Prekarya: umutsuz bir ‘özne’ arayışı – 1

Arif Koşar

Dünya genelinde işçi sınıfının, partileri ya da sendikalarıyla “güçlü bir politik aktör” olarak kendini gösteremiyor oluşunun, “yeni özne” arayışlarına nesnel bir zemin sunduğu söylenebilir. Hareketin yükseldiği dönemlerde sosyal bilimler nasıl işçi sınıfının varlığıyla talep ve gündemlerini dikkate almak zorunda kaldıysa, sınıf hareketinin henüz güçlü bir biçimde toplumsal sahneye çıkmadığı günümüz koşullarında, tersine, “yeni” “toplumsal özne”ler aranması da anlaşılabilir.

Ancak hareketlerin üzerinde yükseldiği sosyoekonomik toplumsal zemin ile kültürel, siyasal, ideolojik olgular arasındaki ilişki doğru bir biçimde kurulamadığında, sosyal bilimlerin oradan oraya savrulması da kaçınılmazdır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından “sosyal devlet” uygulamalarından yola çıkan kimi düşünürler, “işçi sınıfının refah düzeyinin artmasıyla” birlikte “işçilerin kapitalizmden pay aldığını”, böylece “orta sınıf” haline geldiği iddia etti. İşçi hareketi üzerinde önemli bir etki sahibi komünist partilerin Avro-Komünizm¹ ve reformizme yönelmesiyle, Herbert Marcuse gibi teorisyenler, işçi sınıfının refah ve tüketim toplumu tarafından “içselleştirildiğini”; siyahlar, cinsel baskılara konu olan gruplar ve özellikle öğrencilerin toplumsal değişimin temel gücü haline geldiğini savundu.² Yine 1960’larda Çin’deki Kültür Devrimi’nin Batı’daki yansımalarından birisi, ideoloji ve kültürel değişim çağrısının güçlenmesi, ekonomik ilişkiler ve işçi sınıfına vurgunun zayıflaması oldu.³ 1970’lerde yükselen kadın, eşcinsel, çevre, nükleer karşıtlığı vb. hareketlerden yola çıkarak “yeni toplumsal hareket”lerin “postendüstriyel toplum”un devindirici esas gücü olduğu tezi Alaine Touraine, Claus Offe, Alberto Melucci gibi düşünürler tarafından dile getirildi. Yine bilimsel teknolojik gelişmelere işaret eden Peter Drucker⁴ gibi ideologlar, işçi sınıfının çözülmekte olan bir sınıf olduğunu, yerini “biliştarya”, “cogniterya”, “teknokrasi”, “kitlesel entelektüellik”, “entelektüel işçi”, “maddi olmayan emek” vb. yeni teknolojiye hakim/kullanan sınıflara bırakacağı iddia etti.

İşçi sınıfının varlığını tamamen yitirmesi ile toplumsal bir aktör olarak misyonunu tüketmesi iddiaları arasında salınan bu teorilerle birlikte, sınıfın değişen biçimlerine odaklanan ve buradan sonuçlar çıkarmaya çalışan arayışlar da gündeme geldi. Bu çerçevede kimi yaklaşımlar, dikkat çektikleri yeni eğilimleri uç noktasına kadar vardırınca, olgulardan ve gerçeklikten de koptular.

Bunlardan birisi, işçi sınıfının İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında kazanılmış kimi haklarına, 1970’lerden itibaren bu hakların giderek askıya alınmasına, sendikasız, kadrosuz, düzensiz istihdam koşullarına ve güvencesizliğe dikkat çeken “prekarya” tezidir. Kavramın en önemli savunucusu Guy Standing⁵, précarité ile proletarya kavramlarından türetilen, “güvencesiz proletarya” ya da “güvencesiz işçi” olarak tanımlanabilecek “prekarya” ile yeni bir sınıf tarifi yapıyor. Buna göre, prekarya, işçi sınıfından ayrı; hatta özellikleri, çıkarları, temsil biçimleri ve duygusal dünyası itibarıyla ona karşıt bir toplumsal sınıftır.⁶

Tanıl Bora’nın deyişiyle, “prekarya”, “Güvencesiz çalıştırılan, deyim yerindeyse kronik geçici işlere mahkûm, bir işe sahip olmakla işsizlik (veya işsizlik tehdidi) arasındaki müphem alanda bulunanlar… Bugün emek süreçlerinin esnekleşmesiyle her iş güvencesizleşiyor, ‘prekerleşiyor’, böylece nesnel-potansiyel olarak bütün çalışanları prekaryaya dahil eden bir eğilim var. Bir de sömürüden bile dışlanan, ‘lüzumsuz’ addedilen nüfus var ki, insanlığın çoğunluğunu oluşturuyor.”⁷

Bu kapsamda “prekarya”nın, günümüzde emek gücü piyasalarındaki esneklik ve güvencesizliğin artışı ile birlikte, çoğu Batılı ekonomilerde etrafı işsizler ordusu tarafından kuşatılmış ve 20. yüzyıl boyunca örgütlü mücadeleler neticesinde elde edilmiş haklardan hiçbir şekilde faydalanamayan büyük kitleleri nitelemek için “mükemmel” bir tabir olduğu iddia edilmektedir.⁸

Standing, bu terimi benimsediği gibi, toplumsal projesinin de merkezine koydu. İşçi sınıfının giderek darlaşan ve etkisiz bir sınıf olduğunu, “prekarya”nın her geçen gün büyüdüğünü, toplumsal taraflar arasında uzlaşı ile güvencesizlik sorununun çözülmesi gerektiğini savundu. Esnek çalışma ilişkilerinin yayılmasıyla milyonlarca emekçinin temel güvencelerden mahrum bir şekilde çalışmak zorunda kalışını, sadece emekçiler değil, sermaye de dahil bütün “toplum” açısından tehlike olarak tanımladı. Bu nedenle de, Prekarya kitabının başlığına “Yeni Tehlikeli Sınıf” ibaresini de ekledi. “Oradan oraya savrulabilen, liderleri olmayan bu öfkeli grup, gerek aşırı sağ gerek aşırı sola yahut kendilerinin korku ve endişelerine oynayan popülist demagoglara meyledebilmektedir.”⁹ Aşırı sağ ya da aşırı sol… Sadece emekçiler değil, sermayeyi de tehdit edebilir ki, tam da bu nedenle Standing’e göre egemenler, “prekarya”nın “vatandaşlık geliri” ile güvenceye kavuşmasını sağlamalıdır! Önlem alınmazsa “cehenneme”, güvencesiz işçilerin belki de eski, çok daha bedbaht lümpen proletaryanınkine benzer (Standing çok da benzer olmadığında ısrarcı) bir rol oynadığı, yeniden hayat bulmuş bir faşizme doğru yol alınacaktır.¹⁰ Standing, bu tehlike karşısında sermayeyi ve egemenleri derhal önlem almaya çağırmaktadır.

‘PREKARYA’NIN ARKA PLANI

“Prekarya” kavramının kökeni, Türkçe’ye “güvencesizlik” olarak çevirebilecek précarité kavramına dayanmaktadır. Précarité, ilk kez Fransa’da bir grup sosyolog tarafından, işsiz ve düzensiz çalışanların mücadelelerindeki ortaklıkları vurgulamak amacıyla kullanılmıştır. Précarité sözcüğünün etimolojik kökenleri, Latince’de “dua etmek” anlamına gelen precor sözcüğüne dayanmakta; dolayısıyla “dua etmeyi” gerektirecek kadar çaresizlik ve belirsizlik içeren evrensel bir insanlık durumuna gönderme yapmaktadır. André Malraux, edebiyat yazılarında l’homme précaire (güvencesiz insan) ifadesini bu anlamda, uygarlık karşısında insanlığın durumunu betimlemek için kullanmıştır. Kavramı çalışma yaşamıyla ilişkili olarak kullanan ilk sosyolog Pierre Bourdieu’dür. Bourdieu, 1963’de Cezayir’deki çalışma koşulları üzerine yaptığı araştırmada düzenli ve düzensiz işlerde çalışan işçilerin yaşam koşulları arasındaki ayrımı vurgulamak üzere “précarité” kavramını kullanmıştır. Bir başka Fransız sosyolog, Agnès Pitrou, 1978’de yaptığı çalışmada “précarité” kavramını devletten sosyal yardım alamayan ailelerin güvencesiz yaşam koşullarını, çocuklarının geleceğinden duydukları endişeleri anlatmak için kullanmıştır. Bourdieu’nun 1998 yılında “güvencesizliğin her yerde” olduğunu vurgulamasıyla birlikte, précarité kavramı genel olarak çalışma ve yaşam koşullarındaki belirsizliklere gönderme yapan bir kavram olarak yerleşiklik kazandı. Ancak kavramın politik bir içerik kazanarak yaygınlaşması, “refah devletinin güvenceli istihdam ilişkilerinin tasfiyesi” anlamına gelen güvencesiz çalışmaya karşı 2000’li yılların başında Avrupa’da çeşitli örgütlerin ortaya çıkışıyla birlikte başlamıştır.¹¹

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından işçi sınıfı mücadelesiyle elde edilen kazanımlar, dönemin sendikaları tarafından mücadelenin işyerinde toplu pazarlık ve sözleşme süreçlerine sıkıştırılmasının zemini olarak kullanıldı. İşçi sınıfı hareketini üzerinde önemli bir etki sahibi olan ve Avro-komünizmi benimseyen resmi komünist partiler, işçi hareketini “demokratik reform ve ittifaklar”a engel olarak görüp sınırlamaya çalıştı. Böylece 1960’lar, resmi komünist partilerin reformizmine tepki gösteren kimi radikal örgütlenmelere ve gençlik hareketlerine sahne olurken, ideolojik planda işçi sınıfının, en azından onun fabrikalardaki bölüğünün aristokratlaşmış ve “düzenle bütünleşmiş” bir sınıf olduğu fikri gündeme getirildi.

1970’lerde kadın ve eşcinsel hakları, çevre ve doğa savunusu, nükleer karşıtlığı ya da dünya barışını merkezine alan toplumsal hareketlerin yükselmesi, sol muhalefetin bir kısmı için “işçi sınıfının düzenle bütünleştiği” ve yerini yeni toplumsal hareketlere bıraktığının kanıtı olarak kabul edildi. Başka bir görüşe göre de; söz konusu olan “post-endüstriyel toplum”un yeni mücadeleleriydi. Sınıf mücadelesi ya etkisizdi ya da hiç yoktu. Bu akım, Laclau ve Mouffe’ci “radikal demokrasi”den çeşitli kimlikçi hareketlere kadar değişik toplumsal akımların yolunu açtı.

“Prekarya”ya varan kavramsal seyirde, İtalya’daki tartışmaların önemli bir etkisi oldu. İşçi sınıfının ana gövdesinin Keynesyen “refah toplumu” ve “fordizmin” rutin bant sistemi temelindeki uzlaşma ile düzene bağlandığı, 1970’li yıllardaki kimi gelişmelerle işçi sınıfının fabrika dışı kesimlerinin sınıf mücadelesinde stratejik bir konuma geldiği, önemli tartışma gündemlerinden birisiydi. Bilim ve teknolojideki gelişmelere vurgu yapan “postendüstriyel bilgi işçileri”nin soldaki karşılığı “entelektüel işçi” ya da “kitlesel entelektüel” figürüydü. İtalya’da, özellikle otonomcuların yaptıkları analizlerde, potansiyel işgücü olması durumu ve geçici çalışma ilişkilerine dayanarak öğrencilerin işçi sınıfı bileşimi içerisinde sayılması giderek merkezi bir olgu haline geliyordu. Kuzey İtalya’da küçük ölçekli işletmelerdeki “yaratıcı” ve “esnek” işgücünün de “postfordist” özelliklerine dikkat çekiliyordu. Maurizio Lazzarato’ya göre; “fordist işçi”nin direnişi karşısında sermaye, üretimi yeniden örgütlerken işçi sınıfının genel profili de değişmişti: “Kapitalist ile işçi arasındaki sözleşme ilişkisinin temel biçimini, artık ücretli emek ve doğrudan boyunduruk oluşturmamaktadır. Çok değişik şekillerde serbest çalışmaya dayalı bir iş, sürekli değişim içindeki bir piyasaya ve zaman ile mekan açısından değişebilir ağlar içinde eklemlenen bir girişimci olan bir tür ‘entelektüel işçi’ hakim biçim olarak ortaya çıkmıştır.”¹²

Franco Piperno, yeni harekette örgütlenmiş öznelere, örneğin işsizlere dikkatleri çekerken, meta üretimi dışında kalsa da bundan doğrudan üretken emeği anlıyordu. İtalyan operaist¹³ teorisyenlerden Alquati de “entelektüel emek” vurgusuyla fabrikalardaki işçilerden çok, büyük kısmı beyaz yakalı işçi olan “tahsil gören proleterler”i kastediyordu.¹⁴

Bu “öncü” ya da “yeni özne” arayış içerisinde İtalya’da 1977 yılında ortaya atılan ve sonrasında özellikle 1990’lı yıllarda dikkat çeken anahtar operaist kavramlardan birisi de güvencesizliktir. Bu konu, daha çok hükümet otoritelerinin hazırladığı kısa dönemli iş projelerine odaklanılan 1980’lerin başına kadar ilgi çekmeye devam etti. İtalya’da bu kavrama dair devam eden bir pratik referans noktası anlamında seksenler boyunca güvencesiz işçilerin mücadeleleri, eğitim sektörüyle başlamak üzere bir dizi toplumsal çatışmanın içinde kendisini ördü. Doksanların ortalarında “güvencesizlik”, operaismo’dan feyiz alan daha genç bir kuramcı kuşağının dahil olduğu “toplum merkezleri hareketi”nin bir kesimi tarafından ele alınan bir tema haline geldi. Seksenli yılların ortalarında “Zerowork”¹⁵ dergisinin eski bir üyesi enformel ekonomiyle eleştirel bir ilişkilenmenin “toplumsal otonomi için bir temel” sağlayabileceğini ileri sürüyordu. Geçici işçilerin deneyimlerinin araştırılması da, seksenlerde sınıf bileşimi analizini benimseyen bir Alman çevre içinde merkezi bir temaydı. Geçici ya da güvencesiz çalışmayı kuşatan koşullar, “Wildcat” ile ilişkili daha genç bir kuşağın Avrupa’da başka yerlerde küçük gruplarla (örneğin, İtalya’da Precari Nati) bağlar geliştirerek çağrı merkezi işçilerinin koşullarına dair bir işçi araştırması başlattığı doksanların sonunda bir hayli yaygınlaşmış olacaktı.¹⁶

Güvencesizliğin teorize edilmesinde otonomcuların önemli bir rolü vardır. Güvencesizleştirme ile genellikle esnekleştirme ya da geçici çalıştırma gibi ekonomik güvensizliğin üreticileri olarak nitelenen çalışma ilişkilerindeki beklenen değişimlere, kuşkulu bir biçimde bakmayı reddetmişlerdir. Gelirin belirsizliğini görüp karşılaşılan zorluğun farkında olarak, esnekleşmeyi en olumlu tabiri ile kimsenin dönmek istemediği bir işin, bir durumun ortadan kaldırılmasına karşı sürdürülen mücadelenin ürünü olarak okumuş ve olumlamışlardır. Güvencesiz de olsa emeğin “bilişselleştirilmesini”, üretim alanlarının bir şekilde doğrudan kapitalist denetim ve örgütlenmeden (“yönetim bölgesi yok”) sıyrıldığı, böylece özerk ve özörgütlü yerler halini almasının tezahürü olarak yorumlamışlar ve otonom bir kuruluşun temeli olarak değerlendirmişlerdir.¹⁷

İtalya’daki bütün bu tartışmalarla “güvencesizlik” vurgusu arasındaki ilişki; yine sınıf mücadelesine otonomcu yaklaşımla ilgiliydi. Kitlesel/fordist işçinin mücadelesiyle “rutin” ama “güvenceli” iş ilişkileri yürütülemez hale gelmiş, sermaye üretimi yeniden yapılandırarak işi “esnek” ama “güvencesiz” hale getirmiştir. Bu süreç, aynı zamanda bilimsel teknolojik atılımla birlikte işgücünün kitlesel olarak entelektüel nitelik kazanmasını sağladı. Böylece entelektüellik kitleselleşip işçileşti. “Maddi olmayan üretim” işçileri giderek güvencesiz koşullarda çalışmaya başladı. Esnek çalışma ile “geleneksel işçi sınıfı” da eski “güvenceli” çalışma koşullarını kaybetti. Böylece hem kol hem de kafa emeği güvencesizlikte buluştu. Bu tespitler ve yine bu tespitlere dayanarak ortaya çıkan örgütlenmeler, “prekarya” teriminin yaygınlaşması için nesnel bir zemin sundu.

STANDING’E GÖRE “PREKARYA”

“Prekarya” terimi, ilk defa 1980’li yıllarda, Fransız sosyologlar tarafından geçici ve mevsimlik işçileri tanımlamak için kullanıldı. Popüler kullanıma geçtiğinden beri “prekarya” terimine atfedilen anlamda değişiklikler oldu. İtalya’da terim, insanların geçici işlerde düşük ücretle çalışmasının ötesinde, daha genel olarak, bir hayat tarzı olarak güvencesiz varoluş anlamında kullanılıyor. Almanya’da sadece geçici işçileri değil, herhangi bir toplumsal entegrasyon umudu bulunmayan işsizleri de kapsamaktadır. Japonya’da terim ‘çalışan yoksullar’ ile eş anlamlı olarak kullanıldı. Ancak Japonya 1 Mayısı ve daha iyi iş ve yaşam koşulları talep eden genç işçilerin oluşturduğu işçi sendikalarıyla ilişkilendirildikten sonra geçici işlerde çalışanlar da terimin kapsamına dahil edildi.¹⁸

Bourdieu, “prekarya”yı hegemonyanın yeni bir türü olarak tanımlamıştır. Buna göre “prekarya”, ekonomilerin yeniden yapılanma süreçlerinde tevekküle zorlanmış çalışanlardır. Küreselleşme ve işgücü piyasalarının parçalanması yeni ve güvencesiz bir çalışan grubu ortaya çıkarmıştır. Bourdieu’nün bu tezinin, Standing’in “prekarya” anlayışına önemli bir temel oluşturduğu söylenebilir.¹⁹

Fraser, “yeni toplumsal hareketleri”, üyeleri işçilerden, işsizlerden, yoksullardan, kısacası toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalan tüm kesimlerden oluşan yeni bir örgütlenme biçimi olarak tanımlarken, bu harekete katılanların “küresel prekarya”nın bir parçası olduğunu iddia etmektedir.²⁰ Chomsky “prekarya”yı “toplumun periferisinde geleceklerinden emin olmadan hayatlarını sürdüren insanların oluşturduğu topluluk”²¹ biçiminde tanımlarken, David Harvey’e göre de, “yarın ne olacağını bilmeden yaşayan, güvencesiz, geleceksiz çalışan ‘prekarya’ geleneksel proletaryanın yerini almıştır.”²²

Loïc Wacquant da, kendisiyle yapılan “Şehrin Kenarlarında” başlıklı bir söyleşide “prekarya”yı şöyle tanımlamaktadır: “Evsizler, işsizler, izinsiz ve belgesiz biçimde yaşayan çoğu göçmenler. Bu insanlar, iktisadın ve devletin dönüşümüyle ortaya çıkan ve güvencelere sahip olmayan yeni kentsel proletarya. Bu yüzden onlara prekarya (précariat) diyebiliyoruz.”²³

Peki, kavramın bugünkü yaygınlığa ulaşmasında kilit bir rol oynayan Guy Standing’e göre “prekarya” kimdir, işçi sınıfı ile ilişkisi nedir, dahil midir, dışında mıdır?

Ya da tersten başlayalım. Standing’e göre “prekarya” ne değildir?

“Prekarya ‘işçi sınıfı’ ya da ‘proletarya’nın bir parçası değildi[r]”.²⁴

Yani güvencesiz, geçici ya da taşeron çalışanlardır, ama işçi sınıfının bir parçası değildir.

“‘Orta sınıf’ da değildirler zira bu sınıftan insanların sahip olması beklenen sabit ya da öngörülebilir bir maaş, statü yahut çeşitli haklara sahip değildir.”²⁵

İşçi sınıfının kesinlikle dışında ve altında kalan, dolayısıyla orta sınıf mertebesine erişmesi de söz konusu olamayan bu toplumsal sınıf ya da grup kimdir? Hangi toplumsal kesimleri ifade eder? Temel özellikleri nelerdir?

Standing’e göre, “prekarya”; 1970’lerin ardından girilen küreselleşme sürecinin çocuğudur. Standing, “prekarya”yı, kendisinin belirlediği “işçi sınıfı profili”ne karşıtlığıyla tanımlıyor. Buna göre; işçi sınıfı; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıktığını düşündüğü; “güvenceli”, kadrolu, sabit bir işte uzun yıllar çalışma dayalı, görece yüksek ücretli, sendikalı, belirli bir süre sonra emekliliğin öngörüldüğü, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin “garanti” altında olduğu çalışma ve yaşam tarzına sahip emekçilerdir. “Prekarya” ise, bunların hiçbirine sahip olmayan; güvencesiz, sendikasız, kısa süreli sözleşmeli, geçici, kadrosuz, sosyal hizmetlerden büyük oranda yararlanamayan emekçilerdir. Neoliberal paradigma doğrultusunda esnekleşmeyle birlikte, çalışma ve yaşam koşulları milyonlarca insan için hızlı bir şekilde değişmiş, hayata bakışı, kariyer planı, psikolojisi ve kendini tanımlama biçimi işçi sınıfından tamamen ayrı ve farklı sınıf olarak “prekarya” ortaya çıkmıştır.

Standing’e göre²⁶ her an herkes “prekarya”nın bir parçası haline gelebilir. “Prekarya” herkesten oluşan bir topluluk değildir; ama “prekarya”nın bir parçası haline gelmek, olasılıkları farklı olmakla birlikte, tüm çalışanlar için mümkün bir durumdur. Örneğin birçok üniversitede eritilen araştırma görevlisi kadrolarının yerine getirilen ve sosyal anlamda güvencesizleştirilmiş, ucuz emek alanı olan ve ürettiği artı değer bakımından ders vermek dahil birçok fonksiyonuyla ciddi bir noktaya oturan bursiyerler… Birçoğu bir şirkette sürekli iş bulamayan, yayınevlerine “redaksiyon” yaparak geçinen eski yayıncılar, kim bilir ne zaman alacağı çeviri parasını dişini sıkarak bekleyen çevirmenler, medya operasyonlarıyla işsizleştirilmiş, projelere ve uluslararası ajanslara yapılan freelance işlerle ayakta kalmaya çalışan gazeteciler.²⁷

“Prekarya”ya dair en baskın imge, uzunca bir süre “atipik” ya da “standart olmayan” çalışma biçimi olarak adlandırılan sayısal esneklikten ileri gelir. Esas işi gören şirket, işin belirli bölümlerini taşeron şirketler eliyle taşeron işçilere verirken, küçük bir işçi grubunu ise kendisi istihdam eder. Böylece “geçici işçi” kullanımı olağan üstü artmıştır.²⁸ Benzer işlerde çalışanlara kıyasla daha düşük gelirleri olduğu gibi mesleki anlamda da daha az fırsata sahiptirler. Esneklik çağında, işlerine geçici etiketi verenlerin sayısı muazzam bir şekilde arttı. İngiltere gibi birkaç ülkede neyin geçici iş olduğuna dair sınırlayıcı tanımlar istihdam güvencesi olmayan işlerde çalışanların sayısının belirlenmesini zorlaştırdı. Ancak pek çok ülkedeki istatistikler, toplam istihdam içerisinde geçici işlerde çalışanların sayısı ve oranının son 30 yıl içerisinde ciddi bir biçimde arttığını gösteriyor.²⁹

Geçici işlerin dışında yarı-zamanlı işler de “prekarya”nın saflarını genişleten istihdam biçimlerinden birisi. “Prekaryayı anlamanın bir başka yolu da yarı-zamanlı istihdamdır ki bu aslında sanayi toplumlarının aksine, hizmete dayalı ekonomide kullanılan bir hüsnütabirdir.”³⁰ Pek çok ülkede yarı-zamanlı iş denildiğinde otuz saatten az çalışma akla gelir. Ancak bu gerçekliğe tam olarak tekabül etmiyor. Yarı zamanlı bir işte çalışanlar ya da buna mecbur kalanlar, beklenenden daha fazla çalışıyor ve daha düşük ücret alıyor.³¹

Standing’e göre; işsizlik “prekarya”nın hayatının bir parçası. Geçici işlerin kendisi, işin sona ermesini ve belirli bir süre işsizliği öngörür. Ya da kısa süreli çalışma zaten gizli bir işsizlik biçimidir. Zorunlu yaşam gereksinimlerini karşılamak isteyen kişi, ihtiyacı olan geliri elde etmek için yeteri kadar çalışma şansı elde edememektedir. Hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur. Geçici işlerde çalışmış olduğu için zaten düşük olan ve birçok ülkede kullanma şartları ağırlaştırılan işsizlik ödeneğinden de kolay kolay yararlanılamaz.³²

Yine kamu sektöründeki özelleştirme politikaları “prekarya”nın saflarını genişleten uygulamalardan birisi. Özellikle 2008 Krizi sonrasında Avrupa’nın bir çok ülkesinde kamu çalışanlarının sayısı ve ücretleri donduruldu ya da düşürüldü. Hükümetlerin esneklik politikası gereği, kamu kurumlarındaki çalışma ilişkileri giderek şirket normlarına uyumlu hale getirildi. İşlerin önemli bir kısmı şirketlere ya da “sivil toplum”a devredildi. Böylece kamu çalışanlarının önemli bir kısmı “prekarya”ya dahil oldu.³³

Standing’e göre; yapılan iş ve geleceğe dönük kariyer beklentilerindeki belirsizlik de işçilerin işçi olmaktan çıkıp “prekarya”ya katılmasında belirleyici etkenlerden birisi. Taşeronlaşma, şirketlerin satın almalar yoluyla birleşmeleri, işbölümündeki esnekleşme çalışanların kariyerlerinde kesintilere neden oldu. Vasıfları geliştirme ve yatırım yapma isteği ve şirketlere olan güven azaldı. “Yani kısacası, şirketler daha akışkan hale geldikçe, işçilerin de bu şirketler içinde kariyer yapma istekleri azalacaktır. Bu da onları prekarya içinde olmaya yaklaştırır. … 21. yüzyılda sayıları artan birçok işçi için, şirketi kariyer yapılacak ve gelir elde edilecek bir yer olarak görmek ahmakça olur.”³⁴

Standing, Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf kitabının “prekarya”ya demografik açıdan dahil olanları incelediği bölümünde kadınlar, gençler, yaşlılar, etnik azınlıklar, engelliler ve “suçluları” ele alır.

Standing’e göre; sebebi ya da sonucu olsun, kadınların iş piyasasında giderek artan rolü “prekarya”nın artan büyümesiyle aynı döneme denk geldi. “Güvencesiz işlerin büyük kısmında kadınlar çalışıyor ve kadınların kısa dönemli sözleşmeler üzerinden çalışması ya da hiç sözleşme olmadan istihdam edilmesi daha muhtemel.”³⁵ Bu durum sadece Avrupa ve Kuzey Amerika için geçerli değil. Japonya’da düzensiz emekte görülen artışla kadın istihdamındaki artış aynı sürecin görüngüleri. 2008 yılında Japon kadınların yarısından çoğu güvencesiz işlerde çalışıyordu. Bu oran erkeklerde ise yüzde 20’nin altında kalmıştı. Güney Kore ise kadınların yüzde 57’si, erkeklerin yüzde 35’i düzensiz işlerde çalışmaktaydı.³⁶

Standing’e göre; “Prekarya içerisinde başka gruplardan insanlar da var ancak akla en sık gelen görüntü, okul ya da üniversite sonrasında yıllar sürecek güvencesiz bir geleceğe adım atan insanlar oluyor.”³⁷ Gençlerin çoğu ‘istihdam edilebilirlik’ kategorisini iyice aşan geçici işlerde çalışıyor. Deneme sürelerini uzatacak bir esneklik oyunu oynanıyor. Bu uzatılmış deneme süresi boyunca şirketler yasal çerçeve içinde düşük ücretler ödeyip daha az sosyal yardım yapıyor. Fransa’da gençlerin yüzde 75’i geçici sözleşmelerle işe giriyor ve çoğu bu tarz sözleşmelerle çalışmaya devam ediyor.³⁸ Bütün bunlarla birlikte, özellikle gençleri hedef alan yeni bir güvencesiz iş biçimi olan stajyerlik yaygınlaşıyor. Stajyerlik, gençlerin “prekarya” içine yönlendirilmesi açısından potansiyel bir mekanizma. Bazı hükümetler, işsizliği gizlemek için aktif bir emek piyasası politikası olarak staj programları başlatıyor. “Söz konusu staj programlarının idari maliyeti yüksek olduğu gibi insanları kurumsal hayata alıştırmak ve iş esnasında bir şeyler öğretmek gibi iddialarına karşın ne staj yapılan kurumlara ne de stajyerlere uzun süreli bir faydası oluyor.”³⁹

Diğer yandan yaşlılar, gençlerin talep ettiği ve ihtiyaç duyduğu doğum izni, kreş, sağlık sigortası, ev yardımı, spor kulübü üyeliği gibi sosyal düzenlemelere ihtiyaç duymadığı için bazı sektörlerde daha fazla tercih edilebiliyor. Hükümetler de, emeklilerin, işgücü piyasasına girişi kolaylaştırmak ve teşvik etmek için çeşitli düzenlemeler yapıyor. Zaten emekli maaşlarının düşmesi ağırlaşan yaşam koşulları emeklileri iş aramak zorunda bırakıyor. Hal böyleyken, yaşlılar ucuz işgücü kaynağı olarak, gençlerin yanında hatta onlarla rekabet halinde iş piyasasına giriyor. Böylece “prekarya, kariyer yapma ya da uzun dönemli iş güvenliği derdi olmayan yaşlı nüfus ile genişliyor. Dolayısıyla yaşlılar, prekarya içindeki gençler ya da diğer gruplar için tehdit halini alıyor zira düşük ücretli ve sonu bir yere çıkmayan işleri daha kolay kabullenebiliyorlar.”⁴⁰

Standing, işgücü piyasasına katılımının önündeki engellere dikkat çekerken, etnik azınlıkların “prekarya”ya dahil olma olasılığının daha yüksek olabileceğini ifade ediyor. Bu açıdan kimi veriler veren Standing, ABD’deki siyah erkeklerin “Kariyer yapma ve prekarya içinde bir hayattan kaçma şansları oldukça az” sonucuna varıyor. Keza, hükümetler engellileri de ucuz işgücü olarak görüp istihdam edilebilecek olanları, işgücü piyasasına yönlendirdi. “Böylece bu engelli nüfusun büyük çoğu, dolaylı yollardan prekaryaya girdi.” Ayrıca üretimin hapishanelere taşınması ve üretilen metaların internet üzerinden satışa çıkarılmasıyla birlikte, “hapishaneler içinde prekaryanın genişlemesi söz konusu.”⁴¹

Standing’in “prekarya”nın demografik bileşimini anlattıktan sonra ele aldığı ve çok önemsediği bir diğer “prekarya” grubunu göçmenler oluşturuyor. Pek çok hükümet, göçü sınırlandırdıklarını belirtip aynı zamanda da düşük ücretli, elden çıkarılabilir emek gücü arzını kolaylaştırdıkları gerekçesiyle bu durumu görmezden geliyor. En fazla kayıt dışı göçmenin yaşadığı ABD’de yaklaşık 12 milyon kayıt dışı göçmen yaşıyor ve 2000 yılından beri yüzde 42’lik bir artış söz konusu. Bunların yarısından fazlası Meksika’dan geliyor. Sadece ABD’de değil, tüm dünyada ucuz emek kaynağı olan göçmenler, gerekli görülen durumlarda ya da itaat etmediklerinde işten atılıyor ve sınır dışı edilebiliyorlar. Firmaların ya da hanelerin maaş çizelgelerinde görünmeyen bu işçiler, ekonomik durgunluk dönemlerinde toplumun ücra köşelerine itiliyorlar. Ayrıca mülteci ve sığınma talebinde devasa bir yükseliş söz konusu.⁴² Standing’e göre, “Dünyadaki prekarya havuzunun büyük bir kısmını göçmenler oluşturuyor.”⁴³

Standing’e göre; Foxconn’da simgeleşen Çin’in kalkınma modeli, dünyanın geri kalan yerlerinde meydana gelen değişimleri, “prekarya”nın analizlerinin odak noktası olacağı bir yapıya doğru hızla sürükledi. Dünyanın en büyük fason üreticisi konumundaki Foxconn, Çin’deki sanayi parklarında çok uluslu şirketlerin göz yumduğu ihmaller açısından bir örnek teşkil eder. Tayvan’daki Hon Hai Precision Sanayi Şirketine bağlı Foxconn’un Çin’de 900 bin işçisi var. Bu işçilerin yarısı, Foxconn şehri diye adlandırılan, on beş katlı binaların bulunduğu Şenzen’dedir ve bu binaların bazıları Apple, Dell, HP, Nintendo ve Sony gibi tek bir şirkete tahsis edilmiştir. Foxconn şehrindeki yıllık işçi devir oranı yüzde 30-40 civarındadır. Her yıl işyerinde kendini heba eden bir grup işçinin şirketi terk etmesi söz konusudur. Çin’in büyümesinde, özellikle altyapıda başı çeken devlet yatırımları ve yabancı dış yatırımlar önemli bir rol oynadı. Çok uluslu şirketler, Çin’deki yerli firmaları kullanarak bu ülkeye hızlı bir giriş yaptı. Çabucak inşa edilen sanayi parklarına yüzbinlerce işçiyi doldurup yatakhanelerde yatırıp yoğun bir şekilde çalıştırdılar ki, bu işçilerin büyük bir çoğunluğu işi üç yıl içerisinde bırakır oldu. “Söz konusu işçiler sanayi proletaryası görüntüsü çizse de bu işçilere elden çıkarılabilir mevsimlik emek gücü muamelesi yapılmakta.”⁴⁴ Yani, bu kişiler, işçi sınıfının değil, “prekarya”nın üyeleridir.

Özetle, Standing’e göre; “esnek emek ilişkilerinin bu derecede peşinden koşulması, küresel prekaryanın büyümesinin en önemli sebebidir.”⁴⁵ Esnek çalışma ilişkileri “küresel emek” sürecinde artık bir zorunluluk haline gelmiştir, geri dönüş mümkün ve söz konusu değildir.⁴⁶ “Kesin rakamlar verilemese de şu an pek çok ülkede yetişmiş nüfusun dörtte biri prekaryaya dahildir.”⁴⁷

İŞÇİ SINIFI HEP GÜVENCESİZDİ

Standing’in işçi sınıfı ile “prekarya”yı birbirinden ayırmasının arka planında, sınıfı, üretim sürecindeki ilişki ve konumlanma yerine; çalışma ve yaşam koşulları hatta sendikal bilinç ve mücadele düzeyi ile tanımlaması vardır. Onun tanımı, “sosyal demokrat” ufukla o kadar sınırlıdır ki, 40 sene öncesinin işçi sınıfını göremeyince, işçi sınıfının kalmadığı ya da küçük bir azınlık haline geldiği sonucuna varmaktadır. Oysa, son 40 yıllık neoliberal dönemde; özelleştirmeler, finansal serbestleşme, tarımsal liberalizasyonla birlikte tarihin en hızlı proleterleşme süreci yaşanmaktadır. Yüz milyonlarca köylü, küçük üretici ve şehir küçük burjuvazisi, işçi sınıfının saflarına katılmakta, proletarya dünya nüfusunun büyük bir bölümüne sirayet etmektedir.

Standing’in “işçi sınıfı” ise hayalidir; İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa ülkelerinde işçi hareketinin dayatması sonucu gündeme gelen “yedi tip güvence”nin⁴⁸ tamamını kapsamaktadır. Bir fabrika işçisinde eğer bu güvencelerden birisi yoksa, o işçi artık işçi sınıfının bir üyesi olmaktan çıkıp Standing’in “prekarya”sına katılma yoluna girmiş demektir.

Standing’e göre; “proletarya denildiğinde akla uzun dönemli, istikrarlı, sabit-zamanlı ve ileriye dönük olarak işçinin ne kadar ve nasıl ilerleyebileceği açıkça belli olan işlerin bulunduğu, sendikalaşmanın olduğu, kolektif sözleşmelerin yapıldığı, ebeveynlerin iş unvanlarını anladığı, isimleri ve özellikleri bilinen işverenlerin bulunduğu bir toplum akla gelir.”⁴⁹

Sendikalaşma yoksa… Ya da uzun dönemli bir iş değilse… Ya da işçi işyerine psikolojik olarak bağlanmamışsa… Bir patronun direktifleri doğrultusunda ücretli bir biçimde çalışan kişi, Standing’in hayalindeki işçi profili ile benzeşmiyorsa, o artık işçi değildir. Standing’te işçi sınıfı, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sosyalizm ve işçi hareketinin baskısı ile elde edilmiş kimi konjonktürel haklar ile sınırlandırılmış, sabit, hareketsiz, değişip dönüşmeye kapalı bir resim gibidir. Günümüz işçisi bu resme uymuyorsa, işçi değil, Standing’in “prekarya”sının bir üyesidir. Oysa tam tersine, Standing’in “prekarya”nın bileşenleri olarak saydığı geçici istihdam edilenler, yarı zamanlı işçiler, taşeron işçiler, çağrı merkezi çalışanları; bütün bu emekçi kitleler işçi sınıfından başka bir şey değildir.

Peki, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yine Standing’in ortaya çıktığını iddia ettiği, elbette kimi somut olgulara dayanan bu “işçi sınıfı”nın özellikleri gerçekten işçi sınıfını tanımlayan kriterler midir, yoksa dönemsel kimi kazanımlarla elde edilmiş haklar mıdır? Başka bir deyişle, bu kriterlerin “dondurulması”nın Standing’in hayali “işçi sınıfı modeli” dışında bir anlamı var mıdır?

Önce Standing’in tanımladığı 1945-75 yıllarını kapsayan “gerçek” işçi sınıfına bir bakalım:

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, işçi hareketi ve komünist partilerin iktidarın kıyısına gelmesi ve uluslararası planda sosyalizmin prestiji, Batı Avrupa ülkelerinde egemen sınıfları tavizlere zorladı. Piyasa ilişkilerinden kaynaklanan kimi güvencesizlikler azaltıldı. Sendikalaşma oranları hızla yükseldi ve işten çıkarmalar işçi sınıfının örgütlülüğü sayesinde zorlaştı. İşyerlerindeki mücadele, sosyal demokrat sendikalar tarafından bir yandan toplu pazarlık ve sözleşme süreçlerine yani düzen içi bir platforma hapsedilirken, diğer yandan ücretler kapitalizmin reel ücret eğrisini yukarı çekecek şekilde yükseldi. İkramiyeler ve sosyal haklar gelişti. Patronlar, elbette her fırsatta bu hakları ortadan kaldırmaya, örneğin ileri işçileri işten atmaya, kârları tehlikeye düştüğü oranda karşı saldırılar geliştirmeye çalıştılarsa da, işçi sınıfının örgütlü gücü, genel olarak bu hakların yasal ve fiili olarak güvenceye alınmasını sağladı.

Bütün bu haklar, temel özellikleri olmak bir yana, işçi sınıfının kitlesel bir şekilde ve bir sınıf olarak ortaya çıktığı 18. yüzyıldan günümüze ancak konjonktürel, mücadele ve örgütlülük düzeyine bağlı olarak, şu ya da bu kadarını elde ettiği ya da edemediği kazanımlar olmuştur. Sermayenin kapitalizmi ayakta tutma zorunluluğunun bir yansıması olan, ama bununla sınırlı olmayıp sermaye açısından da kesinlikle bir geri adım olan “sosyal devlet” uygulamaları, işçi sınıfı tarihi açısından, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan yaklaşık 30 yıllık bir dönemle sınırlıdır. Ki, bu dönemde de, “refah devleti” propagandacılarının iddia ettiği gibi, bu haklar tam bir güvence anlamına gelmemiş, her zaman sermayenin ve piyasanın tehdidi altında olmuştur. 1970’li yılların ilk yarısındaki kapitalist kriz ve ardından Standing’in “küreselleşme” olarak tanımladığı sermayenin neoliberal saldırı dönemiyle birlikte süreç tersi yöne dönmüştür. İşçi sınıfının elde ettiği kazanımlar, esnek çalışma, yeniden üretim alanlarının piyasaya açılması, özelleştirme gibi uygulamalarla tek tek geri alınmakta, alınmaya çalışılmaktadır.

Dolayısıyla, Standing’in saydığı 7 tip güvence, hiçbir zaman tam anlamıyla hayat bulmadığı gibi, bu güvencelerin bir kısmı yaşama geçtiyse de, işçi sınıfının kalıcı/belirleyici nitelikleri olmamış, konjonktürel kazanımlar olarak gerçekleşmiştir.

a. İşçi sınıfı ve güvencesizlik

İşçi sınıfının varlığı, daha baştan, üretim araçlarına sahip olmaksızın, emek gücünü güvencesiz kapitalist işgücü piyasasında satmasına bağlıdır.

  1. yüzyıldan itibaren dünya ticaretinin tarıma girmesi ve etkinliğini arttırmasıyla; feodal toplumun geçimlik üretim modeli gevşemeye, köylüler kendi geçimlik ve yaşamlarını “güvenceye” alan küçük toprak sahipliğinden azade olmaya ve küçük köylülükten güvencesiz işçiliğe geçiş başlamıştır. Keza 18. yüzyılın sonlarında, kapitalist ilişkilerin gelişimi ve mesleki olarak güvenceye alınmış lonca sisteminin dağılmasıyla, mesleki yeterliliğini kanıtlamış usta, ayrıcalıklarını kaybederek, güvencesiz bir manifaktür ya da fabrika işçisine dönüşmüştür.

Toprak başta olmak üzere üretim araçlarından kopması ya da lonca sistemi ile hiyerarşik olarak güvenceye alınmış ayrıcalıklarının son bulması ile emekçiye yaşamını sürdürmek üzere iki seçenek kalmıştır. Birincisi, henüz az çok yaşamasına yetecek bir sosyal güvenlik ve yardım mekanizmasının söz konusu bile olmadığı 18. yüzyıl koşullarında, sokaklarda dilencilik yapmak. Ki, İngiltere’de kapitalizmin üretim araçlarını ellerinden aldığı emekçileri bir yandan kitlesel bir şekilde kentlere sürdüğü, diğer yandan “işsiz”, “dilenci” ve “serseri”lere yönelik idam cezaları dahil sert yaptırımlar uyguladığı bilinmektedir.

Üretim araçlarından mahrum edilen emekçiler için ikinci ve “makul” seçenek ise, o zamana kadar kendi geçimleri ve bir ölçüde de yerel ya da uluslararası pazar için üretime hasrettikleri emek güçlerini, başkasına satmaktır. Kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, geçimlik üretimin yerini tarım ve giderek sanayi ürünlerinin uluslararası piyasası aldığı gibi, geçimlik ve küçük üretim yapan emek gücünün yerini de emek gücü piyasası almıştır. Artık, üretim aracına sahip olamayan emekçi için, iş piyasasına girmek ve emek gücünü sermaye sınıfına satmak dışında bir yol kalmamıştır.

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte artık emek gücü, eski üretim araçları sahipliği ya da lonca güvencesinden kaynaklı bireysel güvencesini yitirmiş, “özgür” emek olarak, piyasada alınır satılır bir meta haline gelmiştir. Kapitalizmin hem doğuşu, hem de varlığı ve gelişmesi için işçinin kapitaliste çalışması, hatta mülksüzleşerek çalışmak zorunda olması ön koşuldur. Bu açıdan güvencesizlik, emek gücünün piyasada meta haline gelmesi sürecine içseldir. İşçi sınıfı kavramı ile emek gücünün metalaşması, mevcut güvencelerini kaybetmesi olguları, tek bir gerçekliğin görünüm biçimleridir. Güvencesizlik, Standing’in iddia ettiği gibi sonradan gelen bir melanet değil, işçi sınıfının doğuşundan beri onun varoluşsal bir özelliğidir.

İnsanın, bir meta olarak emek gücü satabilmesi, yani işçi olabilmesi için kişisel bağımlılık ilişkilerinden ve üretim araçlarından özgürleşmesi gerekir. Başka bir deyişle; paranın sermayeye çevrilebilmesi için, para sahibinin “özgür” emekçi ile karşı karşıya gelmesi gerekir. “Bu, emekçinin iki anlamda özgür olması demektir: hem emek-gücünü kendi öz metaı gibi satabilecek durumda özgür bir insan olması gerekir, hem de satmak için elinde başka bir meta olmaması, emek-gücünü gerçekleştirmesi için gerekli her şeyden yoksun bulunması gerekir.”⁵⁰

Kapitalizm öncesi toplumlarda emekçiler; örneğin köleci toplumlarda köleler, sahiplerinin kişisel mülkü durumdadır. Feodal toplumlarda da serfler; lordların ya beylerin topraklarında çalıştıkları gibi, bu toprakları terk etmeleri yasaktır. Serfle toprak beyi arasındaki ilişki köle ile sahibinin ilişkisinden farklı olmakla birlikte, bireysel bağımlılık ilişkileri devam etmektedir. Köle, iradesi dışında tamamen sahibinin mülkü iken, serf de yine iradesi dışında günün ya da yılın belirli dönemlerinde efendisi için çalışmak zorundadır. Ekonomik ilişki, siyasal zor aracılığıyla yürütülmektedir.

Kapitalizmde ise; “emek-gücü, meta olarak piyasada, ancak, ona sahip olan kimsenin emek-gücünü bir meta olarak satışa sunması ya da satması halinde görülebilir. Bunu yapabilmesi için bu kimsenin, kendi emek-gücü üzerinde tasarrufta bulunabilmesi, emek kapasitesinin, yani kendi kişiliğinin kayıtsız şartsız sahibi olması gerekir. … Bu ilişkinin sürekli olabilmesi için, emek-gücü sahibinin, bunu, yalnızca, belirli bir süre için satması gereklidir, çünkü eğer onu toptan ve süresiz satacak olursa, kendini satmış, kendini özgür bir insan olmaktan çıkartıp köleye, meta sahibi olmaktan çıkartıp meta haline dönüştürmüş olur. Emek-gücüne daima kendi öz malı, kendi metaı gözüyle bakması gerekir, ve bunu da ancak, onu, alıcının emri altına geçici bir süre için, belirli bir zaman süresi için vermekle yapabilir. Ancak bu yolla, emek-gücü üzerindeki mülkiyet hakkından feragat etmemiş olur.”⁵¹

Emekçinin köle sahibi ya da feodal lordla mevcut kişisel bağımlılık ilişkilerinin ortadan kalkması, burjuva devrimlerinin (siyasal) eşitlik talebinin temelidir.⁵² Böylece birey, kişisel bir bağımlılık ilişkisi olmadan, özgür emekçi olarak; ama üretim araçlarından özgürleşmiş ve hiçbir güvencesi olmayan emekçi olarak, yaşamak için emek gücü piyasasına ve sermayenin kontrolüne “gönüllü” olarak girmek zorunda kalır.

Para (sermaye) sahibinin pazarda emek-gücünü meta olarak bulabilmesi için ikinci temel koşul da şudur: “emekçi, kendi emeğinin gerçekleştirdiği metaları satacak durumda olmayıp, kendi benliğinde var olan emek-gücünü bir meta olarak satışa sunmak zorunda kalmalıdır.” Bir kimsenin, emek-gücünü satmak zorunda olması için, kuşkusuz, üretim araçlarına, hammaddeye, birtakım gereçlere vb. sahip bulunmaması yani ona güvence sağlayan çeşitli araçlardan mahrum olması gerekir.⁵³ Bu anlamda güvencesizlik işçi sınıfının 1970’lerle birlikte karşılaştığı bir olgu değil, onun bir meta olarak varlık kazanmasıyla birlikte kaçınılmaz olarak girdiği ve ona içsel olan koşulları anlatmaktadır.

b. ‘Prekerleşme’ ve Avrupa-merkezcilik

1970’lerde başlayan esnek çalışma uygulamalarıyla işçi sınıfının yerini “prekarya”nın aldığı tezi, işçi sınıfının tarihsel gerçekliğiyle de uyuşmamaktadır. Standing işçi sınıfını, kavramsal ve fiili olarak “güvenceli” çalışanlar olarak hayal etse de, işçi sınıfı hiçbir zaman böyle olmamış; esneklik ve esnek çalışma tarih boyunca işçi sınıfının gerçeği olmuştur.

Friedrich Engels, 1845 yılında yayınlanan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabında, işçi sınıfının en kitlesel olduğu bölgelere ilişkin, “Londra için geçerli olan, Manchester, Birmingham, Leeds için bütün büyük kentler için geçerli. Her yerde bir yandan barbarca bir kayıtsızlık, katı bir bencillik, öte yandan adı konmamış bir sefalet, her yerde toplumsal bir savaş; herkesine bir çembere alınmışlık içinde, her yerde yasa koruması altında karşılıklı yağmalama; ve bütün bunlar öylesine utanmazca, öylesine açıktan ki, kendisini burada açıktan ortaya koyan toplumsal durumun sonuçlarından insan ürküyor ve bu çılgın dokunun hâlâ bir arada durabilmesinden hayrete düşüyor”⁵⁴ demektedir.

Elbette, “Sermaye, geçim ve üretim araçlarının doğrudan ve dolaylı denetimi – bu toplumsal savaşımın yürütüldüğü silah olduğuna göre, böyle bir durumun bütün dezavantajlarının yoksulun sırtına bineceği apaçıktır.”⁵⁵

Standing’in önemli vurgularından birisi olan, işçi sınıfı kavramının ayrılmaz bir parçası olarak düşündüğü “gelir güvencesi”nin 19. yüzyıldaki karşılığına bakmakta da fayda vardır:

“İş bulma mutluluğuna erişmişse, yani burjuvazi onun sırtından zengin olma lütfunu ona bahşetmişse, kendisini bekleyen ücret, ruhuyla bedenini bir arada tutmasına ucu ucuna yetecek bir ücret. İş bulamazsa, polisten korkmadıkça çalabilir, ya da aç kalır ki, o zaman polis, bunu rahatsızlık vermeyecek bir biçimde yapmasına özen gösterir. Benim İngiltere’de kaldığım süre içinde, en azından yirmi-otuz kişi, en isyan ettirici koşullar altında açlıktan öldü … Oysa doğrudan olmaktan çok, dolaylı biçimde, birçok kişi, açlık sonucu ölmüştür; çünkü uzunca bir süre doğru-dürüst gıda alamamak öyle bir güçsüzlük yaratmıştır ki, başka türlü olsa açığa çıkmayacak olan nedenler, öldürücü ciddi bir hastalık getirmiştir. İngiliz emekçiler buna ‘toplumsal cinayet’ diyorlar ve tüm toplumumuzu bu suçu sürgit işlemekle suçluyorlar. Haksızlar mı?”⁵⁶

Standing’in günümüz “prekarya”sının bir özelliği olarak gördüğü, işçi sınıfına hiçbir zaman yakıştıramadığı gelir “güvencesizliği”, onun temel özelliklerinden birisi olmuştur. Aynı şey, “istihdam güvencesi” için de geçerlidir. Engels;

“Ona kim çalışma güvencesi veriyor; şu ya da bu nedenle patronu ya da ustası yarın onu işten çıkarırsa, onun eline bakanlarla birlikte, birileri ‘kendisine ekmek verinceye’ kadar yuvarlanıp gidebileceğine kim kefil oluyor? Çalışmaya istekli olmanın iş bulmaya yeteceğini, dürüstlüğün, çalışkanlığın, verimliliğin ve burjuvazinin salık verdiği öteki erdemlerin gerçekten mutluluğa giden yol olduğunu kim temin ediyor? Hiç kimse. O biliyor ki, yalnızca bugün elimizde bir şey var; elinde avucunda yarın bir şey olup olmayacağı kendisine bağlı değildir. O biliyor ki, her esinti, patronun her kaprisi, işlerdeki her kötü gidiş, kendisini, yalnızca geçici olarak kurtardığı girdaba onu yeniden fırlatıp atabilir ve orada başını suyun üstünde tutmak güçtür, hatta çoğu zaman olanaksızdır. O biliyor ki, bugün geçinecek bir kaç kuruşu olsa da yarın olacak mı olmayacak mı belli değildir.”⁵⁷

  1. yüzyılın başlarında, günlük çalışma süresi 15-16 saat, haftalık çalışma süresi ise 90 saat civarındadır. 1870 yılı itibariyle işçiler yılda ortalama 2 bin 900 ile 3 bin saat arasında, son derece ağır koşullar altında çalışmak zorunda kalmışlardır.⁵⁸

Bu örnekler daha da ayrıntılandırılabilir ve arttırılabilir. Ancak bütün bu örneklerden görülebileceği gibi, oluşumundan itibaren güvencesizlik işçi sınıfına içsel bir olgu olmuştur. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik son 40 yıllık neoliberal saldırı süreci, Standing’in iddia ettiği gibi, ayrı bir sınıf olarak “prekarya”nın oluşumu değil, işçi sınıfının zaten iki yüzyılı aşkın tarihi boyunca doğru düzgün sahip olmadığı konjonktürel kimi hakların gasp edilmesi sürecidir. Jacques Ranciere’nin Emeğin Geceleri: 19. Yüzyıl Fransa’sında İşçilerin Rüyaları (The Nights of Labor: The Workers’ Dream in Nineteenth Century France) kitabında dediği gibi, “Günümüzde güvencesiz işçinin koşulları olarak tanımlanan, belki de proletaryanın asıl gerçekliğidir. 1830’daki işçilerin varlık biçimleri bizim geçici işçilerimizinkine oldukça yakındır.”⁵⁹

Gerçekten de, kentlerin ihtiyaç duyduğu mülksüz işçi sınıfının oluşumu sürecini tetikleyen çitleme hareketi⁶⁰, kanlı terör ve ilkel birikimle mülkiyete el konması piyasa kanunlarının egemen olduğu güvencesizlik durumunun yaratılması sürecidir.⁶¹

Standing’in “güvenceli” işçi sınıfı ile “güvencesiz” çalışan “prekarya” ayrımı, işçi sınıfı kavramı, tarihselliği ve güncel gerçekliği ile uyuşmamaktadır. İşçi sınıfı, sadece 1970’lerle başlayan “küreselleşme çağı”nda değil, ilk oluşumundan günümüze kadar güvencesizliği içsel olarak yaşamaktadır. Emek gücü piyasasının varlığı, işçilerin üretim araçlarından kopmuş olması varoluşsal bir güvencesizliğin kendisidir.


Standing, işçi sınıfını yedi tip güvenceli, sendikalı, kadrolu, yüksek ücretli, sosyal hakların sağlandığı, uzun süreli istihdamın garanti olduğu, emeklilik beklentisinin büyük oranda karşılandığı ücretli emek gücü ile sınırlandırıp, bu insanların esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması ile hızla “prekerleştiği”ni iddia ediyor. İşçi sınıfı “güvenceli” olmakla tanımlandığında, güvencesi elinden alınan işçiler, artık işçi sınıfı olmaktan çıkıp “prekarya”ya katılıyor. Bir an için, Standing’in Batı Avrupa’da güçlü bir kurumsallaşmaya gitmiş “sosyal devlet” uygulamaları ve işçi haklarını sorgulamayalım ve “refah devleti” propagandasını canı gönülden kabul edelim. Peki, Batı Avrupa, hadi buna Standing’in sık sık örnek verdiği Japonya’yı da ekleyelim, ancak kuzeyi ve güneyi ile Amerika kıtasının tamamı, Asya ve Afrika; yani dünyadaki milyarlarca emekçi için böyle bir güvence, İkinci Dünya Savaşı sonrası da dahil hiç olmadı.

Örneğin İtalya ve İspanya gibi yerlerde esnek çalışma düzenlemeleri ile saldırı altında olan iş güvencesi ve “iş sözleşmesi” biçimleri, ABD’de büyük ölçüde asla olmamıştır. Bu bağlamda çalışma ilişkilerin güvencesiz hale geldiğinden bahsetmek saçmadır; zira çok uzun zamandır böyledir.⁶²

Standing uzun yıllar çalıştığı ILO’nun ‘batı-merkezci’ yaklaşımını taşımaktadır.⁶³ Batının dışındaki dünyaya bakıldığında, “kapitalist iş” ortaya çıkışından bugüne, Batı’daki savaş-sonrası parantez olmaksızın her zaman güvencesizdir. Dünyanın çok büyük bir bölümünde “sosyal devlet” uygulamaları kurumsallaşmamış, küçük bir kısmı uygulanmış ya da doğru düzgün hiç uygulanmamıştır. ILO tarafından ‘belirsizlik’ ve ‘güvence yoksunluğu’ ile betimlenen güvencesiz çalışma formu, ILO’nun da zaten raporlarında geçtiği gibi ‘güneyde’ adeta hep ‘norm’ olarak varolmuştur.⁶⁴

Dolayısıyla, Standing’e göre; mantıksal olarak dünyanın çok büyük bir kısmında işçi sınıfı hiç var olmamıştır. Mesela, ABD’de emekçiler, Standing’in hayal ettiği yedi tip güvenceye tarih boyunca sahip olmadıklarından, onlar işçi olma özelliğini hiçbir zaman kazanamamışlardır. Bu durumda, Standing’in dünyanın dört bir yanında sürdüğünü iddia ettiği “prekerleşme” süreci ne anlama gelmektedir? Standing’in kurduğu mantığı zorlamadan, sadece ilerleterek düşünüldüğünde, ABD’de hiçbir zaman işçi sınıfı olmamış, “küreselleşme sürecinin çocuğu” demesine rağmen daha “küreselleşme” gündeme gelmeden yüzyıllar önce “prekarya” ortaya çıkmış, zaten “preker” olan bu milyonlarca işçinin “prekerleşmesi” de daha fazla “prekerleşme” anlama gelmiştir! Dolayısıyla Standing’in işçi sınıfından ayrı ve ona karşıt bir sınıf ya da grup olarak “prekarya” tezi, kendi içinde tutarsız ve çelişkilidir.

1973-74 kapitalist krizi ile başlayan sermayenin neoliberal saldırı sürecini, “yedi tip güvenceye sahip” işçi sınıfının, bu güvencelerden arındırılmış bir “prekarya”ya dönüşüm süreci olarak tanımlamak, eksik ve elbette yanlış bir okuma olacaktır. İşçi sınıfı, Standing’in hayal ettiği kadar güvencede hiçbir zaman olmamıştır. Esnek çalışma uygulamaları, bu hayali ve güvenceli işçi sınıfının “güvencesizleştirilmesi” değildir. Zaten piyasanın güvencesizliğine mahkum edilmiş, ancak mücadelesi ve elde edilen hakları ile bunu sınırlandırmış işçi sınıfı ve emekçilerin ellerinden bu hakların alınmasıdır. Piyasanın güvencesizliği karşısında, işçi sınıfının yaşamındaki kimi “haklar” ve “güvenceler”in ortadan kaldırılmasıdır.

Bu açıdan işçi sınıfının her mücadelesi, piyasanın belirsizliği karşısında yaşamını bir nebze de olsa güvenceye alma çabası olarak görülebilir. Sendikalaşma, patronun karşısında tek başlarına zayıf olan işçilerin güçlerini birleştirme ve keyfi uygulamalar karşısında çeşitli haklarını güvenceye alma girişimi sürecidir. Yine ücretlerini arttırma talebi gelir ve geçim güvencesini sağlama mücadelesinin hareket noktasıdır. Bu nedenle, işçilerin her türlü eylemi “güvencesizliği” sınırlandırma mücadelesi olarak görülebilir. Ancak, buna indirgenemez. Çalışma sürelerinin azaltılması, eğitim, bilimsel ve kültürel etkinliklere olanaklar sağlanması, işçi sağlığı iş güvenliği ve bir bütün olarak sömürülen bir sınıf olmaktan çıkma ve iktidar olma mücadelesi, “güvencesizliğe karşı mücadele”ye indirgenemeyecek bir mücadeledir. Esnekleşmeye, taşeronlaşma, çeşitli biçimleri ile güvencesiz çalışmaya karşı kadro, sendikalı ve güvenli çalışma talebi, işçi sınıfının acil hedefleri açısından önemli talepler olmakla birlikte, bunları mücadelenin tamamı, değişmez taktik hattı olarak görmek doğru olmaz.

DEVAM EDECEK…

Dipnotlar

1. Avro-Komünizm, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başta Fransa ve İtalya olmak üzere Avrupa komünist partilerinin büyük bir kısmında etkili olan; sosyalist devrimi reddederek “parlamenter demokrasi”nin geliştirilmesi ve tecridi reformlarla sosyalizme geçileceğini savunan akım.

2. Arslantunalı, Mustafa ve Baker, Ulus (2007) “68 ve Devrimci Bir Özne Arayışı”, http://bianet.org/bianet/toplum/99262-68-ve-devrimci-bir-ozne-arayisi, 20.03.2016

3. Wood, Ellen Meiksins (2006) Sınıftan Kaçış – Yeni ‘Hakiki’ Sosyalizm, Çeviren: Şükrü Alpagut, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 47

4. Drucker, Peter (1994) Kapitalist Ötesi Toplum, İstanbul: İnkılap Yayınları.

5. Guy Standing, son yıllarında Sosyo-Ekonomik Güvenlik Programı Direktörü görevinde olmak üzere 1975 yılından 2006 yılına kadar ILO’da (International Labour Organization – Uluslararası Çalışma Örgütü) çalıştı. ILO’daki ilk çalışması, 1978 yılında düşük gelirli ülkelerdeki işgücüne katılım durumuna ilişkin tezi oldu. Bu çalışmayı, Jamaika, Guyana, Malezya, Tayland ve diğer ülkelere dair yazıları izledi. Standing, 1980’li yılların ortalarında OECD ülkelerindeki iş piyasasının “esnekleşmesine” dair bir dizi analiz yayınladı. Bu yazılarda neoliberalizm eleştirisi yaptı, ancak esneklik uygulamalarına köklü bir karşı çıkış sergilemedi. 2006 yılında ILO’dan ayrılarak çeşitli üniversitelerde ders vermeye başladı. Bkz. Breman, Jan (2013) “A Bogus Concept?”, New Left Review, 84, sf. 130-138, sf. 131

6. Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 23, 43, 45, 47, 278

7. Bora, Tanıl (2010) “Sınıf, Kapitalizm ve Türkiye”, Birikim, http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/323/tanil-bora-ile-soylesi-sinif-kapitalizm-ve-turkiye#.VveY_dKLQ1g, 20.03.2016

8. Oral, Sertel (2015) “Modern Zamanların Tutunamayanları Prekarya: Sınıf mı, Sınıftan Kaçış mı?”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 70 (1), sf. 237-247, sf. 238

9. Standing, Prekarya, sf. 16

10. Seymour, Richard (2012), “Hepimiz Güvencesiziz: ‘Prekarya’ Kavramı ve Yanlış Kullanımları Üzerine”, Güvencesizleştirme Süreç, Yanılgı, Olanak içinde, Derleyen: Özay Göztepe, Ankara: NotaBene Yayınları, sf. 251-270, sf. 252

11. Oğuz, Şebnem (2011) “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan ‘Prekarya’ya mı?”, Mülkiye, Cilt: XXXV, Sayı: 271, sf. 7-24, sf. 12

12. Lazzarato, Maurizio (2005) “Maddi Olmayan Emek”, İtalya’da Radikal Düşünce ve Kurucu Politika içinde, Derleyen: Selen Göbelez ve Sinem Özer, İstanbul: Otonom Yayınları, sf. 227-246, sf. 236-237

13. İtalyan Operaismo’su (işçiciliği), İtalya Komünist Partisi’nin reformizmine tepki olarak ortaya çıkan muhalif akımdır. Özellikle Raniero Panzieri, Mario Tronti, Sergio Bologna, Romano Alquati, Mariarosa Dalla Costa, Franco Berardi ve Antonio Negri’nin gibi kuramcılarla 1960’lı yıllarda etkili olmuştur. Başlangıçta doğrudan fabrikalardaki işçi sınıfına ve onun “otonom gücüne” dikkat çekerken, 1970’lerle birlikte işçi sınıfı dışındaki kesimlere odaklanmış ve yerini İtalyan otonomcu örgütlenmelerine bırakmıştır.

14. Wright, Steve (2008) Gökyüzü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık, s. 247

15. 1970’lerde İtalya’da yayınlanan otonomcu bir dergi.

16. Wright, Steve (2006) “Geçmişten Günümüze Otonomist Marksizmin Yol Haritası”, Otonom Dergisi, Sayı: 13.

17. Caffentzis, George (2014) “Bir ‘Bilişsel’ Kapitalizm Eleştirisi”, Bilişsel Kapitalizm, Eğitim ve Dijital Emek içinde, Derleyenler: Michael A. Peters ve Ergin Bulut, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 75-114, sf. 91

18. Standing, Prekarya, sf. 24-25

19. Oral, Modern Zamanların Tutunamayanları Prekarya: Sınıf mı, Sınıftan Kaçış mı?, sf. 238

20. Güler, Mehmet Atilla (2015) “Kriz ve Yeni Toplumsal Hareketler: ‘İşgal Et’ Örneği”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3 s. 330-362, sf. 337.

21. Chomsky, N. (2013) Occupy/İşgal Et (çev. O. Akınhay), İstanbul: Agora Kitaplığı. sf. 13

22. Harvey, David (2013) Asi Şehirler – Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru, Çeviren: Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis Yayınları, sf. 34-35

23. Loïc Wacquant’la yapılan “Şehrin Kenarlarında” başlıklı söyleşiden aktaran Demirkaya, Elif (2012) “Kökleri Havada: Up In The Air”, Flanör Düşünce – Arkaik Dönemde ve Dijital Medya Çağında Aylaklık, Derleyen: Hüseyin Köse, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 457-483.

24. Standing, Prekarya, sf. 20

25. Standing, Prekarya, sf. 20

26. Standing, Guy (2011). The Precariat: The New Dangerous Class. London: Bloomsbury Press. sf. 59.

27. Uzunoğlu, Sarphan (2013) “Prekarya Güneşi Selamlarken”, Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı: 114.

28. Standing, Prekarya, sf. 61

29. Standing, Prekarya, sf. 33

30. Standing, Prekarya, sf. 34

31. Standing, Prekarya, sf. 34

32. Standing, Prekarya, sf. 83, 89

33. Standing, Prekarya, sf. 95-97

34. Standing, Prekarya, sf. 59

35. Standing, Prekarya, sf. 110

36. Standing, Prekarya, sf. 110

37. Standing, Prekarya, sf. 117

38. Standing, Prekarya, sf. 117

39. Standing, Prekarya, sf. 35

40. Standing, Prekarya, sf. 145-148

41. Standing, Prekarya, sf. 150-153

42. Standing, Prekarya, sf. 157-159

43. Standing, Prekarya, sf. 155

44. Standing, Prekarya, sf. 55-56

45. Standing, Prekarya, sf. 59

46. Standing, Prekarya, sf. 60

47. Standing, Prekarya, sf. 48

48. Standing’e göre bu yedi tip güvence şunlardır:

“Emek piyasası güvenliği – Tam istihdama bağlı hükümetin simgelediği makro düzeyde yeterli gelir getirici fırsatlar.

İstihdam güvenliği – Keyfi işten çıkarmalara karşı koruma, işe alım ve işten çıkarmalar karşısında düzenlemeler, kurallara uymayan işverenlere karşı mali yaptırımlar.

İş güvenliği – İstihdamda belli bir mevki elde etme fırsatı ve becerisi, vasıfların giderek geçersizleşmesinin engellenmesi, statü ve gelir açısından yukarı hareketliliğin sağlanmasına yönelik fırsatlar.

Çalışma güvenliği – Güvenlik ve sağlıkta yapılan düzenlemeler, çalışma saatlerinin sınırlandırılması, kadınlar için gece işi ve düzensiz çalışma saatlerine yönelik düzenlemeler, iş kazalarına ya da iş nedeniyle ortaya çıkan hastalıklara karşı koruma ve iş kazalarından doğan maliyetlerin karşılanması gibi yöntemler.

Vasıfların yeniden üretiminin güvenliği – Çıraklık ve istihdam eğitimi gibi yöntemlerle vasıf kazanmaya ve işçilerin sahip olduğu becerilerinin kullanılabilmesine dönük fırsatlar.

Gelir güvenliği – Asgari ücret mekanizması gelir sınıflandırılması, kapsamlı sosyal güvenlik, gelir eşitsizliğini azaltmak ve düşük gelirlilere destek olmak için ilerici bir vergi sistemi gibi yöntemlerle yeterli bir sabit gelirin sağlanması.

Temsil güvenliği – Bağımsız sendikalar ve grev hakkı gibi yöntemlerle emek piyasasında ortak bir ses yükseltebilmek.” Standing, Prekarya, sf. 26

49. Standing, Prekarya, sf. 20

50. Marx, Karl (2000) Kapital I. Cilt, Çeviren: Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları, sf. 172.

51. Marx, Kapital I. Cilt, sf. 171.

52. Burjuva devrimlerinin ilk dönemlerinde kölelik dahil kişisel bağımlılık ilişkileri devam etmiş, yasaklanmalarının ardından da fiilen sömürgeler üzerinden varlığını sürdürmüştür. Bugün dahi kölelik, uygar Batı’nın kapitalist üretim süreci ile birleştirmeyi başardığı emek biçimlerinden birisidir.

53. Marx, Kapital I. Cilt, sf. 172

54. Engels, Friedrich (1997) İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Çeviren: Yurdakul Fincancı, Ankara: Sol Yayınları, sf. 71

55. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, sf. 71

56. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, sf. 72

57. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, sf. 72

58. Aydoğanoğlu, Erkan (2011) “Çalışma Sürelerinin Kısaltılması Tartışmaları Üzerine”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 223, İstanbul, s. 61-68, s. 65

59. Rancière, Jacques (2012) Proletarian Nights. The Workers’ Dream in Nineteenth-Century France, London/NY: Verso.

60. “İngiltere’de 14. yüzyıldan başlayarak 18. yüzyıla kadar devam eden toprağın ticarileşmesi olarak da özetlenebilecek çitlemenin diğer bir ifadesi de toprak çevirme hareketidir. Adını, toprağın çitle çevrilmeye başlanmasından alır. Çıkarılan tarım yasasıyla birlikte devletin gözetimi altında parlamento, küçük çiftçilerin, küçük ailelerin kullanımında olan devlet topraklarının, büyük toprak sahipleri tarafından ele geçirilmesidir. Diğer bir ifadeyle, toprakta özel mülkiyete geçilmesiyle birlikte değeri ve kirası bir kaç kat artan toprağın masraflarını karşılayamayan köylüler şehre göç etmek zorunda kalmış, bu sayede büyük toprak sahipleri kamu topraklarını kapatmışlardır. kâr amacıyla piyasaya yönelik tarımın yapılmaya başladığı bu süreci sermayenin toprak yoluyla birikiminin yollarından biri olarak yorumlamak mümkün olmakla birlikte, Avrupa’da farklı ülkelerde benzer çitleme hareketleri meydana gelmiştir.” Bkz. https://kentakademisi.wordpress.com/tag/ingiltere-citleme-hareketi/

61. Shukaitis, Stevphen (2011) “Kimin Güvencesizliği?”, https://onbirincitez.wordpress.com/2011/07/28/stevphen-shukaitis-kimin-guvencesizligi/, 20.03.2016.

62. Shukaitis, Kimin Güvencesizliği?

63. Munck, Ronaldo (2013) “The Precariat: a view from the South”, Third World Quarterly, 34:5, 747-762, sf. 756-758.

64. Aydın, Berkay (2015) “‘Prekarya’ tartışması: Yeni bir sınıf mı? İşçi sınıfının parçası mı?”, http://halkci.org/prekarya-tartismasi-yeni-bir-sinif-mi-isci-sinifinin-parcasi-mi/, 20.03.2016

KAYNAKÇA

Arslantunalı, Mustafa ve Baker, Ulus (2007) “68 ve Devrimci Bir Özne Arayışı”, http://bianet.org/bianet/toplum/99262-68-ve-devrimci-bir-ozne-arayisi, 20.03.2016

Aydın, Berkay (2015) “‘Prekarya’ tartışması: Yeni bir sınıf mı? İşçi sınıfının parçası mı?”, http://halkci.org/prekarya-tartismasi-yeni-bir-sinif-mi-isci-sinifinin-parcasi-mi/, 20.03.2016

Aydoğanoğlu, Erkan (2011) “Çalışma Sürelerinin Kısaltılması Tartışmaları Üzerine”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 223, İstanbul, sf. 61-68

Bora, Tanıl (2010) “Sınıf, Kapitalizm ve Türkiye”, Birikim, http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/323/tanil-bora-ile-soylesi-sinif-kapitalizm-ve-turkiye#.VveY_dKLQ1g, 20.03.2016

Caffentzis, George (2014) “Bir ‘Bilişsel’ Kapitalizm Eleştirisi”, Bilişsel Kapitalizm, Eğitim ve Dijital Emek içinde, Derleyenler: Michael A. Peters ve Ergin Bulut, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 75-114

Chomsky, Noam (2013) Occupy/İşgal Et (çev. O. Akınhay), İstanbul: Agora Kitaplığı

Demirkaya, Elif (2012) “Kökleri Havada: Up In The Air”, Flanör Düşünce – Arkaik Dönemde ve Dijital Medya Çağında Aylaklık, Derleyen: Hüseyin Köse, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 457-483

Drucker, Peter (1994) Kapitalist Ötesi Toplum, İstanbul: İnkılap Yayınları

Engels, Friedrich (1997) İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Çeviren: Yurdakul Fincancı, Ankara: Sol Yayınları

Güler, Mehmet Atilla (2015) “Kriz ve Yeni Toplumsal Hareketler: ‘İşgal Et’ Örneği”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, sf. 330-362

Harvey, David (2013) Asi Şehirler – Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru, Çeviren: Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis Yayınları

Marx, Karl (2000) Kapital I. Cilt, Çeviren: Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları

Munck, Ronaldo (2013) “The Precariat: a view from the South”, Third World Quarterly, 34:5, sf. 747-762

Oğuz, Şebnem (2011) “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan ‘Prekarya’ya mı?”, Mülkiye, Cilt: XXXV, Sayı: 271, sf. 7-24

Oral, Sertel (2015) “Modern Zamanların Tutunamayanları Prekarya: Sınıf mı, Sınıftan Kaçış mı?”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 70(1), sf. 237-247

Rancière, Jacques (2012) Proletarian Nights. The Workers’ Dream in Nineteenth-Century France, London/NY: Verso

Seymour, Richard (2012), “Hepimiz Güvencesiziz: ‘Prekarya’ Kavramı ve Yanlış Kullanımları Üzerine”, Güvencesizleştirme Süreç, Yanılgı, Olanak içinde, Derleyen: Özay Göztepe, Ankara: NotaBene Yayınları, sf. 251-270

Shukaitis, Stevphen (2011) “Kimin Güvencesizliği?”, https://onbirincitez.wordpress.com/2011/07/28/stevphen-shukaitis-kimin-guvencesizligi/, 20.03.2016

Standing, Guy (2011). The Precariat: The New Dangerous Class. London: Bloomsbury Press

Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları

Uzunoğlu, Sarphan (2013) “Prekarya Güneşi Selamlarken”, Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı: 114

Wright, Steve (2006) “Geçmişten Günümüze Otonomist Marksizmin Yol Haritası”, Otonom Dergisi, Sayı: 13

Wright, Steve (2008) Gökyüzü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık

Wood, Ellen Meiksins (2006) Sınıftan Kaçış – Yeni ‘Hakiki’ Sosyalizm, Çeviren: Şükrü Alpagut, İstanbul: Yordam Kitap

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑