Mao ve Holz’ta çelişki kavramı

Kaan Kangal

Çelişki neye denir? Doğada ve toplumda çelişki var mıdır? Çelişkiler doğada da mı vardır, yoksa sadece topluma mı özgüdür? Hangi çelişki türleri mevcuttur? Söz gelimi toplumsal çatışma durumlarına, doğal felaketlere veya mantıki hatalara çelişki denebilir mi? Antagonizm bir çelişki türü müdür? Sadece felsefi-mantıki anlamda mı çelişkiden bahsedebiliriz, yoksa çelişki gündelik hayatı ve pratik faaliyetlerimizi de ifade edebilir mi? Ve son olarak, çelişkiler toplumsal eylemlerimizin siyasi-felsefi söylemlerinin oluşumunda herhangi bir rol oynar mı? Bugüne kadar ne kadar felsefeci varsa, muhtemelen bu sorulara o kadar çözüm önerisi sunulmuştur diyebiliriz. Çelişkinin nasıl kavrandığı, neye tekabül ettiği, hangi sonuçlara neden olabileceğine dair verilen cevaplar felsefeciler arasında değişkenlik göstermektedir. Çelişki kavramının uzun bir polemik tarihi vardır; hatta çelişki en eski tartışmalar kadar eskidir diyebiliriz. Biz bu yazıda bu tartışmanın sadece bazı güncel örneklerine kısaca değineceğiz. Farklı düşünce gelenekleri ve çizgileri eşliğinde üzerinde durmak istediğimiz temel mesele, Alman filozofu Hans Heinz Holz’un çelişki kavramı ve onun Mao’nun çelişki teorisi üzerine yaptığı birkaç yorum olacak.¹

Burada yola çıktığımız temel tez şu şekilde özetlenebilir: (Doğada ve toplumda) çelişkilerin mevcudiyetini kabul etmek ile çelişkiler karşısında ve onlara yönelik bir eylem tasarlamak ve bunu hayata geçirmek farklı şeylerdir. Diğer bir deyişle: Çelişkiyi kavramak ve ona müdahale etmek aynı şeyler değildir. Çelişkiyi kavramak kimilerine göre ona müdahale etmeyi zorunlu kılmaz. Ama söz konusu çelişkiye müdahale etmek veya ona müdahil olmak ise, o zaman burada çelişkinin nasıl tanımlandığı ve kavrandığı bağlayıcılık kazanır. Çünkü çelişki karşısında ve ona yönelik tasarlanan her eylemin karakteri ve istikameti çelişkinin nasıl tanımlandığına ve kavrandığına bağlıdır.

Çelişki kavramına dair geliştirilen yaklaşımların değişkenlik gösterdiğini, farklı düşünce geleneklerinin bu konularda kimi zaman örtüştüğünü veya çatışma yaşadığını son birkaç yüzyıl içinde yapılan kimi polemikler gözler önüne sermektedir. Polemik konularından bazılarını doğada ve toplumda çelişkilerin mevcudiyeti sorunu, üretilen/uydurulan çeşitli alternatif kategorilerle çelişki kavramını tedavülden kaldırma çabaları ve bu görünüşte salt teorik tartışmaların siyasi-pratik uzantıları oluşturmaktadır.

Çelişki kavramında Marksizm açısından dikkate alınması gereken ve birazdan ele alacağımız üç veya dört örnekten bahsedilebilir: Kant ve Hegel, Dühring ve Marx/Engels, Buharin ve Lenin ve son olarak Mao ve Stalin. Hans Heinz Holz’un çalışmaları bu tartışmalarda oluşan farklı ve hatta zıt felsefi cephelerin izlediği genel seyir, aldığı genel karakter ve vardığı somut sonuçları anlamak konusunda son derece aydınlatıcıdır. Bunun yanında Holz’un bir başka önemi Marksist çelişki kavramının geliştirilmesi ve derinleştirilmesinde yaptığı katkılardır. Holz birçok yerde Marksist diyalektiğin birbiriyle kenetli üç temel belirlenimde özetlenebileceğini yineler: Tümel bağlamın bilimi olarak diyalektik (evrensel bütünlük olgusu ve bunun felsefi teorisi), yöntem olarak diyalektik (diyalektik yöntem) ve ilişki yapısı olarak diyalektik (zıtların birlikteliği). Biz bu yazıda sadece son belirlenim üzerinde duracağız.

  1. yüzyılda Marksizm üzerine yürütülen sayısız tartışmada “diyalektik çelişki” kavramı defalarca dile getirilmiştir. Diyalektik çelişki genel itibariyle iki zıt kutbun birlikteliği veya zıtların özdeşliği şeklinde tanımlanır. Çelişki kavramının iki karşıt arasındaki etkileşim olduğu, bu karşıtların birbirleri arasındaki ilişkinin kimi zaman koşullayıcı, kimi zaman çatışmacı olduğu ileri sürülmüş ve buna yönelik doğa ve toplumdan çeşitli örnekler gösterilmiştir. Ama çelişen karşıtların arasındaki ilişki doğada, toplumda ve düşüncede bir sarmal ve yansıma ilişkisi olarak felsefi-sistematik haliyle ilk olarak Holz tarafından ortaya konmuştur. Şöyle de söylenebilir: Marksist çelişki kavramını Holz üç aşamada derinleştirmiştir: Çelişki, sarmal ve (karşı-)yansıma. Çelişki, iki zıttın birbirini hem zorunlu kılması hem de yadsımasıdır; sarmal, çelişen kutuplardan birinin kendi içinde kendisini ve karşıtını beraber barındırması durumudur.²

(Karşı-)yansıma karşıtlar arasındaki çelişki sarmalının bir yansıma ilişkisi olduğunu ihtiva eder. İki karşıtın birbiriyle ilişkisi birbirine yüzü dönük iki ayna gibidir: Bir ayna, karşısında duran başka bir aynayı yansıtmaz sadece; aynı zamanda diğer aynada oluşan kendi tezahürünü de yansıtır. Diğer bir deyişle bir karşıt sadece diğer karşıtı değil, aynı zamanda bu karşıtla olan birlikteliğini kendi içinde yansıtır.

1930’lu yıllarda Mao çelişki kavramını işleyen birkaç yazı kaleme almıştır. Holz özellikle Felsefenin Ortadan Kalkması ve Gerçekleşmesi adlı çalışmasının ikinci cildinde Mao’nun çelişki kavramına büyük önem atfeder ve burada dikkate alınması gereken bazı unsurların altını çizer. Bu unsurlar çelişkinin evrenselliği, farklı çelişkilerin birleşikliği ve karşılıklı etkileşimi ve yansımasıdır. Mao’nun çelişki kavramının hangi ölçüde Marksist teori geleneğinde kendisine yer bulabileceği veya bulamayacağını yazının ilerleyen bölümlerinde tartışacağız. Ama varılacak sonucu şimdiden dile getirelim: Çelişki kavramının bir türü olan antagonistik olmayan çelişki, Mao’da Marx, Engels, Lenin ve Stalin’den farklı yorumlanır. Özellikle Stalin ve Mao’nun çelişki kavramları arasındaki tezatlığı netleştirmek için erken dönem Sovyet anayasa tarihçesinde bu kavramın Stalin tarafından nasıl kullanıldığına değineceğiz.

ÇELİŞKİ KAVRAMI

Kant’a göre, doğada çelişki (Widerspruch) değil, gerçek uyumsuzluk (Realrepugnanz) vardır. Kant sözümona mantıki ve gerçek karşıtlar arasındaki aşılamaz uçurumdan hareketle doğal kuvvetlerin çelişkisiz karşılıklı etkileşimi iddiasını ortaya atar: “Gerçek uyumsuzluk aynı şeyin iki yükleminin [Prädikat] birbirine karşı olan ilişkisi üzerine kuruludur.” Ama bu, “mantıki uyumsuzluk”tan (logische Repugnanz) katiyen ayrı tutulmalıdır, çünkü gerçek uyumsuzluklar dünyasında mantık yasaları hüküm sürmez ve insan düşünümüne özgü yanılgısal çelişkileri gerçek dünyada aramak boşuna bir çabadır.³

Kant’ın bu düşüncesi daha sonraları doğada gerçek çelişkilerin varlığını yalanlayan, ama doğal kuvvetlerin antagonizmasını varsayan Eugen Dühring’in felsefi revizyonizminde büyük bir rol oynayacaktır.⁴ Marx ve Engels Anti-Dühring adlı eserleri üzerinde çalışırken Dühring’in revizyonizminin nereden beslendiğini ve Dühring’in arka planında duran Kant’ın Hegel üzerinden nasıl çürütülebildiğini biliyordu. Örneğin Marx ve Engels biliyordu ki, Kant’ın aksine Hegel, mantığın, dünyevi olguları temsil ettiğini, temel bağlamlarını dile getirdiğini, bunların gerçek çelişkileri ortaya koyduğunu ileri sürmüştü. Gerçek çelişkiler ilk bakışta sanki sadece düşünce içinde belirmekteydi ve sadece görünüşte yanlış düşünmenin ürünüydüler. Lakin gerçeklik içinde mevcut bir ilişki biçimi felsefi düşüncede nesnel karşılığını “çelişki” kavramında bulmaktaydı.

Kant’a göre “mantıki uyumsuzluk”ta “şeyin yüklemleri birbirlerini… çelişki üzerinden ortadan kaldırır.” “Karanlık ve karanlık olmayan”, Kant’a göre “tüm akılda… çelişkidir. İlk yüklem mantıki olarak olumlayıcı, diğeri mantıki olarak olumsuzlayıcıdır.” “Gerçek uyumsuzluk” da “aynı şeyin iki yükleminin karşılıklı ilişkisi” üzerine kuruludur; ama bu ilişki başka bir öze sahiptir. Bir yüklem tarafından “olumsuzlanmayan, diğeri tarafından olumlanır, çünkü öbür türlüsü imkânsızdır.”⁵ Örneğin gündüz ve gece bir günün (özne) iki zıt yüklemidir. Birinin olması için diğerinin olmaması gerekir. Aynı özneye ait iki zıt yüklemden oluşan bir zıtların bütünlüğü mantığına Hegel “sıradan diyalektik” başlığını yakıştırır. Bu “sıradan” mantık “iki zıt yüklem”e sahip ortak bir özneden yola çıkar. Buna karşın Hegel kendi diyalektiğini veya kendi tabiriyle “daha arı diyalektik olan”ı şu şekilde ifade eder: Diyalektik “bir yüklem tarafından bir akıl belirleniminin hem kendisinde hem de karşıtında olduğunu, kendisini kendi içinde aştığını” gösterme işidir.⁶ Buna göre diyalektiğin temel meselesi ortak bir özne sayesinde birbirine kenetli iki zıt yüklemin ilişkisi değil, bu zıtlık ilişkisinde karşıtların birbirlerini nasıl şart koştuğu, koşullandırdığı ve türettiğidir.

Çelişki, zıtların birbirlerini besleme durumuna denmektedir. Hegel’e göre ilk olarak mantıkta ifadesini bulan çelişki kavramı, sonradan doğada ve toplumda vücutlaşacaktır. Dolayısıyla Kant tarafından mantık ve insan düşüncesine hapsedilen çelişki kavramı, Hegel’de zincirlerini kırar ve gerçeklikte karşılığını bulur. Hegel şu sonuca varmak istemektedir: Her ilişki, bir çelişkidir. Bir ilişki, ilişkinin tarafları ve tarafları dolayımlayan ara unsurdan (ilişkinin kendisi) oluşur. İlişkinin tarafları, “taraf” olarak birbirleriyle özdeştir, ama farklı taraflar olarak birbirlerinden farklıdır. Farklı olmasalardı iki taraf arasındaki ilişkiden söz edemezdik; ama özdeşlik olmasaydı o zaman aynı ilişkinin karşıt tarafları olamazlardı.

Bir ilişki yapısı olarak diyalektik –salt kavramsal da olsa– en keskin ifadesini Hegel’de bulmuştur diyebiliriz. Dühring, Marx’ın diyalektiğini eleştirirken Hegel’in Kant eleştirisinin bir ürünü olarak ortaya çıkan diyalektik çelişki kavrayışını Kant’a dayanarak geri çekmeye çalışmış, Marx ve Engels ise Anti-Dühring’te tam olarak bu eğilimi hedef almışlardır. Dühring “doğada çelişki yoktur”, “doğal kuvvetlerin antagonizması” vardır demektedir.⁷ Marx ve Engels’e göre doğada, toplumda ve düşüncede çelişki vardır, antagonizma bu çelişkinin özel bir türüdür ve sadece belli koşullar altında ortaya çıkar. Lakin çelişki tartışması burada noktalanmamıştır. Gerçek çelişkilerin reddiyesi çürütülmüştür, ama bu, beraberinde başka sorular getirmiştir. Bu sorulardan birisi, gerçek çelişkiler eşliğinde antagonizmayı nasıl anlamak gerektiğidir. Bir başka soru ise şudur: Eğer antagonizma bir çelişki türüyse, antagonistik olmayan çelişki de var mıdır?

Bu sorulara verilen cevaplardan bir örnek Lenin’in, Buharin’in Geçiş Sürecinin İktisadı adlı çalışmasını okurken aldığı birkaç notta mevcuttur. Buharin yeni kurulan Sovyet Cumhuriyeti’nin iktisadi sistemi üzerine geliştirmeye çalıştığı tezlerde bir tür “denge ekonomisi”nin gerekliliği sonucuna varır. Burada doğal (kimyasal, fizyolojik, biyolojik veya kozmolojik) sistemlerdeki mevcut denge ve döngü olgusunun sosyalist iktisat sistemi için de geçerli olup olamayacağı sorgulanmaktadır. Bu sorgulamada dile getirilen bir kavram çelişki ve onun sosyalizmdeki kaderidir. Buharin çelişki ve antagonizmayı eşanlamlı kullanmaktadır ve Lenin bu tutumu eleştirir: Antagonizma ve çelişki farklı şeylerdir; ilki sosyalizmde kaybolur, ikincisi doğa ve toplumda kendisini muhafaza eder ve yeni biçimler kazanır.⁸ Çelişki üzerine yürütülen tartışmaların salt felsefeye özgü akademik bir problem olmadığını Sovyetler ve Çin’de oluşan siyasi-felsefi söylemlere baktığımızda göreceğiz. Ama bundan önce kısaca Holz’un çelişki kavramına değinmek, Holz’un Mao ve Stalin’in felsefi miraslarını nasıl ele aldığını özetlemek istiyoruz.

HOLZ’UN ÇELİŞKİ KAVRAMI

Varlığın Özyorumu⁹, Spekülatif ve Materyalist Felsefe¹⁰, Diyalektik ve Karşı-Yansıma (1983), Birlik ve Çelişki (1997) ve Dünya Tasarımı ve Refleksiyon (2005) eserlerinde görülmektedir ki, Holz’un çelişki kavramına yaklaşımı bazı klasik veya standartlaşmış yaklaşımlardan farklıdır. Örneğin kimi Marksologlar ve Marksizm felsefecileri karşıtlığı çelişkiden, çelişkiyi farklılıktan, farklılığı polariteden, polariteyi zıtlıktan ayırt edebilmek için Marx ve Engels’in yargılarını noktasına ve virgülüne kadar parçalamış, birbirinden izole doğal ve toplumsal örneklerde çelişki olgusunu aramış, söz gelimi oksijen atomu, güneş sistemi veya bakteriler dünyasında diyalektik yasaların mevcut olup olmadığını araştırmışlardır. Holz bu yolu izlememiştir. O, başka bir yol izlemiştir ve bu, onun yaklaşımını özgün kılmaktadır. Holz, Hegel’in Büyük Mantık’ının üçüncü bölümünün (Kavram Mantığı) başında (en az) bir kere beliren ve bugüne kadar neredeyse hiç kimsenin dikkate almadığı bir kavramdan yola çıkmıştır: Sarmal (Übergreifen). Holz bununla yetinmemiş, sarmal kavramına çelişki ve Marksist literatürde sıkça kullanılan yansıma (Spiegelung) kavramı arasında dolayımlayıcı bir işlev atfetmiştir. Holz bir adım daha ilerlemiş ve yansıma metaforunun kendi içinde iki aşamadan oluştuğunu keşfetmiştir. Buna göre, birbirini sarmal içine alan diyalektik karşıtlardan biri diğer karşıtı sadece kendi içinde yansıtmaz, diğer karşıtında yansıyan tezahürünü kendi içinde yansıtır. Bu anlamıyla diyalektik çelişkide salt bir yansıma değil, yansımanın yansıması (Spiegelung der Spiegelung) (= karşı-yansıma/Widerspiegelung) vuku bulur. Kısaca denilebilir ki, Holz çelişki kavramını şu aşamalar üzerinden derinleştirmiştir: Çelişki-sarmal-yansıma-karşı-yansıma. Bu kavramsal aşamalar zincirinin ağırlık noktasını karşıtlar ve bu karşıtlar arasındaki ilişki oluşturur.

Karşıtlık Hegel’de iki zıt kutbun birbirini dışlaması, olumsuzlaması, yadsımasını ifade eder. Çelişki, karşıtlar arasındaki negatif ilişkiye rağmen ve/veya bunun sonucu olarak bir birlik oluşmasına denir. Hegel’in burada çelişki kavramına getirdiği idealist yaklaşımı unutmamak gerekir. Çünkü Hegel, çelişki kategorisini salt kavramsal olarak karşıtlık kategorisinden türetir. Karşıtlık ilişkisi iki karşıtın birlikteliği sonucu mevcut olabilir; ortak bir ilişkiye müdahil olmayan karşıtlara “karşıt” denemez. Ama eğer karşıtlar birlik oluşturuyorsa o zaman karşıtlık ilişkisinde sadece yadsıma değil, olumlama da mevcut olmak zorundadır. Burada karşıtlık kavramı çelişki kavramına yükselir. Holz bu aşamada bir başka önemli unsura dikkat çeker: Birlik ve zıtlık çelişkinin karakteristiğini oluşturuyorsa, o zaman bu iki unsurun da karşıtlığı ve birlikteliğinden bahsedilmelidir. Yani diyalektik çelişkide söz konusu olan sadece birlik ve zıtlık değil, birlik ve zıtlığın birlikteliği ve zıtlık ve birlikteliğin zıtlığıdır.¹¹ Birlik ve zıtlığın birlikteliği durumunda birlik kavramı iki farklı anlamda karşımıza çıkar: İlk anlamda (“birlik ve…”) bir alt kategori veya tür olarak ve ikinci anlamda (“… birlikteliği”) bir üst kategori veya genel bir sınıf olarak. Genel bir sınıf olarak karşıtlık ile bir alt tür olarak karşıtlık ilişkisine, Holz’un da vurguladığı üzere, Hegel’de “sarmal” denmektedir: Karşıt kendisini kendi karşıtıyla (“birlik”) beraber içine alır. Diğer bir ifadeyle: “Karşıt” demek “karşıt” ve “birlik” demektir. Aynı sarmal ilişki mantığı zıtlığın ve birliğin zıtlığı ifadesi için de geçerlidir: “Zıtlık”, zıtlık ve birlik arasındaki zıtlığın altını çizer. Diyalektik kategorilerin aynı anda farklı anlamlarda ama birbirlerine kenetli bir şekilde karşımıza çıkması, Holz’a göre, diyalektik çelişkiden gerçek anlamda ne anlamamız gerektiğini dile getirir.

Bu tespitin ardından Holz şu soruyu sorar: Felsefede sıkça kullanılan metaforlar ampirik olmayanı ampirik figürlerle ifade edebilme işlevine sahip yegâne araçlar olduğuna göre ve “karşıt”, “çelişki”, “sarmal” gibi kavramlar aslen ve kökenleri itibariyle metafor olduğuna göre –mesela birisinin/bir şeyin karşısında durmak, birisine çelme takmak, birisine sarılmak veya sarmaşığın ağaca dolanması gibi–, o zaman hangi metafor diyalektik çelişkiyi en kesin ve net anlamıyla dile getirebilir? “Yol”, “ışık”, “kaynak”, “ufuk”, “resim”, “fotoğraf” vb. metaforlardan hangisi bu işleve sahip olabilir? Hangi metafor, çelişki kavramını en tutarlı şekilde karşılayabilir? Holz’a göre bu metafor, Marx ve Engels’te, ama onlardan da önce Doğu’da ve Batı’da neredeyse tüm filozoflar tarafından sıkça kullanılan ayna metaforudur.

Ayna, kendi karşısında duranı yansıtır; ayna içinde oluşan tezahür ayna karşısında duran nesnenin tezahürü olmak zorundadır. Karşısında durmayan nesnenin tezahürü aynada oluşamaz. Karşısında duran nesnenin kaybolması halinde aynada oluşan nesnenin tezahürü de kaybolmak zorundadır. Buna karşın aynaya özgü yansıyan-yansıtılan ilişkisi örneğin bir resim veya fotoğrafta yoktur. Resim ve fotoğrafta, temsil edilen nesne ortadan kalksa bile nesnenin sureti resim veya fotoğrafta kalır. Holz karşıtlar arası diyalektik determinizmin, karşılıklı koşullama ve bağıntılılık ilişkisinin resim veya fotoğraf değil, ayna metaforuyla tam anlamıyla bir karşılık bulabildiğini ileri sürer.

Holz’a göre, çelişkideki iki karşıtı anlamak için bir adım daha ilerlemek gerekir. Bir karşıt diğerini bir ayna gibi yansıtır; ama diğer karşıt da bu karşıtta yansır. Diğer bir deyişle: Birinci karşıt ikinci karşıtın aynasında yansır; bu yansıma ve ikinci karşıt ise birinci karşıtın aynasında yeniden yansır. Dolayısıyla bir karşıt kendisini diğer karşıtla olan çelişkili ilişki içinde yansıtır. Holz böylece birincil ve tek yanlı bir yansıyan-yansıtılan ilişkisini ayna-ayna ilişkisine ilerletir. Buna Holz karşı-yansıma (Widerspiegelung) demektedir.

MAO’NUN ÇELİŞKİ KAVRAMI

Felsefenin Ortadan Kalkması ve Gerçekleşmesi adlı eserinin ikinci cildinde Mao’nun felsefesine ayrılan bölümde Holz, Mao’nun çelişki kavramına ilişkin değerlendirmeleri üzerinde durur. Bunlar çelişkilerin evrenselliği, karşılıklı etkileşimi ve yansımasıdır. Holz’a göre, Mao yaşadığımız gerçeklikte daimi surette bazı mevcut çelişkilerin ortadan kalktığını ve bununla beraber yeni çelişkilerin doğduğunu, her uyum ve düzen halinin çelişkilerden oluştuğunu ileri sürer.¹² Çelişkiler Mao’ya göre istisnai durumları teşkil etmez; tersine herhangi bir nesnenin, sürecin veya olgunun çelişkili olması, tabiri caizse, “normaldir”. “Her bir farkta”, der Mao, “bir çelişki mevcuttur”; yani aslında her “fark” bir “çelişkidir”.¹³

Her şeye çelişkilerin nüfuz edişi ve her yerde çelişkilerin mevcudiyeti çelişkileri evrensel kılar. Mao bu durumu “çelişkinin genelliği” şeklinde ifade eder. Çelişkinin genelliği doğa ve toplumun çeşitli tikel alanlarında özel görünüm biçimleri kazanır ve somut koşullara göre bir genel çelişkinin etki biçimi bir tür modifikasyona uğrar; aynı çelişki farklı koşullar altında değişik kılıflara bürünebilir. Mao buna “çelişkinin tikelliği” başlığını verir.¹⁴ Belirli bir doğal olay veya toplumsal süreçte tek bir çelişki mevcut değildir; bir olgunun ağırlık noktasını veya çekirdek özünü oluşturan bir temel çelişki mevcutken, aynı sürece etki eden bazı yan veya ikincil çelişkiler de sürecin karakterini belirler. Çelişkiler sadece yan yana durmazlar; birbirlerini etkiler, dönüştürür ve hatta çözebilirler. Bir çelişki başka bir çelişkiye etki ettiği sürece kendisini diğer çelişkide yansıtır; ama etkin çelişki aynı zamanda edilgen bir çelişkidir, çünkü başka bir çelişkinin kendisi üzerinde gösterdiği tesiri yansıtmak zorundadır.¹⁵

Holz’un altını çizdiği bu üç olgu –çelişkilerin evrenselliği, kombinasyonu ve yansıması– Mao’nun çelişki teorisinin temelini oluşturur. Holz her ne kadar Mao’nun ideolojik-felsefi görüşlerini bütünlüklü bir değerlendirmeye tabi tutmamış olsa da, kendi yansıma teorisi bakımından Mao’nun çelişki üzerine düşüncelerini önemsemiştir. Holz’un yaptığı Mao okumasına göre, evrensellik ilkesi evreni oluşturan parçaların etkileşimi olmadan düşünülemez; bu, çelişkilerin etkileşimi ilkesini şart koşar. Ama eğer çelişkiler evrensel bir etkileşim içindeyse o zaman bir çelişki içinde başka çelişkilerin de yansıtılması durumu karşımıza çıkmaktadır ki, bu da çelişkilerin yansıması ilkesinde dile getirilmiştir.

ANTAGONİSTİK OLMAYAN ÇELİŞKİ

Holz’un Mao’ya dair yaptığı değerlendirmede antagonistik olan ve olmayan çelişkiler de ele alınır. Ama burada sosyalist bir toplum formasyonunda var olan çelişkilerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair yapılan polemiklere değinilmemektedir. Çelişkinin hangi tikel biçimleri alabileceği diyalektik çelişki kavramının anlaşılması açısından son derece önemlidir. Özellikle antagonistik olmayan çelişkiler titizlikle incelendiği takdirde, çelişki kavramının, sadece felsefi değil, aynı zamanda siyasi olarak Mao’da nasıl yorumlandığı ve ona yönelik nasıl bir pratik-örgütsel eylemlilik tasarlandığı netlik kazanacaktır. Antagonistik olmayan çelişkiyi yakından incelediğimizde, aynı zamanda göreceğiz ki, Mao’nun çelişki kavramı Marx, Engels, Lenin ve Stalin’den ayrılmaktadır. Hatta denebilir ki, Mao’nun çelişki kavramı –antagonistik olmayan çelişki kavramında ortaya koyacağımız üzere– Marksist bir çelişki kavramı değildir.

Holz, Mao’yla ilgili çalışmasında tüm sınıflı toplumlara özgü olan antagonizmaların sosyalizm ve komünizmde ortadan kalkacağını söyler. Antagonistik çelişkilerin ortadan kalktığı bir toplum formasyonu, çelişkilerin topyekûn ortadan kalkması demek değildir. Sosyalizmde çelişkiler “daha gelişmiş üretici güçler ile buna –kurumsallaştıkları için– daha yavaş ayak uyduran üretim ilişkileri” arasındaki antagonistik olmayan çelişkiler şeklinde belirir.¹⁶

Mao antagonizmayı “karşıtların mücadele biçimlerinden birisi” şeklinde tanımlar. Ona göre, antagonizma “çelişkinin tek biçimi değildir”. İnsanlık tarihinde “sınıflar arasındaki antagonizma karşıtların mücadelesinin özel bir ifadesi olmuştur.” Örneğin köleci, feodal veya kapitalist toplumlarda “sömüren sınıf ve sömürülen sınıf” arasında antagonizma mevcuttur. Lakin, Mao antagonizmayı bu şekilde tanımladıktan hemen sonra, sınıflı toplum çelişkileri ile doğal olaylar arasında bir eşleştirmeye gider ve tam olarak bu eşleştirme onun antagonizma kavramını Marksizmden ayıracaktır:

“Bir bomba, patlamadan önce belirli koşullar sonucu yan yana duran karşıtların içinde bulunduğu bir birliği temsil eder. Patlama yeni bir koşulun (ateşleme) ortaya çıkmasının akabinde vuku bulur. Benzeri bir şekilde tüm doğal olaylarda önceki bir çelişkinin çözülmesi ve yeni bir şeyin oluşumu bariz bir çarpışma şeklinde gerçekleşir.”¹⁷

Mao’ya göre antagonistik çelişkinin kriteri sadece sınıflı toplumun sömürü ilişkileri değildir; o, doğada ve toplumda yaşanan tüm çarpışma, patlama ve zıtlaşma durumlarında da antagonizmanın olduğunu iddia etmektedir. “Nesnelerin somut gelişimine göre aslen antagonistik olmayan bazı çelişkiler antagonistleşebilir, ama buna karşın aslen antagonistik olanlar da antagonistik olmayan çelişkilere dönüşebilir.”¹⁸

Çelişkinin antagonistik olup olmadığı, Mao’ya göre, karşıtlar arasındaki negatif ilişkinin karakterinde yatmaktadır. Buna göre karşıtlar uyumluysa çelişki antagonistik değildir; karşıtlar çarpışma ve mücadele halindeyse antagonistiktir. Bu tanım Marksizm’in çelişki kavramına aykırıdır. Marksizmde antagonizm sadece sınıflı toplumun çelişkileri için kullanılır; antagonizm ne sınıfsız toplumda ne de doğada vardır.

Marx Kapital’in birinci cildinde Ortaçağ’da feodal tüccar kesimin siyasi gücünün o dönem mevcut iktisadi temelin ortadan kalkmasıyla sona erdiğini söyler ve ekler: “Burada para biçimi sadece daha derinde yatan iktisadi yaşam koşullarının antagonizmasını yansıtır.”¹⁹ Başka bir yerde Marx şöyle yazar: “Kapitalistin hükümranlığı sadece toplumsal emek sürecinin doğasından ve buna özgü özel işlevinden kaynaklanmaz; o, aynı zamanda toplumsal bir emek sürecinin sömürüsü işlevine sahiptir ve dolayısıyla sömürücü ile bunun sömürdüğü ham madde arasındaki kaçınılmaz antagonizmasına tabidir.”²⁰ Kapital’in endüstri ve makineli üretim kısmında, Marx, mevcut “çelişki ve antagonizmaların” makinelerin kendisinden değil, onların kapitalist üretim biçiminde oynadığı rol ve sınıfsal sömürü ilişkilerinde aldığı yerden kaynaklandığını belirtir.²¹ “Üretim sürecinin maddi koşulları ve toplumsal birlikteliğiyle beraber… çelişkilerin ve antagonizmaların kapitalist biçimleri, dolayısıyla buna eşzamanlı olarak yeni bir toplumun oluşum unsurları ve eski toplumun devriliş koşulları” olgunlaşır.²²

Anti-Dühring’de Engels, Dühring’in doğada çelişkilerin olduğu gerçeğini yalanladığını söyler. Dühring’e göre doğada çelişki yoktur, karşıtlık ilişkisinden doğan “kuvvetlerin antagonizması” vardır.²³ “Kuvvetlerin antagonizması”, der Dühring, “dünyanın varlığında ve özünde bulunan faaliyetlerin temel biçimini” teşkil eder. Doğadaki tekil birimlerin “kuvvet yönleri arasındaki bu ihtilaf”, Dühring’e göre, “çelişki saçmalığıyla” alakasızdır.²⁴ Dühring’in bu iddiası Marx’ın politik ekonomisi ve diyalektiğine yöneltilmiş, Engels de, Anti-Dühring’i, Dühring’in Marx eleştirisine bir cevap olarak yazmıştır. Engels –birçok yerde olduğu gibi, burada da– doğada çelişkilerin olduğunu, hatta en basit mekanik bir hareket durumunda bile diyalektik çelişkiyi gözler önüne serdiğini savunur. Antagonizma kavramı, doğal olayları değil, sınıflı toplumun çelişkilerini ifade eden bir kategori olarak karşımıza çıkar.

Dühring “çelişki” ve “absürtlük” kelimelerini eşanlamlı sayar. Absürtlük doğaya değil, insan düşüncesine ait bir olgu olduğuna göre “doğada çelişki yoktur” demeye getirir. Dühring’in bu fikrini değil, ama antagonizmanın doğada da olduğu tezini Mao da savunur. Marx, Engels ve Lenin’de sınıflı toplum antagonizmanın kökeni, kaynağı ve kriteri olarak ortaya konurken, Mao’da, salt çatışmanın antagonizma kriteri olarak belirlendiğini görüyoruz. Salt çatışma, sadece sınıflı değil, sınıfsız toplumlarda da olduğuna/olabileceğine göre, antagonizmanın kapitalizm ve sosyalizm arasında yapılan kavramsal ayrımda bir kriter olarak ortadan kalktığı açıktır. Mao’ya göre, eğer sosyalizmde de antagonistik çelişkiler varsa, o zaman sosyalizmde de sınıflar olabilir. Şöyle de söylenebilir: Kapitalizmi sosyalizmden ayıran sınıfsal unsur, antagonistik çelişki değil de antagonizmanın aldığı biçim ise, o zaman kapitalizm ve sosyalizm arasındaki fark biçimsel bir farktır. Marksizmde kritik öneme sahip antagonistik çelişkiler böylece anlamsızlaştırılır; zaten Mao buradan hareketle “proletarya diktatörlüğü”nü “halk diktatörlüğü” ile özdeşleştirebilmiştir.²⁵

Mao’dan farklı olarak, Stalin, sınıflı ve sınıfsız toplum ayrımında antagonizmanın bir kriter olduğu görüşünü savunmuştur. Örneğin SSCB Anayasa Taslağı Üzerine adlı makalesinde Sovyet toplumunda “antagonistik sınıflar ortadan kalkmıştır” demektedir. Sosyalist toplum “iki dost sınıftan, işçi ve köylülerden” oluşmaktadır. Stalin’in tanımında yeni Sovyet toplumu bir “işçi sınıfı diktatörlüğüdür”; ama “işçi ve köylü sınıfı diktatörlüğü” veya “halk diktatörlüğü” demez.²⁶ Başka bir yerde, Stalin Sovyet toplumunda “sömürücü sınıfların yok edildiğini” söyler; Sovyet toplumunu “dostça ve ortaklaşa çalışan” “işçi, köylü ve entelijensiya”nın oluşturduğunu vurgular. Kapitalistler ve işçiler, toprak sahipleri ve köylüler arasındaki antagonizmalar Sovyet toplumunda ortadan kalkmıştır.²⁷ Sosyalizmin bundan sonraki görevi işçi ve köylü sınıfı arasındaki antagonistik olmayan çelişkileri aşmaktır. Bu hedef somut bir karşılığını –İkinci Dünya Savaşı sonucu kesintiye uğrayan, ama onun ardından da asla tamamlanamayan– kolhozların sovhozlara dönüştürülmesi çabasında bulacaktır.

Halk İçindeki Çelişkilere Doğru Şekilde Müdahale Etmek (1957) başlıklı konuşmasında Mao “sosyalist üretim ilişkilerinin” Çin’de “oluşturulduğunu”, bunların “üretici güçlerin gelişimine uygun” olduğunu iddia etmektedir. Ama “henüz” sosyalist üretim ilişkileri “tam anlamıyla olgunluğa erişmemiştir.” Çünkü ulusal burjuvazinin özel mülkiyeti ulusallaştırılmamıştır; tersine “sosyalist düzen” ulusal burjuvazinin yardımıyla inşa edilmektedir. “Çin tipi sosyalizm”in inşasında devlet işletmelerinin kurulmasında katkıda bulunan ve maddi yatırım yapan sermaye çevrelerine sabit bir yıllık faiz ödenmektedir; bu işletmelere “ulusal-özel endüstri ve ticaret işletmeleri” denmektedir. Buradan hareketle, Mao, Çin tipi “sosyalizm”de halen “sömürü”nün, dolayısıyla antagonistik çelişkilerin olduğunu söyler.²⁸ 1960’lı yıllara gelindiğinde, “halkın demokratik diktatörlüğü”, Kültür Devrimi süreciyle beraber sermaye sınıfına ödenen faizin kaldırılması kararını alacak ve devlet işletmelerinin aşamalı olarak yaygınlaştırılmasını teşvik edecektir. Keza Mao, 1940’ta, “proletarya tarafından yönetilen bir yeni demokratik cumhuriyetin devlet ekonomisinin kapitalist özel mülkiyetine el koymayacağını” ve “kapitalist üretimin geliştirilmesinin önünü kesmeyeceğini” söylemiştir.²⁹ Görüldüğü gibi, Mao’nun siyasi vizyonunda çelişki kavramının nasıl tanımlandığı ve yorumlandığı, bu çelişkilere nasıl müdahale edilmesi gerektiğini de tayin eder. Ama Mao’ya göre bu müdahale, sosyalist toplumda işçi sınıfı ve burjuvazi arasında bir tür ittifak veya işbirliğini de programına dahil eder. Başka, daha doğrusu zıt bir çelişki yorumu ve buna yönelik toplumsal eylem örneği Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde yürütülen anayasa tartışmalarında mevcuttur.

1936 ANAYASASI

Hans Heinz Holz Felsefenin Ortadan Kalkması ve Gerçekleşmesi adlı eserinde Stalin’in felsefi ve politik mirası üzerinde de durur. Mercek altına aldığı konulardan birisi, 1936 Sovyet Anayasası’dır. Holz, maalesef burada da, antagonistik olmayan çelişkilerin tartışmalı yanını incelemesine almamıştır.

Holz, burada, Stalin’in Sovyet Anayasası’nın hazırlanmasında oynadığı olumlu role büyük önem atfeder. Stalin’in bu süreç içinde vurguladığı temel, Holz’a göre, “üretim araçlarının mülkiyeti, sömürünün ortadan kalkması, çalışma güvencesi, yaşam kültürü sorularıdır.”³⁰ Anayasa artı değer sömürüsünün, doğal kaynakların talan edilmesinin ortadan kaldırılmasının, Sovyet vatandaşlarının her tür ihtiyacının karşılanabilmesi ve toplumsal görevlerin yerine getirilebilmesi için gerekli maddi koşulların yaratılmasının güvence altına alındığını belgelemektedir.³¹ Stalin’e göre sosyalist anayasa, “[Sovyet] toplumunun antagonistik sınıflardan arındığından, toplumun iki dost sınıftan, işçi ve köylülerden oluştuğundan, bu emekçi sınıfların iktidarda bulunduklarından, toplumun devletsel denetiminin işçi sınıfı (diktatörlüğüne) tekabül etmesinden” yola çıkmak zorundadır.³²

İlk olarak, Şubat 1935’te düzenlenen 7. Sovyet Kongresi’nde yeni Sovyet Anayasası’nın hazırlanmasından sorumlu bir anayasa komisyonunun oluşturulmasına karar verilmiştir. Son halini aldıktan sonra taslak 12 Haziran 1936’da tüm Sovyet cumhuriyetlerinde halkın takdirine sunulacaktır. Taslak içeriğinin tüm detaylarıyla Sovyet vatandaşları tarafından anlaşılması ve tartışılması için kitlesel kampanyalar düzenlenmiş, resmi verilere göre yaklaşık 50 milyon vatandaş anayasa tartışmalarına katılmış, bunlardan yaklaşık 2 milyonu itiraz ve değişiklik önerilerini yazılı biçimde partiye ulaştırmıştır.

7 Haziran 1935’te oluşturulan Anayasa Komisyonu, aralarında Stalin, Molotov, Kaganoviç, Kalinin, Buharin, Radek, Jdanov olmak üzere toplam 31 üyeye sahiptir. Birkaç alt komisyonun ilk taslağı oluşturmasının ardından taslak editörleri Yakovlev, Stetskiy ve Tal tarafından Şubat 1936’ya kadar ikinci bir versiyon hazırlanır. Bir üst komisyon tarafından bu ikinci versiyon incelenir ve üçüncü bir versiyon hazırlanır. Stalin bu üçüncü versiyonun oluşturulması sürecine dahil olmuştur. Üçüncü versiyon, ikinci versiyon editörleri tarafından yeniden gözden geçirildikten sonra, Politbüro ve Anayasa Komisyonu’nun takdirine sunulur ve sonra “birinci anayasa taslağı” şeklinde halka duyurulacak olan versiyon hazırlanır.³³

İlk iki versiyonda Sovyet toplum düzeni “kent ve kırın özgür işçilerinin devleti” olarak tanımlanmaktaydı. Üçüncü, yani Stalin’in de katkıda bulunduğu versiyonda ise bu tanım şu şekilde değiştirildi: “İşçi ve köylülerin sosyalist devleti”. Görüldüğü gibi, ikinci versiyonun aksine üçüncü versiyonda, devlet “sosyalist” sıfatını kazanmakta, “kent ve kırın özgür işçileri” ise “işçi ve köylü” şeklinde yeniden formüle edilmiştir. Bunun haricinde üçüncü versiyonda anayasanın 119., 120. ve 121. maddelerinde tüm vatandaşların eğitim, iş, sosyal yardım ve sağlık hizmeti hakkı güvence altına alınmıştır. Ama (!) sanatoryumlar, bakım evleri, emekli maaşları, sosyal sigorta, sağlık hizmetleri ve eğitim kurumlarından ücretsiz yararlanma hakkına sadece işçiler (yani köylüler değil) sahiptir.³⁴ Bu durum özellikle kolhoz köylülerinin arasında büyük bir tepkiyle karşılandı. Örneğin anayasa tartışmalarıyla ilgili yazılı olarak fikir belirten Leningradlı vatandaşların yüzde 31,9’u ve Smolenskliler’in yüzde 21,9’u kolhoz köylülerinin de işçilerle aynı haklara sahip olması gerektiğini söylüyordu.³⁵ Politbüro ve Anayasa Komisyonu bu itirazları dikkate aldı, ancak bu talep doğrultusunda anayasada herhangi bir değişikliğe gidilmedi.

Devlet tarım işletmesi olan sovhozlardan farklı olarak kolhozlarda işlenen toprak ve büyük ve ufak baş hayvanlar kolhoz köylülerinin özel mülküydü. Buna karşın makine-traktör istasyonlarındaki (MTİ) üretim araçlarıyla ilgili kolhozlar sadece kullanım hakkına sahipti –1950’li yılların sonlarına doğru bazı MTİ kolhozlara devredilecektir. Kolhozlar yıllık tahıl üretiminin bir kısmını devlete satmak zorundaydılar; geriye kalan kısmını ya kendileri tüketiyordu ya da kolhoz pazarında satıyorlardı. Sovhoz pazarının aksine kolhoz pazarında satılan malların fiyatlarını devlet değil, köylüler belirliyordu.

Hem toprak şartları ve meteorolojik koşullar hem de yerel-merkezi yönetme ve yürütme organları arasındaki koordinasyon sorunları nedeniyle Sovyet otoriteleri kolhoz ve sovhozlardan gelmesi hedeflenen ve fiiliyatta elde edilen hasat arasında uyumsuzluklarla karşılaşıyordu. Bu ve benzeri sorunlar kent ve kır, merkezi ve yerel organlar arasında daimi surette şiddetli bir uyumsuzluk oluşmasına neden oluyordu. Tarım konusunda Sovyetler’in iki önemli merkezinden Ukrayna ve Kafkaslar’da (Ermenistan) bu dönem yerel örgütlenmeden birinci dereceden sorumlu ve Stalin’in ölümünden sonra Stalin karşıtı kampanyaya ilk imza atan iki ismin de –Kruşçev ve Mikoyan– malum çelişkilere tanıklık etmiş olmaları şaşırtıcı olmasa gerek.³⁶ Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu iki isim mevcut çelişkilerin farkında olmanın ötesinde onlara nasıl müdahale etmek gerektiği konusunda bir davranış tipi ortaya koymuşlardır: Çelişkiyi çözmek yerine, onları kendi şahsi çıkarları ve temsil ettikleri sınıf vizyonu doğrultusunda istismar etmek!

SONUÇ

Kısaca denilebilir ki, kapitalist üretim ilişkilerine özgü özel mülkiyet ve bunun üzerinden yükselen emek-sermaye çelişkisi ve işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki antagonizma Marksist felsefi teoride ifadesini “antagonistik çelişki”de bulmuştur. Antagonistik çelişkinin yadsınma halini dile getiren antagonistik olmayan çelişki, karşılığını antagonizmayı antagonizma yapan unsurların, yani sınıflı toplumun mülkiyet ve üretim çelişkilerinin sosyalist toplumda ortadan kaldırılmasında bulmaktadır. Stalin’in kavrayışında işçi ve kapitalist, köylü ve kulak sınıfları arasındaki antagonizmanın ortadan kalkmasının ve (kolhozların öngörülen sovhozlaştırılması süreci sonucu) köylü ve işçi sınıfı arasındaki antagonistik olmayan çelişkilerin de ortadan kaldırılması sosyalizmin temelini oluşturmaktadır. Ama bu, Kruşçev dönemi ve sonrası yaşanan süreç göz önünde bulundurulursa, gerekli önlemler alınmadığı takdirde antagonist çelişkilerin yeniden ortaya çıkamayacağını, dolayısıyla sosyalizmden kapitalizme bir geri dönüşün yaşanamayacağını yadsımaz.

Çelişki kavramının dile getirdiği bu somut gerçeklik karşısında bu çelişkileri bu haliyle kavramak, onlara müdahale etmek ve onları elverişli zaman ve koşullar altında ortadan kaldırmak, Marksizme göre çelişki olgusunun teorik ve pratik çekirdeğini oluşturur. Meseleye bu açıdan bakıldığında, çelişki olgusunun nasıl anlaşılmaması gerektiğinin, materyalist diyalektik dünya görüşüne aykırı bir yorumun nasıl Marksizme yabancı bir toplumsal-siyasal eylem planı çıkarabileceğinin örneğini Mao’nun sosyalizm kavramı vermiştir. Mao’ya göre, sosyalizmde sadece antagonizma var değildir; bu antagonizmalara rağmen ve hatta bunlar sayesinde bir sınıfsal ittifak da zorunludur. Çin’in iktisadi kalkınma planının bir parçası olarak uyumsuz karşıtların uyumunda ısrar etmenin ne kadar tutarlı olduğunu okurun takdirine bırakalım.

Yazının başında belirttiğimiz çelişkiyi kavramak ve ona müdahale etmek arasındaki ilişkinin mevcudiyetini ve bunun nasıl farklı biçimler alabileceğini Stalin ve Mao örneklerinde açıklığa kavuşturduğumuzu umuyoruz. Eğer bu örnekler çelişkinin teorisi ve pratiğiyle ilgili bir birikim sağlıyorsa bize, o zaman denebilir ki, onun geleceğini tayin edebilmenin ve buna uygun pratiği tasarlayabilmenin yolu çelişkinin felsefi teorisinden geçer. Bir çelişkinin nasıl bir toplumsal ilişkinin yansıması olduğu ve bunun bir başka toplumsal çelişkiye nasıl tezahür ettiğini kavramak şüphesiz çelişkiler arası bir yansıma ilişkinin nasıl ve nerede vuku bulduğunu kavramayı şart koşar. Bu çelişkiler arası yansımayı tam da bu haliyle kavrama eylemini Holz materyalist diyalektik düşünceye atfeder.

Dipnotlar

1. Bu metin bu sene Şubat ayında Berlin Marx-Engels Merkezi’nde düzenlenen Hans Heinz Holz konferansında yapılan sunumun tebliğidir. Metnin Türkçeleştirilmesinde Almanca aslına büyük ölçüde sadık kalınmış, ama bazı yerler metnin okunurluğunu arttırmak için uzatılmış veya kısaltılmıştır.

2. Hegel ve Holz’da geçen Übergreifen kavramının Türkçe literatürde “standartlaşmış” herhangi bir karşılığı bulunmamaktadır. Bu yazıda birkaç alternatif arasından “sarmal” terimi uygun bulunmuştur. Übergreifen’ın Türkçe tercüme alternatiflerine bazı örnekler şunlardır: Avucunun içine almak, çerçevelemek, çevrelemek, çevresinde dolanmak, çevresini kuşatmak/sarmak, dolanmak, etrafını çevirmek/sarmak, içine almak/dahil etmek, kaplamak, kapsamak, kucaklamak, kuşatmak, örtmek. “Sarmal” terimini tercih etmemizin nedeni –Holz’un analizinin bu aşamasında– çelişkili karşıtlar arasındaki ilişkiyi en yakın anlamıyla ifade edebilen bir fiilden (“sarmak” veya “sarılmak”) türemiş olmasıdır. Buna göre karşıtlar birbirlerini sararlar, birbirlerine sarılır, çevrelerini kuşatır, içlerine alarak birbirlerini kaplarlar. Tek yanlı olarak bakıldığında örneğin bir sarmaşığın bir ağaca dolanıp sarması veya bir yüzeyi kaplaması düşünülebilir. İki karşıtın birbirlerine yönelik simetrik bir edimi olarak belki iki sarmaşığın birbirine dolanması düşünülebilir. Kelimenin Almanca anlamı Türkçe’deki “sarmal”dan başka çağrışımlara sahiptir; Über- üst, yukarı vb. uzamsal bir anlama gelir; -greifen bir şeyi kavramak, elle tutmak vb. demektir. Gündelik dilde Übergreifen kapsamak, içine almak şeklinde kullanılırken söz gelimi yangın alevlerinin sıçraması da Übergreifen’la ifade edilebilir. Bu yazıda tercih edilen tercümeye göre “sarmal”, “spiral” gibi geometrik ve genetik-biyolojik bir figürü ifade etmemektedir. “Sarmal”dan daha iyi bir tercüme alternatifi olup olmadığı tartışmaya açıktır.

3. Kant, Versuch den Begriff der negativen Größen in die Weltweisheit einzuführen, Köningsberg 1763, sf. 5.

4. Engels, Anti-Dühring, Marx-Engels Werke 20, sf. 43.

5. Kant, Versuch…, sf. 5.

6. Hegel, Philosophische Enzyklopädie für die Oberklasse, Hegel Werke 4, sf. 56.

7. Engels, Anti-Dühring, Marx-Engels Werke 20, sf. 43.

8. Lenin, Zameçaniya na knigu N. I. Buharina: “Ekonomika Perehodnogo Perioda”, Leninskiy Sbornik XI, sf. 391: “Antagonizm i protivoreçija sovsem ne odno i to je. Pervoe isçeznet, vtoroe ostanetsya pri sotsializme”.

9. Hegel-Jahrbuch 1961. II. Halbband, sf. 61-124.

10. Annalen der internationalen Gesellschaft für dialektische Philosophie – Societas Hegeliana 1983, sf. 22-32.

11. Engels Doğanın Diyalektiği’nde buna “çelişkilerin iç içe geçmesi” (Durchdringung der Gegensätze) der; Engels, Dialektik der Natur, Marx-Engels Werke 20, sf. 348.

12. Holz, Aufhebung und Verwirklichung der Philosophie II, sf. 246.

13. Mao, Über den Widerspruch, Werke 1, sf. 373.

14. A.g.e., sf. 375.

15. A.g.e., sf. 381.

16. Holz, Aufhebung und Verwirklichung der Philosophie II, sf. 257.

17. Mao, Über den Widerspruch, Werke 1, sf. 403. Mao aynı yerde Sovyetler Birliği’nde antagonistik olmayan çelişkinin antagonistleşmesiyle ilgili olarak Troçki ve Buharin’in Ekim Devrimi sürecinde Bolşevikler’le bir arada hareket etmesini, ama ardından Parti karşıtı bir mücadelede yer almasını örnek gösterir. Buna ek olarak Çin Komünist Partisi’nde de “doğru” ve “yanlış” görüşlerin çarpıştığını ve bunun da bir antagonistleşme durumu olduğunu söyler. Halbuki Marksizm-Leninizmde “doğruluk” ve “yanlışlık” arasındaki karşıtlık değil, herhangi bir siyasi görüşün hangi sınıfı temsil ettiği ve bunun hangi sınıfa karşı cephe aldığı antagonizmanın bir kriteridir.

18. A.g.e., sf. 404.

19. Marx, Kapital. Band 1, Marx-Engels Werke 23, sf. 150.

20. A.g.e., sf. 350.

21. A.g.e., sf. 352.

22. A.g.e., sf. 526.

23. Engels, Anti-Dühring, Marx-Engels Werke 20, sf. 43.

24. Dühring’den alıntı, a.g.e., sf. 111.

25. Mao, Über den Widerspruch, Werke 1, sf. 398.

26. Stalin, Über den Entwurf der Verfassung der Union der SSR, Werke 14, sf. 46.

27. Stalin, Rechenschaftsbericht an den XVIII. Parteitag über die Arbeit des ZK der KPdSU(B), Werke 14, sf. 115.

28. Mao, Über die richtige Behandlung der Widersprüche im Volk, Werke 5, sf. 445-446.

29. Mao, Über die neue Demokratie, Werke 2, sf. 412.

30. Holz, Aufhebung und Verwirklichung II, sf. 171.

31. A.g.e., sf. 175.

32. Stalin, Über den Entwurf der Verfassung der Union der SSR, Werke 14, sf. 46. Ayrıca bkz. Holz, Aufhebung und Verwirklichung II, sf. 179.

33. A. Getty, “State and Society under Stalin: Constitutions and Elections in the 1930s”, Slavic Review, Vol. 50, No. 1, 1991, sf. 20.

34. A.g.e., sf. 22-23.

35. A.g.e., sf. 25.

36. 1964’te SBKP’nin ÇKP’ye yolladığı resmi bir mektuba dair yazdığı bir yorumda Mao, Kruşçev’in Stalin karşıtı propagandasını iki yüzlülükle suçlamış, Kruşçev’in tümüyle Stalin’i sorumlu tuttuğu “kitlesel terör” faaliyetlerinde ilk sıralarda Kruşçev’in yer aldığını belirtmiş, Kruşçev revizyonizmini yargılamış ve Stalin’e sahip çıkmıştır. Şüphesiz Mao’nun bu tavrı, onun sosyalizmin sorunlarına yaklaşımında Marksizm’den kati surette ayrıldığı gerçeğini değiştirmemektedir

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑