Ortadoğu’ya dünyadan bir bakış

Ahmet Cengiz

Roger Cohen, 14 Şubat 2016 tarihli New York Times’ta yayınlanan “Merkel doğru şeyi yapmasının bedelini mi ödeyecek?” başlıklı makalesinde, Almanya’nın eski kültür bakanı Michael Nauman’ın kendisine şunu anlattığını yazıyor: “ABD bizi terk etti, bizler oyun alanında yetim bırakılan çocuklarız ve şimdi orada kaba ve haşin bir oğlan duruyor, Putin. Bu kadar basit işte.”¹

“Yetim bırakılan çocuklar”ın, yani AB ve esas olarak da Almanya’nın gerçek hikayesi “bu kadar basit” değil elbette, ama Suriye-sığınmacılar-Ukrayna krizleri bağlamında yapılan bu benzetmede bir doğruluk payı da yok değil. Aslında sadece bu örnek değil, genel olarak bugünün karmaşık dünya tablosu “basit hikayeler” ile açıklanmaktadır. Gerçeği çarpıtma çabaları bu tür durumlarda işin bir yanıyken, diğer yanı gerçek tablonun kendisinin karmaşıklığıdır. Zira anlatılmak istenilen şey ne denli karmaşıksa, benzetmelere başvurma ihtiyacı da o denli artmaktadır. Gerçek tüm çıplaklığıyla ortada olsaydı, “basit hikayeler”e de gerek kalmazdı; aynı şekilde, gerçek “basit hikayeler”le perdelenemezdi de…

Bugünlerde tüm dünyanın ilgi odağındaki Suriye krizi ve Ortadoğu konusuna gelmeden önce, bu bölgedeki gelişmelerin de anlaşılmasına hizmet edeceğini düşündüğümüz genel tabloya, yani dünyanın karmaşık ahvalini yansıtan bazı hususlara değinmek yararlı olacaktır.

DÜNYA SAVAŞI

Bu satırlar kaleme alındığında, “Münih Güvenlik Zirvesi” arifesinde “Uluslararası Suriye Destek Grubu” toplantısında, bir hafta içerisinde uygulanmak üzere ateşkes kararı alınmış; ama hemen ardından, başta Türkiye’nin YPG mevzilerine top atışları olmak üzere, tüm taraflar silahlı çatışmaları tırmandırmıştı. Olup biten karşısında, etrafı, sadece Rusya’nın taktik tehdidiyle sınırlı olmayan, genel bir “III. Dünya Savaşı patlak verebilir” kaygısı sarmıştı. Hemen hemen tüm büyük güçlerin askeri yığınak yaptığı ve kıyasıya bir savaşın sürdüğü bir bölgede, ‘bir provokasyon ile dünya savaşı çıkabilir’ doğrultusunda kaygıların oluşması anlaşılabilir bir durumdur. Hele üstelik ‘Osmanlı hasta adamdı, Türkiye ise çılgın adam’ algısının giderek yaygınlaştığı düşünülürse!¹

Yine de, belirtmek gerekir ki, klasik şekliyle dünya savaşları, beklenmedik bir provokasyonla aniden patlak vermemektedirler. Bu türden provokasyonlar neden değil, vesilelerdir. Dolayısıyla bu konuda, dünya savaşının asıl büyük aktörlerinin halihazırdaki durum ve eğilimlerini dikkate almak gerekir. Açıktır ki, onlara rağmen ya da onlarsız bir dünya savaşı mümkün değildir. Peki, emperyalist güçler arası ilişkilerin bugünkü durumu ve aralarındaki çelişkilerin somut keskinleşme düzeyi böylesi bir savaşı patlatmaya vesile arar aşamasında mıdır? Henüz bu aşamada olmadığı ortadadır.

Öte yandan ama, bu, şu olgunun görülmesini de engellememelidir: Kapitalist-emperyalist dünya bir süreden beri, dünya çapında tedricen vuku bulan bir tür dünya savaşının içindedir aslen. Ve Suriye bağlamında olup biten de bunun bir nevi çekirdek örneğidir. Şimdi denilebilir ki, emperyalist devletler zaten doğaları gereği hep bir dünya hegemonyası mücadelesi içindedirler, nüfuz alanları ve pazar payları için birbirleriyle boğuşurlar ve bunu yalnızca ekonomik, politik ve ideolojik-kültürel mücadeleler şeklinde değil, aynı zamanda vekalet savaşları biçiminde de sürdürürler. Bunlar doğru ve geçerlidir şüphesiz. Ancak, bugünkü durumu ayırt eden, bu çatışma ve savaşların olmasından ziyade (ki sayıları ve yoğunlukları artmaktadır), bunların; emperyalist devletler arası verili güçler dengesine göre neticelendirilememesi, ve bu neticelendirilememe halinin verili dünya düzenini (üstelik tüm kurum, kural ve teamülleriyle) aşındırması, ama bunu aşındırması oranında da her yeni çatışmayı, o çatışmanın asıl çapı ve dinamiklerinin ötesine taşımak suretiyle, belirli bir doğrultudaki gidişi koşullayan ve varolagelen çözüm yollarını giderek sınırlayan ögelere dönüştürmesidir.

Bugünkü dünya hali ve düzenine ilişkin; “belirsizlik dönemi”, “ara dönem”, “anomi”, “çok kutuplu”, “tek kutuplu değil”, “kutupsuz” vb. tanımlamaların yapılmasının gerisinde, günümüz çatışma ve savaşların böylesi bir sürecin ögeleri olmaları, yani biriken çatışma ögelerinin birbirleriyle ilişkileri bakımından yeni bir dinamik süreci oluşturmaları ve ama aynı zamanda bu sürecin, dinamizminin şimdiden görülmesine karşın, uluslararası planda henüz kendi yeni düzenini doğurmamış olması durumudur. (Bu değerlendirmeler bağlamında Gramsci’nin bunalım durumuna dair tasvirinin de –“eskinin ölmesi, ama yeninin henüz doğamıyor olması”– son zamanlarda çok sık alıntılanması bir tesadüf olmasa gerek. Kuşkusuz, var olan dünya düzeni henüz çökmemiştir, ama ölümcül hastalık semptomları sergilemektedir; yenisi ise, ufukta henüz net belirmemiştir.)

BLOKLAR MESELESİ

Açıktır ki, eğer dünya düzeni hâlâ belirtilen anlamda kendi içinde çelişkili (ambivalent) bir haldeyse, o zaman, –her ne kadar olayların günlük görünüşünde böyle bir algı akla yatkın görünse de– bugün için, emperyalist devletler arasında biçimlenmiş ve nihai şeklini almış bir bloklaşmadan söz edilemez. Evet, ölüme yüz tutmuş dünya düzenin ideolojik kalıpları (“Batı’nın Doğu’ya karşı” ittifakı gibi) hâlâ kullanımda ve bunlar şu ya da bu hegemonya hamlesini kotarmada belirli bir işlev görüyorlar. Ama bunlar, çoktan gerçek bir kampın ideolojik kalıpları değil artık.

Emperyalistler arasında karşıt bloklaşmaların eninde sonunda bir şekilde olacağı tartışmasızdır. Fakat, belirli ham eğilimlerin varlığına rağmen, birçok açıdan henüz o noktada değiliz.

Bugün için söz konusu olan, biçimlenmiş bloklara mensup şu ya da bu gücün karşıt bloktan bir güçle şu ya da bu konuda işbirliğinde bulunmasından ziyade, hegemonya ve nüfuz alanı iddiası taşıyan her bir emperyalist gücün, kendi emperyalist hedef ve ihtiyaçlarının buyur ettiği alan ve konularda farklı işbirliklerine ve ittifaklaşmalara yönelebilmesidir. Örneğin bugünün dünyasında ekonomik işbirliğin mümkün ve gelişkin, ancak politik işbirliğin olanaksız olduğu (ve daha zor olmakla birlikte, tersi) durumlar henüz son derece ender ve İran ve Rusya örneğinde de görüldüğü gibi, değişmez katılıkta da değildirler.

ABD’nin önde gelen think tank kuruluşu RAND’ın geçtiğimiz yıl yayınladığı “Girdaplı bir dünyada Amerika için seçenekler” adlı kitapta bu bakımdan ilginç tespitler yapılmaktadır. Örneğin ABD açısından yapılan tespitlerden birisi şudur: “Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu günümüz dünyasında, tek taraflı tepkilerden etkilenebilecek çok az sorun vardır. Bu kitapta dile getirilen birçok sorunun çözümü açısından Amerikan’ın dahil olması elzem, ama nadiren yeterli olacaktır. Küresel iklim değişikliğinin yavaşlatılması buna sadece uç bir örnektir… Ortak hareket etmek önemlidir. Koalisyonlar normdur. Kimsenin yanındaki ortağına dair çok seçici olma lüksü yoktur. İran’ın nükleer silah elde etmesini önlemek açısından Rusya gereklidir. Çin ise, Kuzey Kore’yi dizginlemek için lazım. IŞİD’e karşı savaşta İran’a ihtiyaç vardır. Suriye’de savaşı durdurmak içinse hem Rusya’ya hem İran’a ihtiyaç duyulacaktır. İklim değişikliğini yavaşlatmak için küresel çaba gerekecektir. Bu devirde ortaklıklar, sadece düşmana sizinle birlikte karşı koyacak dostlar demek değildir.”²

Güncel bir örneği ekleyerek, dünya düzenin bu ambivalent (kararsız) yapısının zeminini teşkil eden ekonomik boyuta geçelim: Çin, şu günlerde, ABD ile birlikte Pakistan’ın da dahil olduğu Afganistan-Taliban arası görüşmelere katılmaktadır. Dört ülke, Taliban ile görüşmeye ilişkin bir hareket planı üzerinde anlaştıklarını açıkladılar. Kuşkusuz, uzun bir süredir Afganistan’ın geleceğiyle ilgili açıktan müdahil olmaktan kaçınan Çin’in, bu tutum değişimini gerektiren, ancak şimdilik konumuz olmayan özel nedenleri de bulunmaktadır.

ÇELİŞKİLİ YAPININ EKONOMİK TEMELİ

Mevzunun ekonomik temelini anlamak açısından günlük basından bazı güncel örneklere dikkat çekmek aydınlatıcı olacaktır. Bu satırlar kaleme alınırken, petrol fiyatının daha fazla düşmesini engellemek üzere OPEC petrol kartelinin üç üyesiyle (Suudi Arabistan, Katar ve Venezuela) bu kartele üye olmayan Rusya’nın petrol arzına bir üst sınır getirmeyi kararlaştırdıkları haberleri yayınlandı: “Riyad ve Moskova’nın ‘diğer üreticilerin de kendilerini takip etmesi halinde’ petrol arzını Ocak ayı seviyesinde tutma konusunda anlaştıkları açıklandı.”³ Diğer üreticiler arasında burada özellikle İran ve Irak’ın tutumu önem arz etmekteydi. Üretimini yeniden artırma fırsatını henüz yeni yakalamış bulunan ve bu hırsıyla petrol arzını daha da yükselteceği ve dolayısıyla petrol fiyatının daha da düşmesine neden olacağı tahmin edilen İran’ın bu anlaşmaya ilk tepkisi, petrol piyasa payından vazgeçmeyeceği yönünde oldu. İran Petrol Bakanı bu gelişme üzerine Venezuela ve Irak’la ayrıca görüşeceklerini açıkladı. Görüldüğü gibi, Suriye konusunda karşıt cephelerde yer alan Riyad ve Moskova, ekonomilerinin temel bir kaynağı ve aynı zamanda dayanağı olan petrol sorununda anlaşıyor, bu anlaşma Rusya ile yakın işbirliği yapan Tahran’ın ise işine gelmiyor, farklı bir çareyi arayıp bulmaya çalışıyor. Ve sadece Tahran’ın da değil; bu türden bir anlaşma ucuz petrolden yararlanan ülkelerin aleyhine olduğu gibi, yakın ve orta vadede petrol fiyatlarını düşük tutmak isteyen ABD’nin de işine gelmiyor…

Başka bir örneğe bakalım. Çin, son yıllarda olağanüstü bir sermaye ihracı gerçekleştiriyor. Sadece son bir iki günde haberi yapılan yatırımları sıralamak bile yeterlidir: Bir Çin futbol kulübü 50 milyon Euro’ya Brezilyalı bir futbolcuyu transfer ediyor. Gayrimenkul devi Wanda, Hollywood’un en ünlü stüdyolarından birini satın alıyor. Hai adlı Çin tekeli, General Electric’in beyaz eşya bölümünü satın alarak mülkiyetine geçiriyor. Çin’in kimya tekeli ChemChina İsviçreli tarım teknolojisi tekeli Syngenta’yı 43,7 milyar Euro’ya ele geçiriyor (şimdiye kadar hiçbir Çin şirketinin bu kadar büyük bir sermayeyi başka bir şirketi yutmak için harcamadığı söyleniyor).

Süddeutsche Zeitung’dan Kai Strittmatter bu gelişmeleri şöyle yorumluyor: “Şu açık: Burada yeni bir dönem başlıyor. Çin sermayesi dünyaya açılıyor. Çin’in yurtdışı yatırımları son on yılda on kat arttı, yılda 100 milyar doları buluyor gelinen yerde. Para akışının yönünün kaydığı söylenebilir: Çinliler uzun bir süre Afrika ve Güney Amerika’nın hammadde ve enerji kaynaklarına yoğunlaşmışlardı. Son dönemde ise Çin’in ABD’ye yatırımları, ABD’nin Çin’e olan yatırımlarını geçmiş bulunuyor; aynı şekilde Avrupa’ya olan yatırımları da (2015’de tahminen 22 milyar Euro idi) Avrupalıların Çin’e olan yatırımlarını (9 milyar Euro) geçmektedir. Öte yandan, Çin’in yatırım yaptığı sektörler de değişmekte; bioteknoloji, eğlence, gıda ve tarım ekonomisi. Ve giderek artan bir oranda Çin’in devlet şirketlerinden ziyade özel şirketleri bu yatırımları yöneliyor. (…) Bu yatırım hamlelerinin bir sonu görünmüyor henüz. Tersine, aslında yeni başlıyor denilebilir. Berlin’deki Çin araştırma enstitüsü Merics 2020 yılına kadar Çin’in küresel servet değerlerinin üçe katlanacağını öngörüyor.”⁴

Aslında herhangi bir yoruma gerek bırakmayan bu haber ve yoruma sadece şu eklenebilir: Çin’de biriken sermaye zaten ihracata (sermaye ihracına) yönelmekteydi, ancak ülkenin ekonomik büyüme hızı düştükçe bu ihraç eğiliminin daha da güçlendiği görülmektedir. Öte yandan bu durum, devlet şirketlerinin stratejik yatırımlarının yanı sıra, özel ellerde biriken sermayenin de dış ülkelerde yaratılan artı-değerden pay kapma iştahını kışkırtmış bulunmaktadır. Kuşkusuz, sermayenin doğasından gelen bu zorunluluk, çeşitli ülkelerde karşı reaksiyonları ister istemez tetikleyecektir. Fakat Çin’de birikmiş ve çapı hiç de küçük olmayan bu sermayenin ihraç eğilimi ve zorunluluğunun, bugün için açık pazar ve çok yönlü işbirliklerinden yana bir çizgi izlemeyi mecbur kıldığı ortadadır.⁵ Ekonomisini şu sıralar yeniden biçimlendirmeye çalışan Çin’in hemen önündeki açmazı ise, bu sermaye ihracının ve yayılmacılığın, onu, öngördüğünden ya da hazır olduğundan daha erken kapışmalara sürükleme riskini artırmasıdır. Fakat belli ki, bu bakımdan da bunu ötelemek ve geciktirmek Çin’in çıkarına olandır.

Son bir örnek daha verelim. Bu örnek, dünya düzeninin kendi içinde çelişkili yapısının, bu sefer, ekonomik ve politik entegrasyonun görece ileri olduğu bir birlikte (Avrupa Birliği) nasıl merkez kaç eğilimlerini kışkırttığına dairdir.

Atlantic Council’in yönetici başkan yardımcısı Damon Wilson, geçen ayki Davos zirvesine “Avrupa: 2016-2017’de dikkat edilmesi gerekenler” başlıklı bir dosya sundu. Wilson, kendisiyle yapılan bir röportajda “Avrupa için yol haritası” özelliği taşıyan bu belgede “beş kilit konu”yu işlediklerini açıklıyor: “Ekonomi, dijital Avrupa, göç, jeopolitik riskler ve Brexit [Britanya’nın AB’den ayrılması – A. C.].” Wilson, “Avrupa, bugünün dünyasında önem arz etmesi için birliğe ihtiyaç duymaktadır. Sınırları, açık pazarları düzenleme kabiliyeti, genel bir dijital platformun yaratılması gibi şeyler daha fazla entegrasyonu gerekli kılmaktadır; ancak Avrupa şu an politik akıntıya karşı yüzmektedir.”⁶

Hiç şüphesiz, AB’yi AB olarak ayakta tutmak ve ilerletebilmek için yapılması gerekenlerle fiiliyatta yapılabilir olan arasındaki makas büyüyor. Başta Deutsche Bank olmak üzere Avrupa bankalarının kritik durumunun daha da kötüleşmesiyle tazelenme riski büyüyen “Euro krizi” (“Euro krizi II”) işin bir yanı iken, buna, güncel olarak, şimdi de “Schengen krizi” eklendi. İngiltere’nin oynadığı Brexit pokeri ise, “bak çıkarım ha!” şantajıyla sınırlı kalmamış, özellikle Almanya’nın AB’nin entegrasyonunu daha da ilerletme dayatmalarından hoşnutsuz olan ülkelerle birlikte “bağımsız devletler birliği” mahiyetli bir reform talebini örgütlemeye evrilmiştir. (Bu arada belirtelim ki, “Schengen krizi”nin de çok açık bir biçimde gösterdiği gibi, sorunların hangi perspektiften çözüleceği meselesindeki görüş ayrılıkları, AB’nin motor gücü olan Almanya’nın iç politikasına da ciddi bir biçimde sirayet etmiş durumdadır.)

“Euro”, “Schengen”, “Brexit”… bu “meydan okumalar”, AB’nin herhangi sıradan bir sorununu kapsamıyor, AB’yi AB yapan esaslı konuları içeriyor. Hepsinin özelliği, AB projesinin geleceğini riske sokma potansiyelini taşıyan konular olmasıdır.

Toparlayalım. Dünya pazarının teşekkülü, bunun üzerinde yükselen kapitalist bir dünya ekonomisinin varlığı ve iç içe geçmişliği, dünyanın nüfuz alanları bakımından paylaşımının tamamlanmışlığı dolayısıyla uluslararası ekonomik-politik hamle ve ilişkilerde bağıntısızlığın adeta olanaksızlaşması, tikel aktörlerin potansiyelli her eyleminin ister istemez bütünün yapısında şu ya da bu şekilde yansıması ve dolayısıyla bu yansımanın bilfiil karşı reaksiyonları tetikleyerek tikel aktörlerin konum ve olanaklarında aleyhte ya da lehte değişikliklere neden olması ve ona göre pozisyonlarının yeniden belirlenmesi, ve bütün bunların; dalgaların gel-gitliği şeklinden ziyade, kompleks, mütemadiyen ve özellikle de farklı güçlerin farklı eylemlerinin zamandaşlığıyla gerçekleşmesi suretiyle ister istemez orantısızlıklar üreterek belirli noktalarda yoğunlaşma olarak cereyan etmesi ve bu doğasıyla var olan çelişkilerin derinleşmesine neden olması… – işte bu diyalektik ve bütünsel bağlamlılık, dünya ölçeğinde olup biteni değerlendirmenin bir prizması olarak akılda tutulmadığında, yanlış, eksik ya da yüzeysel sonuçlara varmak işten bile değildir.

Bu yapıldığında ise, görünenin; açık bloklaşmalardan ziyade; her bir iddia sahibi emperyalist gücün bugünün dünya ekonomisinin ve düzenin çelişik ama bütünsel bağlamlılığı içerisinde hareket etmek zorunda olduğu, stratejik pozisyon almalarının taktiksel düzlemde henüz zikzaklı ve olağanüstü dolambaçlar gerektirdiği, gelişen güçlerin kendilerinden güçlü olanların olanaklarına yaslanmaya hâlâ ihtiyaç duyduğu ve tersi, yani önde giden güçlerin hem kendi konumlarını korumak ve ilerletmek hem de birbirleriyle dengelerinde avantaj yakalamak için gelişen güçlerden faydalanmak zorunda olduğu, dolayısıyla bugünün ham bloklaşma eğilimlerinin verili bağlamlılığı çözme ve yerine başka bir bağlamlılığı tesis etmekten ziyade, var olanın içinden ve üzerine tesis edilerek (yenisinin eskisine gerek duymayacak bir noktaya gelmesine kadar) şekil almak zorunda olduğudur.

Genel hatlarıyla bu kompleks duruma dikkat çektikten sonra, şimdi Suriye krizi bağlamında olup bitenlere bir göz atabiliriz.

SAFLAŞMA ŞABLONLARI VE UYUMSUZLUKLAR

Suriye krizinde, başka şeylerin yanı sıra, dikkat çekici olan, bu “vekalet savaşı”nın, giderek, bildik saflaşma şablonlarına uymayan belirtiler göstermesidir. Örnek olarak; ABD ile Türkiye arasındaki çekişmeler⁷, ABD ile Rusya’nın karşıt pozisyonları terk edip politik bir çözümde anlaşma ısrarını sergilemeleri ya da ABD’nin kendi bölge müttefikleri olan Türkiye ve Suudi Arabistan ile tatsız tartışmalar ve anlaşmazlıklar içindeyken, yakın zamana kadar “bölgenin haydut devleti” olarak suçladığı İran ile anlaşması vb. gelişmeler verilebilir. Bu “uyumsuzluklar” ve bunların özellikle de ABD’nin tutumunda kendini ortaya koyması bir rastlantı olmasa gerek.

Şu iki olgu bugün daha görünür hale gelmiştir: a) Kendine has stratejik önemi değişmemekle birlikte, “Ortadoğu’nun ABD’nin dünya hegemonyası stratejisinde bugün teşkil ettiği yer öncesiyle aynı değildir. Dünya hegemonya stratejisini yenileyen ve ağırlık noktasını Asya-Pasifik’e kaydıracağını ilan eden ABD, başka hamlelerinin yanı sıra kaya gazı ve petrolüyle kazandığı yeni pozisyonla da, Ortadoğu’da seçenekleri ve taktik esnekliği en güçlü emperyalist güç durumundadır. Ortadoğu, günümüz ABD’sinin dünya hegemonyası mücadelesinin asıl olarak yoğunlaştığı bölge değildir artık.” b) ABD’nin IŞİD karşısında oluşturduğu koalisyon, “bölgedeki tüm merkezkaç eğilimleri dizginleme ve disipline etme platformudur.” “İŞİD üzerinden bölge devletlerinin hegemonya eğilimlerini ‘budama’”, yani “terbiye edilip hadleri bildirilmek istenilenler arasında Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar da vardır!”⁸

Bu iki olgu göz önünde bulundurulduğunda; PYD üzerinden ABD ile açıktan “kapışan” Türkiye’nin, Suriye’de Rusya’ya karşı NATO’yu işin içine çekmek için elinden geleni ardına koymazken, NATO’nun fiili lideri ABD’nin tam da Rusya’yla konuyu siyasal bir uzlaşmayla çözmeye çalışması ve aynı anda “stratejik müttefiki”nin bam teline basarcasına PYD/YPG’ye olan desteğinden vazgeçmeyeceğini üst üste ve altını çizerek açıklaması garip ve anlaşılmaz bir şey olmaz – her ne kadar bu durum, bu ülkenin reisi cumhuruna “Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?” sorusunu sordurtsa da!

ABD Türkiye ilişkilerini yakından izleyen gazeteci Tolga Tanış’ın “Gerçekler” başlıklı makalesi konunun bu boyutuyla ilgili son durumu özetlemektedir: “Üç konuda⁹ birden Washington’ın Türkiye’yi geri çevirmesi, Ankara’daki bir şehir efsanesinin de sona ermesi anlamına geliyordu: ‘ABD’nin bize duyduğu ihtiyaç, bizim onlara olan ihtiyacımızdan daha fazla.’…”

Washington’da Türk-Amerikan ilişkilerini en doğru izleyen isimlerden olan eski Amerikan Büyükelçisi Robert Pearson’ın 6 Ocak’ta Ortadoğu Enstitüsü için yazdığı yazıda aslında ipucu vardı. Aynen şöyle diyordu Pearson: “‘Eğer 2015 Washington ve Ankara’nın birbirlerinden daha da uzaklaştıklarına tanıklık eden bir yıl olduysa, 2016, ABD’nin Ortadoğu’daki politikalarını Türkiye’ye daha az güvenerek şekillendireceği bir yıl olabilir.’ Olan tam da bu.”¹⁰

Yeri gelmişken belirtelim: ABD ile Türkiye arasındaki anlaşmazlığın gerisinde sadece Türk devletinin “Kürt fobisi” durmamaktadır. “Kürt fobisi”, şu an itibarıyla, özellikle de AKP tarafından devlet olanaklarıyla palazlandırılan ve ona dayanaklık eden “yeni yetme” sermaye grubunun devletle (askeri ve bürokratik aygıtla) kurduğu ve etrafında ülkenin en gerici, milliyetçi ve ırkçı güçlerini birleştirdiği koalisyonun harcı durumundadır.¹¹ Sadece tarihin akışıyla değil, bölgenin içinde bulunduğu somut çözülme süreciyle de tezat bir çizgi temelinde oluşan bu koalisyondan Türkiye sermayesinin (başta da “yeni yetmeler”in) muradı, Ortadoğu pazarında daha büyük paylar kapmak ve bölgesel nüfuz alanları yaratmaktır (“çözüm süreci”nden de murat ettikleri asıl buydu!).

Sermaye birikimini son 25 yılda çapına göre küçük sayılamayacak bir düzeye çıkartan ve bölgesinin kapitalizm bakımdan en ileri ülkesi olan Türkiye’de bu bölgesel yayılmacı eğiliminin¹² güçlü bir biçimde peydahlanması şaşırtıcı değildir. Bununla birlikte; bu eğilimin, ABD’nin sineye çekmeyi hiç de düşünmediği bir densizlik ve pervasızlıkla kendini ortaya koyması, dahası –kendi “özel çıkarları”nı gerçekleştirme hayaliyle birini diğerine karşı kışkırtarak– dünya hegemonyası liginde oynayan emperyalist güçlerin ilişkilerini şekillendirmeye yeltenen bir provokatörlükle hareket etmesi ve ‘Yeni Türkiye milli çıkarları ve güvenliğinin gereği neyse sakınmadan yapar!’ tavırlarının sergilenmesi, evet bu, ne rasyonalizm ne de realizmle açıklanabilir bir durumdur. Olsa olsa post-imparatorluk sendromuyla açıklanabilir!¹³

Böylesi haller, yapısı gereği, fevri gelişmelere açıktır. Tek şık olmamakla birlikte, ancak başka olası gelişmelerin¹⁴ vuku bulmaması halinde şu ihtimal zayıf bir ihtimal olmaktan çıkar: ABD ile Erdoğan rejimi arasındaki çekişmenin ilerlemesi ve buna paralel ülke içindeki çatışmalı sürecin yeni boyutlar alması, kısacası rejimin içte ve dışta ekonomik ve politik yönden tam anlamıyla tıkanmaya başlaması ve bu tıkanmanın halk kitlelerinin ekonomik-politik hoşnutsuzluğu ve tepkisini sokağa taşırması – bu, askeri bir darbenin politik koşullarının olgunlaşması demektir. Mevcut koalisyonun askeri ve bürokratik kanadının bu koşullarda kendi devletini kurtarma refleksiyle hareket edeceğinden emin olabiliriz. İşçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin mücadelesinin demokratik bir alternatifi gündeme taşıyamaması halinde, Türkiye’deki sistemin, halihazırdaki sürecin belirtilen sonuçları doğurmasına vereceği yanıt bu olacaktır!..

Konumuza geri dönecek olursak. ABD ile Rusya’nın, Suriye iç savaşı konusunda politik bir çözümü amaçlamalarını olanaklı kılan, Obama yönetiminin dünya stratejisi¹⁵ çerçevesinde Ortadoğu’ya yaklaşımının doğurduğu şu ilginç durumdur: ABD’nin bölgeye ilişkin orta vadeli planları Rusya’nın Suriye’ye ilişkin yakın vadeli planlarıyla¹⁶ örtüşmekte, tersinden ifade edilecek olursa, Rusya’nın Suriye’deki yakın hedefleri ABD’nin orta vadeli hedeflerini baltalamamaktadır. Ancak aynı şey, ABD’nin gerek bölge ve gerekse Avrupa’daki müttefiklerinin plan ve istemleri açısından geçerli değildir. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın emperyalist devletleri, ABD’nin Rusya’ya karşı bölgede daha aktif olmasını, özellikle de Suriye krizinin Avrupa’ya sirayet etmesini sınırlamak üzere daha enerjik davranmasını arzulamaktadırlar.¹⁷ Bu yönüyle, Avrupa’nın emperyalist devletleriyle bölgenin iddia sahibi ve “Batı yanlısı” ülkeleri (örneğin Türkiye ve Suudi Arabistan) ortak bir noktada buluşmaktadırlar.¹⁸ Şu farkla ki, birincileri ABD’ye “kestaneleri benim için ateşten çıkarmaya devam et lütfen” derken, –Rusya karşısında kendi önceliklerini Amerika’ya dayatmaya yeltenip onu zora soksalar da– ikincileri “kestaneleri ben çıkarırım, yeter ki arkamda dur!” demektedirler.

Fakat Obama’nın “Birliğin Durumu” üzerine yaptığı son konuşmaya bakıldığında, ABD’nin öncelikleri arasında bu türden beklentileri karşılamanın bulunmadığı kolaylıkla anlaşılabilir. “Ortadoğu, kökeni bin yıllık ihtilaflara dayanan, bir nesil sürecek bir değişimden geçiyor” diyen Obama’ya göre, “krize sürüklenen her ülkeyi devralıp yeniden inşa etmeyi deneyemeyiz. Bu liderlik değildir. Bu, bataklığın reçetesidir. Bizi sonunda zayıflatacak biçimde Amerikan kanını, hazinesini akıtmaktır. Bu, Vietnam’dan, Irak’tan alınan derstir ve şimdiye kadar bunu öğrenmiş olmamız gerekir.

“Ancak iyi ki, daha akıllıca bir yaklaşım var. Ulusal gücümüzün tüm unsurlarını kullanan sabır isteyen, disiplinli bir strateji. Eğer gerekli olursa, Amerika kendi halkını, müttefiklerini korumak için her zaman yalnız da olsa tek başına hareket edecektir, ama küresel kaygı yaratan konularda dünyayı bizimle çalışma konusunda mobilize edeceğiz ve diğer ülkelerin de meseleye ağırlıklarını koymalarını sağlayacağız. Bu, bizim Suriye gibi ihtilaflara olan yaklaşımımız. 21’inci yüzyıldaki Amerikan liderliği, dünyanın geri kalanını göz ardı etme tercihi değildir. Teröristleri öldürdüğümüzde ve çözülen toplumları yeniden inşa ettiğimizde bu istisna olabilir. Liderlik, askeri gücün akıllı uygulanması ve dünyayı doğru amaçların arkasından koşturmaktır.”¹⁹

Kısacası, Obama yönetiminin Avrupalılara söylediği şu: “Kestaneleri sizin için de ateşten çıkardığım dönemler geride kaldı. Dünya liderliğimin yüz yüze bulunduğu bugünkü meydan okumalar karşısında, ‘armut piş ağzıma düş’ tutumunuzu terk etmelisiniz artık. Varlığımdan faydalandığınız jeopolitik nimetler için bizzat kendi elinizi taşın altına koymanızın zamanı gelmiştir!”

Ortadoğu’nun bölgesel müttefiklerine ise şunu söylemektedir: “Bölgede eski tarzda at koşturmamamdan hiçbiriniz yanlış sonuçlar çıkartmasın. Hele huzurumu kaçıracak işlere hiç girişmeyin. Benim belirlediğim amaçlar doğrultusunda koşturabilirsiniz. Şimdilik göreviniz, Suriye’de oyun kuruculuktan vazgeçmek ve tüm gücünüzle İŞİD ile mücadeleye katılmaktır!”

Elbette ABD bölgedeki müttefiklerini yitirmek istemeyecektir. Türkiye örneğinde de görüldüğü gibi, ABD, ilgili müttefik ülkeyle halihazırdaki siyasi yönetim ya da onun güncel eğilimlerini birbirinden ayrıştırarak hareket etmeye önem vermektedir. Yine de belirtmek lazım ki, bu esnek taktiğinin başarısı tümüyle ABD’ye de bağlı değildir.

ABD açısından bölgeye çeki düzen vermenin meşru platformu olarak “İŞİD ile mücadele”, bölgedeki seküler güçlerin desteklenmesini, Sünni mezhebin Şii mezheple dengelenmesini ve merkezkaç eğilimlerin denetim altına alınmasını gerektirmektedir. Suriye iç savaşının siyasal çözüm yolunu açacak bir ateşkesle dondurulması, bu platformun yaşama geçirilmesinin bir önkoşulu haline gelmiştir. Bu çabaların Erdoğan tarafından “Türkiye’yi kendi sınırlarına hapsetme çabası” olarak yorumlanması bu bakımdan hiç de yanlış değildir. Gelgelelim, Cumhurbaşkanı Erdoğan bu çabaları her ne kadar “gülünç” bulsa da, eklemek lazım ki, Türk devleti “Kürt fobisi”ni aşamadığında, “kendi sınırlarına hapsolma”yı kabul etmesi dahi yeterli olmayacaktır!

SAVAŞ VE SOSYAL MÜCADELELER

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) geçtiğimiz gün açıklanan 2011-2015 yılları arası dünyadaki silah ticareti hareketleri raporuna göre, en büyük silah alıcıları sıralamasında şu ülkeler önde gelmektedir: Hindistan, Suudi Arabistan, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri, Avustralya ve Türkiye. Başka bir ifadeyle, son beş yılda özellikle iki bölgenin ülkeleri alabildiğine silahlanmış: Asya ve Ortadoğu!

Bu iki bölge, günümüz merkez kaç eğilimlerinin verili dünya düzenini en fazla zorladığı bölgelerdir de, aynı zamanda. Başka bir ifadeyle, mevcut dünya düzeninin nabzını, sadece değil, ama en başta bu bölgelerdeki (ve/veya bu bölgelere ilişkin ve/veya bu bölgelerden kaynaklanan) gelişmelerden ölçebiliriz. Silahlanmanın dünya düzenini sınayan merkez kaç eğilimlerinin yoğunlaştığı bölgelerde olağanüstü artması – bu, pek iç açıcı bir seçkinler topluluğu olmasa gerek!

Ortadoğu’nun tümünü olmasa da, Suriye sorununu ve onu da verili dünya düzeni bağlamı içinde ele almaya çalıştık. Açıktır ki, Suriye sorunu, bölgenin içinde bulunduğu çözülme ve yeniden şekillenme sürecinin nedeni değil, bir objesidir sadece. Suriye sorunun kalıcı bir ateşkesle dondurulması dahi, bu sorunun da ortaya çıkmasına neden olan temelli faktör ve çelişkilerin kaldırılması anlamına gelmeyecektir.

Burası Ortadoğu’dur; bölge devletlerinin hem kendi aralarında ve hem de büyük güçlerle ittifaklaşmalarının, eksen kurmalarının, işbirliklerinin düne göre daha hızlı değiştiği ve değişeceği bölgedir. Buraya ilişkin pek çok öngörü, dillendirilmesinin hemen ertesinde anlamsızlaşabilir.

O nedenle, yazımızı, dikkat çektiğimiz ekonomik temelin başka bir boyutuna –toplumların, işçi ve emekçi kitlelerin konumlarına– göz atarak noktalayalım. Zira son tahlilde gidişatı belirleyen/belirleyecek olan, bu iki temelli faktördür.

Bölgeyi sarsan Arap halk ayaklanmalarına yol açan sosyal ve politik çelişkiler çözülmemiştir. Ülkeler arası önemli farklar olmakla birlikte, bu süreç noktalanmamıştır. Arap halklarının, işçilerinin, emekçilerinin, gençliği ve kadınlarının sosyal ve politik talepleri yakıcılığını korumaktadır. Bugün bu mücadeleleri bekleyen en büyük tehdit, bölgenin iddialı, ama politik ve ekonomik bakımdan giderek sıkışan gerici devletlerinin kendi aralarında çeşitli kılıflara büründürerek kışkırtabilecekleri anlamsız ve hedef şaşırtıcı savaşlardır.

Öte yandan, dünya ekonomisinin günümüzdeki durumu yeni bir ekonomik kriz için tüm koşulları yeniden olgunlaştırmışa benziyor. Sadece petrol fiyatlarında değil, genel olarak hammadde fiyatlarında ciddi düşüşler kaydedilmektedir. Sanayi üretimi açısından önem arz eden enerji ve çelik tekelleri peş peşe zarar bildiriyorlar. Bu durumun hem dünya ticaretine hem de bankalarına negatif yansımaları açıkça görülüyor. Dünya çapındaki konjonktürün gelişme seyriyle ilgili erken uyarıcı özelliğe sahip bir gösterge olan ve hammadde (buğday, demir cevheri, kömür vb.) nakliyatı fiyatlarını kapsayan Baltic Dry Endeksi, 2008 yılı (yani dünya ekonomik krizin kendini tüm belirtileriyle açığa vurduğu yılın) düzeyinin altına düşmüş bulunuyor.²⁰

Şundan yola çıkabiliriz: Patlama anına yaklaştığımız bu ekonomik krizin çeşitli ülkelerdeki toplumsal sonuçları, öncekilerden çok daha ağır olacaktır. Zira dünya bu krize; ABD ve Avrupa ekonomileri arasında belirgin bir ayrışma eğiliminin uç verdiği, izlenen mali politikalar arası eşgüdüm koşullarının giderek sınırlandığı, devletlerin borç yükünün olağanüstü arttığı bir dönemde yakalanacaktır.²¹

Yeni bir dünya ekonomik krizinden yayılacak dalgaların, daha şimdiden kriz belirtileriyle boğuşan Ortadoğu’yu ayrı bir şiddetle sarsması sürpriz olmayacaktır. Bu bakımdan Ortadoğu’yu; sosyal çalkantıların, halk ayaklanmalarının, kitlesel mücadelelerinin yeniden yükseleceği, iç çatışmaların yayılacağı, politik altüst oluşların ve rejim değişikliklerinin gündeme geleceği bir dönemin beklediğini söyleyebiliriz. Sosyal mücadelelerle savaşın, birisinin diğerini engellediği ya da perdeleyip boğduğu veya hedefinden saptırdığı bir dönem…

Türkiye, mevcut siyasi çizgi ve uygulamaları bir şekilde revize edilmediğinde, bu gelişmelerin dışında olmak şöyle dursun, merkezlerinden biri olmaya adaydır. Görünen o ki, Türkiye, bölgenin tüm çelişkilerini içinde biriktirmiş olarak kelimenin tam anlamıyla Ortadoğu’nun “model ülkesi” olacaktır!

Dipnotlar

1. http://www.nytimes.com/2016/02/15/opinion/will-merkel-pay-for-doing-the-right-thing.html?partner=rssnyt&emc=rss

1. Bu bağlamda en çok dile getirilen kaygı, “yeni Türkiye”nin (!) bir şekilde Rusya ile ABD’yi birbirleriyle çatışmaya sürükleyecek bir provokasyona girişmesiydi!

2. http://www.rand.org/pubs/research_reports/RR1114.html

3. 16.02.16 tarihli Hürriyet gazetesinden Merve Erdil’in haberi.

4. SZ, 08.02.16

5. Sinan Alçın’ın “Kapitalist Çin’den emperyalist salvolar” (Özgürlük Dünyası, sayı 269) başlıklı yalın kısa yazısındaki şu saptama önemlidir: “Daha acil olan gündem açısından baktığımızda Çin halihazırda düşmemek için sürekli koşmak zorunda olan bir ülkedir. Yani, dış satım (ihracat) olmadan ayakta durması mümkün değildir… Netice itibarıyla Çin’in ekonomik salvolarını ABD hegemonyasına karşı bir direniş değil, ABD’nin sistemine ortak olma çabası olarak okumak gerekmektedir.”

6. http://www.atlanticcouncil.org/blogs/new-atlanticist/a-roadmap-for-europe

7. Daha doğrusu Obama yönetimiyle fiili Erdoğan rejimi arasındaki çekişmeler demek lazım. Bu yönüyle, yani Türkiye’de siyasal rejim ya da ABD’de yönetim değişikliğiyle bu çekişmenin farklı bir seyir alması ihtimal dahilindedir. Bununla birlikte, çekişmenin gerisindeki faktörler bunun salt bir yönetim sorunu olmadığına işaret etmektedir.

8. Bkz. Emek Partisi, Basın Bülteni (http://emep.org/tr/ortadoguda-dugumlenme-ve-cozulmeler/) – 23. Ekim 2014

9. ABD: 17 Şubat saldırısını “YPG’nin yaptığına ikna olmadık”, “meşru müdafaa hakkın kendi toprağında geçerli, Suriye’deki hedeflere topçu atışına son ver” ve “bizim YPG’ye desteğimiz sürecek”.

10. http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/tolga-tanis_322/gercekler_40058032

11. Kürt halkının özgürlük mücadelesi, nesnel karşılığı kalmayan bölge politikaların iflasının müsebbibi olarak gösterilip, onun özgürlük taleplerine karşı mücadele “ulusun” kendi varlığının korunabilmesinin bir gereği kılınmak istenmektedir.

12. Özellikle Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye son yıllarda sermaye birikimlerini belirli bir düzeye çıkartmış ülkelerdir. Bu birikim, şu ya da bu emperyalist ülkenin salt koltuk değnekliğini yapma ve verilenle yetinme pozisyonunda kalmama eğilimlerini kışkırtmış bulunmaktadır. Belirtelim ki, bu eğilim salt bu üç ülkeye özgü değil, “küreselleşme dalgası”nda sörf yapmış ve bu süreçte sermaye birikimini artırmış tüm “eşik ülkeler” bu eğilime açıktırlar. Uluslararası ilişkilerde bloklar disiplinin kalkması, ekonomik plandaki bu gelişme düzeyinin politik seçeneklerini de artırmıştır kuşkusuz. Ancak, buradan doğan “özgürlük” ve “seçenek bolluğu”nun sınırlı ve yanıltıcı olduğu, “densiz çıkışlara” başta ABD olmak üzere büyük emperyalist devletlerin had bildirmede gecikmeyeceğinin somut örneklerini günümüz Ortadoğu’sunda görmekteyiz.

13. “Yeni Türkiye”nin yeni hikayesi, kuru başkanlık takıntısı değil artık; Türkiye’yi bölmek isteyen güçlerle (ABD, Rusya, İran, Kürtler) baş etmenin tek yolu olarak güçlü bir liderlik, yani yeni bir ulusal kurtuluş reisinin elini kolunu rahatlatacak bir sistem olarak başkanlık. Başkanlık modeli propagandası, böylece AKP’nin bir saplantısı olmaktan çıkartılıp, ulusu ve milleti koruma ve kurtarmanın bir çaresi eksenine kaydırılıyor; böylelikle daha geniş bir kesim için tercih edilebilir kılınmak isteniliyor!

14. Örneğin siyasal krizin ve risklerin büyümesi oranında egemen sınıf ve parti içinde bugünkü politikalardan çark etme eğilimlerinin güçlenmesi ve gidişatı yumuşatacak bir viraj alınması ya da ekonomik krizin kendini bütün sosyal sonuçlarıyla açığa vurması durumunda kitlesel protestolarla hükümetin devrilmesi gibi gelişmeler.

15. Bkz.: Ahmet Cengiz, “Ekonomik Nato” ya da ABD’nin yeniden yapılanması (Özgürlük Dünyası, sayı 240)

16. “Moskova’nın stratejisi Eylül ayından beri üç hedef tarafından belirlenmektedir. Birincisi, Rusya’nın kendi lojistik üssünü kurduğu Alevi sahil bölgesini korumak. İkincisi, Esad’ı güçlendirmek ve isyancıları Humus, Hama, Lazkiye, Halep ve Şam gibi büyük şehirlerden uzaklaştırmak. Üçüncüsü, isyancıların dış ikmal koridorunu kesmek.”

Bkz: http://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/view/the-battle-of-aleppo-is-the-center-of-the-syrian-chessboard

17. “ABD’nin Suriye’deki stratejisine ilişkin sabrını yitirenler sadece Türkler değil. Fransa’nın görevden ayrılan Dışişleri Bakanı Lauren Fabius, Obama yönetiminin Suriye Devlet Başkanı Esad’a ilişkin ‘muğlaklığını’ sert bir şekilde eleştirdi. Reuters’in bildirdiğine göre, ‘koalisyonun aktörleri arasında bile muğlaklık söz konusu… Koalisyonun başı için önceden söylediklerimi tekrarlamayacağım. Ama orada sergilenenin çok güçlü bir angajman olduğuna dair bir hissiyatımız yok’ dedi Fabius. Ve Almanya’nın Washington Büyükelçisine göre de, ABD, Suriye’deki felaketin boyutunu anlamakta ‘ağırkanlı’ davranmıştır. ‘ABD, olup bitenin, Avrupa Birliği’nin kuruluşundan beri yaşadığımız her şeyden daha büyük bir olay olduğunu ağır bir şekilde anlamıştır’ diye Washington Post’a konuşan Peter Wittig, “Biz olup biteni daha erken göremedik, tümüyle hazırlıksızdık. … ABD’yi suçlamıyoruz. Olup bitenin gerçekten ciddi olduğunu anlaması için bu ülkenin zamana ihtiyacı vardır” dedi.

(Bkz: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/02/shiite-militants-iraq-islamic-state-obama-envoy-mcgurk.html)

18. Kuşkusuz sığınmacılar sorunu bu çıkar buluşmasının güncel bir örneğiydi. AB’nin son zirvesinde, Azez civarı da örnek verilerek, “Suriye’de güvenli bölgelerin oluşturulması” çağrısı yapıldı. ABD’li yetkililer ise, ‘bu tür bölgelerin güvenliğini kim sağlayacak?’ sorusunu yenilemekle yetindiler. Avrupalılar bunu bildiğinden, açıklamalarına bu bölgelerin “görüşmeler yoluyla sağlanması” ibaresini eklemeyi unutmamışlar!

19. http://www.hurriyet.com.tr/obama-son-kez-birligin-durumu-konusmasini-yapti-40039766

20. Fiyatlar aslında 2008’den beri genel bir düşüş trendindeydi. Ancak son yarım yılda kaydedilen düşüş olağanüstü: Ağustos/Eylül 2015’de 1162 puan olan endeks, Şubat 16’da 290 puana düşmüş bulunuyor! (Bu puan 2008’de kriz patlak vermemişken 11793 idi!)

21. Bkz.: Murat Birdal, “Dünya ekonomisinde ayrışan eğilimler” (Özgürlük Dünyası, sayı 262).

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑