“GDO’ya hayır” mı?
Kenan Ateş
Bir önceki yazımızda, sosyalizmin yenilgisi, işçi sınıfı ve halk hareketlerinin dibe vuruşu, eski sosyalist ve halk demokrasili ülkelerin sosyalist görünümlü biçimlerini de atıp açıktan klasik kapitalist ülkeler haline gelmeleriyle meydanı boş bulan emperyalist kapitalizmin gemi iyice azıya alıp hemen her cephe ve alanda daha da pervasız saldırılara giriştiğini; giderek bununla da kalmayıp, kâr ve para için doğrudan doğaya, çevreye, insan sağlığı ve geleceğine yöneldiğini belirtmiştik.
Bunun sonucunda, yeni enerji elde etme yöntemlerinden yeni teknolojik aygıtlara, soframıza gelen bin bir çeşit besin ürününe, son 25-30 yılda üretilen adeta her ürünün, çevre ve insan, insanın sağlığı ve geleceği için büyük zararlar doğurduğunu; neredeyse ölüm saçar olduğunu; bunun da şeker hastalığından kansere, obeziteden depresyona, hastalıkları çığ gibi büyüttüğünü; soluduğumuz havadan bastığımız toprak ve içtiğimiz suya doğayı bozduğunu dile getirmiştik.
Sonra da, kapitalizmin giriştiği böylesine büyük doğa ve insan düşmanlığının doğallığında bir tepki yarattığını; tepkinin giderek kampanyalar halinde örgütlenerek yayıldığını; bu kampanyaların da daha çok “Nükleer Enerjiye hayır” ve “GDO’ya Hayır” başlıkları altında örgütlendiklerini açıklamıştık. Ortaya çıkan dünya çapındaki bu büyük tepkinin; örgütlenen kampanya ve çevre hareketlerinin çıkış noktaları her ne kadar haklı ve doğru olsa da, bu hareket ve örgütlenmelerin küçük burjuva / burjuva sınıf karakterleri sonucu olarak, ortaya atılan argümanlarının önemli kısmının kafa karıştıran, kapitalizmin rolünü gizleyerek hedef şaşırtan, ormanı değil tek bir ağacı gösteren, yer yer bilim ve teknoloji düşmanlığı yapan, yer yer de doğru olmayan, çoğu durumda ipe sapa gelmez, akıl ve mantıkla örtüşmeyen eleştirileri ile kapitalizmin ideologları ve lobicilerinin ellerine koz veren argümanlar olduklarını söylemiştik. Bunun örneklerini de, nükleer enerji ve nükleer santraller sorunuyla ilgili olarak kısaca göstermeye çalışmıştık.
Aynı durum, GDO örneğinde de görülüyor. Batılı gelişmiş kapitalist ülkeleri bir yana bırakıp yalnızca ülkemizdeki duruma bakarsak, şöyle bir tablo görüyoruz. İktidar yanlısı burjuva medya, genetiği değiştirilmiş ürünlerde hiçbir risk görmeyen akademisyenlere bolca yer vererek, genetiği değiştirilmiş besinleri sorgusuz sualsiz aklama çabasındadır. Bunun karşısında, iktidar karşıtı burjuva medya ise, hükümete yüklenme fırsatını kaçırmayarak, konuyu biliyor geçinen bir takım akademisyenlerin ve meslek odalarının milliyetçi yaklaşımları eşliğinde, felâket tellâllığına soyunmuş durumda. Genetiği değiştirilmiş besinlere toptancı bir yaklaşımla karşı çıkan kesimler, çoğu bilim dışı argümanlarla GDO’ların tümünü zehir saçan ürünler olarak lanse ederlerken, GDO savunucuları da, gıda, biyoteknoloji ve ilaç tekellerinin söylemlerini tekrarlayarak, genetiği değiştirilmiş tohumların verimliliği arttırıp açlığa çare olacağından daha az tarım ilacı kullanılması yoluyla yeraltı sularının ve toprağın korunmasını sağlayacağına, çiftçileri zengin edeceğine varıncaya kadar, akıllarına gelen ne varsa, söylüyorlar.
Neyin ne olduğunu bilmeyen geniş yığınlar ise, bu karmaşa içinde, bir taraftan pazardan en ucuz ürünü alma koşuşturmacasındayken, bir taraftan da tedirginlik içinde “yediğimiz ürünler GDO’lu mu acaba” telaşındalar. “GDO’ya Hayır” kampanyaları yürütenler de, büyük çoğunluğuyla, tedirginleşmiş yığınları küçük-burjuva muhalefetin dar sınırlarına hapsetmeye çalışıyorlar. “Sol”, sosyalist çevrelerde de yaygın olan bu yaklaşım, bilim dışı, zihin bulanıklaştıran, dar milliyetçi bakış açısının ve “istemezükçü” tavrın sığlığını göstermektedir. Bununla birlikte, bu sığ yaklaşım, sermayenin insan sağlığını hiçe sayan girişimleri karşısında, gözü kârdan başka bir şey görmeyen kapitalizmi sorgulayıp mahkûm eden bir tutum takınılmadan doğru bir mücadele çizgisi örülemeyeceğini de ortaya koyuyor. Sapla samanın, tozla dumanın birbirine karıştığı bu karmaşa tablosu karşısında, Marksist-Leninistlerin, devrimci sosyalistlerin kendilerini akıntıya kaptırmadan genetiği değiştirilmiş besinlerin yaratabileceği olası risklerle insanlık ve bilim ve teknolojinin gelişimine sunduğu olanakları bilimsel bir bakışla ele almaları gerekiyor.
GDO YA DA GDO’LU ÜRÜN NEDİR?
GDO, “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” tanımındaki kelimelerin ilk harflerinin bir araya getirilmesiyle üretilmiş bir isimdir. “Transgenik Organizma” ya da “Gen Mühendisliği Ürünü Organizma” olarak da tanımlanır. Bu tanımların hepsi de, gen mühendisliği teknikleri kullanılarak genetik yapısı değiştirilmiş her türlü organizmayı ifade ederler. Bu tanıma göre, GDO tanımı, yalnızca genetiği değiştirilmiş besinleri ve tarım ürünlerini değil, virüsten bakteriye, fareden kediye, koyundan köpek, sığır, maymun ve hatta tedavi için gen transferi yoluyla gen veya bir miktar genetik materyal aktarılmış insana dek şu veya bu ölçüde genetik değişikliğe uğratılmış pek çok canlı organizma / yapıyı kapsar.
Sözü edilen gen mühendisliği teknikleri, genellikle rekombinant DNA teknolojisi / gen transferi gibi yöntemlere denk düşer. Bu tekniklerde, genetik yapının çok küçük de olsa bir kısmı değiştirilir. Genetik yapıya, aynı ya da farklı organizma veya organizmalardan, aynı ya da farklı türlerden, o organizmaya, kendi yapısında olmayan yeni özellikler kazandırmak, yapısında var olan bir bozukluğu gidermek, sağlam yapıyı bozup insan hastalıklarının hayvan modellerini yaratmak gibi değişik amaçlarla, genetik materyaller değiştirilir, ekleme veya çıkarmalar yapılır. O organizmalar, genetik materyal eklenmişse “knock in”, çıkarılmışsa “knock out” gibi isimler alırlar. “Knock in transgenik fare” veya “knock out transgenik sıçan” gibi. Kesilip çıkarılan, çıkarılanın yerine yenisi eklenen veya çıkarılmadan araya fazladan sokulan genetik materyal, bir ya da birkaç –kısaca harfle ifade edilen– nükleotid veya bazdan oluşan çok küçük bir parça da olabilir; binler, yüz binler, milyonları bulan çok uzun harf / nükleotid / baz sıralamaları gibi kısmen “büyük” parçalar da.
Ancak, genetik yapıda, melezleme / hibrid çalışmaları gibi yapay yollarla ya da evrim mekanizmaları gibi doğal yollarla oluşturulan veya oluşan değişiklikler, ekleme ve çıkarmalar, GDO veya transgenik tanımı içine girmezler. GDO’da temel olan, (1) genetik yapının, –az ya da çok– değişikliğe uğratılmış olması ve (2) genetik mühendisliği / rekombinant DNA teknolojisi tekniklerinin kullanılmasıdır. Bu yüzden, GDO’yu GDO yapan, bu değişikliklerin belirtilen gen mühendisliği / Rekombinant DNA teknolojisi yoluyla ve kısa sürede laboratuvarda sağlanmasıdır.
Dikkatli okurun anlayacağı üzere, GDO, sanıldığı gibi, sadece genetik yapısı değiştirilmiş besin ya da besinler, örneğin GDO’lu mısır, soya, pirinç, domates veya som balığı değildir. GDO, aynı zamanda, kanser mekanizmalarını daha iyi anlamak ve insan kanserlerini tedavi etmek için model olarak kullanma amacıyla genetik yapısına eklemeler yapılarak vücudunda insan kanserleri oluşturulmuş fareler; şeker hastalığının tedavisinde kullanılmak için DNA’sına insan insülin geni eklenerek insülin üreten, hemofili hastalığının tedavisinde kullanmak için pıhtılaşma faktörü üreten; benzer amaçlarla değişik enzimler üreten –bu yüzden de bir anlamda doğal ilaç fabrikaları haline sokulan– transgenik bakteriler; kanser, MS, ALS, lösemi veya müsküler distrofi vb. gibi doğuştan ya da sonradan genetik yapısında oluşmuş bozukluk nedeniyle ortaya çıkmış ölümcül hastalığını gidermek için vücuduna sağlam gen enjekte edilen veya bozuk geni çıkarılan ya da susturulan, kısacası gen tedavisi uygulanan hasta; veyahut yine gen ve kök hücre tedavisi amacıyla DNA’sına bir gen ya da gen parçacığı eklenmiş insan kök hücresi de, genetiği değiştirilmiş organizma, yani GDO’dur.
Bu anlamda, topyekun olarak GDO’ya karşı çıkmak, bütün bir genetik bilimine, moleküler biyolojiye, hücre biyolojisine, gen mühendisliğine, gen tedavisi çalışmaları ve uygulamalarına, kanser araştırmalarına, yeni ilaç araştırma ve çalışmalarına, yeni tıp alanları olan moleküler tıbba, rejeneratif tıbba da karşı çıkmaktır. Toptancı bir yaklaşımla “Her türlü GDO’ya hayır”, “Bütün GDO çalışmaları durdurulsun” demek, yalnızca GDO’lu mısır çalışmaları değil, bütün bu araştırma ve çalışmalar da durdurulsun, dünyanın bir ucundaki yeni araştırmaları bile günlük takip etmeye çalışan, sürekli “ne oldu, yeni bir gelişme var mı?” diye sorular soran ölümcül hasta ve yakınlarının umutları tükensin de demektir. Bu nedenle, öncelikle sapla samanı karıştırmamak, ama ayırmak gerekiyor. GD (Genetiği Değiştirilmiş) besinler, bir bütün olarak GDO çalışmalarından ayrılmalıdır. GDO’lu Besinler içinde de, doğru dürüst kontrol edilmeden, insan sağlığı üzerindeki, –özellikle uzun vadeli– etkileri gözlenmeden bir an önce pazara / piyasaya sürülmüş ürünlerle, GD besin ve bu besinlerin insan üzerindeki etkilerini araştırma çalışmaları birbirinden ayrılmalıdır.
BİYOTEKNOLOJİ VE DOĞADAKİ GENETİK DEĞİŞİKLİK
Her ne kadar bugünkü anlamıyla GDO denilemezse de, bir yandan doğada evrim mekanizmalarıyla doğal yoldan ve bir yandan da binlerce yıldır klasik yapay ıslah yöntemiyle bitki ve hayvanların genetik yapıları değiştirilip yeni türler yaratılıyor. Bugün tarıma konu olan ürünlerin neredeyse tamamı, insan eliyle, doğada bulunan ilk hallerinden farklılaştırılmış durumdadır. Ne bugünkü buğday eski buğdaydır, ne yüzlerce çeşidi olan köpekler ilk evrildiği kurttur, ne de bugünkü iri elmalar eski küçük yabani elmalardır.
Öte yandan biyoteknoloji de sadece günümüze özgü değildir. İlk biyoteknoloji ürünü sayacağımız bira, binlerce yıl önce Sümerler ve Babillilerde üretilmiştir. Yoğurt ve peynir de keza öyledir. Doğa’da ne bira bulunmaktadır çünkü, ne de yoğurt veya peynir. Ancak yeni türlerin üretilmesinde, melezleme ya da seçilimle karakterize olan klasik ıslah yönteminin doğal bir sınırı vardır. İşte genetik alanındaki gelişmeler, bu noktada doğal engellerin aşılmasını sağlar ve doğal yollarla olanaklı olmayan farklı türler arasında gen aktarımı ve değişimini olanaklı kılar. Bu alandaki araştırma ve uygulamalar, tarım zararlılarına, ot öldürücülere, soğuğa, sıcağa, tuza, aside vb. karşı dayanıklı yeni türler elde ederek verimi arttırma amacı güder.
Ancak kapitalizm söz konusu olunca, bu olanak, canlıların genleriyle oynama ve onları değiştirme olanağı, sermayenin elinde, doğa, insanlık ve geleceğine yönelik büyük bir tehdide dönüşür. Bugün olan da, budur. Yüksek teknoloji ve donanımlı laboratuvarlar gerektiren GDO araştırmaları birkaç emperyalist şirketin tekeli altında yürütülmekte ve geliştirilen ürünlerin tohumları bu tekeller tarafından patentlenerek, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca çiftçiye satılmaktadır. Sonunda, bugün gelinen noktada, GD besinler ve tohumları, insan ve doğadaki diğer canlılar üzerinde nasıl bir etki yarattıkları/yaratacakları yeterince araştırılmadan, tarım sektöründe önemli bir pay tutar hale gelmiş bulunmaktadır. 1996 yılında 1,7 milyon hektarlık alanda GD tarım yapılırken, bugün bu alan 125 milyon hektara çıkmıştır. Günümüzde dünya ölçeğinde 18 milyon çiftçi GD tarım yapıyor…
Günümüzde dünyada soya üretiminin yüzde 64’ü, pamuğun yüzde 43’ü, mısırın yüzde 24’ü, kanola’nın yüzde 20’si genetiği değiştirilmiş tohumlarla yapılıyor. 2014 yılı rakamlarına göre, ABD’de toplam soya fasulyesi üretiminin yüzde 94’ü, pamuğun yüzde 96’sı, mısırın ise yüzde 93’ü GD tohum ürünüdür.
GD BESİNLER AÇLIĞIN ÇARESİ Mİ?
Şimdi “GDO savunucuları” denilen GD besin üreten tekeller ve onların lobici ve maaşlı kalemşorları ile “GDO karşıtları” olarak bilinen “GDO’ya Hayır” diyen çevre, örgüt ve kişilerin argümanlarına göz atalım.
Biyoteknoloji tekelleri ve bunları her yönüyle destekleyen ABD gibi emperyalist ülkelerin ilgili kurumlarının, GD besinlerin yasaklanmasını isteyen kesimlere karşı çıkışları esas olarak iki başlık altında toplanıyor:
1-) Dünya halklarının büyük bir kısmı büyük açlık ve yoksulluk içindedir ve dünya nüfusu giderek artmaktadır. Mevcut topraklar dünya nüfusunu doyurmaya yetmemektedir. Daha şimdiden dünyayı doyuramayan tarım alanları ve klasik tarım yöntemleri yakın gelecekte tümüyle yetersiz kalacaklardır. Genetik kodları değiştirilmiş biyoteknoloji ürünü GDO’lu besinler verimliliği artırarak, dünya halklarını ve açlık çeken geniş kitleleri doyurup açlıktan kurtarırlar. Biyoteknolojik besinler açlık ve yoksulluğu gidermek için üretilmektedir. Örneğin genetik yapısına A vitamini geni eklenmiş “Altın Pirinç” (Golden Rice), A vitamini eksikliği bulunan dünya yüzündeki milyonlarca çocuk ve yetişkin için tek kurtuluş yoludur. “Altın Pirinç” hayat kurtaracaktır!
Yine buna bağlı olarak, GDO savunucularına göre, genetiği değiştirilmiş tohumlar verimliliği arttıracağından, daha az tarım ilacı kullanılmasını olanaklı kılacak ve bu da yeraltı suları ve toprağın korunmasını sağlayacak, çiftçileri zengin edecektir.
2- Bu besinler ve öteki biyoteknoloji ürünleri insan sağlığı ve gelecek kuşaklar için bir tehlike ya da olumsuz yan etki taşımamaktadırlar. GD besinler güvenlidir.
Bu iki iddiayı kısaca ele alalım.
İddialardan birincisinin gerçekle bir ilintisi yoktur. Tamamen yanıltma ve kandırmacadır. Bugün, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, OECD gibi emperyalist kapitalist dünyanın gözde kurumlarının verileri bile bu iddianın tam aksini göstermekte, bütün olgu ve veriler bunun koca bir yalan ve kaba bir göz boyama çabasından öte bir anlamı olmadığını ortaya koymaktadır.
Dünya Bankası rakamlarına göre, dünyada 2 milyar 800 milyon insan yoksulluk sınırının, 1 milyar 200 milyon kişi de açlık sınırının altında yaşamaktadır. 80 ülkede kişi başına düşen gelir 10 yıl öncesinin altına düşmüştür. Yine dünyada yılda 18 milyon insan yoksulluk ve yoksulluğa bağlı nedenlerden ölmektedir.
Bunun karşısında, Monsanto, DuPond ve Ciba-Geigy/Novartis gibi ilaç, kimya ve biyoteknoloji tekellerinin kârları her yıl milyar dolarları bulmaktadır. Bu tekellerin, genetik kodu değiştirilmiş besin üretmek için topraklarını ele geçirdiği Hindistan, Brezilya, Mısır ve öteki birçok geri ve bağımlı ülkede tarımı nasıl çökerttikleri, köylülüğü nasıl yoksulluk ve yıkıma sürükledikleri gazetelerin günlük haberleri arasındadır. Bırakalım geri ve bağımlı ülkeleri, gen mühendisliği ürünü besinlerin en fazla üretilip tüketildiği ülkelerden ABD’de bile, halkın giderek yoksullaşmakta olduğu bir gerçektir. ABD’de gelirler arasındaki uçurum son 10 yılda daha da artmıştır. Bugün ABD nüfusunun 100 milyonluk bölümünün toplam geliri, tepedeki yüzde 1’lik bölümden daha aşağı düşmüştür.
Bizde henüz pek görülmese de, Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerdeki süpermarketlerin raflarında hem genetiği değiştirilmiş hem de doğal organik besin ya da yiyecekler bulunmaktadır. O raflara bakıldığında, etiketli ya da etiketsiz olarak, raflarda satılan genetik kodu değiştirilmiş besinlerin fiyatları hiç de ucuzlatılmamışken, aksine doğal yoldan yetiştirilmiş “organik” besinlerin fiyatlarının artırıldığı görülür. Bu konuda uzun boylu veri sıralamaya gerek yoktur. Gazete ve dergilerin ekonomi sayfalarındaki rakamlar, çıplak gözle görülen günlük olaylar, GD besinlerin açlık ve yoksulluğu, “Altın Pirinç”in de A vitamini eksikliğini gidermek için üretildiği yalanının aksini ortaya koymaktadır. Yoksullar daha da yoksullaşırken, biyoteknoloji tekellerinin kârlarının dev rakamlara ulaşmasına bakılınca, bu iddiaya inanmak mümkün değildir. İddia edilenin aksine, amaç, daha fazla insanı, milyonlarca emekçiyi çok daha büyük açlık ve yıkıma sürükleyerek, emperyalist tekellerin daha fazla kâr elde etmesini ve dünya tarımı ile tarım alanlarını tümüyle ele geçirmesini sağlamaktır. Açıkça görülüyor ki, “dünyadaki yoksulluk ve açlığın nedeni, aç ve yoksulların doyurulamaması değil, doymak bilmez zenginlerin bir türlü doyurulamamasıdır.”
Açlık ve yoksulluğun kaynağı, toprakların yetersizliği değildir. Mevcut tarım alanları ve doğal kaynaklar, dünya nüfusunu doyurmaya yetmektedir ve daha uzun bir süre de yetecek durumdadır. Açlık ve yoksulluğun yaratıcısı, varlığı, emek sömürüsü üzerine kurulu tekelci kapitalizmdir. Bizzat açlık ve yoksulluğun yaratıcısı olan, onu ortadan kaldıramaz.
Kuşkusuz, tekellerin daha fazla kâr etmesi değil, ama doğa, ekolojik denge ve insan sağlığı gözetilip insanın ihtiyaçlarının karşılanması, mutluluğu ve yaşamının kolaylaştırılıp güzelleştirilmesi amaçlandığında, genetikte erişilen bugünkü bilgi birikimi ve mevcut biyoteknolojinin insanlık açısından hayal bile edilemeyecek bir potansiyel taşıdığı ve devasa olanaklar içerdiği tartışılmaz bir gerçektir. Ancak, insana değer vermediğini her koşulda gösteren kapitalizm bunu gerçekleştirebilir mi? Her şeyin çıkar ve daha fazla kâr üzerine kurulu olduğu bir sistemden bunu yerine getirmesini ve genetik bilimiyle biyoteknolojinin bu potansiyel ve olanaklarını kullanmasını beklemek fazla saflık değil midir?
Çiftçilerin GD ürünler sayesinde daha az tarım ilacı kullanacakları ve böylece doğanın ve canlıların, yeraltı suları ve toprağın korunacağı iddiası da tümüyle yalandır. Çünkü, GD besin tohumları üreten tekeller, aynı zamanda tarım ilacı üretiminin tekeline de sahiptirler. Uzun yıllardır, çiftçileri aşırı ilaç tüketimine teşvik eden, toprağı, suları, mikroorganizmaları, kuşları, böcekleri ve insanları zehirleyenler çevre dostu olamazlar.
GD BESİNLER VE SAĞLIK İÇİN RİSKLERİ
GD besin savunucularının bir diğer temel iddiası da, bu besinler ve öteki biyoteknoloji ürünlerinin insan sağlığı ve gelecek kuşaklar ile doğa için tehlike ya da olumsuz yan etki taşımadıkları, belirtilen besinlerin güvenli oldukları iddiasıdır. Bunun karşısında GDO karşıtları da tam tersini savunup bu besinlerin zehir ve ölüm saçtıklarını öne sürmektedirler. Hangisi doğru?
İki taraf da, senelerdir kendi iddialarının doğru olduğunu öne sürmektedirler. Oysa, bugüne dek yapılan çalışmalar ve bu çalışmaların yayınlandığı sınırlı sayıdaki bilimsel yayına bakıldığında, herhangi bir tarafın iddiasını haklı çıkaracak bir yanın olmadığı görülmektedir. Çünkü genetiği değiştirilmiş besinler konusunda yapılmış çalışmalar azdır; olanlar da kesin bir kanı oluşturacak nitelik ve güvenilirlikte değildir. Bu yüzden GD besinlerin insan sağlığı üzerindeki etkilerine ilişkin kesin bir şey söylemek bugün için mümkün değildir. Çünkü GD besinlerin sağlık için zararlı olduğunu söyleyen az sayıdaki yayının yanı sıra bir zararlarının olmadığını söyleyen yayınlar da bulunmaktadır.
Örneğin, dünyanın en prestijli bilimsel dergilerinden Science grubu dergilerini yayınlayan Bilimin İlerlemesi için Amerikan Birliği (AAAS) adlı bilim kuruluşu, 2012’de yaptığı açıklamada, o güne dek yapılmış çalışmaların tümü gözden geçirildikten sonra, genetiği değiştirilmiş besinlerin genetiği değiştirilmeden geleneksel yöntemlerle üretilmiş klasik besinlerden daha büyük bir sağlık riski taşıdıklarını gösteren bir kanıta rastlayamadıklarını söylemektedir. AAAS, kısaca, geleneksel GDO’suz yiyecekler ne kadar sağlık riski taşıyorlarsa GD besinleri de o kadar taşımaktadır, aralarında ciddi bir fark yoktur, demektedir. AAAS, üstelik bu sonuca, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Amerikan Tabipleri Birliği, Amerikan Bilimler Akademisi, Royal Society adlı İngiliz Bilimler Akademisi gibi bilim dünyasında çok büyük saygınlıkları olan bilim kuruluşlarının çalışmaları sonucu vardıklarını iddia etmektedir.
Benzer bir çalışmayı da İtalyan araştırmacılar yapmışlardır. İtalya Perugia Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Alessandro Nicolia ve arkadaşları, 2013 yılında yayınladıkları derleme yayınlarında açıkladıklarına göre, 2002 ve 2012 yılları arasındaki 10 yıllık süre içinde genetiği değiştirilmiş besinlerle ilgili 1783 yayını taramışlardır. Açıklamalarına göre, bu tarama sonucunda, GD ürünlerinin sağlık üzerindeki etkileriyle ilgili kesin bir kanı oluşturacak nitelikte bir bulgu elde edememişlerdir. Oysa bilimsel çalışmalar için, her hangi bir konu ve alanda 10 yıllık bir süre içinde on binlerce yayın yapılır. 1783 sayısı çok azdır. Kaldı ki, bu yayınların çoğunda da, GD besinlerin sağlık üzerindeki etkileri araştırılmamaktadır. Daha ötesinde, yakından bakıldığında, bu yayınlarda açıklanan çalışmaların büyük bir kısmının ya doğrudan Monsanto, Bayer, Novartis gibi dev GD besin tekellerinin laboratuvarlarında yapıldığı ya da bağımsız üniversite ve araştırma kuruluşlarında yapılanların finansmanlarının bu tekeller tarafından sağlandığı görülmektedir. Tahmin edileceği gibi, bu çalışmalarda hep GD besinler lehine sonuçlar açıklanmakta ve GD besinlerin sağlık için bir risk oluşturmadığı belirtilmektedir.
Bunun karşılığında yapılmış az sayıda yayında ise, tam tersi iddialar ortaya konulmaktadır. Bu yayınların çoğunda, sıçanlara farklı GD besinler verilip etkileri incelenmektedir. Bu sıçanlarda böbrek hastalıklarından kansere varan ciddi sağlık sorunları ortaya çıktığı belirtilmektedir. Böyle birkaç çalışma bulunmaktadır. Ancak bu yayınların neredeyse tümüne farklı araştırmacılar tarafından itiraz edilmiş, yayınların güvenilir olmadığı söylenmiştir. Kimilerinde istatistiki hatalar bulunduğu, kimilerinde yanlış hayvan seçilmiş olduğu, kimilerinde de açıklanan verilerin net olmadığı öne sürülmüştür. Bu eleştiriler yanlış ve taraflı, yayınlarda açıklanan bulgular ise doğru olsa bile, yine de, GD besinlerin sağlık için zararlı olduklarını söylemek zordur, çünkü her şeyden önce, bu çalışmalarda, GD besinlerin hayvanlar üzerindeki etkileri, 3, 5, 10 ay, en fazla 1 yıllık süreler boyunca ve aynı veya bir sonraki kuşakta gözlenmiştir. Yani, GD besinlerin uzun vadeli etkileriyle ilgili hiçbir çalışma yapılmamıştır. Bu etkiler, değil 40-50 yıl, 2 yıl boyunca bile takip edilmemiştir. Aynı sorun, GD besinlerin zararsız olduklarını öne süren çalışmalarda da bulunmaktadır, onlarda da uzun dönemli etki araştırılmamıştır.
GD besinlerin kısa dönemli etkileri için yapılan çalışmalardan da, GD besinlerin sağlık için risk oluşturduğu sonucu çıkarılamaz. Çünkü bu çalışmalar tek tek çalışmalardır. Farklı grupların aynı çalışmayı yaparak aynı veya benzer sonuçları elde ettikleri birden fazla çalışma yoktur. Yani yapılan bu çalışmalar, başka araştırma gruplarınca teyit edilmemişlerdir. Birden fazla bağımsız grup tarafından teyit edilmeyen bilimsel çalışmalar bilim dünyasında kabul edilmezler.
Sonuç olarak, bu verilerle ne GD besinlerin insan için sağlık riski oluşturduğunu bugün için söylemek mümkündür; ne de risk oluşturmadığını. Bilimsel sonuçlara varılabilmesi için daha nitelikli, daha fazla ve daha kapsamlı araştırmalar yapılması zorunludur.
Aynı durum, GD besinlerin insan üzerinde kesin olumsuz etki yaptığı iddia edilen allerjik reaksiyonlar için de söylenebilir. GD besin yedirilen hayvan ve insanlarda değişik allerjik reaksiyonlar ortaya çıktığını gösteren çalışmalar bulunduğu doğrudur. Buna rağmen GD besinler kesin allerjik reaksiyon yaparlar demek, yine de olanaklı değildir. Çünkü oluşan bu reaksiyonların değiştirilmiş genetik yapı ve gen mühendisliği tekniklerinin mi sonucu olduğu, yoksa o besinin kendi doğal yapısından mı kaynaklandığı belli değildir. Evet, örneğin genetiği değiştirilmiş soya fasulyesi ve bundan yapılmış ürünlerden yiyen İngilizlerde zaman içinde allerji ortaya çıkmıştır ve bugün İngiltere’de yaşayan insanların çoğu GD soya fasulyesine duyarlı hale gelmiştir, ama aynı durum genetiğiyle oynanmamış ürünlerde de görülmektedir. Örneğin kivi meyvesi, ABD ve Avrupa ülkelerine 1960’larda girmiştir. O yıllarda Avrupalı ve Amerikalılar kiviye karşı alerjik değilken ve kivinin genetiği değiştirilmemişken, bugün aynı genetiğiyle oynanmamış kivi alerji yapar hale gelmiştir. Sonuçta; genetiği değiştirilmiş soya fasulyesi nasıl zamanla alerji yapar hale gelmişse, genetiği değiştirilmemiş kivi de zaman içinde alerjen duruma bürünmüştür.
KÜÇÜK BURJUVA “GDO’YA HAYIR”CILARIN SIĞ, BİLİM KARŞITI VE MİLLİYETÇİ ARGÜMANLARI
“Nükleer Enerjiye Hayır mı?” başlıklı bir önceki yazımızda değindiğimiz “Nükleer Enerjiye Hayır”cıların argümanları ve o argümanların mantığı neyse, “GDO’ya Hayır”cılarınki de o. Neredeyse aynı bakış açısı ve mantığa sahip aynı sınıf ve katmanlardan oldukları için farklı olmaları zaten beklenemez.
Çoğunlukla bilimsel bir temeli olmayan ve önemli bir kısmı da doğruluktan uzak bu iddia ve sığ argümanlar birkaç başlık altında toplanabilir. Bunların en çok dile getirilenlerine bakalım.
Bunların içinde en önemli olanı, GD besinlerin insan sağlığı için büyük riskler taşıdığı, etrafa zehir ve ölüm saçtıkları, bu durumun da pek çok bilimsel çalışmada kanıtlandığı tezidir. Yukarıda gösterdiğimiz gibi, bu iddiaları kanıtlayan ve bilim dünyasının üzerinde hemfikir olduğu çalışmalar yoktur. Aksine, birçok saygın bilim kuruluşu bunun tersini söylemektedir. Buna karşın, yukarıda da belirtildiği üzere, bu besinlerin risklerini araştıran yeterli ve güvenilir çalışma olmadığından, GD besinlerin risksiz olduğunu söylemek de mümkün değildir. Daha fazla, daha kapsamlı, güvenilir çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu nedenle, “GDO’ya Hayır”cıların “GDO Çalışmaları Yasaklansın” sloganı yerine, Marksist Leninistler, GD besinlerin insan ve doğa üzerindeki etkilerini ortaya koyacak araştırmalara ağırlık verilmesini, devletlerin bu araştırmalara fon ayırmasını istemelidirler. Yediklerimizin ne olduğunu bilmiyoruz. Kimileri zararlı diyor, kimileri de zararsız. Üstelik, bunu, bilim insanı ünvanlı insanlar söylüyor. Doğrusunun ne olduğunu öğrenebilmek için araştırmalar değil engellenmek, aksine teşvik edilmelidir.
“GDO’ya Hayır”cıların bir diğer iddiası da, GD besinlerin alerjik oldukları tezidir. Bunun ne kadar doğru olup olmadığını da yukarıda ele aldık. Bu konuda da bir kesinlik yoktur. Ve bu konu da araştırılmaya muhtaçtır.
Bir diğer karşıtlık tezi ise, GD besin tohumlarının kısır olduğu ve sonraki ekimlerde ürün vermediği; bunun için de her ekim döneminde çiftçilerin yeni tohum almak için büyük paralar ayırmak zorunda kaldığıdır. Oysa genetiği değiştirilmemiş tohumlarda böyle bir durum yoktur. İddiaya göre, bu kısırlık GDO’ların doğasının sonucudur.
Burada, eğer bilinçli bir çarpıtma ve kafa karıştırıcılığı yapılmıyorsa, en hafifinden bir bilgisizlik ve cahillik sergilenmektedir. Çünkü GDO ile hibrid / melez tohum durumu karıştırılmakta, böylece tohum tekellerinin daha fazla kâr elde etmek için tohumlara özellikle ekledikleri bir nitelik, GDO’nun doğası olarak sunulmakta ve toptancı bir yaklaşımla “bütün GDO ürünleri kısırdır” denilmektedir. Oysa, gerçek durum böyle değildir. Tarım ürünleri olsun, fare veya sıçan veyahut transgenik herhangi bir hayvan olsun, GDO ürünlerinde, kısırlık durumu yoktur. Transgenik hayvanlar rahatlıkla ürer ve DNA’sına eklenen yeni özelliği sonraki kuşak ve döllerine geçirirler. O kuşaklardan da, hiçbir sıkıntı olmadan, yeni yavrular doğar.
Hibrid / melez ürünlerde, tam olmasa da, buna benzer bir özellik vardır. Genetiği değiştirilmiş ya da değiştirilmemiş olsun, fark etmez, çapraz melezleme çalışmaları sonucu üretilmiş melez bir tohumun verimliliği ilk kuşakta çok artar. Bir sonraki kuşakta, bu verimlilik hızla düşer. Daha sonraki kuşaklarda ise, neredeyse sıfıra iner. Bu melezliğin bir özelliğidir. Geleneksel tohumlar, yerine, toprağın yapısına, iklimsel koşullara göre değişmekle birlikte, 1’e 5, 1’e 7, bilemediniz 1’e 10 ürün verirler. Yani 1 teneke buğday ekilen tarladan, hasat sonucu, 6-7 teneke buğday ancak alınır. Oysa melez tohumlarda, ilk ekimde verimlilik neredeyse on kat artar ve bu tohumlar 1’e 50, 1’e 100 ürün verir. Çiftçi, bir önceki hasat döneminden ayırdığı kendi geleneksel tohumu yerine, gidip parayla melez tohum alıp, onu ektiğinde, geleneksel tohumdan 1 teneke için 6-7, bilemediniz 10 teneke buğday alacakken, 50-100 teneke ürün alır. Ertesi yıl, yeni tohum almak yerine, bir önceki yılın melez tohumundan üremiş hasat buğdayı tohum olarak kullanırsa, bu verim, birden 1’e 100’den 1’e 8-10’a, sonraki yılda ise 1’e 3-4’e düşer. Böyle olunca, mantıklı herkes ve örneğini verdiğimiz çiftçi, en fazla 1’e 10 verecek kendi bedava tohumu yerine, para verip 1’e 100 verecek tohumu alıp tarlasına eker. Her sene aynı verimi alabilmek için de, ekim dönemi gelince, paraya kıyıp gidip yeni tohum alır. Bu tohum, GD besin tohumu değil, sadece melez tohumdur. Melez tohumlar GDO’lu olmadıkları gibi, sağlık açısından herhangi bir risk de taşımazlar.
Ancak, tohum üreticisi büyük tohum tekelleri, işi garantiye almak, çiftçiyi her sene mutlaka yeni tohum almak zorunda bırakmak için, ürettikleri melez tohumlarına özel yöntemlerle yeni nitelikler kazandırmış ve onları neredeyse tamamen kısır yapmışlardır. Bunun sonucu olarak, kısırlaştırılmış melez tohumlarında verimlilik oranını, bir sonraki kuşakta, neredeyse 1’e 0’a dek düşürmüşlerdir. Bunu yapan da, GDO’nun “doğası” değil, kapitalist kâr hırsıdır.
“GDO’lu tohumlar verimli değildir, hatta verimsizdir” tezi de inandırıcı olmaktan uzaktır. Verimsiz bir şeyi ne çiftçi eker, ne de üretici tekeller o kadar sermaye yatırıp üretir. Eğer verimsizse, piyasa koşulları onu eleyip yok eder.
Bir diğer karşıtlık tezi ise, bayağı bir milliyetçilik içermektedir. “GDO’lu tohum tekelleri ülkemizi dışa, emperyalizme bağımlı hale getirmeye çalışmaktadırlar” tezi böyledir. Artık Türkiye burjuvazisi de boş durmamaktadır; ülkemizin de böyle tohumlar üretip hem iç piyasaya süren hem de dışarıya ihraç eden büyük tohum şirketleri vardır. Bunlara ses çıkarılmamakta ve milliyetçilik kötü sırıtmaktadır. Yerli ve “bizden” olunca iyi, yabancı olunca kötü. Oysa kapitalistin yerlisi de yabancısı da kötüdür; konumuzla ilgili olarak ise kötü olan, kâr hırsıyla doğa ve insan sağlığının hiçe sayılmasıdır.
Buna benzer bir diğer tez de, yine milliyetçilik kokan “GDO’lu tohumlar bizim kendi yerli çeşitliliğimizi yok ediyor”, “kendi tohumlarımız, kendi türlerimiz, kendi biyolojik zenginliğimiz kayboluyor vb. vb..” tezidir. Kendi biyolojik zenginliğimiz, kendi türlerimiz, kendi doğamız… Ulusal sınırlar, mayınlı çitler, asker ve jandarmayla korunan birbirinden ayrılan alanlar insanlar içindir, biyolojik çeşitlilik için değil. Bizim kuş, sizin böcek, onların çiçeği yoktur! Kuşun, çiçeğin, böceğin milliyeti yoktur, olmaz. “Bizim” denilen o güzelim göçmen kuşlar, bu yüzden hem Avrupalı, hem Türkiyeli hem de Afrikalıdır. Ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya gezip dolanır, oradan oraya süzülüp dururlar.
“GDO’ya mutlak Hayır”cılar, milliyetçiliğe savrulan küçük burjuvanın her türden gerici ve tutucu argümana sarılabildiğini sergiliyorlar. Basit bir örneği olarak, aynen şöyle diyorlar: “GDO’lu ürünlere Türkiye’nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel-kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.” Ne hallere düşülmüş! GDO, “halkımızın dinsel-kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı”ymış. Bu, eleştiriye bile değmeyen bir argümandır.
“GDO’ya Hayır”cı küçük-burjuva muhaliflerin GDO’ya mutlak karşı çıkış noktalarından bir diğeri de, “köylü tarımı yok oluyor, köylüler kır işçisine dönüşüyor” sızlanmasıdır. Büyük ölçekli kapitalist tarımla birlikte çok sayıda köylünün önemli bir bölümü işsizliğin pençesinde proleterler haline geldiği doğrudur; ancak bu sorunun kaynağı “GDO’lu tarım”, “mono kültür” vb. değil, bizzat kapitalizmin, kapitalist üretim tarzının kendisidir.
Görüldüğü gibi, “GDO’ya Hayır”cıların en temel sorunu, toptancı yaklaşımları; genetiği değiştirilmiş besinler örneğinden yola çıkarak, her tür GDO’ya, genetiğe, gen mühendisliğine karşı çıkmaları, orada da durmayarak, bütün kötülüklerin kaynağı olarak GDO’yu göstermeleridir. “GDO zehir ve ölüm saçıyor”muş; “GDO’lu tohumlar topraklarımıza ve dünyamıza bırakılmış birer saatli bomba” imiş; “GDO, insanlık tarihinde bugüne kadar yaşanan sömürü biçimlerinin çok ilerisinde, ilk kez karşılaşılan küresel bir tehdit”miş. Bunlar, bilimsel değil, ancak gülünecek tespitlerdir. İnsanlık için günümüzdeki asıl tehdit, insanlığın asıl düşmanı GDO değil, onu da üreten kapitalizmdir. Evet, sofralarımızda adeta zehir ve ölüm saçan bir dizi yeni besin ürünü bulunuyor. Çok ciddi bir besin sorunu yaşıyoruz. Üstelik bunlara her gün bir yenisi ekleniyor. Ne yoğurt yoğurt, ne süt süt, ne tavuk tavuk, ne de domates domatestir. Ne yediğimizi, yediklerimizin içinde ne olduğunu bilmiyoruz. Doğal koşullarda ağzı açıldıktan sonra 3-5 gün içinde bozulacak olan yoğurt, oda ısısında bile, ağzı açık olarak, aylarca bozulmuyor. Süt de keza öyle. Yoğurdun ve sütün yapısının bozulduğu ortada. Ve bunları yapan, sebze ve meyveleri hormon, antibiyotik depoları haline getiren, GDO değil, kapitalizm. Bu ve daha birçok hilkat garibesi haline getirilen yiyeceklerin sorumlusu, daha genellersek, günümüzde bütün kötülüklerin kaynağı, GDO değil, kapitalizm, kapitalist özel mülkiyet ve onun en kısa zamanda en fazla kârı gerçekleştirme hırsı. Kimse hedefi şaşırtmasın, asıl düşmanı gizlemesin.
Söylediklerimizden, kimse, genetiği değiştirilmiş besinleri akladığımız, onları savunduğumuz anlamı çıkarmaya çalışmasın. GDO, genetik ve moleküler biyoloji biliminin bulduğu, canlı varlıkların genetik yapılarının değiştirilebileceği bilgisinin uygulanmasından öte bir şey değildir. Bilimin bulduğunu, teknoloji uygulamıştır. Uygulama sonucunda ortaya çıkan ürün iyi olmayabilir. İnsan ve doğa üzerinde zararlı etkiler barındırabilir. Bu durumda yapılması gereken, topyekûn bir teknolojiyi ve bu bilgiyi üreten bilimi reddetmek olamaz. Bu tür mutlakçı yaklaşım ve tutumlar yerine, teknik iyi değilse, araştırmayı ilerleterek bilgimizi geliştirmek ve daha gelişkin teknikler bulup onları kullanarak doğa ve insana, insan sağlığına zarar vermeyecek yeni ürünler ortaya çıkarmaktır. Zararsız, risksiz ürünler bulana dek araştırmalara devam etmek, zararlı olmadıkları kanıtlanana dek ürünleri tüketime sokmamak, savunulacak tutum olmalıdır. GDO zararlıysa –ki henüz öyle olup olmadığı bilinmemektedir– yeni yol ve teknikler kullanılarak, GDO yerine, “HDO”, o olmazsa “YDO”, daha da olmazsa “ZDO” bulmaktır.
Yukarıda defalarca belirttiğimiz gibi, GD besinlerin sağlık için risk teşkil edip etmedikleri henüz kanıtlanamamıştır. Varsa, bu riskleri ortaya koyacak, kapsamlı ve gerekirse 20-30 yılı bulacak uzun vadeli araştırmalar yapılmalıdır. Her ne kadar GD besinlerin çevre, doğa, insan sağlığı ve geleceği üzerindeki etkileri kesin bilinmese de, onları üreten kapitalizmin aç gözlülüğü, daha fazla kâr için her şeyi yapabilecek oluşu, hele de söz konusu besinleri üreten, Monsanto, Novartis, Bayer gibi uluslararası biyoteknoloji, gıda ve ilaç tekellerinin kötü şöhretleri göz önüne alınınca, kâr ve piyasa için ürettikleri ürünlere, GD besinlerine güvenilemez. Bu nedenle;
- Tohumdan içeriğinde az ya da çok GD ürün bulunan, piyasadaki her türlü yiyecek maddesi ve ürünü etiketlenmeli ve üzerine açık bir biçimde “GDO içermektedir” uyarısı yazılmalıdır.
- Genel Bütçe’den GDO araştırmalarına ciddi miktarlarda özel araştırma fonları ayrılmalıdır.
- Yalnızca GD besin araştırmaları yapacak araştırma enstitüsü / merkezi ve laboratuvarları kurulmalıdır.
- Zararsız oldukları, insan sağlığı ve doğa için bir risk taşımadıkları kesin kanıtlanmadıkça, araştırma amacı dışında hiçbir GD besin üretilip piyasaya sürülmemelidir.
Canlıların genetiğiyle oynanmasının son derece hassas bir konu olduğu ve burjuvazinin bunu sınıfsal çıkarları uğruna sınırsızca sömürebileceği ortadadır. Böylesi konularda sermayeye, devletine, üniversitelerine, laboratuvarlarına ve bilim kurullarına güvenilemeyeceği de açıktır. Günümüzde bunun böyle olduğunu gösteren pek çok örnek yaşanmıştır. Ancak bu tehlike yalnızca GDO’larla sınırlı değildir. Nükleer enerji konusunda olduğu gibi, insan hayatını ve dünyanın geleceğini ilgilendiren her konuda aynı durum ve risk karşımıza çıkmaktadır. Bugün bilimin geldiği nokta insanlığın önüne çığır açan sonsuz ufuklar sererken, kapitalist sermaye birikimi, artı değer ve kâr düzeni dünyamızda tüm canlı yaşamı yok edecek denli büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bilim ve teknoloji sermayenin emrinde olmaya devam ettikçe, bu tehdidin her geçen gün daha yıkıcı hale geleceğinden şüphe yoktur. Bu tehdidi bertaraf etmenin ve bilimi insanlığın hizmetine sunarak, tüm insanlık için büyük bir bolluk ve refah üretecek, sınıfsız, sömürüsüz ve gerçek anlamda “çevre dostu” bir dünya inşa etmenin yolu, bu yüzden, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet prangasını kırmak ve emperyalist kapitalizmi yıkmaktan geçmektedir. Başka da yol yoktur.
Not: Dikkatli okuyucu fark etmiştir. Bir önceki “Nükleer Enerjiye Hayır mı?” başlıklı yazımızda olduğu gibi, bu yazımızda da, hem kapitalizmin teknoloji karşısındaki tutumunu, hem de Marksizmin bilim ve teknolojiye yaklaşımını geniş olarak ele almayıp özellikle sınırlı tuttuk. Bunların her birini ayrı birer yazı konusu olarak ele almayı planladık. Bu nedenle, bir sonraki yazımızda kapitalizm ve teknoloji konusunu; daha sonraki yazımızda da Marksizm ve Bilim ve Teknoloji konusunu hem kuramsal, hem de sosyalizm koşullarındaki pratik uygulama yanıyla ele alacağız. K.A.
