması kuşkusuz sadece iç tartışmalarla açıklanmamalı ve antikomünist ideolojik saldırılarının etkileri de göz ardı edilmemelidir.

c. Marksist felsefeye yönelik saldırı dalgasının güçlenmesi ve strüktüralist akımın yaygınlaşması

Parti kendi iç sorunları ile boğuşmak zorunda kalırken, dışardan da antikomünist saldırı yoğunlaşır. Soğuk savaş koşullarında bu saldırı kaba, ilkel bir antikomünist saldırının çok ötesinde, aydınlar cephesinden de diyalektiğe, materyalizme, tarihsel materyalizme, yani genel olarak Marksizmin temellerine yönelik saldırı biçimini almıştı. Uluslararası antikomünist saldırıyı yöneten CIA Leninist olmayan “Marksist” akımının, ezici çoğunluğu II. Enternasyonal üyesi partilere yakınlığıyla bilinen aydınların felsefe alanında yazdıklarınıları özellikle ön plana çıkartıyordu.

Komünist aydın ve bilim insanları içinde geçmişte savunulan tezlerin doğruluğu konusunda tereddüt ve şüphenin güçlendiği bu ortamda, ülkenin en çok öne çıkartılan ve en prestijli akademilerinde ders veren, yoğun bir kampanya çerçevesinde her kitabı birkaç on bin basan yazar, filozof, edebiyatçıların eserleri de hiç kuşkusuz komünist aydınların “kuşkularını” güçlendirici bir etki yaratmıştır. 1960 ve 1970’lerde Marksizmin yeniden yorumlanmasında etkisi olan aydınlardan birkaçını sıralamak gerekirse, herhalde şunlar en üst sırada yer alanlar olur: Maurice Merleau-Ponty²⁹, Jean Paul Sartre³⁰, Claude Levi-Strauss’in³¹, Gaston Bachelard³², Michel Foucault³³, Jacques Derrida³⁴, Martin Heidegger³⁵, Gilles Deleuze³⁶, Jacques Lacan³⁷. Farklı ekoller olarak akademik dünyadan gelen bu saldırılara belki Fransa özgünlüğünde kilise aydınlarından gelen eserleri de eklemek gerekir: Pierre Bigo³⁸ ve Jean-Yves Calvez³⁹.

Tüm bu eserler ülkenin en prestijli yayınevleri tarafından on binlerle basılmış, üniversitelerde etkin bir biçimde yaygınlaştırılmış, aydınlar, özellikle de genç aydınlar içinde önemli bir etki yaratmanın yanı sıra “Marksizmi yeniden yorumlama”nın gündemde olduğu koşullarda komünist aydınlar içerisinde de etki bulabilmiştir. Zira yukarıda ortaya konulan tablo, Marksizmin yeniden sorgulanmaya başlandığı, “hata” arama adına teorik kazanımların tekrar masaya yatırıldığı, Marx’ın yanlış yorumlanmasına karşı mücadele iddiasıyla Marksizm adına tüm söylenenlere kulak kabartma eğilimlerini güçlendirmiştir.

Marksizmin eserlerinden de faydalanarak Marksizme saldırı teşebbüsünde bulunan akımlar genel hatlarıyla değerlendirildiğinde; Fransa’da savaş sonrası dönemde belli başlı iki temel ekolden bahsedilebilir: 1945-1960 yıllar arası Fransa’da esas olarak Jean-Paul Sartre’nin temsil ettiği Varoluşçuluk ve 1960’lı yıllardan sonra ise Marksizme karşı mücadelede bir nevi onun yerini alan Strüktüralizm (yapısalcılık).

Konumuz açısından bu iki ekol arasında şöyle belirleyici bir farka vurgu yapmak gerekir: alınan teorik ve ideolojik önlemlerden dolayı komünist cepheden varoluşçuluktan etkilenen Marksist aydınlar sınırlı olurken, yukarıda özetlenen uluslararası komünist hareketin özgün durumundan dolayı “arayış” içinde olan geniş bir aydın kesimi matematikten mantığa, fizikten biyolojiye, dilbiliminden psikolojiye, felsefeden sosyal bilimlere kadar çok geniş bir alanda farklı farklı araştırmalar yürüten strüktüralist akımının tezlerine kulak kabartmış, bir kısmı bunu benimsemiş ve Marksizm ile bağlarını kurma teşebbüsünde bulunmuştur. Birbirleri arasında ciddi farklılıklar da barındırmakla birlikte bu “Marksistler” strüktüralist yöntem ile strüktüralist ideolojinin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini savunuyor ve söz konusu yöntemin verimli ve zengin olduğunu ifade ediyorlardı. Örneğin Roger Garaudy 1966 yılında yayınladığı bir eserinde Strüktüralist yöntemin birçok sosyal bilim alanında zenginliğini kanıtladığını, onlara “verimli bir sıçrayış” sağladığını ve “Engels’in ileri sürdüğü ‘doğanın diyalektiği’ kavramını hem en parlak şekilde onaylarken diğer yandan ise muazzam araştırma ve geliştirme olanakları” sunduğunu ifade eder.⁴⁰

Garaudy ile yoğun bir polemik içinde olan Althusser de strüktüralist yöntemi benimsemiş ve 1960’ların başlarından itibaren incelemeye başlamıştır. Ekim 1962’de, yani daha Marx İçin ve Kapital’i Okumak adlı eserlerinin basılmadığı, kendisinin de daha büyük polemikler konusu olmadığı koşullarda, Merleau-Ponty’nin çevirmeni ve birkaç yıl sonra da Levi-Strauss’u çevirecek olan Franca Madonia’ya yazdığı özel bir mektupta şunları belirtir: “Bütün ruhumla ‘strüktürün’ (Levi-Strauss vs…) üzerine atılıyorum, bildiğin gibi bu yüzyılın seçkin düşüncesidir […] Bunun düzenbazlığını ve verimliliğini birbirinden ayırt edebilmekten karamsar değilim bildiğin gibi, ama en kısa zamanda yapabilmeliyim ki içimde beklemede olan kavramları buradan alacaklarımla besleyebileyim.”⁴¹ Althusser tam da bu yıllarda Ecole Normal Superieur’de Claude Lévi-Strauss ve strüktüralist akımın kökenleri üzerine seminerler vermeye başlar. Buna bağlı olarak Roman Jakobson, Jacques Lacan ve Michel Foucault’un eserlerini yakından inceler. Lacan’dan ve Freud’cü bilinç altı kavramından büyük oranda etkilenir ve 1964 yılının son ayında, La Nouvelle Critique dergisinde Freud ve Lacan adlı bir makale yayınlar ve Marksizmin Freud’cü psikanaliz ile yaklaşması gerektiğini savunur. İlerleyen yıllarda ise Freud’ü Marx’ın devamcısı olarak nitelendirir.

Tersinden bakılırsa, Strüktüralistler de Althusser’in çalışmalarını beğenir ve ona yapabildikleri oranda sahip çıkarlar. Söz konusu akımın “öncülerinden” sayılan Michel Foucault bir röportajında Fransız filozofun Les Mots et les Choses adlı kitabı 1966’da yayınlandığında, makalenin ikinci bölümünde üzerinde yoğunlaşacağımız hümanizm kavramını o da reddeder ve yaşanan polemikte açıktan Althusser’in safını tutar. Ona göre; “20. yüzyılın her türlü düşüncenin, her türlü kültürünün ve her türlü politikasının bir anlamıyla fahişesi olan”⁴² hümanizme karşı, Althusser ve “cesaretli yol arkadaşlarının”⁴³ soldan temsil ettiği “strüktüralist kanadı”⁴⁴ anti-hümanizmi savunmakla tamamen haklıdır. Foucault’un bir antikomünist olarak Marksist olduğunu iddia eden birisine açıktan destek çıkması tesadüf değildir kuşkusuz, zira ikisi arasında felsefi temas noktaları vardı.

Anlaşıldığı gibi, 1960’lı yıllar Marksizm ile strüktüralizmin yakınlaştırılmaya çalışıldığı, bunun üzerinden yoğun polemiklerin yaşandığı yıllardır.⁴⁵ Bu yakınlaştırma teşebbüsünün Marksizmin temel tezlerine yönelik birçok ciddi saldırıyı gündeme getirmesi kaçınılmazdı. Özellikle de diyalektiğe… Michel Foucault 1966’da verdiği bir röportajda “diyalektik kültürün gerilemesine”⁴⁶ sevindiğini ifade eder. Gilles Deleuze Le Nouvel Observateur adlı dergide “strüktüralizm lehine diyalektik düşüncenin geri çekildiğini”⁴⁷ ifade eder. Strüktüralist yöntemin yaygınlaşmasıyla diyalektiğe yönelik saldırılar arasında doğrudan bir bağ vardır ve makalemizin ikinci bölümünde Althusser’in “Marx’ın yeniden okuması” adı altında savunduğu tezlerin anti-diyalektik çizgisine özel bir vurgu yapılacaktır. Yalnız daha önce strüktüralist ekolünün Marksist filozofları etkileyebilmesinin koşullarını, neden komünist partilerin bunu engellemeye yönelik teorik ve ideolojik önlemler alamadığını açmak lazım.

2. KOMÜNİST FİLOZOFLARIN BAŞLATTIĞI TARTIŞMALAR VE ALTHUSSERCİLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞI

a. Kruşçevci çizginin giderek FKP’de egemen olması ve felsefi tartışmalar

SBKP’nin 20. Kongresi “sosyalist legalite”, “komünist toplumunun kurulmasının programı” gibi sorunlar etrafında sosyalist toplum içinde insanın yeri, tarihsel ilerlemede insan öğesinin önemi gibi sorunların daha fazla gündeme gelmesine yol açtı.⁴⁸ Bu kongreden tam 4 ay sonra Temmuz 1956’da toplanan FKP’nin 14. Kongresi bu tartışmaları farklı bir boyuta sıçratır ve beraberinde yeni teorik ve ideolojik tartışmaları da getirir. Bu kongre geçmişe yönelik bir muhasebenin kısmen yapıldığı, geleceğe yönelik ise bir dönüşümün adımlarının atılmaya başlandığı bir kongredir. Bu kongrede FKP’nin genel sekreteri Maurice Thorez bir yandan kaba bir Stalin eleştirisini kabul etmiyordu, ama diğer taraftan da SBKP Merkez komitesinin 20. Kongre raporunda ifade edilenleri, gizli raporda⁴⁹ belirtilenleri de bir biçimde benimsiyordu. Örneğin, “kişiye tapma ve Stalin’in hataları”nı⁵⁰ eleştiriyor ve Kruşçev’in raporunda yer alan savaş ve barış sorununa bağlı olarak emperyalizmin doğasına yönelik tespitleri⁵¹ ve sosyalizme geçişin yollarının çeşitliliği ve parlamenter yolun önemine dair söylenenleri de⁵² olduğu gibi alıyordu.

Yalnız gerek Politbüro, gerekse de Sekretarya toplantılarının tutanaklarının açıkça ortaya koyduğu gibi, Thorez ilk başta geçmişin tüm kazanımlarına gölge düşürmeden “kontrollü bir değişim” yapmayı hesaplıyor ve Kruşçev’in gizli raporunda yaptığı gibi Stalin’e karşı yapılacak cepheden bir saldırının, meselenin doğruluğu ve yanlışlığından bağımsız olarak, komünizm davasına zarar vereceği fikrini savunuyordu. Yalnız emperyalist kapitalist kampın saldırılarının yoğunluk kazandığı bir dönemde, her şey planlandığı gibi olmayabiliyordu. FKP’nin 14. Kongresi birçok boyutuyla incelenmeye değer, ama yazımızın çerçevesi açısından aydınlara yönelik izlenilecek yeni politikanın boyutlarını incelemekle yetineceğiz. Thorez’in sunduğu MK çalışma raporunda aydınlar çalışmasına da değiniliyor⁵³, yalnız Kongre’de bu alanla ilgili yönetim adına esas konuşmayı Roger Garaudy yapıyordu.

Garaudy’nin raporu daha sonraki yıllarda yapılacak felsefi ve ideolojik tartışmalarda bir hareket noktasını teşkil eder, zira Garaudy kendisini yeni dönemin politik ve ideolojik temellerini teorileştirmede doğrudan sorumlu olarak görür ve bu kongrede Politbüro yedek üyesi seçilerek bu alanda bir nevi otorite de kazanmış olur.⁵⁴ Garaudy, FKP’nin üst düzey yöneticisi olarak, 1960’lı yılların sonlarına kadar yaşanacak felsefi ve ideolojik tartışmaların tümünde merkezi bir rol üstlenir, siyasi olarak Kruşçev’e yakındır, ama 1963-1964’den sonra Sovyet yöneticisinin güç kaybetmesine bağlı olarak Parti içinde giderek marjinalleşir ve uç noktadan savunduğu kaba revizyonist teorilerden dolayı 1970’de FKP’den ihraç edilir.

FKP’nin 14. Kongresi’nde yaptığı konuşmada Garaudy, geçmişte felsefe ile bilim arasında ciddi hataların yapıldığını, bunun nedeninin ise “felsefe ile bilim arasında, diyalektiğin yasaları ile her bilime özgü özel yasalar arasında mekanik bir bağ kurulmasından”⁵⁵ kaynaklı olduğunu belirtir. Ünlü filozofa göre bunun nedeni, “dogmatizm ve skolastiktir.”⁵⁶ Konuşma boyunca Stalin’in ismi geçmez, ama Garaudy’nin Suslov ve Mikoyan’ın 20. Kongre’de Stalinizme hitaben kullandıkları sıfatları kullanması, 5 aydır tüm tartışmaları yakından takip eden delegeler açısından açık bir şekilde anlam bulur. Söz konusu hataların sorumlusu böylelikle Stalin’dir. Hemen ardından Fransız filozof geçmişte yapılan “proleter bilim-burjuva bilim”⁵⁷ ayrımının da bundan kaynaklandığını iddia ederek artık yeni bir döneme girildiğinin haberini verir.

Garaudy’ye göre komünist bilim insanları ve filozoflar bu hatayı düzelterek “sonuçlardan hareket ederek doğaya kendisinden bekleneni söyletme” eğilimden vazgeçecek ve “diyalektiğin yasalarının dogmatik kullanımını”⁵⁸ mahkûm edeceklerdir. Tabii ki bu; diyalektik, diyalektiğin yasaları, Marksist diyalektik ile Hegelci diyalektik arasındaki bağ, daha da ileri giderek Hegel-Marx ilişkisi, Marksizmin doğuşu vb. gibi konularda geçmişin yorumlarını⁵⁹ bir kenara atıp yeniden bu alanlara ilgi gösterme davetiyesidir esasında. Garaudy kongre kürsüsünden komünist filozoflara yeni bir görev, Marksizmin “skolastik” kabuğundan kurtulması için özel bir sorumluluk yükler. Burada sorun Marksizmin tarihi ya da Marksist felsefeye yönelik “yeni” araştırmaların yapılması değil elbette, sorun bunların neden ve hangi amaca hizmet etmesi açısından yapıldığıdır. Bu konuda Althusser’in yıllar sonra yaptığı bir tespit anlamlıdır: “XX. kongreden önce bir komünist filozof için, (en azından Fransa’da) bilinen formüllerinin pragmatist yorumu olmayan politikaya yakın yazılar yayınlaması mümkün değildi. XX. kongre bunu mümkün kıldı.”⁶⁰

Burada bilinen formüller olarak burada kastedilen, parti yönetiminin belirlediği politik çizgidir. Yani Althusser, komünist bir filozofun, partinin sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarına bağlı olarak belirlediği siyasi çizginin dışında, hatta karşısında bir siyasi müdahale etme hakkından bahseder. 1956’da komünist filozoflara verilen “sorumluluk” ve meselenin bitmez tükenmez boyutları filozofların ayrıcalıklı bir yerde olmalarına olanak sağlar. Bunun Parti saflarında ideolojik karışıklığa, aydınların özellikle de filozoflarının militanlar kitlesi içerisinde ayrı ve ayrıcalıklı bir statü edinmelerini kaçınılmaz kılar. Zira FKP’nin aydınlara yönelik yayın yapan La Pensée ve La Nouvelle Critique dergilerinin 1956 ile 1966⁶¹ yılları arasındaki sayıları yakından incelendiğinde birbirine zıt, Marksizmin en temel ilkelerine bile ters, tartışma özgürlüğü adı altında onlarca makale yayınlandığı görülecektir.

Kuşkusuz parti yönetimi de bunu görüyor ve ortaya çıkacak sorunların da farkındadır. İncelenen dönemde FKP Politbüro’su birçok defa felsefe sorunları ve komünist filozofların tartışmalarının doğurduğu teorik ve ideolojik sorunları gündemine almıştır. Örneğin 10 Ekim 1961’de Parti genel sekreter yardımcısı Waldeck Rochet Politbüro’da bir rapor sunmuş ve Parti yönetiminin temel teorik ve felsefi sorunlarda bir çizgi belirlemesinin önemine dikkat çekmiştir.⁶² Parti genel sekreter yardımcısı bu konuşmasında Roger Garaudy ile Lucien Seve, Michel Simon ve Michel Verret başta olmak üzere birçok “genç filozof” ile yürütülen tartışmaların içeriğine işaret eder. Parti’nin üst kademelerinde 3 aylık bir tartışma süreci başlamıştır. Waldeck Rochet’nin, Leo Figueres’in, Maurice Thorez ve Georges Cogniot’nun arşivlerinden yoğun bir tartışma sürecinin yaşandığı görülebilir.

SSCB’nin 20. kongresinin açtığı sürece bağlı olarak FKP içerisinde de Stalin ve Stalinizme yönelik yapılan eleştiriler konusunda hararetli bir tartışma yaşanır ve filozofların başını çektiği tartışmalar sadece felsefi alanla sınırlı kalmaz. Dolayısıyla bu tartışmalara genel sekreter Maurice Thorez de müdahil olur ve yapılan tartışmalar sonucunda Politbüro bir yandan üyesi olan Roger Garaudy’yi eleştirirken diğer yandan da ona karşı çıkan “genç filozofların” görüşlerini de eleştirir. FKP yönetimi tartışmaya dâhil olan partili filozofları toplayarak görüşlerini paylaşma kararı verir. 6 Ocak 1962’de toplanan komünist filozoflar konferansına Parti Genel Sekreter Yardımcısı Waldeck Rochet bir tebliğ sunar.⁶³ Bu konferans, parti yönetiminin, komünist filozoflar arasında uzun yıllardır süren tartışmaların çerçevesini ve tartışma konularında Parti yönetiminin görüşlerini ortaya koyar.⁶⁴

b. Felsefede de revizyonizmin egemen olması

FKP yönetimi tartışmaların merkezinde olan üç konu üzerinde durur: 1) Marksist felsefenin etki alanının ne olduğu, yani diyalektiğin ve materyalizmin yeniden bir nitelendirmesine bağlı olarak bilim ve diğer felsefi akımlarla hangi ilişkiyi sürdüreceği sorunu, 2) Marksist felsefenin “mutlak doğru çekirdeğinin” ne olduğu ve gelişip gelişemeyeceği sorunu, 3) Marksist filozof ile Marksist olmayan filozoflar arasında diyalog sorunu ve komünist filozofların bu alandaki çalışması sorunu.

Diyalektik materyalizmin etki alanının ne olduğuna dair karşıt iki görüş savunuluyordu: bunlardan birincisinin başını Lucien Seve çeker, Marcel Prenant ve Jean-Pierre Vigier gibi hâlâ FKP üyesi olan ünlü bilim insanlarının görüşlerinden de faydalanarak, bilginin gelişmesinin esas alanının bilim olduğundan, diyalektik materyalizmin bilimsel alana karışmayarak esas olarak kendisini mantık ve bilgi teorisiyle sınırlı tutmasını savunuyordu. Bu konuda Lucien Seve yapılan eleştiriler karşısında geri adım attıysa bile, ilerleyen yıllarda bu görüşü savunanlar Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty’nin ifade ettiği doğanın diyalektiğinin olmadığı, yani diyalektiğin sadece düşüncede olduğunu, Frederich Engels’i Marx’ın görüşlerini çarpıtmakla suçlamaya kadar gideceklerdi. FKP yönetiminin desteklediği diğer görüş ise diyalektik materyalizmin bilimsel bilgiyi içselleştirdiğini ve dolayısıyla etki alanının daha geniş olduğunu savunuyordu.

İkinci tartışma konusu ise diyalektik materyalizmin özü itibariyle hâlâ gelişip gelişemeyeceği sorunuydu. Lucien Seve “mutlak doğru çekirdek konusunda Marksist felsefe tamamlanmıştır” fikrini savunuyor ve diyalektik materyalizmin çekirdeğini oluşturan mutlak doğruların daha önceden ilan edildiği ve öz itibariyle artık eklenebilecek bir şeyin olmadığını belirtiyordu. Ona göre, kuşkusuz Marksist felsefe hâlâ gelişecekti, yalnız bu gelişme onun özünü ve temellerini oluşturan mutlak doğrular üzerinden oluşacaktı. Bu görüşe karşı çıkan Roger Garaudy ise, diyalektiği geliştirme iddialarından hareketle çekirdeğinin, yani temel ilkelerinin de gelişebileceğini savunuyordu. Ona göre Marx ve Engels’in söyledikleriyle tatmin olunmamalıydı, Marksist felsefenin özüne dair daha da ileri gidilmesi gerekiyordu. Politbüro, bir yıl önce toplanan XVI. Kongre’de Politbüro üyeliğine seçilen Garaudy’yi eleştiriyor, ancak bir uzlaşma temeli de bulmaya çalışıyordu. Lenin’in söylediklerinden hareketle diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizmin temel ilke ve muazzam birikiminin onun “mutlak doğru çekirdeğini” oluşturduğunu belirtiyor, ama bu çekirdeğin hareketsiz, sonuna ulaşmış ve zenginleşemez diye tarif edilmemesi gerektiğini de savunuyordu.⁶⁵

Oysa, buradaki tartışma soyut bir teorik tartışma değildi, Marksist felsefenin özünün nasıl ve hangi yönde gelişeceğiydi. Temeller üzerinden yapılacak bir değişiklik, hiç kuşkusuz onun üzerine inşa edilenin de yönünü oluşturacaktı.

Üçüncü tartışma konusu ise, Marksist filozoflarla Marksist olmayan filozofların ortak çalışmalarının ne üzerinden yapabileceği sorunuydu. Buraya dikkat edilmeli; zira sorun Marksist partinin diğer partilerle ittifak yapıp yapmama sorunu değildir, tartışılan Marksist filozofların Marksist olmayan filozoflardan bir şeyler öğrenip öğrenmeyeceği, onların felsefelerinden faydalanıp faydalanamayacağı sorunudur.

Kruşçev, sosyalizm ile kapitalizmin “barış içinde bir arada yaşayabileceklerini” ilan etmiş, hatta ABD’ye resmi bir ziyaret düzenleyerek ortak bir diyaloğun olabileceğini göstermişti.⁶⁶ Peki, karşıt sınıf ve ideolojiler bir diyalog içinde olabiliyorlarsa, karşıt felsefeler neden olamasın ki? Birçok Fransız komünist filozof Kruşçev’in söylediklerinden hareketle, Marksist olmayan filozoflarla diyalog içinde olmanın, onlara karşı fazla eleştirel olmamanın gerektiğini belirterek, aslında ideolojik mücadelenin geriletilmesini savunuyordu. Politbüro bu konuda, ilkelerden taviz vermeden bir diyaloğun olabileceğini, Marksistlerin diğer filozoflardan nesnel dünyaya dair kimi şeyleri öğrenebileceğini savunuyordu. Üç tartışma konusunda, Politbüro’nun vardığı sonuçlar özetle bunlar, ama Politbüro üyesi olan, tartışmalarda Marksizmi yeniden inşa etme teşebbüsünde teorisyenliğe savunan Roger Garaudy, Parti yönetiminin uzlaşma sağlamaya çalıştığı noktalarda daha da ileri giderek Marksizmi tamamen revize etme çabası içindeydi.

Politbüro’nun bu müdahalesi felsefi tartışmalara yeni bir çerçeve çizmiş, ama tartışmaları sonuçlandırmamıştı. FKP yönetimi 3 ay sonra geniş katılımlı bir toplantı daha tertipler. 14 Haziran 1962’de, Roger Garaudy “komünist filozofların görevleri ve Stalin’in felsefi hataları” konulu bir konferansta tebliğ sunar. Toplantıya partili filozofların yanı sıra onlarca aydın da katılmıştır. FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez konferansı yönetir ve yanı sıra 5 Politbüro yöneticisi ve 8 Merkez Komite Üyesi de salonda bulunur. Yani toplantıya verilen resmi biçim, Garaudy’nin sunumunu da güçlendirir ve üstelik rapor Merkez Yayın Organı’nda da yayınlanır.

Maurice Thorez açılış konuşmasında Waldeck Rochet’in sunduğu raporun bir “devamı olarak”⁶⁷ bu toplantının tertiplendiğini ve FKP’nin bir “yandan revizyonizme karşı” mücadele ederken, diğer taraftan da “dogmatizme” karşı mücadele ettiğini belirtir. Buradan hareketle, Thorez konferans tebliğini sunacak Roger Garaudy’nin “Stalin’in felsefi alanında olumlu ve olumsuz yerlerinin altını” çizeceğini belirtir ve “özellikle de Stalin’in Marksist klasiklerin Hegel ve diyalektiğine dair ortaya koyduğu tavırdan nasıl uzaklaştığını” inceleyecektir. Ama Thorez’in söylediğinin tersine, Garaudy, toplantıda gerek Politbüro’nun üç ay önce çizdiği çerçeve, gerekse de Thorez’in sınırlı uyarılarının çok çok ötesine gider.

Roger Garaudy’ye göre, Stalin’in en temel ideolojik ve felsefi hatası, “teoriyle pratiği birbirinden ayırmasıdır.”⁶⁸ Bundan dolayı Stalin’in savunduğu materyalizm “ancak dogmatik”, diyalektiği ise “ancak spekülatif olabilirdi”. Bu esas hatanın birçok sonucu vardır ve Garaudy bu temel hatanın doğurduğu diğer hataları uzun uzun sıralar. Örneğin, Stalin Marksist-Leninist felsefeye birçok kural dayatmış (“tam olarak yedi: üç materyalist ‘ilke’ ve diyalektiğin dört özelliği”⁶⁹). Garaudy bu sıralamayla dalga geçer bir üslupla “alın size işte cebinize koyabileceğiniz altın ya da din kitabı gibi tamamlanmış mutlak gerçek”⁷⁰ diyerek, daha önce tartışma konusu olan “mutlak gerçek çekirdeği” meselesini tekrar, yalnız bu sefer başka bir açıdan gündeme getirir.

Ona göre, Stalin üç temel felsefi hata yapmıştır: “Marx’ın materyalizmini Marksizm öncesi dogmatik materyalizme indirgemiş”, pozitivist bir yaklaşımla “diyalektik canlı bilimden koparılarak sadece XIX. Yüzyılın örneklerinden beslenilmiş” ve sonuncu olarak da “diyalektik materyalizm [tarihsel] felsefi birikimlerinden”⁷¹ koparılmıştı. Daha sonra Garaudy bu sıraladığı üç hatayı teker teker detaylandırır. Burada Garaudy’nin tüm argümanları üzerine durmayacağız, ama Stalin tartışması üzerinden Marksizmin temellerine yönelik bir tartışmanın yürütüldüğü açıktır. Ona göre dogmatik, spekülatif, mekanik, pozitivist, hayattan kopuk dar bir eğilimden dolayı Marksizm çarpıtılmıştır ve hak ettiği tarihsel yere tekrar getirilmelidir. Yalnız bunu yaparken de “felsefenin gelişemeyeceği” tezinin kabul edilemeyeceğini ifade ederek savunduğu köklü radikal yorumları meşrulaştırmaya çalışıyordu.

Ona göre, bilim son 30 yılda olağanüstü boyutlarda gelişmişti, Marksist felsefenin de, özellikle “mekân, zaman, hareket, nedensellik”⁷² gibi alanlarda yeniden gözden geçirilmesi ve yenilenmesi gerekiyordu, ancak bu yapılırken, sadece Marksist klasiklerden faydalanılmamalı, burjuva sosyal bilimcilerin eserlerinden pek de eleştirel olmadan yararlanılmalıydı – bunu savunuyordu. Garaudy, gerçeklerin bilimle birlikte ilerlediğini ve bilimin gelişmesi sadece materyalistlere bağlı olmadığından Marksist olmayan filozoflardan da öğrenilecek çok fazla şeyin olduğunu belirtir. Argümanları Hegel’den başlar ve Spinoza’dan devam eder, ama kısa bir süre sonra lafı Garaudy esas varmak istediği çağdaş felsefe ekollerine getirir.

Önce idealist olan Bachelard örneğini verir ve “ayakları üzerine konulma şartıyla” Marksistlerin Bachelard’dan, özellikle de bilginin diyalektiği konusunda öğreneceği çok şeyin olduğunu belirtir.⁷³ Dolayısıyla Garaudy, bazı genel doğruların istismarını yaparak, kendisinin Sorbonne’daki felsefe doktora tez danışmanı olan Gaston Bachelard’dan faydalanması gerektiğini savunur. Bununla da sınırlı kalmaz, Garaudy Marksistlerin Mounier gibi kemikleşmiş bir antikomünistin “personalizm” (kişilikçilik) teorisinden de alınacak şeylerin olduğunu belirtir, daha doğrusu Mounier’in esin kaynağı olan “Hıristiyan geleneği”nden insan kavramına dair doğru şeylerin alınabileceğini savunur. Aynı şeyi, Sartre’ın “varoluşçuluğu” için de söyler. Daha da ileri giderek, Kilisenin düşünürleri arasında olan Pierre Bigo ya da Jean-Yves Calvez⁷⁴ ya da sosyal demokrat Maximilien Rubel gibi Marx’ın “yabancılaşma teorisi” üzerine uzun yıllar çalışma yapmış, gerçeğin Marx’ın gençlik eserlerinde yattığını savunan idealist düşünürlerin çalışmalarından da faydalanılması gerektiğini ileri sürer.

Anlaşıldığı gibi, FKP yöneticisi filozof, diyalektik materyalizmin “mutlak gerçek çekirdeği” konusunda yarattığı muğlaklıktan sonra, idealist felsefeye, özel olarak da Hıristiyan düşünürlere yönelik bir açılımın peşindedir ve onların söylediği “doğru” şeylerin alınması gerektiğini savunmaktadır. İleriki yıllarda Hıristiyan düşünürlere yönelik açılımı çok daha net ve açık bir şekilde savunacaktır. Garaudy’nin etkisinin güçlü olduğu 60’lı yılların başlarında FKP içinde “felsefede partizanlık” ilkesinden hareket ederek, revizyonizm, felsefi tartışmalarda da egemen olur.

FKP yönetimi 1960 ile 1966 arasında komünist filozofları defalarca konferanslarda toplar ve birçok defa Althusser eleştiri konusu olur. Ama buna rağmen makaleleri ve onu destekleyenlerin yazıları FKP’nin dergilerinde yayınlamaya devam eder. 11, 12 ve 13 Mart 1966’da Argenteuil şehrinde MK “ideolojik ve kültürel sorunlar” gündemli bir toplantı tertipler. Bu toplantıya, MK üyelerinin yanı sıra son yıllardaki tartışmaya aktif katılmış aydınlar da davet edilir. Althusser buraya katılmamıştır, ama kendi tavırlarını savunan bir tebliğ gönderir ve bu dostu Michel Verret tarafından okunur. Toplantıda Althusser/Garaudy ikilemi, Althusser’in Marx İçin adlı kitabında savunduğu fikirler tartışılır ve hümanizm tartışmalarında bir tavır alınır. Ama bundan da öte, MK’nin bu toplantısında aydınlara parti içinde daha fazla “özgürlük” tanıma karar altına alınır ve böylelikle Parti saflarında iki çeşit partili komünist militan tipi yaratılır ve Leninist parti ilkelerinden uzaklaşma açısından bir dönemeçtir.

Üç günlük sert tartışmalardan sonra Aragon’un kaleme aldığı ve savunulan görüşleri uzlaştırmayı hedefleyen bir sonuç bildirgesi yayınlanır. Argenteuil toplantısından tam 3 ay sonra Waldeck Rochet, Althusser’le bir görüşme yapar. Artık ünlü olan filozofun daha sonra aktardığına göre, FKP genel sekreteri ona “Seni Argenteuil’de eleştirdik, ama sorun burada değil. Aldığı tavırlarla bizi rahatsız eden Garaudy’yi eleştirmek için seni eleştirmemiz gerekiyordu. Senin açından, ilgimizi çeken şeyler yazdın”⁷⁵ der.

Anlaşıldığı gibi, birçok açıdan bir dönüm noktası olan Argenteuil’de Althusser eleştirilmiş, ama bu en uç noktalara savrulan Garaudy’nin eleştirisini yapmanın doğurduğu ihtiyaçlar üzerinden olmuştur. Bu soruna vurgu yapmak konumuz açısından önem teşkil ediyor, zira 1965’de Marx İçin adlı kitap yayınlandığında, Garaudy’nin Fransa’da revizyonizmin teorisyenliğine soyunmasından rahatsız olan birçok aydın, ortada olan Althusser/Garaudy ikilemi içinde birincisine ya daha fazla yakınlaşmış ya da sempati ile bakmıştır. Bu siyasi bir tavırdır, Parti içindeki güçler dengesi açısından düşünüldüğünde revizyonizmin teorisyenliğini yapan bir Politbüro üyesi ile tamamen zıtlaşan, Parti içinde büyük bir sorumluluğu olmayan ama akademik kariyeri açısından ülkenin en prestijli üniversitesinde öğretim görevlisi olan birisinin daha “solcu” geniş bir kesim tarafından sempati toplaması anlaşılmaz değildir. Üstelik bu yıllarda Althusser, Sovyet revizyonizmine karşı çıkan Çin ve Mao’yu elinin tersiyle dışlamamış, orada yazılıp çizilenlerden alıntılar yapmaktan da çekinmemiştir.

c. Altusser’in teorik çalışmasının amacı: bir felsefe bilimi oluşturma

Louis Althusser, Garaudy ve etkilediği genç aydınların bu eğilimine karşı çıkan ve aynı hareket noktasından ona başka bir alternatif sunmaya çalışan filozoflardan birisidir. 1972’de kaleme aldığı John Lewis’e Cevap’ta FKP içerisinde tehlikeli bir eğilimin ortaya çıktığını şu şekilde ifade eder: “XX. kongrede Stalin’in ‘yanlışlarının eleştirisi’ öyle sözlerle yapıldı ki kaçınılmaz olarak, Komünist Partileri içerisinde burjuva ideolojik ve felsefi temalarının yoğun saldırısı diye adlandırmak gereken patlamaya yol açtı: [bu patlama] en başta komünist aydınlar içerisinde, ama yanı sıra kimi yöneticilerde de ve kimi yönetim organında”⁷⁶ da etkisi olan bir patlamadır.

Ve Althusser daha ilerde göreceğimiz kaba materyalist argümanlarla FKP yöneticilerini, en başta da Roger Garaudy’yi eleştirir ve bunlara karşı yeni bir Marksist yorum sunmak, düne kadar çarpıtılmış Marksist yorumlara karşı yeni bir soluk getirme iddiasıyla ortaya çıkar. Kendi amacını, Althusser şu şekilde ifade eder: Kaleme aldığı yazılar “felsefi denemeler olarak, teorik araştırmaları konu eden ve var olan teorik-ideolojik bir konjonktürde müdahale etmeyi amaçlayan ve iki tehlikeli eğilime karşı tepki göstermeyi amaçlayan makalelerdir. […] Bunlar iki cephede ‘müdahale’ ediyordu.” […] Birinci müdahale, Marksist teori ile ona bulaştırılan ya da onu tehdit eden felsefi (ve siyasi) sübjektivist biçimler arasında “ayrım çizgisini çizmek”: bunlar her şeyden önce ona göre ampirizm ve bunun klasik ve modern değişik biçimleri olan pragmatizm, iradecilik, tarihselcilik vb.’dir. İkinci müdahale ise, bir yandan Marksist tarih bilimi ve Marksist felsefesinin gerçek teorik temelleri ile “insan felsefesi” ya da “hümanizm” gibi, bu yıllarda Marksist yorumların temelini oluşturan Marksizm öncesi idealist kavramlar arasında “ayrım çizgisini çizmektir.”⁷⁷

Yani Althusser uluslararası boyutta modern revizyonizmin egemen olduğu, Marksizmi revize etmeye başladığı bir ortamda, yapılan bu yorumların bir kısmına katılmıyor, onlara karşı Marksizmi savunduğunu iddia ediyordu.

Ünlü Fransız filozofun tezlerini detaylı olarak incelemeden önce ne yapmak istediğine bakmak gerekir. Althusser’i ünlü kılan iki kitabında, Marx İçin ve Kapital’i Okumak’ta, tüm çabasının Marksist felsefeye içerik vermek olduğunu birçok defa ifade eder. Ona göre “Marksist felsefe […] büyük oranda hâlâ oluşturulması gerekiyor”⁷⁸ ve “bu [Marksist] felsefenin, hepimiz peşindeyiz”⁷⁹. Başka bir yerde, Althusser tüm çalışmalarının amacını bu “Marksist felsefeye biraz varlık ve içerik vermek”⁸⁰ olarak tanıtır. Temmuz 1976’da, teorik kavramlarının olgunlaştığı bir dönemde bitirdiği, ama yaşarken bilinmeyen nedenlerden dolayı yayınlamadığı ve arşivlerinden çıkartılarak ancak 2015 yılında yayınlanan son kitabında ise tüm çabasının “bir felsefe bilimi”⁸¹ ve bir “felsefe teorisi”⁸² oluşturmak olduğunu ifade eder.

Althusser’in Marksist felsefenin içeriğinin hâlâ oluşmadığı varsayımı, Marksizmin felsefi ve tarihsel birikiminin yok sayılması, en azından göz ardı edilmesi anlamına gelmektedir. Buna rağmen, dönemin tarihsel ve siyasal koşulları ve ideolojik kamplaşmaları Althusser’in çevresinde belirli bir aydın kesimini kümeleyebilmesini sağlamıştır. Daha sonra da göreceğimiz gibi savundukları tezlerin içeriğinden çok bu başarıya ulaşabilmesinde savunma biçimi de –sürekli Marx’ı okumaya davet etme ve savunduklarını soyut karışık bir dil ve üslupla yapma biçimi– etkili olmuştur.

Althusser, Marx’ın tüm eserlerini detaylı bir şekilde incelemiş, Almanca orijinal metinlerle sürekli karşılaştırmalar yapmış ve savunduklarını bir şekilde Marx’ın yazdıklarına dayandırmaya gayret göstermiştir. Ancak, Marx’ın çok temel vurgularını göz ardı etmiş, bundan yola çıkarak Marx’ı “Marksist açıdan” eleştirdiğini iddia etmiştir.

Althusser, bir Marksist felsefe, daha doğrusu bir “felsefe bilimi ya da teorisi” oluşturma çabalarını, Marx’ın 9 Mayıs 1868’de J. Dietsgen’e gönderdiği bir mektupta “ekonomik [araştırmalar] yükünden kurtulduğumda bir diyalektik yazarım”⁸³ diye belirtmesine dayandırır. Yani Marx fırsat bulup bir “diyalektik” yazamadığına göre, bu hâlâ onun için yazılmayı bekleyen bir iştir. Ama bu, Marx’ın diyalektiği özümsemediği, bunu yazdığı eserlerde hayata geçirmediği anlamına gelmez kuşkusuz. Zira, söz konusu diyalektiğin bilgisine ulaşmış olmasaydı, örneğin başından sonuna kadar diyalektiğin uygulanmasının en somut örneği olan Kapital’i nasıl yazabilirdi? Ama sorun sadece bununla da sınırlı değil: Althusser, Marx’ın “eksik” bıraktığı işi yapmaya çalışarak, kendisini Marx ile ayıran 80 yıllık bir dönem içinde bu işin yapılamadığını da var sayarak, başta Engels ve Lenin olmak üzere, en azından iki kuşak Marksistin Marksizme katkılarını da küçümsemiş, hatta birçok açıdan hiçe saymıştır.

Althusser’in fikirlerinin gerçek siyasi boyutlarını doğru kavrayabilmek için kullandığı karışık üslup içinde kavramlara özel bir ilgi göstermek gerekir, zira ileri geri birçok adım atmış, birçok defa fikir değiştirmiş, gelen eleştiriler karşısında kendi deyimiyle “öz itibariyle bir şey” değiştirmemekle birlikte fikirlerini farklı kavramlarla ifade etmiştir. Örneğin 1970’lerin başlarından itibaren Marx’ın eksik bıraktığı “diyalektiği” oluşturma değil, artık bir “felsefe bilimi ya da teorisi” kurmayı hedeflediğini ifade eder. Marx’ın eserlerinde hayata geçmiş bir diyalektik materyalizmin olduğunu kabul eder ve dolayısıyla var olan bir felsefeyi kurma değil, bir “felsefe bilimi ya da teorisi” kurmayı hedef olarak koyar önüne. Ona göre felsefe bilimsel değildir, ama bilim felsefi olabilir. Dolayısıyla amacı bir felsefe değil, bir bilim kurmaktır.

Bakın bu konuda neler söylüyor:

“Eğer felsefeyi öğrenmek istiyorsak, her şeyden önce felsefenin bilim olmadığı bilinmelidir, yani felsefe sorunları bilim gibi ortaya koymaz, onlara çözümler bulmaz, ama felsefe sorular soran ve onlara cevaplar veren, ama bu cevapların, bilimsel bilgi anlamında bilgi olmadığı farklı bir pratiktir.”⁸⁴ Dolayısıyla Althusser’e göre, felsefe bir bilim olmadığı gibi, bilimsel bilgilere dayanan cevaplar sunamayan ayrı bir pratiktir. Sorular sorar, ama bilimsel bilgilerden faydalanmadığı için sunduğu cevaplar da bilimsel değildir, başka bir şekilde ifade etmek gerekirse spekülasyondan başka bir şey yapmaz. Daha da ileri giden Althusser’e göre, “bilimin bir nesnesi vardır yalnız felsefenin nesnesi yoktur”⁸⁵, ve hatta ona göre, “felsefenin başlangıcı [bile] yoktur.”⁸⁶

Dolayısıyla Althusser felsefe alanında Marksist çalışmalar yürütmeyi amaçladığını söylemesine karşın, felsefeyi bilimsel saymaz, onun ne amacı, ne nesnesi ne de tarihi olduğunu kabul etmeyerek Marksizmin temel tezleri ile karşıt bir pozisyona düşer. Bakın bu konuda, yayınlanmadan önce Marx’ın tamamen okuduğu, bir bölümünü kaleme aldığı ve tamamen onayladığı Anti-Dühring’te Engels ne demiştir:

“Bütün önceki tarihin düpedüz, safça devrimci bir biçimde mahkûm edilmesine karşı modern materyalizm, tarihte insanlığın evrim sürecini görür ve görevi de bu sürecin ilerletici yasalarını bulmaktır. […] Modern materyalizm […] doğanın da zaman içinde bir tarihi olduğunu; göksel cisimlerin, tıpkı uygun koşullar içinde yaşamaya olanaklı canlı varlıklar gibi, doğduğu ve öldüğünü ve devrim döngülerinin, kabul edebildiğimiz ölçüde, son derece büyük boyutlar kazandığını belirten modern bilimin ilerlemelerini sentetize eder. Her iki durumda da o [modern materyalizm], esas olarak diyalektiktir ve öteki bilimlerin üstünde yer alan bir felsefe umurunda değildir.”⁸⁷

Anlaşıldığı gibi, eski kaba materyalizmin tersine, diyalektik materyalizm tüm bilimsel ilerlemeleri özümser ve onları içselleştirir. Fransız filozofun ifade ettiğinin tam tersine insanlığın evrim sürecinin yasalarını bilimsel bulgulara yaslanarak inceler ve “amacı da” –yani nesnesi– bu sürecin ilerletici gücünü bulmaktır. Ama Engels diyalektik materyalizmi diğer bilimlerin üzerinde olan bir yere koymamaya da özel bir önem verir, o onların üstünde değil içindedir, dolayısıyla bilimseldir.

Peki, Althusser, Engels’in bu yazılarını bilmez mi? Kuşkusuz çok iyi bilir, ama Marksizmin kurucularından olan Engels’in çalışmalarını eleştirir ve Marx’ın Marksizmine yanlış bir yorum kattığını varsayarak, birçok eserinde çok yalın bir şekilde ifade ettiği tarihsel ve diyalektik materyalizmin temel yasalarını da eleştirir. Fransız filozofa göre, “Engels bu sorun [tarihte felsefi sistemler] hakkında küçük bir hatayı (sottise) dile getirir, bu da bir materyalistin hiçbir zaman idealizmden tamamen korunma altında olmadığını kanıtlıyor.”⁸⁸ Dolayısıyla Althusser, kendisine, Engels’in eserleri de dahil olmak üzere Marksizme sızmış bu idealist izleri bulup çıkartma misyonu yükler.

Fransız filozofun yapmak istediği başka bir görevi de, Marksizmi yalnızlaştırılma durumundan kurtarmaktır. Bu görevi şu şekilde ifade eder: “Peki, tarihsel materyalizme ne demeli? Fiziğe (kâr oranının düşme eğilimi yasasının enerjinin azalma eğilimi yasasına ya da termodinamiğin ikinci yasasına yakınlaştırma), matematiğe (ekonomik modellerin matematikleştirimeleri), biyolojiye (Darwinci evrim tipi), sosyo-psikolojiye (fonksiyonalizm) ya da sosyolojiye (strüktüralizm) vs… tüm yakınlaştırma çabalarına rağmen bu büyük kıta [Marksizm] bugüne kadar izole kaldı, ve sadece psikanalizin dışında, bu yalnızlaşmadan kurtulması için nasıl bir köprü kurulması gerektiğini göremiyoruz.”⁸⁹ Yazımızın ikinci bölümünde görüleceği gibi, Althusser, Freud’cü ve Lacancı psikanalizden, strüktüralist felsefeden, Bachelard’cı bilim felsefesinden etkilenerek bunların metodolojisi ile Marksizm arasında, bunu yalnızlıktan kurtarma adı altında arada bir “köprü kurma”ya çalışacaktır.⁹⁰ Bu teşebbüsünü ilerleyen bölümde yakından adım adım izleyeceğiz.

Son olarak da belirtmeliyiz ki, Althusser, Marksist diyalektiği köklü olarak yorumlamak ister. Ona göre, Hegelci diyalektikten Marksist diyalektiğe kalan ve Engels ve Lenin’in de dile getirdiği diyalektiğin yasaları fikri “tamamen saçmadır (aberrante)”⁹¹. Marksist felsefeyi bundan arındırmak gerekir. Bunu yapabilmek için, Althusser, Marx ile Hegel ilişkisini ve ünlü Alman filozofun Marx üzerinde olan etkilerini silmeye çalışır. Yani diyalektikten arınmış bir Marksizm yaratmak ister. Bunun ismini 1978 “buluşma materyalizmi” (materialisme de la rencontre) olarak koyar, 1980’lerin başlarından itibaren ise “tesadüfü materyalizm”⁹² (materialisme aleatoire) olarak adlandırır. Yani diyalektikten tamamen arındırılmış bir materyalizm. İşte Marksizmi savunma adına yola çıkan Louis Althusser’in vardığı nokta budur.

Dipnotlar

1. Akademik dünyasının en prestijli basım yayını PUF’de son yıllarda çıkan Althusser’in kitapları: Felsefede Marksist olmak (2015), Filozof olmayanlar için felsefeye giriş (2014), Kapital’i okumak (2014), Yeniden üretim üzerine (2011), Montesquieu, politika ve tarih (2003), Machiavel’in yalnızlığı (1998).

2. Akademi dünyası ve genç aydınlar üzerinde en fazla etkileri olanlardan burada üçünü sayabiliriz: Etienne Balibar, Dominique Lecour ve Gerard Dumenil.

3. Gizli diye bilinen bu rapor aslında çok gizli kalmamıştır. Kongreden sonra, ülkenin değişik bölgelerine bir rapor örnekleri gönderilmiş ve ileri parti kadrolarıyla tartışılma kararı verilmiştir. Bu tartışmaların hararetli yaşandığı birçok bölgede gizli rapor gizliliğini çok kısa bir süre sonra kaybetmiştir.

4. Khrouchtchev, “Le rapport du Comité central”, Recueil de documents du XXe Congrès du PCUS, Numéro spécial Les Cahiers du Communisme, Mars 1956, p. 44.

5. Staline, Les problèmes économiques du socialisme, in Recueil de documents du XIXe Congrès du PCUS, Numéro spécial Les Cahiers du Communisme, Kasım 1952, sf. 25.

6. Kruşçev, age, sf. 45.

7. Age, sf. 46.

8. SBKP 19. ve 20. Kongre raporları, İnter yayınları, İstanbul, 1989, sf. 28.

9. Age, sf. 125.

10. Age, sf. 145.

11. Krusçev, age. sf. 46.

12. Krusçev, age. sf. 103.

13. M. Suslov’ın konuşması, Cahiers du Communisme, özel sayı, Mart 1956, sf. 241.

14. A. Mikoyan’ın konuşması, Cahiers du Communisme, özel sayı, Mart 1956, sf. 245.

15. Age, sf. 265.

16. Age, sf. 266.

17. “Soğuk savaş” koşullarında hayata geçirilen ideolojik mücadelenin devasa boyutları burada konumuz dışında kalıyor, ama belirtmek gerekir ki, 20. Kongre’den sonra yürütülen antikomünist ideolojik ve politik kampanya ondan öncekilerden öz itibariyle farklı değildi. Arada yalnızca şöyle belirleyici bir fark vardır: 1956’dan önce yapılan bu saldırılara karşı komünist cepheden de ideolojik bir mücadele veriliyor ve saldırıların etkisini sınırlayabiliyordu, ama 1956’dan sonra Kruşçev’in gizli ve açık raporları antikomünist kampanyanın saldırılarının birçok temel boyutunu meşrulaştırmış ve buna karşı yürütülen mücadelelerinin de içeriğini böylelikle boşaltmış oldu. Bunun en kritik sonucu, antikomünist kampanyanın komünistler, özellikle de komünist aydınlar içinde daha etkili olmasına yol açmış olmasıdır.

18. Althusser bu olaya birçok eserinde değinmiştir: Louis Althusser, Pour Marx, Editions La Découverte, Paris, 1996, sayfa 12. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki Althusser’in eserlerinden atıflar yaparken Fransızca orijinal versiyonlarını kullanmayı tercih ettik, zira ünlü filozofun en temel özelliklerinden birisi kavramlar üzerinden polemik yapmanın yanı sıra yeni kavramlar üretmektir. Bu kavramların Fransızca’da taşıdığı anlam üzerinden yürüteceğimiz polemik Türkçe çevirilerden kaynaklı doğabilecek sorunları kısmen çözmüş olabilir.

19. Age, sf. 13.

20. Burada kastedilen, Althusser’in Kruşçev’in tüm söylediklerini paylaşıyor olması değildir kuşkusuz. Hatta Althusser Sovyet yöneticisinin “Stalinizm” eleştirisine birçok yönüyle paylaşmıyor, onun daha “soldan” yapılmasını öneriyordu ama yanı sıra Gaston Bachelard ve Georges Canguilhem gibi Fransız bilim filozoflarının eserlerinden faydalanılmasını savunuyordu. Ama ilerde de göreceğimiz gibi aslında Marksizmin muazzam birikimine yönelik yapılan bu iki saldırı aslında aynı kapıya çıkıyor.

21. Louis Althusser’in ilk kitabı 1959’da yayınlanmış (Montesquieu, la politique et l’histoire, PUF, Paris, 1959), ama esas tartışma yaratan makaleleri 1960’ın son ayından itibaren yayınlanmış ve 1965’de ise bir kitap haline gelmiştir (Pour Marx, Editions François Maspero, Paris, 1965).

22. Laurent Casanova, Responsabilités de l’intellectuel communiste, Paris, les Éditions de la Nouvelle Critique, 1949.

23. Staline, “A propos du Marxisme en linguistique”, Cahiers du communisme, n° 8, Ağustos 1950.

24. Casanova, “A propos de la science”, Nouvelle Critique, n° 30, Kasım 1951.

25. Bu yıllarda aydınların FKP içerisinde örgütlenmesi burada konu dışı tutuluyor ve konumuzla bağı olan yön açısından kısaca bazı bilgileri aktarmakla yetineceğiz: 1945’den sonra onlarca aydın FKP’nin direniş yıllarındaki tutumundan etkilenerek üye olmuştur, ama Nazi işgali gibi olağanüstü koşullardan çıkan Parti’nin tüm bu yeni üyeleri kucaklayacak bir örgütlenmesi yoktur. İlk önce aydınlar “Amicale”lerde (tartışma platformları) örgütlenmiş, ama “Soğuk savaşın” giderek ısınmaya başlamasıyla birlikte Parti yönetimi aydınları ideolojik mücadeleye katmak için “Cercles idéologiques”ler (İdeolojik çevreler) kurmayı kararlaştırır. Yalnız Parti üyesi tüm aydınlar burada yer almaz ve Parti “içinde” örgütsüz, partili olduğunu belirten ama parti görevi üstlenmeyen aydınlar bulunmaya devam eder. 1951’e kadar bu çevreler Parti hücrelerinin dışında işleyen organlar gibi kalır, ama bu yıldan itibaren bölge yönetimlerine bağlanırlar. Aydınlar bu yeni hücrelerinde politik çalışma yürütür, ama ideolojik mücadeleye çok fazla zaman ayırmazlar. Bu nedenle, Parti yönetimi bu yıllarda aydınlara yönelik ideolojik sorunların tartışıldığı konferanslar tertipler, aylık ve haftalık dergiler çıkartır. Kamuoyuna kapalı konferans ve toplantılar çoğu zaman sert tartışmaların yaşandığı, ideolojik mücadeleden sorumlu yönetici organlara sert eleştirilerin dile getirildiği yerler olur. İdeolojik mücadelenin ağırlık kazandığı ve genel olarak aydınları bu mücadelenin içine bir şekilde sürüklediği koşullarda, komünist aydınların fiili olarak hücrelerin dışında örgütlenmeleri FKP açısından birçok zaafa neden olur. Nihayetinde, 1955’den itibaren “İdeolojik çevreleri” dağıtma kararı verilir, ama yerine daha iyi işleyen yeni bir örgütlenme kurulamaz. 1956’da SSCB’de politik bir dönüşüm yaşandığında, Partili aydınların ezici bir çoğunluğu aslında Parti’ye üye “örgütsüz bir yığın” durumundaydı. Dolayısıyla, aynı yıl onlarca aydının Parti’yi terk etmesi, yüzlercesinin büyük tereddütler yaşaması ve “içerden” yapılan eleştiri hatta saldırılara kulak kabartmaları hiç de tesadüf değildir. 1960’larda yoğun bir teorik tartışma yaşandığında, aydınların parti içinde örgütlenmelerinde hâlâ ciddi sıkıntılar vardı.

26. FKP dönemle ilgili tüm arşivlerini devletle imzaladığı bir anlaşma sonucu “Ulusal Miras” olarak Saint Seine Denis il meclisinin arşivlerine bağışladı. Burada herkes bunları inceleyebilir. FKP’nin birçok yöneticisinin –örneğin Maurice Thorez vs…– arşivleri ise “Ulusal arşivler binasında”. Burası ise sadece araştırmacılara açık. Onlarca komünist aydın veya bilim insanının arşivleriyse değişik bilimsel araştırma merkezlerinde ulaşmak mümkündür.

27. Victor Michaut, “Les assemblées d’information aux intellectuels communistes”, le 07/01/1957. Fonds Victor Michaut, 271 J 1. Archive départementale de Seine Saint-Denis.

28. Konumuzun dışında kaldığı için bu yazımızda yoğunlaşamayacağız, ama belirtmek gerekir ki, özellikle de partili filozoflar içinde yürütülen bu tartışmaların temel hedefi ilk başlarda Stalinizmi Marksizmden ayırmaktı. Ama Stalin’in eserlerinin felsefi boyutu detaylı incelenmeye başlandığında bunların temelinin Engels’te yattığı görüldü. 1960’ların ikinci yarısından itibaren aynı filozofların birçoğu, Stalin’i kendi başına suçlamanın yeterli olmadığını kabul etmek zorunda kalırlar, ama bunu Engels’i suçlamak için değerlendirirler. Bunlara göre, sadece Stalinizm değil, aynı sırada da Engels’in felsefi olarak Marx üzerindeki olumsuz etkisini de sorgulamak gereklidir. Bu konuda bakınız: Christine Glucksmann, Engels et la philosophie marxiste, Edition de la Nouvelle Critique, 1971. 1970’lerin sonlarında ise, birçok Batılı partinin “proletarya diktatörlüğü” hedefinden vazgeçmelerine bağlı olarak, bu sefer Lenin’e saldırılar yoğunlaşmıştır. 1950’lerin ikinci yarısından başlayan Stalinizm saldırısı, aradan 20 yıl geçmeden esas amacını gizlemeden ortaya koymuştur, Leninizme ve diyalektiğe saldırı üzerinden tarihsel materyalizmin temel ilkelerine saldırı. Bugünden dönüp geçmişe bakıldığında esas amacın “zararsız”, sadece “derin ekonomik araştırmalarla sınırlı” olan bir Marksizm yaratmak olduğu çok açık bir şekilde görülüyor.

29. Les aventures de la dialectique, Paris, Gallimard, 1955; Sens et non-sens, Paris, Nagel, 1958; Les Sciences de l’homme et la phénoménologie, Paris, C.D.U., 1958; Signes, Paris, Gallimard, 1960, L’Œil et l’esprit, Gallimard, 1960; Humanisme et terreur: essai sur le problème communisme, Paris, Gallimard, 1961 (ilk baskı 1947).

30. Les Chemins de la liberté. I, L’Age de raison (ilk baskı 1949), Paris, Gallimard, 1955; Les chemins de la liberté. 2, Le sursis, Paris, Gallimard, 1955; Les chemins de la liberté. 3, La mort dans l’âme, Paris, Gallimard, 1956; L’imagination, Paris, Presses universitaires de France, 1956 (ilk baskı 1936); L’Existentialisme est un humanisme, Paris, Nagel, 1956 (ilk baskı 1945); L’être et le néant: essai d’ontologie phénomologique, Paris, Gallimard, 1957 (ilk baskı 1943); Critique de la raison dialectique, Paris, Gallimard, 1960, Marxisme et existentialisme: controverse sur la dialectique, Paris, Plon, 1962.

31. Race et Histoire, Paris, UNESCO, 1952; Tristes Tropiques, Plon, Paris, 1955, Anthropologie structurale, Paris, Plon, 1958; Le Totémisme aujourd’hui, Paris, PUF, 1962, La Pensée sauvage, Paris, Plon, 1962.

32. Le Rationalisme appliqué, PUF, 1962 (ilk baskı 1949); L’Activité rationaliste de la physique contemporaine, PUF, 1961 (ilk baskı 1951); Le Matérialisme rationnel, PUF, 1962 (ilk baskı 1953).

33. Maladie mentale et personnalité, Paris, Presses universitaires de France, coll. “Initiation Philosophique”, 1954; Folie et Déraison. Histoire de la folie à l’âge Classique, Paris, Librairie Plon, 1961; Maladie mentale et psychologie, Paris, PUF, 1962, Les mots et les choses, Paris, Gallimard, 1966.

34. Introduction à l’Origine de la géométrie de Husserl de Totalité et infini, Paris, PUF, 1962.

35. Qu’appelle-t-on penser?, Paris, PUF, 1959, Le retour au fondement de la métaphysique, Paris, Vrin, 1959, Qu’appelle-t-on penser?, Paris, PUF, 1959, Qu’est-ce que la métaphysique?, Gallimard, 1962, Le principe de raison, Gallimard, 1962, Lettre sur l’humanisme, Éditions Montaigne, 1964, Kant et le problème de la physique, Gallimard, 1964, L’être et le temps, Gallimard, 1964.

36. Empirisme et subjectivité: essai sur la nature humaine selon Hume, PUF, 1953; Nietzsche et la philosophie, PUF, 1962; La philosophie critique de Kant: doctrine des facultés, PUF, 1963, Nietzsche: sa vie, son oeuvre, avec un exposé de sa philosophie, PUF, 1965.

37. De l’usage de la parole et des structures de langage dans la conduite et dans le champ de la psychanalyse: travaux des années 1953-1955, PUF, 1956, Mélanges cliniques, PUF, 1956, De l’usage de la parole et des structures de langage dans la conduite et dans le champ de la psychanalyse, PUF, 1956, L’instance de la lettre dans l’inconscient ou La raison depuis Freud, PUF, 1957, Les psychoses, PUF, 1958, Essais critiques, PUF, 1959, Le champ freudien, Editions du Seuil, 1965.

38. Marxisme et Humanisme: introduction à l’œuvre économique de Karl Marx, Paris, PUF, 1954.

39. La Pensee de Karl Marx, Paris, Seuil, 1956.

40. Roger Garaudy, Marxisme au XXe siècle, Paris, La Palatine, 1966, sayfa 77.

41. Louis Althusser, Lettres à Franca (1961-1973), Paris, Éditions Stock-IMEC, 1999, sayfa 230. Vurgular bize ait.

42. M. Foucault, “Qui êtes-vous professeur Foucault?”, La Fiera letteraria, yıl XLII, sayı 39, 28 Eylül 1967, in Dits et Écrits I, 1954-1975, Paris, “Quarto Gallimard”, 2001 [1994], sf. 644.

43. M. Foucault, “Entretien avec Madeleine Chapsal”, age, sf. 544.

44. M. Foucault, “Interview avec Michel Foucault”, Bonniers Litteräre Magasin de Stockholm, mars 1968, age, sf. 686.

45. Bu konuda detaylı bilgi için bakınız: Lucien Sebag, Marxisme et structuralisme, Paris, Payot, 1964, La Pensée dergisinin “marxisme et structuralisme” konulu özel sayısı, sayı 135, Ekim 1967, Raison presente dergisinin “structuralisme et marxisme” adlı konferansı, Paris, Union generale d’edition, 1970, Pierre Daix Structuralisme et la revolution culturelle, Paris, Casterman, 1971, Maurice Godelier Horizon, trajets marxistes en anthropologie, Paris, Maspero, 1973, Lucien Seve, Structuralisme et dialectique, Paris, Editions sociales, 1984.

46. Michel Foucault, “L’homme est-il mort?” (entretien avec C. Bonnefoy), Arts et Loisirs, no 38, 15-21 juin 1966, sf. 19.

47. Nouvel Observateur, 5 Nisan 1967.

48. Bu tartışmalar, Kruşçev ve ekibi tarafından planlı olarak gündeme getirildi, zira hümanizm tartışmalarına bağlı olarak farklı bir yönelim izlenmek isteniyordu. Modern revizyonizmin artık tüm muhalifleri ezerek temelli zaferini ilan ettiği 1961’de toplanan SBKP’nin XXII. kongresinde sınıflar mücadelesinin aşıldığı, artık “proletarya diktatörlüğü”ne ihtiyacın olmadığı belirtilerek, bir tek hedef belirlenmişti: “Her şey insan için”!

49. Gizli raporun Fransızcası bu kongreden tam 3 hafta önce yayınlandı ve Moskova’da Kongre esnasında Maurice Thorez ve Fransız delegasyona verilmişti.

50. Maurice Thorez, “Merkez Komitesi’nin Raporu”, Cahiers du communisme’in özel sayısı: FKP’nin XIV. Kongresi, Temmuz 1956, sf. 49.

51. Age, sf. 37.

52. Age, sf. 39-43.

53. Age, sf. 64-65.

54. Katolik bir gelenekten gelerek FKP’ye üye olan Garaudy bu yıllarda en önde gelen komünist filozoflardan. 1953’de “Materyalist bilgi teorisi” üzerine Sorbonne üniversitesinde, 1955’de ise “Özgürlük” üzerine Moskova üniversitesinde iki doktora yapar. Aynı yıllarda parti içinde ideolojik birçok görevin yanı sıra Lenin’in toplu eserlerinin çevirisinden sorumlu kişidir. Rusça’ya hakim olan Garaudy SSCB’deki tüm felsefi tartışmaları çok yakından takip eder ve bir nevi Fransa’da resmi çizginin sözcülüğü yapar.

55. Roger Garaudy’nin konuşması, Cahiers du communisme’in özel sayısı: FKP’nin XIV. Kongresi, Temmuz 1956, sf. 142.

56. Age.

57. Age.

58. Age, sf. 143.

59. Burada esas olarak hedef Andre Jdanov’un felsefi konuşmalarıdır.

60. Aktaran Robert Geerlandt, Garaudy et Althusser. Le débat sur l’humanisme dans le parti communiste français et son enjeu, Paris, PUF, 1978, sf. 20.

61. Bu 10 yıllık süreç, FKP’de modern revizyonizmin tamamen egemen olma sürecidir. Şubat 1956’da SBKP’nin XX. kongresi ile başlayan bu süreç Mart 1966’da Argenteuil FKP MK’sının toplantısıyla bir nevi “sonuçlanmıştır”. Daha doğrusu Argenteuil MK’sı ile tartışma süreci bitirilmiş ve yeni politik ve ideolojik eğilim köşe taşlarıyla artık netleşmiştir. Bundan sonraki yıllarda artık bu eğilim güçlendirilmiştir.

62. Waldeck Rochet’nin arşivleri, Archives departementales de Bobigny, cote: 307 J 30.

63. Waldeck Rochet, Qu’est ce que la philosophie marxiste?, Paris, Editions sociales, 1966.

64. Aynı eserde Jacques Duclos’nun önsözü, sf. 5.

65. Aynı eser, sf. 56-57.

66. Vivre dans la paix et l’amitie. Le sejour du President du Conseil des Ministres de l’URSS, N. Khrouchtchev aux USA. Du 15 au 27 septembre 1959. Editions de Moscou, 1959.

67. Maurice Thorez, Komünist filozofların görevleri ve Stalin’in felsefi hataları konulu konferansa sunu, Cahiers du communisme, n° 7-8, Temmuz-Ağustos 1962, sf. 73.

68. Roger Garaudy, “Komünist filozofların görevleri ve Stalin’in felsefi hataları raporu”, Cahiers du communisme, n° 7-8, Temmuz-Ağustos 1962, sf. 89.

69. Age, sf. 90.

70. Age, sf. 91.

71. Age.

72. Age, sf. 99.

73. Age, sf. 104. Gaston Bachelard’ın felsefesine ilerleyen bölümlerde tekrar döneceğiz, zira Althusser’in de esin kaynaklarından birisini teşkil eder.

74. Pierre Bigo, Marxisme et humanisme: introduction à l’œuvre économique de Karl Marx, Paris, PUF, 1954. Jean-Yves Calvez, La Pensee de Karl Marx, Paris, Editions seuil, 1956. Belirtmek gerekir ki, 1957 yılında Garaudy tam da bu iki Hıristiyan düşünürün Marksizm üzerine yürüttükleri çalışmalarını “revizyonist” olarak nitelendiren bir konferans vermiştir. Tebliğ için bakınız: “Les Marxistes repondent a leurs critiques catholiques”, Editions sociales, 1957, sf. 30-54.

75. Louis Althusser, L’Avenir dure longtemps, Stock-IMEC, 1992, sf. 337.

76. Louis Althusser, Reponse à John Lewis, Paris, Maspero, 1972. Vurgu bize ait.

77. Louis Althusser, Pour Marx, Paris, Edition La Découverte, 2005, sf. 262-263.

78. Louis Althusser, Pour Marx, Editions la Découverte, Paris, 2005, sf. 21.

79. Louis Althusser-Etienne Balibar, Lire le Capital, Cilt I, Editions François Maspero, 1973, sf. 32.

80. Louis Althusser, Pour Marx, sf. 21.

81. Louis Althusser, Etre marxiste en philosophie, Paris, PUF, 2015, sf. 276. Althusser’in en sadık öğrencileri ve Fransa’nın en prestijli basım yayınında yayınlanan bu eser, Temmuz 1976’da bitmiş olmasına karşın, Althusser tarafından bilinmeyen nedenlerden dolayı yayınlanmadı. Ama kitabı yayına hazırlayan Fransız filozofun sadık öğrencilerden G. M. Goshgarian’a göre bu eser Althusser’in düşüncelerini en sadık, belki en gelişmiş şekliyle ifade eden yazılarından birisidir. Zira Althusser yayınladığı eserlerde ifade ettiği fikirleri bazen kelimesi kelimesine kullanırken, çoğu zamanda başka yerlerde ifade ettiği “karışık” fikirleri basit ve sade bir içerikle ifade eder bu eserde. Daha sonra da göreceğimiz gibi bu eserde ünlü Fransız filozof daha önce yayınlanan hiçbir eserinde bu kadar açık olarak Marx’ı, Lenin’i ve Engels’i eleştirmiyor. Felsefesinin siyasi amaçlarını burada dolaysız ve yalın bir dille ifade ediyor.

82. Louis Althusser, Etre marxiste en philosophie, sf. 285.

83. Marx-Engels, Lettres sur les sciences de la nature, Editions sociales, Paris, 1973, sf. 64.

84. Louis Althusser, Etre marxiste en philosophie, sf. 84. Vurgular Althusser’e ait.

85. Age, sf. 85, 275, 305.

86. Age, sf. 129.

87. Friedrich Engels, Anti-Dühring, Paris, Editions sociales, 1977, sf. 54. Türkçe çevirilerde ciddi hata olduğundan çeviri bize ait.

88. Louis Althusser, Etre marxiste en philosophie, sf. 307.

89. Louis Althusser, ibid, sf. 87-88.

90. İbid, sf. 96.

91. İbid, sf. 270.

92. Louis Althusser, Du materialisme aleatoire, in Multitude, sayı 21, yaz 2005, sf. 181

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑