Yusuf Akdağ
II. BÖLÜM – II. KISIM
İşçi sınıfına bakış sorunu; Bookchin’in itirazları; ondan önce ya da onunla birlikte
“Ekoloji ve Devrimci Düşünce” gibi “manifesto tipi” makalelerine getirilen eleştirilere yanıtında, “sınıf savaşımı” anlayışının yazdığı “her şeyde içkin” olduğunu belirten Murray Bookchin, “Marx ve Marksizm işçi sınıfına odaklandığında, hatta sanayi işçileri sayıca açıkça azalırken maaşlı beyaz yakalı çalışanların da proletaryaya dahil edilmesi gibi net biçimde küçük-burjuva olan unsurları yücelterek kendi toplumsal ağırlığını arttırdığında bizi yanıltmaktadır” diye yazar.¹ Ona göre, Marksistler, “sayıca aslında giderek azalan” ve hatta “küçük burjuvalaşan” proletaryanın “durumunu kurtarmak”; ve onu “ulusal nüfusun çoğunluğu” göstermek için yanıltıcı bir çaba içine girerek proletaryayı, “her ne kadar büyük burjuvaziyle karşılaştırıldığında ikincil kalsa da hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören büro çalışanları, yöneticiler, satış görevlileri ile bir hizmet, mühendislik, pazarlama, medya ve kamu çalışanı ordusu”ndan oluşan “muazzam bir ‘ücretliler’ yığını yaratmak” üzere, “yeniden tanımlama”ya girişmişler; ancak bu çabaları, işçilerin “küçük burjuva bir tabaka haline gelmeleri” dolayımında “bütün inandırıcılığını yitirmiş”tir!
Bir önceki bölümde, Bookchin’in, işçi ve emekçileri “kamuoyu” gibi, sınıf ayrımlarını belirsizleştirici bir kavramda “bileşmiş” göstererek, onların, baskı ve sömürüyü, “toplumsal düzene içkin özellikler olarak” görmedikleri ve düşünmediklerini ileri sürerek algı ve bilinç alanındaki çarpık görüşlerini sınıf teorisine karşı kullanmaya çalıştığını gördük. Bookchin, bu görüş açısını sosyal dayanaklar üzerinden güçlendirmek üzere işçilerin “küçük burjuva tabaka haline” geldiklerini ileri sürer.
BOOKCHİN’İ ESİNLEYEN OPORTÜNİZM
Murray Bookchin’in daha geliştirdiği “küçük burjuvalaşma” ve “ortak çıkarlara sahip topluluklar” teorisinin kökleri, Eduard Bernstein’e kadar uzanmakla kalmaz; bu görüşlerde Andre Gorz’un kötü mirasının yanı sıra, Frankfurt Okulu teorisyenleri ile Althusser’in kültürcü-ideolojist saptırmaları da temsil olunur ve Bookchin, özellikle hiyerarşi-statü kategorileri aracılığıyla Max Weber’e bağlanır.
Ekonomik gelişme düzeyine bağlı olarak refahın artması ve işçi sınıfının daha iyi yaşam standartlarına kavuşması durumunda Marx’ın sınıf teorisinin “iflas edeceği” yönünde görüşlere sahip olan Bernstein, işçiyi, “ulusun ortak mülkiyetinin sahibi” gösteriyor ve bu “ortaklık” üzerinden ulusal burjuvaziyle “çıkar uyumu”nu teorize ediyordu.
Marx’ın kuramına liberal, sol liberal eleştirinin denebilir ki tüm temsilcilerinin referans aldıkları isim olarak Max Weber için, “Piyasadaki fırsat türü, bireyin kaderi için ortak bir koşul sunan belirleyici uğrak”tı ve sınıf konumu “nihayetinde piyasa konumu” idi! Sınıflar, ekonomik ilişkiler tarafından üretilmiş olsalar da, etkin topluluklar değillerdi ve ancak temsil edilebilirlerdi. “Piyasa konumu” ve “piyasa fırsatları” üzerinden koyduğu ölçütten hareketle Weber, işçi sınıfı, küçük burjuva, beyaz yakalı işçiler ile iyi eğitim almış ve ayrıcalıklı-varlıklı sınıf şeklinde belirlediği sınıf ‘tablosu’nun sabit olmadığını; sınıfsal “yapı”nın giderek çeşitlenmeye, dağılmaya eğilimli olduğunu; “beyaz yakalı”ların da “farklı çıkarlara sahip ayrı bir sınıf” statüsü dolayımında farklı gelir gruplarına ayrılacağını ileri sürüyordu. Toplumsal “statü” ve “statü farkları”nı, sınıfsal ayrımlardan daha önemli gören Weber, “Tamamen ekonomik olarak belirlenebilen, ‘sınıf konumu’nun aksine, statü durumu olarak adlandırmak istediğimiz şey” diyordu, “insan yaşamının her bilindik ögesi gibi, belirli bir -olumlu ya da olumsuz- onurun toplumsal itibarı tarafından belirlenir.”² Teorisinin önemli bir başlığı olarak kurguladığı sınıf ve “statü” bağlamının asıl özelliği, sınıf farklılıklarını nedenleyen ilişkilerin ve bununla bağlı olarak sınıf karşıtlıklarının muğlaklaştırılmasıydı.
Frankfurt Okulu teorisyenlerinin (Thedor Adorno, Max Horkheimer ve Herbert Marcuse) geliştirdikleri kurguda ise, kültürel hegemonya üzerinden kapitalist “refah” ile sınıf mücadelesinin “üretimi darbelemeden sürdürülmesi” arasında bir toplumsal rasyonalizasyon modeli öngörülerek işçi sınıfına, kapitalizm sınırları içinde ‘düzenleyici rol’ veriliyordu. Hardt ve Negri, tüm toplumsal yaşamın üretim sürecine dönüştüğü ve dünya çapında sanayisizleşme sürecinin yaşandığını, sanayisizleşmeyle üretken emeğin kapitalist üretim içindeki etkin rolünün belirsizleşip önemsizleştiğini; teknik gelişmelere bağlı olarak hizmetler sektörünün ekonominin tümünde yaygın ve etkin hale gelerek üretken emekçinin toplumsal etkinliğinin nesnel dayanağını kaybetmesine yol açtığını, en başta sanayiden kopardıkları “üretken emeği” artık “çokluk”un temsil ettiğini ileri sürdüler.
Louis Althusser’in “üst belirlenim”cilik görüşünü mantıki sonucuna dek genişleten Poulantzas (Nicos), “beyaz yakalı” emekçileri de kapsayan “yeni bir küçük burjuvazi” tanımı yaparak, üretken olmayan tüm emekçileri bu tanımın kapsamına aldı. İşçi sınıfını “endüstriyel işçi”lerle sınırlı bir kapsama daraltırken, katı bir “sınıfçı” görünüyordu, ancak, tam da Bookchin tarafından ileri sürüldüğü üzere, üretken sektördeki “statü”lerinden hareketle üretken emekçileri küçük burjuva kategorisinde görüyordu.
Andre Gorz, “açık sözlü”ydü; 1980’li yıllarda şöyle yazıyordu: “Bildiğimiz kadarıyla kesin olan tek şey var ki, o da bu insanların artık kendisini işçi sınıfına ya da herhangi başka bir sınıfa ait hissetmediğidir. Kendilerini ‘işçi’ (worker) terimiyle ya da onun simetrik zıddı olan ‘işsiz’ (unemployed) ile tanımlamıyorlar. İster bir bankada ister devlet memuriyetinde ister bir temizlik firmasında ya da fabrikada çalışsınlar, yeni-proletarya temelde geçici olarak onlar için hiçbir şey ifade etmeyen bir şey yapan çalışmayanlardır [non-workers].”³
Gorz’a göre, yeni teknolojiler geleneksel istihdam yapısını dönüşüme uğratarak ayrıcalıklı bir elit kesim ile daha alt gruplarda yer alanların oluşturduğu bir “yeni sınıf” ortaya çıkarmış; yerleşik emek hareketi “çöküşe” yönelmiş, ve işçi sınıfı deneyimi, artık dayanışma ve kolektif bilinç ya da mücadele için bir dayanak oluşturmaktan çıkmıştı!
Bookchin bu teorik manipülasyon fırtınasından habersiz değildi. İleri sürdüğü görüşler, içerik olarak, yukarda adları anılan ideologların görüşlerinden farksızdır. Şimdi onun bu görüşlerine daha yakından bakalım.
BOOKCHIN GERÇEĞİ Mİ GÖRDÜ?
Kapitalizmin “ancak yakın zamanlarda, özellikle yirminci yüzyılın ortasından itibaren meta toplumuna dönüş”tüğünü ileri süren Bookchin’in çizdiği toplum manzarasına göre “emek-sermaye çatışması” her ne kadar ortadan kalkmamış ise de, “proletaryanın yaşam koşullarını iyileştirmeye dönük yasal sendikaların mücadelelerine bağlı olarak”, “önemli ölçüde yumuşa”mıştır. İşçiler, çocuklarının “kendilerinden daha iyi bir eğitimle donanarak hayatta daha üst basamaklara adım atması için yeterli kazanımları” sağlamakta ve artık “kendilerini ‘orta sınıf’ ya da emeğin itibarını yükselten bir nüans olarak, ‘çalışan aileler’ şeklinde” adlandırmaktadırlar. Orta sınıf “proleterleşmek ya da nüfus içinde azınlık haline gelmek şöyle dursun, hep daha yüksek statü umudunda olan insanların psikolojisini ve bilincini sürdür”mektedir. “Gerçekte mülksüz olan ve çoğu gerçek burjuvazi tarafından sindirilen küçük burjuvazi piyasa ekonomisinde ayrıcalıklı bir yere sahip olduğuna ikna olmuş” ve “kapitalist sistemin toplumsal merdiveninde yukarılara tırmanabileceği beklentisine kapıl”mıştır. (abç)
Vardığı sonuç şudur: “Hiçbir işçi, ne kadar sömürülüyor olursa olsun, toplumsal yaşamı burjuva temelde kavrıyorsa şayet, sınıfsal bir varlık değildir. Burjuvazi bu olguyu oldukça erken, bir bütün olarak proletarya dahilindeki etnik, dinsel, toplumsal cinsiyete dayalı ve zanaata ilişkin ayrımları istismar ettiğinde öğrenmişti. Bu anlamda, mavi yakalı ya da beyaz yakalı işçi, kendisi hakkında ne düşünüyorsa, patronuyla nasıl ilişki kuruyorsa ve hayattan nasıl bir beklentiye sahipse, ona göre sınıfsal bir varlık olacaktır. Mücadeleci bir sınıf bilinci olmaksızın bir işçi, nereden bakılırsa bakılsın, sıradan bir çalışan olması hasebiyle bir polisten daha fazla sömürülüyor değildir. Radikal entelektüellerin işçiyi mistikleştirmesi bu kişilerin ‘önce bilinç, sonra varoluş gelir’ yönündeki ısrarlarından, yani işçinin, sömürüldüğünün ve kapitalizmin onun toplumsal düşmanı olduğunun farkına vardığında bilinçli hale geleceği düşüncesinden kaynaklanır.”⁴ (abç)
Bu “tablo”dan hareketle, “kabaca zenginler, varlıklılar, müreffehler ve yoksullar diye adlandırılacak tabakalara sahip bir yapı olarak betimle”nebilir gördüğü bugünkü kapitalizmin “mesleki fırsatların, yaşam kalitesinin ve daha tatminkar bir çevrenin genişlemesine ve yaygınlaşmasına odaklanan popülist bir siyasetin”; -o bunun “radikal ve nihayet devrimci bir siyaset” olacağını umut ediyor- “kişisel özgürlüklerini, genel olarak çevrelerini ve gıda, hava ve su tedarikinin bütünlüğü gibi meseleler üzerinden daha kolayca radikalleştirebileceği beklentisiyle ‘halk’a uzanan bir popülist siyaset” yaratarak, basit bir biçimde söylenecek olursa, zenginlere karşı-yoksulların mücadelesinin geliştirilmesini önerir.
Bookchin’in toplum tablosunda, işçi sınıfının, toplumun devrimci yeniden kuruluşunun temel ve öncü gücü olamayacağı görüşü sözüm ona sosyal dayanaklarına kavuşur. Bu tabloda işsizlere yer yoktur ve öteki toplum kesimlerine, “nasıl düşünürlerse öyle” görülmek üzere yer verilir. “Mücadeleci bir sınıf bilinci olmaksızın bir işçi, nereden bakılırsa bakılsın, sıradan bir çalışan olması hesabiyle bir polisten daha fazla sömürülüyor değildir” ifadesi bunu, tartışma götürmez netlikte ortaya koyar, ve bilinç varlığı belirler yaklaşımı her bir bağlamda yeniden dirilir! O, “mesleki fırsatlar” ve “yaşam kalitesi” sınırlarına çekilmiş bir mücadele platformu sunar ama, işçilerin dünyanın hemen her ülkesinde durumlarını iyileştirmek için canhıraş feveran etmeleri, ve fakat aralarından bir kısmının gerici parti ve politikaları destekliyor olmaları, onu, işçilerin ideolojik-siyasal düşüncelerini onların nesnel gerçekliğinin reddi için dayanak olarak kullanmaktan alıkoymaz! İşçiler, “işçi sınıfının bakış açısından ve sol toplumsal görüşlere sahip olma eğiliminden çok uzak” durdukları sürece, onun fetvasınca, “sınıfsal bir varlık olamaz”lar!
“Küçük burjuvalaşma” ve orta burjuvanın daha yukarı çıkma çabalarına işaretle Bookchin, nesnel gelişmeleri sözüm ona hesaba katar göründüğü durumlarda dahi, bu etken ve koşulları işçi sınıfı aleyhine bağlamlar içine alarak kullanmaktan kaçınmaz. Proletaryanın-özellikle de sanayi proletaryasının azaldığı ve azalmaya devam ettiği, buna bağlı olarak sınıf mücadelesinin, proletaryanın toplumsal konumu-dinamik üretici güç olması dolayımında bir tarifinin mümkün ve geçerli olmaktan çıktığı iddiası, Bookchin’in “yeni kuram”ının önemli bir başlığını oluşturur. O, modern sanayi proletaryasının konumu ve rolüne ilişkin Marksist belirlemelerin “tersini gösterir gelişmeler” olarak, sanayi işçilerinin azalmasını ve genel olarak işçi sınıfı açısından gerçekleştiğini ileri sürdüğü “sosyal konum farklılaşması”na bağlı “küçük burjuva zihniyet”i – “küçük burjuva düşünsel değişim”i gösterir.⁵ Bookchin’in işçi sınıfı üzerine bu görüşleri iki ara başlık altında irdelenebilir: a-) “bilinçten varlığa – zihniyetten işçiye” bakış açısı yönünden; ve b-) proletaryanın temel bir sosyal formasyon olarak varlığının “başkalaşımı” iddiası üzerinden. Önce ilk gerekçesine bakalım.
a-) “Bilinçten varlığa; zihniyetten işçiye” Bookchinist görüş!
Bookchin’e göre, “yüksek oranda vasıflı ve çeşitlendirilmiş üretim sistemleri” ve fabrikalarda çalışanların “yeni tabakalardan” gelen kesimlerinin “endüstriyel anlamda işçi sayılmamaları”, “zevklerinde tüketim yönelimli” olmaları, patronlarıyla ilişkilerinde “işçi sınıfının bakış açısından ve sol toplumsal görüşlere sahip olma eğiliminden çok uzak” durmaları vb. gibi gelişmeler; işçi hareketinin ve işçilerin birey olarak kendilerinin özellikle son altmış yıllık süreçteki asıl özelliği olmuştur ve bu da onların “sınıfsal varlık olmaları”yla aykırılığı bir yana, “sınıfsal varlık olmak”tan çıktıklarının göstergesidir. Bu süreçte diyor, o, işçilerin patronlarıyla ilişkilerine, kendileri için düşüncelerine, tüketim zevkleri ve eğilimine ve mal-mülkle ilişkilerine bakıldığında karşımıza işçi değil, küçük burjuva çıkmaktadır! Vardığı sonuç şudur: bu türden insanların “işçi sınıfı”nın çoğunluğunu oluşturduğu ve sanayi proletaryasının “nüfusun giderek daha küçük bir azınlığı haline” geldiği günümüzde, proletaryanın “devrimci fail” sayılması görüşü “artık” geçerli olamaz; “sanayi işçilerine dayanan sınıf eksenli siyaset geri plana düşmüştür vb. vb.”
Ona bakılırsa, “gerçek durum” bu iken, Marksistler, “her ne kadar büyük burjuvaziyle karşılaştırıldığında ikincil kalsa da hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören büro çalışanları, yöneticiler, satış görevlileri ile bir hizmet, mühendislik, pazarlama, medya ve kamu çalışanı ordusu”ndan oluşan “muazzam bir ‘ücretliler’ yığını yaratmaya çalışarak”, proletaryanın durumunu abartıyor ve onu sınıf mücadelesinin öznesi “yapmak için” özel ve abartılı bir çaba gösteriyorlar!
“Marksizm, -diyor Bookchin-, işçinin çok yönlü bir insan olarak uygun bir portresini oluşturmakta başarısız oldu ve aslında onu saçmalık derecesinde fetişleştirdi. İşçileri genelde iktisadi varlıklar olarak gördü; onları, kendi çıkarlarını fark etmeye dair gizil güçlere ve mevcut toplum dahilindeki radikal olasılıklara dönük eşsiz bir hassasiyete sahip devrimci failler olarak yarı-mistik niteliklerle donattı. Rosa Luxemburg’u, Karl Liebknecht’i, Leon Trotskiy’yi, sendikalist propagandacıları ve hatta sıradan Sosyal Demokratları okuyanlar, bu kişilerin işçilere dair dehşetli sosyalist yargılara sahip olduklarını ve onlara kayda değer devrimci bir güç atfettiklerini görecektir. İşçilerin aynı zamanda faşist ya da gerici olabileceği ise onların nazarında anlaşılamaz bir şeydir.”⁶
Bookchin, olgular ve gelişmeleri ve onlar arasındaki ilişkileri ele alış tarzıyla, toplumsal hareketin diyalektiğini rafa kaldırmıştır. Maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı değişim ve gelişmeler ile bunların zihindeki yansısı onun tarafından baş aşağı konarak yansıtılan değil yansıması öne çıkarılmıştır. “Kitlesel tüketim olanağı”, ücretlerin konjonktürel yükselmesi üzerinden abartılmış, burjuva ideolojisinin “devletin ideolojik aygıtları” aracılığıyla yol açtığı tahribatın işçinin bilincindeki etkisi ve işçilerin bir bölümünün kendi sınıf çıkarlarıyla zıtlık içindeki görüş ve tutumlara eğilim göstermeleri, onların sınıfsal varlık olma gerçekliğini muğlaklaştırmanın gerekçesi yapılmıştır.
Tartışılan konu bağlamında belirleyici soru şudur: İşçilerin “devrimciliği” nereden gelir ya da işçi sınıfının öteki toplumsal sınıf ve kesimlerden ayırdedici sınıfsal özelliği başlıca hangi kaynaktan güç alır? İşçi sınıfını toplumun en devrimci sınıfı “kılan” ya da böylesi bir karakteristik sınıfsal tutumla ortaya çıkmasını sağlayan nedir? Buna, işçiler niçin faşist-gerici parti ve politikaları destekleyebiliyorlar sorusu da eklenebilir.
Marksizm’i “özümlediği”ne bizi “temin eden” Bookchin, Marx’ın kuramında ve Marksizm-Leninizmin başlıca kaynaklarında bu soruların verilmiş yanıtlarını bilmiyor olamaz. Ancak, görünen o ki, kendi çarpıtmaları üzerinden değerlendirdiği yanıtlar onu ikna etmemiş; ya da o ikna olmak istememiştir.
Toplumsal ilişkileri “ne düşünürsen osun!” bakış açısından irdeleyen ve düşünceden-varlığa bir yöntem izleyen Bookchin, yanıtlarını düşünsel-ideolojik alandan dini, hukuki, siyasal kategorilerden devşirir ve işçiyi, sahip olduğu düşüncesiyle “belir”leyip-tanımlamaya girişerek ilişkiyi tersine çevirir. Gerçek yaşamda ise gelişmeler farklı şekilde gerçekleşir: işçi, kapitalist üretimin canlı üretici gücüdür; o; yani canlı emek gücü olmaksızın kapitalizm-kapitalist üretim de olmaz. İşçinin (işçilerin) üretim içindeki sosyal varlığı; iktisadi failliği-üretici kimliği dolayımında bir araya gelmesi; aynı veya benzeri koşullarda hemen hemen aynı iktisadi-sosyal ve evet insani sorunlarla yüz yüze kalması; diğer toplumsal kesimlerden farklı bir konumda bulunmalarıyla dolaysızca bağlıdır. Farklı kent ve bölgelerden gelen, farklı etnik kimliklere mensup ve çeşitli inanç türlerinden etkilenen işçileri ücret, çalışma koşulları ve sosyal haklar gibi ilk anda akla gelen sorunlar ortaklığı temelinde şu ya da bu oranda, şu ya da bu süre içinde ve kalabalıkta bir araya gelmeye yönelten, üretici etkinliklerinin bu muhtevasıdır. İşçiler, kapitalistler ile ilişkilerinde, sermayenin genişleyen yeniden üretiminin olmaz ise olmaz koşulu olarak “iktisadi nesne” konumuna itilen kanlı-canlı insan varlıklarıdırlar. Onları, kendi çıkarlarını “farketmeye” iten ya da zorlayan her şeyden önce bu maddi-sosyal ilişki(leri)dir. Proletarya, emek gücünü satarak ya da kiralayarak kapitaliste, sermaye ve servet sahipliği olanağı yarattığını; bunu yaparken kendi mülksüzlüğü ve yoksulluğunu ürettiğini, bu ilişki içindeki gözlem ve algı aracıyla tecrübe eder. Bu tecrübe ve gereksinimlerinin karşılanması talebinin baskıyla yanıt bulması karşısında, kendiyle kapitalisti arasındaki farklılık bilinciyle; bu henüz “nüve” halindeki, “tohum” halindeki bilinciyle “kendi için” mücadeleye atılır. Kapitalistlerle ilişkilerinde, çıkarlarının onlardan farklı olduğunu hissetmeye, görmeye başlayan işçiler; onlara karşı çıkarlarını savunmak üzere birleşmeleri gereğini öğrenirler. Her bir sınıf öteki(ler) ile -ve devletle ilişkileri içerisinde “kendi olma”ya daha fazla yönelme ihtiyacı duyar ve “kendisi için olarak” şekillenir. Bookchin, “sınıfsal varlık oluş”un bu sürecini, “mücadeleci sınıf bilinci eksikliği” ve burjuva ideolojisinin etkisi altında olmanın yol açtığı tutumlar bağlamında nesnel varlık oluşun yadsınmasına gerekçe edinerek, işçilerin belirli bir dönem ve durumdaki belirli tutum ve bilinç geriliğini mutlaklaştırır ve toplumların ve toplumsal hareketin tarihselliğini yüzeysel bir bakış açısıyla göz ardı eder.
İşçiler, kapitalizmin ‘kendine özgü ürünü’ bir sınıfın bireyleri olarak, burjuvazinin üretim araçlarına sahip olduğu toplumsal ilişkiler alanına “geldikleri”nde, belirli zorunlulukların, ilişki biçimlerinin, önyargı, anlayış ve düşüncelerin hakim olduğu bir alana girmiş olurlar. Kapitalistleriyle ilişkilerinde, önceki kuşakların “mirası” üzerinden hareket eder; bu ilişkiler içinde, geçmişin birikiminin olumlu-olumsuz etkileri altında ürettikleri metanın, ve onu üretim araçlarının sahibi olmadıklarını; ürettiklerine pazarda, ancak satın alacak bir gelire sahip iseler satın alarak sahip olabileceklerini yaşayarak görürler. İşçi, kendisi ve ailesinin yaşamını sürdürmek için ücretinin artırılması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadelesine tüm bu etkenler altında girişir ve bu mücadele içinde kapitalistleriyle karşıtlığını bizzat yaşayarak da görür. Bu da yetmez; devletin başlıca zor kuvvetlerini oluşturan polis ve ordunun; yanı sıra bürokrasi ve hukuk sisteminin kendisinden yana olmadığını tecrübe eder. Bütün bunların diyelim toplamında, birlikte çalıştığı, aynı ilişkiler içinde yer aldığı diğer işçilerle “aynı kadere sahip olduğu” bilinci kabaca, ya da önceki kuşakların deneyiminden öğrenebilmiş ise eğer, denebilir ki belirli ölçüde daha ileriden oluşur. Bu, “tohum halinde”ki “sınıf bilinci” de, işçilerin çeşitli grev, gösteri, protestolarda kanıtladıkları üzere, çoğunca politik-ideolojik etkilenmeleri, dini-mezhebi inanç ve etnik köken farklılıklarına takılmaksızın birlikte eylemini mümkün kılar. Üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde tutan kapitalistlere belirli bir ücret karşılığı çalışarak varlıklarını sürdürebilen bu “kalabalık insan grupları” bu aynı nedenledir ki, ortak özellikleri üzerinden sömürülen bir sınıfı, proletaryayı oluştururlar.
İşçilerin, emek güçlerini kapitaliste belirli bir ücret karşılığında satan insanlar olarak sermaye ile ilişkileri dolayımında var olan bir sınıfın; proletaryanın bireyleri/mensupları olmaları gerçekliğiyle -bu nesnel varlık gerçekliğidir- dünyaya ve topluma kendi konumlarının farkındalığı ve onu değiştirme bilinciyle yaklaşmaları, burjuva egemenliği gibi somut bir etken dolayımıyla, her zaman uyumlu olmamıştır/olmayabilmektedir. Lenin, ve henüz Marksist olduğu döneminde Kautsky, bunu açıklıkla ortaya koymuşlardı. Bookchin tam da bunu; son altmış yıllık süreçte belirgin bir hal alan bu ikinci yönün, çok çeşitli etken ve nedenler dolayımında silikleşmesini, proletarya ve mücadelesinin reddi teorisi için referans almış; bu etkenleri, işçi sınıfının “sınıfsal varlık olma”sının “mümkünsüzlüğü” yönünde değerlendirmiştir!
Bookchin, yukarıda gördük ki, proletaryayı “düşünceden varlığa” bağlamında irdeler, ve kendi çıkarlarıyla bağlı bir sınıf gibi düşünüp davranmadığından hareketle ontolojik kimlik kaybı yaşayan bir formasyon olarak alır ve üretim içindeki konumunu da yadsır. İşçileri, üretim araçları sahipliği dolayımında burjuvaziyle karşıtlığı içinde değil, üretimdeki konumu ne olursa olsun esas olarak sosyalist, devrimci, gerici ya da faşist görüşlere sahip olup-olmamaları üzerinden “sınıf”lar; gerici düşüncelerin etkisi altında olmalarını işçi olmalarıyla bağdaştırmaz, hatta onun engeli sayar.
Bu görüş açısı, iktisadi kategoriler ile sosyal varlıklar arasına set çekerek iktisadi olanın kendi kendine işleyebileceği gibi bir açmazla malûldür. İşçinin işçi olmasıyla etkisi altında olduğu ya da etkisine girmesinin koşullarının fazlasıyla var olduğu toplumsal ilişkiler içinde etkilendiği düşünsel kategoriler arasında dogmatik-tek düze ve irrasyonal bir ilişki kurar ve “işçi işçiyse eğer, işçilerin yararını düşünmelidir!” koşulunu koyar.
Evet ama, toplumsal ilişkiler ve sosyal sınıflar arası mücadele bu denli düz bir rota izleyerek gerçekleşmez/gerçekleşememektedir! İşçi, kuşkusuz kendi sınıfının yararına politikalara sahip olmalı; kendine karşıt konumdaki sınıfın çıkarlarına yarayan politikaları reddetmelidir. Ne var ki, bunun böyle olmayabildiği/olmayabileceği de toplumsal yaşamın dersidir. Üretim sürecinde kapitalistlerle girdiği maddi ilişkileri bağlamında farklı bir sınıfın unsuru olan işçi, sınıfının -ve hatta ezilen tüm emekçi kesimlerinin- talep ve çıkarları için mücadele bilincine ancak bir süreç içinde, bütün sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin bilgisine; gözlem ve algıya dayanan ve olay ve olguların genelleştirilmiş derslerinin deneyimi yardımıyla ve pratik içinde ulaşabilmektedir. Sınıf mücadelesinin iktisadi-siyasal ve ideolojik boyutlu olmasını gerekli kılan da budur!
Engels, 120-130 yıl önce şöyle yazmıştı: “İnsanlar, ahlaki, dini, politik ve toplumsal söylemlerin, deklarasyonların, verilmiş sözlerin arkasında bazı sınıfların çıkarları olduğunu göremediklerinden politikada budalaca aldatılmışlar ve aldanmışlardır; bu gerçeği görmeyi öğreninceye kadar da aldatılmaya ve aldanmaya devam edeceklerdir. Gelişimin ve reformların destekçileri eski düzenin savunucuları tarafından daima aldatılacaklardır, ta ki ne kadar barbar ve kokuşmuş olursa olsun tüm eski kurumların, hakim sınıfların güçleri tarafından yaşatıldığını fark edesiye kadar. Bu sınıfların direnişini kırmanın yalnızca bir tek yolu var. O da bizi kuşatan bu toplumda, eskiyi silip atacak ve yeniyi yaratacak bir iktidar kurmaya muktedir ve toplumsal konumu gereği bunu yapmaya mecbur güçleri bulmak ve bu güçleri mücadele için aydınlatmak ve örgütlemektir.”⁷
Bu mücadele salt iradi etkenlere bağlı değildir ve salt iradi etkenlere bağlı olarak hep ileriye yol alan; toplumsal koşullar ve ilişkilerden kopuk, işçiler arasındaki rekabet ve bölünmelere takılmayan, çeşitli düzen partileriyle ilişkilenmeyen ve onların gerici ve kapitalist politikalarından etkilenmeyen saf “sınıfsal tutarlılık” göstergesi bir mücadele olarak gelişmez.
Sosyal sınıf ilişkileri karşıtların birliği ve mücadelesinin en kesin biçimleriyle yaşandığı bir alanı oluşturur. İşçi, tüm öteki sınıf ve tabakalardan insanlar gibi kapitalist üretim sisteminde ve burjuva sınıf egemenliği koşullarında, tüm öteki sınıflar ve devlet ile ilişkileri içindeki bir insan olarak politik-ideolojik, dini, ahlaki, felsefi görüşlere açıktır. Kendi sınıfının çıkarına olan görüşlere, içinde bulunduğu yaşam koşulları nedeniyle belli bir “yatkınlık” göstermekle birlikte çevresel ve toplumsal tüm etkenler tarafından kuşatılmış olarak faşist, gerici, reformist, revizyonist görüşlerle de arasında duvar örülü değildir. Toplumda, toplumsal tüm formasyonlar birbirleriyle ilişki içerisindedirler ve egemen sınıf üretim araçlarına sahip olduğu; aynı zamanda devlet gibi bir zor ve baskı aygıtını elinde tuttuğu için onun görüşleri -ki sınıfsal çıkarlarını ifade ederler- bütün toplum üzerinde egemenlik kurma olanağına sahiptir. Bu durum, işçiler de içinde olmak üzere ezilen ve sömürülenlerin bir bölümünün burjuva ideolojik-politik etki altında kalarak ve burjuva propagandasına aldanarak -bu propaganda kapitalist parti fraksiyonlarıyla burjuva devletini herkesin çıkarlarının savunucusu gösterir- kendi sınıflarının aleyhine politikalara yedeklenmelerini olanaklı kılar. İşçiler işçi olmaktan çıkmazlar; ancak kendi sınıflarının çıkarları için dövüşmekten geri durmuş olurlar. Ne var ki, bu durum değişkendir: burjuva parti fraksiyonlarının politikalarını ve onların kendi talep ve yararlarıyla karşıtlığını tecrübe ettikleri oranda işçiler, onlardan uzaklaşarak kendileri ve kendi sınıfları için mücadeleye yönelirler. Burjuva görüşlerden etkilenmesi işçiyi, işçi sınıfının unsuru olmaktan çıkarmaz. İşçileri öteki toplumsal sınıflardan ayıran çünkü, asıl olarak sahip oldukları ideolojik-politik-dini-felsefi görüşleri değil; üretim araçlarıyla ilişkileri – üretim araçlarının mülkiyeti karşısındaki konumları; “emeğin toplumsal örgütlenişindeki rolleri”, “ve bunun sonucu olarak, toplumsal zenginlikten aldıkları payın boyutları”yla “bunu elde etme tarz”larıdır.
İşçi sınıfı, bu ayırdedici koşulları nedeniyle belirli bir “hassasiyete sahip devrimci fail” olarak diğer kesimlerden farklılık gösterir. Sınıf çıkarlarına aykırı tutum ve davranışlar, -ki bu sınıfın tümünü kapsamaz- nesnel sınıf konumunu ortadan kaldırmaz. Marx ve Marksistlerin işçi sınıfına atfettikleri fazladan, abartılmış ya da Bookchin’in ileri sürdüğü üzere fetişleştirici mistik değer yoktur. Bundan ötesi, işçi sınıfının, sömürülmesini olanaklı kılan toplumsal koşulları ve üretim ilişkilerini ortadan kaldırma bilincine ulaşarak siyasal partiler aracıyla yürütülen sınıf mücadelesinde kendi partisinin saflarında birleşmesiyle bağlıdır.
İşçilerin saflarında mülkiyetçi düşünüş tarzının ve mülk sahibi olma isteminin etkili olması; ya da aynı anlama gelmek üzere burjuva politikası ve ideolojisinin işçileri etki altına alması; bu ideolojik etkilenme ve ‘sınıf atlama’ hayalinin onları gerici parti ve örgütlere yaklaştırması, hatta bir bölümünün bu partilere yedeklenmesi; iş bölümünden, farklı ulus ve etnik kökenden gelme vb. gibi etkenlerle birlikte işçiler arası rekabetten güç alarak işçileri yanlışa sürüklemesi, sömürülen sınıfın unsurları olmaktan çıkarmaz. İşçilerin kendi sınıfları -ve emekçilerin çıkarları- için doğru düşüncelere, ya da karşıt sınıfların yararını ifade eden egemen düşüncelere sahip olmaları, sermaye ile ilişkilerinin niteliğini değiştirmez; olsa olsa kendileri için mücadeleyi geciktirir, saptırır ve güçten düşürür, ki bu da kapitalizm koşullarında esas olarak geçici bir durumdur.
Yukarıda, -Engels’ten aktararak- gördük ki, burjuva ideolojisinin etkisi ancak sınıf mücadelesi içinde, deneyim ve tecrübe birikimiyle, kapitalist parti fraksiyonlarının sınanması ve onların burjuva düzeninin savunusunu üstlendiklerinin tecrübe edilmesiyle kırılır. İdeolojik-teorik mücadelenin, devrimci propaganda, siyasal teşhir ve ajitasyonun sınıf mücadelesindeki büyük önemi buradan gelir.
Proletarya-burjuvazi karşıtlığı, bu iki toplumsal formasyonun üretim sürecindeki konumlarıyla bağlıdır; ve proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesinin nesnel dayanakları üretim sürecinde; üretim araçlarının sahipleriyle emek gücünün sahipleri arasındaki çelişkide içerilmiştir. Sınıf mücadelesi, denebilirse en alt biçimlerden en üst biçimlere -bu öncelik-sonralık sorunu değildir- ve çok çeşitli araç ve yöntemlerle gelişir; işçiler, ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinden geçerek ve baskının her türüne karşı tutarlı bir demokratizm için savaşarak iktidar için kavgaya hazırlanır.
Toplumlar ve toplumsal formasyonlar hareket ve değişim halindedir. Bu demektir ki, hiçbir iktisadi-toplumsal sistem ve hiçbir toplumsal sınıf, kesim, mutlak sabit ve değişmez değildir. Kapitalist toplumun iktisadi-sosyal gerçekliği ise, sadece onun farklı sınıflara bölünmesine işaret etmez; her bir sınıfın, nedenleri ve etkenleri farklı olmakla birlikte bir iç bölünmeye sahne olduğunu da gösterir. Hemen tüm kapitalist ülkelerde, şu ya da bu büyüklükte ve etkiye sahip bir işçi aristokrasisi tabakasının oluşması, kapitalist gelişmenin olguları arasındadır. Bu tabaka, burjuvazinin işçi sınıfı saflarındaki bölümü olarak işçi hareketine karşı savaşır. İşçileri bölme, mücadelelerini güçten düşürme ve etkisizleştirme işleviyle yüklüdür ve işçilerden farklı olarak maddi-sosyal ayrıcalıklara sahiptir. Sendikal bürokrasi ve işçi aristokrasisinin faaliyetiyle daha da güç kazanan rekabetin işçiler içindeki varlığı, onların kendi aralarındaki parçalanmalarının etkenlerinden biri olarak rol oynar.
Bookchinist varsayımda ileri sürüldüğü üzere, proletaryanın toplumsal etkinliği ve değişimin unsuru olarak rolüyle ilişkin gelişme, herhangi birilerinin -burada Marksistler- işçilerin toplumsal ağırlığını artırma istekleriyle değil, kapitalist üretimin içsel yasalarıyla bağlıdır. Bookchin, işçiyi; işçi sınıfını sermaye ile ilişkisinin maddi içeriğini bir yana bırakarak, üretim araçlarıyla nasıl bir ilişki içinde olduğunu gözardı ederek tanımlamaya çalışır. Bu ilişki göz ardı edildiğinde ya da esas alınmadığında ise varılacak sonuç, sınıf karşıtlıklarının örtülmesi; yok sayılması ya da “sınıfsızlık”tır! O, sadece “beyaz yakalı” ücretlilerin işçi olmadıkları ve olamayacaklarını vazetmez; işçileri, “bir işçi gibi hareket edip etmemesi” kıstası üzerinden, ve statü farklılıklarını, kafa ve kol emeği çelişkisini ya da ideolojik-politik görüşlerini baz alarak “sınıf”landırır. Bunu yaptığında gördükleri ise, “hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören büro çalışanları, yöneticiler, satış görevlileri ile bir hizmet, mühendislik, pazarlama, medya ve kamu çalışanı ordusu”ndan oluşan “muazzam bir ‘ücretliler’ yığını”dır. Bu yığın da, ona göre, “zaten işçi değil”dir! Sorun böylece kolayca çözülmüş olur! Sermaye ile ilişkilerinin karakteri gözardı edilir ve hizmet işkolundakilerle birlikte inşaat, turizm, ulaşım, taşımacılık vb. gibi birçok sektör emekçileri toplam olarak işçi sınıfı dışına atılır, işçiler içinde azınlığın azınlığı bile olmayacak denli dar bir grubun ya da tekil bireylerin hisse senedi-bono, emlak alımı vb. gibi işlere eğilim göstermeleri, aralarında bazılarının bu alanda maddi olanaklar edinip sınıf atlaması ya da daha genel bir etken olarak sınıf üzerindeki burjuva ideolojik etki ve işçinin dini, siyasi, kültürel aktiviteleri, “orta sınıf haline gelmesi”nin; “sınıf değiştirmesi”nin, “işçi olmaktan çıkması”nın göstergesi olarak alınır.
Bookchin, proletaryanın üretim sürecindeki konumu ve rolü ile bağlı çelişkileri ya önemsiz sayar veya göz ardı eder; işçilerin burjuva, küçük burjuva ideolojik-politik etkiye açık olmaları ya da burjuva partilerin politikalarına yedeklenmelerini, ayrı bir sınıf olmaları olgusuna karşı, bu olgusal nesnel gerçekliği ortadan kaldıran bir etken olarak alır. İşçilerin olaylara ve gelişmelere dair, bugün ve geçmiş üzerine algı ve düşüncelerinin değişmezliğini vazeder. Toplumsal görüngüleri, tarihsel uğraklar olarak değil; belli bir bütünlüğün unsurları olarak da değil kendi başlarına; bağlantılarından arındırılmış şekilde ele alarak parça-bütün ilişkisini koparır, ve olgu ve görüngüleri işçi sınıfına karşı konumlandırarak onun tarihsel eyleminin “olmazlığı”-“olamazlığı” sonucuna varır.
İşçi sınıfının, burjuvaziyle sınıf karşıtlığını salt ideolojik-siyasal karşıtlığa daraltan bu bakış açısında proletarya burjuvazi farklılığı ve çelişkisinin asıl olarak maddi ilişkiler temelinde ve üretim sürecinde ortaya çıktığı göz ardı edilir. Nitekim Bookchin, Birinci Dünya Savaşı arefesinde ve sürecinde ortaya çıkan sosyal şovenist “anavatan savunması” politikasını; savaş kredilerine ve politikalarına İkinci Enternasyonal oportünistlerinin desteklerini ve günümüzde işçi-emekçilerin bir kısmının Fransız ırkçı Le Pen’e ya da başka ülkelerde başka faşist-gerici partilere desteğini veri alarak bunu, “işçilerin giderek güç kazanan bir yönelişle küçük burjuva bir tabaka haline gelmeleri”nin kanıtlarından biri olarak sunar; ve sosyal sınıf formasyonlarını böylece esas olarak izledikleri ya da destekledikleri politikalar üzerinden tanımlar.
Bookchin’in, sınıf mücadelesini “hala” varsaydığı veri alınırsa, bu mücadelenin kesintisiz ve düz bir hat üzerinden ve hep ileriye doğru yürütüldüğünü sandığını ya da böyle olması gerektiğini düşündüğü için, bununla aykırılık gösteren düşünüş ve davranışları, işçilerin “kendileri olmaktan çıkış”larıyla özdeşleştirdiği söylenebilir. Bu böyleyse, ama, bu demektir ki, Bookchin, sınıf karşıtlığını ve başlıca toplumsal sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerini maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı işlevleri üzerinden değil, bu işlevi yerine getirdiklerinde kurdukları ilişkiler temelinde de değil, yalnızca siyasal-ideolojik düzlemdeki “konumları” üzerinden düşünür.
İşçi sınıfının ‘kendiliğindenliği’ ve ‘kendi için’liği; hareketinin iktisadi sınırlarda kalan ekonomik taleplerle sınırlılığı ya da ekonomik talepli olmakla birlikte çalışma süresi ve sosyal haklar gibi hükümetle karşı karşıya gelmeksizin hak düzeyinde elde edilemeyecek genel istekleri bağlamındaki siyasal eylemi ile dolaysız olarak siyasal iktidar için sosyalist eylemi arasında tek düze ve hemen gerçekleşir bağ kuran sol sekter bakış açısı, -Bookchin’de olduğu üzere- ekonomizme sınır çekmez. Marksist-Leninist yazında açıkça dile getirildiği üzere, sermaye ile ilişkisi içinde nesnel bir varlık olarak sınıf ile sınıf konumunun farkına varmış; sınıf bilincine ulaşmış sınıfın, sınıflar mücadelesinde tuttuğu/tutacağı mevzi, aldığı/alacağı tutum ve bunun sosyal kurtuluş için anlamı farklılık gösterir. Sınıf, üretim sürecinde emek-sermaye dolayımında çıkar karşıtlığı üzerinden oluşur ve fakat bir süreç içinde ve deneyimle kendini yeniden ve kendisi için oluşturur. O, öznel ve nesnel durumunun kopmaz bağı içinde sınıftır, evet ama, deyiş yerinde ise kökleri maddi yaşamın üretimindedir.
b-) Proletaryanın “küçük burjuvalaşması” spekülasyonu
Murray Bookchin, proletaryanın “kapitalizmin yıkılışının temel motoru olarak ayrı bir yere konulmasını” mümkün kılan koşulların günümüzde ortadan kalktığını ileri sürer ve “Her ne kadar pek çok geleneksel fabrika, özellikle Üçüncü Dünya’da, Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da halen mevcutsa da, bunlar yüksek oranda vasıflı ve çeşitlendirilmiş üretim sistemleri seçmiş durumdadır. Yeni tabakalardan, bant sisteminde çalışanlar hariç, pek çoğu artık endüstriyel anlamda ‘işçi’ sayılmamaktadır. Sanayi proletaryası (Marx’ın beklentilerinin aksine) nüfusun giderek daha küçük bir azınlığı haline gelirken, bu türden insanlar ise ‘işçi sınıfı’nın çoğunluğunu oluşturmaya başlamıştır.” diye yazar.⁸
Bookchin’e göre, “Marx’ın beklentilerinin aksine işçi sınıfı sayısal olarak giderek azalıyor ve bir sınıf olarak kendi geleneksel kimliğinden uzaklaşıyor;..” “Bugünün kültürü, -diyor Bookchin- toplumsal ilişkileri, kent manzaraları, üretim tarzları, tarımı ve ulaşımı, geleneksel proleterleri, ‘tüketim için tüketim’ ütopyacılığının damgasını vurduğu bir zihniyete sahip olan (büyük ölçüde) küçük burjuva bir tabaka haline getirmiştir.”; ve öngörü adına, “Gelecekte -diyor-, yakasının rengi ya da montaj bandındaki yeri ne olursa olsun, bütün proleterlerin yerini, birkaç beyaz önlüklü makine kullanıcısı ve bilgisayar tarafından işletilen (otomatikleştirilmiş ve hatta minyatürleştirilmiş) üretim araçlarının alacağını şimdiden öngörebiliriz.”⁹
Kendi varsayımından hareketle, Bookchin, “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” şiarının “eski tarihsel manası”nın “giderek daha anlamsız hale” geldiğini; ve “Bir bütün olarak bakıldığında, bugün kapitalizmin doğurduğu toplumsal durum” ile Marx’ın kuramının “tersleştiği”nin giderek daha fazla açıklık kazandığını ileri sürer.¹⁰ Ona bakılırsa; “Bugün, sosyalizmin doğduğu yer olan Batı’da en ümit verici mücadeleler ücret ve çalışma koşulları konusundan çok, nükleer enerji, kirlilik, ormanların yok edilmesi, kentlerin çöküşü, eğitim, sağlık hizmeti, topluluk yaşamı ve gelişmemiş ülkelerdeki halkların ezilmesi konusunda verilmektedir, dağınık da olsa kabaran anti-küreselleşme hareketlerinde gözlendiği üzere mavi ve beyaz yakalı ‘işçiler’ orta sınıf hümanitaryenlerle aynı saflarda yer almakta ve ortak toplumsal kaygılarla hareket etmektedirler. Proleter savaşçılar orta sınıf savaşçılardan ayırt edilemez hale gelmiştir…” (abç)
Proletaryanın toplumsal konumunun 20. ve 21. yüzyılda tümüyle değişime uğradığını ileri süren ve Bookchin tarafından da savunulan teori, makinenin yetkinleştirilmesi ve bilim ve teknikteki ilerlemelerin emek gücünü “artan şekilde gereksizleştirmesi”ni başlıca dayanak gösterir. Makalemizin bir önceki bölümünde bu “tez” irdelenmişti. Burada, belirli bir yineleme pahasına şunlar eklenebilir: I-) Kapitalizm bir dünya sistemidir ve proletaryanın sınıfsal konumu ve sayısal durumunun (azalması ya da çoğalması anlamında) az-çok doğru bir belirlemesi ancak uluslararası boyutlarıyla yapılabilir. Şu ya da bu ülkedeki durum, tekilliği içinde önem göstermekle birlikte; işçi sınıfının uluslararası toplumsal konumu bir ya da birkaç ülke veri alınarak, bu ülkelerdeki sektörel ve konjonktürel değişim üzerinden belirlenemez. Başka birçok etkeni bir yana, kapitalizmin eşitsiz ve özellikle tekelci dönemde belirginlik kazanan sıçramalı gelişmesi uluslararası boyutta bir irdelemeyi gerekli kılar. Bir ya da birkaç ülkedeki düşüşe, başka ülkelerdeki yükseliş karşılık düşer; sanayinin gelişmesi ülkelerden biri veya birkaçında durgunluk gösterir ya da hatta düşerken diğer bazılarında büyümeye devam eder ya da edebilir; yeni sanayi dalları ortaya çıkabilir ve eski sektörlerin genişlemesiyle proletaryanın safları daha fazla büyür vb. ve II-) ileri teknoloji, emek verimliliğini, evet, artırır; bu da canlı emek kullanımını nispi olarak azaltır. Düşüş ya da azalma mutlak değildir, çünkü sermayenin genişleyen yeniden üretiminin koşulu artıdeğer üretimidir ve bu da daha fazla canlı emek kullanımına ihtiyaç gösterir. Konuyu bu iki noktadan hareketle biraz daha açalım: Buradaki tartışma konumuz açısından, proletaryanın sosyal sınıf konumu ancak bu iki başlık altında doğru olarak irdelenebilir.
I- “Birbirine karşıt iki büyük sınıf”tan biri olarak proletarya
Kapitalist toplumun proletarya ve burjuvazi olarak iki temel ve büyük sınıf etrafında odaklanması, kapitalizmin başlıca olgusal gerçekliğidir. Bu gerçekliği, onun, başlıca proletarya ve burjuvazi olmak üzere iki büyük sınıf dışında, başkaca herhangi sınıf ve tabaka barındırmadığı anlamına gelmez. Ancak, kapitalizmin başlıca temel özelliği, kâr için artıdeğer üretimine dayanan bir üretim tarzı -ve sistemi- olmasıdır; ve gelişmesiyle, toplumu giderek belirgin biçimde bu iki büyük sınıfa doğru böler. Bu kaçınılmazdır, çünkü, artıdeğer üretimi için emek gücüne gereksinimini ancak kendisiyle birlikte ve kendisiyle karşıtlık içinde proletaryanın varlığıyla karşılayabilecektir. Kapitalist gelişmeyle birlikte köylülük başta olmak üzere küçük ve orta kesimlerden, küçük sanayiciler, küçük tüccar ve zanaatçıların saflarından işçi sınıfının saflarına doğru geçişler yaşanır. Sadece artan nüfusa bağlı parçalanan toprağın yetmezliği nedeniyle ya da ellerindeki üretim araçlarını kaybederek mülksüzleşmeleri sonucu kırdan kente ve işçilerin safına nüfus akışı olmaz; bununla birlikte büyük sermayenin baskısı altında üretimi sürdüremez duruma gelen küçük ve orta burjuva kesimlerden de proletaryanın saflarına doğru ‘sınıf değişimi’ görülür. Kapitalizm aynı zamanda kaçınmasının olanaksız olduğu bir rekabet sistemidir. Ürettiklerini satarak sermayesini realize edemeyen ve genişleyen yeniden üretimi sürdüremeyen pazardan silinecektir. Devasa üretim için oysa sürekli genişleyen ve devasa bir pazar her bir kapitalist hesabına hazır beklemez. Aynı pazara yönelen kapitalistler arası amansız rekabet, büyükler yararına sonuçlar doğurur. Pazardan silinenler, -istisnalar dışında- mülksüzleştirilmiş olanların safına katılırlar. Üretim araçlarının mülkiyetinden yoksunlaştırılan “doğal üretici”ler (örneğin köylüler) ile bireysel üretimlerini sürdüremeyen tekil küçük üreticinin akıbeti de aynıdır. Bu durum, Bookchin’in deyişiyle “daha yüksek statü umudunda olan insanların psikolojisi ve bilincini” sürdüren orta sınıf için de geçerlidir. Ne var ki, sorun bu psikoloji ve bilinç tarafından çözüme ulaştırılacak türden değildir. Sermayenin genişleyen yeniden üretimini bu psikoloji ve bilinç değil iktisadi yasalar yönlendirir ve “yüksek statü”ye geçenler olabileceği gibi, bulunduğu sınıfsal konum ve “statü”yü kaybederek mülksüzlerin saflarına doğru itilenler de olacaktır. Esas olan ise bu ikincisidir. Yaşam ve düşünüş tarzı ve beklentileriyle “orta sınıf”a ait olma çabasındaki “beyaz yakalı”ların çoğunluğu açısından bu süreç, kapitalist gelişmenin düzeyi ile bağlı olarak, rekabet ve kriz koşulları tarafından hızlandırılır. Yaşam düzeyleri kötüleşen, yoksullaşan ve işsizlerin saflarına doğru itilen diğerleri gibi, sermayenin genişleyen yeniden üretimine katılan “beyaz yakalı” emekçiler de işçilerin safına katılırlar.¹¹
Proletaryanın safları böylece büyürken, kendi saflarından başka sınıf konumuna geçişler ancak tekil, istisnai örnekleriyle mümkün olur. Öteki sınıflar “büyük sanayinin gelişimiyle” çözülürken, proletarya “büyük sanayinin en kendine özgü ürünü” olarak, ve “çeşitli gelişim basamaklarından” geçerek büyür. “Burjuvaziye karşı mücadelesi, var oluşuyla başlamıştır.” Bu mücadele, bu iki sınıf varlığını sürdürdükçe -ki kapitalizm var olduğu sürece bu kaçınılmazdır- devam eder.
Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin “devasa boyutları” üzerine liberal-sol söyleme eşlik eden “işçi sınıfının çoğalmadığı” vaazı, sermayenin emek gücü sömürüsü ve artıdeğer üretimi olmaksızın büyüme ve kendini sürdürme olanağını varsayar. Bu kurgu için yeni teknolojilerin kullanımı ve makinenin yetkinleştirilmesi dışında herhangi dayanak gösterilmez. Teknolojinin işlevi aşırı abartılır ve kapitalizm için canlı emek sömürüsünün yaşamsal önem ve zorunluluğu göz ardı edilir. Kapitalizmi, “tarihin gördüğü en dinamik toplum” olarak tarif eden, “büyüme” ve sürekli değişimi “kapitalist varoluşa can veren yasalar” olarak gören ve kapitalizmin asla bir formda kalmayıp “kendi temel toplumsal ilişkilerinden kaynaklanan kurumları dönüştürmek zorunda” olduğunu söyleyen Bookchin, bu dinamizm, gelişme ve “kurumsal” değiştirmelerin, proletarya olmaksızın nasıl gerçekleştirildiğini; bunun kaynağının ne olup nasıl sağlandığını açıklamaz. O yalnızca, “gelecekte” makinelerin başında yakasının renginden bağımsız birkaç teknisyen dışında işçi kalmayacağı kehanetinde bulunur.
Bu kehanet, gerçekleşip gerçekleşmemesinden bağımsız olarak, sermayenin oluşumunu üretim araçlarının işleviyle bağlı ve sınırlı; canlı emek gücünü gereksinmeyen bir otomasyon çıktısı olarak alır. Teknolojisizm olarak da adlandırılan bu görüş, sermayeyi, emek bağlamının; emek gücü gereksinmesinin dışına çıkararak gerçeklerden kopar.
Kapitalist üretimin özsel temel özelliği oysa, artıdeğer üretimine dayanmasıdır. Kapitalizm başka türlü var olamaz. Kapitalist, eğer salt kullanım değeri değil de değişim değeri yaratacak ve makinenin ürüne katılan kısmının -yıpranma payı- yerine konması da dahil yeniden üretimi sürdürecek ise, emekgücüne onun ürettiğinden daha az ödemede bulunarak bir artı gerçekleştirmek zorundadır. Daha fazla kâr için daha çok artıdeğer üretilmelidir. Bunun akla gelebilecek en basit yöntemi daha fazla sayıda işçinin artı emeğine el koymadır. Bu ise, daha büyük miktarda değişen sermaye demektir. Oysa kapitalist için asıl olan daha fazla artı değer elde etmektir. Başvuracağı en etkili yöntem, emek üretkenliğini artırmaktır. Emek üretkenliğinde artış sağlamak üzere ileri teknolojiden yararlanma ve onu daha yaygın ve etkin tarzda uygulamaya sokma, -makalemizin ilk bölümünde ayrıntılı olarak işaret edildiği üzere- çalıştırılan işçi sayısında nispi bir azalışa yol açar. Makine aracıyla çalışma süresi mutlak şekilde ya da emek üretkenliğinin artırılmasıyla uzatılırken, çalışan işçinin durumu giderek istikrarsızlaşır. Makineleşmenin “artan bir hızla gelişmesi ve sürekli daha iyileşmesi, işçilerin bütün yaşamsal konumlarını güvensizleştirir.” İşçilerin kapitalistler açısından “yaşa ve cinsiyete göre maliyeti değişen iş araçları” olma dışında bir önemi kalmaz.
Marx, “Bir ülkede kapitalist üretim tarzı ne denli gelişmiş ise, nispi aşırı-nüfus da o denli gözle görülür hale gelir.” diye belirterek, bundan, “bir yandan, birçok üretim kollarında, emeğin sermayenin boyunduruğu altına alınmasının eksik bir biçimde sürüp gitmesinin ve ilk bakışta, genel gelişme düzeyine uygun görülen süreden daha uzun devam etmesinin bir nedeni” olarak söz eder ve bu durumun, “kullanıma hazır ya da işsiz ücretli-emekçilerin ucuzluğu ve bolluğunun ve bazı üretim kollarının, nitelikleri gereği, el işini makine üretimine dönüştürmede gösterdikleri direncin bir sonucu” olduğunu söyler. “Öte yandan” diye devam eder Marx, “özellikle, lüks eşya üretimi için yeni üretim kolları açılır, ve çoğu kez öteki üretim kollarında değişmeyen sermayedeki artış nedeniyle serbest kalan bu nispî aşırı-nüfusu kendilerine temel olarak işte bu yeni açılan kollar alırlar. Bu yeni üretim kollarında başlangıçta canlı emek egemendir ve bunlar da yavaş yavaş öteki üretim kollarının geçtikleri aynı evrimlerden geçerler.”¹²
Makine kullanımı, ağır sanayi başta olmak üzere ve başlıca gelişmiş kapitalist ülkelerde sanayi işçisi sayısında nispi bir düşüşe neden olmasına; bunun koşullarını yaratmasına karşın, yeni üretim kollarının, hammadde ve ara ürünlerin işlenmesiyle ilgili işlerin doğması, üretim araçlarının ve tüketim nesnelerinin artışı, vb. nedenlerle emek gücü gereksinmesi artar. Kadın ve çocuk emeği daha fazla ve daha yoğun olarak üretime çekilir; bunun araç ve yöntemleri geliştirilir. Büyük şirketler, hatta orta büyüklüktekiler, eve iş vermeyi yaygınlaştırırlar. Evde üretim yapan çoğunluğu kadın olmak üzere-ücretli işçilerin, bu firmalara bağlı olarak yapılan iş üzerinden kapitaliste artı değer sağladığı durum giderek yaygınlaşır. İşçi artık sadece fabrika ve atölyede çalışmaz; temel sosyal haklarından yoksun olarak tekellere ve büyük-orta şirketlere bağlı “kız ve torun şirketlerde”, onlar aracıyla ve yaygınlaştırılan taşeron işçilik dolayımında evlere kadar genişleyen yeni işyerlerinde sermaye için artıdeğer üretimini yaygınlaştırır.
Makinenin çok amaçlı yetkinleştirilmesi ve teknolojik yeniliklerin iş sürecine girmesine bağlı olarak, yeni işkolları, iş türleri ortaya çıkar; uygarlığın gelişmesi, yeni sektörler ve meslek kategorilerinin ortaya çıkmasına; hizmet sektörünün gelişmesine ve bu sektörde çalışanların bazı kesimlerinin sanayi emekçilerine dönüşmesine yol açar. Makineler mükemmelleştikçe, işçinin görevi giderek artan bir biçimde, işleyen mekanizmaya “göz kulak olma”ya “geriler” ya da dönüşür. Bir yandan “kapitalistlerin emrine amade işçi sayısını artırmak üzere” emek pazarına sürülen işsiz kitleleri büyürken, diğer yandan, yeni sanayi dallarında işçi gereksinmesi; canlı emek gücüne duyulan ihtiyaç artarak devam eder.¹³ Toplumsal ve kültürel gelişmeye bağlı olarak çeşitli yeni ihtiyaçların gündeme gelmesi/getirilmesi ve bunu karşılamak üzere yeni üretim dallarının ortaya çıkması, eskinin köylü ülkelerinin kapitalist gelişmenin girdabına girmesiyle pazarın genişlemesi gibi değişkenler, mutlak düşüşe karşı engelleyici zıt kuvvetlerdir. Daha çok kâr için değişen sermaye miktarını düşürerek değişmeyen sermaye miktarını artırmak kapitalist girişimin hedefidir, ancak, kapitalist üretim için canlı emek gücünün artırılması da mutlak bir gereksinmedir. Emek üretkenliğini artıran uygulamalar, işçilerin bir bölümünü “fazlalık” haline getirip yedek işgücü ordusuna katar ve işçilerin çalışmakta olan kısmının aşırı sömürülmesini sağlarken, nispi artı nüfus bir bölümüyle, yeni açılan iş kollarında ve eski işletmelerin büyüyen eklentilerinde istihdam edilir.
Meta ve sermaye hareketinin uluslararası özellik kazanması, sanayi ürünlerinin çeşitlenmesine yol açmakla kalmaz, eski kapitalist ülkelerde yeni sanayi dallarının ortaya çıkmasının yanı sıra kapitalist dünya pazarına “gecikerek” dahil olmuş ülkelerde de sanayi sektörünün büyümesini getirir. Klasik kapitalist ülkelerin en büyükleri, kendi ülkelerindeki üretimin bir bölümünü bu diğer ülkelerde, ucuz işgücü ve hammadde kaynaklarını yerinde kullanma olanağı üzerinden gerçekleştirirler ve kendi ülkelerinde nispeten daha gelişmiş sosyal haklara sahip işçilerin nispi fazla nüfus oluşturmaları pahasına bu diğer ülkelerde yeni işçi yığınlarını sömürü mekanizması içine alırlar. Bazı gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sektörel işçi sirkülasyonlarını baz alan, ve emperyalist ülkelerin üretimleri ve pazar ilişkilerinin uluslararası özelliğini göz ardı eden “sanayi işçileri sayısı azaldı” iddiası, ekonomik toplumsal hareketin ampirik olarak da gösterilebilir gelişimi ve milyarlara çoğalan işçi varlığı tarafından geçersiz kılınır.¹⁴
Kapitalist gelişme ile birlikte sadece “sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü” alabildiğine artmakla kalmaz; “bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır.” Bu birlik(ler) farklı etnik kökenlerden ve farklı uluslardan işçilerin şirketler ve ülkeler düzeyinde fiili bir araya gelmeleri ile de daha güçlü bir zemine kavuşur. İşçilerin kapitalist üretim koşullarındaki durumunda görülen değişim ve gelişmeleri işaretle Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da şöyle yazıyorlardı: “Ne var ki sanayinin gelişmesiyle proletarya yalnızca çoğalmakla kalmaz; giderek daha büyük kitleler halinde yoğunlaşır, gücü artar ve gücünü daha fazla duyumsamaya başlar. ….; makineleşmenin artan bir hızla gelişmesi ve sürekli daha iyileşmesi, işçilerin bütün yaşamsal konumlarını güvensizleştirir; tek tek işçilerle tek tek burjuvalar arasındaki çatışmalar giderek daha çok iki sınıf arasındaki çatışma niteliğine varır. İşçiler, burjuvalara karşı koalisyonlar [İngilizcesinde: Birlikler (sendikalar) –çev.] oluşturmaya başlarlar; ücret mücadelesini birlikte verirler. Ara ara yükselen isyanları beslemek için kendi içlerinde sürekli birlikler oluştururlar. Yer yer mücadele ayaklanma boyutuna varır…..Zaman zaman işçilerin kazandığı olur, ama bu zafer geçicidir. İşçilerin mücadelesinin esas sonucu, o anki başarı değil, sürekli genişleyen birleşmeleridir….”¹⁵
Kapitalist dünya ekonomisinin gerçekliğe yakın “tablosu”, Marx’ın tespitini ampirik olarak da doğruladı. Sanayi gelişti; uluslararası özellik kazandı ve sadece sanayi işçileri değil genel olarak işçi kitlesi büyüdü. Başlıca gelişmiş kapitalist ülkelerin ihracat ürünleri içinde sanayi ürünleri hala ilk sırada yer alıyor. Sanayi işçi istihdamında, özellikle başlıca sanayi ülkelerinde geçici ya da kısmen daha uzun süre bir düşüş görülmekle birlikte, imalat sanayinde, üretken emek gücü ve genel olarak işçi sayısında uluslararası ölçekte mutlak bir artış var. İstatistiklerde hizmet sektörü kapsamında gösterilen üretim dallarının önemlice bir kesimi üretken faaliyet gösteriyor ve işçilerin çok büyük bir kesimi artıdeğer üretiyor., vb.
Bütün bunlar, Bookchin’in görüşlerinin nesnel gerçekliklerle çatışma halinde olduğunu gösterir. Onun savları, birkaç gelişmiş kapitalist ülkede sanayi değil ama ağır sanayi alanında faaliyet gösteren işletmelerin “ana merkezleri”ndeki işçi sayısında görülen nispi azalmanın tüm sanayiye ve tüm ülkelere has bir olgu olarak gösterilmesi nedeniyle de dayanaksızdır.
Yukarıda belirtildi; ideolog yazar proletaryanın kapitalizme karşı mücadelenin temel ve öncü gücü olmaktan çıktığı iddiasını sadece teknolojik gelişme bağlantılı “azalma”ya dayandırmaz; bu iddiasını da kanıtlamak üzere sözüm ona daha güçlü, daha somut bir başka “kanıt” sunar! Buna göre; işçiler üretilen toplam toplumsal zenginlikten daha fazla pay alarak mülk sahibi küçük burjuvalar haline gelmişler; ve bu konumlarından hareketle de küçük burjuva “zihniyet”iyle davranmakta, sınıflarının hakları için mücadeleden uzak durmaktadırlar. Marx -diyor Bookchin-, onların “kâr amaçlı ve artı değer sömürüsüne dayanan üretim nedeniyle yoksullaşıp sefalete sürükleniyor” olmalarından sözederek, devrimcilikleri üzerinden hareket etmişti; oysa onlar ev, araba sahibi olma, borsa oyunlarına katılma, döviz-bono gibi “değerli kağıtlar”a ilgi duyma, çocuklarını daha iyi koşullarda okutma vb. gibi birçok yoldan sınıf değişimi geçiriyorlar!
Proletaryanın proletarya olmaktan “çıktığı”nı göstermek üzere Bookchin, “İlaveten” -diyor- “geleneksel proletaryanın yaşam standartları ve maddi beklentileri (sosyal bilincin oluşumunda hiç de küçük bir faktör değil!) muazzam şekilde değişti, bir ya da iki nesil önce yoksulluk seviyesinden göreceli olarak yüksek derece maddi bolluğa yükseldi. Eskinin çelik ve otomobil işçilerinin ve kömür madencilerinin hiçbir proleter sınıf kimliği taşımayan çocukları ve torunları lise diplomasını yeni sınıf statülerinin bir simgesi olan üniversite diploması ile değiştirdiler. ABD’de bir zamanlar çelişki içindeki sınıf çıkarları öyle bir noktaya geldi ki neredeyse Amerikan ailelerinin yüzde 50’si hisse ve bonoya sahip, öte yandan çok geniş bir kesim ise ev, bahçe ve kırda yazlık sahibi; kısacası o ya bu ya da şu şekilde bir mülk sahibidir.”
Mülkiyeti ve mülkiyet ilişkilerini üretim araçlarının özel mülkiyeti gibi temel bir belirleyen ile bağlı olmaktan çıkararak ev, araba sahipliği ve okuma olanakları-diploma düzey ve statüleriyle ölçen; ve bunu da kapitalizmi belirleyen temel toplumsal ilişkilerin örtüsü olarak kullanan Bookchin’e göre, işçilerin “tüketim için tüketme” anlayışlarıyla hareket etmelerini sağlayan da, onların ekonomik koşullarının iyileşmesi, tüketim olanaklarının genişlemesi, hatta sınıf değiştirecek denli yüksek ücret almaları, vb.’dir.
Bireyin sosyal konumu ve üretimden aldığı pay ile düşünme ve hareket tarzı arasındaki ilişki, tüm toplumsal kesimler için olduğu gibi işçiler açısından da geçerlilik gösterir. Bu doğrudur; ancak, Bookchin bu ilişkiyi sadece baş aşağı çevirmez; işçi gibi düşünmeyen işçinin işçi oluşunu da reddeder, ve tahvil ve hisse senedi alım-satımıyla uğraşmayan, buna olanağı da bulunmayan; dahası ev, bahçe, arsa, araba almaya da gücü olmayan işçileri de sınıftan saymaz.
Bookchin, proletarya ile küçük ve orta burjuva katmanlar arasında, ev-araba-bono-tahvil alım satımı, çocuklarını yüksek okullarda okutma vb. üzerinden paralellik kurar ve işçilerin kitlesel olarak sınıf değiştirecek ya da kendileri olmaktan çıkacak denli özel mülkiyet sahibi haline geldiklerini ileri sürerken, kapitalizmin temel sosyal-iktisadi gerçekliklerini -günümüz açısından da- tersyüz ediyor ve istisnai ya da kısmi olgu ve olayları sınıfın bütünü için geçerli olacak şekilde genelleştiriyor. İşçinin oysa çoğunca kredi borcuyla edindiği araba ya da ev sahipliği yaşamında belirli bir kolaylık sağlamakla birlikte onu sömürülen ve ezilen konumundan çıkarıp bir üst sınıfa geçişini sağlamaz. Bu değişim olsa olsa, egemen propagandanın etkisi altında ve toplumsal-kültürel ilişkilerin belirlediği düşünüş tarzına bağlı olarak işçinin dayanaksız hayallere kapılmasına yol açar. Bu ise, iktisadi-sosyal gelişmelere bağlı bir “ömür”e sahiptir ve çoğunluk açısından kalıcılık göstermez. İşçilerin “mülkiyeti”nin ölçüsü olarak gösterilen ya da onların öyle gördüğü; ve çoğunca borçlanılarak gerçekleştirilen ev, arsa, araba sahipliğinin gerçekte ne tür bir “mülk” olduğu, kriz koşullarında açıklık kazanır. İşçiler “mülklerini” yitirerek yoksulluğun girdabına sürüklenirler; kapitalizm koşullarında bu türden “aparatif” mülkçülüğün bir geleceğinin olmadığını; ve kendileri için emek gücünü satarak yaşam olanağı edinme zorunluluğunun devam ettiğini somut olarak görmüş olurlar. İşçilerin bir bölümünün, Bookchin tarafından ileri sürüldüğü üzere, ev, arsa, bahçe ve otomobil gibi “mülk”lere sahip olmaları ve bu durumlarını koruma güdüsüyle ve “küçük-burjuva zihniyetle hareket etmeleri”, sermaye üretimi ve genişleyen yeniden üretim(i)n emek gücü sömürüsüyle koşullu olduğu reddedilmediği sürece, sınıfın rolünün sona erdiğine değil olsa olsa hareketinin geriliğine ve burjuva ideolojik etki altında kalışına işaret eder.¹⁶
İddialarını sıralarken, işini kolaylaştıracağını sandığı yerde, Marx’ı indirgemecilikle suçlayan ideolog, sınıf değişimi vb. gibi gerekçelerle mücadelenin kapsamını ve taleplerini işçi açısından “ücret ve çalışma koşulları”na daraltır. Bookchin, eğitim, sağlık, toplumsal yaşam ve halkların ezilmesiyle ücret ve çalışma koşulları bağıntısını birbirleriyle kıyas içinde ve karşı karşıya getirerek kurar; işçilerin toplumsal konumu ve üretim içindeki yeri ve işlevini onların mücadele düzeyleri ve mücadelelerinin siyasal-sosyal kapsamıyla ölçüye vurur ve belirli bazı öznel durumları ya da konjonktürel olarak ortaya çıkan özellikleriyle hareketin geriliğini, ve ya çeşitli ezilen kesimlerden insanların ortak talepler doğrultusunda gerçekleştirdikleri eylem ortaklığını, “orta sınıf”tan insanların bazı kaygıları nedeniyle “mavi ve beyaz yakalı” işçilerle bir araya geldikleri ya da haydi diyelim gelebilecekleri durumları, işçilerle orta sınıf insanların artık ayırt edilemez olmalarının gerekçesi yapar.
Bu görüş açısı sakattır: Sınıf aidiyeti; sınıfsal formasyon(lar) öncelikle sınıfların maddi ilişkileriyle, maddi yaşamın üretimi içindeki rolleriyle; üretim araçları karşısındaki durumlarıyla belirlenir. Farklı sınıflardan insanların sahip oldukları ya da geçici olarak savundukları düşünceler; dini-kültürel ideolojik görüşleri onların öz çıkarlarıyla bağdaşmayabilir. Aralarından bazıları belirli koşullarla bağlı olarak sınıf değiştirme olanağı da elde edebilirler. Örnek olsun, Bookchin’in de teorisini sözüm ona doğrulamak üzere bir tür sığınak olarak kullandığı 1945-65 dönemi kapitalizm koşullarında sosyal haklarda ve ücretlerde görülen nispi iyileşmeler, kalifiye işgücü arasından kimilerinin daha iyi yaşam koşulları, barınma ve ulaşım araçlarına sahip olmaları vb. gibi durumlardan hareketle, işçilerin bir azınlığının bir tür ayrıcalıklı bir tabaka oluşturduklarından söz edilebilir. Bunların büyük çoğunluğunun sonraki süreçte ellerindekini kaybetmeleri gerçeği bir yana, ama bu durum ne işçilerin tümel durumuna ne de onların küçük burjuva, hatta orta sınıf konumuna yükselmelerine işaret eder. Bookchin, ilkin Marx’ın kuramını kendi çarpık kavrayışı doğrultusunda indirger, sonra bu indirgenmiş çarpık anlayışın bakış açısından gerçekte öyle olmayan Marksizme saldırıya geçer. Marksizme karşı oportünist eleştirinin genel bir karakteristiğidir bu.
Bookchin, teorisini doğrulamak üzere, işçi hareketinin özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren içine girdiği durgunluk, geriye düşüş ve istikrarsızlığı kullanır. Kentsel sorunlar, iklimi de etkileyen doğa kirliliği, enerji, kadın ve ezilen ulus sorunlarının daha fazla ve daha yaygın olarak gündeme girmesini baş vurur, ve bunları işçi hareketine alternatif yeni oluşumlar olarak gösterir.
Bir nesnel durumun başka nesnellikler bağlamında yok sayılması, oportünizmin bir özelliğidir. Bookchin, uluslararası koşulların ve sınıf mücadelesinin uluslararası durumunun yirminci yüzyıl başıyla ya da 19. yüzyıl koşullarıyla büyük farklılıklar göstermesinden hareketle, ve sosyalizmin 1950’li yıllardaki yıkılış süreciyle birlikte gelişmiş kapitalist ülkeler başta olmak üzere uluslararası alanda, işçi hareketi ve emekçi mücadelelerinin geriye atılmasını ve proletaryanın evrensel ölçekli birliği ve örgütlenmesinin büyük darbeler almasını, Marksizme karşı ideolojik istismar malzemesi olarak kullanır. Bu bakış açısında başka birçok unsuruyla birlikte devrim(ler) ve devrimci dönemde proletarya ve emekçilerin mücadelesinin ayaklanmalar ve devrimlerle başarıya yürüdüğü koşullarda elde edilen kazanımların sonraki süreçte ve esas olarak yenilgi koşullarında kaybedilmeye başlanması ve geriye düşüş süreci veri alınarak, kapitalizm burjuvazinin olanakları esası üzerinden tek yanlı değerlendirilmekle kalınmaz; işçi sınıfının toplumsal yaşam ve üretim içindeki konumunun bir daha geri gelmemek üzere tümüyle değiştiği; onun üretimin ve mücadelenin öznesi olmaktan çıktığı teminatı da verilir.¹⁷
Murray Bookchin’in iddiası ve istemi, gelecekte özgür bir yaşamın kuruluşu olabilir. Ne var ki, bu amaçla onun ortaya koyduğu teorik görüşlerin böylesi bir gelecek için yolu açmaları olanaklı görünmüyor. Bunun en önemli ve bir o kadar da temel olan engeli, teorisinin, sınıf mücadelesinin toplumun devrimci değişiminin “motoru olduğu” görüşüne getirdiği reddiyedir.
Bookchin, “Geleceğin Solu”na yön göstermek üzere şu soruları sorar: “Kapitalist toplumun gelecek yüzyılda yönelmesi muhtemel doğrultular ve insanlık açısından doğurduğu en temel sorunlar nelerdir? Toplumda, devrimci bir hareket yaratmaya soyunduğumuzda başvurmamız gereken herhangi bir özel kesim, sınıf ya da grup var mıdır? Toplumsal değişimde öncü bir rol oynamak üzere ne türden hareketler ve kurumlar yaratmak zorundayız…?”
Kapitalizmin gelecek yüzyılda da varlığını çeşitli yeni doğrultulara yönelerek sürdüreceği yönündeki sorunlu inancı ya da düşüncesi bir yana bırakılırsa, onun, “Toplumsal değişimde öncü bir rol oynamak üzere” yaratılacak “hareketler ve kurumlar” için, işçi sınıfına ayırt edici bir yer vermediğini; “Konfederal-komünal” bir toplum için ve “özgür -ya da özerk- belediye”leri, halk meclisleri ve köy komünleri, şeklindeki “toplum örgütleri”ni önerdiğini biliyoruz. Bu konu makalemizin bir sonraki bölümünde ele alınacak.
EK
Murray Bookchin’in başvurduğu ya da devralıp sürdürdüğü diğer bir çarpıtma, sınıf sorunuyla ezilen ulus, ezilen cins ve doğanın tahribi gibi sorunlar arasındaki ilişki üzerinden geliştirilmiştir. Bu sorun, Özgürlük Dünyası’nın 237. sayısında özel olarak ele alındığından, burada yeniden etraflıca irdelenmeyecek. Marksist-Leninist görüş açısından bu sorunlar arasındaki ilişkiye işaret etmekle yetineceğiz. Şöyle ki, sınıf sorunuyla ezilen ulus ve cinsiyet sorunları arasındaki ilişkiyi, sınıf karşıtlıklarının geriye atılması ya da önemli görülmemesi üzerinden kuran ve sömürüden kurtuluş ile doğanın ve yaşam alanlarının kapitalist yıkımına karşı tutumu birbirleriyle kopuk gösteren liberal burjuva çarpıtması, kadının ezilen cins olarak ev köleliğine mahkumiyetiyle sınıf ayrımları, sınıf sömürüsü ve bir sınıfın diğerlerine hakimiyeti arasındaki ilişkiye işaretle kadının erkekle hak eşitliğiyle sınırlı kalmayan ve kadın cinsinin kurtuluşuyla emek gücü sömürüsüne son verecek sosyal kurtuluş arasında ilişki kuran Marksist-Leninist kuramı, “sınıf sorununa odaklanması” nedeniyle “etnik-ulusal, toplumsal cinsiyet ve çevre sorunlarına ilgisiz kalmak”la suçlar. “Kimlikler” ya da “Madunlar” politikası olarak da adlandırılan bu sağ teorinin “mucitleri”, Marx ve Engels’i, -onlar Çek ve Polonya sorunundan İrlanda sorununa sömürge ve ezilen ulusların baskıdan kurtuluşu ve Yahudi milliyetçiliğinin içerdiği sorunları özel olarak irdeleyerek bu sorunların toplumsal ilerleme ve proletarya ve emekçilerin kurtuluşuyla bağını ve bu hareketlerin toplumsal gelişme açısından işlevini somut koşulları gözeterek açıklığa kavuşturmalarına karşın-, ezen ulus gericiliğine ve gerici milliyetçiliğe taviz vermediler diye hedefe koyarlar. Lenin ve Stalin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için özel bir mücadele vermelerine; ezen ulus işçi ve emekçilerinin şovenizme karşı ve ezilen ulusların kendi kaderlerini, siyasal bakımdan bağımsız devlet kurma hakkı da dahil savunmalarına; ve uluslar hapishanesi Çarlık Rusyası’ndakilerle sınırlı kalmamak üzere ezilen ulusların emperyalizmden kurtuluşu için mücadele etmelerine karşın, yine iki yönlü bir saldırının; şovenizm ve burjuva milliyetçiliğinin saldırılarına hedef olmaktan kurtulamaz. Bookchin, bu oportünist mirası devralır ve ulusal-etnik ve ezilen cins sorunuyla doğanın tahribi gibi “çevresel” sorunları, görünürde “herkesi birleştiren ortak yönler”i üzerinden sınıf mücadelesini geriye atan ya da gereksiz kılan potansiyel yüklü devrimci güç ve ‘çözücü’ düzeyine çıkarır; sadece bir sınıfı ya da onun bir kesimini değil, birden fazla sınıf ve kesimi etkileyen ve aralarında geçici ya da nispeten daha kalıcı talep ortaklığı sağlayan ezilen ulus(lar) ve ezilen cinsi(yet) sorunlarıyla yaşam alanlarının tahribi politikalarını, bu “çoğul bileşenli” toplumsal hareketleri, sınıf hareketinin alternatifi ya da onun yerine ikame edilebilir gösterir, ve yukarıda gördük ki, Marx “ve ardılları”nı onları önemsememekle eleştirir.
Bu eleştirinin ana özelliği rasyonel olmayışıdır. Marksist-Leninist bakış açısından, bu hareketlere katılan farklı sınıflardan insanların ortak eylemlere girişmeleri için kendi sınıf aidiyetlerinden soyunmaları gerekmez. Diyelim, ulusal-etnik ya da ezilen cinsiyet sorunu farklı sınıf ve toplumsal tabakalardan insanları bir araya getirir ve onlar baskı ve eşitsizliğe karşı ortak talepler üzerinden (ulusal hak eşitliği, kadın-erkek eşitliği vb. gibi) çeşitli mücadelelere girişirler. Bu mücadelelere işçilerin de katılması ya da zaten katılmakta oluşları kendi sınıfsal taleplerinden vazgeçişlerinin ve ayrı bir sınıfın unsurları olmaları gerçekliğinin yadsınmasının göstergesi olarak alınamaz. İşçilerin ezilen ulus hareketinin içinde yer almaları bu hareketlerin hatta yönetiminde etkili olabilmeleri, hareketin proletarya ve emekçilerin çıkarları üzerinden tutarlı demokratizm çizgisinde gelişmesi için dayanak oluşturacak; ezen ulus işçi ve emekçilerinin mücadelesiyle birleşme zemini değil sadece olanakları da artmış olacaktır. İşçilerin ulusların kurtuluş mücadelesinde, ve yine kadın işçi ve emekçilerin kadın hareketi içinde; çeşitli kesimlerden işçi ve emekçilerin küçük burjuva kesimlerle veya orta burjuva kesimlerden unsurlarla doğanın ve yaşam alanlarının barbarca tahribine karşı tutum almaları, sınıf farklılıklarının üstünü kapatan ya da Bookchin tarafından ileri sürüldüğü üzere sınıf aidiyetlerinden kopmanın göstergesi değil, somut ve aktüel bir sorun etrafında, o sorunun çözümünde yararları olan kesimlerin, tarihsel olarak geçicilik gösteren güç ve eylem birliğini ifade eder. Bütün bunlar; işçi sınıfı açısından, mücadelesinin sorunları kapsamında yer alırlar ve işçi sınıfı, baskının her türüne; ulusların ezilmesine, kadın cinsinin baskı altında tutulmasına, doğanın kapitalistçe yağmalanması ve tahribine, bilim ve teknolojinin insan soyunun ve insan dışı canlıların olduğu kadar, canlı yaşamı için zorunluluk gösteren doğal dünyanın barbarca tahribi yönünde kullanılmasına karşı mücadele eder ve bu mücadele içinde yer alabilecek olanların en geniş kesimiyle amaç ve hedefi belli eylem birliği yapar.
Dipnotlar
1. Aynı yerde, sf. 223.
2. Aktaran D. Dworkin, Sınıf Mücadeleleri, sf. 70.
3. Aktaran Dworkin, sf. 135.
4. Solun Geleceği, Geleceğin Devrimi içinde, sf. 246-247.
5. Sanayi üretiminin ve sanayi proletaryasının eski önemini yitirdiği ya da yitirmekte olduğuna dair spekülatif söylem artıdeğer üretimini sermayenin genişleyen yeniden üretiminin asıl işlevi saymayarak kâr artışının kaynağını faiz ve rant gibi artıdeğer “türevleri”nde gören burjuva liberal ve reformist iktisatçılar tarafından da desteklenir. Sanayi sektöründeki dalgalanmalara bağlı olarak sanayi proletaryasının sirkülasyonu buna kanıt gösterilir. Bu söylemde varsayılan türden bir kapitalizm yoktur ve hiç var olmamıştır. Üretim olmaksızın üretimin ‘meyveleri’ni bölüşmek mümkün olmaz. Borsa ve “şans” oyunlarının, hisse senedi ve tahvil alım-satımıyla gerçekleştirilen kârlı manevraların kaynağında da artı değerden sızdırılan paylar vardır. Marx, “üretim araçlarını satın alacak ve bunlardan yararlanacak kimseler olmaksızın, bütün sermayeyi para-sermayeye çevirme fikri”nin, düpedüz saçmalık olacağını yazmıştı. Artı-değer üretimi olmaksızın para sermaye oyunlarıyla sistemin kendini sürdürebileceğini düşünmek, kapitalist üretim olmaksızın kapitalizmin var olabileceğine iman etmek olur.
Sanayi üretimi olmaksızın ne faiz ve rant için kaynak sağlanabilir ne de sermaye sistemi sürdürülebilir. Tekellerin ve mali sermayenin kazandığı hakimiyet; büyük uluslararası bankalarla sigorta şirketlerinin devasa miktarda para sermayeyi çekip-çevirmeleri, sanayi yatırımları gibi getirisi daha geç ‘realize olan’ riskli işler yerine hisse senedi, devlet tahvili, bono işlemlerinden para kırmanın yaygınlaşması, kapitalist ‘devasa makine’nin işleyişini mümkün kılan “motor gücü”nü üretim dışı alanlarda aramayı doğrulamaz. Toplumsal koşullardaki değişim ve ileri teknoloji sadece burjuvazinin kâr için daha az işçi çalıştırarak daha fazla üretme eğilimini değil, kültürel değişim ve toplumsal yaşam koşullarının ihtiyaç haline getirdiği yeni ürün üretimini de tetikler. Yeni sektörler ortaya çıkar ve yeni işgücü ihtiyacı doğar. Proletaryası olmayan kapitalizm; ve artıdeğer üretimi olmaksızın yaratılabilir bir faiz ve rant geliri yoktur.
6. Solun Geleceği, sf. 242.
7. F. Engels, Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın, sf. 92.
8. Solun Geleceği, sf. 243.
9. Komünalist Proje, sf. 31-32.
10. Murray Bookchin, Komünalist Proje, Dipnot Yayınları, sf. 31-35.
11. “Beyaz yakalı” olarak nitelenen emekçi kesimleri açısından bu ‘işçileşme’, yaşam tarzı ve alışkanlıkları yönünden bir “proleterleşme süreci”ni gereksinir.
12. Kapital III. Cilt, sf. 210.
13. Marx’ın kuramını oluşturduğu zamanlarda henüz birkaç on milyonla ancak ifade edilebilir olan işçi sayısının günümüzde milyarlar dolayına yükselmiş olması, güçlü bir veridir.
14. İşçi sınıfına, ve toplumsal işlevine ilişkin ret teorilerinin ısrarla görmezden geldikleri olgu şudur: kapitalist gelişmeye bağlı olarak hizmet işkoluna dahil edilen işyerlerinin ve sektörlerin önemli bir bölümünde artı değer üretimi gerçekleştirilir. Örnek olsun tekstil ve inşaat işkollarında yüz milyonlar çalışıyor. Buna, kapitalist gelişme düzeyinin daha önce ya çok geri ya da hemen hemen söz konusu olmadığı ülkelerin kapitalistleşmesi ve emperyalist dünya zincirine dahil olmaları eklendiğinde durum daha da berraklık kazanır. Örneğin Çin, Hindistan, Pakistan, Brezilya, Arjantin, İran, Türkiye, Mısır, Bangladeş, Tayland, Malezya, Endonezya, Şili, Meksika gibi ülkelerde sanayi proletaryası ve genel olarak da işçi sınıfının büyümesi olgusal bir gerçektir.
15. Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, Yılmaz Onay Çevirisi, sf. 50-58.
16. Ev-araba türünden ihtiyaç maddeleri sahipliğinin işçileri “bir proleter gibi değil ama küçük mülk sahibi küçük burjuva gibi düşünme ve davranma” yönünde etkilemesi; onların “zihniyeti”nde tahrip edici işlev görmesi ve hatta “mülk sahibi” duygusuyla hareket etmesine yol açması, tekil örnekleri üzerinden belki ileri sürülebilir, ancak ne sınıfın tümüne geçerli bir özellik gösterir ne de sınıf değiştirme etkeni ve sosyal konum farklılaştırıcı dayanak oluşturur. Bu “olanak”, işçilerin özellikle kalifiye kesimleri açısından otuz-kırk yıl önceki ücret ve sosyal hak durumları desteğinde ve esas olarak da bankalara veya aracı kurumlara borçlanarak kullanılabildi. Ancak, kriz dönemleri bu “olanak”ı yok etmekle kalmadı; özellikle 1980 sonrası dönemde yoğunluk kazanan sermaye saldırıları altında işçilerin ev sahibi olması ve “hatta borsada oynaması” bir yana, çoğu temel ihtiyaç maddelerini karşılamaları dahi zorlaştı; yoksullaşma ve yoksunlukları giderek arttı.
17. Biliniyor ki, Ekim Devrimi ile birlikte kapitalist “dünya”nın efendileri sadece sosyalizmi kuşatma ve onu boğmak üzere güçlerini uluslararası alanda seferber etmekle kalmadılar. Yanı sıra kendi ülkelerindeki proleter ve emekçi hareketinin emperyalist zinciri yeni halkalarda yarma olasılığına karşı çeşitli önlemler geliştirdiler. Bunlardan biri de işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik adımların atılmasıydı. “Sosyal refah devleti” söylemi böyle doğdu ve özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında sosyalizmin etkisinin Doğu Avrupa ve Asya’da gerçekleşen halk devrimleriyle birlikte genişlemesine karşı; bu “akış”ı da durdurmanın bir yolu olarak taviz politikası izlenerek sosyal haklarda iyileştirme taleplerine boyun eğildi. 2. Büyük Savaş’ın yol açtığı olağanüstü yıkım sonrasında kapitalist yeniden inşa için ihtiyaç duyulan büyük işgücü kitlesi sadece proletaryanın kitlesel büyümesi ve genişlemesini değil emek-sermaye ilişkilerinde burjuvaziyi tavize zorlayan koşullarla birlikte emekçiler lehine sosyal ekonomik ve politik gelişmelerin yaşanmasına da olanak sağladı. Bu durumdan hareketle çoğu burjuva iktisatçısı, 1945-1965 arası yirmi yıllık dönemi kapitalizmin refah ve yeniden büyüme dönemi olarak değerlendirir. Ancak yukarıda işaret edildiği üzere 1950’li yılların ikinci yarısından başlayarak Krusçevcilerin sosyalizmi tasfiye harekâtını açıktan başlatmalarıyla birlikte uluslararası sermaye ve emperyalist büyük güçlerin işçi sınıfı ve halk hareketlerine karşı politikası da giderek hız kazanacak şekilde sertleşmeye başladı. 1980’lerde M. Thatcher ve Ronald Reagan, Türkiye’de 12 Eylül askeri cuntası desteğinde Turgut Özal tarafından başlatılan saldırı dalgasıyla birlikte emek-sermaye ilişkilerinin yeni bir tür örgütlenmesine ve düzenlenmesine geçildi. Bu yeni durumun belirgin özelliği, sosyal hakların gaspı ve üretimin hem daha yüksek bir teknikle gerçekleştirilmesi, hem de uluslararası yeni örgütlenmesiyle bağlı olarak işsizlik ve düşük ücret politikasının uluslararası yürürlüğe konmasıydı.
İşçi sınıfı, uluslararası özellik gösteren bu yeni saldırı dalgasına, İkinci Savaş öncesi ve sonrası koşullardaki örgütlülüğünden uzak ve aynı nedenle de denebilir ki daha güçsüz yakalandı. Batı Avrupa’nın büyük ve kitlesel işçi partileri burjuvaziyle uzlaşma çizgisine kaymış; reformist-revizyonist bir politik-ideolojik hat üzerinde sosyal reform ve taviz politikalarıyla işi idare etmeye yönelmişlerdi. Aynı durum, önemli oranda bu partilerin etkisinde olan işçi sendikaları açısından da geçerliydi. Özelleştirme, işten atma, ücret ve maaşlarda düşüş, ağır çalışma koşulları karşısında burjuvaziye geri adım attıracak ve saldırıları püskürtecek bir mücadele yerine hükümetlerle-boyun eğmeye baştan eğilimli ve denebilir ki hazır vaziyetle-pazarlık etme siyaseti izlediler ve işçileri oyalayarak etkisiz kıldılar. Bunu başarmalarının önemli bir diğer etkeni, özellikle Batı Avrupa ve ABD’de, günümüzde sınırları daralmış olmasına rağmen, gücü ve etkisi artmış olan işçi aristokrasisi ve sendikal bürokrasinin işçi hareketi içindeki “ajan faaliyeti”; kapitalistler yararına yürüttükleri uzlaşıcı-teslimiyetçi çalışmaydı. İşçi hareketindeki geçici bir durumun genelleştirilerek teori haline getirilmesi bu bakımdan çürük bir girişim olarak kalmaya mahkumdur.
